17 Nisan 2014 Perşembe

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? VII



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                 VII
“Postkapitalizm”de Sermayenin Organik Bileşiminin Yükselmesi ve Eğilimli Düşen Kar Oranları üzerine  
Marx, “Üretim koşulları, aynı zamanda, yeniden üretimin koşularıdır. Ürettiği ürünlerin bir kısmını üretim araçlarına ya da yeni ürünlerin unsurlarına devamlı bir şekilde dönüştürmedikçe hiçbir toplum üretime devam edemez, bir başka deyişle, hiçbir toplum yeniden üretim yapamaz” der. “Üretim biçim olarak kapitaliste ait ise, yeniden üretimin biçimi de aynı olur. Kapitalist üretim biçiminde, nasıl ki emek süreci sermayenin kendisini genişletmesi yolunda bir araçtan başka bir şey değilse, yeniden üretim sürecinde de, yatırılmış değeri sermaye olarak, yani kendini genişleten değer olarak yeniden üretmenin aracından başka bir şey değildir.” (Kapital, C. I, s. 540) der.
Art-değerin sermaye olarak kullanılmasını ve yeniden sermayeye dönüştürülmesini “sermaye birikimi” olarak tanımlayan Marx, sermayeyi artı-değer üreten değer olarak da tanımlar. Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim tarzı basit kapitalist üretim sürecinden farklı olarak, üretimin çapının daha yüksek bir teknik temelde, daha bir üst düzeyde yeniden üretimini ifade eder. Bu da, artı-değerin bir bölümünün sürekli bir şekilde üretimin çapının genişletilmesine aktarılmasını gerektirir.
Açık ki, artı-değer hem sermayenin, hem de sermaye birikiminin ve genişletilmiş yeniden üretimin başlıca kaynağıdır. Zaten kapitalizmin gizi de burada yatar. Bu gizemi aydınlatan da Marx’dır. Sermayenin kendini genişletmesinin sırrı, “özü bakımından karşılığı ödenmemiş emeğin maddeleşmesi” demek olan artı-değer gaspıdır. (age, s.507) Sermayenin, burjuva liberallerin, liberal oportünistlerin, Negrilerin gizlemek istediği şeyde budur.
Sermaye, iki bölümden oluşur: Değişmeyen sermaye ve değişen sermaye. Değişmeyen sermaye, üretim aletlerini, makineleri, hammaddeleri, yedek maddeleri, fabrika binalarını vs. kapsar. Makine ve donanımlar değişmeyen sermayenin sabit sermaye bölümünü oluşturur. Değişen sermaye ise ücretli emekten, işgücünden, işçiden oluşur.
Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci, doğal olarak, sermayenin değişmeyen ve değişen sermaye olarak yeniden, genişletilmiş temelde yeniden üretim sürecidir böylece. Ve söz konusu üretim sürecinde, değişmeyen sermaye, değerini, metaya, metalara bir kerede değil, parça parça aktarır ve aktardığı bu değerin dışında metaya, metalara yeni/ek bir değer eklemez. Oysa değişen sermaye, hem kendi fiyatını (ücret) yani gerekli emeğin karşılığını, hem değişmeyen sermayenin değerini, hem de artı-değeri (artı-emek) üretir ve sermayenin kendisini genişletmesini sağlar. Dolayısıyla canlı emekten, değişen sermayeden arınmış, sırf değişmeyen sermayeye dayanan, otomasyona dayanan ve üstelik artı-değer üreten bir kapitalizm, “postkapitalizm”, “enformatik toplum” kapitalist üretim tarzının nesnel karakterine, gelişme yasalarına aykırı ve olanaklı değildir. Bu savı vbg. tezleri ileri sürenler, teorileştirenler sermayenin safına geçmiş ya da zaten sermayenin temsilcisi olan zat-ı muhteremlerdir.
Kapitalizm geliştiği oranda sermayenin organik bileşimi yükselir. Bu, sermaye birikiminin, üretimin ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesinin kaçınılmaz sonucudur ve kapitalizmin nesnel bir eğilimidir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demek, değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine büyümesi demektir. Bilimin üretime girmesi ile sermayenin organik bileşimi sıçramalı yükselmiştir. “Makine kullanımındaki her gelişme ile, sermayenin, makineler, hammaddeyi vb. kapsayan değişmeyen kısmı arttığı halde, emek gücü yatırılan değişen kısmı” (age, C. I, s. 430) azalır.
Kapitalizmde değişmeyen sermaye değişen sermayeden daha hızlı büyür. Sanayi devriminden bu yana geçen kapitalizmin tarihi bu olguyu açık bir şekilde doğrulamaktadır.
Değişmeyen sermayenin değişen sermaye (canlı emek/işgücü) aleyhine büyümesi, “üretim araçları kitlesindeki artış, emeğin üretkenliğindeki artışın ifadesidir. Bu nedenle, emeğin üretkenliğindeki artış, kendisini, kendisiyle devindiren üretim ve üretim araçları kitlesine oranla, emeğin kitlesinde bir küçülme ya da nesnel etmenlere oranla emek sürecinin öznel etmenlerinde bir eksilme ile belli eder.” (age, s.593) “Sermayenin değişmeyen kısmının, değişen kısmına oranla giderek artması yasası, yedek işsizler ordusunu (‘artı-nüfus’) yaratır.” Çünkü “Genelde emek üretkenliği, en az işle en fazla karın elde edilmesinden ibarettir; dolayısıyla malların değeri sürekli düşer. Bu, bireysel kapitalist iradesinden bağımsız olarak bir yasa durumuna gelir…” (Kapital’e Ek…, s.104, iMa.)
Emperyalist küreselleşmenin 20. yy. ikinci yarısındaki atılımları sürecinde de sermayenin organik bileşimi yükselmeye devam etmiştir. 70’lerde ve 80’lerdeki yapısal krizini yeni teknolojik atılımlarla (otomasyon ve elektrik, mikroelektronik ve sensor tekniği) aşmaya yönelik kapitalist emperyalizmin yeniden yapılanma sürecinde, bu olguyu çok açık görebilmekteyiz. “Artı-nüfusun” daha yüksek düzeylere sıçrayarak küreselleşmesi, yapısal ve kronik karakter kazanması da söz konusu gelişmenin ifadesidir.
Sermayenin organik bileşimindeki söz konusu yükselme, “küresel sermaye”ye ve her soydan “teorisyen”lerine ve propagandistlerine, işçi sınıfının önemsizleştiği, artı-değerin değişmeyen sermayeden kaynaklandığı demagojisini “perdeleme olanağı” sunmuştur.
Bir örnek vermek gerekirse:
“Gelişmiş biçimleriyle bu yeni üretim sistemlerinin emek tasarruf kapasiteleri gerçekten de olağanüstü. Japonların en karmaşık otomatik fabrikalarının idarecileri, aynı anda üretimi üç kat arttırırken, işgücünü yaklaşık yarı yarıya azalttıklarını iddia ediyorlar. California’da yılda 1 milyar dolar değerinde bilgisayar üretme kapasitesine sahip bir işletme, elle çalışan sadece beş montaj işçisi ve sayıları yüzü geçmeyen mühendis ve diğer işçiye ihtiyaç duyuyor.” (Siber Marx…, s.140)
Bu örneklerden de çarpıcı bir tarzda görülebileceği gibi sermayenin organik bileşimi oldukça yüksektir. Burada yüksek bir teknolojik temelle karşı karşıyayız. Değişmeyen sermayenin değişen sermaye, sabit sermayenin canlı emek karşısında olağanüstü bir üstünlüğü var.
Burada, üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyini, kafa emeğinin gerek sabit sermaye gerekse de canlı emekte somutlaşmış üstünlüğünü, yerini, ağırlığını; emek üretkenliğinin olağanüstü derecede yükselmiş olmasını, sınırlı bir canlı emek gücü ile koca bir üretim araçları kitlesinin nasılda harekete geçirildiğini vb. görmekteyiz. Ve her durumda da canlı emek gücünün rolünü tabii ki…
Kapitalist rekabet, karı azamileştirme, kar oranlarının düşüşüne karşı koyma kapitalisti ve ÇUŞ’ları emek üretkenliğini yükseltmeye iter. Emek üretkenliğindeki yükselme ve gelişme, sermayeyi yoğunlaştırır. Üretim teknolojisindeki gelişme ve büyüme, sermayenin yoğunlaşması, sermayenin çapının büyümesi, değişen sermayenin (ücretlere yatırılan sermayenin) azalması; on işçinin yaptığı işin bir işçiyle, yüz işçinin yaptığı işin on işçiyle yapılması, yapılır hale gelmesi sermayenin organik bileşimindeki yükselmenin, emek üretkenliğindeki gelişmenin ifadesidir. Bu emek üretkenliğindeki gelişme, gerekli emek zamanının kısalması, artı-emek zamanın uzaması ile ve işçi sayısının düşüşüyle el ele gider.
Yukarıda bir örnek olarak aktardığımız California’deki bilgisayar fabrikası örneğinde bu gerçekleri çarpıcı bir şekilde görebilmekteyiz.
Engels, Kapital C. III.’ye yaptığı bir “ek”te, şunu vurgulamaktadır:
“Emeğin artan üretkenliği yasası… sermaye için mutlak geçerli değildir. Sermayeyi ilgilendirdiği kadarıyla üretkenlik, genellikle canlı emekten sağlanan tasarrufla artmaz… canlı emeğin karşılığı ödenen kısmında, geçmişte harcanan emeğe kıyasla sağlanan tasarrufla yükselir. Kapitalist üretim tarzı, burada, bir başka çelişkiyle karşılaşır. Onun tarihsel görevi, insan emeğinin üretkenliğini, hiçbir sınır tanımadan geometrik dizi içerisinde geliştirmektir. Burada olduğu gibi üretkenlikteki gelişmesini engellediği her zaman, tarihsel görevine ihanet eder. Böyle o, gittikçe yaşlandığını ve miadını doldurduğunu bir kez daha göstermiş oluyor.”(açE., s.232)
Kapitalizmdeki emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırları, kapitalist üretimin amacıyla, “sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı-emeğin ele geçirilmesi”yle, “artı değer ve kar”la sınırlıdır. Dolayısıyla onun üretimi sınırsız geliştirme eğilimiyle sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma, emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırlarını da çizer. Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerin gelişmesi önündeki başlıca engele dönüştüğü çağımızda, zaten o, söz konusu “tarihsel görevine” sürekli bir şekilde “ihanet” etmektedir ve o, artık yaşlanmıştır, miadını çoktan doldurmuştur.
Üretimi, bilimi, tekniği sınırsız bir şekilde geliştirmek, devasa atılımlar yapmak olanaklıyken kapitalizm bunu önlemektedir. 20. ve 21. asırda bilim ve teknikte gelinen yerden, ulaşılan düzeyden bunu açıkça görmekteyiz. Marx’ın dediği gibi, “Hiçbir kapitalist, kar oranını düşürdüğü sürece, yeni bir üretim yöntemini, ne denli üretken olursa olsun, artı-değer oranını ne kadar çok arttırırsa arttırsın, hiçbir zaman gönüllü olarak uygulamaya koymaz.” (Kapital, C. III, s. 233) ve hemen eklemek gerekiyor, kapitalistler, “iyileştirmelere, yeni buluşlara, üretim araçlarından daha fazla tasarrufa vb. fiyatlar ortalamanın üstünde olduğu zaman değil, altına düştüğü zaman baş” vurur (Artı Değer Teorileri, İkinci Kitap, s. 22) Bu olgu, kapitalizmin sınırlı amacıyla, kar için üretim düzeni ile sınırlı bir sistem olmasıyla bağlıdır.
Artı-değer oranı, değişen sermaye ile ölçülen artı-değerdir; artı-değerin değişen sermayeye (işgücüne yatırılan sermaye, iş gücünün değeri) oranıdır. “Artı-değer kitlesi artı-değer oranı ile işçi sayısının çarpımına eşittir.” (Marx. Kapital, C. III, s. 209) Artı-değer oranı, kapitalistin el koyduğu bedava emeği (artı-emek zamanı), sömürü derecesini gösterir. Kar oranı ise, artı-değerin toplam sermayeye (değişen ve değişmeyen sermayeye) oranıdır. Dolayısıyla artı-değer oranı kural olarak kar oranından yüksek olur. Bunlar iki farklı büyüklüktür. Kapitalisti daha da fazla ilgilendiren kar oranıdır. Artı-değer oranının yüksek olması, artı-değeri büyüten bütün imkan ve yöntemlerin azami limitine kadar zorlanması ve kullanılması, artı-değer oranını yükselttiği gibi, kar oranlarını da yükseltir. Ve kar, artı-değerin başkalaşmış biçimidir. Kar oranı kuşkusuz ki öncelikle artı-değer oranına bağlıdır ama ikisi aynı şey değildir. Karın kaynağı artı-değerdir.
Kapitalist üretim tarzı geliştiği oranda sermayenin organik bileşimi yükselir, büyür. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, kar oranlarını düşürür. Kar oranının düşme eğilimi yasası, sermayenin organik bileşiminin yükselmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. “Kar oranı, işçi daha az sömürüldüğü için değil, genellikle, yatırılan sermayeye oranla daha az emek kullanıldığı için düşmektedir.” (Marx, Kapital, C. III, s. 218)
Kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine büyümesi; değişen sermayenin “toplam harekete geçirilen sermayeye oranla nispi azalma”sı, “kapitalist üretimin bir yasasıdır.” (Marx) Bu yasa, kar oranlarının eğimli düşmesi yasasının da temelini oluşturur ve düşme, Marx’ın vurguladığı gibi, “mutlak bir biçimde değil de, artan bir düşme eğilimi” biçiminde gerçekleşir. Ve “kar oranındaki düşme … artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranında bir düşmeyi ifade etmektedir.” (C. III, s. 190) “Üretkenlikteki gelişme nedeniyle kar oranında bir düşüşün, kar kitlesinde bir artışla birlikte olacağı”, kapitalizmin bir “yasa”sıdır. (age., s. 200)
Kar oranının düşmesini kar kitlesinin de düşmesi biçiminde yorumlamak gerçekte bu yasayı kavramamaktır. Kar oranı düştüğü halde kar kitlesi büyür; çünkü kar oranı (artı değerin toplam sermayeye oranı) düştüğü halde, bir yandan artı değer oranı (artı değerin değişen sermayeye oranı) yükselmeye, öte yandan işçi sınıfı tarafından yaratılan toplam artı değerin ( yani kar kitlesi) hacmi işçi sınıfının büyümesi ile böylece toplam artı değerin kaynağı olan proletaryanın sayısal artışı ve sömürülüşü ile büyümeye devam eder. Sermaye, kar kitlesini büyüterek de kar oranlarının düşüşüne karşı koymaya çalışır.
Kapitalistlerin kar oranlarını yükseltmek için aldığı tedbirler, başlangıçta kar oranını yükseltse de, giderek karşıtına dönüşerek kar oranlarının eğilimli düşmesine yol açar. Bu olgu da, kapitalizmin tarihi sınırlarını gösterir; onun içsel uzlaşmaz karşıtlarla, zıt eğilimlerle belirlenen çatışmalı karakterini de sergiler. Kapitalistler, tüm güçleriyle kar oranlarının düşmesine karşı koyarlar. İşçi sınıfının sömürü derecesini yükselterek, işgücünü ucuzlatarak, emek üretkenliğini yükselterek, işgününü uzatarak; sınıfın mutlak ve göreli yoksullaşmasını geliştirerek; değişmeyen sermayenin değerinin düşmesiyle (ucuzlaması); eşitsiz dış ticaret yoluyla; işgücünün ucuz olduğu pazarlara yönelerek vb. bunu yaparlar. Ancak tüm bunlar son tahlilde kar oranlarının düşmesini (mutlak olarak) önleyemez ve bu yasanın eğilimli bir karakter kazanmasını sağlar.
Kar oranlarının düşmesi, bir yandan proletarya ile burjuvazi, öte yandan kapitalistler arası savaşımı keskinleştirir. Emperyalizmle halklar, tekeller ve emperyalist devletler arası çelişkileri yoğunlaştırır…
Kar oranlarının eğilimli düşmesi yasasını salt serbest rekabetçi döneme özgü sayan, emperyalizmle, ÇUŞ’lar dönemiyle bu yasanın, “artığın yükselme eğilimi yasası” ile yer değiştirdiğini (“Bu yüzden, azalan kar kanunu yerine artan fazla kanunu” koyduklarını belirtir Paul Baran ve Paul Sweezy. Bkz Tekelci Kapitalizm, s. 89, Doğan Yayınları), rekabetin yerini tekeller arası anlaşmaya, işbirliğine, terk ettiğini, “karlılık listesinin hep yukarıya doğru çıktığı”nı, “dev şirketlerin fiyat ve maliyet siyasetlerine bağlı olarak, fazlanın kuvvetli ve sistemli bir artma eğilimi olduğu”nu, rekabetin yerini tekel fiyatına bıraktığını, “tekelci kapitalizmde, azalan maliyetin durmadan artan kar oranlarıyla sonuçlan”dığını, Marx’ın  “fazla değer” kavramının ve teorik arka planının “tekelci kapitalizmde…doğru olmadığını” düşündüklerini (tırnak içindeki alıntılar Sweezy ve Baran’ın  “Tekelci Kapitalizm” eserinden alındı), sorunun, aşırı birikimle onu emme sorunu olduğunu (bkz. J.B. Foster, Emperyalizmin Yeniden Keşfi, s.190;  H. Magdoff, Sömürgecilikten Günümüze Emperyalizm, s.160) ileri süren Paul Sweezy, Paul Baran, Harry Magdoff, Monthly Review çevresi, kuşkusuz ki revizyonist bir iddiayı dillendirmektedir. Dahası Baran ve Sweezy, Lenin’i ve izleyicilerini emperyalizm tahlil ve teorisini yetersiz ilan etmekte, “bu sorunu Marx’çı iktisat kuramının temellerine kadar” götüremediğini iddia etmekte, “Bu durumu düzeltmenin, bunu da açık seçik ve radikal bir biçimde yapmanın sırası geldiğine”  inandıklarını vurgulamaktadırlar “Tekelci Kapitalizm” isimli yapıtlarında. (age., s. 6-7)
Kuşkusuz ki tekeller, tekelci piyasa, tekeller arası ittifaklar yoluyla, kar oranlarının düşüşüne karşı koymaya çalışmaktadırlar. Ama azami kar yarışı, doğası gereği, ittifak temelli sürekliliğe, “inter” ya da “ultra emperyalizm”e değil, rekabet temelli yıkıcı savaşlarla, rekabet ve mücadeleyle belirlenen gerçeğe dayanır. Tekelci kapitalizm rekabetin son bulması değil, rekabetin tekeller arası rekabet olarak ve tekelleşmemiş kapitalistlerle tekeller arası rekabet biçimini de bürünerek sürmesinde ifadesini bulmaktadır. Emperyalizm kapitalizmin tüm çelişkilerini, daha keskin bir şekilde, yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen üzerinde, yeniden üreterek şekillendirmiştir. Dahası, tekel karı (azami kar yasası), emperyalist kapitalizmin temel itici gücü olarak, tekeller ve devletler arası savaşı daha da keskinleştirir ve keskinleştirmiştir. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, kapitalizmin bu mutlak yasası, emperyalizmle birlikte özellikle keskinleşmiştir. Bu olgu, uluslararası tekellerin hegemonya ve rekabet mücadelesi ile belirlenen günümüzün emperyalizminin de, çok daha keskin geçerli bir gelişme yasasıdır. Söz konusu tasfiyeci revizyonist teori ya da tez, Lenin’in, tekellerin, tekelci kapitalizmin “dört bellibaşlı tipi”ni, “ya da tekelci kapitalizmin dört bellibaşlı belirtisi”ni incelerken dile getirdiği, “Çelişkilerin keskinleşmesi, uluslararası mali sermayenin kesin zaferiyle açılmış olan tarihsel geçiş döneminin en büyük itici gücüdür.” tezinin ve genel olarak da emperyalizm teorisinin reddidir.
Aşırı sermaye birikimi ile onun “emilmesi” sorunu, kapitalizmin, kapitalist emperyalizmin nesnel karakterinin, çelişkili eğilimlerinin bir yansımasıdır. Söz konusu ve benzer çevrelerin ve aydınların bu çelişki ve sorunu, kar oranlarının eğilimli düşmesi yasasının ret ve inkarı için kullanmakla, Marx’ın, “Bu yasa, her yönüyle modern iktisadın en önemli ve en karışık ilişkilerinin kavranması için hayati nitelikteki yasadır. Tarihi perspektiften en önemli yasadır.” (Grundrısse, s.682) dediği şeyden pek bir şey anlamadıklarını çarpıcı bir şekilde ele vermektedir. Söz konusu çevrelerin bu savunuları, Hobsoncu “inter emperyalizm”, Kautskyci “ultra emperyalizm” tezinin, Hilferding’in, Buharin’in “örgütlü kapitalizm” tezinin, emperyalizm çağında ve giderek ÇUŞ’lu süreçte, bir yeniden üretimini ya da türevini ifade etmektedir. Kautskyciliğin “sol” kanadının bu tezi, 1950’ler sonrası, ÇUŞ’lar süreci ile yaşanan tarihsel kesitin gerçekleriyle de zaten çelişki içerisinde bulunmaktadır. Tekeller dünyasının belirleyici yasalarından, ana eğilim ve gerçeklerinden yola çıkmak yerine, ikincil ve geçici biçim ve eğilimlerini yasa katına çıkarmayı da ifade etmektedir.
                                                                                               DEVAM EDECEK

10 Nisan 2014 Perşembe

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? VI



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                 VI
“Postmodern Çağ”da Artı-Değeri Teknoloji mi Üretiyor?
Çağımızın karakterinin değiştiği ileri sürülüyor. Çağımızın sömürüden arınmış “teknoloji çağı” olduğu iddia ediliyor. “Enformatik teknoçağ”la birlikte artık proletaryaya gereksinim kalmadığı vurgulanıyor. Sözde bu “yeniçağ”la birlikte artı-değeri yaratanın işçi sınıfı değil, teknoloji olduğu gürültülü bir şekilde ilan ediliyor. Gerçekte bu propaganda burjuvazinin proletaryaya ve Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik saldırısının bir biçimini oluşturmaktadır. Bu vbg. tezlerin görünüşte sermayeden bağımsız, “sol”, “postmarksist” vb. biçimlerde ortaya çıkan akımlar ve aydınlar tarafından ileri sürülmesi, söz konusu teori ve tezlerin, propagandanın burjuva sınıf karakterini zerre kadar değiştirmediğini özellikle vurgulamak gerekiyor. Aksine, “sol”cu kılıflar içinde ortaya çıkan propaganda, söz konusu burjuva teori ve tezlerin, burjuvazinin açık ideolojik saldırısının daha geniş çaplı meşrulaşmasına, ideolojik etki alanını genişletmesine en elverişli olanağı sunmaktadır
Sorunu, hep birlikte, değişik açılardan inceleyelim.
Kapitalist üretim tarzı, teknik temeline sanayi devrimi ile birlikte oturmuştur. Makine, sanayi devriminin çıkış noktası ve temelidir. “Toplumda bilimsel birikimle, genel olarak üretici güç birikimiyle orantılı olarak makineleşme geliştikçe, genel toplumsal emek, emek değil sermaye biçiminde gözükmeye başlar.” (Marx, Grundrisse, s.641) Bilim ve tekniğin sıçramalı gelişimiyle makineler, makine üreten makine sanayisine dek gelişir. Makine, bilimin ürünüdür; “bilimin nesnelleşmiş gücüdür.” Böylece “Eskiden canlı işçinin olan etkinlik, makinenin etkinliği haline” gelir ve gelmiştir.
Kapitalizm bilimi, kapitalist üretimin gereksinmeleri temelinde, üretim süreçleriyle birleştirmiştir. Bilimi, emekten farklı üretken bir güç haline getirerek sermayenin hizmetine veren, “modern sanayi” olmuştur. Ya da bu süreç modern sanayi ile “tamamlanır”. Kapitalizm, sanayi kapitalizmi ile birlikte “büyük fiziksel kuvvetle ve doğa bilimlerini üretim sürecine katarak, emeğin üretkenliğini olağanüstü derecede” (Kapital, C.1, s.373) yükseltir. “Makine biçimine gelen emek araçları, insan kuvveti yerine doğal kuvvetlerin konulmasını, ve el alışkanlığı yerine, bilimin bilinçli uygulanmasını gerektirir.” Ve bunu yaparken “Bilim genellikle kapitaliste hiçbir şeye mal olmaz, ama bu durum onun bilimi sömürmesine gene de engel değildir. Başkalarına ait bilimde tıpkı başkalarına ait emek gibi sermayeye katılır.” (age, s.373)
Vurgulanmalıdır ki, modern teknoloji bilimlerinin maddi temelini sanayi kapitalizmi oluşturur. “Sermayenin canlı emeği kendine mal edişi bu yönüyle de makinede elle tutulur bir gerçeklik kazanır: Eskiden işçi tarafından yapılan aynı işi şimdi makinenin yapmasını mümkün kılan, bir yönüyle, mekanik ve kimya yasalarının doğrudan doğruya bilimden kaynaklanan analizi ve uygulamasıdır. Buna karşılık, mekanizasyonunun bu yoldan gelişmesi, ancak büyük sanayi bir kez ileri bir düzeye ulaştıktan ve bütün bilim sermaye tarafından esir alındıktan sonra, varolan makineler öbür tarafta zaten büyük kaynaklar sağlıyorken sözkonusu olabilir. Bilimsel araştırma o zaman bir meslek niteliğini kazanır ve bilimin doğrudan doğruya üretime uygulanması, araştırmayı yönlendiren ve teşvik eden belirleyici perspektif haline gelir. Fakat makineleşmenin büyük çapta ortaya çıktığı yol ve hele perakende ilerlemenin yolu, bu değildir. Bunun yolu, … ayrıştırmak yoludur: işbölümü aracılığıyla, işçinin işlevleri giderek o ölçüde mekanik hale getirilir ki, belli bir noktada artık mekanizma onun yerine geçebilir… Burada belli bir emek çeşidinin işçiden makine kılığındaki sermayeye aktarılması ve bu transfer nedeniyle işçinin emek kapasitesinin değerini kaybetmesi, dolaysız olarak görülmektedir.” (Grundrısse, s.650)
Emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının gerçek bağımlılığa dönüşmesinin, göreli artı-değerin, emek üretkenliğinin gelişip gerçekleşmesinin de temelinde bilim ve teknikteki devrim ve gelişme yatar.
Üretim sürecini bilimin teknolojik uygulamasına, iş yönetimini bilimsel yönetim tarzına dönüştüren kapitalizm olmuştur. Sermaye öteden beri bilimi, bir yanda emek üretkenliğini geliştirmenin, öte yandan emeğin sermayeye karşı direnişini kırmanın aracı haline getirerek kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Bilim, teknoloji sınıf mücadelesinde sermayenin elinde daima güçlü bir saldırı silahı olagelmiştir. “Küreselleşme” süreciyle bu, çok daha çarpıcı biçimler kazanmıştır; mikroçip temelli esnek teknoloji, esnek üretim, taşeronlaşma vbg. olgulardan bunu rahatlıkla görebilmekteyiz…
Bilimin üretime uygulanması, üretimin makinesel teknik temelde yenilenmesi emek üretkenliğini muazzam ölçüde arttırır. Üretimi yoğunlaştırır. Yeni teknik buluşlar genelleşinceye dek yeni tekniği kullanan kapitaliste ekstra kar getirir. Kapitalizmin gelişimini hızlandırır. İşgücünü ucuzlatır. Artı-emek zamanını ve emek yoğunluğunu arttırır. Yedek işsizler ordusunu büyütür. Nitelikli emeği niteliksizleştirir. Kadın ve çocuk emeğini geniş çaplı bir şekilde ucuz işgücü kaynağı olarak üretim sürecine çeker… Böylece “makinede gerçekleşen bilim, işçilere karşı sermaye olarak ortaya çıkar.” (Marx, Artı-Değer Teorileri, 1. Kitap, s. 367) Ki, “Emeğin üretici gücünün artmasının ve zorunlu emeğin minimuma indirilmesinin sermayenin zorunlu bir eğilimi’dir, “iş aracının makineye dönüşmesi, bu eğilimin gerçekleşmesidir.” “Emek aracının gelişerek makineye dönüşmesi sermaye için bir rastlantı değil, devraldığı geleneksel emek araçlarını sermayeyle uyarlı biçime sokan tarihi biçimlendirme sürecidir.” (Grundrısse, s.640)
Makine, bilim, bilimsel teknoloji demektir ve “toplumsal gelişmenin genel ürünü olan bilimin dolaysız üretim sürecinde kullanılması ile de birleşince, sermayenin üretici gücü biçimine bürünür” (Marx, Kapital’e Ek: Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, s.90, açM) ve proletaryanın karşısına sermayenin gücü olarak dikilir. Teknik sıçrama ve iyileştirmeler üretim maliyetlerini düşürdüğü, artı-değer gaspını büyüttüğü, kar oranlarını yükselttiği, rakip kapitaliste karşı rekabet gücünü geliştirdiği, işçinin direnme gücünü kırdığı için kapitalistler teknik yeniliklere, bu sınırlar çerçevesinde, ilgi duyarlar; kapitalist sınıfın bilime ilgisi kapitalizmin amacı olan kar, en fazla kar yasasıyla bağlıdır; ve onların bilimi teknolojye indirgeme ilgi ve yönelimi de bu gerçekle bağlıdır.
Engels, Heinz Starkenburg’a yazdığı mektupta, “Eğer, dediğiniz gibi, teknik büyük bölümüyle bilimin durumuna bağlı ise de, bilim daha da çok, tekniğin durumuna ve gereksinmelerine bağlıdır. Toplumun teknik gereksinmeleri olduğu zaman, bilimi, on üniversitenin yapabileceğinden daha çok iter.” (Felsefe İncelemeleri, s.194) der. Bu olguyu, antik çağda ve kapitalizmin tarihinde çok çarpıcı bir şekilde görebilmekteyiz.
Evet, kapitalizm bilimi ve teknolojiyi, örneğin 18. yy. ikinci yarısında, 19. yy. ikinci yarısında, 20 asrın ikinci yarısında gördüğümüz gibi, sıçramalı bir tarzda geliştirmiştir, ama nimetlerinin üstüne de kendisi yatmıştır. Kuşkusuz artan oranda kendi yıkılışının maddi temelini daha fazla hazırlama, hızlandırma ve artan oranda olgunlaştırma gerçeğiyle birlikte!
Marx ustanın şu sözleri günümüz dünyasında da makineleşmenin tablosunu son derece derinlikli bir şekilde anlamamıza yol göstermeye devam etmektedir.
“Makinenin kapitalist kullanımından ayrılmaz çelişki ve uzlaşmaz karşıtlıklar, makineden değil, ama aslında makinelerin kapitalist biçimde kullanımından doğduklarından ötürü, mevcut değildir diyorlar! İşte bu yüzden, makine tek başına alındığında çalışma saatlerini kısalttığı halde, sermayenin hizmetine girdiği zaman bunu uzatmakta; ve kendi başına, çalışmayı hafiflettiği halde, sermaye tarafından kullanıldığı zaman, işin yoğunluğunu arttırmaktadır, kendi başına o, insanın doğa üzerindeki zaferi olduğu halde, sermayenin elinde, insanları bu kuvvetlerin kölesi haline getirmektedir; kendi başına, üreticilerin servetini arttırdığı halde, sermayenin elinde, bunları sefilleştirmektedir.” (Kapital, C.I, s. 422)
“Neoliberaller”in, postmodernistlerin, postMarksistlerin “Enformatik toplum”unun, “postkapitalizm”inin, “teknotoplum”unun prototipi ABD’dedir; ya da söz konusu yere-göğe sığdırılamayan “toplum”un en sistemli, en kompleks, en gelişkin örneği ABD’dir. “Küreselleşme”yle, “enformatikleşme”yle; söz konusu süreçte, emek ile sermaye arasındaki sınıfsal uçurum alabildiğine derinleşip genişlemiştir. Proletarya hem mutlak hem de göreli olarak yoksullaşmıştır. Çok ciddi ve artan bir işsizlik gelişmiştir. Yalnız “mavi yakalı” değil “beyaz yakalı” işçilerin de iş ve yaşam koşulları, ücretleri gerilemiştir. Örneğin W. Tabb, “Küresel ekonomiye uyum ABD’de yıllık çalışma saatlerinde dramatik bir artışa yol açmıştır. Amerikalılar artık, Japonlar da dahil dünyadaki herkesten uzun çalışmaktadır.” (Ahlaksız Fil, s.197, Epos Yayınları) saptamasını yapmaktadır. Teknoloji sayesinde, işverenlerin artık işçileri 24 saat çalıştırabildiğini ve çalıştırdığını da vurgulamaktadır. “İletişim devriminin çalışma zamanının genişlemesine yol açtığına” dikkat çekmektedir.
Neresinden ele alırsak alalım, Marx haklı ve haklı çıkmaya devam ediyor.
Bilim ve teknikteki sıçramalar (mikroçip temelli teknoloji, nanoteknoloji, yeni maddeler teknolojisi, biyoteknoloji, nükleer teknoloji, enformasyon ve iletişim teknolojileri) devasa boyutlara ulaşmıştır ve kapitalist azami karın hizmetindedir. Bilgi ve teknoloji tekeli de ÇUŞ’ların tekelindedir. Emperyalist küreselleşmenin her bir atağında bilgi, bilim, teknik üzerindeki emperyalist kapitalizmin tekeli de güçlenmektedir. Diyelim ki 18., 19., 20. yy. başlarında sermayeden göreli olarak bağımsızlığını koruyabilen bilimsel üretimden şu veya bu biçimde bahsedilebilirdi ama özellikle de ÇUŞ’ların damgasını bastığı bir dünyada artık bunlar kural olarak nostaljik karakter taşımaktadır, diyebiliriz. “Enformatikleşme” ile, “enformatik toplum” ile birlikte bilimin, yaratıcı beyinsel emeğin tutsaklığı hem derinlemesine hem de genişlemesine küresel ölçekte daha da perçinlenmiştir.
Çağımızda ve günümüzde bilimin, bilim insanlarının, kafa emeğinin, bilginin sermayeden bağımsızlaştığı, ağlar üzerinden özgürleşerek kolektif mülke dönüştüğü alçakça bir yalandan ibarettir. “Ağlar”ın bu bakımdan ilerici insanlığa ve mücadeleci kuvvetlere sunduğu ve sunacağı imkanlar bir şeydir, Irak’ta bir milyonu çocuk olmak üzere üç milyon insanı katleden “enformatik toplum”u (ABD’yi) ve dünya kapitalizmini manipülasyon ve demagojiyle hararetle savunmak farklı bir şeydir…
Makinenin, teknolojinin kapitalistçe kullanımı uluslararası sermayenin elinde enternasyonal proletaryanın direnişini kırmada daima etkili bir güç olagelmiştir. Marx’ın dediği gibi, “Ama makine, işçinin karşısına daima onun sırtını yere getiren ve devamlı olarak onu gereksiz kılan bir rakip gibi çıkmakla kalmaz. Aynı zamanda, o, işçiye düşman bir güçtür ve o bunu, sermaye, hem bütün gücüyle ilan eder, hem de yararlanır. O, grevleri, işçi sınıfının sermayenin tahakkümüne karşı bu devresel başkaldırmaları ezmede en güçlü silahtır… Salt işçi sınıfının ayaklanmalarına karşı sermayenin eline silah vermek amacıyla 1830’dan beri yapılan icatların bir tarihini yazmak olanaklıdır.” (Kapital, C.I, s. 417) Söz konusu tarihi yazma işini, 1830’dan bu yana da (burjuvazinin arta gelen saldırganlığının rehberliğinde) getirebiliriz…
Örneğin, “Bir dizi ciddi toplu sözleşme uyuşmazlığında, enformasyon alanındaki yenilikler sermayenin eline kazandıracak kozu verdi: İtalyan otomobil işçileri üretimden gelen güçlerinin Robogate ve Digitron’un tam otomasyon sistemleri tarafından imha edildiğine tanık olurken, İngiliz madenciler Minos robot sondası tarafından alt edilmiş, Londralı matbaa işçileri sendikaları bilgisayarlı dizgi ile zayıflamış ve ABD sağlık sigortası sanayinde grev yapan büro işçileri telematik karşısında geri çekilmiştir.” (N.D. Withefford, Siber Marx, s.119)
Üretimin ve sermayenin daha ileri düzeyde yoğunlaşıp merkezileştiği, üretici güçlerin küresel ölçekte daha yüksek bir gelişme aşamasına doğru geliştiği 20. yy. ikinci yarısında bilim çok daha fazla makineleşmede, üretim teknolojisinde cisimleşti. İşgücünün fiziksel ve zihinsel yetileri daha nitelikli ve kapsamlı olarak ölü/donmuş emek olarak, üretim teknolojisinde somutlaştı. Böylece bilim, “işçinin dışında ve ona yabancı bir şey olarak” daha çok belirmiş, “canlı emek, ondan bağımsız olarak işleyen nesnelleşmiş emeğe” daha fazla “tabi kılınmış”tır. Ve bugün, bilim-teknoloji-makine canlı emeği, emek-gücünü “Eylemi sermayenin ihtiyacına uymadığı” için, çok daha fazla işçiyi “gereksiz bir fazlalık” haline getirmiştir. (Grundrısse, s. 642) Emeğin sermayeye gerçek bağımlılığı (gerek kafa gerekse de kol) sürecini küresel ölçekte, bağımlı “çevre” de dahil, çok daha derin, kapsamlı, keskin küresel bir olguya dönüştürerek, . “bütünsel üretim süreci(ni)de artık işçinin dolaysız hünerine tabi olmaktan” çıkarmış; üretim süreci, “bilimin teknolojik uygulaması halini almıştır. Sermayenin dinamiği üretime bilimsel bir nitelik kazandır”mış ve “dolaysız emek bu süreçte salt bir öğe düzeyine indirilmiştir.”, “bilim de bu üretici güçlere dahil” edilmiştir. (age, s.642)
Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinde sermayenin organik bileşiminin yükselmiş olmasından, bilim ve tekniğin üretimde tuttuğu yerden hareketle artı-değerin artık işçi sınıfı (“canlı emek”) tarafından değil, teknoloji, makine, sabit sermaye tarafından üretildiği; böylece proletaryanın zaten önemsizleştiği, artık canlı emeğin (ücretli emeğin) “postkapitalizm”le, “enformatik toplumla” birlikte gereksizleşip aşıldığı; artık emeğin “hiç yerde”, “hiç yerötesi bir yerde”, bir yerötesi “yok yerde” buharlaşıp gittiği ileri sürülmektedir.
Kuşkusuz ki bu sözde teori ve tezler demagojiktir, emperyalist kapitalizmi aklama, proletaryanın dikkatini saptırma, sermayenin daha çıplak, vahşi, saldırgan kapitalist sömürüsünü gizleme amacını taşımaktadır.
Vurgulanması gerekir ki, kapitalist üretim sürecinde artı-değeri yaratan yalnızca canlı emektir. Sabit sermayenin yeteneğine dönüşen teknoloji de kafa emeğinin, yüksek kalifiye emeğin ürünüdür ve bu emeğin makinede nesnelleşmesi, yabancı emeğe, sermayenin gücüne dönüşmesi demektir. Sermayenin ücretli kölesi olan kalifiye emek, yüksek derecede beyinsel bilimsel üretimle üretim teknolojisini “yaratırken”, bu etkinliği sürecinde tekeller tarafından sömürülmekte; işgücünü sattığı kapitaliste, tekele artı-değer üretmektedir. Demek ki bilimsel üretim, burada, canlı emeğin ürünüdür.
Makineye, örneğin enformatik teknolojiye dönüşen söz konusu emek, burada daha baştan kendine yabancılaşarak sermayenin gücü haline dönüşür. Demek ki üretim teknolojisinde, sabit sermayede cisimleşen emek de, kapitalist canlı emek sömürüsünün sonucudur. Canlı emek, “şimdiki” emektir, ölü emek (sabit sermaye ise) “geçmiş”, gaspedilerek donmuş emeğe dönüşmüş emektir. Yani, varsayalım ki makineler artı-değer üretiyorsa (ki bu olanaklı değildir) bu durumda da artı değerin kaynağı yine emek, gaspedilmiş artı emekten başka bir şey olmayan donmuş emek olmaktadır; yani, “sermaye zaten emeğin bir ürünü, sermayenin sadece kendisine malettiği yabancı emektir.” (Grundrısse, s.646 açM.)
Üretim teknolojisi, makine, otomasyon kendi başına artı değer üretmez, üretemez de. Sabit sermaye, makineler, üretim sürecinde kendi değerini parça parça ürüne (metaya) aktarır ve bir de “emeğin üretici gücünü arttırarak, artık emeğin zorunlu emeğe oranını” arttırır; “yani canlı emek kapasitesini geçindirmek için gereken ürünlerin daha kısa sürede ve daha büyük miktarda üretilmesini” (Grundrısse, 646) sağlar. Makine, artı-değer üretmez. Zaten makine nesnelleşmiş emektir, canlı emeğin ölü, donmuş emeğe, emek aracına dönüşmüş biçimidir. Yani sermayenin canlı emeğe, emek aracına dönüşmüş biçimidir. Yani sermayenin, canlı emeğin ürettiği artı-değeri kendisine mal ettiği “yabancı emek”tir.
“Sermaye makineyi ancak ve ancak işçinin zamanının daha büyük bir kısmında sırf sermaye hesabına çalışabilmesini mümkün kıldığı, zamanının daha büyük bir kısmını kendisine ait olmaktan çıkarıp bir başkası uğruna çalışma süresi haline getirdiği için kullanır.”(age., aynı yerde)
Sabit sermaye, ancak kendisini nesnelleşmiş emek süreci olduğu ve ancak artı-emek süresi ürettiği ölçüde bir değer kaynağı olabilir.” (age., s.647, abç.), ama artı-değer yaratmaz/üretmez. Bu sürece aracılık yapar. “Sermayenin emekten bağımsız olarak kendi başına değer ve dolayısıyla artı-değer (ya da kar) yarattığını ileri süren görüş” eski ve çöpe atılmış bir görüştür (aynı sayfada). “Sabit sermayenin değeri, ancak üretim sürecinde kullanılıp tüketilmekle yeniden üretilir. Kendisinden yararlanılmadığı taktirde, değeri ürüne aktarılmaksızın kullanım değeri kaybolur.” (age., s. 649) Dolayısıyla, canlı emek olmaksızın o sermaye değeri bile taşımayan, kullanım değeri de kaybolan bir şeydir. Ölü emeğin kendi değerini kerte kerte üretilen ürüne aktararak değerini üretebilmesi de canlı emeğe bağlıdır. “Sermayenin emek sürecinde kendisini ortaya koyduğu maddi biçimler, üretim araçları (bir kez daha cisimleşmiş emek), canlı emeğin yutulmasının ve gaspedilmesinin araçlarıdır. Dolayısıyla bütün süreç, cisimleşmiş emekle canlı emek arasındaki bir trafiktir; bu trafikte canlı emek cisimleşmiş emeğe dönüşür ve cisimleşmiş emek de sermayeye dönüşür. Böylece sonuçta canlı emek sermayeye dönüştürülmüş olur. Dolayısıyla bu süreç, gerçek ürünün yanı sıra, artı-değer ve dolayısıyla sermaye üreten bir süreçtir.” (Kapitale Ek… s. 83-84, açM.)
Üretim sürecinde ölü emek canlı emeği bir vampir gibi emerek semirir. Üretim sürecinde “Eski değeri koruyan, yeni değer yaratan” yalnızca canlı emektir (değişen sermayedir). Ve burada, “çok açık ki, değer yaratıcısı olarak canlı emek, cisimleşmiş emeğin değerlenme sürecinde sürekli emilmektedir.” (age., s. 56) Böylece ölü emeğin canlı emek üzerindeki egemenliği sermayenin işçi sınıfı üzerindeki egemenlidir. 
Makine, sermayedir. Makine, gaspedilerek nesnelleşmiş emektir. Makine, üretim aracıdır. Makine, zorunlu emek sürecini kısalttığı ve artı-emek zamanını uzattığı için ve uzattığı ölçüde “bir değer kaynağı olabilir”, ama doğrudan artı değer üretmez.
“Makine de, değişmeyen sermayenin bütün diğer öğeleri gibi yeni bir değer yaratmaz, yalnızca oluşmasına hizmet ettiği ürüne değerini katar. Makine, bir değere sahip olduğu ve dolayısıyla ürüne değer kattığı sürece, bu ürünün değerinde bir öğe oluşturur”, makine, “değer yaratma sürecine ancak parça parça katılır. Ürüne, ortalama olarak aşınma ve yıpranma ile yitirdiğinde fazla değer katmaz.” (Kapital, C.I, s. 373)
Makinenin artı-değer ürettiği, canlı emek gücünün artık artı-değer kaynağı olmaktan çıktığı ve bu sürecin enformatikleşmeye dayanan otomasyon ve teknolojik toplumla birlikte yok olduğuna, Marx’ın çarpıcı ve derin sözleriyle yanıt veriyoruz:
“Kolaylıkla düşülecek bir hata, emeğin üretici gücü işlevini kazanan makinenin başlı başına değer ürettiğini düşünmektedir. Oysa hiç emeğe ihtiyacı olmayan bir makine, kullanım değerini arttırabilir ama yarattığı mübadele değeri kendi üretim maliyetinden, kendi değerinden, içinde nesnelleşmiş olan emekten daha büyük olamaz. Makinenin değer yaratması, emeğin yerine geçtiği için değil, sadece artı-emeği arttırmaya yarayan bir araç olması bakımındandır; ve makinenin yardımıyla üretilen artı-değerin ölçüsü ve içeriği de, sadece bu artı-emektir, dolayısıyla, genelde, emektir.” (Grundrısse, s.701)
Yukarıda, kapitalizmin gelişimi sürecinde bilimin, tekniğin, makinenin gelişimi ile değişen sermayenin, canlı emeğin, işgücünün ilişkilerini inceleyerek, artı-değeri ve karı yaratının makine/teknoloji olmadığını ortaya koyduk.
Ancak bu konu üzerinde durmaya, değişen ve değişmeyen sermaye ile kapitalizmin gelişimi bağıntısını bazı bakımlardan işlemeye devam etmek istiyoruz.
                                                                               DEVAM EDECEK

6 Nisan 2014 Pazar

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? V



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                 V
Kapitalist üretim Tarzı “Tam Otomasyona” Ulaşabilir mi?
Kapitalizmin tam otomasyona gittiği ya da tam otomasyonun eşiğine gelindiği, “Silikon Vadisi” teknolojilerinin, otomasyonun kapitalizme son verdiği propagandası değişik biçimlerde yapılmaktadır. “Küreselleşme” bir de bu açıdan kutsanmaktadır. Peki, kapitalizm tam otomasyonla bağdaşabilir mi? “Silikon vadisi” teknolojisi ile proletarya ortadan kalktı mı? Yeni tip burjuva liberal propagandanın ileri sürdüğü gibi teknoloji sınıfsızlaşarak tüm toplumun ortak mülkü haline geldi mi?
Daha baştan vurgulanmalıdır: Teknolojist yaklaşım sayısız biçimler alarak ortaya çıkabilir. Ama her durumda da proletarya ve halkların ideolojik bakımdan silahsızlandırılmasına hizmet eder, etmiştir ve etmektedir.
Kapitalizmin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla, çelişkili eğilimlerle parçalanmış nesnel doğasını, nesnel eğilimlerini bir kalem darbesiyle silme/örtme operasyonu kapitalizm ve postkapitalizm tartışmalarında çok çarpıcı biçimler alarak ortaya çıkmaktadır. Proletaryasız kapitalizm, burjuvazisiz kapitalizm vbg. teori ve tezlerin propagandasında bilimsel ve teknolojik sıçramaların, otomasyonun gelişmesinin özel bir rolü olduğu ya da bu olgunun kullanıldığı açıkça görülmektedir.
Teknolojinin sınıflar üstü olduğu, bütün sınıflar karşısında eşit mesafede durduğu, tüm sınıflara eşit derecede hizmet ettiği, teknoloji sayesinde “azgelişmiş” ve “gelişmekte olan ülkeler”in “sanayi toplumları” ya da “sanayi sonrası toplumlar” seviyesine ulaşmakta olduğu tezlerini geçiyoruz. Fakat kapitalizmin tam otomasyona ulaşarak kendisini aştığı tezi üzerinde biraz durmakta yarar vardır.
Kapitalizm tam otomasyona ulaşamaz. Neden mi? Çünkü kapitalizm canlı-emek sömürüsüne, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Bu, onun nesnel doğasıdır. Evet, kapitalizm geliştikçe teknolojik temeli de gelişir. Sermayenin organik bileşimi de yükselir (değişmeyen sermaye içinde sabit sermaye kısmı daha ağırlıklı bir yer tutar. Sabit sermaye teknolojidir, tekniktir, makinedir vb.). Böylece işgücü gereksinimi göreli olarak azalır, vs. ama her durumda sermaye, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Artı-değer sömürüsü kapitalist sömürünün temelidir. Artı-değer ise otomasyon, sabit sermaye, değişmeyen sermaye tarafından değil, canlı-emek (işçi, işgücü) tarafından yaratılır. Canlı-emek sömürüsüne son veren bir kapitalizm, kapitalizm değildir. Kapitalizmin nesnel doğası, hareket yasaları buna da izin vermez.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizm artı-değer üretimidir. Yalnız artı-değer üretimi değil, sermaye üretimidir. Artı-değerin azami gaspı kapitalizmin doğal karakteri ve yönelimidir. Artı-değerin kaynağı ücretli emek sömürüsüdür. Ve “ücretli emek bir metadır. Hatta ürünlerin metalar olarak üretiminin, üstünde gerçekleştiği temeldir” (Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s.380, açM.)
Gerekli emek ile artı-emeğin toplamı işgününü oluşturur. Artı-ürünün, artı-değerin kaynağı artı emektir. Artı-emek kapitalist için bedava emektir. Gerekli emek zamanın kısaltılması, artı-emek zamanının uzatılması, böylece artı-emeğin azami gaspı kapitalizmin eğilimidir. Sermaye, bir yandan işgününü azami sınırlarına kadar uzatarak veya olanaklı olduğu ölçüde uzatarak mutlak artı-değer gaspını dayatır. Öte yandan emeğin sermayeye karşı mücadelesinin sonucu, işgünün kısaltılması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda sermaye, emek üretkenliğini yükselterek görece artı-değer gaspına yönelir. Mutlak artı değer ve görece artı-değer gaspı, artı değer gaspının iki biçimidir. Kapitalizm her iki biçimi olanaklı olduğu ölçüde birleştirme eğilimindedir.
 Marx’ın dediği gibi, “günün 24 saati boyunca emeğe elkoyulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” İşgününü azami derecede uzatarak, işgünü içinde zorunlu emek zamanını azaltırken artı-emek zamanını uzatarak, emeğin yoğunluğunu arttırarak artı-değer sömürüsünü son sınırına/sınırlarına dek geliştirme kapitalizmin eğilimidir. “Kapitalist üretimin hedefi, belli bir miktardaki zenginlikle, olabilen en geniş ölçüde artı-ürün ya da artı-değer elde etmektir. Bu amaca değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre daha hızlı oranda büyümesiyle ya da olabilen en büyük miktardaki değişmeyen sermayeyi olabilecek en küçük değişen sermayeyle harekete geçirmek suretiyle ulaşılır.” (age, s.542, açM) Kapitalizm geliştiği oranda proletaryayı mutlak olarak büyütür. Ama öte yandan da sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve büyümesiyle görece olarak işgücüne olan talebi azaltır. Mutlak olarak büyüyen, göreli olarak (oransal olarak) küçülen bir proletarya, ama her durumda artı-değerin kaynağı olan proletarya! İşte kapitalizmin çelişkili gerçeğinin, zıt eğilimlerinin çatışmasının, karşıtların birliği yasasının görünümlerinden birisidir bu. Sermaye birikiminin artışıyla ücretli emeğe olan talebin büyümesi; ama sermayenin artış oranına kıyasla (emek üretkenliğindeki artışın sonucu) azalan oranda gelişen bir proletarya. Bu sermaye birikiminin “doğru yasasıdır.” Ücretli emek, “onu istihdam eden toplam sermayenin büyümesine göre azalan oranda olsa bile, mutlak olarak büyüyen giderek artan ölçekte yeniden üretilecek” ve üretilen bir proletarya. (age, s.547)
Sermaye maddi-toplumsal varlığı bakımından emek malzemesi, emek aracı ve canlı emek olarak “ üç öğeye bölünür”, ilk iki biçim değişmeyen, son biçim ise değişen sermayeyi temsil eder. Salt ya da tümden otomasyona dayanan kapitalizm ya da salt emek malzemesinden ve emek aracından oluşan, canlı-emekten yoksun bir kapitalizm onun maddi-toplumsal varlığıyla bağdaşmaz. Sermayenin maddi varlığını ifade eden üç öğe kapitalist üretim tarzının, sermaye birikiminin büyümesinin organik birliğini ifade eder.
Kapitalizm bir yandan üretim teknolojisini, makineyi, otomasyonu geliştirir, yetkinleştirir. Böylece nesnelleşmiş emek, otomasyon kılığında, sermayenin gücü olarak canlı-emeğin, işçinin karşısına dikilir; “bu otomat sayısız mekanik ve zihinsel organdan oluşur ve işçilerin işlevi salt bunun bilinç sahibi eklemleri” (Grundrisse, s. 638), uzantısı olur. Otomasyonu kullanan işçi değildir, işçiyi kullanan otomasyondur, “otomatik bir mekanizasyon sistemidir.” Burada “işçinin etkinliği salt makinenin emeğini, makinenin eylemini hammaddeye iletmekte aracı olmak -nezaret etmek, aksamalara engel olmak- haline gelmiştir… İşçinin salt bir soyutlamaya indirgenen etkinliği, her yönüyle makinenin devinimi tarafından belirlenir ve düzenlenir olmuştur; makineninki işçi tarafından değil.” (age, s.639) “Emeğin üretici gücünün artmasının ve zorunlu emeğin minimuma indirilmesinin, sermayenin zorunlu bir eğilim olduğunu görmüştük.” Makine, makineleşmenin en yetkin biçimlerine bürünmüş en gelişkin otomasyon söz konusu eğilimin çarpıcı ifadesidir. “Toplumun beynindeki bilgi ve yetenek birikimi, genel üretici güçler birikimi” en ileri formunda otomasyonda somutlaşsa bile, kapitalist üretim tarzı yine de canlı-emek sömürüsüne dayanır. Kapitalizm artı-değer, kar, azami kar için üretim düzenidir. Tam otomasyon canlı emeği gereksiz hale getirerek artı-değeri ve karı olanaksız kılar. Oysa kar için üretim düzeni olan kapitalizm otomasyonu da ancak kar ürettiği, karlı olduğu ölçüde geliştirecektir, daha fazlasını değil! Bu, kapitalizmin tarihsel sınırlarını da gösteren çarpıcı olgulardan birisidir… “Bu apaçık çelişki neyle açıklanabilir? Yalnızca modern kapitalizmin ekonomik temel yasasıyla, yani azami kar sağlama zorunluluğuyla açıklanabilir. Kapitalizm, eğer kendisine en yüksek karı vaat ediyorsa yeni teknikten yanadır. Kapitalizm, eğer yeni teknik ona artık en yüksek karı vaat etmiyorsa yeni tekniğe karşıdır ve el emeğine geçilmesinden yanadır.” (J.V. Stalin, Eserler c.16, s.314, İnter Yayınları) Günümüzün tüm gerçekleri de Stalin’in bu değerlendirmesini tümüyle, evet, açık ve çarpıcı bir tarzda, tümüyle doğrulamaktadır.
Otomasyonla canlı emek “üretim sürecinin içsel bir öğesinden çok, üretim sürecinin denetçisi ve düzenleyicisi konumunu almaya başlar” ve başlamıştır. “İşçinin işi artık işlenip değiştirilmiş bir doğa nesnesini aracı bir uzuv gibi kendisi ile nesne arasına sokmak değildir; sınai bir süreç haline getirilmiş olan doğal sürecin bizzat kendisi, işçi ile- böylece egemenliği altına aldığı- inorganik doğa arasına sokulur. İşçi üretim sürecinin başlıca faktörü olacak yerde, sürecin kenarında duran bir bakıcı haline gelir. Bu dönüştürme sürecinin üretimin ve zenginliğin büyük temel taşı, ne işçinin harcadığı direkt insan emeğidir, ne de emeğin süresi; temel, insanın toplumsal bir varlık olarak kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve doğa üzerindeki egemenliğini kendi malı haline getirmesidir-tek kelimeyle, toplumsal bireyin gelişmesi. Günümüzde zenginliğin temelinde yatan yabancı emek süresi hırsızlığı, bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında pek zavallı bir dayanak görünümündedir. Dolaysız emek biçimiyle emek zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıkınca, emek süresi zenginliğin ve dolayısıyla mübadele değeri kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Yığınların artık-emeği genel zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte azınlığın emeksizliği insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkar. Bununla, mübadele değerine dayalı olan üretim çöker ve dolaysız maddi üretim süreci sefalet ve antitez biçimlerinden kendini kurtarır. Bireysellik özgürce gelişir. Zorunlu emek süresinin artık-emek yaratmak için azaltılması yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi. Bir yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süre giden çelişkinin ta kendisidir… Üretici güçler ve toplumsal ilişkiler-toplumsal bireyin gelişiminin bu iki ayrı cephesi- sermayenin gözünde sadece birer araçtır ve sermayenin sınırlı temeli üzerinde yapılan bir üretimde, araçtan başka şey olamazlar. Oysa bunlar, gerçekte bu temeli paramparça edecek olan patlamanın maddi koşullarıdır.” (Marx, Grundrısse, s.650-651, açM)
İşte söz konusu bu “patlamanın” maddi koşulları olabildiğine olgunlaşmış bulunuyor. Küresel çapta üretici güçlerin gelişme düzeyi,  bilim ve teknikteki sıçramalar, “üretilmiş üretici güç anlamında sabit sermaye”nin üretim sürecinde tuttuğu yer ve gelişme yönü, “büyük sanayinin üretim sürecinde, bir yandan otomatik bir süreç haline gelen emek aracının üretkenliğinin önvarsayımı doğa güçlerini kendisine bağlayan toplumsal akıl”ın geldiği/ulaştığı düzey ve “emeğin dolaysız varlığının bireyselliği de” aşmış “toplumsal emeğe çevrilmiş” olmasıyla kapitalist üretim tarzının “öteki temel taşının da kayıp gittiğini görüyoruz.” (age, s.659)
Üretim toplumsal karakterde. Emek toplumsallaşmış. Ama mülkiyet, özel kapitalist ellerde. Burjuvazi üretim dışında asalak bir sınıf, üreten kolektif işçi, kolektif işçinin ürettiğine el koyan bireysel kapitalist; üretim toplumsal karakterde, ama mülkiyet özel ellerde. Toplumsal üretimin meyvelerine el koyan sınıf, üretimin gelişiminde devrimci rolünü çoktan kaybederek üretimin özgürce gelişiminin önünde tümüyle asalaklaşmış bir engele dönüşmüş olan burjuvazi. Tablo bu.
Otomasyonun küresel ölçekte geldiği yer kapitalizmi, burjuvaziyi daha fazla gereksiz ve bir an önce tasfiye edilmesi gereken bir sistem ve sınıf durumuna getirmiştir. Otomasyon işçiyi, işçi sınıfını değil burjuvaziyi gereksiz bir sınıf haline getirmiştir. Burjuvazisiz üretim tümüyle olanaklıdır ama proletaryasız asla. İlan edilmesi gereken şey “Elveda proletarya” değil, “Elveda burjuvazi!”dir. Doğayı ve insanı bireysel kapitalist kar amacıyla yok oluşun eşiğine getiren, 1 milyar işsizi yaratan kapitalizm ve burjuvazidir. Üretim küresel ölçekte toplumsallaşmıştır. Veya kapitalist tarihin en ileri gelişme düzeyine ulaşmıştır. Yapılacak tek şey, mülkiyeti de toplumsallaştırmak, böylece, yani uluslararası proleter devrim kılıcıyla, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkiye (uzlaşmaz karşıtlığa) son vermektir. Tarihin çağrısı da budur. Tarihin güncel çağrısı “elveda burjuvazi”dir. Tarih, proletaryayı bu amaçla ivedilikle görev başına çağırıyor. Zaten söz konusu bu tarihsel ve güncel gerçekten dolayıdır ki kapitalizmin ve sermayenin açık ve gizli temsilcileri, nesnel tarihsel ve güncel gerçeği tersyüz ederek, “Elveda proletarya!” diye yırtınmaktadırlar.
Üretici güçlerin küresel ölçekte gelişme düzeyi ile, üretimin sınırsız gelişme eğilimi ile kapitalizmin ve burjuvazinin sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma (“küreselleşme”ye, ÇUŞ’lara sınırsız övgüler dizildiği bir tarih kesitine tekabül eden süreçte) 1990-94, 2000-2004 ve 2008’de patlak veren kapitalizmin genel ekonomik krizlerinden de görülebileceği gibi, en keskin düzeylerine ulaşmış bulunuyor.
Ekonomik kriz(ler) olgusu üretici güçlerin zorla tahribini, burjuvazinin üretici güçleri yönetemediğini; kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişimini zorla önlediğini açıkça gösteriyor. Otomasyonun kapitalizmin onulmaz yaralarına çare olmak bir yana, bu yaraları daha ölümcül hale getirdiğini de kanıtlıyor.
Ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi (ki bilakis kapitalizmin gelişimi bu maddi-toplumsal temeli geliştirerek olgunlaştırmıştır), bugün çok daha keskin, derin ve kapsamlı bir temelde, “yığınların artık-emeği”ni “genel toplumsal zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte “azınlığın emeksizliği” insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan” çıkaracak nesnel olgunlaşma düzeyine ulaşmıştır.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizmi, kapitalisti harekete geçiren şey, “değişim değerini üretmek ve bunu çoğaltmaktır. Bizzat değeri genişletme işine kendisini büyük bir tutkuyla kaptıran kapitalist, insanoğlunu üretim için üretmeye zorlar; böylece o, toplumdaki üretici güçlerin gelişmesini zorlar, daha yüksek bir toplum şeklinin gerçek temelini atabilecek maddi koşulları yaratır; ve bu toplumda, her bir bireyin kişiliğini tam ve özgürce geliştirmesi artık temel ve yön verici ilke olur.” (Kapital, C. I, s. 565)
Kapitalizm artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırmak, kar oranlarını yükseltmek için zorunlu emek süresini kısaltır, böylece artı-emek zamanını uzatır. Bireyin ve toplumun “serbest zamanı” sermayeyi ilgilendirmez; sermayeyi ilgilendiren bu “serbest zaman”ının azami derecede artı-değer gaspı ve kar oranlarının yükseltilmesinin aracı haline getirilmesidir. “Zorunlu emek süresinin artı-emek yaratmak yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi” için, kapitalist topluma, burjuvazinin egemenlik ilişkilerine son verilmesi gerekmektedir. Tekrar vurgulamak gerekir, “kapitalist üretimin sınırı, işçilerin fazla zamanıdır. Toplumun kazandığı mutlak fazla zaman onu ilgilendirmez. Üretkenlikteki gelişme, onu, sadece işçi sınıfının artı emek zamanını arttırdığı ölçüde ilgilendirir, yoksa, genellikle maddi üretim için gerekli emek zamanını azalttığı için değil. Böylece bir çelişki içinde hareket eder.” (Marx, Kapital, C. III, s. 233)
Kapitalizmde üretim kar içindir. Otomasyonun gelişmesinin sınırını da bu olgu belirler. Bundan dolayı kapitalizmin tam otomasyona varması, böylece canlı-emek sömürüsüne son vermesi olanaklı değildir.
Kapitalizmde üretim teknolojisi ne kadar çok gelişir ve otomasyon sistemi ne kadar ileri biçimlere varırsa, bu kapitalizmin genel olarak çelişkilerini, özelde de tüm kapitalist çelişkilerin temelini oluşturan temel çelişki olan emek sermaye çelişkisini o denli keskinleştirir. Ve çelişkinin çözümü kendini o denli dayatır.
Kapitalizm ne denli çok gelişirse toplumun “boş zamanı”, “serbest zamanı” o denli artar; “Ama sermayenin dinamiği, her zaman için, bir yandan disposable time (‘serbest zaman, istendiği gibi harcanabilecek süre’) yaratırken, bir yandan da bunu artık-emeğe dönüştürmektir. Eğer birincisinde çok başarılı olursa aşırı üretime katlanmak ve sermayenin artık-emeği değerlendirmekten aciz kalması yüzünden, zorunlu emek kesintiye uğramak zorundadır. Bu çelişki ne kadar çok gelişirse, üretici güçlerin büyümesini yabancı emeğin temellüküyle kısıtlamanın artık imkânsız olduğu ve işçi kitlesinin kendi artık-emeğini kendine mal etmesi gerektiği de o ölçüde gün ışığına çıkar. Bu bir kez başarılınca-ve diasposable time antitetik (“Antitetik biçim: Yani bir yanda serbest zamanın yaratılmasının, öbür yanda işçi sınıfının artık-emeğine bağlı olması”) biçiminden kurtulunca- bir yandan zorunlu emek süresinin tek sınırı toplumsal bireyin ihtiyaçları olacak, bir yandan da toplumsal üretici güçler o derece hızlı gelişecektir ki, üretim artık toplumun tümünün zenginliğine yönelik olarak hesaplansa dahi, herkesin disposable time’ı artacaktır. Çünkü gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleridir. Bu noktada artık zenginliğin ölçüsü emek süresi değil, disposable time’dir.” (Grundısse, s.657, açM.)
“Serbest zaman” söz konusu olunca, prekapitalist üretim tarzlarından farklı olarak “sermayenin ayırıcı yanı, buna sanatın ve bilimin tüm imkânlarını kullanarak yığınların artık-emek süresini arttırma çabasını eklemesidir, çünkü sermayenin zenginliği doğrudan doğruya artık-emek süresinin elde edilmesinden ibarettir; çünkü hedefi doğrudan doğruya değerdir, kullanım değeri değil. Dolayısıyla sermaye, bilmeden ve istemeden, toplumsal disposable time’in koşullarının yaratılmasına, emek süresinin toplumun tümü için giderek azalan bir minimuma indirgenmesine ve böylece herkesin zamanının kendi kişisel gelişimi için serbest bırakılmasına hizmet etmek durumundadır.” (s.  656)
Toplumsal-maddi önkoşulları kapitalizm tarafından yaratılan ve olgunlaştırılan birey ve toplum için “serbest zaman” (“Toplumun bütünü ve her bir üyesi için, zorunlu emek süresini ötesinde bol disposable time’ın yaratılması”), örneğin “3. Bilimsel-Teknolojik Devrim” ile, bu teknolojik temele dayanan gelişkin otomasyonla, en ileri düzeyine varmıştır denebilir. Kuşkusuz ki bu henüz sosyalizm ya da kapitalizmin kendiliğinden kendini yadsıması yoluyla sosyalizme geçiş de değildir ve olamaz da. Bu düzey, sosyalizm ve komünizm için maddi-teknik temelin (kapitalist üretim ilişkileriyle keskin bir çatışma içerisinde) daha fazla hazır hale gelmesi, olgunlaşması demektir. Böylece proleter devrim yoluyla kar için üretim düzeninin tasfiyesiyle, bir yandan kapitalizmin hazırladığı teknik temelin birey ve topluma sunduğu serbest zamanın sosyalist planlı ekonominin gerekleri ve gereksinimleri ekseninde hemen ve doğrudan kullanılması olanaklı hale gelecek; öte yandan da üretici güçlerin, bilim ve tekniğin özgürce, sınırsız gelişiminin önü açıldığı için, birey ve toplumun serbest zamanı hızla genişleyecek ve bu “serbest zaman”ın bilinçli kullanımıyla insanlığın bireysel ve toplumsal atılımı için önüne, hayal dahi edilemeyecek denli sınırsız ve çok yönlü bir gelişme süreci başlayacaktır.
Kar için değil toplumun sürekli artan maddi ve entelektüel, kültürel gereksinmelerinin (kesintisiz geliştirilecek en ileri teknolojik temelde) azami tatmini için üretimin yapıldığı sosyalist toplumda, bu geçiş toplumunda, serbest zamanın harikalar yaratmak için kullanılacağından kuşku duyulamaz. Ve burada, sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde zenginliğin ölçütü, “gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleri” olacaktır; ölçüt “emek süresi değil, disposable time” olacaktır. Komünizmin alt evresinden üst evresine doğru gidildikçe, “herkesten emeğine ilkesi”nden “herkese ihtiyacına göre ilkesi”ne doğru yükseldikçe, “serbest zaman” gerçek zenginliğin ölçütü olarak tam anlamıyla serpilip olgunlaşacaktır; tarihsel bakımdan kendi en gelişkin maddi-teknik temeline de oturmuş olacaktır ya da söz konusu maddi-teknik temel en yetkin biçimde ortaya çıkmış/olgunlaşmış olacaktır. Ve o koşullarda çalışma, sömürücü toplumlarda kölece bir zorunluluğun ürünü, isteksizce yapılan bir etkinlik olan çalışmanın aksine, yaşamın başta gelen zevkli uğraşısı olacaktır.
Tam otomasyon kapitalizmde olanaklı değildir, ama sosyalizm ve komünizmde bu, tümüyle olanaklıdır. Tartıştığımız, incelediğimiz konu bağlamında, özgürlük ve zorunluluk bağıntısında Marx, şöyle der:
“Gerçekte özgürlük âlemi ancak, emeğin zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlendiği alanın bittiği yerde fiilen başlamış olur; demek ki bu âlem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının ötesinde bulunur. Tıpkı vahşi insanın, gereksinmelerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden-üretmek için doğayla boğuşmak zorunda olması gibi, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu da bütün toplumsal biçimlenişler içerisinde, akla gelen her türden üretim tarzları altında yapmak durumundadır. İnsanın gelişmesiyle birlikte, duyduğu gereksinmeler artacağı için bu fiziksel gereksinmeler alanı da genişler, ama aynı zamanda da, bu gereksinmeleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk âlemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük âlemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluluklar âlemi ile serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.” (Kapital, C. III, s. 720)
Bu “temel önkoşulu”, onun araçlarını oluşturmak, geliştirmek; keza “Yeni üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir.” (age, s.390)
Kapitalizm üretici güçleri geliştirerek, bir dünya pazarı yaratarak, üretimi ve emeği küresel çapta devasa ölçekte toplumsallaştırarak, mezar kazıcısı proletaryayı geliştirip biçimlendirerek, bizzat kendisi “sosyalizmin maddi önkoşulları sürecini tamamlar” Böylece “sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenli altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kabuklarıyla bağdaşmadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirilenler mülksüzleştirilirler.” (Marx, Kapital, C. I, s.727) Demek ki, böylece uluslararası proleter sosyalist devrim, bilakis, genel olarak kapitalizmin tarihsel gelişme sürecinde, özel olarak onun en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm aşamasının/sürecinin koşulları tarafından oluşturulur, olgunlaştırılır, güncelleştirilir; Paris komünü ve Ekim Devrimi somutunda da çarpıcı bir şekilde görülebileceği gibi mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi pratik-siyasal bir soruna ve çözüme dönüşür/kavuşur.
Sermayenin egemenliğinin yerine proletarya egemenliği, kapitalizmin yerine sosyalizm geçmeden, kapitalist üretim tarzının temeli üzerinde ortaya çıkan “serbest zaman”, engellerinden kurtularak toplumsal birey ve tüm toplum için değerlendirilemez. Kapitalizm çerçevesinde otomasyon ne kadar gelişirse gelişsin kendiliğinden bu olanağı tüm toplumsal bireylere ve tüm topluma sunamaz.
Eklenmeli ve altı çizilmelidir: Bir dizi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişme evresinden geçmeden, böylece sosyalizmden komünizme yükselmeden de, salt sosyalizm tarihsel aşamasında, hemen ve doğrudan, bir çırpıda “kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi”, zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine tam anlamıyla geçilemez. Komünizmin alt evresi, bir geçiş toplumu, olgunlaşmamış komünizm, üst evreye geçmenin aracı olan sosyalizm, sadece bu tarihe bir giriştir… Sosyalizmin eleştirel ele alınması gereken tarihsel deneyimi de bunu kanıtlamaktadır.
“Alman İdeolojisi” isimli yapıtlarında Marx ve Engels’in belirttikleri gibi “komünizmin örgütlenmesi esas olarak, ekonomiktir.” (s. 104) Komünizm doğa ve üretim üzerinde insanlığın bilinçli denetimidir. Komünizmle insanlık artık kendi tarihini kendi yapacaktır. Komünizm sınıfsız toplumdur. Sınıfların ve sınıflarla ve tarihten gelen her türlü eşitsizliğin son bulduğu bir dünyadır. İşbölümünün, kafa ile kol emeği, kent ile kır arasındaki eşitsizliklerin de sınıflarla birlikte asar-ı atika mezarlığına atıldığı, çalışmanın zevkli ve yaşamın başta gelen gereksinimi haline geldiği bir sınırsız dünya ve çağdır. Üretici güçlerin toplumsal nitelikte hiçbir kısıtla karşılaşmadan özgürce geliştiği, insanlığın bilimle, kültürle, sanatla donandığı; maddi ve manevi bakımlardan sınırsız bir zenginlik yaratımına dayalı serpilip geliştiği; toplumun bayrağının üstünde “herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre” ilkesinin yazıldığı bir dünyadır komünizm. Üretim yetersizliğinin ve işbölümünün son bulmasıyla “herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır.” (Alman İdeolojisi, Feuerbach, s.59-60)
                                                                                DEVAM EDECEK

27 Mart 2014 Perşembe

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? IV



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                      IV
Emeğin Sermayeye Biçimsel ve Gerçek Bağımlılığı ve “Küreselleşme”
Çarpıtılan sorunlardan birisi de “emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı” ile “emeğin sermayeye gerçek bağımlılığı”nın anlamlarıdır. Teorinin revize edilip “küreselleşme”nin yüceltilmesinin, proletaryaya “elveda” denmesinin aracı haline getirilen bu sorun, Negricilik de dahil bir dizi tasfiyeci akımın burjuva ideolojik ve politik karakterinin, antiMarksist-Leninist saldırısının ya da Marksizm-Leninizm düşmanlığının kanıtlarından birisini oluşturmaktadır. Hele Negri gibi kralın- “İmparator”un- soytarısının bir de Marx’ın söz konusu tezlerini referans alarak yola çıkıyor gibi görünmesi, Rosa Lüxemburg gibi büyük bir komünistin yanlış, anti-Marksist bir görüşünün ardına sığınarak, Rosa’yı bir kalkan gibi kullanma hilesine başvurması çok daha trajikomik bir durumdur.
Kısa bir biçimde de olsa, sorunu işlemeden geçemeyeceğiz.
Kapitalist üretim tarzının doğuşu ve gelişimi uzun bir tarihsel sürece tekabül eder. Kapitalizm ilkel birikim, manifaktür ve sanayi kapitalizmi tarihsel aşaması, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine, tekelci kapitalizm ise emperyalizm aşamasına tekabül eder. Ve emperyalizm, bugün, tekelci kapitalizmden ÇUŞ’ların (uluslararası tekellerin) yönettiği bir kapitalizme dönüşmüştür.
Kapitalizmin bu süreci, doğası gereği, sermaye birikiminin genişletilmiş temelde yeniden ve yeniden üretildiği bir süreç, “küreselleşerek” (uluslararasılaşarak) geldiği bir süreç olmuştur. Tabiiki bu süreç, kapitalizmin gerek ulusal gerekse de uluslararası arenada prekapitalist üretim biçimlerini çözerek, yıkarak, kendisine tabii kılarak, dönüştürerek, değiştirerek geldiği bir süreç olmuştur.
Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi süreci, emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığından emeğin sermayeye gerçek bağımlılığına doğru bir gelişme süreci, bir geçiş süreci olmuştur.
Soruna biraz daha yakından bakalım.
“Üretim tarzında devrim, manüfaktürde emek gücü ile, büyük sanayide emek araçları ile başlar.” (Marx, Kapital, C. I, s.359)
Emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı, kapitalizmin doğup geliştiği manifaktür kapitalizmi kesitine denk düşen bağımlılık biçimidir; “sermaye, emek sürecini bulduğu biçimiyle kendisine tabi kılar. Yani sermaye, değişik ve daha eski üretim tarzları tarafından geliştirilmiş haliyle, varolan emek sürecini devralır. Dolayısıyla sermayenin hazır, kurulu bulunan bir emek sürecini devraldığı açıktır.” (Marx, Kapitale Ek: Dolaysız üretim Sürecinin Sonuçları, S.86, abç.) Bu koşullarda emeğin sermayeye bağımlılığı “tek başına emek sürecinin yani fiili üretim sürecinin gerçek niteliğinde temel bir dönüşüme yol açmaz”, açmamıştır. Bu aşamada el emeği, zanaatçı emeği, parça işinde uzmanlaşmış kolektif işçi, işçi sınıfının başat biçimidir ve aleti kullanan da işçidir.
Emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı sürecinde, artı-değer sömürüsünün temel biçimi, mutlak artı değerdir. Sermaye birikimi, mutlak artı-değer sömürüsüne dayanır. Manifaktür kapitalizminin ilk evresi olan basit elbirliği sürecinde olduğu gibi, manifaktürün daha gelişmiş ve üst biçimi olan zanaatkar tekniğine ve işbölümüne dayanan evresinde de durum budur. Zaten manifaktür kapitalizminin tarihsel rolü sanayi kapitalizmine geçiş için gerekli ön koşulları oluşturmasında, olgunlaştırmasında; geçişi hazırlamasında, bir köprü olmasında somutlaşmıştır.
Emeğin sermayeye gerçek bağımlılığı ise, sanayi kapitalizmi dönemine tekabül eder. Bu bağımlılığın temelini makine oluşturur. Böylece bu aşamada kapitalizm, “emek sürecinin teknik koşullarında” gerçekleşen “köklü” değişiklikle, “el zanaatçısı işini, toplumsal üretiminin düzenleyici ilkesi olarak sona erdir”ir (Kapital C. I, s. 356). Kapitalizm, gerçek maddi-teknik temeline oturur; “işçilerin görevleriyle, emek sürecinin toplumsal işbölümünde de köklü değişiklikler” gerçekleştirir. Böylece üretim tarzında devrim “büyük sanayide emek araçlarıyla” gerçekleşir. “Özgül kapitalist üretim tarzı teknolojik düzeyde de ortaya çıkar.” Artık işçiyi kullanan makinedir; işçi makinenin basit bir uzvu haline gelir/dönüşür.
Emeğin sermayeye gerçek bağımlılığında artı-değer sömürüsünün temel biçimi, göreli artı-değerdir. “Göreli artı-değer üretimiyle birlikte, bir bütün olarak üretimin gerçek biçimi değişir ve özgül kapitalist üretim tarzı (teknolojik düzeyde de) ortaya çıkar. Buna dayanarak ve buna paralel olarak, üretimin çeşitli unsurları arasında ve hepsinden önce de kapitalistle ücretli emekçi arasında, bu üretim tarzına denk düşen üretim ilişkileri ilk defa olarak ortaya çıkar.” (Kapital’e Ek…, s. 89, açM.)
Mutlak artı-değer üretimi, Marx’ın dediği gibi, “Kapitalist sistemin genel dayanağını ve nispi artı-değer üretiminin çıkış noktasını … oluşturur….  Mutlak artı-değer üretimi, işin teknik sürecini ve toplumun bileşimini kökünden değiştirir. Bu nedenle o, kendisine özgü yöntemle, araçları ve koşullarıyla birlikte, emeğin şeklen sermayenin egemenliği altına girmesiyle sağlanan temel üzerinde kendiliğinden doğup gelişen özgül bir üretim tarzını öngörür. Bu gelişmesi sırasında, emeğin sermayeye bu biçimsel bağımlılığı yerini, zamanla gerçek bağımlılığa bırakır.” (Kapital C. I, s. 485) “Şimdi emeğin toplumsal üretim güçleri gelişmiş, büyük ölçekli üretimle birlikte bilim ve teknoloji üretime doğrudan uygulanmaya başlamıştır.”(Kapital’e Ek… , s. 101, açM)
Böylece, işçinin ömür boyu bir parça işe bağlanmasına yol açan ve sermayeye de ket vuran teknik temel tasfiye edilmiş olur. Burada, artık, üretim, bir makineler sistemiyle, emeğin mekanizasyonu ile gerçekleşir. Sanayi kapitalizmi (makineli büyük üretim) basit elbirliği ve manifaktür kapitalizminden daha farklı olarak üretimi ve emeği daha yüksek bir temelde toplumsallaştırır. Bu aşamada “sermayenin esnekliği, el koyduğu emek sürecinin özgül niteliğine ilgisizliği, sermayeden işçiye de geçmiştir.”, “işçinin, yaptığı işin özgül içeriğine kayıtsızlığı daha fazla, sermayenin üretimin bir alanından diğerine hareketi ise daha akışkan olur” (Marx) Biçimsel bağımlılığın yerini gerçek bağımlılığa bırakmasıyla, işçi, yapacağı işe karşı ilgisiz hale gelir, “bütün üretim alanlarında emek” “elden geldiğince basit emeğe indirge”nir; “emekçiler arasında, meslekleri ile ilgili bütün önyargılar” yok edilir; kapitalist üretim tarzına tam boyun eğme, “yaptığı işin kendisine özgü niteliğine karşı ilgisiz” olma “sermayenin gereksinmeleri uyarınca biçim alma” ve “bir üretim alanından ötekine aktarılmaya boyun eğme” (Kapital, C. III, s. 175) süreci gerçekleşir. İşgücünün metalaşmasının genelleşmesiyle, işçinin ailesi de dahil kapitalist üretim sürecine çekilmesiyle, tüm yaşamının ve zamanın üzerinde kapitalistçe egemenliğin kurulması ile proletarya kapitalizme “Vulkan’ın Prometheus’u kayalara mıhlamasından daha sağlam olarak” mıhlamış olur.
Emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı “her kapitalist üretim sürecinin genel biçimidir. Aynı zamanda, özgül kapitalist üretim tarzının gelişmiş biçiminin yanında özel bir biçim olarak varolabilir. Çünkü ikincisi birincisini gerektirse de, bunun tersi doğru değildir (yani, biçimsel tabiyet; özgül kapitalist üretim tarzının olmadığı koşullarda da varolabilir.) (age, s. 85, açM.)
Mutlak artı-değer emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının, göreli artı-değer ise emeğin sermayeye gerçek bağımlılığının maddi ifadesidir.
“Artı-değerin iki biçimi, mutlak ve görece artı-değeri ayrı ayrı ele alırsak görürüz ki, mutlak artı-değer her zaman görece artı-değerden önce gelir. Artı-değerin bu iki biçimine, emeğin sermayeye tabi oluşunun iki biçimi ya da kapitalist üretimin iki farklı biçimi denk düşer. Ve burada da bir biçim her zaman diğerinden önce gelir. Ne var ki, ikinci ve daha gelişkin biçim, birinci biçimin sanayinin yeni dallarına girişinin temellerini oluşturur.” (Kapital’e Ek…, s.90-91)
Marx’ın sorunu ortaya koyuşu işte böyledir.
Sözde eleştirin, sözde yeni teorinin söylediği ise şudur: Modernizm bitmiştir. Postmodern enformatik çağ başlamıştır. Kapitalizm ve emperyalizm aşılmıştır. Tarih, özne, akıl, mücadele bitmiştir. “İzm”ler aşılmıştır. Emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı modernizm çağına, gerçek bağımlılığı ise postmodern çağa aittir. Ama zaten böylece postmodern enfor-tekno çağla birlikte emek de, proletarya da bitmiştir. Emek bitmiş ve özgürleşmiştir; ki, postmodern çağda “emek gücünün nitelikleri kavranır olmaktan çıkmıştır” Artık bir içerisi ve dışarısı yok. Kapitalizm tüm dünyayı içselleştirerek, içerisi-dışarısı ayrımına son vermiştir. Artık bir çıkış yok. Mekânsız, merkezsiz, belirsiz, kavranamaz, her şeyin rastlantısal, hiç yerde, yok yerde olduğu, her şeyin yapay olduğu vb. bir çağda yaşıyoruz artık. Zaten Rosa da haklı çıktı. Kautsky de haklı çıktı vb. vb. Zaten artık “akıl yürütme tarzımız diyalektik olmama ve mutlak anlamda içkin olma”yı amaçlamalıdır. Kaçışın ve çıkışın olmadığı “bir içerisi” var. Bu içerisinin adı da “İmparatorluk”tur, “postmodernizm”dir. Yeniçağla, yeni toplumla içerisi-dışarısı, altyapı-üstyapı, metanın kullanım değeriyle-değişim değeri, üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çelişkiler son bulmuştur. “Özgün üretici faaliyetler” “sömürü ve tahakküm nesnesi” olmaktan çıkmıştır. Artık “sömürü yok yerdedir.” “Sonsuz yok yerlerde”dir sömürü. Cahil (!) olmayın, bırakın nesnel gerçeği, bilimi, proletaryayı, sınıfsal tahlilleri “postmodern bir dünyada bütün olgular ve kuvvetler yapaydır.” “İçerisi ve dışarısı arasındaki modern diyalektiğin yerini” “melezlik ve yapaylık oyunu almıştır” Yeniçağla sermaye kontrolünü kaybetmiştir. Temel üretim araçları özel mülkiyet olmaktan çıkmış, “komünal” mülkiyete dönüşmüştür kendiliğinden. Çekirdek halinde komünist bir dünyada yaşıyoruz. Ücret de işgücünün değil emeğin karşılığıdır artık. Artık emek kendi değerini kendi belirliyor devrimci, özgürleştirici, “kendiliğinden iyi imparatorluk” çağında vs. vs.; İmparatorluğun kutsal mabedinde/İlahi Kent’indeyiz artık. Aksini düşünmek dinozorluktur, taş devrinde kalmaktır vb.
Peki, gerçek ne?
Emperyalist dünya sistemini savunma, aklama pahasına ileri sürülen söz konusu tezler demagojiktir, manipülatiftir.
21. asırdayız. Geride 500 yıllık kapitalist bir tarihsel gelişme süreci yatıyor. Ne kapitalizm kapitalizm ne de emperyalizm emperyalizm olmaktan çıkmıştır. Merkezinde uluslararası tekellerin durduğu ve damgasını vurduğu ve proleter devrimin nesnel koşullarının çok daha olgunlaştığı bir emperyalist dünya gerçeğinde, bir proletarya devrimleri çağında yaşıyoruz. Bunları geçiyoruz.
Dünya emperyalist sisteminin gerçeklerinden yola çıktığımızda, emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının şu veya bu ölçüde en geri ülkelerde vb. kalıntılar biçiminde varlığından bahsedilebilir. Ama çoktandır kapitalizm kendi teknolojik temelini dünyaya dayatmış ve egemen kılmıştır. Ve bu süreç gelişmeye, daha fazla gelişmeye devam etmektedir.
Küresel çapta, biçimsel bağımlılığın yerini gerçek bağımlılığa bırakmış olması, kapitalizmin ve proletaryanın sonunu değil, aksine, dünyamızın çok daha kapitalist, çok daha proleter haline geldiğini; yerküremizin “küçülmüş” kapitalist bir kente dönüştüğünü; üretimin toplumsal niteliği ile mülkiyetin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın tarihte görülmemiş ölçekte keskinleştiğini, proleter devrim yoluyla bu çelişkinin çözümünün çok daha şiddetli bir tarihsel görev haline geldiğini göstermektedir. Ki, söz konusu tarihsel devrimci görevi çözecek ne “halk”tır, ne “yoksullar”dır, ne “çokluk”tur, ne “ezilenler”dir ne de aydınlardır. Çelişkinin çözümü yalnızca enternasyonal proletaryaya ait bir tarihsel görevdir. Dünya proletaryası, dünya proleter sosyalist devrimin biricik önderidir. Dünya devrimi, enternasyonal proletaryanın önderliğinde er geç zafere erişecektir. Uluslararası sermayeyi, “küreselleşme”ci tasfiyecileri, postMarksistleri vb. rahatsız eden, korkutan temel gerçek de budur. Söz konusu teorilerin üretilip piyasaya sürülmesinin de ana nedeni budur. “Elveda proletarya!” haykırışlarının nedeni budur.
Kapitalizmin küreselleşerek tüm dünya pazarlarını içerdiği, prekapitalist üretim biçimlerinin kapitalizm tarafından tasfiye edildiği salt kapitalist bir dünyada (böylece artık bir “dışarısı”nın kalmadığı bir dünyada) Marx’ın Kapital’inin II. Cildinde yer alan genişletilmiş yeniden üretim sürecinin geçersizleşerek işlevsizleşeceği ve böylece kapitalizmin kendiliğinden çökeceği tezinin, Rosa’nın bu tezinin, antiMarksist bir tez olduğu açıktır. Günümüz dünyasının gerçekleri de bunu kanıtlıyor. Henüz yeryüzünden prekapitalist üretim biçimlerinin tümüyle tasfiyesinden bahsedemezsek de günümüzün temel tarihsel gerçekleri zaten söz konusu tezin anti-bilimsel karakterini göstermeye haddinden fazla yeterlidir.
Marksizm-Leninizm’in içeriğini boşaltarak ya da “Marxçılık” vb iddiasıyla ortaya çıkarak, Marx ve Lenin’in kimi tezlerine karşı tavır almış komünist tarihsel kişiliklerin ardına sığınarak Marx ve Lenin’i mahkûm ettirme operasyonu yürütenlerin “iyi niyetli” olmadığına, “kötü niyetler”le davrandıklarına kuşku yok. Örneğin, “Genç Marx”ı, “Olgun Marx”ın karşısına, Engels’i Marx’ın karşısına, Lenin’i Marx-Engels’in karşısına, Stalin’i Lenin karşısına koyarak; keza, Bernstein’e, Kautsky’e, Buharin’e ve Troçki’ye dayanarak Marx-Engels-Lenin-Stalin’e saldırmak manipülasyon yapmak da, oportünizmin, revizyonizmin, reformizmin kullandığı bir taktiktir. Son çeyrek asırda bu, vbg. yöntemler, sosyalizmin düşen prestijinin ardından çok da revaçta olan saldırı biçimleri olmuştur. Kuşkusuz ki, kapitalist emperyalizm bu saldırıyı çok bilinçli bir tarzda yönlendirmektedir. Bir de bu saldırıya, yenik solcunun, yenik ilerici aydının, yenilgi ve gericiliğin dizginsiz ideolojik, politik ve fiziki saldırısının ürünü olan tasfiyeciliğin, burjuva karşı-devrimin saflarına geçerek nemalanan Negri türü sayısız aydının gerçeklerini de eklemek gerekir.
                                                                                             DEVAM EDECEK