11 Ocak 2017 Çarşamba

II. Bölüm devam ediyor...



SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU VE MÜLKİYETİN KARAKTERİ…
Bilindiği gibi, yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizm, açık burjuva kimliği ve burjuva ideolojisi ile, “biz sosyalizmi tasfiye ederek kapitalizmi ve emperyalizmi kurmak istiyoruz” diyerek ortaya çıkamazdı ve çıkmadı da. Yaptıkları her şeyi, sosyalizm ve komünizm adına yaptılar. Bir yandan eski sosyalist biçimleri korurken, öte yandan da kaçınılmaz olarak bu biçimleri de bozarak, kirleterek kapitalizme yöneldiler.
SSCB’de kapitalist restorasyonun başlangıcı, revizyonist bürokrat burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği 1956’dır. Sonraki süreç, her bakımdan mevzilerini sağlamlaştırdığı, bir tüm olarak programını pratikleştirdiği süreç oldu.
Revizyonist burjuvazinin iktidarı ele geçirip yeni tip burjuva diktatörlüğünü kurmasından sonra ekonominin de patronu haline geldi. Kızıl maskeli beyaz karşı devrim ve iktidarın ekonomi politikası ve ekonomik politikası, kapitalizmi inşa politikasıydı. İlk adımları, ürkek ve üstü örtük bir şekilde 1953-56 arası atılan bu politikalar, modern revizyonist burjuva diktatörlüğünün kurulması ile birlikte sistematik bir tarzda yürürlüğe sokuldu ve süreç içerisinde başarı kazandı. Böylece, önce üst yapıyı ele geçiren burjuvazi, kapitalizmi inşa programıyla, kapitalist yasaları (kapitalizmin nesnel ekonomik yasalarını) harekete geçirerek sosyalizmi tümden tasfiye etmenin yolunu açarak başarı kazandı. Yani söz konusu olan, sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde ortaya çıkan ve geçici bir dönem etki sağlayan bir revizyonist sapma değildi. En nihayetinde sapma son tahlilde çizgiye dönüşmeden düzeltilebilecek bir durumdur. SSCB’de söz konusu olan 56 ile modern revizyonist bir karşı-devrimin galebe çalmasıdır. Bir sapmadan bahsedilecekse, en fazlasından Stalin’in ölümünün hemen ardından başlatılan eski çizgiden uzaklaşma yönelimidir.
Yeni tip burjuvazinin önderliğinde SSCB’de inşa edilen ekonomi, klasik kapitalist ekonomi değildi. Ama onun yasalarına dayanan bir ekonomi olarak, tekelci devlet kapitalizmi, bürokratik kolektif kapitalizmdi. Yani yeni tip bir kapitalizmdi, tarihte ilk kez (sosyalist sistemin, sosyalist ekonominin tasfiyesi üzerinde) ortaya çıkan bir kapitalizm. Revizyonist, oportünist ve Troçki ve Mandelci Troçkist akımlar, aralarındaki önemli değerlendirme farklılıklarına karşın,  SSCB’deki ve öteki eski sosyalist ülkelerdeki kolektif mülkiyet biçimlerine ve Marks’ın Kapital’ine biçimsel açıdan dayanarak, 1956 sonrası SSCB’ni ve öteki eski sosyalist kamp ülkelerini “sosyalist” ilan edegeldiler.
Marksist Leninist Komünist Harekette de ortaya çıkan tasfiyeci orta yolcu revizyonist eğilim de sosyal emperyalist sistemi “sosyalist” olarak ilan ederken ve SSCB’deki sistemin klasik kapitalist biçimler alarak dağılmasına kadar olan süreci restorasyon süreci ve bu sürecin tamamlanarak dağılması olarak ilan ederken diyor ki, SSCB’deki kapitalizm olarak ilan ettiğiniz şey, Marks’ın Kapital’indeki kapitalizme hiç de benzemiyor!
Peki, bu bir kanıt olabilir mi? Bizce olamaz. Dahası bu tavır, tipik bir mekanizmdir, şematizmdir, pozitivizmdir. Çarpıcı bir “teorik tutuculuk”, “ideolojik tutuculuk”, “muhafazakârlık” ve “dogmatizm”dir. Diyalektiği, materyalizmi, tarihi materyalizmi, Marksizm-Leninizm’i unutmak ya da zaten anlamamış olmak demektir. Marks’ın kapitalizmi tahlil ederken ortaya çıkardığı kapitalist ekonominin nesnel gelişme yasalarını temel alarak, SSCB’de 56 sonrası sürece başarıyla ve somut olarak uygulamak yerine; görüngelere, lafıza takılmak, biçimciliğe ve “teorik tutuculuğa” saplanmak demektir.
Peki, her devlet mülkiyeti, sosyalist mülkiyet olarak görülebilir mi? Bizce görülemez. Kapitalist mülkiyetin sadece tek biçimi mi var?  Bizce hayır. Konuyla ilgili, Marksizm-Leninizm’in ustalarının yaklaşımına yakından eğilmekte yarar vardır.
Marks, “Hisse senetli şirketlerin kuruluşu”nu incelerken, şöyle der:
“1-Üretimin ve girişimin ölçeğinde, bireysel sermayeler için olanaksız bulunan muazzam bir genişleme aynı zamanda, daha önce hükümet girişimleri olan kuruluşların kamu girişimi haline gelmesi.
“2- Kendisi toplumsal üretim biçimine dayanan ve üretim araçları ile emek gücünün toplumsal yoğunlaşmasını öngören sermaye, burada, özel sermayeden farklı olarak, doğrudan doğruya toplumsal sermayenin (doğrudan bir araya gelmiş bireylerin sermayeleri) biçimini alır ve bunun girişimleri, özel girişimlerden ayrı ve farklı toplumsal girişimler şekline girer. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içerisinde ortadan kalkmasıdır.” (Kapital, C. III, s. 386)
Engels, kolektif kapitalist biçimlerin gelişimi ile ilgili şunları yazar:
“Ne olursa olsun, tröstlerle tröstsüz, sonunda kapitalist toplumun resmi temsilcisinin, devletin, üretimin yönetimini eline alması gerekir. Devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm zorunluluğu, kendini önce posta, telgraf, demir yolları gibi büyük ulaştırma örgenliklerinde gösterir.
“Eğer bunalımlar, burjuvazinin modern üretici güçleri yönetmedeki yeteneksizliğini ortaya çıkarmış bulunuyorsa, büyük üretim ve ulaştırma örgenliklerinin hisse senetli şirketler ve devlet mülkleri durumuna dönüşümü de bu erek için burjuvaziden ne denli kolay vazgeçilebileceğini gösterir. Kapitalistin tüm toplumsal işlevleri şimdi ücretli görevliler tarafından sağlanır…
“Ama ne hisse senetli şirketler durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan kaldırır. Hisse senetli şirketler bakımından bu durum açıktır. Ve modern devlette burjuva toplumun, kapitalist üretim biçimini genel dış koşullarını, işçilerden olduğu denli tek tek kapitalistlerden de gelen saldırılara karşı korunmak için kurduğu örgütten başka bir değildir. Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özsel olarak kapitalist bir makinedir: Kapitalistlerin devleti, soyut kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne denli çok kendi mülkiyetine geçirirse, o denli çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o denli çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür….” (AntiDühring, s. 397-398, Sol Yay.)
Engels, kendisinden aktardığımız alıntıların birinci paragrafında “gerekir” sözcüğü üzerine bir dipnot düşer ve şunları yazar:
“Gerekir diyorum. Çünkü ancak üretim ve ulaştırma araçları gerçekten hisse senetli şirketler tarafından yönetilemeyecek kadar büyük oldukları, bunun sonucu devletleştirme ekonomik bir zorunluluk durumuna geldiği durumda, ancak bu durumda, hatta bu işi yapan bugünkü devlette olsa, devletleştirme ekonomik bir ilerleme anlamına, tüm üretici güçlere toplum tarafından el konulmasına ön gelen yeni bir aşamaya erişildiği anlamına gelir. Ama son zamanlarda Bismarck, kendini devletleştirmelere verdiğinden bu yana ortaya, hatta şurada burada bir ruh düşkünlüğü içinde yozlaşan ve her türlü devletleştirmeyi, hatta Bismarck’ınkini bile sosyalist (devletleştirme) olarak ilan eden düzmece bir sosyalizmin çıktığı görüldü. Kuşkusuz, eğer tütünün devletleştirilmesi sosyalist (devletleştirme) olsaydı, Napoleon ile Mettermich sosyalizmin kurucuları arasında sayılırdı.” (age., s.397)
Demek ki kapitalist mülkiyet biçimi tek bir mülkiyet biçimine indirgenemez, bir de çeşitli kolektif biçimler alan, anonim ortaklıklar ve devlet mülkiyeti biçimini alan, kolektif kapitalist mülkiyet biçimleri de mevcuttur. Kapitalist mülkiyetin en yüksek biçimi, tekelci devlet kapitalizmdir. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında gelişen tekelci devlet kapitalizmi belirgin bir olguydu. Türkiye’de de KİT’ler olgusunu hepimiz bilmekteyiz… Tekelci kapitalist devlet mülkiyeti kapitalist mülkiyetin en yüksek biçimidir, bir kolektif kapitalizmdir, tek tek kapitalistin ve kapitalist grupların mülkiyeti değildir; burada kapitalist mülkiyetin sahibi burjuva devlettir, burjuva devlet, burjuvazinin genel sınıfsal çıkarları doğrultusunda bu mülkiyeti yönetir, artı-değeri buna göre dağıtır. Bu mülkiyetin kolektif karakteri, onun sermaye olma niteliğini de ortadan kaldırmaz. Kapitalizmi salt özel mülkiyete, tek tek kapitalistlerin bireysel mülkiyetine ve rekabetine indirgeyerek kapitalizm doğru tahlil edilemez. Ayrıca alıntılardan da görülebileceği gibi, her devletleştirme sosyalizm değildir.
Bu kısa açıklamalardan sonra, devam edebiliriz.
Sosyalist devletleştirmenin sosyalist karakterini belirleyen şey, proletaryanın iktidarda olmasıdır. Proletarya iktidarı kaybederse ekonomik iktidarını da kaybeder. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünün burjuva diktatörlüğüne dönüştüğü koşullarda, sosyalist toplumsal devlet mülkiyeti de kaçınılmaz olarak giderek kolektif kapitalist mülkiyete, tekelci devlet kapitalizmine dönüşecektir. Bu durumda özel kapitalist sermayenin, tek tek kapitalist ya da kapitalist grupların olmaması, özel mülkiyetin başlıca mülkiyet biçimi olmaması kolektif mülkiyetin sermaye olma niteliğini ortadan kaldırmaz ama giderek miadını doldurduğu oranda birincisine yol açar, ön koşullarını hazırlar ve çözülerek klasik kapitalist mülkiyet biçimlerine dönüşür; tıpkı revizyonist/kapitalist blokta yaşandığı gibi.
Bu bağlamda, SSCB’ye bakıp, hani nerde özel kapitalist sermaye grupları, hani nerde özel sermaye grupları arasındaki kapitalist rekabet, hani nerde kapitalist pazarda iş gücünü özgürce satan işçiler, hani nerde özel mülkiyet deyip SSCB’de ve diğer eski sosyalist ülkelerde kapitalizme dönüş sürecini ve bu ülkelerin giderek kolektif kapitalist ekonomilere dönüştüğünü ret ve inkâr etmek, ne Marksizm-Leninizm’le ne de O’nun diyalektik materyalist yöntemiyle bağdaşmaz ve insanı doğru yoldan fena halde çıkarır. Olguculuk (pozitivizm) Marksizm-Leninizm değildir ve Marks’ın vurguladığı gibi görüntüyle öz-içerik bire bir çakışsaydı bilime gerek kalmazdı. Görüngülerin analizi, görüngüleri yöneten temel gelişme yasalarına inilerek/kavranarak ancak doğru anlaşılabilir.
Modern revizyonizmin iktidara gelmesi ve programını yürürlüğe koymasını yeni burjuvazinin iktidara gelmesi ve kapitalizmi inşa etme sürecine girmesi ve klasik kapitalist biçimlere geçmeden önce (eski sosyalist biçimleri bir yandan korurken öte yandan bozarak- sözde korunmuş) sosyalist hukuki biçimler altında kapitalizmin inşa edileceğini reddetmek ile, devletin sınıfsal karakteri ile mülkiyet arasındaki bağı kopararak, mülkiyetin karakterini belirleyenin devletin sınıfsal karakteri olduğunu yadsıyan bakış açısı ve tahlil arasında kopmaz bir bağ vardır ve bu ikisi de revizyonizme tekabül etmektedir.
Küçük burjuva sosyalizmi ile sosyal demokrasi, her türlü devletleştirmeleri sosyalist olarak görür.  Bu tez, kaynağını, Bernstein’den, Kautskiyzm’den, II. Enternasyonal oportünizminden, Troçkizm’den, modern revizyonizmden alır.
Lenin, “tekelci ya da tekelci devlet kapitalizminin artık kapitalizm olmadığı, artık ’devlet sosyalizmi’ vb.” olduğunu ileri süren yaklaşımı burjuva reformizmi olarak mahkûm eder ve bunun “en yaygın yanılgı” olduğuna dikkat çeker. (Bkz. Devlet ve Devrim, s. 84)
Yine Lenin, “…Tekelci devlet kapitalizmi, sosyalizmin en eksiksiz maddi hazırlığı, onun bekleme odasıdır, çünkü tarihin merdiveninde bu basamakla, sosyalizm denen basamak arasında bir ara basamak yoktur.” (Seçme Eserler, C. 9, s.198), der. O, hemen bir üst paragrafta şunları yazar: “ …Çünkü sosyalizm, tekelci devlet kapitalizmden bir adım ileriye atmaktan başka bir şey değildir.”
Madem sosyalizm, tekelci devlet kapitalizminden bir adım ileriye adım atmaktır, yani proletaryanın sosyalist devrimle iktidarı ele geçirmesidir o halde, yeni tip burjuvazinin proleter iktidarı tasfiye ederek yeni tip burjuva diktatörlüğünü kurması demek de, sosyalizmden tekelci devlet kapitalizmine “bir adım gerileme”dir. SSCB ve Sosyalist Kamp’ın deneyimleri de bunu kanıtlıyor.
“Sosyalist devlet mülkiyeti, kapitalist devlet mülkiyetinden temelde ayrılır. Belirli işletmeler ve hatta tüm iktisat dalları burjuva devletin mülkiyetine geçse de, bunların toplumsal özü değişmez. Burjuva devlet, tekelci sermayenin çıkarlarını savunur ve bunların elinde, emekçi çoğunluğun mülk sahibi azınlık tarafından baskı altında tutulmasını sağlayan bir zor aygıtıdır. İşte tam da bundan ötürü, devlet kapitalisti işletmeler, emekçilerin burjuva sınıfının bütünü tarafından sömürülmesine dayanan girişimlerdir ve yabancı ve köleleştirici güç olarak halka düşmandırlar.
“Sosyalist toplumda iktidar işçi sınıfının elinde bulunmaktadır. İşçi sınıfı, devlet üretim araçlarına halkla ortaklaşa bir şekilde sahiptir…
“Devlet mülkiyeti, sosyalist toplumda egemen olan mülkiyet biçimidir…” (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C. II, s. 108-109, iba.)
Konuyla ilgili çarpıcı bir örnek olarak Polonya deneyini de verebiliriz. Ayrıca, Spiro Dede’nin, “Karşıdevrim İçinde Karşıdevrim” yapıtının her okuyucu tarafından incelenmesi gerektiğine de inanıyoruz.
1953-56 arası dönemde, SSCB’deki gelişme sürecine paralel olarak, Polonya’da da revizyonist eğilimler gelişip güçlenir. SSCB’de iktidarın yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizm tarafından ele geçirilmesine bağlı olarak Polonya’da da burjuva revizyonist karşı-devrim iktidara gelir. 1945-53 sürecinde, Polonya’da nispeten güçlü bir sosyalist sanayi kurulur. Tarımdan farklı olarak sanayide devlet mülkü, 1956 sonrası süreçte de korunur. 56 ve sonrası ile birlikte proletarya iktidarı revizyonist burjuva iktidara, sosyalist sanayi tekelci kapitalist devlet mülkiyetine dönüşür.
Burjuva revizyonist iktidarın yıkılarak yerini klasik kapitalist yapıya bırakmasına dek, odağında proletaryanın durduğu ve burjuva revizyonist-kapitalist sistemin nimetlerinden yararlanan ve paylaşan küçük bir azınlık hariç, toplumun ezici bir çoğunluğunun (küçük burjuvazi, aydınlar vs.)  proletarya hareketi etrafında harekete geçtiği, sayısız grev ve direnişin örgütlendiği bir tarihsel kesit yaşandı Polonya’da. Uluslararası sermayenin, gerici Vatikan’ın ve Titoizm’in enerjik desteği ve yönlendirmesinde Polonya’daki direnişin önderliğini burjuva liberalleri, Katolik Kilisesi, açık burjuva unsurlar yapmaktaydı. Gelişen devasa işçi ve emekçi kitle hareketi anti-Sovyet, anti-sosyalist ve Batı kapitalizmi hayranı sloganlarla yönlendirilmesine karşın, işçi ve emekçi yığınlar kendi meşru hak ve özgürlüğü için harekete geçmişti… Örneğin emperyalizmin denetiminde olan gerici Dayanışma Sendikası, 10 milyon işçiyi örgütlemeyi başarmıştı.
Peki, on milyonları sisteme ve iktidara karşı ayağa kaldıran olgu ne idi? Biliyoruz ki, nesnel bir temel, sınıfsal çelişkiler, sömürü ve zulüm olmadan böylesine dev kitle hareketleri gelişemez. Böyle bir hareket suni olarak yaratılamayacağı gibi sadece “dış güçlerin kışkırtmasıyla” da izah edilemez. İşin içine “dış güçlerin” girebilmesi de iç çelişkilerin varlığını ve bu çelişkilerin kitleleri, büyük kitleleri harekete geçirecek denli az çok keskinleşmesini veya olgunlaşmasını gerektirir.
Bu nesnel temel ve çelişkiler Polonya sisteminin tam da bağrında yatıyordu. Bürokratik kapitalist sistem ve bürokrat burjuvazinin diktatörlüğü, yeni tip kapitalist tarzda sömürü ve Rus sosyal emperyalizmine bağımlılık tam da söz konusu nesnel temeli ve çelişkileri oluşturuyordu. Yeni tip kapitalist ve sosyal emperyalist sömürü, zulüm ve toplumsal adaletsizlik çelişkileri o denli keskinleştirmiştir ki, on milyonlar, komünist öncüden mahrum bir şekilde de olsa, hareketin önderliğinden bağımsız olarak, tümüyle meşru zeminde harekete geçmiştir, geçebilmiştir.
Peki, burada karşı karşıya gelen başlıca sınıflar kimlerdi? Açık ki, proletarya ile revizyonist (yeni tip) burjuvaziydi. Toplumun onda dokuzunu karşısına alan bu sınıf, yeni tipten kapitalist restorasyonun ürünü olan yeni tip burjuvazi idi. Bu öyle bir hareket idi ki, Polonya’nın sosyalist, Polonya’daki iktidarın da proleter olduğu demagojilerine ölümcül bir darbe indiriyordu.
Peki, Polonya’da kolektif devlet mülki olan sanayiyi bu durumda sosyalist (!) gören mantık Marksist-Leninist mantık ve değerlendirme olabilir mi? Olamayacağı açık olsa gerek. Tabii yolunu şaşırmış olanlar hariç!
1971’deki işçi ayaklanmasını anlatır ve tahlil ederken, Spiro Dede şöyle yazar:
“Ayaklanmanın ulaştığı dramatik boyutlar, işçilerin hakim rejime ne pahasına olursa olsun direnme kararlılığı, isyanın gözü pek ruhu, yüce proleter dayanışması, vb., ‘Polonya sosyalizmi’nin tamamen iflas ettiğini ve açığa çıktığını gösteriyordu. Aynı zamanda bu olaylar, eski sosyalist ülkeler arasında ilk defa Polonya proletaryasının ayaklanarak, iktidardaki rejimin işçilerin rejimi olmadığını, onun tüm kötülüklerin ana kaynağı olduğunu ve sonuç olarak da yıkılmayı hak ettiğini açıkça ilan ettiğini de gösteriyordu. Enver Hoca yoldaş, işçi sınıfının bu haklı hareketlerini hem Polonya hem de öteki revizyonist ülkeler için arz ettiği önem açısından değerlendirirken şöyle yazıyordu: ‘Polonya işçi sınıfının mücadelesi revizyonist ülkeler için yeni bir olguya işaret ediyor… Aralıkta Polonya’daki işçi sınıfı ile iktidardaki revizyonist hükümet arasında ayrılık gerçekleşti… İlk defa, bir yanda işçiler öte yanda revizyonistler, kutuplaşmış iki uzlaşmaz sınıf olarak karşı karşıya geldiler.’” (Karşıdevrim İçinde Karşıdevrim, s. 99)
Yukarıdaki çıplak tabloya karşın modern revizyonizmi ve kapitalizmin restorasyonunu kavrayamayan ve yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizmle uzlaşan orta yolcu akım, o yıllarda da, sonrasında da klasik kapitalist biçimler alıp çökünceye dek, “Polonya sosyalist bir ülkedir” savlarını ortak payda olarak, tıpkı diğer revizyonist/kapitalist ülkeleri niteledikleri gibi, tanımlamaya, proletarya ve halkları, devrimcileri yanıltmaya bütün güçleri ile devam ettiler.
Tartışmalar bakımından yararlı olacağı için “Asyatik Üretim Tarzı” üzerinde de durmak istiyoruz.
Marks’ın feodalizm incelemelerinde öne çıkan olgu, Batı Avrupa feodalizmi olmuştur. Oysa dünyamızda Batı Avrupa feodalizminden daha yaygın feodal üretim biçimlerinden biri olarak bir Doğu feodalizmi söz konusuydu. Büyük filozof sorunun bu yanının farkında olmakla birlikte bu olguya sınırlı ama açıklıkla değinmiştir.
Batı tipi feodalizmde tipik olan, yerel derebeylikler ve toprak mülkiyetinin özel ellerde toplanmış ve parçalanmış olmasıdır. Marx ve Engels’in dediği gibi, “Bütün Avrupa ülkelerinde feodal üretimin özelliği, toprağın mümkün olduğu kadar çok sayıda alt feodaller arasında bölünmesiydi.”  (Marks-Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s. 191) Doğu feodalizminde tipik olan ise toprağın komünal toprak mülkiyeti olarak feodal devletin elinde toplanmış, merkezileşmiş olmasıdır. Yine Marks’ın dediği gibi, “…Gerçekten toprakta özel mülkiyetin yokluğu, tüm Doğunun anahtarı! Siyasal ve dinsel tarihin özü burada.” (age., s. 142) Batı feodalizminde feodal toprak mülkiyeti ve feodal hiyerarşik düzen feodal beylerin güçlerine göre dağılmış ve şekillenmiştir. Doğu feodalizminde ise mülk devletindir, egemen feodal sınıf, bir “devletlü” sınıf olarak örgütlenmiştir; feodal sınıf piramidinin tepesinde kral/sultan bulunmaktadır; askeri ve dinsel aristokrasi, feodal sınıfı oluşturmaktadır.(Bakınız PEDK, C.I, Bölüm II ve Bölüm III.)
Burada çok özet olarak üzerinde durduğumuz Doğu tipi feodalizm, kuşkusuz ki süreç içerisinde bozulmuş, vakıf ve mültezim uygulamaları yoluyla, kapitalizmin gelişimiyle giderek çözülmüş ve toprakta özel mülkiyetin gelişimiyle, özel mülkiyete dayanan biçimler alarak çözülmüştür vb. Ama asıl amacımız, burada, “Asyatik Üretim Tarzı”nın kolektif devlet mülkiyetine dayanan karakterine ve feodal egemen sınıfın bir devletli kolektif sınıf karakteri taşımasına dikkat çekmektir. Fazla uzağa gitmeden, bu olguyu Osmanlı İmparatorluğu gerçeğinden de bilmekteyiz. Bilindiği gibi, toprakta özel mülkiyetin bulunmayışından, toprağın devlete ait olmasından yola çıkarak, Osmanlıyı sınıfsız bir toplum olarak izah eden ve savunan anlayış ve eğilimler üzerinden yürütülen tartışmalar, 60’lı yılların ünlü tartışma konularından birisini oluşturmuştu. Oysa Doğu feodalizmi ve Osmanlı İmparatorluğu, feodal bir düzen karakteri taşımakta ve özgün bir biçimde iki temel sınıfa, köylülük ve feodal sınıfa dayanmaktaydı. Köylülük özel toprak mülkiyetinden yoksun olarak, devlet tarafından feodal temeller üzerinden koyu bir feodal sömürüye tabi tutulmaktaydı…
Görüldüğü gibi, “Asyatik Üretim Tarzı”nda, toprakta özel mülkiyetin bulunmaması esas olgu olmasına ve egemen sınıf, Batı Avrupa’da olduğu şekilde doğrudan feodal beylikler biçiminde karşımıza çıkmamasına karşın, bu toplum biçimi feodal sınıflı toplum olarak tanımlanmış ve çözümlenmiştir.
Kuşkusuz ki, amacımız, feodal toplumla kapitalist toplumu, feodal toplumla kapitalizmin restorasyonu yolunda ortaya çıkan revizyonist/kapitalist toplumları birbirine eşitlemek ya da kaba bir tarihsel paralellik kurarak,  tarihsel sınırları, sosyo-ekonomik farklılıkları yok sayarak kapitalizmin restorasyonunu kanıtlamak değildir. Aksine,  her bir toplumun ve tarihsel dönemin özgünlüğünü ve kendine özgü koşullarını unutmadan, tartıştığımız sorunda perspektifimizi geliştirebilecek sonuçlar çıkarabilmektir. Aksi düşünülemez bile.
Burada dikkat çekmek istediğimiz şey, özel mülkiyetin, sınıfların, sömürünün ortaya çıkışıyla birlikte, sömürücü sınıflı toplumların mutlak olarak özel mülkiyete, hâkim sınıfların parçalanmış özel mülkiyetine, emekçi sınıf ve tabakaların özel mülk sahipleri sınıfının kolektif biçimler almayan ayrı ayrı kesimlerinin sömürüsüne vb. dayanmadığını göstermektir. Tarih de bu olguya tanıklık yapmaktadır.
SSCB ve Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkelerinde kapitalizmin restorasyonu ile birlikte tarih, yeni bir olguya tanık olmuştur. Bu yeni olgu, kendi nesnel temelleri ile somut olarak diyalektik materyalizme, Marksizm-Leninizm’in ilkelerine dayalı tahlil edilmeli, eski yetersiz bakış açısı aşılmalı, teori yenilenerek geliştirilip zenginleştirilmeli, tarihi deneyin eleştirel analizinden çıkan derslerle kadrolar, sınıf ve kitleler silahlandırılmalıdır. Böylece sosyalizmin yeni bir Ekim atılımı, 21. yüzyılın kaçınılmaz kaderi olan sosyalizmin yer küremizdeki zaferi, donanımlı ve ideolojik, programatik, stratejik olarak sağlam bir şekilde kucaklanmalıdır. Aksi tavır, komünist saflardaki orta yolcu, oportünist tasfiyeci, Troçkist ve post-Marksist, bürokratik küçük burjuva liberal sapmaların “ideolojik-teorik tutuculu”ğuna, “dogmatizm”ine, şematizmine kapılmak, yolu şaşırmak olacaktır…
SSCB’de, 1956 ile iktidarın yeni tip burjuvazinin eline geçmesinden sonra, sosyalist ekonomi, giderek yerini yeni tip kapitalist ekonomiye bırakmıştır. 56 ile iktidarın bu el değiştirmesi ile yeni tip burjuvazi, elindeki iktidar ve üstyapı tekeline dayanarak, sosyalizm ve komünizm adına, kapitalizmi, tekelci devlet kapitalizmi olarak inşa etmeyi başarmıştır. 70’lere geldiğinde, artık SSCB ekonomisi revizyonist/kapitalist bir ekonomiye, sosyal emperyalist bir ekonomiye dönüşmüştür. Bu dönüşümün programı, uygulamaları, somut verileri kitabımızda zaten ortaya konulmuştur ve bu yazı dizimizde de ortaya koyulacaktır.
DEVAM EDECEK

6 Ocak 2017 Cuma

II. BÖLÜM...



        SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU VE İDEOLOJİ…

SSCB’de, kapitalist restorasyonun başlangıcı, 1956’dır. Revizyonist bürokratik burjuvazi, 20. Parti Kongresi ile politik iktidarı ele geçirmiştir. 20. Parti Kongresi’nin ideolojik, programatik, stratejik ve taktik çizgisi, yeni tip burjuvazinin çizgisini oluşturmaktaydı. Yeni tip burjuvazinin çizgisi, içte sosyalizmin tasfiyesini, kapitalizmin yeni tipten tekelci devlet kapitalizmi olarak inşasını, bu temelde, dışta sosyal emperyalist bir süper devlet olarak tarih sahnesine çıkmayı hedefliyordu.
Şu sorunun yanıtının net bir şekilde verilmesi gerekir: 1956 dönemeci ile yeni tip burjuvazi proletarya diktatörlüğünü tasfiye ederek yeni tipten bir burjuva diktatörlüğü kurdu mu kurmadı mı? Bizim bu soruya yanıtımız nettir: Evet, 56 dönemeci ile birlikte, yeni tip burjuvazi, proleter iktidarı tasfiye ederek yeni tipten burjuva diktatörlüğünü kurmuştur. 20. Kongre ve sonrası izlenen teorik ve pratik hat, bunun açık kanıtıdır. Modern revizyonizm de bu sınıfın ideolojisidir; parti ve devlet ideolojisidir, SSCB’nin kızıl maskeli karşı devrimin zaferi ile davul-zurna eşliğinde ilan ettiği resmi ideolojidir…
Modern revizyonizmi, Marksizm-Leninizm’in bir mezhebi (“Mezhepçi Sosyalizm”, “Mezhepçi Marksizm”), “Marksizm-Leninizm tabanı üzerinde” duran bir akım olarak gören revizyonist, oportünist akımlar, doğal olarak, 56’yı bir dönemeç, Marksizm-Leninizm tarafından ortaya konulamamış bir yoldan yeni tip burjuva diktatörlüğünün kurulduğu bir tarihsel dönüm olarak görmemekte ve modern revizyonist iktidarı, sosyalist olarak görmeye devam etmekteydiler. Bazı revizyonist, oportünist akımlar ise, modern revizyonizmi bir sapma olarak görmekteydiler ve 56 ile inşa edilen ve geliştirilen bu iktidarı sosyalist olarak tanımlamaktaydılar. Keza, bir diğer kısım revizyonist, oportünist akım ise, “üst yapı revizyonist ama alt yapısı sosyalist” olduğunu düşündükleri için SSCB‘yi ve diğer eski sosyalist ülkeleri dağılıncaya dek, sosyalist olarak tanımlamaktaydılar ve tanımlamaya devam ettiler*. Modern revizyonizmi Marksizm-Leninizm’in yaratıcı geliştirilmiş biçimi, revizyonist/kapitalist sistemi sosyalizmin ileri aşaması, komünizme yükselen/ilerleyen sosyalizm olarak gören akımı ise geçiyoruz; ki bu akım Sovyet modern revizyonizminin (Kruşçev, Brejnev vb.) ideolojik-siyasi uzantısıydı…
Peki, modern revizyonizm nedir? Modern revizyonizm, Marksizm-Leninizm’in bir biçimi midir? Modern revizyonizm, Marksizm-Leninizm’in tabanı üzerinde duran, onun bir mezhebi olan, dolayısıyla Marksist-Leninist bir akım mıdır? Modern revizyonizm, kimin, hangi sınıfın ideolojisidir? Yoksa sınıflar üstü bir olgu ve ideoloji midir?
Bizce, modern revizyonizm, ne sınıflar üstü bir akımdır ne de Marksist-Leninist bir akımdır; bizce modern revizyonizm, sosyalizm maskeli burjuva ideolojisinin bir biçimidir. Modern revizyonizm, özellikle 2. Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan ideolojik ve siyasi bir akımdır. Savaşın ardından, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki kritik tarih eşiğinde, güçler dengesinin önemli oranda sosyalizm lehine değiştiği ve emperyalist kapitalizmin genel bunalımının alabildiğine şiddetlendiği bir tarih kesitinde ortaya çıkan yeni tip burjuva akımdır. İktidardaki modern revizyonizmin ilk biçimi, Titoizm’dir. Titoizm, Sosyalist Kamp içerisinde emperyalizmin “Truva Atı” idi. Fakat iktidardaki revizyonizmin en tehlikelisi Kruşçev’le birlikte ortaya çıkan Sovyet modern revizyonizmiydi. Kruşçevci Sovyet modern revizyonizminin ortaya çıkarak iktidarı gasp etmesinden sonra, AEP-ASCH hariç, sosyalist kampın öteki ülkelerinde de modern revizyonist karşı devrim galebe çaldı…
SSCB’de ortaya çıkan modern revizyonizmin, içteki maddi- sınıfsal temelini oluşturan şey, sosyalizmin zaferi koşullarında ortaya çıkan aristokratik, teknokratik, bürokratik ayrıcalıklı yeni tip küçük burjuva tabakasıydı. Dıştaki maddi ve politik kaynağı ise, emperyalizm, emperyalist kuşatmanın baskısı ve Amerikan emperyalizminin önderliğinde örgütlenen “Soğuk Savaş Stratejisi”ydi.
SSCB’deki söz konusu küçük burjuva bürokrasisi, yeni tip karşı-devrimi örgütleyerek 1956’da politik iktidarı gasp ederek, politik iktidar tekelini kurmayı başarmıştır. Küçük burjuvazinin burjuva olmak için yanıp tutuşması ve koşullar elverince iktidarı ele geçirmesi, eşyanın doğası gereğidir. 56 dönemeci ile iktidarı gasp eden bu küçük burjuvazi, burjuva olmaya sıçramış ve kendi programını yürürlüğe koymuştur. Böylece yeni tip küçük burjuva toplumsal bir katman ve kast olmaktan çıkarak yeni tip bir burjuva sınıfa dönüşmüştür.
Peki, modern revizyonizmin sosyalist bir ülkede iktidara gelmesi neyi ifade eder? Modern revizyonist karşı-devrimin iktidar tekelini gasp ettiği ve programını yürürlüğe koyduğu halde, bu iktidar, hala proletarya diktatörlüğü olarak nitelenebilir mi?
Marksizm-Leninizm’e göre, modern revizyonizmin iktidara gelmesi ve programını yürürlüğe koyması demek, proletaryanın iktidarını kaybetmesi, burjuvazinin diktatörlüğünü kurması demektir. Modern revizyonizm Marksizm-Leninizm’in, yeni tip burjuva diktatörlüğü proletarya diktatörlüğünün tasfiyesi demektir. Orta yol yoktur: Ya proletarya diktatörlüğü ya da burjuva diktatörlüğü! Ya sosyalist ideoloji ve pratik ya da burjuva ideolojisi ve pratik, Lenin’in de vurguladığı gibi, insanlık henüz üçüncü bir ideoloji keşfetmemiştir ve revizyonist orta yolcular da bunu başaramamıştır. Orta yolcu akım, proletarya ile burjuvazi, kapitalizm ile sosyalizm-komünizm arasında yalpalayan, sınıf barışını savunan, iki sistemin barışını savunan, bir elini kapitalizme, diğer elini sosyalizme uzatan ve doğası gereği ikisi arasında sürekli yalpalayan küçük burjuvazinin sınıf tavrı ve duruşudur.
Lenin’in dediği gibi, eğer proletarya iktidarda değilse, sosyalizm düşünülemez. Yeni tip burjuvazinin iktidarı gasp etmesi, proletaryanın iktidarı kaybetmesidir. Proletaryanın iktidarı kaybettiği yerde ise, sosyalizm düşünülemez ya da sosyalizmin giderek tümden tasfiyesi nesnelerin doğası gereğidir.
Modern revizyonizm, yeni tip burjuvazinin ideoloji ve programıdır. Programı yeni tip burjuvazinin programı olan bir iktidar ise sosyalizmi değil, sosyalizmi tasfiye ederek kapitalizmi inşa eder. Sürecin tahlil ve tanımlamasında belirleyici olan niyetler değil, objektif gerçeklerdir. Ve gerçekler inatçıdır, er geç kendilerini dayatırlar. Yapılması gereken şey, gerçeğin, nesnel ve bilimsel, Marksist-Leninist çözümlenmesidir. Orta yolculuk, eklektisizmdir, eklektisizm ise oportünizmdir. Marksist-Leninist Komünist Hareketin saflarında modern revizyonizmle uzlaşma sapması demek olan orta yolculukla, komünist hareket Marksist-Leninist yolda ilerleyemez. Gerek coğrafyamızda, gerekse de uluslararası arenada komünist hareketin tartıştığımız sorunda temelde doğru olan çizgisinin giderek inkârı ve tasfiyesinden kaçınılamaz. İlkeli ve Marksist-Leninistçe olan tek tavır, özeleştirel bir şekilde bu sapmanın düzeltilmesidir.
Modern revizyonizm, Marksizm-Leninizm’in bir çeşidi değildir. Yeni tip burjuvazinin modern revizyonist diktatörlüğü proletarya diktatörlüğünün bir biçimi değildir. Kapitalist/revizyonist sistem, sosyal emperyalizm sosyalizmin bir çeşidi değildir. Bir Çin sosyalizmi, bir Küba sosyalizmi, bir K. Kore sosyalizmi vb. vb. yoktur; bu yaklaşım(lar) küçük burjuva milliyetçiliğin ürünüdür. O da sosyalist, bu da sosyalist, hepimiz sosyalistiz vs. yaklaşımı tipik oportünizmdir. Modern revizyonist ideolojiyi de “sosyalist ideoloji” olarak görmek ya da buna açık kapı bırakmak da oportünizmdir. Eski ideolojik ayrılıkların önemsizleştiği ve aşıldığı gerekçesi, tipik bir tasfiyeci oportünizmdir. Proletarya saflarına taşınan burjuva ve küçük burjuva ideolojisidir; küçük burjuva ütopizmidir. Ne modern revizyonist ideoloji ne de kendilerini “Marksist”, “Marksist-Leninist”, “komünist”, “devrimci Marksist” vs. olarak tanımlayan oportünist, revizyonist, reformist, anarşist, Troçkist akımlar Marksist-Leninist, komünist değildirler. Onlar, Marksizm-Leninizm tabanı üzerinde duran, Marksizm-Leninizm’in birer mezhebini oluşturan partiler, çevreler, bireyler vs. değildirler. Oportünist hayaller yaymak, ilkesiz, belkemiksiz bataklığa gitmek Marksist Leninist Komünistlerin işi değildir ve olmayacaktır.

* Bu vb. teoriler ve analizler kitabımızın “TASFİYECİ REVİZYONİST TEORİLERİN ELEŞTİRİSİ”  bölümünde genişçe incelenmiştir. Sırası gelince söz konusu teorilerin bir kısmı yazı dizimizde de ele alınacaktır. Ki dizimizde, kitabımızın basılmasından sonra ulaşabildiğimiz, incelediğimiz kaynaklardan çıkardığımız verilerin bir kısmına da yer vermekteyiz.
DEVAM EDECEK

2 Ocak 2017 Pazartesi

II. Bölüm

SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU: İKTİDAR…
Proletarya, proleter devrim aracılığıyla hemen ve doğrudan komünizme sıçrayamaz. Proletarya, ancak olgunlaşmamış komünizm olan (komünizmin ilk evresini oluşturan ve bir geçiş evresi olan ) sosyalizmden geçerek komünist toplumun üst evresine (sınıfsız toplum) ulaşabilir. Çünkü üretici güçlerin gelişme düzeyi, proletaryanın bir çırpıda komünizme sıçramasına izin vermez ve vermemektedir. Geçiş evresi olarak sosyalizmi zorunlu kılan da bu nesnel olgudur.
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, kesintisiz bir devrim sürecidir. Ve bu devrimci geçiş süreci ya ileriye, komünizme yürüyüş ya da geriye, kapitalizme dönüş ikilemi dışında üçüncü bir seçenek tanımaz. Sürecin temel çelişkisi, kapitalist yolla sosyalist yol arasındaki çelişkidir. Çelişkinin devrimci çözümü, sosyalizmden komünizme geçiştir.
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, ve uluslararası alanı kapsayan keskin bir sınıf mücadelesi sürecidir. Sınıf mücadelesi, geçiş sürecinin temel dinamiğidir. Geçiş sürecinde sınıf mücadelesinin reddi, sosyalizm ve komünizmin reddi ve kapitalizme geri dönüşün kutsanmasıdır.
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, ancak proletaryanın önderliğinde gerçekleşebilir. Bu önderlik proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesinde ve komünist partisinin önderliğinde somutlaşır. Dolayısıyla proletaryanın önderliğinin ret ve inkârı, sosyalizm ve komünizmin yadsınması, kapitalist restorasyonun yolunun açılması ve kapitalizmin yeniden inşasını ifade eder.
Kuşkusuz ki, devrimci geçiş süreci, mekanik, şematik bir tarzda kavranamaz. Bu bağlamda geçiş süreci bir kez başladı mı otomatik bir çizgide ilerleyen bir süreç olarak kavranamaz. Aksine, devrimci geçiş süreci, karmaşık, kendi içinde gerileme, zikzaklar çizme, sapmalara uğrama, yenilgi olasılıklarını da bağrında taşıyan diyalektik bir süreçtir. SSCB’nin ve Sosyalist Kamp’ın tarihsel deneyimi de bunu kanıtlıyor.
Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, bir geçiş evresini oluşturan sosyalizm, adı üstünde bir geçiş aşamasıdır; kendi başına bağımsız, kendi öz varlık koşulları içerisinde gelişen temel bir toplum değildir. İlkel komünal, köleci, feodal ve kapitalist toplumlar, temel toplum biçimleridir. İnsanlığın ve toplumsal gelişmenin tarihsel evriminden bunu hepimiz biliyoruz. Sosyalizm bu kategoriye girmez, sosyalizm yerini komünizme bıraktığında, komünizm, temel bir toplum olarak tarihi bir olguya dönüşecektir.
Temel toplum biçimlerinden geriye dönüş olanaklı değildir. Örneğin, feodal toplumun yıkılması ve yerini kapitalizmin almasından sonra, yıkılmış toplumun kalıntılarının feodal toplumu yeniden kurma (restorasyon) girişimleri, Fransa deneyiminden de görülebileceği gibi, hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Çünkü üretici güçlerin gelişme düzeyi, toplumsal gelişmenin ulaştığı nesnel tarihsel düzey, bunu olanaksız kılmaktadır.
İnsanlık, komünizme ulaştığında, kapitalizmin restorasyonu olanaklı olmayacaktır. Çünkü komünizm, sınıfsız toplumdur. Üretici güçlerin, toplumsal gelişmenin nesnel gelişme düzeyi, zaten buna olanak tanımayacaktır. Ama aynı şeyi, bir geçiş evresi olan sosyalizm için söyleyemeyiz. Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, kapitalist restorasyon tehlikesi vardır. Tehlike önlenemezse, bir olguya dönüşür ve kapitalizm yeniden inşa edilebilir. Deneyler de Marksist- Leninist teorinin bu tahlilini doğrular; deneylerin ışığında geliştirilmiş olan teori, bunu kanıtlar.
Sosyalizmin maddi-nesnel ön koşulları, kapitalizmin bağrında ortaya çıkar ama sosyalist üretim ilişkileri için bu olanaklı değildir. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri ile sosyalist üretim ilişkileri uzlaşmaz karşıtlığa tekabül eder ve birbirini yadsırlar. Örneğin özel mülkiyetçi üretim ilişkileri sömürüye dayandığı için, biri diğerinin bağrında (kapitalizmin feodal toplum içinde çıkıp gelişmesi gibi) ortaya çıkar ve gelişir. Ama sosyalist üretim ilişkileri sömürüyle bağdaşmaz, sömürüden arınmış üretim ilişkileri karakteri taşır, bu nedenle yeni bir üretim ilişkisi olarak, eskinin bağrında doğup gelişemez.
Sosyalist üretim tarzının ve bu üretim tarzının bir bileşeni olan sosyalist üretim ilişkilerinin örgütlenebilmesinin zorunlu politik ön koşulu, proletaryanın sosyalist devrim yoluyla iktidarı ele geçirmesi, egemen sınıf olarak örgütlenmesidir. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın egemenliğini bir başka sınıfla paylaşmadığı ve paylaşmayacağı iktidarıdır. Proletarya, komünizme geçiş evresindeki ekonomik, politik, kültürel görevlerini ancak proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gerçekleştirebilir. Ve proletarya diktatörlüğünün temel yönetici gücü de komünist partisidir.
Her devrimin temel sorunun iktidar sorunu olduğunu biliyoruz. Kapitalizmden komünizme geçişin belirleyici temel aracı nasıl proletarya diktatörlüğü ise, sosyalizmden kapitalizme geçişin de zorunlu politik ön koşulu, burjuvazinin sosyalist iktidarı ele geçirerek tasfiye etmesidir. Şu veya bu biçimde iktidarı ele geçiremeyen burjuvazi, kapitalist restorasyonu örgütleyemez, sosyalizmi tasfiye edemez.
Demek ki geçiş sürecinde gerek devrimin, gerekse de karşı devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Proletarya, ancak kendi iktidarına dayanarak nihai hedefi olan komünizme ilerleyebilir, ulaşabilir. Başka yolu yok. Keza burjuva karşı devrim de ancak iktidarı ele geçirerek, proletarya diktatörlüğünü tasfiye ederek kapitalizme geri dönebilir. Bunun da başka yolu yok.
Görüldüğü gibi, sorunun merkezinde, her halükarda iktidar sorunu durmaktadır. Bu olgu, sosyalizmin temel bir toplum olmamasıyla, bir geçiş biçimi olmasıyla bağlıdır.
Demek ki, SSCB ve Sosyalist Kamp’ta yeni bir yoldan gerçekleşen kapitalizmin restorasyonu sorununu incelerken, işe, öncelikle iktidar sorununu inceleyerek ve çözümleyerek başlamamız gerekmektedir. Bu sorundan kaçınmak, gerçekte asıl sorundan kaçınmak ve revizyonizme boylu boyunca saplanmak demektir.
Evet, SSCB’de kapitalizmin restorasyonunun başlangıcı 1956’dır. Bu başlangıç, “sosyalizmin zafer”, ve “kesin zafer” kazandığının düşünüldüğü bir tarih kesitinde gerçekleşmiştir. SBKP’nin 20. Kongresi ile Kruşçev liderliğindeki modern revizyonist burjuvazi politik iktidarı ele geçirmiştir. Proletarya partisinin ve proletarya diktatörlüğünün miadını doldurarak yerini “tüm halkın partisi”ne ve “tüm halkın devletine” bıraktığı, böylece yeni bir tarihi aşamaya, sosyalizmden komünizme geçme aşamasına geçildiğinin ilanı proletarya diktatörlüğünün tasfiye edildiğinin ilanıdır. Burada söz konusu olan revizyonist bir sapmanın partide, devlette ve üstyapıda ortaya çıkması değil, aksine, yeni tip burjuvazinin partiyi, devleti, üstyapıyı ele geçirerek, sosyalist iktidarı tasfiye ederek, yerine, yeni tip burjuva iktidarını kurmasıdır. Bu yeni iktidarın çizgisi, teorisi-programı-stratejisi-taktikleri ile tüm toplumsal yaşamı kucaklayan, sosyalizmi her cephede tasfiye, kapitalizmi kurma eylemi olarak kendisini ortaya koyan bütünlüklü bir çizgidir. Ve bu yeni iktidar, modern revizyonist karşı devrimin zaferiyle, proletaryanın yenilgisi ile yeni tip burjuvazinin iktidar tekelini kurması ve yeni bir yoldan, Marksist-Leninist teorinin daha önce görmediği yoldan, kapitalizmi yeni bir tarzda kurmasıdır.
Bu yeni tarihsel deneyimin kanıtladığı gibi, sosyalizmin inşa sürecinde, eğer önlenemezse, yeni tipten bir küçük burjuva sınıfı doğar, gelişir, ilk elverişli fırsatta da politik iktidarı gaspeder ve politik iktidar tekeline dayanarak, sosyalizm ve komünizm adına, yeni tipte kapitalizmi kurar da. SSCB’de önce iktidar ele geçirilmiştir. Kavranacak halka budur. Sonra, bu iktidar gücüne dayanılarak sosyalist ekonomi de, adım adım, tasfiye edilerek yerine kapitalizm geçirilmiştir. Burada, klasik burjuva devrimlerinin, kapitalizm ve burjuvazinin gelişim çizgisini arayıp bulamayınca veya kaba ekonomist perspektiflerden yola çıkarak veya bunlara benzer bakış açılarından hareketle SSCB’nin 56 sonrasını, ta dağılıncaya dek sosyalist ilan etmek demek, gerçekte, sosyalizmde ortaya çıkan yeni tarihsel deneyimi ve bu deneyimden çıkarılacak yeni dersleri anlayamamayı ifade eder sadece. Ki böyle bir kafayla sosyalizm kurulamaz veya varsayalım ki kuruldu, bu durumda da sosyalizm korunamaz. Aynı nehirde iki kez yüzülmez. Yeni bir tarihsel deneyim ortaya çıkmıştır bir kere. Tarihin tekerliği artık geriye çevrilemez. Yapılması gereken şey, dogmatiklikten, muhafazakârlıktan, teorik-ideolojik tutuculuktan kurtularak, yeni olguyu kavramak, teori ve pratiği zenginleştirecek yoldan yürüyerek geleceği kurmaktır.
1956 sonrası, uluslararası bir akım olarak ortaya çıkan, modern revizyonizme, kapitalist restorasyona ve sosyal emperyalizme, kapitalist/revizyonist sisteme karşı orta yolcu bir konumda mevzilenen oportünist akımın çarpıttığı ve kavramaktan uzak olduğu sorunların başında, iktidar sorunu gelmektedir. Bu bayatlamış ve üstelik tarihsel pratik tarafından ıskartaya çıkarılmış revizyonist yaklaşım ve duruşun, tüm bunlardan sonra, komünist hareket saflarında ortaya çıkması ve savunulması son derece üzücü ve mutlaka mahkum edilmesi gereken antiMarksist-Leninist bir eğilimdir. Üstelik bu tasfiyeci, inkarcı oportünist eğilimin, iç ve uluslararası orta yolcu akım tarafından 1950’lerden bu yana savuna geldiği revizyonist teori ve tezleri “dogmatizme”, “teori-ideolojik tutuculuğa” karşı mücadele ve “teorik-ideolojik yenilenme”, “yaratıcı Marksizm”, “mezhepçi Marksizme karşı mücadelekamuflajına bürünerek ileri sürmesi, tabloyu daha trajik, daha trajikomik bir hale getirmektedir. Tasfiyeci-inkârcı revizyonizm Marksist Leninist Komünist Hareketin programının “20. asra” ait olduğu, ideolojik-teorik çerçevesinin aşıldığı formülasyonu ile de bu yönelimini ortaya koymuştu uzun yıllar önce.
Ayrıca, Troçkizm’in tek ülkede sosyalizmi olanaklı görmeyen, bir veya birkaç ülkede sosyalizmin inşasını yadsıyan teorilerine, Troçkist sosyalizm anlayışı ve geçiş programına sempati duymak, propagandasını yapmak, Troçkizm’in ve postMarksizmin ideolojik bataklığına batmış olarak, Leninizm’i açıkça yadsımak, Stalin, “Stalinizm” düşmanlığı yapmak ve kolektifin kürsüsünden ilkesizce propagandasını yapmak, üstüne üstelik bunları “21. asrın sosyalizmi”, “sosyalizmin rönensansı”, “sosyalist aydınlanma”, “teorik-ideolojik yenilenme”, “yaratıcı Marksizm”, yeni (!) teorik açılımlar vs. ilan etmek tipik bir tasfiyeciliktir. Orta yolcu oportünizmin, Troçkizm’in, post-Marksizmin, “ezilenlerin Marksizmi”nin, küçük burjuva bürokratizminin ve elitizminin bataklığındaki kokuşmuş teorileri, tezleri, analizleri alıp ya da ondan esinlenerek sözde yenilenme vs. adına açılım(!) yapmak; üstüne üslük, bu teorilerin gerçek sahiplerini atlayarak, bu fikirlerin sahibi şunlar, şunlardır, bilmem kaç on yıl sonra bu teorilerin, fikirlerin değerlerini anlayıp benimsedik, özeleştirimizi yaparak ilkeli, dürüstçe şimdi de bunların propagandasını yapıyoruz dememek ayrıca baştan sona son derece sağlıksız bir tutumdur, düpedüz fikir hırsızlığıdır; bu tablo, utanç verici bir ideolojik-teorik-siyasi-örgütsel kirlenmeyi-çürümeyi; ahlaki, vicdani, moral değerlerden kopuşu yansıtmaktadır çarpıcı bir tarzda.
80’lerden, özellikle de 90’lardan sonra 100-150 yıllık revizyonist, oportünist, reformist, Troçkist vb. teori ve tezlerin “dogmatizme, teorik-ideolojik tutuculuğa” karşı mücadele, “yenilenme”, “21. asrın sosyalist aydınlanması”, “yaratıcı Marksizm” vs. adına modaya dönüştürülerek piyasaya sürülmüş olduğu bilinen bir gerçektir. “Doğu Bloku”nun dağılışıyla birlikte, Titoculuk ve Kruşçev revizyonizminden sonra ortaya çıkarak uluslararası bir akıma dönüşen; bir elini revizyonizme bir elini Marksizm-Leninizm’e uzatan, proletarya ile yeni tip burjuvazi, kapitalizmle sosyalizm arasında sürekli yalpalayan orta yolcu akımın teori ve tezlerinin, keza bilinen Troçkist, postMarksist tasfiyeci kirliliğin ve çürümenin “yaratıcı Marksizm”, “muhafazakarlığa karşı mücadele” vs. adına yeniden gündemleştirilerek Marksizm-Leninizm’e karşı mücadele edilmesi, komünist hareketin teorik ve ideolojik olarak silahsızlandırılması, kuşkusuz ki mücadele edilmesi gereken komünist hareketteki tasfiyeci oportünist sapmanın karakteristikleridir. Sadece hatırlatmakla yetiniyoruz: Ama bu, aynı zamanda komünist hareketin kendi günahlarının kefaretidir.
DEVAM EDECEK

29 Aralık 2016 Perşembe

Çeviri-Belge

Kitap İncelemesi: Molotov’un Anıları*

Bill Bland**

Ekim
1993

Albert Resis (Editör), Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics (=Molotov Anımsıyor: Kremlin Siyasetinin İçinde), Şikago, 1993
Viyaçeslav Molotov Stalin’in en yakın silah arkadaşıydı ve uzun yıllar boyu Sovyetler Birliği’nde çok önemli mevkilerde bulundu. Dolayısıyla insan onun anılarının, revizyonistlerin SSCB’nde sosyalizmi nasıl yıktıkları ve kapitalizmin restorasyonunun yolunu nasıl açtıklarını gösteren değerli bilgiler içermesini umardı.

Kirov’un Öldürülmesi

İşin aslına bakılırsa kitapta, eski Sovyetler Birliği’nin en üst (yönetici- G. A.) çevreleri dışında daha önce bilinmeyen ya da az bilinen bir ya da iki ilginç bilgi lokmacığı bulunuyor. Örneğin o şunu söylüyor:
“Kruşçov Kirov’u Stalin’in öldürttüğünü ima etmişti... 1956’da bir komisyon kuruldu...
“Komisyon Stalin’in Kirov’un öldürülmesi olayıyla bir ilişkisi olmadığı sonucuna vardı. Kruşçov, işine yaramadığı için komisyonun bulgularını yayımlamayı reddetti.” (Albert Resis (Editör), Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, Şikago, 1993, s. 353)

Açıklamalar---Anıların Yazarı Hakkında

Ancak ne yazık ki –anıların büyük çoğunluğunda olduğu gibi- Molotov’un anılarının ana gövdesi de, anımsadığı olaylardan çok Molotov’un kendi zaaflarını ortaya koyuyor.
Hiç kimse Molotov’un sosyalizme ve işçi sınıfına bağlılığını tartışma konusu edemez. O, yaşadığı sürece Stalin’i sadık bir biçimde izledi; ancak Stalin’in yolgösterici elinin ortadan kalktığı koşullarda onun siyasal zekâsının, kendisini kuşatan revizyonistlerin, Stalin’in öldüğü 1953’den kendisinin de revizyonistler tarafından 1957’de SBKP’nden atılmasına kadar geçen kritik süre içinde onu bir alet olarak kullanmalarını önleyecek ölçüde keskin olmadığı açığa çıkacaktı.

Molotov’un Stalin’e Saldırıyı Örtük Olarak Onaması

Stalin’i birçok açıdan savunmakla birlikte Molotov, Kruşçov’un SBKP’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin’e yönelttiği acımasız saldırı karşısında sessiz kaldığını kabul ediyor:
“Hemen hemen aynı görüşleri savunan bazı kimseler beni suçluyorlar: ‘20. Kongrede neden sessiz kaldın?... Sessiz kalmak onamak anlamına gelir’ diyorlar. Böyle oldu. Sessiz kaldım ve böylece onamış oldum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 351)
O, sessiz kalmasının nedenini, Parti’nin olayların Marksist-Leninist analizine ‘hazır olmaması’ ve kendisinin ve diğer Marksist-Leninistlerin Kruşçov’un kongredeki karalamalarına karşı çıkmaları halinde ‘Parti’den atılacak’ olmaları olarak gösteriyor:
“Parti böylesi bir analize hazır değildi. (Böyle bir durumda- G. A.) bizi kesinlikle kovarlardı... Bizi hiç kimse desteklemezdi. Hiç kimse.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 350)
Molotov bize şunu söylüyor:
“... Dahası ben, Parti’de kalmamız halinde durumu yavaş yavaş düzeltebileceğimizi umuyordum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 350)
Fakat Molotov aslında, 20. Kongrede Stalin’e yapılan saldırılar sırasında bütünüyle sessiz kalmamıştı. Tersine o, kongrenin açık oturumlarından birinde,
“... ‘kişiye tapınma’yı kınamakta” (Keesing’s Contemporary Archives, Cilt 10, s. 14,748) kararsızlık göstermemişti. Bu, daha sonra gizli bir oturumda Stalin’e yapılacak olan adıgeçen saldırının sugötürmez bir başlangıcıydı.
Ancak SBKP’nin, ülkede esas itibariyle kapitalist bir toplumsal düzeni restore etmekte olan açık revizyonistlerin egemenliği altına girdiğinin Marksizm-Leninizmi bir parça bilen herkesin gözünde apaçık belli olmasından çok sonra bile Molotov, asıl uğraşının revizyonizme karşı savaşımdan ziyade revizyonist liderleri, kendisini Parti’ye yeniden almaları için ikna etmeye çalışmak olduğunu şöyle anlatıyor:
“Her kongreden sonra Merkez Komitesine, Parti’ye yeniden alınma başvurumu değerlendirmeleri için mektup yolladım.
“Parti’ye yeniden alınmam için dört kez başvuru yaptım. Brejnev’e mektup yazdım... 24. Kongre’ye bir başvuru mektubu daha göndereceğim.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 284, 356)
Gerçekten de o, revizyonistlere karşı çıktığı için cezayı hakettiğini kabul edecek kadar ileri gidiyor ve sadece (Parti’den- G. A.) atılmasının fazlasıyla sert bir ceza olduğunu söylüyor:
”Doğru, cezalandırılmam gerekirdi; ancak Parti’den atılma...?” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 356)

İsrail Olayı

Eski Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin gelişiminin genel tablosu şimdi artık biliniyor; ancak Molotov’un kişisel bilgilerine dayanarak, Sovyet tarihinin; Sovyet rejiminin Filistin’in bölünmesini desteklemiş olması ve Lavrenti Beria’ya karşı gerçekleştirilen darbe gibi bazı daha tartışmalı bölümlerini aydınlatması yararlı olurdu.
Ne yazık ki o, bu görevi gerçekleştirmede büyük ölçüde başarısız kalmıştır.
Bu yılın başlarında Stalin Derneği’ne sunulan bir tebliğde, başını Sovyetler Birliği’nin BM’deki Sürekli Temsilcisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Andrey Gromiko’nun çektiği SBKP liderliği içindeki revizyonistlerin Sovyet dış politikasını, Filistin’in bölünmesi doğrultusunda çarpıtmayı başardığını gösteren kanıtlar sunuldu.
O sıralar Sovyet Dışişleri Bakanı koltuğunda oturan Molotov (Anıları’nda- G. A.), olayların çarpıtılmış bir versiyonunu sunuyor. O sanki, kendisi ve Stalin İsrail devletinin oluşumunu ‘desteklerken’, Amerikan emperyalistlerinin buna ‘karşı çıktıklarını’ söyler gibidir:
“Soru: Amerikalılar İsrail devletinin oluşumuna karşı mıydılar?
“Yanıt: Benimle Stalin dışında herkes karşıydı.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 65)
Halbuki, ABD emperyalistlerinin İsrail devletinin oluşumuna karşı olduklarını söylemenin saçma olduğu açıktır:
“ABD’nin bölünmeyi desteklemesi kararın, (yani Filistin’in bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması- Editör) kararının (BM- G. A.) Genel Kurulundan üçte iki çoğunlukla geçmesinin sağlanması bakımından kritik bir önem taşıyordu.” (Encyclopedia Americana, Cilt 15, Danbury (ABD), 1992, s. 533)
Bununla birlikte Molotov açıklamasının devamında, aslında kendisinin ve Stalin’in, ırkçı bir İsrail devletinin oluşumunu değil, Arapların ve Yahudilerin iktidarı paylaşacağı bir Filistin devletini desteklediklerini söylüyor:
“Ancak biz, her iki ulusun (‘milliyetin’ demek istediği anlaşılıyor- Editör) içinde bir arada yaşayacağı bir Arap-İsrail (‘Arap-Yahudi’ demek istediği anlaşılıyor- Editör) birliği önerdik.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 65)
Bir başka anlatımla Molotov’un, Stalin Derneği’ne sunulan tebliğde dile getirilen görüşü desteklediği, yani Stalin’in, Arapların ve Yahudilerin iktidarı paylaşacağı bir Filistin devletinden yana olduğunu söylediği anlaşılıyor.

Beria Olayı

Stalin Derneği’nde okunan “ ‘Doktorlar Davası’ ve Stalin’in Ölümü” başlıklı raporda, Stalin’in ölümünden sonra başını Kruşçov’un çektiği öndegelen revizyonistlerin, (Parti- G. A.) liderliğinin dürüst üyelerini aldatarak onları, Lavrenti Beria’nın emperyalizmin bir ajanı olduğuna inandırdıkları ve Beria’ya karşı askeri tipte bir darbeye katılmaya ikna ettikleri yolundaki saptamanın kanıtları sunulmuştu. Molotov’un, bu darbeye katılmayı kabul etmesi için gösterdiği biricik neden, Kruşçov’un ona, ‘görünüşe bakılırsa’ Beria’nın ‘bir şeylerin peşinde olduğunu’ söylemesiymiş!
Molotov’un bu olaylara ilişkin öyküsü, hemen hemen Kruşçov’unkinin aynısıdır:

“Eğer Beria hakkındaki... son Politbüro oturumuna ilgi duyuyorsan, bu toplantıdan önce bir miktar hazırlık çalışması yapıldığını aklında tutmalısın. Kruşçov bu konuda son derece enerjik ve verimli bir örgütleyici olduğunu gösterdi. Parti (Genel- G. A.) Sekreteri olduğu için inisiyatif onun elindeydi. Onun iyi bir örgütleyici olduğu tartışma götürmez.
“O beni Merkez Komitesi binasına çağırdı ve ben de gittim. ‘Seninle Beria hakkında konuşmak istiyorum. O güvenilmez biri’ dedi.
“Bense, ‘Ben bu fikri bütünüyle destekliyorum. Onun Politbüro’dan çıkarılıp atılması gerekiyor’ dedim...
“Oturumdan hemen önce, Beria’nın Politbüro’dan çıkarılmasının yeterli olamayacağı hususunda anlaştık. Onun tutuklanması da gerekliydi...
“İki gün sonra hepimiz oturumda bir araya geldik...
“İşin tümünü Kruşçov... düzenlemişti. Niçin?... Anlaşıldığı kadarıyla Kruşçov’a Beria’nın bir şeylerin peşinde olduğu bilgisi ulaşmıştı. Ve Beria’nın, kendi komutası altında birlikleri bulunuyordu...
“Beria Politbüro oturumu sırasında tutuklandı... Biz hepimiz dosttuk...
“İlk konuşan ben oldum. Ben Beria’nın dejenere birisi olduğunu... ve onun komünist olmadığını söyledim...
“Daha sonra Beria kendini savunmak için söz aldı...
“Beria oturuma, kendisini nelerin beklediğinden tümüyle habersiz olarak gelmişti...
“Oda sıkı bir koruma altındaydı; fakat toplantı odasının bitişiğindeki Poskrebişev’in odasında, başında Jukov’un bulunduğu bir subay grubu bekliyordu. Bu grup, Beria’yı tutuklamak için içeriye çağrılmayı bekliyordu. Malenkov düğmeye bastı. İşaret buydu... Başında Jukov’un bulunduğu subay grubu odaya girdi.
“Malenkov: ‘Beria’yı tutuklayın’ dedi.
“Soru: Bu Beria için tam bir sürpriz miydi?
“Yanıt: Aynen öyle... O, ‘Beni tuzağa düşürdünüz’ diye haykırdı. Beria, Kruşçov’un böyle bir şey yapacağını ummuyordu...
“Moskalenko da işin içindeydi. Kruşçov rütbesini yükselterek onu mareşal yapmıştı...
“Beria’nın konulduğu cezaevinin yönetimi Moskalenko’ya verildi.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 343, 344, 345, 346)
Beria hakkındaki resmi suçlama onun,
“... yabancı emperyalist güçlerin uşağı” (Keesing’s Contemporary Archives, Cilt 9, s. 13,029) olduğu biçimindeyse de Molotov onun emperyalizmin bu anlamda bir ajanı olmadığında diretmektedir:
“Soru: Bugün bile Beria’nın herhangi bir yabancı istihbarat servisinin ajanı olup olmadığı tartışılıyor.
“Yanıt: Öyle olmuş olduğunu sanmıyorum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 339)
Molotov Beria’yı, 1953’te liderlik içinde objektif olarak emperyalizme yardımcı olan bir politikayı savunduğundan ötürü ‘emperyalizmin ajanı’ olmakla suçluyor:
“O, emperyalizmin ajanı gibi hareket etti; önemli olan budur... Ben Beria’yı emperyalizmin bir ajanı olarak değerlendiriyorum. Ajan, casus anlamına gelmez.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 340)
Uzun zaman sonra Molotov hâlâ, darbeye katıldığı için ‘pişman olmadığını’ söylemekte ve bu darbeyi örgütlediği için Kruşçov’u övmektedir!:
“Ben (Beria’ya karşı yapılan darbede yer almaya- Editör) razı oldum. Bundan ötürü şimdi pişmanlık duymuyorum. Bunun Kruşçov’a önemli bir saygınlık kazandırdığına inandım ve hâlâ da inanıyorum. Benim düşüncem bu.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 345)
Molotov, Beria’ya yöneltilen ‘emperyalizme hizmet etme’ suçlamasının, Sovyet hükümetinin, işgal altındaki Doğu Almanya’da sosyalizmin inşası doğrultusunda izleyeceği politikaya ilişkin olduğunu açıklıyor. ‘Sosyalizmin ihracı’na ilişkin Marksist-Leninist tutumu Stalin, Amerikan gazete patronu Roy Howard’ın Mart 1936’da kendisiyle yaptığı mülakatta şöyle dile getirmişti:
“Howard: Kapitalist olarak nitelediğiniz ülkelerde, Sovyetler Birliği’nin kendi siyasal teorilerini başka ülkelere zorla kabul ettirme niyeti konusunda varolan gerçek korku bir tehlike öğesi içermiyor mu?
“Stalin: Böylesi korkuların hiçbir haklılığı olamaz. Eğer Sovyet halkının, çevresindeki devletlerin çehresini, hem de zor araçları kullanarak değiştirmek istediğini düşünüyorsanız, tamamen yanılgı içindesiniz.” (“Interview between Josef Stalin and Roy Howard”/ “Roy Howard’ın Jozef Stalin’le Röportajı”, Mart 1936, Works, Cilt 14, Londra, 1978, s. 136-37)
Bundan dolayı Stalin, Sovyet hükümetinin savaş-sonrası Almanyası’na ilişkin kaygılarının gelecekte olabilecek bir Alman saldırısını önlemeyle sınırlı olduğunu ileri sürmekteydi. O, Kasım 1943’te yaptığı bir konuşmada Sovyetler Birliği’nin bu bağlamdaki savaş hedeflerini,
“... Avrupa’da, Almanya’nın yeniden saldırıya girişme olanağını tümüyle engelleyecek bir düzenin kurulması” (“Speech at Celebration Meeting of Moscow Soviet”/ “Moskova Sovyeti’nin Kutlama Toplantısında Konuşma”, 6 Kasım 1943, War Speeches, Orders of the Day and Answers to Foreign Correspondents During the Great Patriotic War: July 3rd 1941-June 22nd 1945, Londra, 1945, s. 82) biçiminde tanımlıyordu.


Molotov’un bir ölçüde çarpıtılmış anlatımından anlaşıldığı kadarıyla Beria, Sovyet hükümetinin yenik Almanya’ya ilişkin tek kaygısının bu ülkenin, anti-faşist ve barışçı olmasının güvence altına alınması olduğu ve Almanya’nın herhangi bir bölümünde sosyalizmi inşa etmenin Alman emekçi halkının kendi sorunu olduğu görüşünü savunuyordu:
“Stalin’in ölümünden sonra,... Beria Alman sorununda aktif bir tutum aldı...
“O sıralar özellikle aktif hale gelmekte olan Beria şu argümanı ileri sürdü: ‘... Bırakalım o (Almanya Demokratik Cumhuriyeti- Editör) barışçı bir ülke olarak kalsın. Bu bizim amaçlarımız bakımından yeterlidir’...
“Beria... en önemli kaygının Almanya’nın barışçı olmasından ibaret olduğu yolundaki görüşünde diretmeyi sürdürdü.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 333, 334)
Ancak, Molotov’un anlattığına göre, içlerinde Kruşçov ile Molotov’un kendisinin de bulunduğu diğer Politbüro üyeleri Sovyet hükümetinin Doğu Almanya’da sosyalist bir toplum kurmak için harekete geçmesini talep ediyorlardı:

“Politbüro bu konuda bölünmüş gibiydi. Kruşçov benim tutumumu destekledi...
“Malenkov sessiz kaldı; ama ben onun Beria’nın peşinden gideceğini biliyordum...
“Ben, sosyalizm yoluna girmediği sürece barışçı bir Almanya olamayacağını söyleyerek itiraz ettim.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 335, 336)
Sonuç olarak, Molotov’a göre Beria’nın ‘emperyalizmin ajanı’ olarak suçlanmasına gerekçe sağlayan esas sorun buydu. Eğer öyle idiyse bu sorunda, Beria Marksist-Leninist ilkelere göre hareket ediyor, Molotov ile Kruşçov ise bu ilkeleri çiğniyordu!

Molotov’un Revizyonizmi Doğru Bir Biçimde Değerlendirememesi

Uluslararası revizyonizmin maskesini atmasından uzun bir süre sonra bile Molotov, onun karşı-devrimci niteliğini görmede belirgin bir biçimde başarısız kalmıştır. Gerçekten de Stalin’e karşı duyduğu genel hayranlığa rağmen Molotov’un, revizyonistlerin O’na ilişkin karaçalmalarını yinelediğini görüyoruz:
“O (Stalin- Editör) hastalıklı bir kuşkuculuğun etkisinde kaldı... Ömrünün son yıllarında O’nun değerlendirme yetisi zayıflamıştı...
“Stalin ömrünün son yıllarında perseküsyon hastalığına tutulmuştu.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 317, 324)
Onun revizyonist Yuri Andropov’u ‘hızır’ olarak değerlendirdiğine tanık oluyoruz:
“Andropov... canlı bir düşünce akışı başlatmış ve iyi bir yönelim oluşturmuştur...
“Andropov bir hızır gibi yetişti...
“Andropov... siyasette sağlam, geniş ufuklu bir insan, güvene layık bir kişi... O, son derece güvenilir bir kişi olduğunu kanıtlamıştır...” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 395, 407)
Onun Fransız revizyonisti Maurice Thorez’i,
“... çok iyi bir insan, bir Stalinist” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82) olarak ve Alman revizyonist Walter Ulbricht’i,
“... kendini adamış bir komünist, siyasal bakımdan bilinçli bir yoldaş” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82) olarak tanımladığına tanık oluyoruz.
Molotov Kruşçov’un bile, ‘davaya çok da bağlı olmayan bir komünist’ tanımlamasından daha ağırını hak etmediğini düşünüyor:
“Kruşçov’u davaya çok da bağlı bir komünist olarak görmüyorum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82)
MOLOTOV 1984’TE 94 YAŞINDAYKEN, REVİZYONİST LİDERLERİ, KENDİ AMAÇLARI AÇISINDAN ZARARSIZ BİR KİŞİ OLDUĞUNA İKNA ETTİKTEN SONRA UZUN SÜREDİR ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİ İSTEĞİNE KAVUŞTU VE KOMÜNİST PARTİSİNE YENİDEN ALINDI.
O İKİ YIL SONRA, HÂLÂ SOVYETLER BİRLİĞİ’NDE SOSYALİZMİN ESAS İTİBARİYLE BOZULMAMIŞ VE GÜVENCE ALTINDA OLDUĞU, BİR SOSYALİST DEVLETLER TOPLULUĞUNUN VAR OLMAYA DEVAM ETTİĞİ VE BAZI ÖNEMSİZ SAĞ SAPMALARA RAĞMEN SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN KOMÜNİST BİR TOPLUMA DOĞRU İLERLEMEKTE OLDUĞU YANILSAMASINA TUTUNARAK ÖLDÜ:
“Şimdi güçlü bir ülkemiz ve bir sosyalist devletler topluluğumuz var...
“Karşı-devrimin düşlerinin gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Dünyada devletimizden ve tüm sosyalist kamptan daha güçlüsü yoktur...
“Gönlümüzün istediğinden daha yavaş da olsa yolumuzdan sapmaksızın ilerlemeye devam ediyoruz...
“İzlediğimiz çizgi... yetersiz olmakla birlikte Leninist ve sosyalist bir çizgidir...
“Devlet iktidarı ve halkın öncüsü sağlam bir biçimde Parti’nin izlediği çizgiye dayandığı için sosyalizmi inşa ediyor ve komünizme doğru ilerliyoruz. Asıl önemli olan budur.
“Ülkemizde öncü muhafaza edilmiştir, giderek güçlenmektedir, sosyalist ve komünist bir nitelik taşımaktadır. Asıl önemli olan budur.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 381, 409, 413)
* Kaynak: İnternet. Marxists Internet Archive: Türkçe Bölümü
** Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır. Biz düşüncelerimizi 2011 yılında yayınlanmış olan kitabımızda ortaya koymuştuk. Keza bloğumuzda yayınlamaya devam ettiğimiz dizide de ortaya koymaya devam edeceğiz.

22 Aralık 2016 Perşembe

Belge



Çeviri-Belge*

Lazar Kaganoviç'in Anıları:
Haziran 1957**

L.M.Kaganoviç’in ölümünden sonra, 1996 yılında yayınlanan ‘Derleme Notlar’, Sovyet tarihinin bir çok tartışmalı dönemine açıklık getirdi. Aşağıda, kitabın Malenkov, Kaganoviç ve Molotov’un ‘anti-parti gurubunu’ içeren kısmını yayınlıyoruz. Adı geçen liderlerin 1957'de SBKP Merkez Komitesinden ihraç edilmeleri, ki bu Kruşçev’in piyasa-sosyalizmi politikalarının kararlı bir zaferinin temellerini hazırlamıştı, SSCB tarihinin dönüm noktasıydı. Krizin gerisindeki bir çok ekonomik ve politik meselelere bu yazıda değinilecek. Bilindiği üzere, 1955’de merkezi planlamadan ‘koordine edilmiş planlamaya’ geçilmesiyle Sovyet planlamasında büyük bir değişim yaşandı.
Anlaşılıyor ki, Kruşçev, devlet planlama kurumlarının her hangi bir hazırlığı, parti ve devlet kurumlarına önceden haber vermeden, ABD’yi tarım alanında aşmayı Sovyet partisinin ve Devletin yeni bir temel görevi olduğu kararını kamuoyuna ilan etti. Molotov ile Kruşçev arasındaki ayrışım aynı zamanda süregelen işlenmemiş topraklar programının miktarı üzerinde de mevcuttu. Partinin, Yugoslavya ile daha yakın devlet ilişkisinin yeniden yapılandırılması istemi konusunda Molotov lider kadrodan tamamen dışlandı. Kaganoviç, Kruşçev’in parti kararınında ötesine giderek ısrarla Yugoslavlarla daha yakın ilişkiye geçmesi konosunda bizi bilgilendiriyor. Pekçok detay Kruşçev'in kişisel ve keyfi tutumunu gözler önüne seriyor. Bu, bir konudan diğerine demokratik parti işleyiş normlarına aldırış etmez Kruşçev’in uluslararası ölçekte demokrasi ve kollektif liderliğin tapınan kişisi olarak sunulmasından dolayı bir ironidir. Parti presidyumun büyük bir çoğunluğunun 1957’de Kruşçev’in Partinin lider kadrosundan çıkarılması konusunda ikna etmeye yönelten de buydu. Bu, halen anlaşılması güç olan bir gerçeği, hem liberalizasyon sürecine ayak direyen Molotov ve Kaganoviç gibi Parti prezidyumun sol kanat liderliğinin, hem de Beria ve Kruşçevle ortak çalışan ve Stalin’in ölümünden hemen sonra zorlu bir çalışmaya girerek arayı yumuşatan en aleni sağcılardan Malenkov’un en başta gelen hedef olarak Kruşçev’i görme nedenlerini izah ediyor.
Bu nedenle, tüm olabilirliğiyle, Molotov'un anılarında defalarca belirttiği üzere, Presidyumun büyük çoğunluğunun ileriye dönük bir planı yoktu. Onlar yanlızca Kruşçev’in tasfiyesi ve onun Tarım Bakanlığı”na atandırılmasıyla ilgiliydiler.
Presidyum toplantısı Bulganin’in başkanlığı altında 4 gün boyunca Kruşçevi tartıştı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin en yüksek organı olan Presidyum’un bilgisi olmaksızın, Kruşçev Parti Merkez Komitesi üyelerini gizlice Moskova’ya çağırdı. Ordu ve Devlet güvenlik organları Merkez Komite üyelerini uçakla Moskova’ya gönderdi. Devlet Güvenlikten Serov, ordudan Zhukov ve Konev, merkez komite üyelerinin Sverdlov binasında toplanması organizasyonunu düzeneyenler arasındaydılar. Kenov, Presidyum üyelerinin Merkez Komite Plenium’una tutanakları rapor etmesini isteyen delegasyona izin verdi. Zhukov, salona giren Kruşçev’e eşlik ediyordu. Bu, Molotov, Kagonoviç, Şepilov ve Malenkov’un SBKP’nin presidyumundan tasfiye edildikleri Merkez Komitesi toplantısının başlangıcıydı. Kaganoviç, Kruşçev’in kendi egemenliğini pekiştirdiği önceki raporların metodlarını teyid ediyor ve ayrıntılarını veriyor. Şu açıkki, orduyu ve devlet güvenlik organlarını içine alan SBKP presidyumuna karşı fiili bir darbe yapılmıştı.
'Anti-parti grup', 29 Haziran 1957’de toplanan Merkez Komitesi kararında ‘anti-parti grup’ SBKP’nin 20.Kongresinde selamladığı yönelime sürekli muhalefet ettikleri şeklinde gösterildiler.
Gurup,ekonomik polıtıkalar alanında, sanayi yönetiminin reorganizasyonuna, merkezi planlamanın sonu olarak gördüğümüz ekonomik bölgelelerde ekonomi konseylerinin kurulmasına engel olmaya çalışmakla suçlandı. Onlar, köylülüğe yönelik olan maddi teşvikin artırılmasına karşıydılar ve meta-para ilişkisinin genişletilmesine husumetle bakıyorlardı. Kollektif çiftliklerin toplu mülkiyeti konusundaki planlamanın gevşetilmesine karşı çıktılar. Dahası, kişi başına süt, yağ ve et üretiminde ABD’nin geçilmesi ve işlenmemiş topraklar programının geliştirilmesi için benimsenen muhafazakar yaklaşıma muhalefet etmekle suçlandılar. Dış politikada, gurup, uluslararası arenada tansiyonu düşürmeye ve dünya barışını güçlendirmeyi amaçlayan yeni politikalara engel olmakla suçlandılar. Molotov, Sovyetlerin Yugoslavlarla olan ilişkisini güçlendirmeye yönelik yasa tasarısına muhalefet etme, uluslararası tansiyonun, özellkle Japonya ve Avusturya ile, yumuşatılmasını önlemek ve Sovyet liderliği ile diğer ülke devlet başkanları arasında kişisel ilşkilerin tesisi tavsiyesini red ettiği için hedefe kondu. Molotov, mevcut koşullar altında savaşların önlenmesi ihtimali düşüncelerine ve farklı ülkelerde sosyalizme geçişte farklı yolların olabilirliliği fikrine karşı koymakla suçlandı.
Derhal açığa çıkan şey şuydu, Molotov, Kruşçevcilerin yeni yönelimlerinin temelleriyle kesin bir uzlaşmazlık içinde olmakla suçlanıyordu. Şu açıkça görülüyordu, Molotov o dönemde Kruşçev’in politikalarına muhalifti ve bunda Kaganoviç’in büyük bir ölçüde ve Parti presidyumunun büyük bir çoğunluğunun kısmi desteğine sahipti. Molotov’un Sovyet revizyonizmine karşı mücadelesinin içeriği ve tutarlılığının kapsamlı bir değerlendirilmesi için, 1957 Haziranında toplanan Merkez Komitesi genişletilmiş oturumlarının stenografik raporlarının ve Molotov’un SBKP lider kadrosuna gönderdiği mektuplar ve eleştirilerin detaylı bir şekilde incelenmesi gerekiyor.
1957 Haziran olaylarının ekonomi politikalarına etkisi neydi? Molotov ve Kaganoviç’in tasfiye edilmelerinden bir ay önce sosyalist sanayinin ürünlerinin planlı tahsisatı sistemi yürürlükten kaldırılmış ve Gasplon Sovyet sanayi ürünlerinin satışı için bir dizimerkezi satış kurumları kurdurmuştu. ‘Anti Parti Gurup’un tasfiyesinden 3 ay sonra, Sovyet teşebbüslerinin karlılık temelinde işletilmesi beklentisine yönelik kararlar kabul edildi. Bu politiklarla üretim araçları şimdi devlet sektöründe metalar olarak dolaşıma sokuldu. 1958’de SSCB’de meta dolaşımı alanının kütlesel olarak genişlemesinin bir sonucu olarak Makine Traktör Istasyonları’nın Tarım Makinaları, kollektif çiftliklere satıldı.
SBKP'nin 1961'deki 22. Kongresi’nde Kruşçev, Molotov, Kaganoviç, Malenkov, Şepilov ve hatta Voroşilov’a yeniden saldırmaya başladı. 1957 Haziranında Parti Merkez Komitesi kararıyla çelişen Kruşçeç, şimdi başlıca ekonomik ve politik sorunlarda uzlaşmaz çelişkilere girmekten kaçındı. Kruşçev silahını özellikle bireyin kutsanmasını mahkum etmeyi, parti içi demokrasinin gelişmesine yardımcı olmayı, yetki kullanımında tüm suistimalleri mahkum etmeyi ve düzeltmeyi ve tüm bu baskıcı uygulamalardan sorumlu olanları açığa çıkarmayı amaçlayan Parti çizgisine karşı 'azgınca direnen' Molotov gurubuna yöneltti. Kruşçev bu kurnazlıkla, SSCB’de yerleşmiş olan karşı devrimi kafa karışıklığı yaratarak bulmaya çalıştı.
Sovyetler Birliğinde ve halk demokrasilerinin yaşandığı ülkelerde sosyalıizmden geri dönüşün uç verdiği 1955-57 yılları arasında uluslararası komünist hareketten, Molotov, Kaganoviç ve Şepilov’a hiçbir destek gelmemesi büyük bir talihsizlik olarak değerlendirilmelidir.
Enver Hoca tuttuğu siyasi günlüğünde Sovyet Reviztonizmine karşı, Çin Komünist Partisinin ‘şaşırtıcı’ ani karar değişikliğinin altını çiziyor. 15 Eylül 1964’e girerken (!), Moskova’da 1957 yılında yapılan toplantıyı şöyle değerlidiriyor:
‘Yoldaş Mao, Kruşçevi açık bir şekilde desdekledi ve övdü; doğrusu O, ‘Molotov’un Anti-Parti gurubunun’ mahkum edilmesini onayladı ve Kruşçev grubuyla tam bir birlikteliği destekledi.'
Molotov gurubunun yenilgisinden ve 1957 Haziran olaylarını tekrar ayrıntılı olarak inceledikten sonra, Kruşçevciler adlı eserinde Enver Hoca şu notu düşüyordu:
'Kimse onların ardından ağlamadı, kimse üzülmedi onlar için. Onlar devrimci ruhlarını kaybetmişlerdi, artık Marksist-Leninist değillerdi yanlızca Bolsevizmin cesetleriydi. Onlar Kruşçev’le birleştiler ve Stalin ve O’nun çalişmalarına çamur atmasına izin verdiler; birşeyler yapmaya çalıştılar, ama bu parti çizgisinde değildi, çünkü onlar için de artık parti yoktu.’
Tabi şu da bir gerçek ki, gerek partideki bölünmeyi gerekse de kendisinin tasfiye edileceğini gören Molotov, 1956 SBKP 20inci kongresinde sessiz kaldı. Ancak şu da bir gerçekki, bundan 4 ay sonra Enver Hoca SBKP 20inci Kongresinin ruh halinin heyecanlı ifade tarzıyla Arnavutluk Emek Partisi 3. Kongresi’ne sunulan raporda aktif olarak Stalin’in politikalarına saldırmıştı. Bunun ötesinde Enver Hoca, Molotov grubunun yenilgisinde Arnavutluk Emek Partisi’nin tutumunu hatırlama gereği duymadı. 4 Şubat 1957 AEP Merkez Komitesi pleneumundan sonra yayınlanan resmi bildiride şu ifade yer alıyordu; Enver Hoca’nın 29 Haziran 1957’deki SSCB MK’nın ‘anti-parti grup’la ilgili kararnamesine istinaden hazırladığı raporu duyduktan sonra, Plenum anti parti grubunu ve bu grubun hizipçi çalışmalarını oybirliğiyle kınadı.’
Çin Komünist Partisi (ÇKP), Molotov grubu parti liderliğinden ihraç edildikten sonra Kruşçeve destek dahi sunmuştu. 5 Temmuz 1957’de ÇKP’nin SBKP’ye yolladığı mesajda alınan karara ilişkin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin birliğine ve güçlenmesine yardımcı olacak’ ifadesi yer alıyordu. Moskova’da düzenlenen Şubat Devriminin 40. yıl dönümü kutlamaları döneminden 4 ay sonra, Mao Zedung kamuoyuna Molotov grubunun tasfiyesinden duyduğu memnuniyeti belirtmiş ve bunu SBKP 20. Kongresi’nde başlatılan ‘pazar sosyalizmi’ girişiminin bütün alanlarına destekle ilişkilendirmişti. 6 Kasım 1957’de toplanan SSCB Yüksek Sovyet birleşik oturumda yaptığı konuşmasıyla bunu açıkça ifade ediyordu:
‘Çözülmesi gereken pratik görevlerde Marksizm-Leninizm’in, SBKP tarafından yaratıcılıkla uygulanması, Sovyet halkının inşa işini güvence altına almıştır. SBKP’nin 20. Kongresi’nde, Sovyetler Birliği’nin komünist inşası için arz olunan mücadeleci program buna iyi bir örnektir. SBKP Merkez Komitesinin, bireysel arzuların aşılması (?), tarımın geliştirilmesi, sanayi ve inşaat yönetiminin yeniden yapılanması, birleşik cumhuriyetlerin ve erel yönetimlerin güçlerinin genişletilmesi, parti karşıtı gruba karşı çıkılması, parti içi birliğin güçlenmesi, parti ve siyasi çalışmaların ordu ve donanma içersinde güçlendirilmesi konularında atılan tedbirli adımlar Sovyetler Birliği’nde yürütülen tüm ilerleme ve güçlenme girişimlerini daha da ileriye taşınmasına hizmet edecektir.’
Dünya çapında yaşanan sosyalizmden ve demokrasiden geriye dönüş, Marksistleri, modern revizyonizmin seyrinin ve kökeninin detaylı bir araştırılmasını yapmakla yükümlü kılmaktadır. AEP ve ÇKP Büyük Tartışma (Münazara) boyunca bu yönde muazzam bir yol katettiler. Bu ülkedeki komünist hareket, 1963’den sonra SBKP ve ÇKP arasında yaşanan açık polemiklere aşinadır. Halbuki, AEP’nin Büyük Tartışma’yı başlatan öncü girişimi çok az bilinmektedir.Sovyet revizyonizmine ilk kez doğrudan çatan, Moskova’da 1960 yılında düzenlenen Komünist Partiler toplantısında Enver Hoca tarafından yapılan konuşmadır. Bu, AEP’nin modern revizyonizmin tüm yelpazesine karşı yöneltiği çeyrek yüzyıllık sonu gelmez polemiklerin açılış töreniydi (Başlama vuruşuydu). Aynı zamanda şu da belirtilmelidir ki, AEP ve ÇKP’nin Kruşçev yönetimindeki SBKP’ne verdiği tavizler ve Marksistlerin Sovyetler Birliği’nde, halk demokrasisi olan olan ülkelerde, Çin ve Arnavutluk da dahil olmak üzere, ekonomik ve siyasi gelişmeleri analiz etmedeki başarısızlıkları, modern revizyonizmin derinlemesine anlaşılabilmesinin olanaklarını kısıtlamıştır. Bu, günümüze değin komünist hareket üzerinde negatif bir sonuç bırakmıştır. Bu tamamlanmamış teorik ve politik aydınlığa kavuşturma görevi, önümüzde duran çarpısmalarda komünisterin ideolojik olarak silahlanmaları için öncelikle ele alınması gereken bir görevdir.
Vijay Singh
(Referanslar)

XX. Kongre'den sonra parti işleyişinin gelişmiş olması gerekirdi fakat maalesef böyle olmadı.
XX. Kongre'den sonra Kruşçev'in daha önceki alçak gönüllülüğünden eser kalmadı. Bir laf vardır yaşapka kafasında eğreti durdu’. Artık kendisinin ‘Lider’ olduğunu sezmesiyle beraber, ilk önce Prezidyum'un toplantılarına özen göstererek hazırlanması son buldu. Kolektif işleyiş ciddi bir derecede zayıfladı, bundan da önemlisi, Parti'nin en temel politik ve ekonomik alanda denetlenmesi gafa uğradı. Örneğin, Kruşçev Gorky'e gitti ve toplantının birinde, Gorky’nin işçilerinin istekleri gereğince, hükümet borçlarının bütün ödemelerinin 20 yıllığına dondurulduğunu ilan ettiğini birdenbire öğrenmiş olduk. Daha sonra, bu karar telefonla yapılan bir oylamayla resmileştirildi fakat asıl anlaşma Kruşçev'in kendisi tarafından yapıldı.
Herkes bunun halkın kafasında yarattığı hoşnutsuzluğun ve devlete karşı uyandırdığı güvensizliğin farkındaydı.
Belli bir süre Kruşçev dış politika konusunda oldukça aktif idi. Böyle olması tabii ki çok iyiydi. Ben kendim ona tavsiyelerde bulundum -Lenin zamanından bu yana dış politika konusunda tek bir sorun dahi Politbüro olmaksızın karar verilmedi ve Stalin dış politikayla ilgili tüm konuları Politbüro'ya her zaman teslim eder, ve kendisi ilgilenir. Bundan dolayı, Stalin Merkez Komitesi'nin Birinci Sekreteri olarak kurallara uymak zorundaydı. Başlangıçta Kruşçev bu kurallara uydu fakat sonraları kasıtlı davranmaya başladı. Diplomasinin eşsiz bir uzmanı olarakteknikleri özümsediğini’ gösterdikten sonra, Kruşçev Dışişleri Bakanlığı'nın neredeyse tüm işlerinde, kendi değişikliklerini yaptırmaya başladı veya tamamen reddetti, özellikle Molotov Dışişleri Bakanlığı işinden kendi önerisiyle (barış politikasını titizlikle yerine getirdiği halde) alındıktan sonra.
Prezidyum'un Molotov'u desteklemediği tek bir konu vardı. O da Yugoslavya sorunuydu. Molotov Yugoslavya ile hükümet çizgisi doğrultusunda yeniden ilişki kurmaya engel oluyordu. MK Prezidyum'u mevcut parti ve ideolojik çizgi farklılıklarıyla devlet ilişkilerini yeniden kurma kararını aldı. Kruşçev MK direktiflerini ihlal ederek parti çizgisini aştı.
Genel olarak Kruşçev 'kudurdu' ve Prezidyum ile hiçbir ön anlaşma olmaksızın yabancılarla görüşmeler yapmaya başladı, yani yapılmış anlaşmaları ihlale kadar gitti. Birdenbire, Prezidyum Kruşçev'in hiçbir şeyi önceden kimseye danışmadan televizyonda dış işleri ile ilgili konuşma yaptığını öğreniyor. Bu, Parti'nin dış politikayı esaslı denetleme normlarının ciddi bir ihlaliydi. Politbüto, oldukça bilgili diplomatlara dahi önceden inceleme olmaksızın hiçbir zaman halka açık böyle bir konuşma ayrıcalığı vermedi ve burada; Kruşçev'in hatiplik sanatının yetersizliği, inceliğini biliyorduk. Yanlış yola sapacağından endişe duyuyorduk. Bu konuyu Prezidyum'da gündeme getirdik. Uzun ve ateşli bir tartışma oldu. Kruşçev, mevcut pratiği izleyerek gelecekte böyle bir şeyin olmasına izin vermeyeceğine söz verdi. 1957 olayları ve Prezidyum’un yeniden düzenlenmesinden sonra, Kruşçev ‘edebi asistanların’ yaptığı işi, ‘modern robotların’ yazdıklarını, hakim kişi olarak dili yoruluncaya kadar okuyor, sonra da beyni dinlendiriyordu.
Fakat Kruşçev'in en göze çarpan örgütsel 'yeteneği' devlet araçlarının yeniden düzenlemesi döneminde kendisini gösterdi. Bu yeniden düzenlemeyi burada detaylı anlatmayacağım, çok iyi biliniyor zaten. Bütün bakanlıklar dağıtıldı ve Halk Ekonomisi Konseyi kuruldu. Halk Ekonomisi Konseyi fikri, bakanlıklar -sayıları düşse dahi- dağıtılmasaydı, ve eğer Halk Ekonomisi Konseyleri; teritoryal, Cumhuriyet ve eyalet merkezlerine sıkı sıkıya bağlı olsaydı ve belli bir grup teşebüscüyü kendi kontrolü altına alsaydı, yararlı olurdu. Özellikle en geniş anlamda ele alırsak yerel sanayide yararlı olurdu. Fakat, eğer başlangıçta Halk Ekonomisi Konseyi'nin biçimi bölgelerinkine uysaydı, kısa bir süre sonra kopuş aynı şeyden başlardı.
MK Prezidyum'unun bazı üyeleri SSCB Yüksek Halk Ekonomisi Konseyi'ni kurmayı önerdiler. Kruşçev ilk önce bütün reformları ‘tutucu direniş' ilan etti, sonra RSFSR Halk Ekonomisi Konseyi'de dahil Cumhuriyetlerin Halk Ekonomisi Konseyi'ni kendisi kurmaya başladı. Daha sonra, Halk Ekonomisi Tüm-Sovyetler Konseyi kuruldu. Her birinin içinde sektörel ve teritoryal organlar kuruldu, bu geniş kapsamlı ve sürekli bir yeniden düzenlemeydi. Daha sonra, bu sanayide uzmanlaşma sürecinin, aynı zamanda, kaldırılan bakanlıklar yerine geçebilecek bir örgütlenme gerektirdiği açığa çıkınca, sektörel komiteler kuruldu. İlk etapta, Gosplan çerçevesinde kuruldu ve sonra bakanlıklarla hemen hemen aynı güce ve işleve sahip olan bağımsız Devlet Komiteleri olarak kuruldular (ve daha büyük bir gösteriş için, bir bakanlık terminolojisi adı altında, fakat iğdiş edilerek ve bu yüzden güçsüz bırakılmış olarak). Bundan dolayı, bu vekil Devlet Komiteleri kocaman Halkın Ekonomisi Konseyleri ile birleşince gerçeğin ağır baskısına dayanamadılar. Bölgesel Halkın Ekonomisi Konseylerine gelince; ben kişisel olarak böyle organların, ne isimle olursa olsun, bölge yönetim kurulu adı altında var olabileceğini düşünüyordum. Bu organlar belli teşebüs grupları ile birleştirilmeliydi; tüketim maddeleri, metalürji, inşaat malzemeleri, gıda maddeleri ve diğerleri gibi. Böylece nüfusun önemli bölümünün ihtiyaçlarını karşılayabilirlerdi. İşletmelerin teritoryal işbirliğinde önemli bir rol oynardı, örneğin, makine parçalarının üretiminde, özellikle kara ulaşımında, bu da bölge yönetim kurulları ve Sovyetlerin yetkisi altında olurdu. Bunlar karlı teşşebüsler olmalıydı ve nüfusun, her şeyden de önemlisi, işçilerin yaşam koşullarını yükseltebilmeliydi.
Kruşçev, burada, yine Halk Ekonomisi Konseyleri sorununda iyi bir fikri mahvetti. Ancak Kruşçev'in kendi 'buldum' egosu için olmasaydı, uygun olarak organize edilseydi faydası olabilirdi.
Referandum yapıldı ve öneriler kabul edildi, fakat hiçbir istikrar göstermedi.
Buradaki amaç taraf elde edinmek veya bakanlık kadrolarını ve onların bölge organlarının etkisini kırmak veya Troçkist tabirle; sarsmak, ve 'güvenilmezlerin' ve yeni liderliğe sadık olmayanların yerine, kendi kadrolarını, geçirmek olduğu sanılabilir. Bunun istenilen bir sonuç yarattığı şüpheli, fakat bu 'büyük' Kruşçevci yeniden örgütlenme kesinlikle çok büyük bir zarar verdi.
Özellikle saçma ve Parti'nin kuruluş prensiplerine tamamen ters düşen, Kruşçev'in insiyatifiyle örgütlenen, partinin eyaletlere ait organlarının endüstriyel ve idari olarak bölünmesiydi. Bu yeniliğin verdiği zarar açıktır ve hiçbir ispat gerektirmiyor.
Çok iyi biliniyor ki en önemli sorun hayvancılık sorunuydu. XX. Kongre'den önce MK Plenumu'nda ve XX. Kongre’de bu sorun ciddi olarak tartışıldı. MK raporunda bu soruna yüzeysel yaklaşıma karşı ikaz vardı.
Fakat Kongre’den sonra, herhangi esaslı bir şey kazanamayınca, Kruşçev Kongre’nin direktiflerini önemli bir derecede değiştirdi. Bu değişiklikler, ciddi tartışmalara ve karara varmak niyetinde ciddi önerilere dayanarak yapılmadı; fakat yine 1957 yazında bir Tarımsal Serginin açılış vesilesi toplantısı sırasında yapıldı.
Prezidyum'a, MK'ne veya Bakanlıklara bildirmeden: Kruşçev, kendi meslektaşlarından hiç kimseye danışmadan dahi (açık ki, herkesi şaşırtmaktı niyeti), bütün Prezidyum üyelerinin varlığında Parti ve Devletin yeni ana görevini ilan etti. 'Biz, ana görevimizi hayvancılık alanında kararlaştırdık' diye ilan etti. 'Amacımız ABD'yi 1960'larda hayvancılıkta yakalamak ve geçmektir'. Bu cazip amacını ilan ederken hiçbir değerlendirme yapmamıştı çünkü zaten böyle bir değerlendirmeye sahip değildi. 'Biz bu görevi yerine getirebiliriz ve getirmeliyiz. Partinin bütünü, halk ve kolektif çiftlikleri (kolhozlar) bu görevi üstlenmeli ve bu amaca ulaşmalıdır' diye konuşmasını bitirdi.
Bu sadece bir toplantıda yapılmış bir beyandı, ayrıntılı araştırılmış bir plan değildi, hiçbir zaman hiçbir forumda -ne MK Prezidyum'unda ne de Bakanlıklarda tartışılmamıştı. MK Prezidyum'unun bütün üyeleri Kruşçev'in bu yeni ve çok sübjektif kaba oyunundan çok rahatsız oldular.
Gelenekleri bozarak, Prezidyum üyeleri toplantı sonrası akşam yemeğine katılmadılar ve evlerine gittiler. Böylece 'Büyük fikri' bize getiren Kruşçev utandı. Prezidyum'un bir sonraki toplantısı bu konuyu tartışmak için toplandı. Prezidyum üyeleri Kruşçev'e, kendisi tarafından belirlenmiş bu hedefi gerçekleştirme olanaklarını sağlayan hesap ve ölçümleri Prezidyum'a sunmasını istediler.
Kruşçev hatasını kabul ederek beyanını savundu fakat hiçbir değerlendirme sunmadı.
Prezidyum Gosplan’a bu değerlendirmeyi yapma görevini verdi ve bu görevin (hayvancılıkta ABD’yi yakalama ve geçme) tamamlanması için gereken zaman cetvelini Prezidyum’a sunmasını istedi.
Gosplan haftalarca hesaplamalar yaptı ve sonunda MK Prezidyum toplantılarının birinde ABD'yi çiftlik hayvanlarında ancak 1970-1972'de yakalama olanağıyla ilgili buldukları sonuçları sundular, bu Kruşçev'in söz ettiği zaman diliminden 10 yıl daha fazla olan bir süreydi.
Toplantıda ateşli tartışmalar oldu. Kruşçev Gosplan'ı tutucu olmakla suçladı, çok kızgınca küçük yumruğunu havaya kaldırırdı fakat Gosplan'ın çıkarmış olduğu ölçümleri çürütemedi.
Prezidyum üyeleri Gosplan tarafından sunulan önerileri kabul etmeye oldukça eğilimliydiler fakat Politbüro’da Gosplan'ın planı daha da geliştirmesi kararlaştırıldı. Aynı zamanda, Tarım Bakanlığı ve MK aygıtları ilgili teritoryal bölgelerde hayvancılık gelişiminin hızlandırılmasını gözleme görevini üstlendiler. Maalesef, Gosplan'ın değerlendirmeleri son derece yanlış çıktı. Hayvancılığın, tarımın en geri kalmış sektörü olduğu görüldü. Öyle anlaşılıyor ki, bütün suç Kruşçev'e yüklenemez fakat Kruşçev'in maceraperestliği burada açıkça görülüyor.
Ekonomiye ilişkin mesele ve durumlarla birlikte 'mevki yakalamanın' yanı sıra Kruşçev 'demokrat' ve 'kültürlü' bir insan halesi kazanmanın doğal olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda edebiyat ve sanatla da uğraşmaya başladı. Başarısı, 1957 olaylarından önceki, konuşmalarının biriyle değerlendirilebilir.
MK ve Bakanlar Kurulu, yazarlar ve sanatçılar, hükümet ve Prezidyum üyeleri için banliyölerdeki devlet dinlenme evlerinden birinde bir yemekli açık hava partisi düzenledi.
Yemekten önce belli bir süre atmosfer canlılığını devam ettirdi. Daha sonra manzaranın asıl bölümü başladı: Kruşçev konuşmaya başladı..... Her ne kadar, konuşma daha sonra basında oldukça iyi yayınlanmış olsa da, bunlar sadece 'notlardı', kimse yemek masasında herhangi stegnografik notlar tutmadı. (stegnografik notlar tutulması gerekseydi, söylenen her şeyi not tutmayı isteyecek bayan bir stegnografist zor bulacaktık). Normal koşullar altında Kruşçev, yazılı bir metin olmadan konuştuğunda, konuşması daima mantıklı olmazdı ve tabii ki ifade ediş şekli de. Ve burası sıradan bir platform değildi, ve masalar özel olarak 'ısmarlanmış' ve canlandırıcı içkilerle dolu Çin porselenleriyle dekore edilmişti. Kruşçev’in kafası ve diliyle masadaki tüm bu melez bileşimle ne tür kültürel ‘meyveler’ elde edileceği tahmin edilebilinir. Bu eşsiz bir ‘hatiplik sanatı cevheriydi’.
Konuşmasının tamamını burada anlatmayacağım fakat sadece hafızamda neyin iz bıraktığından bahsedeceğim.
İlk olarak, Kruşçev sanatçıların ve yazarların yararına, Parti'nin XX.Kongresi'nde Stalin'in putlaştırılması hakkında söylemiş olduğu bir çok şeyi 'çiğnemeye' kalkıştı, sadece bir fark vardı, Kongre'de kağıttan okudu ve burada kendisi ifade ediyordu ve bundan dolayı daha çok ‘ince’ görünüyordu.
Burada ifade edilen ‘ateşli’ noktalar dinleyiciler tarafından sevilen bir yemek olarak yendiği söylenmeli, öyle ki Kruşçev'i edebiyat Laureate’i yapmaya dahi hazırlardı. Kruşçev'in, MK üyelerinin ve özellikle Molotov'un kusurlarını vurguladığını hatırlıyorum, özellikle Rus edebiyatını ve sanatını bastırmada. Yazar Sbolev neredeyse yanılgı sınırına kadar vardı. Fakat çoğunluk için -orada bulunan ileri parti kadrolarından bahsetmiyorum- bütün bunlar sadece utanç yaratmadı fakat hayal kırıklığı da yarattı.
Kruşçev'in, partili olmayan entelektüellerin ortasında, MK Prezidyum üyesi, Molotov'a saldırısı olağanüstü bir olaydı ve çok daha derin bir amacı vardı. 'Ayık olanın aklından geçeni, sarhoş söze döker' lafı bunu iyi açıklıyor.
Gösterisindeki bir sonraki rolü özellikle seçilmiş bazı yazarlara yöneltilen eleştiriydi. Ölçüsüz saldırısının hedefinin iki kadın yazar olduğunu hatırlıyorum: Marietta Shaginian ve şair Aligar. Eleştirisinin içeriğini yazmayacağım fakat herhalde, edebiyat ve sanat alanında Parti'nin Leninist konumunu savunmak değildi kesinlikle. Shaginian ve Aligar, her ikisi de sonradan Kruşçev'in söylediklerini yalanlayarak cesurca ve mantıklı konuştular. Biraz tombul ve güzel Aligar'ın herkes içinde Kruşçev'e dönerek ilk söylediği; 'Gördünüz mü? benim işte, korkunç Aligar' sözlerinin gülücükler yarattığını hatırlıyorum. Kruşçev sırdaşlarının, Kruşçev'in konuşmasını taraf tutarak karakterize etme girişimlerine rağmen, orada bulunanlar arasında birlik yerine -tabii ki tepede yaşanan kavgadan zevk alanlar dışında- dinleyiciler arasında karışıklık yarattı. Bu sadece orada bulunanların hissettikleri değildi fakat Sovyetler Birliği tarafından 'suçlanan' bu yeni keşfedilmiş aydınlar sınıfı 'savunucusundan' da açıkça duymuşlardı. Ancak, orada tereddüt eden önemli bir kısım aydınlar arasında dahi, kültürlü bir Rus entelektüeli olarak dikkate aldıkları Molotov'a saldırı onları şaşırttı ve utandırdı. Uydurmaya çalışsa da, bunun güvenilmez bir ittifak olduğunu düşünüyorlardı, her şeye rağmen 'yeni Lider' koruyucumuz olmak için çok çaba harcıyordu.
Toplantıya katılan aydınların en seçkinlerinin bazıları kafaları karışmış, bazıları da sinirli bir şekilde ayrıldılar.
Bu yolla, yeni doğan ‘diyalektik’i Kruşçev elverişli bir olaydan olumsuz bir duruma çevirdi. Fakat anı zamanda Prsıdıum içersinde yeni tartışmaların çıkmasına da sebep oldu.
Eğer bu olaydan önce Kruşçev Merkez Komitesi Presidyumunun büyük çoğunluğunun desteğine bağlı olsaydı, Presidyum üyelerinden birine yönelik bu saldırgan konuşmasından sonra, doğrudan doğruya şu söylenebilir, Presidyum üyelerinin büyük çoğunluğu Kruşçevle olan ilişkilerine ve onun liderlik metodlarına daha eleştirisel bir yaklaşıma girdiler.
Kruşçevin basit anlayışına göre MK sekretaryasının onun kalesi olması yeterliydi, başka neye ihtiyacı olabilirdi?
Bir süre Parti ve Merkez Komitesi birliğinin devamı adına tolerans gösteren MK Presidyum üyelerinin çoğu, böylesi siyasi hatalara ve bu tür liderliklerinin işlevliğine daha fazla müsamaha göstermenin olanaksızlılığını, Kruşçevin MK genel sekreterliği için yetersiz olduğunu ve çokta uygun olmadığını ve er ya da geç Kruşçev’in görevden alınması için MK’ya baskı yapılacağını sonunda anladılar. Bu nedenle yapılması gereken ne kadar erken yapılırsa o kadar hayırlı olacaktı.
Kruşçev’in Presidyum üyeleriyle olan ilişkisi bu noktadan sonra gerginleşmeye başladı. Kruşçev toplantı süresince çalışma arkadaşlarının konuşmalarına kabaca müdahale etti. Ben daha önce Molotov ve Malenkov hakkında konuşmuştum fakat bu aynı zamanda Voroshilov, ben- Kaganoviç ve diğerlerini de ilgilendiriyordu. Buna rağmen şunu öncelikle söylemeliyim ki, Kruşçev bana karşı sertleşti. Bundan da öte, 1955’de neredeyse ayrılmak üzereyken (!) Kaganoviç’in Ekim Devrimi’nin 36. yıl dönümü üzerine hazırlanan raporu okuması için Kaganoviç’I görevlendirdiğini açıkladı.(!)
1956 yılında 20. Kongre gündemi hakkında konuşmak için beni aradı. Bana şunları söyledi: Molotov Parti Programını 20. Kongre gündemine dahil etmek istiyor. Açıkça, Molotov, bu konu üzerine hazırlanan raporu okuyacak olanaın kendisi olacağını düşünüyor. Ancak, eğer parti programı Kongre gündemine alınacaksa, bunu okuma işiyle görevlendirilecek kişi ben olmalıyım, çünkü 19. Kongre’den önce bile bu konuyla ilgilenen kişi sendin.
Bu gerçekler, 1957 Plenumu’nda dile getirilen, benim ve geniş ‘grubun’ MK genel sekreteri olduğundan bu yana Kruşçev’e karşı olduğumuz iddialarını çürütmektedir. Tersine, Kruşçev, beni daha önce bahsi geçen olayla ilişkilendirirken, çok önemli konularda, örneğin Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı Bardin’in, Presidyum’dan Teknik Gelişim Yılı ile bağlantılı olarak organize edilecek bazı etkinlikler için kaynak istediğinde ve ben bu talebi desteklediğimde, bana çok kabaca yaklaşmıştı. Kruşçev bana bağırmaya başladı: ‘Tabi, burada bir milyonerimiz var, milyonların var senin. Onu destekliyorsun, çünkü o senin arkadaşın’. Pek tabiki Burdon’u 1916 dan beri, Yuzovsk’da çalışmamızla ilgili bir kurstan, ve Ağır Sanayi Bakanlığından (Narkomtiazhprom) tanıyordum fakat özel bir arkadaşlık yoktu aramızda. Ben sadece teknik bir gelişime katkıda bulunacak iyi bir fikri desteklemiştim.
Kruşçev, teknik gelişimi sözde desdeklerken, kendisiyle çelişkiye düştü ve Bilimler Akademisinin talebini reddetti. Onun öfkesi, Plenumun Bilimler Akademisi’nin talebini kabul etmesiyle daha da artacaktı.
Diğer örnek: 1955’de MK, Emek (Labour) ve Ücret konusunda çalışma yürütecek bir komite kurulmasına karar verdi. Komite başkanlığı görevi için iki aday -Shvernik ve Kaganoviç- öne sürüldü. Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcılığını yapan Kaganoviç, bu komiteninde başkanlığını da yapması için seçildi. Sendikal hareket içindeki bir emektar olarak bunu ben de uygun buldum.
İlk işlerden birisi, emeklilik ile ilgili yeni bir kanun üzerine çalışmaktı. Bu çalışmaya ben de katıldım ve bununla ilgili ilk taslak çalışmamı komiteye sundum. Presidyum’da yapılan tartışmalar sırasında Kruşçev beni emekliliği O’na göre çok fazla geniş tuttuğum için kınadı. Maliye Bakanlığı’ndan gelecek itirazları bekliyordum, ancak kendisini her an insancıl ve işçilerin sevgilisi olarak gösteren Kruşçevden böylesi bir saldırıya maruz kalacağımı beklemiyordum.
Kruşçev’e, ondan tasarıya karşı geleceğini kendi adıma beklemediğimi söyledim. Devlet’in çıkarları adına itirazını haklı göstermek için devletin böylesine ağır bir yükü kaldıramayacağını söyledi. Ona şunu söylediğimden öfkesi daha da arttı: ‘Sen Devlet değilsin. Devlet emeklileri için gerekli kaynakları bulur, mesela birisi verimsiz harcamalara ayrılan para kaynaklarını azaltır’. Presidyum’un Bulganin başkanlığı altında kurduğu komite bazı düzeltmeler yaptıktan sonra hazırlamış olduğum taslağı kabul etti. Bu taslağı konu alan bir raporu Bulganin Yüksek Sovyet oturumuna verdi. İşte tekrar; Kruşçev kendisiyle çelişti.
Kruşçev’in, Presidyum’un diğer üyelerine karşı saldırılarına daha bir çok örnek verebilirim burada. Presidyum’un gayet yetenekli, iyi ve sadık üyeleri, örneğin Pervukhin ve Saburov, Kruşçevin ‘yaratıcılığı’ sayesinde kendisi tarafından bilinen ve bilinmeyen -doğrusu ikincisi daha çokçaydı- sorularla abartılmış teşhiri ile aşırı derecede usandırtıldılar, yılgınlaştırıldılar.
Kişisel engellemeler sebebinden ziyade, objektif koşulları değerlendirmeyen ve bu nedenle çok önemli konularda takındığı yanlış tutumlar yüzünden Ukranyaca da söylendiği gibi sabır tuzla buz oldu.
Ve, Haziran ayının ikinci yarısında toplanan Presidyum toplantılarından birinde MK Presidyum üyelerinin memnuniyetsizliği açıkça zikredildi.
Bu toplantıda gündemde hasat ve hububat toplama hazırlıkları sorununun olduğunu anımsıyorum. Kruşçev, tüm MK Presidyum’unun 250. yıl dönümü sebebiyle Leningrad’ı ziyaret edilmesinin toplantının gündem maddesi olarak ele alınmasını önerdi. Hububat toplama konusundaki tartışmalardan sonra ilk itirazlar Voroşilov’dan geldi. Niçin tüm Presidyum üyeleri gitsin, onların ilgilenmeleri gereken başka işleri yokmu? diye sordu. Ben de Voroşilov’un kaygılarına katıldım ve hasat ve hububat toplama hazırlıkları ile ilgili yapmamız gereken bir çok işin olduğunu söyledim. Büyük bir olasılıkla Presidyum’un bir çok üyesi farklı yerlere, Kruşçev kendiside yapılması gereken bir çok işin olduğu henüz istimlak edilmemiş arazilere gidebilirdi. Leningrad halkına derin bir saygı beslediğimizi ve sadece bazı Presidyum üyelerinin şehri ziyaret etmesinin Leningrad halkını üzmeyeceğini söyledim. Bu tür itirazlar Malenkov, Molotov, Bulganin ve Saburov’dan da geldi. Sonra Kruşçev ayağa kalktı ve Presidyum’un bir üyesinden diğerine kavga edercesine azarladı (!). Tamamen kendinden geçmişti, hızlı manevralarda gayet hünerli olan Mikoyen bile Kruşçevi sakinleştirmek zorunda kaldı. Bu anda Presidyum üyeleri ayağa kalktılar ve toplantının bu şekilde devam edemeyeceğini söylediler ve her şeyden evvel Kruşçev’in tavırlarının tartışılması gerektiğini söylediler.
Bu toplantının başkanlığının Bulganin’e verilmesi önerisi yapıldı. Önerge, Presidyum’un büyük çoğunluğunca kabul edildi. Bu kesinlikle önceden hazırlanmış bir komplo değildi.
Bulganin başkanlığı devraldıktan sonra ilk sözü alan Malenkov oldu. ‘Biliyorsunuz yoldaşlar, Kruşçev’i desdekledik. Ben ve yoldaş Bulganin, Kruşçev’in MK Genel Sekreteri seçilmesi için önerge verdik. Fakat, şimdi anlıyorumki hata yaptık. MK’nın önderi olma yeteneğine sahip olmadığını gösterdi. İşinde hata üstüne hata yapıyor, ukelalaştı. Özellikle 20. Kongre’den sonra, MK üyelerine davranışları müsamaha edilemeyecek hale geldi. Kendisini devlet organlarının yerine geçiyor ve Bakanlar Kurulu’nun yerini alarak direk emirler veriyor. Bu Sovyet organlarının denetlenmesi değildir. MK Genel Sekreteri olarak Kruşçev’i sorumluluklarını kısıtlama kararı almamız gerekiyor.’
Bu, Malenkov ve diğer yoldaşların konuşmalarının çok kısa bir tasviridir.
Malenkov’dan sonra sözü Yoldaş Voroşilov aldı. Voroşilov, Kruşçevin MK genel sekreteri seçilmesi için gönüllü olarak oy verdiğini ve daha sonra günlük çalışma içinde de kendisine tam bir desdek verdiğini ancak Kruşçevin hata yapmaya başladığını söyledi. ‘Kruşçev’in MK Genel Sekreterliği sorumlulularının kısıtlanması gerekliliği sonucuna vardım. Yoldaşlar, artık O2nunla çalışmak imkansız bir hale gelmiştir’. Voroşilov, Kruşçevin ona ne zaman ve nasıl bağırdığı, saldırgan ve hatta kabaca davrandığını anlattı. ‘Artık buna tahammül edemeyiz. İzninizle karar verelim’ diye noktaladı konuşmasını.
Voroşilov’dan sonra Kaganoviç konuştu. ‘Ele alınan mesele zor ve acı verici. Kruşçev’in MK genel sekreterliğine önerenler arasında ben yoktum, çünkü Kruşçev’i artı ve eksi yönleriyle uzun zamandır tanıyorum. Fakat, sorumluluk çalışma içerisinde bir liderin olgunlaşmasını zorunlu kılar düşüncesiyle önergeye oy verdim. Kruşçev’i alçak gönüllü ve azimli bir öğrenci olarak bilirdim. O büyüdü ve Cumhuriyetin, taşra ve Birlik düzeyinde MK’nı kollektif sekretaryasının MK sekreteri olarak liderlik yapabilecek duruma geldi.
‘Genel Sekreter seçildikten sonra, bir süre pozitif özelliklerini gösterdi daha sonra hem parti ödevleri kararlarında hem de halkla olan ilişkilerinde, negatif özellikleri günden güne bunu örtmeye başladı. Diğer yoldaşlar gibi onun yaptığı iyi işler hakkında konuştuk ve Kruşçev’in kişisel ve gönüllü yaklaşımının çok belirgin olduğu ulusal ekonominin planlaması, parti ve devlet önderliği, ve denetleme konularında yaptığı hatalara dikkat çektik. Bu nedenle, Kruşçevin MK Genel Sekreterliği sorumluluklarının kısıtlanması önerisini desdekliyorum. Bu, kesinlikle onun parti liderliğinin bir parçası olmayacağı anlamına gelmez. Sanırım, Kruşçev bundan ders alır ve çalışmalarını daha da artırır.’
Ancak, Kruşçev’in eleştirilmesi gereken davranişlarının diğer bir yanı da var. Kruşçev, şimdi kanıtlandığı üzere, MK Sekretaryası içerisinde kendi fraksiyonunu oluşturryordu. Presidyum’un ve Presidyum üyelerinin saygınlığını sistemli olarak yok ediyordu. Presidyum üyelerini yalnızca Presidyum içersinde eleştirmedi -ki bu tamamen anlaşılabilir ve gerekli bir tutumdu- fakat bunun yanı sıra saldırılarını MK Sekretaryası içersinde, MK Plenumları içinde Partinin en yüksek organı olan Presidyum’a yöneltiyordu. Kruşçev’in bu aktiviteleri gerçekte O’nun yersiz davranışlarına tolerans göstermiş olan Presidyum’un birliğine zarar verdi. Bir araya gelmesi gereken MK Plenum’unda bunların rapor edilmesi gerekir. Önemli bir şey daha eklemek istiyorum, ki bu bana göre bir gerçektir. Presidyum toplantılarından birinde Kruşçev şunu söyledi. ‘Zinoviev, Kamenev ve diğer Troçkistlerin davalarının yeniden ele alınması gerekir’. Ben de orada ‘bırak başkasının ineği böğürsün, seninki sessiz kalmalı’. Kruşçev o anda patladı ve bağırmaya başladı, ‘Ne ima ediyorsun, bıktım artık tüm bunlardan’.
O zaman, Presidyum da ne ima ettiğimi açıkça söylemedim, fakat şimdi açıklayayım. Kruşçen 1923-1924 yılları arasında Troçkistti. 1925’de görüşlerini tekrar gözden geçirdi ve günah çıkardı. 1925 yılında Donbass’da Kruşçevi yakinen tanıma fırsatı buldum. O zaman onu sağlam bir Leninist, SBKP MK çizgisinin takipçisi olarak gördüm. Kruşçev’in işi ilk olarak Ukranya MK sekreterliğii, daha sonra da politik kariyerinin yükselmesinde en önemli etken olan, parti örgütlerinden sorumlu kadroların SBKP MK sekreterliğiydi. İşçi sınıfı saflarından gelmiş yetenekli bir parti işçisi olarak ona değer verdim. Değer verdim, çünkü Parti’nin ve MK’nın geçmişte hata yapmış ancak bunun üstesinden gelmiş, yetkinleşmiş insanları engellemeyeceğini düşündüm.
Moskova Konferansı’nda Kruşçev’in sekreterlik görevine seçldiği zaman bunu Stalin’e de anlattım. Kruşçevle birlikte Stalin ile görüştük. Stalin Kruşçev’in kendisi hakkında Konferans’da konuşma yapmasını önerdi. Kaganoviç MK’nın konu hakkında bilgisi olduğunu ve Kruşçev’e güvendiğini belirtti. Olay böyle gelişti. Geçmişte yapılan hatalar kesinlik mazur görülebilir ve sürekli gündeme getirilmez.
O zaman Kruşçev’e yapılan uyarıyla şu kastediliyordu; o iflah olmaz bir suçluydu. Ona eski günahlarını ve geçmişteki hatalarını tekrarlamamasını hatırlatıyorduk.
Kaganoviç’den sonra sözü Molotov aldı. Molotov ‘Beni provoke etmek için ne kadar çabalıdıysa da ona ilişkimizi daha da kötüleştirecek fırsatı vermedim. Fakat öyle görünüyorki, artık buna daha fazla tolerans gösterilemez. Kruşçev yanlızca kişisel ilişkileri yıpratmakla kalmadı, aynı zamanda bir bütün olarak devlet ve parti meseleleri ile ilgili çok önemli karar alımlarında Presidyum içersindeki ilişkileride gerginleştirdi’, dedi. Yoldaş Molotov yanlış olarak değerlendirdiği yönetimin yeniden yapılandırılması üzerine detaylica konuşdu. Ayrıca tarıma açılmamış topraklar üzerine varılan yanlış görüş üzerinde de konuşma yaptı. Doğru değildi. Doğru olan şuydu; Molotov 20-30 milyon hektarlık plansız, frenlenmemiş artışa karşıydı. Başlangıçta 10-20 milyon hektarlık bir alana konsantre olup, düzenli bir gelişme ve yüksek verim almak için gerekli düzenlemeler yapılması daha iyi olacaktı.
Molotov Yoldaş, kendisine yöneltilen, barış politikalarının önüne engel olma suçlamalarını da yalanladı ve bu önyargıya besbelliki genel olarak dış politikada atılan gerekli adımların haklı gösterilmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Yugoslavya karşısındaki tutumu dış politika konusuna değil, eleştirdiğimiz ve eleştirmeye devam edeceğimiz Yugoslavya’nın anti-parti ve anti-Sovyet tavrına bağlandı. Molotov konuşmasını ‘Genel Sekreter olarak Kruşçevle çalışmamız mümkün değildir. Ben Kruşçev’in MK Genel Sekreterliği sorumluluklarının kısıtlanması yanayım’ sözleriyle bitirdi.
Molotov’dan sonra söz alan Bulganin konuşmasına devlet organları işleyişlerinin kontrolünde uygulanan yanlış metodlar üzerine bilgi vererek başladı. Konuşmasına Bakanlar Kurulu’nu da dahil etti. Ayıca Kruşçev’in kendisine yönelik arkadaşça olmayan tavırlarından da bahsetti. Birçok konuda yapılan hatalar hakkında da konuştu. Konuşmasını ‘Kruşçev’in sorumluluklarının kısıtlanması önerisini tamamen desdekliyorum’ sözleriyle tamamladı.
Pervukhin ve Saburov yoldaşlar da söz aldılar. Her ikisi de Kruşçev’le, onların tarafındayken, iyi ilişkilere sahip olduklarını belirttikten sonra ‘Fakat şimdi görüyoruz ki Kruşçev ukala birisi oldu. Çalışmamızı zorlaştırıyor. Kruşçev atılmalıdır’ sözlerini sarfettiler.
Yoldaş Mikoyan, manevra taktiklerinin doğruluğunda, Kruşçev’in çalışma yönteminde bazı eksiklikler olduğunun doğru olduğunu ancak bunların düzeltilebileceğini bu nedenle Kruşçev’in ihraç edilmesine gerek olmadığını söyledi.
Bizden sonra Kruşçev konuştu. Kendini beğenmiş bir tavır sergilemeden hatta utangaç bir tavırla bazı suçlamaları yalanladı. Bazı şikayetlerin doğru olduğunu, hatta çalışma arkadaşlarına karşı kendi adına uygun olmayan tavırlarının olduğunu, bazı yanlış kararlar alındığını, fakat tüm bunları düzelteceğine dair Presidyum’a söz verdiğini söyledi.
MK sekreterlerinden Brejnev, Suslov, Furtseva ve Pospelov, Kruşçev lehine konuşma yaptılar. Eksiklikler olduğunu kabul ederken bunları düzeltecekleri sözünü verdiler.
MK sekreterleri arasında farklı konuşan tek kişi Şepilov’du. Dürüstçe, dosdoğru ve ikna edici bir tarzda kabul edilemez hata bulma atmosferini açıkladı ve MK Sekreteryası içinde Kruşçev’in uygulaya geldiği Presidyum’un yıpratılmasının özellikle Voroshilov’u ‘eskimiş ve muhafazakar olarak günü geçmiş’ eleştirisine maruz bırakıltığından bahsetti (o anda Kruşçev ikiyüzlü bir tavırla Voroşilov’a çiğ bir saygı ve vefa gösterisinde bulundu). Şepilov, MK Presidyum’un bilgisi olmaksızın Sekreteryanın aldığı bir dizi yanlış kararlar hakkında konuştu. Pratik olarak Kruşçev MK Sekreteryası’nı MK Presidyumdan bağımsız işlev gören bir organ haline getirmişti.
Prezidyum dört gün boyunca toplandı. Bulganin toplantıları en demokratik bir tarzla yönetti. Konuşmacıların talep ettiği süre üzerine hiç bir limit koymadı. Hatta MK sekreterlerinin ikinci kez söz alma istemlerine izin verdi.
Bu arada Kruşçevci Sekreteryası gizlice Presidyumun bilgisi dışında MK üyelerini Moskova’ya çağırdı. GPU ve Savunma Bakanlığı aracılıpıyla onlarca uçağı üyeleri Moskova’ya getirmesi için seferber etti. Ve bu Presidyum’un kararı dışında gerçekleşti. Hatta bu Presidyum üyelerinin görüşülen konuda bir karar almasını beklemeden yapıldı. Bu tamamen soru kuşku götürmez bir fırsatçılıktı, zekice ve Troçkist geleneğindendi.
Prezidyum’un büyük çoğunluğu kötü organizatörlerden ya da budalalardan oluşmuyordu. Eğer, Onlar daha sonra suçlanacakları gibi, fırsatçı mücadele yolunu tutmuş olsalardı, organize olabilirlerdi ya da basitçe söyleyelim, Kruşçev’i ihraç edebilirlerdi. Fakat bizler Kruşçev’i bir parti üyesi olarak eleştiriyorduk ve parti değerlerini parti birliğinin devamını sağlamak için titizlikle gözetliyorduk.
Fakat Kruşçev bir fırsatçı gibi davrandı. MK Presidyum toplantısının sonuna doğru, Sverdlov Salonunda toplananlar adına başını Konev’in çektiği bir delegasyon toplantıya girerek, MK Plenum üyelerinin, Presidyum’un görüştüğü konu hakkında Plenum’a rapor vermesini istediğini söylediler.Bazı Presidyum üyeleri MK Presidyum’un izni olmaksızın MK üyelerinin Moskova’ya çağrılmasına, MK Sekretaryası’nın bir parçasına zoraki el koyulmasına ve pek tabiki Kruşçev’in kendisine hiddetle tepki gösterdiler.
Daha önce Kruşçev’i taparcasına destekleyen Saburov yoldaş hiddetlice ‘Siz, Yoldaş Kruşçev, dürüst bir insan olarak bilirdim. Şu anda yanıldığımı anlıyorum. Sen fırsatçı yollarla Presidyum’un arkasından Sverdlov Salonu’ndaki toplantıyı organize eden namuzsuz birisisin’ diye haykırdı.
Kısa bir aradan sonra ’u toplantıya devam etmeme ve parti değerlerine bağıra çağıra saldırmış olmaları gerçeğine rağmen, bir saygı gösterisi olarak, onları Sverdlov Binasında bekleyen MK üyelerinin yanısıra gitme kararı aldı.
Utangaçlık maskesini yırtıp atan Kruşçev, yanında ona güç veren Zhukov ve Serov eşliğinde Binaya doğru yürüdü.
Böylesi olağanüstü yollarla Moskova’ya getirtilen MK Plenum üyelerinin psikolojik durumlarını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Daha Plenum görüşmeleri başlamadan, MK üyeleri başlayan Plenum toplantısı hakkında açıkça bilgilendirilmişlerdi. MK üyelerinin MK Presidyum toplantısı hakkında bekledikleri rapora rağmen, onlara Malenkov, Kaganovich ve Molotov’dan oluşan anti-parti grubunun tabağı sunuldu.
Konunun, Kruşçev’in MK Genel Sekreteri olarak yetersiz görülen liderliği olmasına rağmen, gündeme tamamen zıt ve bir o kadar hayal ürünü olan Malenkov, Kaganoviç ve Molotov’un anti-parti grubu meselesi sokuldu.
MK Presidyum üzerine hazırlanan rapor ve Prezidyum toplantısında tartışılan konu tamamen pratik amaçlar için ele alınmadı. Fakat öte yandan bir hayal ürünü olarak ortaya atılan Malenkov, Kaganoviç ve Molotov’un anti-parti grubuna ve onların suç ortağı olan MK Presidyum adaylarından Şepilov’a karşı bir çok büyük siyasi suçlamalar yapıldı.
Kruşçevci suçlayıcılar, tüm Presidyum’u fırsatçılıkla suçladıklarını ve bu durumun da tuhaflığını hissettiklerinde, yılanca, sahte bir taktik izleyerek, Kruşçev’e karşı konuşan Presidyum’un yedi üyesi arasından Malenkov, Kaganoviç ve Molotov üçlü gurubunun isimlerini, -Kruşçevi suçlayanlar ve ihracını isteyenler olarak- ilan ettiler. (Yedi kişiden diğer dördü Voroshilov, Bulganin, Pervukhin ve Saburov’du. Ilk üç isim MK Presidyum’una tekrar seçildiler).
Üç kişinin; Malenkov, Kaganoviç ve Molotov’un belirlenmesiyle oluşan tabloda, Presidyum’un 9 üyesinden yalnızca 2 üyesi Mikoyan ve Kruşçev’in kendisi Kruşçev’in Genel Sekreter olarak kalmasından yanaydı, çoğunluk ise, 7 üye, pratik alanda Parti MK'sının siyasi çizgisini yeteri derecede hayata geçiremediği için Kruşçev'in ihracını istiyorlardı. Bu gerçeği örtbas etmek için bir girişimde bulunuldu.
Daha sonra ‘fatihler’ yeni bir tartışma konusu icad ettiler. Bu gurup aritmetik çoğunluk görüşüyle parti yönetici organlarn bileşiminde ve Parti politikalarnda değişiklik yapmak istediler. Ancak öncelikle aritmetik çoğunluk hakkında konuşmak absürttür. Herhangi bir mesele üzerinde karar alınırken nasıl başka bir tür çoğunluk olabilir? MK Presidyum’unun büyük çoğunluğunun Kruşçev’in ihracı konusunda hemfikir olduğu doğrudur, ancak partinin yönetici organlarının bileşimi yalnızca Kruşçevden mi ibaret? Tüm Presidyum’un MK’nın birbirini izleyen plenumları arasında Partinin en yüksek organ olduğu da doğru değil midir? Bu nedenle Presidyum’un partinin yönetici organlarının yerini almak istediğini söylemek, ki bu kendi kendisinin yerini alması demektir, bunun hakkında yazmak saçmalıktan başka bir şey değildir.
Sonuç biliniyor: Talep edilen kanun tasarısı kabul edildi, ve Pravda’da yayınlandı. ‘Malenkov G..M., Kaganoviç L.M., Molotov V.M. anti-Parti grubu üzerine’
Benimsenen kararda şu ifadeler yer alıyordu; ‘Bu grup anti-parti ve hizipçilik metodları kullanarak yer edinmek istediler…’ Tüm Presidyumu hizip olarak adlandırmak mümkün mü? Hizipçilik metodlarıyla ilgili verilmiş tek bir gerçek yoktur; guruplar yoktu, Presidyum toplantısından önce ve sonra her hangi bir grubun her hangi gizli bir toplantısı olmamıştı, her hangi bir komplo yoktu. Her hangi bir hizip olduysa, Kruşçevin ve O’nun hizibinin bizi-tüm Presidyumu- aptal yerine koyabileceği böylesi bir duruma düşecek kadar kötü örgütçü değildik. Doğrusu MK Presidyumunun bilgisi olmadan MK üyelerini gizlice çağırmasıyla Kruşçev ve O’nun yandaşları organize bir tarzda hiziptiler. Bizler MK’nın birliğini savunan çoğunluktuk, hizip değil. Toplandık, tartıştık, görüşlerimizi onayladık ve Kruşçev ve Onun kurnaz danışmanlarının yaptığı gibi hizipçi ayak oyunları yapmadan bir karar almaya çalıştık.
Kruşçev’in şirret birisi olduğu söylenebilir. Evet, ancak bu Troçkist ve anti-parti şirretliğidir. Buna rağmen, Presidyumun yanlızca üç üyesinin belirlenmesi, daha sonra bunların MK’dan ve onun Presidyumundan ihraç edilmeleri, hizipçi ve anti-parti grubu etiketi vurulmasının Partiyi ikna etmediği anlaşılıyor. Yeni Kruşçevci lider kadro, seçilmeden önce bile, bir MK Plenum karar taslağı hazırlayarak anti-parti grubu dedikleri Malenkov, Kaganoviç, ve Molotov ekibine karşı tamamen asılsız politik suçlamalarda bulundular.
Taslak yalanlanmaya bile değmeyecek bir sürü suçlamayla doluydu. Çünkü tüm suçlamalar hayal ürünüydü.
Bu Sovyet hükümetine ve partinin emektar liderlerine karşı anti-parti ve anti-Leninist bir misillemeydi. Kendisini vazgeçilmez yapmak sevdalısı olan MK Genel Sekreteri Kruşçevi eleştirme cesaretine karşılık yapılmış bir misilleme.
* Kaynak: İnternet
** Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır. Biz düşüncelerimizi 2011 yılında yayınlanmış olan kitabımızda ortaya koymuştuk. Keza bloğumuzda yayınlamaya devam ettiğimiz dizide de ortaya koymaya devam edeceğiz.