28 Nisan 2016 Perşembe

SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM III. BÖLÜM



SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM
                III. BÖLÜM
Çelişki yasası evrensel hareketin, değişme ve gelişmenin temel yasasıdır. Lenin’in dediği gibi, “Gelişme karşıtların mücadelesidir.” Bu gelişme yasası, proleter devrimin zaferinden sonra, kapitalizmden komünizme dek sürecek olan kesintisiz devrim sürecini de belirleyip yönetecektir. Bu geçiş, ulusal ve uluslararası alanda toplumsal yaşamın bütün alanlarını kapsayacak çok daha karmaşık, sert, zengin ve uzun bir sınıf mücadelesi süreci olacaktır. Bu mücadele, şimdilik, Ekim devriminin önünü açtığı, SSCB’de, sonra da Sosyalist Kamp’ta gerçekleşebilen sosyalist kuruculuğun deneyleriyle sınırlı. Bu deneyim bile söz konusu mücadelenin derinlik ve genişliğini, keskinlik ve zenginliğini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Bu deneyim, aynı zamanda dünya proletaryasının ne gibi yeni sorunlarla karşılaşacağı konusunda da oldukça güçlü bir projektördür. Biliniyor ki bu süreç, dünya proleter devriminin zaferi, dünya proletarya diktatörlüğünün kurulması, dünya ölçeğinde komünizmin üst evresine geçiş süreci gibi devasa karaktere sahip kesintisiz bir devrim sürecidir. Belli ki bu süreçte dünya proletaryası, bugüne kadar tanık olmadığımız sayısız biçimde ortaya çıkacak mücadelelere, yeni deneyimlere, yenilgi ve zaferlere tanık olacaktır. SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta kurulan, kurucu süreç devam ederken kesintiye uğrayan sosyalizm en mükemmel sosyalist kuruluş da değildir ve olmayacaktır. Ancak öyle ya da böyle on milyonların, yüz milyonların mücadelesiyle yaratılan bu büyük tarihsel deneyim anlaşılmadan (ve eleştirel öğrenmeden) ya da ona dönüp bakmadan yeni sosyalizm kuruculuğu da olanaklı olmayacaktır. Tarih ve enternasyonal proletarya, hiçbir deneyime sahip olmadıkları halde tarihte ilk kez sosyalizmi kurmaya başlayan Sovyet proletaryasını, Lenin ve Stalin’i, Lenin-Stalin’in SBKP’sini asla unutmayacak ve daima minnetle de anmaya, onlardan öğrenmeye devam edecektir. Kuşkusuz ki dünya burjuvazisinin ve yedeğindeki akımların hiç istemedikleri şeydir bu. Söz gelimi dünya burjuvazisiyle birlikte Troçkizm’in “Stalinizm” düşmanlığı boşuna değildir yani. Amaç bu büyük ve eşsiz esin kaynağını, tarihsel deneyimi ve önderlerini tarihten silmek, proletarya ve halkları belleksizleştirmek ve bir daha baş kaldırmaya cesaret edemez hale getirmektir. Bu bakımdan öteden beri “komünizm”, “Marksizm”, “dünya devrimi” maskesi takarak, sol demagojide uzmanlaşmış Troçkizm’in kapitalist/emperyalist dünya sistemine ve uluslararası burjuvaziye sunduğu hizmetler paha biçilmezdir.
Yenilgilerden geçmeden zafer tacı giyecek bir proletarya devrimi, bir proletarya diktatörlüğü, sosyalizm ve komünizm anlayışı ve zaferi tarihsel ve toplumsal gelişme yasalarını anlamamış, kendi ütopik tasarım ya da beklentilerinin girdabında dönüp duran ya da ilk yenilgilerde kendini kaybeden küçük burjuvaziye ait bir görüştür. Oysa Marks, Marks-Engels işçi sınıfını bu vb. bilim dışı anlayış ve eğilimlere karşı çoktan uyarmış ve sayısız büyük zorluklardan geçerek ancak zafere ulaşılabileceğini vurgulamışlardı:
“… biz, işçilere şunu söylüyoruz: Sadece mevcut durumu değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendinizi de değiştirmek ve siyasal iktidara yetenekli hale getirmek için 15, 20, 50 yıllık bir iç savaşlar ve uluslararası mücadeleler dönemini aşmak zorundasınız.” (Köln’de Komünistlerin Yargılanması)
Bu mücadele hangi zorluklardan ve yenilgilerden geçerse geçsin,  Lenin’in dediği gibi, bütün bu savaşımlar ve deneyimlerden dünya proletaryası (ve halkları) yeni şeyler öğrenerek çıkacak ve ergeç nihai zaferi kazanacaktır. Ve bu tarihsel süreçte her ülkenin proletaryası, devrim ve sosyalizm sürecine kendisinden bir şeyler katacaktır.
“Bütün uluslar sosyalizme varacaktır. Bu kaçınılmaz bir şey. Ama hepsi, bunu aynı yoldan yapacak değildir. Herbiri, demokrasinin şu ya da bu biçimine, proletarya diktatörlüğünün şu ya da bu türüne, toplumsal yaşamın başka başka yönlerinde, sosyalist dönüşümün birbirinden farklı derecelerine, kendisinden bir şeyler katacaktır. Teorik bakımdan hiç bir şey, geleceğin bu yönünü, ‘tarihsel materyalizm adına’ tekdüze (monotonous) griye boyamaktan daha ilkel değildir; pratik bakımdan da hiç bir şey bu kadar gülünç olamaz.” (Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm)
Kapitalizmden komünizme geçiş sürecini anlayamayan küçük burjuvazi, geçiş sürecini kapitalizmden komünizmin ilk evresine, sosyalizme (olgunlaşmamış komünizm, kendi özgün temelleri üzerinde yükselmeyen evreye) geçişle sınırlayarak, gerçekte Marksizm-Leninizm’e reddiye yazmıştır ve yazmaktadır. Küçük burjuvazi, aynı perspektif ve revizyonun sonucu olarak, aynı zamanda proletarya diktatörlüğünü de komünizmin alt evresi sosyalizme geçişle sınırlayarak, komünizmin alt evresinden üst evresine geçişin devletsiz gerçekleşeceğini ileri sürmektedir. Haydi, o kadar karşı çıktıkları Lenin’i bir tarafa koyalım şimdilik, ama Marks’ın açık ve net analizlerine rağmen bunlar sorunu böyle, yani komünizmin alt evresi sosyalizmin, kapitalizmin kalıntılarından arınmış, sınıfsız, devletsiz toplum olduğunu, üstelik yüzsüzce Marks’a mal ederek, savunabilmektedirler. Gotha Programının Eleştirisi’nde büyük bir kesinlikle şunların da yazıldığını bile bile üstelik:
 “Bu durumda şu soruyla karşı karşıya geliyoruz: komünist bir toplumda devlet, hangi değişikliğe uğrayacaktır? Başka bir deyişle, böyle bir toplumda devletin bugünkü işlevlerine benzer hangi toplumsal işlevler bulunacaktır? Bu soru, ancak bilimsel yoldan yanıtlanabilir ve halk sözcüğü devlet sözcüğüyle binbir biçimde birleştirilerek bu sorun bir arpa boyu ilerletilmiş olmaz.”
“Program, ne şimdiki devleti, ne de komünist toplumdaki geleceğin devletini ele almıştır.”
Marks’ın burada bahsettiği “komünist toplum”un sınıfsız, devletsiz komünizmin üst evresi değil, olgunlaşmamış komünizm, komünizmin ilk evresi olan sosyalizm olduğu ve söz konusu devletin de sosyalizm aşaması için geçerli devlet olduğu açıktır.
Yani kesin bir açıklıkla biliyoruz ki Marksizm-Leninizm’e göre komünist toplum sınıfsız, devletsiz bir toplumdur. Komünizmin alt evresi sosyalizmde ise, hala sınıflar, devlet vardır… Sınıflar ve devlet, komünizmin alt evresi sosyalizmin gelişerek komünizmin üst evresine varmasıyla son bulacaktır. Ve bu geçiş sürecinin devleti de proletarya diktatörlüğüdür. Böylece proletarya diktatörlüğünün, kapitalizmden komünizmin alt evresine değil, komünizmin üst evresine (olgunlaşmış komünizm) geçiş sürecinin devleti olduğunu görüyoruz.
Lenin’in şu eleştiri ve değerlendirmesi aynen bizim kendi “Marksist”, “sosyalist” maskeli küçük burjuva demokratlarımız için de geçerlidir:
 .“Bu geçiş özellikleriyle ayırdedilen bütün bir tarihsel dönemin gerekliliği, yalnızca marksistler için değil, gelişme teorisi ile biraz olsun tanışıklığı olan her eğitim görmüş kişi için açık olmalıdır. Oysa, sosyalizme geçiş konusunda günümüzün küçük-burjuva demokratlarından (ve düzmece sosyalist etiketlerine karşın, MacDonald, Jean Languet, Kautsky ve Friedrich Adler gibi kişiler de dahil olmak üzere İkinci Enternasyonalin bütün liderleri böyledir) duyduğumuz bütün sözler bu açık gerçeğin tam bir ihmalinin damgasını taşımaktadır. Küçük-burjuva demokratlar, sınıf mücadelesinden nefretleriyle, ondan kaçınma hayalleriyle, keskin köşeleri ortadan kaldırma, yumuşatma, uzlaştırma girişimleriyle ayırdedilirler. Bu yüzden, bu tip demokratlar, ya kapitalizmden komünizme geçişte tüm bir tarihsel dönemin gerekliliğini kabul etmekten kaçınırlar, ya da bu güçlerden birinin mücadelesine önderlik etmek yerine, çekişen iki gücü uzlaştırmak için planlar düzenlemeyi iş edinirler. (Lenin, Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi Politika)
“Sosyalizm”, “Marksizm”, “Marksizm-Leninizm” maskeli küçük burjuvazinin bu olguyu kavrayamaması onun sınıf karakteri gereğidir. Çünkü küçük burjuvazi küçük meta ekonomisi üzerinde yükselen bir sınıftır. Küçük çaplı özel mülkiyetin savunucudur. Küçük burjuvazi, antikapitalist bir sınıf değildir; çünkü kendisi de mülk sahibi bir sınıftır. Dolayısıyla küçük burjuvazinin teorisi özel mülkiyetin tüm biçimlerini değil, sadece kendisini iflasa, proleterleşmeye mahkûm eden büyük ölçekli kapitalist mülkiyete karşı olmakla sınırlıdır. Bu, onun azami ufkudur. Dolayısıyla küçük burjuvazi (özel mülkiyetin ve) tüm sınıfların ortadan kaldırılmasından yana değildir, bundan dolayıdır ki,  politik ufku da devrimci-demokrasiyle, kendisini ezen, sömüren büyük kapitalist mülkiyetin temsilcisi büyük burjuvazinin tasfiyesiyle, bu tasfiye eylemini gerçekleştirecek araç olan bir devrimci demokratik diktatörlükle sınırlıdır. Onun bu nesnel gerçeği, küçük burjuvaziyi, hemen ertesi günü, devrimi sonlandırmaya yönelmesine, demokratik bir kapitalist ekonomik ve toplumsal sistem kurmaya girişmesini koşullayıp biçimlendirmektedir. Bu gerçeklerden dolayıdır ki küçük burjuvazi, devrimin kesintisiz devrim olarak, tüm özel mülkiyetin, tüm sınıfların ortadan kaldırmasına kadar uzatılmasına ve gitmesine karşı koyar. Ama o, devrimci proletaryaya karşı olan bu çıkışını gizlemek ve onu aldatmak için, bu savaşını, “Marksizm” vs. adına teorileştirerek kendi sınıfsal konum ve çıkarlarını korumaya yönelir. Meselenin özü ve özeti budur işte. Tabii ki görmek isteyenler için.
İşte bundan dolayıdır ki “sosyalizm” vb. maskesi takan küçük burjuvazi, proletarya diktatörlüğünü kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin devleti, yani özel mülkiyetin ve sınıfların yok olacağı/olduğu komünizme geçişin devleti olmasına karşı çıkarak, bu diktatörlüğü, “kapitalizmden sosyalizme geçişin devleti” olarak lanse eder ve böylece, devrimi sonlandırmaya, devrimi bir devlet kapitalizmiyle tamamlamaya çalışır.
Ne diyordu büyük usta Marks:
 “…Benim yeni olarak yaptığım 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.”
Demek ki “Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını” kabul etmeyen, ama bu da yetmez, “Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını” kabul etmeyen, mücadelesini vermeyen Marksist, komünist değildir.
Ne diyordu Lenin:
“... Yalnızca sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten biri marksisttir. Marksist ile sıradan küçük (aynı zamanda büyük) burjuva arasındaki en derin ayrımı oluşturan budur. Marksizmin gerçek kabulü ve kavranışının üzerinde denenmesi gereken denektaşı budur...”
Demek ki, Marksizm-Leninizm’in kapitalizmden komünizme geçiş teorisini kapitalizmden komünizmin alt evresine geçişle; kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin devleti olan proletarya diktatörlüğünü, kapitalizmden komünizmin üst evresine geçiş aracı olarak değil de, kapitalizmden komünizmin alt evresi sosyalizme (olgunlaşmamış, kendi özgün temelleri üzerinde doğmamış, komünizmin alt evresine) geçişle sınırlandırıp sonlandıranlar, teoriyi tahrif ediyorlar. Böylece Marksizm-Leninizm’de özsel olan şeyi ret ve inkâr ediyorlar. O halde söz konusu küçük burjuva revizyonist, Troçkist teoriyi savunanlar, Marks ve Lenin’in teorisini yok sayanlar, Marksist Leninist değildirler ya da Marksizm-Leninizm’i savunmaktan vazgeçmişlerdir. Sorun bu kadar açıktır.
Söz konusu oportünist-Troçkist savunu ya da teori, nesnel olarak, gerçekte, sosyalizmi bir sınıf barışı, sınıf işbirliği dünyası olarak ilan etmektedir. Bu, Bernstein’in, II. Enternasyonal oportünizminin, Buharinciliğin proletarya ve burjuvazinin barışçıl yoldan sosyalizmde kaynaşması teorisidir. Sınıflı bir toplumu, üstelik sınıf mücadelesinin çok özgün, sert ve karmaşık biçimler aldığı proletarya diktatörlüğü dönemini sınıfsız bir dünya ilan etmenin bundan başka bir anlamı olabilir mi? Olmadığı ve olmayacağı açıktır.
“Oportünizm, sınıflar savaşımının kabulünü, özsel olan şeye dek, kapitalizmden komünizme geçiş dönemine dek, burjuvazinin alaşağı edilmesi ve büsbütün ortadan kaldırılması dönemine dek genişletmez. Gerçeklikte, bu dönem, zorunlu olarak, son derece keskin biçimlere bürünmüş ve o zamana dek görülmemiş yeğinlikte bir sınıflar savaşımının damgasını taşır. Öyleyse, bu dönemin devleti, zorunlu olarak, yeni bir biçimde (genel olarak proleterler ve mülksüzlerden yana) demokratik ve yeni bir biçimde (burjuvaziye karşı) diktatoryal.” (Lenin, Devlet ve Devrim)
“Marksist ile sıradan küçük (aynı zamanda büyük) burjuva arasındaki en derin ayrımı oluşturan” en temel şeyi ret ve inkar edenlerin Marksizm-Leninizm ile bir ilişkisinin kalmadığı açık değil midir?!
Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, küçük burjuva sosyalizmi, küçük burjuvazinin sınıfsal çıkarlarının öz savunusudur. Proletarya ile burjuvazi arasında sürekli yalpalayan, bir o yana bir bu yana yanaşan, elini iki yana uzatan küçük burjuvazinin sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü teorisinin bir sınıf barışı, burjuvazi ve proletaryayı sosyalizmde (!) barıştırma, karıştırma, kaynaştırma teorisi olması kaçınılmazdır. Çünkü o, proletaryanın, özel mülkiyete, sınıflara karşı sonuna dek, komünizme dek süre gidecek uzlaşmaz sınıf savaşımını tehlikeli ve önlenmesi gereken bir şey olarak görür.
Hatırlatmak gereksizdir ki, “proletarya diktatörlüğü döneminde her sınıf bir değişikliğe uğramıştır ve sınıflar arasındaki ilişkiler de değişmiştir.” Ancak proletarya diktatörlüğünün kurulması bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Çünkü  “Proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesi ortadan kalkmaz, yalnızca farklı biçimlere bürünür.” (Lenin, iLa.)
Proletarya, proleter devrim yoluyla egemen sınıf olarak örgütlenir (proletarya diktatörlüğü) ve anti-kapitalist programını durmaksızın uygulamaya sokar. Böylece devrimci proletarya özel mülkiyetin fethine başlar. Ama işçi sınıfı bir kez bu işe başlayınca artık herhangi bir yerde duramaz ve sonuna kadar gider ve gitmek zorundadır. Çünkü enternasyonal proletarya anti-kapitalist bir sınıftır. Onu ücretli köle haline getiren (uzlaşmaz sınıf karşıtlarıyla bölünmüş son sömürücü toplum olan) kapitalizmdir. Kapitalizmi ve özel mülkiyeti yok etmeksizin proletaryanın nihai kurtuluşu olanaklı değildir. Proletaryanın teorisi özel mülkiyetin tüm biçimlerine karşıdır. Dolayısıyla onun siyasal savaşı özel mülkiyetin tüm biçimlerini ortadan kaldırmak içindir. Özel mülkiyeti ortadan kaldırmanın aracı ise proletarya diktatörlüğüdür. Bundan dolayıdır ki o,  proletarya diktatörlüğünü ön görür ve bu diktatörlük de kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde işlevlerini yerine getirme sürecinde, adım adım giderek ömrünü tamamlar, söner gider. Açık ki, enternasyonal proletaryanın nihai hedefi komünizmin ilk evresi olan sosyalizm değil, üst evresi olan sınıfsız komünist toplumdur.
Marksizm-Leninizm’i tahrif edenlerin Marks’ın, “Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (iMa.) dediği toplumu sınıfsız, devletsiz, kapitalizmin kalıntılarından kurtulmuş bir toplum olarak lanse etmeleri, sosyalizm ve komünizmi eşitlemeleri, arasındaki tarihsel farklılıkları yok saymalarının tesadüfî olmadığı açıktır.
Post-Marksizmin, tasfiyeci oportünizmin, Troçkizm’in vb. akımların mevzilerini kurdukları kapitalizmin, burjuvazinin siperlerinden devrimci proletaryaya, Marksizm-Leninizm’e, komünizm ve proletarya diktatörlüğü teorisine, perspektifine, amacına karşı sürekli ateş açmaları anlaşılırdır. Çünkü hepsi enternasyonal proletaryanın, Marksizm-Leninizm’in, dünya proleter devriminin ve komünizmin ideolojik-sınıfsal düşmanlarıdır. Onlar her zamanki gibi, kendilerine düşen misyonu yerine getirmektedirler bugün de.
Yukarıda incelediğimiz teoriyi savunanlar, kuşkusuz ki başta da söz konusu teorinin icatçısı Troçki, Troçkizm, durup dururken bu perspektifi geliştirip teori katına yükseltmedi. Aksine bu teori, Troçkizm’in Marksizm-Leninizm’e ve Ekim devrimine, SSCB’de proletarya diktatörlüğüne ve sosyalist inşaya karşı bilinçli yıkıcı, gerici savaşımının bir saldırı aracı olarak; keza, dünya proletaryasını, devrim ve sosyalizm, komünizm mücadelesine atılanları Marksizm-Leninizm’den vazgeçirme ve devrimci umutlarını bitirmenin işlevsel bir silahı olarak geliştirildi. Üstelik Troçki, kendisinin ihanet ettiği Ekim devrimini “ihanete uğrayan devrim” olarak lanse etti. Üstelik kapitalizmden komünizme kesintisiz/sürekli bir devrim süreci olan devrimi önlemeyi asli görev olarak koyan dünya burjuvazisine değerli desteklerini sunmayı ve birlikte omuz omuza mücadele etmeyi de “sürekli devrim teorisi ve pratiği”, “sürekli devrimcilik” diyerek pazarlamaya çalıştı. Ardılları da hep bu yoldan yürüdü.
İşin bu boyutunu ve bu gerçekleri yazımızın önümüzdeki bölümlerinde ele almaya devam edeceğiz.
Bu bölümü bitirmeden, yazımızın bir sonraki bölümüne bir ön giriş niteliğinde olan şu değerlendirmeyi de okura sunmak istiyoruz.
Troçki ve Troçkizm, Troçkistler, komünizmin ilk evresi, alt aşaması olan sosyalizmi sınıfsız, kapitalizmin kalıntılarından arınmış, devletsiz bir toplum/komünizm olarak propaganda ediyorlar. Kapitalizmden komünizme geçişi, kapitalizmden komünizmin alt evresine geçiş olarak lanse ediyorlar. Bu geçiş sürecinin ise ancak dünya proleter devrimin zaferiyle, dünya çapında proletarya diktatörlüğünün kurulmasından sonra gerçekleşebileceğini savunuyorlar ve ancak böylece bu evreye (sosyalizme) geçişin olabileceğini ısrarla vurguluyorlar. Bu bağıntıda bir ya da birkaç ülkede proleter devrimin zaferi ile sosyalizme geçmenin, sosyalizmi kurmanın olanaksız olacağının altını çiziyorlar ve sözde “tecrit halinde” bu ülkelerin çöküşünü de kaçınılmaz ilan ediyorlar.
Bu şu anlama geliyor: Bir ya da birkaç ülkede proleter devrim zafere erişse de yapılabilecek tek şey, (o da geçici, çünkü yıkılışı kaçınılmaz görüyorlar) kapitalizmi uygulamak/inşa etmektir. Bu kapitalizm devlet kapitalizmidir. Yani dünya çapında kapitalizm yıkılmadan, hem devrimi yapan ülkelerin yıkılışlarını kaçınılmaz  (siz kader diye okuyun) ilan ediyorlar, hem de zaten ancak kısa bir süre ayakta kalabileceğini söyledikleri bu ülkelerin proletaryasının yapabileceği tek şeyin de, yine kapitalizmi uygulamak olacağını savunuyorlar. Açık ya da dolaylı ama düşünceleri bu.
Bu durumda ortaya doğal olarak bir soru çıkıyor: Peki o zaman hiçbir kurtuluş imkânı, ayakta kalma imkânı bulunmayan, hiçbir umudunun olmadığı ve sosyalizmin kurulmasının zaten mümkün olmadığı ve olmayacağı bu koşullarda, bu proletaryalar neden devrim yapsın ki?
Haaa, işte sorunun püf noktası da burada. Zaten söz konusu propagandayla emperyalizmin zayıf halkalarının kırılmasının olanaklı olduğu ülke işçi sınıflarına, devrimcilerine söylenen şey tamda budur. Yani; ne devrimi be, belanızı mı arıyorsunuz ulan, oturun oturduğunuz yerde, çektikleriniz yetmiyor da, kaşınıp bir de devrim mi yapmak istiyorsunuz. Bakın, akıllı olun, biz Troçkistleri dinleyin ve harekete geçmeyin, ne devrimi be; hem devrim yapsanız ne olacak ki! Zaten ne olacağı da baştan belli, bizden hatırlatması: a) Devrimi yapsanız bile zaten yıkılacaksınız, b) devrimi yapsanız bile zaten sosyalizmi kuramazsınız, aksine, o çok nefret ettiğiniz kapitalizmi uygulayacaksınız. Başka seçeneğiniz yok. O halde ne diye acı çekesiniz ki! Akıllı olun akıllı, bekleyin (yani başkaldırmayın, devrimi yapmayı düşünmeyin) biz Troçkistler nasılsa dünya devrimini topyekün yaparak sizleri kurtaracağız. “Stalinizme” inanmayın, kapitalizmden bin beter düşman olan ve bizim dünya devrimi yapıp sizleri kurtarmamızı önleyen “Stalinizm” devrim yapın, sosyalizmi kurmaya girişin derken sizi kandırıyor, maceraya sürüklüyor. Dünya burjuvazisi ile, kapitalist emperyalizmle zaten baş edemezsiniz ve baş edilemez de. Bakın Hitlerden beter ve barbar olan “Stalinizm” nasıl çöktü işte. Yüce üstadımız Troçki haklı çıktı. Biz haklı çıktık. Ne devrim yapmaya ne de sosyalizmi inşa etmeye kalkın. Bakın işte biz de devrimciyiz, “devrimci Marksisttiz”, hem de en halis-muhlisinden. Sizi biz kurtaracağız. Siz nesiniz ki! Mücadele mi etmek istiyorsunuz? O halde akıllı olun, proleter devrim, sosyalizm kurmak sizin neyinize, burjuvazinin ya da en uygun gördüğünüz burjuva kesimin peşine takılın ve sosyal reformlar için mücadele verin. Kapitalizmi, emperyalizmi yıkmak sizin neyinize! Sizi kendinizi bilmez küstahlar sizi. Ulan biz boşuna mı “Stalinizm” düşmanlığı yapıyoruz!
İşte Troçki’nin, Troçkizm’in, Troçkistlerin devrim, sosyalizm, dünya devrimi, sürekli devrim, Marks, Engels, Lenin vs. vb. üzerine süslü püslü sol lafazanlığının altıda yatan asli, saf gerçek budur; o sözler, işte bu yalın gerçeği örtmenin aracıdır sadece. “Stalinizm” adı altında Marksizm-Leninizm’e karşı yapılan sınırsız düşmanlık ve yalan rüzgârı işte hep bu gerçeğin üstünü örtmek içindir. Bizim yukarıda kabaca dile getirdiğimiz, özetlediğimiz şey, herkesin anlayabileceği şeylerdir, yeter ki gerçeğin gözlerinin içine cesurca bakalım.
İşte bugün Troçki, Troçkizm sayesinde hidayete ermiş; uyanmış, bilinçlenmiş ve sözde “mezhepçi Marksist” tarihten ve geçmişimizden koparak kendileri gibi hidayete ermemizi isteyen; Marksist Leninist Komünist Hareketi Troçkizm’e vb. çağıran zihniyetin gerçeği de budur. Peki burada devrimciliğin D’si bile var mı?!
Troçkizm’in ipine sıkı sıkıya sarılmayı şehvetle isteyenler ve salık verenler bilmeli ki, bu ip, burjuvazinin kirli ve çürük ipidir, bu ipe sarılarak gidilecek tek yer, Gayya Kuyusu’dur.
Sıkı sıkıya sarılacağımız ip, Leninizm’in, Marksizm-Leninizm’in ipidir. Bir diğer deyişle:
“Leninizm, emperyalizm ve proletarya devrimi çağının marksizmidir. Daha tam söylemek gerekirse, leninizm, genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiğidir.” (Stalin)
Leninizm’in yerine Troçkizm’i, post-Marksizmi vb. geçirmek isteyenler, eğer son derece demagojik karaktere sahip Troçkizm’in tuzağına kapılmışlarsa, yardımcı olup kurtarmak gerekir, eğer bilinçli birer Troçkizm savunucusu haline gelmişlerse, o zaman komünist saflarda işi yoktur.
DEVAM EDECEK








26 Nisan 2016 Salı

SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM II. BÖLÜM



SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM
                 II. BÖLÜM
“Soru yalnızca şu şekilde durabilir: burjuva ideolojisi mi, sosyalist ideoloji mi. İkisinin ortası yoktur... Bu nedenle, sosyalist ideolojiyi her türlü küçümseme, ona her sırt çeviriş, aynı zamanda burjuva ideolojisini güçlendirmektir.” (Lenin)
Bu olgu, dün olduğu gibi bugün de geçerli, yol göstermeye devam eden tarihsel bir gerçeği, sınıfsal ve ideolojik bir gerçeği dile getirmektedir. Bu olgu, “yöntem” tartışmaları ve “yöntem”in ardına gizlenerek Marksizm-Leninizm’e karşı yapılan salvo atışları için özellikle geçerlidir. Dünya çapında yaşanan ideolojik kargaşa ve bunalım kullanılarak, tarihsel ideolojik-siyasi bölünmeler ve mücadeleler sınıfsal-ideolojik karakterinden koparılarak, çarpıtılarak, sömürülerek yapılan manipülasyonlar çarpıcı bir şekilde Marksist Leninist Komünist saflarda burjuva, küçük burjuva ideolojisinin gelişip güçlenmesine, onun kendi öz sınıfsal, ideolojik ve tarihsel temellerinden ve çerçevesinden çıkarılmasına, başka bir şey haline, post-Marksist, Troçkist bir “şey” haline getirilmesine hizmet etmektedir. Bunun bilinçli ya da bilinçsiz olarak yapılıyor olması, son tahlilde bir şeyi değiştirmiyor. Düşünce ve mücadelelerin kendi nesnel bir mantığı vardır ve ya sosyalist ideolojiyi ya da burjuva ideolojisini temsil eder ve güçlendirir. Marksizm-Leninizm’e ve UKH’ya karşı “yöntem” kamuflajına bürünmüş olarak salvo atışları yapan küçük burjuva zihniyet, diyalektik ve tarihsel materyalizmi temsil etme adına diyalektiğin yerine metafiziği, materyalizmin yerine idealizmi geçirerek, duruma göre düalizme sığınarak üstelik arsızca ideolojik saldırılarını gerçekleştirmektedir.
Hatırlatmak bile gereksizdir ki, sınıflar üstü bir yöntem ve ideoloji yoktur. İdeolojiler, ideolojik bölünmeler, ideolojik mücadeleler kapitalizmle sosyalizm, proletarya ile burjuvazi arasındaki nesnel tarihsel bölünme ve mücadeleleri yansıtır. Bu mücadeleler, burjuva ideolojisi ile sosyalist ideoloji (Marksizm-Leninizm) arasındaki mücadele ve saflaşmayı ifade eder ve etmektedir. Lenin’in dediği gibi, orta bir yol, bir üçüncü yol yoktur; küçük burjuvazi de, adı üstünde burjuvazinin küçüğü olarak, küçük burjuva ideolojisi olarak burjuva ideolojisinin bir biçimidir… Bu, güncel olarak Marksist Leninist Komünist Hareket’te de sürmekte olan ideolojik saflaşma ve mücadeleler bakımından da keskin bir şekilde geçerlidir. Doğası gereği bu saflaşma ve mücadeleler uluslararası karaktere sahiptir; dünya proleter devriminin uluslararası karakteri bu mücadeleleri de belirleyip şekillendirmektedir.
Demagojik olan şu: Sorunu doğrudan incelemek, somut verileriyle ortaya koyarak tartışmak yerine, yöntem adına, propagandatif, ajitatif, manipülatif yöntemlerle Marksizm-Leninizm’i, UKH’yı, Marksist Leninist Komünist Hareketi kanıtsız, tanıksız, belgesiz anti-diyalektik, anti-materyalist, anti-tarihsel materyalist olmakla, “mezhepçi Marksist” olmakla itham edeceksin. O arada, yine somut verilere, incelemelere dayanmadan, ortalığa, içeriğinden, gerçeğinden koparılarak baştanbaşa çarpıtılmış sözde Marksist yorumların eşliğinde birkaç alıntı serpiştirerek sözde eleştiriler yapacaksın ve bunu da diyalektik materyalizm, tarihsel materyalizm, diyalektik yöntem olarak pazarlayacaksın. Bu olmaz işte!
Diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm, Marksizm-Leninizm’in felsefi temelleridir. Diyalektik ve tarihsel materyalizm, doğanın, toplumun, düşüncenin genel hareket yasalarını inceleme, bilince çıkarma yöntemidir. Burada, hareket halindeki dinamik gerçeği, (maddi nesnel gerçeği) bilimsel olarak inceleme, soyutlama başköşede oturur. Ve somut koşulların somut tahlili Marksizm-Leninizm’in yaşayan ruhudur. Hem bunu yapmayacaksın, hem de arsızca UKH’yı ve Marksist Leninist Komünist Hareket’i gayri-diyalektik, gayri-materyalist vs. ilan edecek, eklektik manevralarla lafazanlık yapacaksın bunu da Marks’ın felsefesi ve yöntemi olarak lanse edeceksin. Bu yöntem ve tarz, Marksizm-Leninizm’den kopuşun, ideolojik yabancılaşmanın, ideolojik çürümenin çarpıcı bir ifadesidir. Bu aynı zamanda bir tartışmanın, ideolojik mücadelenin nasıl yürütülmemesi gerektiğinin de çarpıcı kanıtıdır.
Bir sorunu ele almak ve tartışmak mı istiyorsun, yöntem üzerine demagoji ve manipülasyon yapmak yerine şu Marksist-Leninist yönteme sadık kalacaksın:
“Marks’ın yöntemi, her şeyden önce, her dönemin kendi kesin ve somut koşulları altında o tarihsel sürecin nesnel içeriğini layıkıyla değerlendirmektir, buradaki amaç, öncelikle, söz konusu somut koşulları altında mümkün olan ilerlemenin kaynağında hangi sınıfın hareketi olduğunu anlamaktır.” (Lenin, F. ENGELS, s. 83, iLa., Agora kitaplığı)
Biliyoruz ki görüngülerle onun temelinde yatan şey birebir çakışmaz. Burada asıl sorun, şeyleri, süreçleri yöneten ve derinde yatan yasaları, ana dinamikleri bilince çıkarmaktır; bu yöntem “sosyalizmin Sorunları”nın incelenmesi ve somut olarak tartışılması için de aynen geçerlidir. Marks’ın dediği gibi, “Dış görünüş ile şeylerin özü eğer doğrudan doğruya çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu.” (Marks) Malını pazarlayan açıkgöz tüccar gibi davranarak aynı anda düalizme, idealizme, pozitivizme, septisizme, metafiziğe, diyalektiğe vs. yaslanarak/sığınarak ilkeli bir ideolojik mücadele yürütemezsiniz. Bu, ideolojik karmaşayı büyütme, oportünizme has kuşkuculuğu kışkırtma, dikkatleri asıl sorunlardan ve ana içeriklerinden kopararak hedef şaşırtma, Marksizm-Leninizm’i ve Hareket’i gözden düşürme yönelimini ifade etmektedir sadece. Ama bu, tasfiyeci oportünizmin zayıflığını, tutarsızlığını, demagojik karakterini, belirsizliğini, öz güvenden yoksun olduğunu vs. gösterir sadece.
O halde bilim, bilimsel yöntem adına yapılması gereken şey, “şey”i ya da “şeyler”i Lenin’in ifade ettiği Marks’ın yöntemiyle incelemek, ortaya koymak ve böylece sosyalizmin o zengin ve koskoca tarihinin derslerini çıkarmak için tartışmak olmalıdır. Hem bunu yapma, hem “devrimci Marksist” (yani Troçkist)lerin bilinen cılkı çıkmış sözde teori ve tezlerini Troçki’yi, Troçkistleri (sözgelimi “Marksist Tutum” çevresi gibi çevreleri) anmadan propaganda yapmaya yönel, hem de UKH’yı ve Hareketimizi ucuz mu ucuz yoldan “maddi gerçeği incelememekle”, idealizmle, falan filan “mezhepçi Marksizm”le vs. suçla. Yani baskının basanındır taktiğini, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkma taktiğini izle! Bu, bunu yapan zihniyetin, zihniyetlerin zayıflıklarının bilincinde olduklarını, amaçlarının üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu gösterir sadece; ama bu, aynı zamanda Marksizm-Leninizm’den kopuşulduğu gerçeğini de ortaya koyar ve koymaktadır.
Yöntem üzerine ilkesiz, tasfiyeci oportünist manevralar yapmak, Marksizm-Leninizm’in yerine post-Marksizmi, Troçkizm’i (“devrimci Marksist”!), orta yolculuğu geçirmek yerine Marks’a, Lenin’e, Marksizm-Leninizm’in yöntemine bağlı kalmak yolunu şaşırmışları belki kendisine getirir. Bakın Lenin ne diyor:
.“Toplum bilimindeki bir sorunda en güvenilir şey ve bu soruna gerçekten de doğru bir biçimde yaklaşmak alışkanlığı elde etmek için ve insanın bir yığın ayrıntılar içerisinde ya da birbiriyle çatışan çok değişik düşünce içerisinde kaybolmasını önlemek için en çok gerekli olan şey – eğer bu soruna bilimsel bir biçimde yaklaşmak istiyorsak en önemli şey, her sorunu bu verilen olayın tarihi içinde nasıl ortaya çıktığı ve gelişimindeki belli başlı aşamaların neler olduğu açısından incelemek, bugün ulaştığı durumu incelemektir, temelinde yatan tarihsel bağlarını unutmamaktır.” (Swerdlov Üniversitesi’nde verdiği “Devlet” konulu konuşmasından)
Dolayısıyla Marksist Leninist komünistlerin tartışmaların gidiş sürecine doğru bir tarzda müdahale ederek kendilerini ortaya koyması yaşamsal önemdedir. Keyfi, demagojik, tasfiyeci-yıkıcı manipülasyon ve yönelimin zararlarını önlemenin yolu da buradan geçmektedir. Fikir ayrılıklarını tartışma adı altında tartışılan şey, Marksizm-Leninizm’in temelleri, esaslarıdır. Komünist Hareketin varlığıdır, varlık hakkıdır; açıkça ona reddiye yazılıyor, söz konusu manevralar da bu gerçeğin ifadesidir. Tarihi ve Hareketi “ideolojisizleştirme”ye karşı, ısrarla, “Bir marksist, sınıflar arası ilişkilerin tahlilinde gerçek zemini terk etmemelidir.”. Dolayısıyla ortaya çıkan sapmanın, teoriye, tarihimize ve yapıya yabancılaşmış yönelimin sınıfsal karakterini ısrarla ortaya koymak gerekir. Biliyoruz ki, bu zihniyet ve yönelim Lenin’in her salise bizlere yol göstermesi gereken şu temel yönteminden de açıkça kopuşmuştur: “Ama bir marksist, bir durumu değerlendirmek için, olabilecek olandan değil, gerçek olandan hareket eder.” (Lenin) Bilimsel yöntemin, Marksizm-Leninizm’in yerine Troçkizm’i, post-modernizm’i ve post-Marksizmi geçiren zihniyetlerin gerçeğin yerine kurgusal yöntem ve perspektifin esiri haline gelmesi kaçınılmazdır. Tanık olduğumuz şey, tamda budur.Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar.” (Lenin) Yolunu şaşırmışların Marksizm-Leninizm’den koptukları açıktır.
Söz konusu yabancılaşma ve kopuşun sonucudur ki gerçekler tersyüz edilerek ya da çarpıtılarak, üstelik fütursuzca, SSCB’de ve sosyalist kampta kapitalizmin yeni tipte tasfiyesi olgusunun, kapitalist/revizyonist kampın dağılışı olgusunun incelenmediği, diyalektik ve tarihsel materyalizme dayalı bir izahı yapılmadığı ileri sürülebilmektedir. İleri sürülmektedir, çünkü eklektisizmde, yavanlıkta, Marksizm-Leninizm’e, Stalin ve sosyalist inşa sürecine, III. Enternasyonal’e, UKH’ya ve Enver Hoca’ya düşmanlıkta sınır tanımayan, varlık koşulu “Stalinizm” düşmanlığı olan Troçkizm’e ve post-Marksizme çağrılıyor Marksist-Leninist Komünist Hareket! Ve bu gerici çağrı ve ideolojik savaşımda Troçkizm’in ve post-Marksizmin yöntemleri ve ideolojik motivasyonları da pazarlama teknikleri ve ideolojik saldırı aracı olarak kullanılıyor. Kuşkusuz ki söz konusu ideolojik-siyasi tasfiyecilik salt Troçkizm kılığıyla da karşımıza çıkmıyor, orta yolcu oportünizmin teorik ve tarihsel olarak kutsanması da bu sapma ve yönelimlerden biri olarak teoriye, tarihe, Hareket’e karşı savaşıyor. Tasfiyeci oportünizm; Troçkizm, post-Marksizm, orta yolculuk, bürokratik elitizm, önder kültü yaratma, mutlak iktidar tekeli kurma (bütün iyiliğinin, güzelliğin, başarının, doğrunun kaynağı “stratejik önderlik”, bütün hataların, zaafların, geriliklerin, kötülüklerin kaynağı “taktik önderlikler” trajikomikliği ve bu amaçla her şeyi fütursuzca araçsallaştırma) biçimlerinde ortaya çıkarak birbirinden besleniyor, enternasyonal proletaryanın varlık hakkına karşı savaşıyor ve savaşmaya devam edecektir. Ve bu, zaten uzun yıllardan beri yapılmaktadır da; üstelik ilkesizce, liberalizm ve sekterizmin iç içe geçmesiyle, komünist açıklık ve yoldaşça güven ilkelerinin dinamitlenerek yıkılmasıyla, komünist yasallığın (resmi görüşlerin ve tüzüğün) fütursuzca çiğnenmesiyle, Birlik Devrimi’nin zihniyetinin çiğnenmesiyle, sık sık Marksist-Leninist görüşlere ambargonun uygulanmasının eşliğinde üstelik.
Şunlar, üstünün örtülmesi olanaklı olmayan geçeklerimizin bir yanıdır: Hareketin yüzeyselleşmesi, nitelik kaybı; teorinin, teorik çalışmanın ağır bir şekilde ihmal edilmesi ve giderek yön kaybını ifade eden sözde düşüncelerin ve pratik yönelimin yayılması. “İdeolojisizleştirme”, sorunların büyüyerek zamanla niteliğimiz üzerinde daha yıkıcı yıpranmalar yaratması.  Bu tablonun, zaman zaman gösterilen, kısa erimli ve geçici, taktiksel başarılarla örtülmesi, günlük çalışmayla program arasındaki bağın alabildiğine zayıflaması. Teori ile pratiğin birliğine dayanan bir çalışma tarzın geliştirilmemesi, idare-i maslahatçılığa kemikleşmiş tutsaklık. Stratejik doğrultunun esaslı bir tarzda bir yana itilmesi, anı, dönemi kurtarmayla belirlenen “öncülük-önderlik” tarzı. Sınıftan ve geniş kitlelerden kopuşun, gerçek bir kitle çalışmasının yürütülememesinin çarpıcı hale gelmesi. Yasadışı temelin kapsamlı zayıflaması, açık ve kesin legalizmin gelişip nitelik yitimini güçlendirmesi vb. vb.
İşte bu tablo, süslenerek-püslenerek “parti tarzı” olarak lanse edildi. Süreçlerde diktatörlüğün ağır darbeleri de bu tabloyla iç içe geçerek durumu daha da ağırlaştırdı ve tüm bunların ne hesabı verildi ne de ilkeli bir tarzda hesabı sorulup dersleri pratik-politik bir silaha çevrilebildi. Bugün Hareketi kuşatmaya almış ya da almaya çalışan oportünizm ve inkarcılık, tasfiyeci revizyonizm için bu tablonun bereketli bir toprak olduğu açıktır… Yani saçma sapan, Marksizm-Leninizm’i ret ve inkâr eden düşünceler durup dururken ya da boşu boşuna gelişmedi; sorunun kısmi ve rastlantısal olmadığı, yapısal ve tarihsel zaaflarla bağlı olduğu açıktır…
Tekrar konuya doğrudan dönecek olursak; burada söz konusu olan şey, UKH’nın ve Marksist Leninist Komünist Hareket’in öncelleri de dahil yaptıkları çalışmaların yetersizlikleri, zaafları, eksiklikleri, sorunu aydınlatmada vb. yetersiz kaldıkları noktalar üzerinden eleştiri ve tartışma değil, aksine, söz konusu olan şey, tamda Marksizm-Leninizm’e aykırı bir cepheden tarihsel kazanım ve birikimlere reddiye yazılarak oportünizm ve inkarcılığın baş kaldırışıdır. Üstelik yenilik adına, teorik yenilenme, yeni açılımlar adına, dogmatizme karşı mücadele vs. vb. adına ileri sürülen şeylerde de yenilik ve açılım denecek bir şey de yok, aksine, biline gelinen eski, eskimiş, cılkı çıkmış, tarihin çöp tenekesine atılmış ve bir dizi revizyonist, oportünist, reformist, Troçkist akımın öteden beri savuna geldiği şeylerdir. Ama tasfiyecilik, inkarcı oportünizm bunları “yeni açılım”, “teorik zenginleşme” vs. olarak sunabilmekte ve bir etki gücü de yaratabilmektedir.
Hemen ekleyelim: UKH, sosyalizmin yenilgilerini, revizyonist/kapitalist kampın çöküşlerini ne salt bireylerle ne de komplolarla izah etti; bu sözde iddialar aynı oportünist çarpıtma ve demagojinin unsurlarından bir kısmıdır sadece.
Bu noktayı geçmeden vurgulamak isteriz: Biz kendi payımıza Marksizm-Leninizm’in ışığında, temel bir çıkış olarak, UKH’nın ve sosyalizmin tarihini eleştirel inceleyerek düşüncelerimizi bütünsel bir perspektiften “SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları ve Tarihi Dersler” başlığını taşıyan kitabımızda ortaya koyduk. Bu kitapta, gerek Stalin’in önderliği sürecinde, gerekse de 1956 dönemecinden sonraki süreçte Enver Hoca ve AEP dâhil UKH’nın (ve önceller de dâhil Birlik Devrimi’nden bu yana geçen süreçte Hareketimizin) görebildiğimiz hata ve zaaflarını, eksikliklerini ortaya koyduk. Bu çalışma, aynı zamanda kendimiz bakımından bir özeleştiriyi ifade etmektedir. Bu çalışmada, tarihsel bakımdan sorunların aydınlatılmasına önemli katkısı olan parti ve önderlerin katkılarını da aynı zamanda bir boyun borcu olarak açık-seçik belirttik. Geçmişten geleceğe çıkarılacak dersleri özetledik. Keza aynı şekilde, Troçkizm, orta yolculuk dâhil, bir dizi akımın eleştirisini kapsamlı bir şekilde gerçekleştirdik. Ve bu çalışmamızın da üstü örtülmesine, sessizlikle boğulmasına karşın, sonunda gün ışığına çıkarılarak kamuoyuna sunulabildi. Sorunun bu yanı elbette ki gelecekte daha iyi görülecektir. Bu çalışma ve kitap, önceller de dâhil Hareketimizin oturduğu Marksist Leninist tarihsel çizginin eleştirel değerlendirilmesiyle, zenginleştirme çabasıyla birlikte onun eleştirel komünist savunulmasını da temsil etmektedir.
Zamanında ele alınmayan (ki bu bir sonuçtur), olağanüstü kesintilerle ilerleyebilen ve çözülemeyen sorunların kartopu gibi büyüyerek daha derin ve kapsamlı yıpranmalara vb. yol açması kaçınılmazdır ve bu, her sorunda böyledir. Bugün yeniden gündemleştirilerek tartışılan sorunlara yanıtlar tarafımızdan daha önce ortaya konulmuştur. Doğal olarak bu çalışmalarımız eksiksiz olmaktan uzaktır. Kuşkusuz ki bu kapsamdaki sorunların mutlaka daha kapsamlı ve derin bir şekilde ele alınması, kolektif akılla geliştirilmesi gerekmektedir ve gerekecektir. Bu sorunlar gelişecek kavrayış, ortaya çıkacak yeni verilerle incelenerek geliştirmelidir.
Tasfiyeci, inkarcı oportünizm, gerek Türkiye’de gerekse de uluslararası alanda öteden beri  (siz dönemeci 1956 olarak alınız) ileri sürüle gelen şu propagandaya da sarılmaktadır: Koca SSCB’nin, Doğu bloğunun sosyalizmden kopuşunu, sonra yıkılışını kötü adam Kruşçev’le, Gorbaçov’la izah ediyorsunuz. Yani Kruşçev vb.leri Stalin’in ölümünün üzerinden kısa bir zaman geçtikten sonra önceden karar vermiş oldukları kapitalizme geri dönüş şeytani planını mı uygulamaya başladı! Bu olacak şey mi yani, vb.
Evet, tarih, tarihsel dönemeçler, toplumsal süreçler bireylerle, Erol Taş’larla, komplocu zihniyetlerle, kurgularla, iyi niyet ya da kötü niyetle(lerle) vs. izah edilemez. Aksine, tarih, tarihsel dönemeçler, tarihsel gelişmenin toplumsal biçimleri toplumsal maddi gerçeğin incelenmesiyle bilince çıkarılır… Tarihte bireyin, öznenin rolü ancak bu temel tarihsel gerçekle bağlıysa doğru olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla SSCB’de kapitalizmin restorasyonu somut tarihsel nesnel gerçekten koparılarak, bireylerle, kötü adam Kruşçev’le vb. açıklanamaz. En nihayetinde rolü ne olursa olsun Kruşçevler de somut tarihsel gelişmenin ürünüdürler… Tarihin bireylerle, kahramanlarla, niyetlerle, kurgularla “analizi” felsefi idealizmdir, burjuva sosyolojisinin işidir. Tarih, “saf akıl”ın, “mutlak ide”nin, “stratejik önder”lerin, Tanrısal iradenin, megaloman, kendi narsizmlerinde, egoizmlerinde boğulan üstün “etkin birey”lerin ürünü olmamıştır ve olmayacaktır da.
Fakat sorunun bu şekilde ortaya konulması ve sorulaştırılması ve ortama sorulması hileli bir yöntemdir; sadece ve sadece gerçeğin çarpıtılmasına, amacı belli olan manipülasyona, demagojiye hizmet eder, etmektedir. Marksizm-Leninizm donanımı zayıf, UKH’nın tarihini, bu tarihteki saflaşmalar ve mücadeleler hakkında fazla bilgisi ya da donanımı olmayan ya da donanımı zayıf olan kesimleri etkilemeye dönük bir manevradan ibarettir bu vb. sorular. Bu soruda dile gelen şey, tipik bir oportünizmdir, oportünist yöntemlerle oportünizme güç devşirmek hedefidir. Ancak sadece bu değil, bol bol diyalektik materyalizmden, tarihsel materyalizmden bahseden, UKH’yı ve Hareketimizi gayri-diyalektik, gayri-tarihsel materyalist, mezhepçi vs. lanse eden küçük burjuva zihniyetin bir dizi şeyin yanı sıra Kruşçevleri, modern revizyonist karşı devrimi, yeni tip burjuvaziyi, kapitalizmin restorasyonunu, revizyonist/kapitalist sistem ve kamp gerçeğini gizleme, masum göstermenin yanı sıra, diyalektik ve tarihsel materyalizmden koptuğunu örtüleme amacını da güdüyor. Nasıl mı, hep birlikte görelim:
 Önce bir hatırlatma; Kruşçevizmin, Kruşçevci karşı devrimin somut bir tarihsel süreç olarak doğuşu ve gelişmesi, içerisinden geçtiği dönemeçler; onu var eden nesnel ve öznel koşullar ilgili kitabımızda kapsamlı ve derinlikli bir tarzda çözümlenmiştir. Dolayısıyla sorunun bu yanına başlı başına girmeyeceğiz. Sorumlu okur bu gerçeği kitabımızda, bir ölçekte de bloğumuzda yayınlanmış olan yazılarımızdan izleyecektir.
Şimdi meseleye geçebiliriz.
Kimdir Kruşçev? SSCB’nin önder kadrolarından biri. Peki Kruşçev  (ve Kruşçevler) hep “kötü adam”lar mıydı? Kuşkusuz ki hayır. 1956 dönemciyle modern revizyonist (yeni tipte) karşı devrimi örgütleyenler bir dönem komünistti, sosyalizm davası için savaşan komünistlerdi. Peki, nasıl oldu da bunlar “kötü adamlar” haline geldi? Burada, daha önce Marksizm-Leninizm tarafından teorik olarak ortaya konmamış, daha önce yaşanmamış ve yaşanması da olanaklı olmayan yeni bir tarihsel deneyim ve dönüşümle karşı karşıyayız. Tarihte ilk defa Ekim devriminin zaferi ile sosyalist inşa sürecine girilmiştir. Dolayısıyla tarihte ilk kez yaşanmış olan şeylerden birisi de Kruşçevlerin doğuşu ve giderek yeni tipte bir karşı devrimi örgütleyerek kapitalizmi restore etmesidir. Teori de buradan hareketle zenginleştirilecek, geçmişten geleceğe gerekli dersler çıkarılarak ideolojik ve pratik bir donanıma ve savaş yeteneğine çevrilecektir. İşte Stalin ve SBKP’nin, Sovyet proletaryasının yaşadıkları maddi toplumsal süreç içerisinde baş göstererek gelişen bu yeni olguyu görememeleri; teorik ve pratik olarak kendilerini yenileyerek sosyalist inşayı güvenceye alamamaları onların en büyük zaafı oldu.
Geride hiçbir tarihsel tecrübenin olmadığı, dolayısıyla Marksist Leninist teorinin de ortaya koyamadığı yeni tipte tehlike ve ona karşı mücadele görevleri bilincinin yokluğu koşullarında; üstelik emperyalist kuşatma, içerde ve dışarıda olağanüstü zorluklar içerisinde, sosyalist bir kuruculuk süreci yaşadı SSCB. Tüm bu koşullar ve zorluklar içerisinde geri bir köylü ülkesinde, dünya proletaryası ve halkların mücadelesi ve desteğiyle bir düzine emperyalist devletin ülkeyi işgal etmesi kahramanca geri püskürtüldü. Devrilmiş gericiliğin ayaklanmaları (iç savaş süreci) bastırıldı. NEP gibi özgün bir deneyimden geçildi. Sosyalist ağır sanayi kuruldu. Tarımda ikinci bir Ekim devrimi örgütlendi ve sosyalist bir tarım kuruldu. 1950’lere gelindiğinde o geri köylü ülkesi, içerden ve dışarıdan yok edilmeye çalışılan SSCB, dünyanın ikinci büyük sanayi devi haline geldi. Kültürel bir devrim gerçekleşti. Faşist kamp Stalin ve SSCB önderliğinde yenilgiye uğratıldı. Korkunç ağır kayıplara karşın (ki sadece II. Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde 25 milyon, dile kolay: 25 milyon Sovyet vatandaşı şehit düştü; bunun 3 milyonu parti ve komsomol üyesidir!), Stalin önderliğindeki Sovyet proletaryası yalnızca dünyayı Hitler faşizminin önderliğindeki faşist kamptan kurtarmadı, aynı zamanda sosyalist bir kampın doğuşuna da başarıyla önderlik etti… Savaş nedeniyle ağır bir yıkıma ve kayba uğrayan SSCB, on milyonların fedakârca seferberliğiyle ülkeyi üstelik kısa sürede yeniden ayağa da kaldırmasını bildi. Tüm bu görkemli ve kahramanca başarılarla belirlenen söz konusu tarihsel sürecin içerisinde, SSCB proletaryası ve halklarının bağrından, inşa sürecinin içerisinde yetişen kuşaklar, parti, devlet, ekonomi, kültür alanlarında öne çıkan kesimler oldu; ki bu da sosyalist inşanın çok büyük başarı ve kazanımlarından biriydi.
Lenin ve Stalin, SBKP,  SSCB daima dünya proletaryası ve halklarının bütün mücadeleleri için esin kaynağı oldu; dünya devriminin zaferi için savaştı; dünya devriminin gelişimine eşsiz katkılar sundu. Bu açık ve kesindir. “Sol” maske giymiş burjuva propaganda ve psikolojik savaş bu gerçeklerin üstünü her zaman için örtemez ve örtememiştir de.
Tüm bu devasa mücadele ve inşa sürecinin içerisinde yeni tip bir küçük burjuvazi de gelişerek öne çıkmaya başladı. Bu küçük burjuvazi zamanla etkinleşmeye başladı… Söz konusu olan klasik küçük burjuvazi, klasik bürokrasi, klasik bürokratik çürüme değildi… Söz konusu olan şey, yeni tarihsel koşullarda, sosyalist inşanın bağrında ortaya çıkarak gelişen yeni tip bir tehlikeydi. Söz konusu olan şey, görkemli başarı ve kazanımların ve ağır bedellerin, zafer sarhoşluğunun gölgesinde ortaya çıkıp gelişen yeni tip bir küçük burjuvazinin, yeni tip bir bürokrasinin, yeni tip bir bürokratik çürümenin, kapitalizmden komünizme geçiş toplumu olan komünizmin alt evresi (sosyalizm) içerisinde adım adım gelişerek güçlenmesiydi. Böyle bir tehlike ve mücadele görevleri Marks ve Lenin tarafından ortaya koyulmamıştı Keza Lenin’in ortaya koyduğu, Stalin’in bağlı kaldığı “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” teorisi de bu yeni tip tehlikeyi görecek ve anlayacak, mücadele edecek bir perspektife sahip değildi. Ve partinin bazı önemli ve giderek yapısallaşan zaafları da bu süreci ivmeledi… Giderek ortaya çıkan yeni tip küçük burjuvazi artan şekilde ayrılacaklar kazanmaya, giderek kastlaşmaya başladı…
İşte kabaca özetlemeye çalıştığımız bu süreç, bir dönem komünist olan ve sosyalizm davası için mücadele veren Kruşçev’i, Kruşçevleri yarattı, giderek öne çıkardı. Niceliksel birikimlerin/gelişmenin niteliksel dönüşümlere sıçraması doğanın ve toplumların gelişme yasalarından birisidir. Bu yasa, SSCB’de de yeni tip burjuvazinin ortaya çıkışında, yeni bir yoldan, yeni tip bir karşı devrimi gerçekleştirmesinde de ortaya çıktı. Bu sıçrama ve tarihsel politik dönemeç, 1956’dır; 20. parti kongresidir…
Kruşçevlerin şeytanlaşması süreci işte böyle bir süreç içerisinde gelişip şekillendi. 1956 dönemeci, yeni tip burjuvazinin kızıl maskeli olarak politik iktidarı tümden ele geçirerek zaferini ilan ettiği, programını, kapitalizmi yeniden inşa etme programını yürürlüğe koyduğu bir dönemeçtir. O masum gösterilen, o “Stalinizm”in mağduru gösterilen Kruşçev ve Kruşçevler, yani yeni tip burjuvazi dünya burjuvazisinin, emperyalist dünya sisteminin enerjik desteği ile (aynı zamanda rekabet içerisinde olarak) kapitalizmi yeniden inşa ettiler. Yalnız dünya burjuvazisi değil, yedeğindeki sayısız akım ve o arada Troçkist akımlar da bu karşı devrimci süreci ve dönüşümü zafer zafer çığlıklarıyla desteklediler; “eleştiri”leri, Kruşçevlerin ve ardıllarının yeterince “Stalincilikten kopuşmama”larına oldu; çünkü istedikleri tavizleri hemen ve doğrudan alamamıştılar vs.  
Bu bir tarihsel süreçtir. “Gelişme karşıtların mücadelesidir.” “Somut tarihsel durumda geçmişin ve geleceğin unsurları elbette iç içe geçer, iki yol kesişir.” (Lenin) Gelişme hem diyalektik hem de materyalist karaktere sahip bir gelişmedir. Tarihsel gelişme yeni bir deneyim ortaya çıkarmıştır. Açık ki eleştirel özümsenmesi gereken bir olguyla karşı karşıyayız. Teorik-ideolojik zenginleşmenin çıkış noktası da burasıdır…     
“Teorik açıdan, hiç kuşku yok ki, ki, kapitalizm ile komünizm arasında, bu her iki toplumsal ekonomi biçiminin özelliklerini ve niteliklerini birleştirmesi gereken belli bir geçiş dönemi uzanır. Bu geçiş dönemi, ölen kapitalizm ile doğan komünizm arasında -ya da bir başka deyişle, yenilmiş ama yok edilmemiş olan kapitalizm ile doğmuş ama henüz çok zayıf olan komünizm arasında- bir mücadele dönemi olmalıdır.” (Lenin)
Ve bu böyledir de. SSCB ve Sosyalist Kamp’ın deneyimleri ve dersleri de, ilk bir tarihsel deneyim olarak bunu kanıtlıyor. Bu deneyim, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin, sanılandan daha karmaşık, daha zengin biçimler alan ve alacak olan bir mücadele süreci olacağı da açıktır. Ve doğası gereği bu süreç, ulusal ve uluslarararası alanda kesintisiz bir devrim sürecidir; ilk zaferler nihai zaferler, ilk yenilgiler de nihai yenilgiler değildir…
“Fakat biz ütopist değiliz ve burjuva ‘argümanlar’ın gerçek değerini biliyoruz, geleneklerde eskinin izlerinin devrimden sonra belli bir süre yeninin embriyoları karşısında ağır basacağını da biliyoruz. Yeni henüz ortaya çıkmışsa, belli bir süre eski hep daha güçlü kalır, bu hep böyledir, gerek doğada gerekse de toplumsal yaşamda. Yeninin embriyolarının zayıf olmasıyla alay etmek, ucuz entelektüel kuşkuculuğu vb. şeyler, bütün bunlar aslında burjuvazinin proletaryaya karşı sınıf mücadelesinin yöntemleridir, sosyalizme karşı kapitalizmi savunmasıdır. Yenin embriyonlarını özenle incelemeli, onlara en büyük itinayı göstermeli, gelişimini tüm olanaklarla teşvik etmeli ve bu zayıf embriyonları ‘beslemeliyiz’.”(Seçme Eserler, Cilt 9, s. 474-475)
Bizim gelişme yolumuz budur, bu olmalıdır. Ve sosyalist kurucu süreçte eskinin yeninin içinde, yeni koşullara uyum sağlayarak, yeni bir biçimde ortaya çıkabileceğini, giderek yeniden hegemonyasını kurabileceğini ama ne olursa olsun, ki geçici yenilgiler de bu sürecin doğasında vardır, kapitalizmin yıkılışı, sosyalizm ve komünizmin zaferi kaçınılmazdır. Enternasyonal proletarya bunu başaracaktır.
Yukarıda üzerinde durduğumuz soruya birde şu açıdan bakalım, bakalım Kruşçev, Kruşçevler öyle sunulduğu gibi masum mu! Lanse edildiği gibi bütün iyi niyetleriyle sosyalizmin birikmiş sorunlarına yanıt verme arayışının temsilcileri miydi?
Böyle düşünenler, bu doğrultuda propaganda yapanlar, bu doğrultuda kuşku yaymaya çalışanlar, eğer burjuvazinin bilinçli sözcüleri değilse, diyalektikten, materyalizmden, tarihsel materyalizmden, sınıf mücadelesinden, sosyalizmden ya hiçbir şey öğrenmemişler ya da sadece ezberlemişlerdir demektir.
Neyi tartışıyoruz? Kruşçevleri. Yani bir dönem sosyalizmin önderleri olan, bir dönem sonra ise revizyonistleşen, yeni tip burjuvazinin temsilcileri haline gelen ve modern revizyonist karşı devrime önderlik eden Kruşçevleri…
Hep birlikte düşünelim o halde: Şu masum, hatta Stalin mağduru (!) şu Kruşçevlerin yeni tip burjuvazinin hareketi haline gelene kadar geride nasıl bir tarih var; kabaca hatırlayalım: Marksizm’in, Marksizm-Leninizm’in doğuşunun üzerinden yüz yılı aşkın bir süreç geçmiş. Marks-Engels döneminde Marksizm, Lenin döneminde Marksizm-Leninizm içerden ve dışarıdan burjuvazinin ve açık ya da gizli dostlarının azgın ve kesintisiz saldırılarına karşı müthiş bir mücadele vermiş. Ekim devrimiyle birlikte 3 devrim deneyiminden geçmiş; ardından emperyalist müdahale ve iç savaş sürecinden geçmiş; ardından sanayileşme, kolektifleşme sürecinden geçmiş; iki dünya savaşının yıkım ve deneylerinden geçmiş; sosyalist inşa sürecinde proletarya diktatörlüğünü yıkmaya, kaleyi içten ele geçirmeye çalışan başta Troçkizm olmak üzere bir dizi oportünist akımla yaman bir mücadele deneyinden geçmiş… Modern revizyonizmin ilk biçimi olan Titoizme’e karşı kararlı bir mücadele yürütülmüş… Ve iktidarda olan bir parti ve onların önderleri ve bu önderlerden bir kısmı, maddi ve toplumsal ön koşulları ortaya çıkmış, toplumsal havaya da güçlü bir şekilde sirayet etmiş olan yeni tip küçük burjuvazinin temsilcileri, böylesine büyük mücadelelerin deneyimlerini taşıyan bir sosyalist toplumda, Stalin’in ölümünün üzerinden 3 yıl geçtikten sonra yeni tip burjuva karşı devrimi örgütlüyor, iktidar tekelini ele geçiriyor, bu sürece karşı çıkan ya da karşı çıkabilecek dinamikleri eziyor, tasfiye ediyor vb. vb.
Peki bu tabloda, yani son derece uzun, karmaşık, sayısız biçimlere bürünmüş sert bir sınıf mücadelesi yürütmüş bir toplumda, sınıf bilinci son derece gelişkin bir yeni tip burjuvazi olmadan yeni tip burjuva karşı devrim ve restorasyon süreci örgütlenebilir mi! Proletarya diktatörlüğü koşullarında, özellikle de 30’lar sonrası bilinen mücadeleler sürecinin dersleriyle donanmış, partide önderlik düzeyinde görevler üstlenmiş ama çürümeye başlamış, Kruşçevlerin, daha Stalin hayattayken gizli planlar yapmasının, gizli tezgahlar çevirmesinin önünde ne engel olabilir ki? Neden bunu bu kadar garipsiyoruz acaba, evet neden!!! Biçimde komünist, özünde yeni tip burjuvazinin fiili olarak temsilcileri haline dönüşmüş olan ve bilinen tarihsel sürecin mücadele tecrübelerine sahip bu kesimin, yüzlerini açıktan gösterirlerse anında açığa çıkarılıp hesap sorulacağını bilen yeni tip burjuvazinin sınıf bilincini temsil eden Kruşçevlerin uygun zamanı beklemeleri, önlerinde en önemli son engel olarak duran Stalin’in ölmesiyle ya da öldürülmesiyle, önlerinin açılmasıyla kızıl maskeli burjuva bir karşı devrime yönelmelerinde ne gariplik var acaba? Neyin peşindesiniz?! Evet, bir kez daha, amacınız ne!!! Kimi aldatmaya çalışıyorsunuz? Kruşçevizm’in, Troçkizm’in taktiklerine karşı da uyanık durmak ve mücadele etmek her Marksist Leninist Komünistin yakıcı bir görevidir. Biz buna inanıyoruz.
DEVAM EDECEK
   




22 Nisan 2016 Cuma

SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM



SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM
Bu yazımızda kendimizi daha ziyade Marksizm-Leninizm’in kapitalizmden komünizme geçiş süreci hakkındaki teori ve tezlerinin en önemli bazı kanıtlarını vermekle sınırlayacağız. Konu bağlamında okura özellikle Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’ni, Lenin’in Devlet ve Devrim’ini, III. Enternasyonal’in 1928 Programı’nı incelemesini öneririz. Bu konuyu ele almamız, teori ve tarih çarpıtıcılarının, ideolojik olarak Marksizm-Leninizm’den kopmuş zihniyetlerin gerçeklerinin görülmesi, ideolojik bunalımın ürünü olan teorik-ideolojik kargaşalığın aşılabilmesi bakımından zorunlu ve gereklidir. Keza konu bağlamında bu sorunların iki kitabımızda* eleştirel kapsamda genişçe incelenmiş olduğunu özel olarak vurgulamak isteriz.
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci kesintisiz bir devrim sürecidir. Bu devrim süreci ekonomik devrimin, siyasal devrimin, ideolojik ve kültürel devrimin iç bütünlüğüne dayanan ve dünya çapında komünizmin (sınıfsız toplumun) zaferine dek sürecek olan bir devrim sürecidir. Bu geçiş süreci proletarya diktatörlüğüne dayanır; geçiş süreci ancak proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gerçekleşebilir. Bu geçiş süreci içerde ve uluslararası alanda son derece geniş ve derin, sert ve çapraşık bir sınıf mücadelesine dayanır ve sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişi ifade eder. Bu bağlamda geçiş süreci olgunlaşmamış komünizmden (sosyalizm evresi) olgunlaşmış komünizme geçişi ifade eder. Olgunlaşmamış komünizm, komünizmin alt evresini, sosyalizm evresini; olgunlaşmış komünizm ise komünizmin üst evresini, sınıfsız toplumu oluşturur. Olgunlaşmamış komünizm (sosyalizm) kendi bağımsız temelleri üzerinde, “kendine özgü olan temeller üzerinde gelişmiş olan” bir komünist toplumu değil, içerisinden “çıkıp geldiği biçimiyle” kapitalizmin doğum lekelerini vb. taşıyan bir komünist toplumu, “komünizmin birinci aşaması”nı; olgunlaşmış komünizm ise, komünizmin üst aşamasını, kendi bağımsız/özgün temelleri üzerinde gelişmiş bir komünist toplumu ifade eder. Komünizmin birinci aşamasında geçerli ilke, “herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre” ilkesidir. Komünizmin ikinci aşamasında geçerli ilke ise, “herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre” ilkesidir. Bu, aynı zamanda “burjuva hukukunun dar ufku”nun da aşıldığını gösterir.
Birinci evre kapitalizmden onun lekeleriyle doğar ve ikinci evreye doğru gelişir, ikinci evre birinci evrenin içinden serpilerek gelişir, olgunlaşarak “doğar”. Enternasyonal proletarya, nesnel koşullardan dolayı, hemen ve doğrudan bir çırpıda “komünizmin üst evresi”ne, “olgunlaşmış komünizm”e, yani sınıfsız topluma sıçrayamaz. Bundan dolayıdır ki proletarya, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla, sosyalizm evresinden geçerek ancak komünizmin üst evresine, yani olgunlaşmış komünizme, yani kendi özgün temelleri üzerinde yükselen sınıfsız komünizm evresine ulaşabilir. Ancak böyle bir gelişme sürecinin sonucu, ürünü olarak ya da Marks’ın çarpıcı ifadesi ile “sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıyla, bu farklardan doğan her türlü toplumsal ve siyasal eşitsizlik kendiliğinden ortadan kalkar.”
Bu geçiş süreci kesintisiz bir devrim sürecidir. Marks’ın dediği gibi, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (iMa.) Adı üzerinde, “devrimci dönüşüm dönemi”! Bu dönüşüm dönemi, komünizmin alt evresinden üst evresine doğru bir devrimci dönüşüm dönemidir. Bu devrimci dönüşüm dönemini zorunlu kılan da üretici güçlerin yetersiz gelişimidir, üretim yetersizliğidir, işbölümünün varlığıdır, sınıfların varlığıdır, kafa ile kol, kır ile kent arasındaki vb. farklılıklardır. Ve söz konusu devrimci dönüşüm dönemi ancak ve yalnızca artık sönmeye doğru giden ve yarım devlet diyeceğimiz “proletaryanın devrimci diktatörlüğü” aracılığıyla gerçekleşir. Ve bu gerçekleşme, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma doğrudur, çünkü “Sınıfların ortadan kaldırılması bizim temel istemimizdir.” (Engels) İşte üretim yetersizliğinin, işbölümünün, sınıfların, devletin ortadan kalktığı aşama komünizmin bu üst aşamasıdır.
Bir diğer anlatımla, Marks’ın söyleyişiyle:
“Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!’” (Gotha Programının Eleştirisi)
Sosyalizmle komünizmi, bir diğer vurguyla, komünizmin alt evresiyle üst evresini eşitleyen, ikisi arasındaki somut tarihsel farklılığı yadsıyan, komünizmin alt evresini sınıfsız, devletsiz bir toplum olarak lanse eden teori ve tezler, Marksizm-Leninizm’i revize ederek teoriyi bozmakta ve tanınmaz hale getirmektedir.  Bu tasfiyeci revizyonist savunu ilhamını Troçki’den, Troçkizm’den almaktadır. Bu, Troçkizm’in değişik eğilimlerinin üzerinde birleştiği bir teoridir. Kuşkusuz ki Troçki (ve Troçkizm) durup dururken bu teoriyi ortaya atmadı, ama biz işin bu yanını ileriki sayfalarımıza, yazımızın II. Bölüm’üne bırakacağız.
Ne diyor Marks, birlikte okuyalım:
“…Benim yeni olarak yaptığım 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur. ..."(Marx'tan New York'taki J.Weydemeyer'e mektup, 5 Mart 1852, Marx- Engels Seçme Yapıtlar, C.1, s. 637, bMa., Sol Yayınları)
Sahte iddiaya göre Marks, bu geçiş dönemini kapitalizmden komünizme geçiş süreci olarak değil, kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi olarak ortaya koymuştur. Proletarya diktatörlüğü de bu dönemin geçiş devletidir. Sosyalizm sınıfsız komünist toplumdur.
Yine Marks’a dönelim:
“Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (iMa.)
İşte bu toplum, komünizmin alt evresi olan sosyalizm aşamasıdır, yani olgunlaşmamış komünizm.
“İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, Marks, komünist toplumun "birinci", ya da alt evresi olarak adlandırır.” (Lenin)
Tasfiyeci Troçkistlere, Marksizm-Leninizm’in ideolojik düşmanlarına inanacak olursak Marks’ın tarif ettiği bu toplumda, yani komünizmin bu evresinde, sınıflar yok, devlet yok, kapitalizmin kalıntıları yok vs. vb.
Oysa Marks, burada, açık ve net olarak, “kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplum”dan bahsediyor. Ve yine Marks’ın belirttiği gibi, bu toplum bir geçiş toplumudur ve olgunlaşmamış komünizmdir. Böyle bir toplum nasıl oluyor da sınıfsız, devletsiz bir toplum oluyor?! Olmayacağı ve olmadığı açık ve kesindir. Tarihsel aşamaların üzerinde atlamaya çok meraklı olan Troçki’nin aksine, Marks, proletarya diktatörlüğü dönemini kapitalizmden sosyalizme, bir diğer vurguyla, kapitalizmden olgunlaşmamış komünizm aşamasına geçişle sınırlamıyor. Marks’ın, Marksizm-Leninizm’in böyle bir düşüncesi hiçbir zaman olmamıştır. Aksine, O, proletarya diktatörlüğü dönemini bir bütün olarak kapitalizmden komünizmin üst aşamasına, yani sınıfsız komünizm aşamasına dek geçerli sayıyor. Doğal olarak bu, tarihsel bir evrime dayanır…
Bu bağlamda da kendi çarpık sözde düşüncelerini berbat bir oportünizm ve revizyonizmle Marks’a, Engels’e mal eden Troçki’nin, Troçkizm’in ve çömezlerinin Marksizm-Leninizm’in bilinçli ideolojik düşmanları olduklarını bir an olsun bile unutmamak Marksist Leninist Komünistlerin görevidir. Troçkizm’in ideolojik yörüngesine giren, Troçkizm’in son derece demagojik içeriğini ve dilini kavramayanlara da gösterilmesi gereken şey aynı zamanda budur.
Sosyalizmde, yani olgunlaşmamış komünizm döneminde, (yani komünizmin üst evresine geçiş döneminde) somut tarihsel koşullarla bağlı olarak, sınıflar, sınıf mücadelesi, devlet vardır ve sürmektedir. Üretici güçlerin yetersiz gelişiminin ürünü olan “burjuva hukukun dar ufku” (“herkes yeteneğine, herkese emeğine göre” ilkesi) henüz aşılamamıştır; herkes gereksinmelerine göre alamamaktadır. İşbölümü, kentle kır, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılıklar sürmektedir. Çalışmak yaşamın başta gelen zevki haline henüz gelmemiştir.
Bu anlaşır bir durumdur. Çünkü Marks’ın dediği gibi;
“Ama bu gibi kusurlar, uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi yapısından ve onun koşullandırdığı kültürel gelişmeden daha yüksek olamaz.”
Sorun bu kadar açık. Ama biz devam edelim.
Sosyalizm ve komünizm bağıntısında Lenin’in aşağıdaki açıklama ve uyarıları sorunu anlayabilmek ve maskeleri düşürmek bakımından oldukça önemlidir:
“Ama sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak sosyalizm diye adlandırılan şeyi, Marks, komünist toplumun ‘birinci’ ya da alt evresi olarak adlandırmıştır. Üretim araçları ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, ‘komünizm’ sözcüğü bu evre için de kullanılabilir. Marks'ın açıklamalarının büyük değeri, burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak ve komünizmi, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak düşünmektir. (Sosyalizm nedir, komünizm nedir? gibi) ‘uydurulmuş’, skolastik ve yapay tanımlamalarla, kuru sözcük çekişmeleriyle yetinme yerine, Marks, komünizmin ekonomik olgunluk aşamaları denebilecek şeyi çözümler.” (iLa., Devlet ve Devrim)
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, metafizik zihniyetle, subjektif idealizm ve mekanik materyalizmle vs. açıklanamaz ve anlaşılamaz. O tamamen gerçek tarihsel hareketten doğar, gelişir ve ancak diyalektik materyalizmle bilimsel olarak anlaşılabilir. Çünkü tarihsel ve toplumsal hareket, o arada, kapitalizmden komünizme geçiş süreci, hem diyalektik hem de materyalist karaktere sahiptir doğası gereği. Ütopik tasarımlarla, aşamaların üzerinde atlama “merak”ıyla, kestirmeden komünizmin üst aşamasına sıçrama “savaş hile”leriyle sorunu anlamak zaten olanaklı değildir. Tarihsel ve toplumsal gelişmenin nesnel hareket yasalarını hiçe sayarak ise hiçbir bilimsel analiz yapılamaz…
Devam etmeden önce özellikle belirtmek isteriz, içerisinde geçtiğimiz tarihsel konjonktürün dünya burjuvazisi ve yedeğindeki akımlara sunduğu imkân ve gelişmeler nedeniyle bundan cesaret alanlar, (öyle ya nasılsa Marksizm-Leninizm, “Stalinizm”, sosyalizm ölmüştü!), dün yapamadıkları şeyi, Lenin’i, Leninizm’i “eleştirme” işini fütursuzca üstlendiler. Lenin’in Devlet ve Devrim gibi ölümsüz bir yapıtını “Marksizm”den kopuş, Marks’ın revizyonu, “mezhepçi Marksizm” vs. olarak lanse etmeye başladılar. Bunu Troçkizm’e yedeklenen ve esin kaynağı II. Enternasyonal olan bir takım oportünist çevrelerden de görüyoruz. Örneğin daha düne kadar “Leninist-Bolşevik” kamuflajı giyen Troçkizm’in değişik ekollerinin artık bu maskeyi bir yana atmasından da bu gerçeği görebiliyoruz.
Marks’ı dinlemeye devam edelim:
“Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, C.1, bMa.,  Birinci Baskı, s. 341, Sol Yay.)
Hileli ve demagojik savaşım yöntemleri kullanmayı bir sisteme, bir savaş tarzına dönüştürmüş Troçkist, oportünist çevreler, yukarıdaki alıntıda (veya benzer alıntılarda) geçen “sosyalizm” kavramı ile oynayarak, tahrif ederek, “İşte gördünüz mü Marks, kapitalizmden komünizme geçiş derken, sosyalizmi kastediyor, proletarya diktatörlüğünü de sosyalizme geçişle sınırlıyor, böylece Marks’ın sosyalizmin sınıfsız, kapitalizmin kalıntılarından arınmış, devletsiz toplum olduğunu savunduğunu görüyoruz” vs. diyorlar. Marks’ın vurguladığı, içeriğini açarak ortaya koyduğu komünizmin birinci ve ikinci evresi değerlendirmelerini; komünizmin alt evresinde üretici güçlerin henüz yetersiz geliştiği, işbölümü ve sınıfların, devletin var olduğu, bir diktatörlük aracı olarak proletarya diktatörlüğünün devletten devletsizliğe, olgunlaşmış komünizme geçiş aracı olacağı ve olduğu vb. değerlendirmelerini bir çırpıda bir kenara atarak yapılan bu saptamalar teorinin tahrifidir, devrimci ve bilimsel namustan açık ve kesin bir yoksunluktur. Marks ve Engels, eğer çevirilerle ilgili bir sorun değilse, yer yer, sosyalizm kavramını alt ve üst evre ayrımı yapmaksızın veya komünizmin üst evresi için de kullanmışlardır. Ama bundan hareketle koskoca teoriyi hiçe saymak, tahrif etmek komünistlerin değil, Marksizm-Leninizm düşmanlarının, bayağılıkta, demagoji sanatında sınır tanımayanların işi olabilir ancak. Ki bunun kanıtlarını ayrıca sunmaya devam edeceğiz.
Yukarıdaki alıntıya dönecek olursak, evet, kapitalizmden komünizme geçiş süreci kesintisiz/sürekli bir devrim sürecidir. Dünya proletarya devrimi için mücadele; proletarya devriminin zafer kazandığı bir ya da birkaç ülkede sosyalizmin inşası için mücadele; giderek proletarya devriminin uluslararası arenada zafer kazanması, dünya proletarya diktatörlüğünün kurulması ve komünizmin üst evresine doğru, sınıfsız dünya komünizmine geçiş süreci için mücadele, tümüyle, içerde ve dışarıda kesintisiz/sürekli bir devrim sürecidir. Bu devrim, ekonomik, politik, ideolojik-kültürel bir devrim sürecidir. Bu süreç, ulusal ve küresel alanda her cepheden “komple ve bütünlüklü” olarak özel mülkiyet dünyasından, kapitalizmden, onların ürünü olan her türlü ekonomik, toplumsal, politik eşitsizliklerden nihai, geri dönüşsüz kopuş süreci olarak keskin, karmaşık bir sınıf mücadelesi sürecidir. Proletarya devriminin bir veya birkaç ülkede zaferi, giderek dünya proletarya devriminin zaferi, bir son değil, yeni bir başlangıçtır, yeni ve karmaşık bir sınıf mücadelesi sürecidir. Bu, bu kadar açıktır.
Marks, yukarıdaki alıntıda bu gerçeği çarpıcı bir tarzda açıklar; evet, aynen, “Bu sosyalizm”, a) “genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması”na, b) “sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması”na, c) “bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması”na, d) “bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine”, şimdi dikkat edin: “varmak üzere,”(abç.) “devrimin sürekliliğinin ilânıdır,” e-“ zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.”
Demek neymiş, bütün bu farklılıkların kaldırılmasına varmak için (ki oraya varıldığında, bu komünizmin üst evresidir, yani sınıfsız toplumdur) bir sosyalizm aşamasından, yani olgunlaşmamış komünizm aşamasından geçmek gerekiyormuş. Ve söz konusu yere/amaca “varmak üzere” “zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğü” gerekli ve kaçınılmazmış. Demek ki, “Bu sosyalizm”,  kesintisiz bir devrim süreciymiş. Nereye kadar, alıntıda ifade edilen dört şıkkın gerçekleştiği aşamaya kadar. Peki, bu aşama hangi aşamadır? Kuşkusuz ki sınıfsız komünist aşamadır. O halde bu kesintisiz/sürekli devrim süreci bir devletli dönem, bir proletarya diktatörlüğü dönemidir ve bu geçiş süreci ancak nihai açıdan sönecek, sönme sürecini yaşamaya başlamış bir devlet olan proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gerçekleşecektir. O halde komünizmin ilk evresi olan sosyalizm (olgunlaşmamış komünizm) sınıfsız, devletsiz, kapitalizmin kalıntılarından kurtulmuş bir toplum değilmiş ve proletarya diktatörlüğü dönemi kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminin değil, kapitalizmden sınıfsız toplum olan komünizmin üst aşamasına geçişin devletiymiş.
Sorun açık değil mi!!! Açık ki küçük burjuvazi, sınıf karakterine bağlı olarak, Marks’ı tahrif ettiği gibi alıntıyı vb. alıntıları da tahrif etmektedir. Ama böyle tahrifatlar bol miktarda bulunmaktadır zaten.
Marks-Engels’e dayanan ve Marksizm’i geliştiren Lenin, şöyle der:
 “Bütün evrim teorisi tarafından ve genellikle bilim tarafından şaşmaz bir biçimde ortaya konan ilk nokta —ütopyacıların unutmuş bulundukları ve sosyalist devrimden korkan oportünistlerin bugün unuttukları nokta,— tarihsel bakımdan, hiç kuşkusuz, kapitalizmden komünizme özel bir geçiş aşamasının ya da evresinin varolması gerektiğidir.”
“Marks, ütopyaya düşmeden, bu gelecek konusunda şimdiden tanımlanabilecek şeyi, yani: komünist toplumun alt ve üst evresi (derece, aşama) arasındaki ayrımı en ayrıntılı bir biçimde tanımlamıştır.”
“Biz, devletin, yani tüm örgütlenmiş ve sistemli zorun, genel olarak insanlar üzerinde uygulanan her tür zorun ortadan kalkmasını son erek olarak alıyoruz. Biz, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi ilkesine uyulmayacağı bir toplumsal düzenin çıkagelmesini beklemiyoruz. Ama biz, sosyalizmi yürekten dileyerek inanıyoruz ki, sosyalizm, evrimi içinde komünizme varacak ve sonuç olarak, insanlara karşı zora başvurma zorunluluğu, bir insanın bir başka insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyuneğme zorunluluğu [sayfa 109] büsbütün ortadan kalkacaktır; çünkü insanlar, zor ve boyuneğme olmaksızın, toplum halinde yaşamanın yalın koşullarına uymaya alışacaklardır.” (açL., Devlet ve Devrim)
Olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizm evresinde sınıfların, sınıflar mücadelesinin varlığına bağlı olarak devlet de vardır. Marks ve Engels’i ayrıntılı bir biçimde inceleyerek Marksist devlet öğretisini geliştiren Lenin, anarşistlerle Marksistler arasındaki farklılıkları analiz ederken şöyle der:
 “1) Marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak [sayfa 148] sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yokolmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak, gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse, bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.” (age.)
Konumuz başlı başına bu devletten devletsizliğe geçişi incelemek değil; dileyen Lenin’in yapıtını inceleyebilir ve incelenmelidir de…
Sosyalizmin sınıfsız, devletsiz, kapitalizmin kalıntılarının olmadığı bir toplum olduğuna, proletarya diktatörlüğünün kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin değil, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin devleti olduğuna dair Engels de tanık olarak gösteriliyor. “Devrimci Marksist”, post-Marksist, “21. yüzyılın Marksizm”cilerinin kendi Marksizm-Leninizm düşmanlıklarına tanık olarak gösterdikleri Engels, bakalım ne diyor.
Alıntılar, Engels’in “Komünizmin İlkeleri” adlı yapıtından alınmıştır.
Soru 17: Özel mülkiyeti bir çırpıda kaldırmak olanaklı olacak mıdır?
      Yanıt: Hayır, mülkiyetin ortaklaşalığını kurmak için mevcut üretici güçleri, bir çırpıda gereken ölçüde artırmak ne kadar olanaksızsa, böyle bir şey de o kadar olanaksızdır. Şu halde, nasıl olsa yaklaşan proleter devrim, mevcut toplumu ancak yavaş yavaş değiştirecek ve özel mülkiyeti ancak gerekli miktarda üretim aracı yaratıldığı zaman kaldırabilecektir.”(abç.)
“Soru 18”i yanıtlarken, yanıtta yer alan “Mevcut koşulların şimdiden zorunlu hale getirdiği” önlemleri sıraladıktan sonra Engels usta, şöyle der:
“Bütün bu önlemler, elbette ki, bir anda uygulanamazlar. Ama bunlardan herbiri, her zaman, bir ötekini gerektirecektir. Özel mülkiyete karşı ilk köklü saldırıda bir kez bulunuldu mu, proletarya, durumdan daha ileriye gitmek, bütün sermayeyi, bütün tarımı, bütün sanayii, bütün ulaşımı ve bütün değişimi gittikçe daha çok devletin elinde yoğunlaştırmak zorunda kaldığını görecektir. Bu önlemlerin hepsi de, bu gibi sonuçlara yolaçarlar; ve ülkenin üretici güçlerinin proletaryanın emeği ile çoğaltılması oranında bunlar, gerçekleşebilir hale gelecekler ve merkezileştirici etkilerini geliştireceklerdir. Nihayet, bütün sermaye, bütün üretim ve bütün değişim ulusun ellerinde yoğunlaştığında, özel mülkiyet kendiliğinden ortadan kalkacak, para gereksiz olacak, ve üretim o denli artmış ve insanlar o denli değişmiş olacaklardır ki, eski toplumsal ilişkilerin son biçimleri de yok olabilecektir.” (abç.)
Soru 20: Özel mülkiyetin nihai olarak kaldırılmasının sonuçları neler olacaktır?
      Yanıt: Her şeyden önce, toplumun, hem bütün üretici güçlerin ve haberleşme araçlarının kullanımını ve hem de ürünlerin değişim ve dağıtımını özel kapitalistlerin ellerinden alarak, bunları elde bulunan olanaklara ve tüm toplumun gereksinmelerine uygun düşen bir plan uyarınca yönetmesiyle, büyük sanayiin şu andaki işletilişinin bütün kötü sonuçları ortadan kaldırılmış olacaktır. Bunalımlar son bulacaktır; mevcut toplum sistemi altında aşırı üretim demek olan ve sefaletin bunca büyük bir nedeni olan genişletilmiş üretim, o zaman yeterli bile olmayacak ve çok daha genişletilmek zorunda kalacaktır. Toplumun ivedi gereksinmelerinin ötesindeki aşırı üretim, sefalet yaratmak yerine, herkesin gereksinmelerinin karşılanması demek olacak, yeni gereksinmeler ve aynı zamanda da bunları karşılayacak araçlar yaratacaktır. Bu, yeni ilerlemelerin koşulu ve nedeni [sayfa 111] olacak, ve bu ilerlemeleri, böylelikle, toplum düzeninde şimdiye dek hep olduğu gibi kargaşalığa yolaçmaksızın başaracaktır. Manüfaktür sistemi zamanımızın büyük sanayii ile kıyaslandığında ne denli zavallı kalıyorsa, büyük sanayi de, özel mülkiyetin baskısından bir kez kurtuldu mu, bugünkü gelişme düzeyini o denli zavallı bırakacak bir ölçekte gelişecektir. Sanayiin bu gelişmesi, topluma, herkesin gereksinmelerini karşılamaya yeterli miktarda ürün sağlayacaktır. Aynı şekilde özel mülkiyetin baskısıyla ve topraktaki parçalanmayla kösteklenen tarımda, mevcut iyileştirmelerin uygulamaya konmasından ve bilimsel ilerlemelerden yepyeni bir hız kazanacak ve toplumun emrine bol miktarda ürün sunacaktır. Toplum böylece dağıtımını bütün üyelerinin gereksinmelerini karşılayacak şekilde düzenleyebilmesine yeterli miktarda ürün üretecektir. Toplumun çeşitli karşıt sınıflara bölünmesi, böylelikle, gereksiz hale gelecektir. Yalnızca gereksiz olmakla kalmayacak, bu, yeni toplum düzeni ile bağdaşmayacaktır da. Sınıflar işbölümü yüzünden varoldular, bu işbölümünün bugüne kadarki varlık biçimi tamamıyla yok olacaktır. Çünkü sınai ve tarımsal üretimi tanımlanan düzeye getirmek için, mekanik ve kimyasal araçlar tek başlarına yeterli değildir; bu araçları harekete geçiren insanların yetenekleri de buna tekabül eden bir ölçüde geliştirilmelidir. Nasıl ki geçen yüzyılda köylüler ve manüfaktür işçileri tüm yaşam biçimlerini değiştirmişler ve büyük sanayie sürüklendiklerinde bizzat çok farklı insanlar haline gelmişlerse, üretimin toplumun tamamı tarafından ortak yönetimi ve bunun sonucu üretimin göstereceği yeni gelişme de çok farklı insanları gerektirecek ve aynı zamanda bunları yaratacaktır. Üretimin ortak yönetimi, herbiri tek bir üretim dalına bağlanmış, ona zincirlenmiş, onun tarafından sömürülen, herbiri bütün öteki yetenekleri pahasına yeteneklerinden yalnızca bir tekini geliştirmiş ve toplam üretimin yalnızca bir tek dalını, ya da o dalın dallarından birini bilen bugünün insanları tarafından gerçekleştirilemez. Bugünün sanayii bile, bu gibi insanlardan gittikçe daha az yararlanıyor. Toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı olarak yürütülen sanayi, ayrıca, her yönden gelişmiş, üretim sisteminin tamamını kavrama yeteneğine sahip insanlar öngörür. Böylece birini köylü, ötekini ayakkabıcı, bir üçüncüsünü fabrika işçisi, bir dördüncüsünü borsa tellalı yapan —ki makineler bu kimselerin ayaklarını daha şimdiden kaydırmıştır— işbölümü tamamıyla yok olacaktır. Eğitim, genç insanlara üretim sisteminin tamamını baştanbaşa çarçabuk görme olanağını verecek, toplumun gereksinmelerine ya da kendi eğilimlerine göre onların sanayiin bir dalından ötekine geçebilmelerini sağlayacaktır. Dolayısıyla, mevcut işbölümünün bunlardan herbirine zorla kabul ettirdiği bu tek-yanlılıktan onları kurtaracaktır. Toplumun komünistçe örgütlenmesi, böylece, üyelerine, her yönde gelişmiş bulunan yeteneklerini, her yönde kullanma şansını verecektir. Bununla, çeşitli sınıflar zorunlu olarak yok olacaklardır. Şu halde, toplumun komünistçe örgütlenmesi, bir yandan sınıfların varlığı ile bağdaşmaz, öte yandan bu toplumun kurulması da, bu sınıf farklılıklarını yoketmenin araçlarını sağlar.
      Bundan, kent ile köy arasındaki karşıtlığın da, aynı şekilde, yok olacağı sonucu da çıkar. Tarımın ve sanayiin iki farklı sınıf yerine, aynı insanlar tarafından yürütülmesi, zaten, salt maddi nedenlerden ötürü, komünist birlikteliğin temel bir koşuludur. Tarımsal nüfusun kırdaki dağınıklığı ile sınai nüfusun büyük kentlere yığılmasının yanyana bulunması, tarımın ve sanayiin ancak az gelişmişlik aşamasına tekabül eden bir durumdur, kendisini daha şimdiden şiddetle hissettiren bütün daha ileriki gelişmeler için bir engeldir.
      Üretici güçlerin ortak ve planlı olarak işletilmesi amacıyla toplumun bütün üyelerinin genel birlikteliği; üretimin herkesin gereksinmelerini karşılayacak ölçüde genişletilmesi; kimilerinin gereksinmelerinin başkalarının pahasına karşılanması durumunun son bulması; sınıfların ve bunların karşıtlıklarının tamamıyla yok edilmesi; bugüne kadar mevcut olan işbölümünün kaldırılmasıyla, sınai eğitimle, iş alanının değiştirilmesiyle, herkesçe sağlanan zevklerden herkesin yararlanmasıyla, kent ile kırın kaynaşmasıyla toplumun bütün üyelerinin yeteneklerinin her bakımdan gelişmesi — özel mülkiyetin kaldırılmasının temel sonuçları işte bunlardır. [sayfa 113] “(iEa. + abç.)
Anlatılanlar açık değil mi? Evet, hem de tartışma götürmez bir şekilde açık. Neyin demagojisini yapıyorsunuz ve neden buna gereksinim duyuyorsunuz? Anlatılan komünizmdir ama komünizmin üst evresi, herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre ilkesinin yaşam bulduğu olgunlaşmış komünizm yani. Özel mülkiyetin nihai olarak kaldırılmasının sonuçlarını Engels, tıpkı Marks gibi anlatır. Tıpkı Lenin’in onları anlattığı gibi. Açık ki söz konusu üst evreye komünizmin alt evresi ya da birinci aşaması olan sosyalizmden geçilerek ulaşılacaktır. Yani Marks’ın anlatımıyla, “kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplum” evresinden geçilerek! Engels o kadar açık yazıyor ki, oportünistlerimiz, “devrimci Marksistler”imiz vb. için sağa sola çekilecek bir şey de bırakmıyor.  Üretim yetersizliği, işbölümü, kafa emeğiyle kol emeği, kırla kent arasındaki eşitsizlik, sınıflar, devlet, kapitalizmin komünizmin birinci aşamadaki kalıntıları ancak komünizmin üst aşamasıyla aşılabiliyor. Demek ki Marks ve Engels’i kendilerine tanık gösterenler yanılıyorlar ya da bilinçli oportünistler vs. olarak tahrifat yapıyorlar, Marksizm-Leninizm’e karşı yıkıcı, tasfiyeci, bölücü bir mücadele yürütüyorlar…
Şimdi de oportünist çarpıtmanın, keyfi yorumlamanın aracı haline getirilen bir diğer alıntıya geçelim. Engels, Bebel’e yazdığı bir mektupta şunları söyler:
“Özgür halk devleti, özgür devlet olarak değiştirilmiş. Dilbilgisi açısından bakılırsa özgür devlet, devletin vatandaşlarla ilişkilerinde özgür olduğu bir devlet, yani despot bir hükümetin yönetimindeki bir devlettir. Devlet üzerine bu gevezeliklerin tümüne son vermek gerekir; özellikle artık sözcüğün tam anlamında bir devlet olmayan Komünden bu yana. Her ne kadar Marx’ın Proudhon’a karşı yazdığı kitap ve daha sonra Komünist Manifesto, sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini [sich von selbst auflöst] ve ortadan kalkacağını ilan etmekteyse de anarşistler, “halk devleti”ni gene de ad nauseam suratımıza fırlatırlardı. Devlet, savaşımda, devrim sırasında, yalnızca karşıtları kuvvet zoruyla bastırmak için kullanılan bir geçiş kurumu olduğuna göre, özgür halk devletinden sözetmek tam bir saçmalıktır: Proletarya, devlete gereksinim duyduğu sürece, onu, özgürlük olsun diye değil, karşıtlarını bastırmak için kullanır ve özgürlükten sözetmek olanaklı olduğu anda da devlet devlet olarak varolmaktan çıkar.” (abç.)
Hemen vurgulayalım: Özgürlükler dünyası komünizmdir, yani olgunlaşmış, yani sınıfsız komünist evre. Ustaların da belirttiği gibi, “özgürlük zorunluluğun aşılmasıdır” ve bu zorunluluğun aşılması proletarya devriminin zaferinden başlayarak komünizmin üst evresi ile bir gerçeğe dönüşür. Devlet ve demokrasi kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde giderek gereksizleşmeye başlar ve sınıfların, devletin (sönmesiyle) aşılmasıyla birlikte zorunluluklar dünyası yerini, özgürlükler dünyasına bırakır.
Engels’in dediği gibi;
“Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de, kaçınılmaz bir biçimde, yokolur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, tüm devlet makinesini, bundan böyle kendisine lâyık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı antika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına...”
Marks ve Engels’in özgürlüğün zorunluluğun kavranması ve aşılması olduğu, bunun da sınıfsız toplum, komünizmin üst evresi olduğunu, özgürlükler dünyasının komünizmin üst evresiyle bir gerçeğe dönüştüğünü savunduklarını biliyoruz. Engels’i birlikte okuyalım:
“Üretim araçlarına, toplum tarafından elkonulması ile, meta üretimi, ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerine, bilinçli, planlı örgüt geçer. Bireysel yaşama savaşımı son bulur. Böylece, ilk kez olarak, insan, belli bir alanda, hayvanlar âleminden kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından, gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı çevreleyen, şimdiye kadar insanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı, şimdi, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri oldukları için ve kendi öz toplum yaşamlarının efendileri niteliği ile, ilk kez olarak, doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği ve denetimi altına geçer. Kendi öz toplumsal pratiklerinin, şimdiye değin, karşılarında doğal, yabancı ve egemenlik altına alıcı yasaları olarak dikilen yasaları, bundan böyle insanlar tarafından tam bir bilinçle uygulanan ve bu yoldan egemenlik altına alınmış yasalardır. İnsanlara özgü bir şey olan, ve şimdiye kadar karşılarında doğa ve tarih tarafından ihsan edilmiş bir şey olarak dikilen toplum durumunda yaşama, şimdi onların gerçek ve özgür eylemleri durumuna gelir. Şimdiye değin tarihsel egemenlik altında tutan yabancı, nesnel güçler, (sayfa: 403) insanların denetimi altına girer. İnsanlar, işte ancak bu andan başlayarak kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacak; onlar tarafından harekete getirilen toplumsal nedenler, ağır basan bir biçimde ve durmadan artan bir ölçüde, işte ancak bu andan başlayarak onlar tarafından istenen sonuçları vereceklerdir. İnsanlığın, zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır bu.” (abç., Anti-Dühring)
Demek neymiş, insanlık ancak sınıfların, sınıf mücadelesinin, böylece sınıf mücadelesinin aracı olan devlet de dahil, sınıflı toplumdan kaynaklanan tarihsel evreyi aşarak zorunluluklar aleminden özgürlükler alemine, bir diğer ifadeyle sınıfsız komünist topluma geçermiş. Demek ki, devletten devletsizliğe geçiş süreci kapitalizmden komünizmin ilk evresi olan sosyalizme geçiş değil, komünizmin üst evresine geçiş sürecidir. Özgürlükler âlemi komünizmin ilk aşaması olan sosyalizm değil, komünizmdir.
Şimdi Engels’in yukarıdaki alıntısına geri dönelim, bakalım Engels ne diyor, nasıl diyor.
“Devlet üzerine bu gevezeliklerin tümüne son vermek gerekir; özellikle artık sözcüğün tam anlamında bir devlet olmayan Komünden bu yana. Her ne kadar Marx’ın Proudhon’a karşı yazdığı kitap ve daha sonra Komünist Manifesto, sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini [sich von selbst auflöst] ve ortadan kalkacağını ilan etmekteyse de anarşistler, “halk devleti”ni gene de ad nauseam suratımıza fırlatırlardı.”
Engels’in teorisi bu kadar net, açık, kesin, bütünlüklüyken, buna rağmen Engels, oportünist, Troçkist manevralara alet edilmeye çalışılıyor. Bunun “iyi niyet”le, rastlantılarla izah edilmeyeceği açıktır. Yukarıdaki alıntı da açıktır, Bilimsel Komünizme, yani Marksizm-Leninizm’e karşı kullanılacak hiçbir şey de yoktur. Ne diyor Engels, “sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini… ve ortadan kalkacağı”nı. Engels burada “sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla”, yani bir kurucu süreçten bahsediyor. Zaten “Marksistler, devletin yokolmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak, gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar.” (Lenin) Ki bu kurucu sürecin gelişmesiyle ve kurulmasıyla aynı zamanda devletin de çözüleceğini ve ortadan kalkacağını ilan ediyor. Zaten gelişmiş sınıfsız komünist dünya, sosyalizm evresinden, olgunlaşmamış komünizm evresinden, yani, kendi özgün temelleri üzerinde gelişmemiş, her açıdan içerisinde doğduğu kapitalist dünyanın damgasını taşıyan bir dünyadan adım adım arınarak, geçerek, olgunlaşarak sınıfların, devletin olmadığı yüksek evreye ulaşacaktır. Ve bu süreç, kesintisiz bir devrim süreci olarak gelişir ve özgürlükler âlemine ulaşır. “Sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla”, yani alt evreden üst evreye geçerek, kendi özgün, bağımsız temelleri üzerinde gelişmeye başlayan evreye, devletsiz evreye varılır. Sorun bu kadar açıktır. Ama amaç, üzüm yemek değil bağcı dövmek olunca, iş değişiyor tabii ki. Bu ar damarından yoksun bayağılıklarla uğraşmak insana zor geliyor ama ideolojik ihanet, sınır tanımayan ideolojik çürüme, buna bağlı olarak ahlaki, vicdani, moral değerlerdeki aşırı çürüme, insanlarda bilimsel namus da bırakmıyor; dolayısıyla alıntı çarpıtıcılığına, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Stalin’, vb. vb. çarpıcılığına en bayağı biçimlerde başvurulmaktan kaçınılmıyor. Bu durumlarda yapılması gereken şey, teoriyi bütünlük içinde kavramaya önem vermek, bunla bağlı olarak bu vb. ilkesizlikleri, ahlaksızlıkları deşifre etmektir.
Lenin’in, Leninizm’in önderliğinde kurulan, Lenin’in ölümünden sonra Stalin önderliğinde kavgasını sürdüren III. Enternasyonal’in 1928 Programı incelendiğinde de kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin aynen Marks, Engels, Lenin gibi koyulduğunu, Ekim Devrimi ve sosyalist inşanın dersleriyle zenginleştirilmiş bir tarzda, Marksizm-Leninizm’in esaslarına bağlı kalarak şekillendiğini kolayca görmekteyiz. Yazıyı olağanüstü uzatacağından dolayı 28 programından alıntıları yazımıza aktaramamaktayız. Son derece zengin ve derin nitelikte olan 28 Programı’nın özenle incelenmesini okura salık veririz. Bu tarihi belge bugün sözde tartışılan konuları anlamamıza, tasfiyeci yönelim ve duruşları kavramamıza, ideolojik olarak silahlanmamıza hizmet edecektir.
Marks-Engels, Marksizm ve çağımızın Marksizm’i olan Leninizm, bir diğer vurguyla, “genel olarak proletarya devriminin, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiği olan Leninizm” (Stalin) sorunu yukarıda işlediğimiz şekilde ortaya koymaktadır. Marksizm-Leninizm’e reddiye yazan, Marksizm-Leninizm’in yerine Troçkizm’i, II. Enternasyonal oportünizmini, post-Marksizmi geçirmeye çalışan “devrimci Marksist”lerin, “21. asrın Marksizm”cilerinin tasfiyeci yönelimleri açıktır. Hele de şu “cin olmadan peri çarpmaya” kalkışanların durumu tam anlamıyla içler acısıdır...
Marksizm-Leninizm adına, proletarya devrimciliği adına, dünya proletarya devrimi adına, komünizm adına tüm teorik-ideolojik-ilkesel-tarihsel-programatik değerlerin “devrimci Marksist” (siz Troçki, Troçkizm olarak okuyun), post-Marksist tasfiyeci ret ve mahkûm edilmesi göz çıkarıyor, kafa yarıyor. Marks-Engels’in Marksizm’inin, çağımızın Marksizm’i olan Leninizm’in, bir bütün olarak Marksizm-Leninizm’in reddi ve yerine Gayya Kuyusu Troçkizm’in geçirilmesi; Leninizm’in sözde Marksizm’in bir mezhebi ilan edilmesi, hatta Leninizm’in lafının bile edilmemesi; UKH’nın ve sosyalizmin inşası tarihinin ve bu tarihte büyük Marksist Leninist Stalin’in de yok sayılarak düşmanca mahkûm edilmesi; Marksist Leninist Komünist Hareket’in “mezhepçi” bir hareket, küçük burjuva karakterde bir mezhep olarak lanse edilmesi… 
Marksist Leninist Komünist olan bu tarih çarpıcılarına, bu teori çarpıtıcılarına, bu fikir hırsızlarına, bu Troçkist ve post-Marksist ideolojik olarak aşırı çürümüş tortuya karşı sesini yükseltir. Herhangi bir komünist partisi varlık hakkını tartışamaz, tartışılmasına da izin veremez. Hiçbir Marksist Leninist komünist hareket, o hareketin resmi ifadesi olan ideolojisini, programını, tüzüğünü yok sayarak varlık hakkını tartışmaya izin veremez. Burada söz konusu olan şey, bir komünist partisinin kendi içindeki fikir ayrılıkları ve bu ayrılıkların iç demokrasi gereği tartışılması değildir, aksine, Troçkizm’in, post-Marksizmin bir bütün olarak o çizgiye açıkça reddiye yazması ve kendini tasfiye etmeye ya da Troçkist ve post-Marksist bir harekete dönüşme/dönüştürme çağrısı ve saldırganlığıdır. İş bu noktaya gelmişse, ortada başka şeyler var demektir. Her Marksist Leninist Komünist bu durumu ve tabloyu ilkeli bir tarzda eleştirel sorgulamalıdır…

*1- SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler
(2011, Akademi Kuram, Akademi Yayın, Ceylan Yayınevi)
2- Kesintisiz Devrim Ve İktidar Sorunu
(2014, Sınırsız Yayıncılık)
DEVAM EDECEK