15 Ağustos 2014 Cuma

“KÜRESELLEŞME” BİR “EVRE” DEĞİLDİR*



 “KÜRESELLEŞME” BİR “EVRE” DEĞİLDİR*
“Küreselleşme”, yani sermayenin hareketinin uluslararasılaşması kapitalist üretim tarzının bir yasasıdır. Kapitalizm geliştiği ölçüde uluslararasılaşma yasası da daha etkin işlevselleşerek üretim ve sermayeyi artan oranda küreselleştirir. Dolayısıyla “küreselleşme” yeni bir evre olarak tanımlanamaz. “Küreselleşme” bir “evre” değil, kapitalizmin bir gelişme yasası, temel bir özelliğidir. Emperyalizmin tarihi de küreselleşmenin/uluslararasılaşmanın tarihidir. Ama ulusal pazarı temel alan tekellerden dünya pazarını temel alan tekellere geçiş, böylece tekelleşmenin daha yüksek bir gelişme düzeyine yükselmesi bir olgudur ve emperyalizmin/tekelci kapitalizmin yeni bir iç evresini oluşturmaktadır. Bu bağlamda bir emperyalizm evresinden bir de “emperyalist küreselleşme evresi”nden bahsedilemez. Vurgulanmalıdır: Uluslararası tekellere dayanan emperyalizmden de önce emperyalist küreselleşme vardı. Uluslararası tekellere dayanan emperyalizmle birlikte “küreselleşme” daha yüksek bir temelde, P-M-P’ hareketinin uluslararasılaşmasıyla daha yüksek bir gelişme düzeyine yükselmiştir. ÇUŞ’larla belirlenen küreselleşmenin ayırt edici özelliği budur. Yani emperyalizmin yeni evresi, “emperyalist küreselleşme” değil emperyalizmin uluslararası emperyalist tekeller tarafından yönetiliyor oluşudur. (Bkz. Hasan Ozan, Emperyalist Küreselleşme Ve Dünya Devrimi, Değişen Ne?, Ceylan/Akademi Yay.) “Küreselleşme” kapitalizmin ve onun üst ve son aşaması, sosyalist devrimin ön günü olan emperyalizmin de bir yönelimidir. “Küreselleşme”yi salt kapitalizmin ve emperyalizmin şu veya bu dönemine özgü bir nitelik ya da sadece şu veya bu dönemine tekabül eden bir evresi olarak ele alamayız. Ki Pratik İçin Teorik Merak’ın ilk sayısında yer alan diyelim ki “sunuş” yazısı “emperyalist küreselleşme”yi bir “evre” olarak sunmakla ağır bir zafiyet gösteriyor.
 Evet, kapitalist dünya ekonomisi ve emperyalist dünya sistemi tüm çelişki ve çatışmalarıyla birlikte tarihte ilk kez bu denli küreselleşmiş, bütünleşmiştir. Ama bu, “küreselleşme”yi bir evre olarak sunmak, anlamak, formüle etmek için bir neden vs. oluşturmaz, oluşturamaz. “Küreselleşme”, yani sermayenin uluslararasılaşması kapitalist üretim tarzının bir gelişme yasası, temel karakteristik niteliklerinden birisidir veya Marx’ın bir diğer vurgusuna göre “Dünya pazarının yaratılması”, “kapitalist üretimin üç temel olgusu”ndan “birisidir.” (Kapital) Bu bağlamda kapitalist uluslararasılaşma kapitalizmin bir eğilimi olmanın ötesinde bir gelişme yasasıdır.
Genel olarak kapitalizmin özel olarak da emperyalizmin tarihi kapitalist küreselleşmenin tarihidir de. Eğer bu doğruysa, o zaman “küreselleşme” bir evre olarak ele alınamaz ve tanımlanamaz. Demek ki kapitalist küreselleşme, keza emperyalist küreselleşme emperyalizmin bir evresi/aşaması olamaz; bu olgu kapitalizmin ve kapitalist emperyalizmin bir temel özelliğidir. Bu tarihi süreçte kapitalist uluslararasılaşma mekanik bir hareket, kesintisiz bir gelişme, otomatik yükseliş süreci olarak gerçekleşmemiştir. Böyle bir yaklaşım diyalektiğe de materyalizme de aykırı düşer ve hiçbir bilimsel özellik göstermez. Aksine bu süreç istikrarsızlıklarla, yükseliş ve geri çekilişlerle şekillenmiştir. Kapitalist küreselleşmenin tarihi, genel olarak ve genel bir tarihsel doğrultu olarak basitten karmaşığa, geri düzeyden ileri düzeylere doğru akar ve gelişirken, kendi içerisinde zikzaklar vs. çizerek ilerlemiştir. Ve bu, anlaşılır bir durumdur. Doğası gereği, “küreselleşmenin” evrimi, somut tarihsel koşulları içerisinde, göreli anlamı içerisinde, kapitalizmin eşitsiz, kaotik ve çelişik eğilim ve çatışmaları vs. içerisinde kavranmalıdır. Ancak her durumda kapitalist uluslararasılaşma kapitalizmin nesnel doğasına içselleşmiş bir olgudur; sermaye birikimin doğasında vardır. Marx’ın dediği gibi, “Dünya piyasası yaratma eğilimi doğrudan doğruya sermayenin kavramında verilidir.” “Kapitalist üretim tarzı…dünya piyasasının yaratılmasının tarihsel bir aracıdır.” (Grundrısse) “Bizzat dünya pazarı, bu üretim tarzı için temel teşkil eder…bu üretim tarzının, gitgide büyüyen bir ölçekte üretimde bulunma yolunda kendi özünde bulunan zorunluluk, sürekli olarak dünya pazarını genişletme eğilimini yaratır.” (Kapital)  Ticari kapitalizmden sanayi kapitalizmine, tekelci kapitalizmden uluslararası tekellerin yönettiği tekelci kapitalizme dek geçen tarihsel gelişme sürecinden ve “küresel” atılımlardan bu gerçeği çarpıcı bir tarzda görmekteyiz.
Açık ki tek başına kapitalist uluslararasılaşmayı (küreselleşmeyi) bir evre ya da aşama olarak tanımlamak Marksizm-Leninizm’e aykırıdır. Kapitalist uluslararasılaşma, evre/aşama olarak tanımlanamaz. Ama hemen eklemek ve vurgulamak gerekir ki,  üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası, nesnel bir yasadır. Tekelci kapitalizmin (emperyalizm), tekellerin doğuşu ve yükselişi ve giderek ekonomik yaşamın baştanbaşa temeli haline gelişi bu yasanın ürünüdür. Tekellerin dünya pazarını temel alan tekeller haline gelişi bu yasanın hareketinin sonucudur. Ve adı üstünde bu bir yasadır. Bu yasa, nesneldir. İradeyle ne yaratılabilir ne de yok edilebilir; en fazlasından, iradeyle bu yasa tanınır, toplumsal bilincin toplumsal varlık üzerindeki aktif etkisi kapsamında sürece müdahale edilerek, süreç hızlandırılabilir ya da yavaşlatılabilir. Ama işte hepsi bu kadar! Nitekim emperyalist tekeller, emperyalist devletler ve uluslararası emperyalist mali kuruluşlar eliyle süreci lehlerinde hızlandıracak ve kolaylaştıracak tarzda enerjik iradi müdahalede bulunmuşlardır ve bulunmaktadırlar.
Emperyalist küreselleşme emperyalizmin yeni evresi/aşaması olarak kavranamaz.  “Emperyalist küreselleşme” bir aşama falan oluşturmaz. Emperyalizmin tarihi de “küreselleşme”nin ve daha fazla küreselleşmenin tarihidir.
Kapitalist küreselleşme (uluslararasılaşma), kapitalizmin doğasında olan ve kapitalist üretim biçiminin diyalektik hareketine bağlı gelişen bir süreçtir. Kapitalizmin bu gelişme yasası, kapitalizmin emperyalizm aşamasında da işlemeye devam etmektedir. Kapitalizmin ve emperyalizmin uluslararasılaşması ise, üretimin ve sermayenin artan oranda yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası temelinde yükselmektedir. Yeni evre, “emperyalist küreselleşme” değildir, yeni evreyi oluşturan şey, emperyalist küreselleşmenin gelişiminin ulusal pazarı temel/esas alan tekelci kapitalizmden dünya pazarını temel alan tekelci kapitalizme geçilmiş olmasıdır. Ve bu gelişme ve evre, emperyalist küreselleşmenin ivmelenen gelişmesi temeline dayanmaktadır.  Yani, kapitalist küreselleşme ile evre bir ve aynı şey değildir ve olamaz da! Zaten kapitalizme içsel olan kapitalist küreselleşme, yeni evreyi hazırlamış, kapitalist küreselleşmenin ulaştığı gelişme düzeyi yeni evreyi yaratmıştır. “Küreselleşme”yi bir evre/aşama olarak lanse eden akım, hangi renge bürünürse bürünsün (Negrici “İmparatorluk” teorisi de dahil) “postmodernizm”dir. “Marksizm”, “Marksizm-Leninizm” iddiasıyla ortaya çıktığı oranda “postMarksizm”dir. Bu vb. teori ve tezler devrimci harekette ortaya çıktığı ölçüde de yeni tip burjuva liberal ideolojik cereyandan etkilenmeyi ifade etmektedir. Marksist-Leninist Komünistler böylesine yanlış, teoriye ve somut tarihsel gerçeğe tümüyle aykırı anti-bilimsel tezleri kabul edemez.
Teorik olarak yanlış olan bu tez ve formül, aynı zamanda başkaca yanlışları da koşullamaktadır. (Ki konunun değişik yanlarını daha sonraki yazılarımızda ele almaya devam edeceğiz.) Örneğin emperyalist küreselleşme, diyelim ki 100 yıllık tekelci kapitalizmin bir olgusudur. Ama emperyalist küreselleşmenin gelişim düzeyi 60’lar, 70’ler, 80’ler öncesi henüz bugünkü ÇUŞ’lu evreyi yaratmamıştı/ulaşmamıştı; tekelleşmenin daha yüksek bir yeni evresi haline gelecek kadar olgunlaşmamıştı. Ama 80’lerde, 90’larda bu gelişme ÇUŞ’lu tekelci kapitalizm olarak (yeni bir evre olarak) olgunlaştı ve emperyalizmin yeni bir iç evresini oluşturdu. 1970’lerin ikinci yarısından sonra emperyalist küreselleşmenin nesnel gereksinimleri kendini yakıcı bir tarzda dayattı. Doğal olarak bunu ilk anlayanlar emperyalist tekellerdi. Gelişmenin önü emperyalist burjuvazi tarafından hızla açıldı vb. Kısacası emperyalizmin yeni evresi, “emperyalist küreselleşme” değil emperyalizmin uluslararası emperyalist tekeller tarafından yönetiliyor oluşudur.
                                         II
Başka bir bakış açısı ve eleştiriye göre, uluslararası tekellerin yönettiği emperyalist kapitalizmi tekelci kapitalizmin bir “evre”si olarak tanımlamak, anlamak yanlıştır. O halde üzerinde durmakta yarar vardır: Emperyalist tekelci kapitalizmin “yeni bir evreye” ulaştığı tezi nasıl kavranmalıdır? “Yeni evre” tezi eleştirilirken ileri sürülen gerekçelerin en önemlileri üzerinde durmak istiyoruz.
1)Bugün uluslararası kapitalist tekeller tarafından yönetilen ve öncülüğünü esas olarak 500 tekelin yaptığı sürecin “ekonomik ve toplumsal düzen değişikliği” anlamına gelmediği vurgulanmalıdır. Dolayısıyla “yeni evre”yi bu anlamda bir değişiklik olarak anlamak teoriye, somut tarihsel gerçeğe aykırıdır. Yani emperyalizmin, bu anlamda, yeni bir evresinden ya da aşamasından bahsedemeyiz.
2) Biz, “emperyalist küreselleşmenin” değil ama uluslararası emperyalist tekellerin yönettiği emperyalizmi, emperyalizmin yeni bir evresi olduğunu düşünüyoruz. Ama bu evreyi, kapitalizmden sonra gelen yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen aşaması olarak görmüyoruz. Dolayısıyla bu yeniliği bu anlamda “niteliksel” bir değişme/evre olarak tanımlamıyoruz. Böyle bir tezin revizyonist ve tasfiyeci bir tez olacağını, “post-modernizm”in teorik-ideolojik pozisyonlarına savrularak konumlanmayı üreteceğine inanıyoruz.
Ancak, günümüz emperyalizmini inceler ve sonuçlar çıkarırken revizyonizme kaymama haklı kaygısının bizleri, emperyalizmdeki değişiklikleri görmeye, bilince çıkarmaya, teorik zenginleşme yolundan yürümeye karşı tutucu, dogmatik, doktriner bir pozisyona itmemesi gerektiğine de dikkat çekmek isteriz.
Tekelleşmenin niteliksel düzeyi bağlamında, P-M-P’ hareketinin ulaştığı gelişme aşaması bakımından “yeni evre/aşama” tanımlamasını reddetmek de yanlıştır. Doktriner kalıplara göre davranmamak gerekir. Burada şu olgulara dikkat çekmekte yarar görmekteyiz: a) “Yeni evre” denince akla hemen “yeni bir ekonomik ve toplumsal değişme”, emperyalizmden sonra gelen,  emperyalizm olmaktan çıkmış, sosyalizmle emperyalizm arasına girmiş yeni bir düzen, “niteliksel” bir “yeni evre” fikri gelmemelidir. b) Emperyalizmin kendi içsel evriminin ürünü olabilecek gelişme aşamalarının olabileceği; emperyalizmin emperyalizm olmaktan çıkmadığı halde tekelleşmenin gelişimi bağlamında iç aşamalarının da olabileceği bilince çıkarılmalıdır. Örneğin Lenin, serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme (emperyalizme) dönüşmesinden sonra emperyalist tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüştüğünü, tekelci devlet kapitalizminin “emperyalizminin en son gelişme evresi”  olduğunu vurguluyor ama tekelci devlet kapitalizmini serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş gibi “yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen” değişikliği olarak tanımlamıyor.
Günümüz emperyalizmi, uluslararası emperyalist tekellerin (ÇUŞ) yönettiği bir emperyalizmdir. Ve dünya ekonomisi buna göre yeniden yapılanmıştır. Kanımızca emperyalist kapitalizmde ortaya çıkmış yeniliği, değişmeyi ifade eden ve en önemli, ayırt edici özelliği dile getiren olgu, bu olgudur.
Uluslararası tekeller, hangi biçimler altında ortaya çıkarsa çıksın (örneğin ÇUŞ gibi), dünya pazarını temel alan tekellerdir. Yalnızca örgütlenmesi bakımından değil (ki bu çok yüzeysel bir bakış olur) tüm faaliyetleri uluslararasılaşmış tekellerdir. Üretimi, ticareti, dağıtımı vb. dünya ölçeğinde örgütleyen tekellerdir. Sermaye birikimini, kapitalist genişletilmiş yeniden üretimi, dünya pazarını temel alarak gerçekleştiren tekellerdir. Ulusal pazarlarını uluslararası pazara tabi kılarak örgütlenmiş tekellerdir.
Açık ki burada, ulusal pazarı temel alarak uluslararası sömürü yapan, uluslararası yatırımlarını ulusal pazarlarının yan bir etkinliği, tamamlayıcı bileşeni olarak örgütleyen, gerçekleştiren emperyalist tekellerden (ki bunu göreli anlamı içerisinde kavramak gerekir) sermaye birikimini başlıca olarak dünya pazarını temel alarak gerçekleştiren emperyalist tekellere geçilmiştir. Bir diğer anlatımla, üretim ve sermayenin esas olarak ulusal ölçekte yoğunlaştığı tekelci kapitalizmden üretim ve sermayenin, üretimin ve dolaşımın uluslararası biçim ve düzeyde yoğunlaştığı uluslararası tekelci kapitalizme geçilmiştir. Emperyalizmin doğuşu ve gelişimi sürecinde bir dünya pazarı zaten vardı. Ulusal ekonomiler artan oranda uluslararasılaşıyordu. ÇUŞ’ların yönettiği emperyalizm öncesi sermayenin dünya pazarındaki hareketi belirleyici ya da ağırlıklı olarak M’-P’, P-P’ hareketi olarak zaten uluslararasılaşmıştı. Ama ÇUŞ’lu tekelci evreyle birlikte artık tüm olarak sermayenin hareketi, yani P-M-P’ hareketi uluslararasılaşmıştır. İşte bu olgu, emperyalizmdeki en temel değişikliği oluşturmaktadır. Ve bu değişme niteliksel bir değişmedir. Bu yenilik/ayırt edici özellik, diyelim ki kapitalizmin nesnel ekonomik gelişme yasalarından biri olan üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, uluslararasılaşması yasası temelinde oluşmuştur. Ve bu bir yasadır “eğilim” olarak da tanımlanamaz. Nasıl ki üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası tekelleri yaratmışsa, böylece serbest rekabetçi kapitalizm emperyalizme dönüşmüşse, emperyalizmin ikinci yarısındaki (kuşkusuz kökleri birinci yarısının içindedir) üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi ve bu yasanın artan oranda dünya pazarı temeli üzerinde ivmelenmesi de kaçınılmaz olarak uluslararası tekelleri yaratmıştır. Böylece, zaten uluslararası karaktere sahip olan ulusal tekelci kapitalizm gelişerek uluslararası tekelci kapitalizme dönüşmüştür. Birincisinde gerçekleşen değişme ve yenilik, yeni bir ekonomik ve toplumsal düzene geçişle belirlenmektedir. İkincisinde gerçekleşen şey ise, yeni bir ekonomik ve toplumsal düzene geçişe tekabül etmemektedir. Ama esas olarak ulusal pazarı temel alan/ekonomik örgütlenmesi esasen “iç pazara” dayanan sermayenin devreliği, sermaye birikimi, artı değer gaspı yerini esas olarak uluslararası (dünya) pazarı temel alan bir tekelci kapitalizme geçişle, uluslararası tekellerin yönettiği bir düzeye sıçramayla belirlenip şekillenmiştir. Bu, yeni bir düzeydir. Bu yeni düzey, basit bir niceliksel değişme değil, bir niteliksel değişmedir. Bu niteliksel değişme, emperyalizm sonrası gelen yeni bir ekonomik-toplumsal nitelik değil, tekelci kapitalizmin iç evriminin ürünü olan, emperyalizm içinde, tekelci kapitalizmin bir düzeyinden daha yüksek bir düzeyine geçişle belirlenen ve gerçekleşen bir nitelik değişimidir; böylece bu çerçevedeki niteliksel değişme yeni bir evredir/aşamadır. Bu evre, tekelleşmenin düzeyi bakımından daha yüksek bir tekelleşmeyle belirlenmektedir. Bu yeni evre, emperyalist kapitalizmin kendinden sonra gelen yeni bir aşaması değil, kendi iç gelişiminin daha yüksek bir aşamasıdır. Açık ki, ulusal pazarı temel alan tekellerden dünya pazarını temel alan tekellere geçişle biçimlenen ve temelde uluslararası tekellerin yönettiği emperyalizm emperyalizmin tarihinde bir ilktir. Emperyalist kapitalizmin tekelci kapitalist örgütlenmesinin yeni bir temele dayanan sıçramasıdır; tekelci kapitalizmin sıçramalı ulaştığı yeni bir düzeyidir. Hem bunu saptayıp, hem de bunun yeni bir tekelleşme evresi (ya da tekelci kapitalizmin yeni bir evresi) olarak tanımlamamak açık ki teorik tutuculukla ve doktrinerlikle belirlenen teorik ve pratik bir duruştur. Burada “evre” olan şey, “küreselleşme” değil, ÇUŞ’ların damgasını bastığı emperyalist tekelci kapitalizmdir. Bunu uluslararası tekellerin yönettiği tekelci devlet kapitalizmi olarak da tanımlayabiliriz. Bu gelişmenin temelinde, toplumsal üretici güçlerin daha fazla uluslarasılaşması, küresel ölçekte gelişimi yatmaktadır. Yani bu gelişme nesnel bir temele dayanmaktadır. Burada nesnel bir gelişme düzeyine dayanan uluslararasılaşma olgusu ile bu gelişmenin düz bir çizgide ya da otomatik değil de, konjoktürel faktörlerin (ekonomik kriz, savaş vb.) baskısı altında gelişimini birbirine karıştırmamak gerekir. Bu bağıntıda “küreselleşme”nin gelişmesi, gerilemesi, kesintiye uğraması vs. tümüyle olanaklıdır. Zaten küreselleşmenin gelişmesi eğilimli olarak gerçekleşir. Yani kapitalizmin uluslararasılaşması yasası ile bu yasanın eğilimli gerçekleşmesi bir birliğe sahiptir, burada otomatik bir gelişme aramamak gerekir.
3) Lenin emperyalizmin, tekelci kapitalizmden tekelci devlet kapitalizmi aşamasına geçtiğini, böylece, tekelci devlet kapitalizminin emperyalizmin en son gelişme aşaması/evresi olduğunu söylüyor. Ama bunu söylerken tekelci kapitalizmdeki bu değişmeyi “ekonomik-toplumsal düzen değişikliği”ne tekabül eden bir nitelik değişmesi olarak tanımlamıyor. İlkinde, tekelci kapitalizm, emperyalizmin en yüksek ve son aşamasıdır, ikincisinde tekelci devlet kapitalizmi emperyalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Demek ki, serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişe tekabül eden bir derin düzen değişikliği, bu nitelikte bir düzen değişikliği/değişimi olmadan da tekelci kapitalizm kendi tarihsel evrimi sürecinde nitelik değişmeleri yaşayabilmekte, bu değişiklik “sistem içi” bir “evre” olarak değerlendirilebilmektedir. Ama birinci durumda da emperyalizm tekelci kapitalizmdir, ikinci durumda da tekelci kapitalizm olmaya devam etmektedir.
4) Evet, “emperyalist küreselleşme” kendi başına yeni bir evre, ilk kez gündemleşen ekonomik ve toplumsal bir yeni düzen vs olarak tanımlanamaz. ÇUŞ’lar dünyasında somutlaşan “küreselleşme”, emperyalist kapitalizm tarihsel aşamasında ortaya çıkan ikinci bir emperyalist küreselleşme dalgasıdır. Dünya çapında toplumsal üretici güçlerin daha yüksek bir maddi temel üzerinde uluslararasılaşmasıyla uluslararası karaktere sahip ulusal tekellerden, doğrudan dünya pazarını temel alan uluslararası tekellere geçiş/ yükseliş, tekelci kapitalizmin daha düşük bir niteliğinden daha yüksek bir tekelci niteliğe geçişi ifade etmektedir. Bu, bir olgudur. Bu durumda bu evre ya da aşamadan geriye, ilk aşamaya geri dönüşün olamayacağını da belirtmek gerekir.
                                      III
Denebilir ki ekonomik kriz, emperyalist savaş gibi koşullarda uluslararasılaşma gerileyecektir ve böylece sermaye kendi güvenilir limanı ulusal pazarına kaçacaktır. Böylece uluslararasılaşma gerileyecek, “ayırdedici bir özellik olmaktan” çıkacak; böylece yasa eğilime dönüşecek, uluslararasılaşmanın yeniden atağa geçtiği koşullarda eğilim de yeniden yasaya dönüşecektir, vb. İ. Okçuoğlu yoldaş böyle düşünmektedir. Ki biz, tıpkı emperyalist küreselleşmeyi emperyalizmin evresi olarak sunan teorik yaklaşımı da Okçuoğlu yoldaşın yazısında yer alan teorik yaklaşımı da savunan teori ve tezleri Mayıs 2011 tarihinde yayınlanmış olan kitabımızda da eleştirmiştik.
Konu bağlamında biz, şöyle düşünmekteyiz:
“Bu gelişme, nesnel bir değişmedir. Tekelci kapitalizmin ulaştığı gelişme düzeyinden, kapitalist emperyalizmin daha geri bir düzeyine dönüş artık nesnel olarak da mümkün değildir. Örneğin, 3. Dünya Emperyalist Genel Paylaşım Savaşı’nın patlak verdiğini ve üretici güçlerin derin bir yıkıma uğradığı bir an’ı düşünelim ya da tekelci kapitalizmin genel ekonomik krizinin patlak vererek emperyalist sistemi derinden hırpaladığı vb. koşulları düşünelim; tüm bu vb. durumlarda ya da koşullarda yıkımdan çıkmaya çalışacak herhangi bir emperyalist devlet ya da ÇUŞ, yeniden toparlanma ve çıkış sürecine (ulusal pazardaki çabaları vs. ne olursa olsun) doğal ve kaçınılmaz olarak, işe ulusal pazarda başlasa da, çıkışı küresel çapta gerçekleştirmek zorundadır. Yani çıta, ulusal değil uluslararası düzeydir; küresel alandır.” Burada daima akılda tutulması gereken şey, üretici güçlerin küresel ölçekte ulaştığı gelişme düzeyidir. Bu gelişme nesneldir, savaş, ekonomik kriz gibi faktörler üretici güçleri derin tahrip etse de, yeniden toparlanma süreci, söz konusu tarihsel birikim üzerinden başlayarak ilerleyecektir…
Emperyalist küreselleşmeyi salt ya da adeta tekellerin iradesine ve niyetlerine bağımlı bir olgu olarak ele almak yanlış olduğu kadar, aynı şeyi salt ekonomik gelişme yasalarına bağlı olarak ele almak da yanlıştır. Sorunun temelinde kapitalist üretim tarzının nesnel gelişme yasaları durmaktadır. Kapitalizmin krizleri, emperyalist savaşlar, devrimler gibi faktörlerin baskı ve etkisi ile  “küreselleşme” ciddi ölçüde gerileyebilir, vb. İzlenen ekonomik politikalarla “küreselleşme” süreci hızlandırılabilir ya da yavaşlatılabilir. Kapitalizmin özellikle de emperyalist kapitalizmin tarihsel deneyimlerinden bunu biliyor ve görüyoruz. Lenin’in dediği gibi, “Evrimci bilimsel yöntemin son sözünü oluşturan Marksist diyalektik, konunun yalıtık, tek yönlü, çarpıtılmış ve saptırılmış değerlendirilmesini yasaklar.” (Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s.185) Keza yine Lenin’in vurguladığı gibi, bilim, o arada toplum bilim, “tekil durumlarla değil, kitlesel görüngülerle” ilgilenir, bu bir kuraldır. Bu uyarıların ışığında soruna baktığımızda, “küreselleşme”nin (kapitalizmin uluslararasılaşmasının) bir bütün olarak kapitalist üretim tarzının tüm tarihine damgasını basan “kitlesel”, “küresel”, genel, temel bir “görüngü” olduğunu görürüz. Birkaç asırlık kapitalizmin tarihinde uluslararasılaşmanın durakladığı, hız kestiği, gerilediği kesitlerin yanı sıra, esas olarak da genel bir gelişme yönelimi olarak basitten karmaşığa doğru helezonik bir gelişme süreci olarak pratikleştiğini görürüz.  
Genel olarak kapitalizmin özel olarak da emperyalizmin tarihi kapitalist küreselleşmenin tarihidir de. Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması, merkezileşmesi, uluslararasılaşması kapitalist üretim tarzının temel gelişme yasalarından birisidir. Bu yasa, salt serbest rekabetçi kapitalizme ya da salt emperyalist tekelci kapitalizme ya da salt emperyalizmin tarihinin şu veya bu kesitine uygun bir yasa olamaz. Bu yasa, genel olarak kapitalizmin, özel olarak da emperyalist kapitalizmin gelişme tarihi içerisinde eğilimli olarak gerçekleşmiştir. Bu tarihi süreçte kapitalist uluslararasılaşma mekanik bir hareket olarak tepkime göstermemiştir. Aksine bu süreç istikrarsızlıklarla şekillenmiş, ama genel olarak geri düzeyden ileri düzeylere doğru yükselerek gelişmiştir. Ancak her durumda kapitalist uluslararasılaşma kapitalizmin nesnel doğasına içselleşmiştir; sermayenin hareketinin doğasında vardır. Tekrar pahasına vurgulanmalıdır: “Dünya piyasası yaratma eğilimi doğrudan doğruya sermayenin kavramında verilidir.” (Grundrısse) “Kapitalist üretim tarzı…dünya piyasasının yaratılmasının tarihsel bir aracıdır.” (Grundrısse) “Bizzat dünya pazarı, bu üretim tarzı için temel teşkil eder…bu üretim tarzının, gitgide büyüyen bir ölçekte üretimde bulunma yolunda kendi özünde bulunan zorunluluk, sürekli olarak dünya pazarını genişletme eğilimini yaratır.” (Kapital).  Ticari kapitalizmden sanayi kapitalizmine, tekelci kapitalizmden tekelci devlet kapitalizmine, oradan uluslararası tekellerin yönettiği tekelci kapitalizme dek geçen tarihsel “küresel” atılımlardan bu gerçeği çarpıcı bir tarzda görmekteyiz.
Kapitalist uluslararasılaşmayı “mutlaka dalga” tanımlamalarını kullanmadan da anlatabiliriz. Ama sorun bu değildir ki! “Küreselleşme”yi, dalgalar olarak anlatmak, uluslararasılaşmadaki atılımları vurgulamak, dönemeçleri yakalamak ve anlatmak bakımından önemlidir ya da açıklayıcıdır. Böyle bir açıklama yöntemi “kapitalizmin temel gelişme yasası olan eşitsiz gelişme yasası(nı) göz ardı” etmez. Zaten “küreselleşme”nin gelişimi de eşitsizdir, eşitsiz olacaktır; sermayenin gerek serbest rekabetçi, gerekse de tekelci kapitalizm döneminde gelişimi düz bir çizgide gelişmemiş ve gerçekleşmemiştir. Marx’ın dediği gibi “Ama kapitalist üretimde her şey çelişik görünür ve gerçekte öyledir.” (Artı Değer Teorileri, Birinci Kitap, s. 206) Kapitalizmin derinlemesine ve genişlemesine gelişimi, üretimin ve sermayenin yoğunlaşması, merkezileşmesi, uluslararasılaşması ve bu sürecin daha ileri biçimlere doğru evrimi bir yasadır ama bu süreç de eşitsiz, dengesiz gelişmiş ve “eğilimli” gerçekleşmiştir. Hep birlikte düşünelim: 113 yıllık tarih emperyalizmin tarihidir. Bu tarihte 1960-70’ler öncesi tekelciliğin başlıca biçimi uluslararası sömürü yapan ulusal tekellerdi. Bugün ise, tekelciliğin başat biçimi uluslararası tekellerdir. Peki, tüm bu süreçte kapitalizmin özellikle emperyalizm aşamasında şiddetlenmiş olan eşitsiz gelişme yasası yürürlükte değil miydi? Evet, yürürlükteydi. Güzel! O halde bir yanda eşitsiz gelişme, diğer yanda “küreselleşme” aynı üretim tarzı üzerinde, bütün çelişki ve çatışmalarıyla birlikte işlemekteydi de. Ve “küreselleşme” ile emperyalist kapitalizmin bütün çelişki ve çatışmaları da küreselleşmiş ve artan oranda küreselleşmiştir. Demek ki ortada bir çelişki ya da eşitsiz gelişme yasasını göz ardı eden bir durum yok. “Küreselleşme” kapitalist üretim tarzının bir yasasıdır. “Küreselleşme”nin dalgaları vurgusunun önem taşıyan yanı şudur: Belli dönemeçleri vurgulamak gerekir. Örneğin siz “Oysa hiçbir şekilde kanıt sıkıntısı çekmeden küreselleşmenin, yani sermayenin uluslararasılaşmasının gerilediği dönemlerin olduğunu” söylerseniz, örneğin siz küreselleşmenin bugünkü seviyesinin ancak “1900’lerdeki seviyesi”nde ya da gerisinde olduğunu ya da 1870-1914’ün gerisinde olduğunu söylerseniz, ortada çok önemli bir sorun var demektir. Okçuoğlu yoldaşın bu bağıntıda özetleyerek sunduğu veriler önemlidir. Yoldaşın “küreselleşme”yi “evre olarak sunan yaklaşımı eleştirisi doğrudur ama bir yere kadar. Çünkü bugün küreselleşme değil ama ÇUŞ’ların yönettiği emperyalizm koşullarında tekelci gelişmenin yeni bir evresinde olduğumuz bir gerçektir. Kapitalizmin tarihi zaten küreselleşmenin tarihidir ama “küreselleşme”nin belli dönemeçlerini vurgulamak bakımından dalgalar saptaması önemlidir. Önemlidir çünkü örneğin ben, “kıyamet” de kopsa, artık emperyalist tekelci kapitalizmin uluslararası tekelci kapitalizmden ulusal tekelci kapitalizm dönemine (diyelim ki 1920-30-40-50’lere) geri dönüş olmayacağını düşünüyorum. Yani P-M-P’ hareketi dünya pazarı temeline dayanarak devam edecektir. Dolayısıyla sermayenin hareketinin ifadesi olan doğrudan yatırımlar, “portföy yatırımlar”, ticaret bu temel üzerinde hareket edecektir. Dalgalar vurgusunun anlam ve önemi burada ortaya çıkmaktadır. Bunun maddi temeli toplumsal üretici güçlerin küreselleşmiş olmasıdır. ÇUŞ’larla belirlenen kapitalist uluslararasılaşma dalgası bir gerçektir ve kapitalizmin küreselleşme tarihinde yeni bir durumdur. 1945-70 arası kesit ile 70-80 sonrası kesit birbirini takip eden iki küreselleşme dalgasını içermektedir. Birbirine bağlı olan bu süreç kendi içerisinde farklı, ayırt edici karakteristikler taşımaktadır.
Konjonktürel olarak üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasında ekonomik krizler, emperyalist savaşlar, devrimler gibi nedenlerle ciddi gerilemeler olabilir ve bu anlaşılır bir durumdur da. Ama tarihsel olarak baktığımızda uluslararasılaşma kapitalizmin doğuşu ve gelişmesinden, bir dünya pazarı yaratmasından bu yana, başından beri eşitsiz de olsa, ciddi zikzaklar çizmiş de olsa daima uluslararasılaşarak, daha fazla uluslararasılaşarak bugünlere gelmiştir. Hatırlatmak bile gereksizdir ki, kapitalizmin eşitsiz ve dengesiz gelişmesi yasası, kapitalizmin “mutlak yasasıdır” ve bu yasa emperyalizmle birlikte özellikle de keskinleşmiştir. Eşitsiz gelişme, uluslararasılaşmayı da eşitsiz kılmıştır ve kılmaktadır. Ve bugün ne 19. asrın sonları, ne 20. asrın ilk yarısı ne de 1980’ler öncesi gibi değildir. Uluslararası düzeyde üretim ve sermayedeki yoğunlaşma ve merkezileşme demek üretici güçlerin küresel ölçekte gelişimi ve daha fazla gelişimi, üretimin toplumsallaşmasında ve daha fazla toplumsallaşmasında nesnel bir gelişme demektir. Bir diğer vurguyla, emperyalist kapitalizmde üretici güçlerin ulaştığı düzey, uluslararası tekelleri yaratacak kadar ileri bir gelişme derecesini yaratmıştır. Uluslararası emperyalist tekeller bu nesnel gelişmenin ürünüdürler. Üretici güçleri bu düzeyin altına çekemezsiniz. Savaş ve ekonomik kriz gibi olgular üretici güçleri ciddi bir şekilde yıkabilir; kapitalist uluslararasılaşma ciddi bir şekilde gerileyebilir. Ama tekellerin yeni bir hamlesi başladığında eğer uygunsa diyelim ki, işe ulusal pazarda başlasalar da, çıkışı küresel ölçekte gerçekleştirmek zorundadırlar. Bunu yadsımak, temel tarihsel eğilimlere göre değil de konjonktürsel olana göre temel saptamalarda bulunmak, ana tezler ileri sürmek demektir; ki bu yöntem diyalektik materyalist yönteme, somut tarihsel gerçeğe ve teoriye aykırıdır. Dolayısıyla her mantıklı görünen şey doğru değildir ve parıldayan her şey de altın değildir. Evet, “küreselleşme”, yani sermayenin hareketinin uluslararasılaşması kapitalist üretim biçiminin bir yasasıdır. Kapitalizm geliştiği ölçüde uluslararasılaşma yasası da daha etkin işlevleşerek üretim ve sermayeyi artan oranda küreselleştirir. O halde küreselleşmeyi kapitalizmin, emperyalizmin nesnel bir gelişme yasası, bir özelliği, bir yönelimi olarak görmek yerine “evre” ilan etmek ne kadar yanlışsa “küreselleşme”yi eğilim ve yasa bağıntısında eğip bükmek de o kadar yanlıştır.
Eğilimin kimi zaman yasaya, yasanın kimi zaman eğilime dönüşmesini gerekçe göstererek “küreselleşme”nin bir evre olup olmadığını ele almak pek sağlıklı bir bakış açısı değildir. Sürecin “eğilim”li olarak gelişmesi ile uluslararasılaşmanın bir yasa olarak “küreselleşme”yi belirlemesi birbirine karıştırılmamalıdır.
Marx Grudrısse’de yaptığı bir tartışmada, “Serbest rekabet, sermayenin kendi kendisiyle bir diğer sermaye biçiminde ilişkiye girmesidir. Yani sermayenin sermaye olarak gerçek işleyiş tarzıdır.” dedikten sonra, devamla şunları yazar: “Ancak serbest rekabet geliştikçe ve ancak bu gelişme ölçüsündedir ki sermayenin-tarihi gelişiminin emekleme çağında sadece birer eğilim olarak kendilerini gösteren- organik yasaları, ilk kez birer yasa olarak vazedilirler; sermayeye dayalı üretim ilk kez kendi tutarlı biçimleri içerisinde ortaya çıkar, çünkü serbest rekabetin gelişmesi, sermayeye dayalı üretim tarzının özgürce gelişimidir; sermayenin koşullarının ve bu koşulları sürekli yeniden –üreten süreç olarak sermayenin kendisinin özgürce gelişimidir.” (Age., s. 625)
Buradan hareketle şunu diyoruz: Üretimin ve sermayenin uluslararasılaşması/küreselleşmesi yasası, kapitalizmin emekleme döneminde (“çağında”) kendisini “sadece birer eğilim olarak” gösterebiliyordu. Ama o “çağ” özellikle de sanayi kapitalizmi ile birlikte artık tarih oldu.  Sanayi devrimi ile kapitalist üretim biçimi kendi maddi-teknik temeline oturdu. Kapitalist üretim tarzının diğer yasaları gibi uluslararasılaşması yasası da bir eğilim olmaktan çıkarak geri dönüşsüz, yerleşik, belirleyici ve kendi etkisini derinlemesine ve genişlemesine göstermeye başladı. Dolayısıyla “küreselleşme yasası”nın bir eğilime dönüşüp dönüşemeyeceği bağlamında “küreselleşme” tartışması anlamlı bir tartışma olmayacaktır. Dahası bu yaklaşım yanlıştır. Örneğin Okçuoğlu (ve başka yazarlar), bugüne ait verileri 1900’lerin ilk çeyreğindeki verileri ile karşılaştırarak  dünya ticaretinin vb. bazı önemli verilerinin uluslararasılaşma oranlarını kıyaslayarak, “küreselleşme”nin “geri dönüşsüz” olmadığını saptıyor(lar). Kanımızca sorunu buradan ele almak ya da benzer kıyaslamalarla tartışmak pek sağlıklı olmadığı gibi, dahası yanıltıcıdır.
Tarihsel kıyaslamalar ve veriler önemlidir, ilkesel ve yöntemsel bakımdan yadsınamaz. Ama tek koşulla; günümüzün somut gerçeğini karartmaması, içerisinden geçtiğimiz somut tarihsel gerçeğin anlaşılmasını önlememesi ya da bizleri yüzeyselliğe çekmemesi koşuluyla!
Bu bağlamda şunları vurgulamak yararsız olmasa gerek: 1900’lerin ilk çeyreğinden farklı olarak bugün, üretken sermaye de uluslararasılaşmıştır. Üretim uluslararası ölçekte örgütlenmiştir. Böylece her sermaye biçimi (üretken sermaye, ticari sermaye, para sermaye) ya da sanayi sermayesinin bu üç biçimi uluslararasılaşmıştır. Bir diğer vurguyla, P-M-P’ hareketi uluslararasılaşmıştır. Uluslararası tekellerin damgasını bastığı emperyalist kapitalizm bunun ifadesi. Oysa Lenin döneminde uluslararası tekeller emperyalist tekelci kapitalizmin ikincil biçimleriydi sadece… Genişletilmiş kapitalist yeniden üretim süreci dünya pazarı temeline dayanarak ya da bu temel üzerinde yükselerek gerçekleşmektedir. Bu gelişmenin temelinde yatan şey üretici güçlerin ulusal sınırları aşarak uluslararası ölçekte örgütlenmesidir ya da üretici güçlerin 20 asrın diyelim ki birinci yarısı döneminden çok daha yüksek bir gelişme düzeyine yükselerek dünya ekonomisini yeniden yapılandırmıştır (ki bu temel üzerinde ve bu temelle birlikte üstyapılar da yeniden yapılanmıştır). Bu, üretimin toplumsallaşmasında dev bir ilerleme, kapitalizmin tarihinde ilk kez ortaya çıkan devasa bir ilerlemedir. Üçüncü bilimsel teknik devrim üretici güçlerin bu devasa uluslararası gelişmesinin maddi-teknik temelini oluşturmuştur. Böylece zaten sosyalist devrimin ön günü olan emperyalist kapitalizm, bir diğer ifadeyle toplumsal üretici güçlerin özgürce gelişimini önleyen kapitalist üretim ilişkileri ile uluslararasılaşmış toplumsal üretici güçler arasındaki uzlaşmaz karşıtlık alabildiğine keskinleşmiş ve çelişkinin biricik çözümü olan sosyalist dünya devriminin nesnel ekonomik ve toplumsal koşulları alabildiğine olgunlaşmıştır…
Bu tabloyu yansıtan ya da ifade eden günümüzün “küreselleşme”si ile 20. asrın ilk çeyreğini ifade eden “küreselleşme” arasında çok önemli bazı temel farklar olduğu açıktır. O halde oranlar kıyaslaması tek başına bize bir şey anlatmaz ya da bizleri tek yanlılığa ve yüzeyselliğe sürükler.  
                                                                                  20 Mayıs 2013
                                                                                  Hasan OZAN
* “Pratik için Teorik Merak” isimli tartışma yayın organına gönderilmiş ama yayınlanmamış olan 4. yazımdır.

14 Ağustos 2014 Perşembe

EMPERYALİST KÜRESELLEŞME… (ÜÇÜNCÜ YAZIDIR*)



EMPERYALİST KÜRESELLEŞME(ÜÇÜNCÜ YAZIDIR*)
Bugün de çağımız “mali sermaye ve tekeller çağı” (Lenin) olmaya devam etmektedir. Ama bir farkla: Bugün mali sermaye, tarihsel gelişiminin yeni bir evresine ulaşmış ve yeni tipte uluslararasılaşmıştır. Bugünkü tekelci kapitalizm, dünya pazarını temel alan uluslararası tekelci kapitalizme dönüşmüştür. 20.yy. başlarındaki tekelci kapitalizmden farklı olarak, sermayenin hareketi dünya pazarı temeli üzerinde yükselmektedir. Böylece mali sermaye egemenliği yeni bir temelde, emperyalist tekelci kapitalizmin yeni evresinin maddi temeli üzerinde daha da güçlenmiş olarak yol almaktadır.
Emperyalist küreselleşmenin son dalgasıyla mali sermaye egemenliği, ÇUŞ tipi tekelcilikle, yeni tipte yetkinleşmiştir. Mali sermaye, birikimini, başlıca olarak küresel ölçekte, dünya pazarını temel alarak gerçekleştirmektedir. Ulusal pazarı geçmiş dönemle kıyaslanmayacak denli dünya pazarının sadece bir parçası olarak ele almaktadır. Mali sermaye, bugün daha yüksek bir temel ve düzeyde yeniden yapılanmış, çok daha fazla uluslararasılaşmış ve serbestleşmiş olarak yeryüzünde, esnek birikim model ve saldırısıyla yol almaktadır. Mali sermaye, yapısal değişikliğe uğramış olan dünya arenasında doludizgin at koşturmaktadır. Küresel alan mali sermayenin dizginsiz akışı ve hareketi için yeniden düzenlenerek tam bir mali soyguncular cenneti haline getirilmiştir. İşte günümüzde tekelci kapitalizm ve mali sermaye çağındaki değişikliklerin özü burada yatmaktadır. Mali sermaye ve mali oligarşi, dünya pazarını “ulusal/yerel pazarı” kabul ederek ve temel alarak, devasa büyümesini, merkezileşmesini, yoğunlaşmasını; uluslararasılaşmasını, eşitsiz gelişme, amansız rekabet, kriz ve çatışmalar koşullarında sürdürmektedir.
Uluslararası mali sermayenin organik bir bileşeni olan uluslararası mali tekeller, her türlü para sermayeyi (değişik türden sosyal fonları, sigorta şirketlerini vb.) organik parçası olarak örgütlemiş ve kontrol etmektedir. Finansal sermayenin en önemli birikim arenası artık küresel/uluslararası arenadır. Kıymetli kağıtlar; devlet tahvilleri, hisse senetleri; borsalar, döviz ve kur piyasası, repo piyasası, yüksek faizle borç verme, değişik türden mali fonlar, sosyal fonlar, her türlü mali spekülasyon arenası, uluslararası mali sermayenin ve mali tekellerin devasa vurgun alanlarıdır. C. Soros türü uluslararası ünlü spekülatörler işte bu yeni dönemin özgül ürünü ve yeni finansçılar kuşağının temsilcileridirler.
Bir veriye göre, dünya çapında en büyük 50 banka ve sigorta şirketi, dünya çapında 20 trilyon dolar olduğu tahmin edilen üretici sermayenin %60’ını kontrol ediyor. En büyük 10 yatırım fonu dünya çapındaki fon varlığının %60’ını kontrol ediyor. Bir başka veriye göre, dünyanın en büyük 10 mali kuruluşunun toplam aktifleri, 1997 sonunda 5 trilyon civarındadır. Bunun anlamını daha iyi kavrayabilmek için şu olguyu hatırlatmamız yetecektir sanırız: Dünya merkez bankalarının toplam döviz rezervi, fazla değil bir 6 yıl önce (1990’ların ikinci yarısı) sadece 600 milyar dolardı. (2000’de ise 2 trilyon dolara yaklaşmıştır.)
“Küreselleşme Sürecinde Finansal Sermaye” başlıklı yazısında Doç. Dr. Erinç Yeldan, bizlere şu bilgileri veriyor:
Günümüzde sadece uluslar arası bankacılık sistemi kanalıyla işlem gören finans kapital yılda 250 trilyon dolar civarındadır. Bu rakam, dünya mal ve hizmet üretimi toplamanın 10 misline, mal ve hizmet ticaretinin ise 50 misline ulaşmaktadır.” (95-96 Petrol-İş Yıllığı, s. 219)
Bankaların uluslar arası borç stoku 1975’de 256 milyar dolardan, 1994 gelindiğinde, 4,2 trilyon dolara yükselmiştir.
Küresel mali ve parasal işlevlerin toplam piyasa hacmi 1990’da 5 trilyon dolarken 1992’ye gelindiğinde 35 trilyon dolara çıkmıştır. Bu miktarın 2000 yılında 83 trilyon dolara çıkacağı tahmin edilmektedir. (97-99 Petrol-İş Yıllığı)
Bugün, sadece dünya döviz piyasalarında günlük işlemler 1,7 trilyon dolar civarındadır. Oysa bu günlük işlem hacmi, 1986’da sadece 290 milyar dolar, 1990’da 700 milyar dolar, 1999’da 1 trilyon dolardı.
 Örneğin, 2000 yılında, dünyanın en büyük 500 uluslararası tekeli içerisinde 56 banka, 48 sigorta şirketinin bulunması konu hakkında çok çarpıcı bir tablo sunmaktadır bizlere.
Tahvil ve hisse senedi piyasalarının işlem hacminin milli gelire oranlarındaki veriler de emperyalist tefeciliğin olağanüstü gelişimi ve “ekonomilerin malileşmesi” bakımından çarpıcı veriler sunmaktadır. Tahvil ve hisse senedi piyasalarının işlem hacminin milli gelire oranı ABD’de, 1980’de %9 iken 1990’da %93’e, 1995’de %164’e ulaşmıştır. Almanya’da bu oran 1980’de %8 iken 1990’da %85’e; Japonya’da aynı yıllarda %7’den %119’a çıkmıştır. İngiltere’de ise bu oran 1985’de %386 iken 1990’da %690 oranına çıkmıştır. Veriler çoğaltılabilir ama çok da gerekli değil.
Açık ki, para sermayenin birikim düzeyi ve hareketi, miktarı tarihte hiçbir zaman görülmemiş ölçekte artmış ve küresel ölçekte dizginsiz bir akışkanlığa ulaşmıştır. Mali sermaye ve mali sermayenin bir bileşeni olan para sermaye kendi tarihinin en tepe noktasına çıkmış ve doruklarda uçmaktadır. Günümüzde uluslararası ölçekte para sermaye hareketlerinin % 95 veya % 98’nin maddi üretimle herhangi bir ilişkisi kalmamıştır. Sadece bu olgu bile, tekelci kapitalizmin çürümesinin, asalaklığının olağanüstü ölçülere ulaştığını çarpıcı bir tarzda ortaya koymaya yetmektedir. Keza bu olgu, bir diğer ifadeyle, emperyalizmin üretici güçlerin özgürce gelişiminin önünde gittikçe artan tarzda ne denli keskin ve tasfiye edilmesi gereken aşırı asalak bir engel olduğunu da çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu veriler, üretici güçlerin özgürce gelişimini artan keskinlikte tahrip eden, aşırı çürümüş, aşırı asalaklaşmış emperyalist kapitalizmin ne denli gereksizleştiğini göstermektedir. Bu veriler, “Gelişmesine küçük tefeci sermayeyle başlayan kapitalizm(in), bu gelişmeyi muazzam boyutlarda tefeci sermayeyle sona erdir”eceğini (Lenin) gösteriyor.
“Küreselleşme”yle ve “ekonomilerin malileşmesi”yle, finansal sermayenin hareketlerinin gelişim sürecinde borsaların da önemi hızla artmış, entegre bir uluslararası borsalar sistemi kurulmuş, borsalar da küreselleşmiştir. 1990-1994 yılları arasında sadece emperyalist ülkelerde 50 yeni borsa daha faaliyete başlamıştır. Borsalar kar vurgununun verimli bir arenası olmuştur. Emperyalizme bağımlı ülkelerin borsaları da bu tablonun çarpıcı organik bir parçasıdır. Örneğin, 2006 yılında dünyanın en çok kazandıran 10 borsasından 9’zunu yeni sömürge ülkelerin borsaları oluşturmaktaydı.
Bu veri ve değerlendirmeler de mali sermayenin asalak ve çürümüş karakterini sergilemektedir. Üretimin ve sermayenin ulaştığı yoğunlaşma düzeyinde, başlıca birikim alanı dünya çapı olan mali sermayenin ve para sermayenin, artan oranda ve hızla kapitalist maddi üretim alanından uzaklaşarak spekülasyona yöneldiğini göstermektedir. Yani yerküremiz, emperyalist kapitalizm tarafından küçülmüş bir kentsel kumarhaneye dönüştürülmüştür. “Küreselleşme”yle emperyalist kapitalizmin malileşme eğilimi ürkütücü düzeylere ulaşmıştır. Bugün ABD Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya gibi emperyalist devletler tipik tefeci/rantiyer devletler olarak daha fazla öne çıkmış bulunuyorlar. Bu olgu ve yansımaları, Lenin’in vurguladığı ve emperyalizmin temel bir özelliği olarak açıkladığı, “Dünya, bir avuç tefeci devlete ve bir borçlu devletler çoğunluğuna bölünmüştür” tezinin, “rantiye devlet” tezinin ne denli objektif, bilimsel bir tez olduğunu da çarpıcı bir tarzda kanıtlamaktadır.
Para sermayenin artan oranda kapitalist maddi üretimden kopması (“ekonomilerin malileşmesi”) emperyalist küreselleşmenin son dalgasının tipik olgularından birisidir. Son birkaç on yılın tipik olgularından biri olan “ekonomilerin malileşmesi”nden de en büyük vurgunu vuran bir kez daha uluslararası tekellerdir, uluslararası mali sermayedir, para spekülatörleridir. “Küreselleşme”nin en fazla geliştiği alan “finansal küreselleşme”dir. Yeni tip uluslararası işbölümünde, Soros’un da vurguladığı gibi, “uluslararası mali sistem artık ulusal temelde düzenlenemez.” (Açık Toplum, Küresel Kapitalizmde Reform, s.13, iba.); artık dünya pazarını temel alan bir uluslararası finansal (para) sermaye gerçeğiyle karşı karşıyayız. “Sınır ötesi yatırım artık ara sıra olan bir faaliyet değildir kurumsal yatırımcıların geçim kaynağıdır.” (agk., s. 181-182)
Küresel mali (finansal) piyasa(lar) küresel emperyalist piyasanın organik bir bileşenidir. Küresel mali piyasalar 60’lardan, 70’lerden beri oluşma sürecine girmişti. 80-90’lar sonrası ise dizginsiz bir biçimde gelişti. Üretimin ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesi ve uluslararasılaşması süreciyle iç içe gelişti; tarihte görülmemiş ölçekte küreselleşti. Ulusal pazarların uluslararası pazara, ulusal finansal sermayenin uluslararası finansal sermayeye tabii olarak, küresel pazarın gerekleri ekseninde ve temelinde yeniden yapılanması 1950’lerden sonra adım adım gelişti. 1970’lerin başlarında Bretton Woods sisteminin çökmesi ile bu süreç hızlandı. Ortaya yeni bir “finansal üst yapı” çıktı. Kuşkusuz ki bu “yeni finansal üstyapı”, uluslararası tekelci kapitalist ekonomik temele dayanmakta, temeldeki değişme ve gelişmenin üzerinde yükselmekte ve onun ifade biçimlerinden birisini oluşturmaktadır. Kapitalist ekonomilerin “malileşmesi” özellikle 90’lardan sonra, hem ulusal hem de küresel ölçekte ivmelenmiş, yoğunlaşmıştır.
Bilişim ve iletişim teknolojilerindeki sıçramaların küresel mali piyasaların hızla gelişip şekillenmesinde, genişlemesinde, entegrasyonunda yaşamsal bir rol oynadığının altı çizilmelidir. “Bilgisayar ve telekomünikasyon bütün gün gezegen çapında yatırım etkinliğine izin vererek, transfer maliyetini azaltarak, işlemler için ortak bir dijital ortam yaratarak ve para kurumları arasında kaynaşma ve birleşmeleri kışkırtarak, mali akışları inanılmaz kadar hızlandırdı.” (Nick Dyer Witheford, Siber Marx, İleri teknoloji Çağında Sınıf Mücadelesi, s. 20, Aykırı Yay.) Küresel çapta üretici güçlerin, bilim ve tekniğin yüksek derecede gelişmesinin sonucudur ki “Bugün dünya pazarının ağı fiber optik kablolar ve uydu bağlantılarından oluşmuştur.” (age, s. 197) Böylece paranın “siber göçü”, “siber” vur-kaçı da güvence altına alınmıştır.
Küreselleşmiş para sermayenin hareketi salt P-P’ hareketinde uzmanlaşmış kurum ve fonlarla sınırlı bir hareket değildir. P-P', P-M-P’  hareketinde (maddi üretim sektöründe) yer alan sınai şirketleri de, yanı sıra tarımsal, ticari şirketleri de kapsayıp girdabına çekmiş bir yöneliştir. “Ekonomilerin malileşmesi”nden ana vurgunu yapan uluslararası mali sermayedir, uluslararası tekellerdir. Yani küresel mali vurgunu salt ve dar anlamda finansal oyuncularla sınırlamamak lazım.
Amin’in şu açıklamaları da bu bakımdan aydınlatıcıdır:
“Önde gelen yaklaşık on uluslararası bankadan (yirmi kadar daha dar kapsamlı bankada bunlara ilave edilebilir), bu bankaların şubeleri ve üyeleri tarafından yönetilen bir kurumsal yatırımcalar ağından (emeklilik fonları ve kolektif yatırım fonları da dahildir) ve yine egemen bankalarla ilişkili sigorta şirketleri ve büyük şirketleri ve büyük şirket gruplarından oluşan devasa bir oligapolün varlığından söz edilebilir. Bu finansal oligopol en büyük elli ya da yüz finans, sanayi, tarım, ticaret ve ulaştırma gruplarının da aktif yöneticisidir.” (agy, agd, s.68)
Amin, aynı yazısında, bir başka yerde de şunları söyler:
“Bugünün kapitalizmi tamamen farklıdır. Bir avuç oligopol ulusal ve küresel iş dünyasının belli başlı köşelerini tutmuştur. Bunların hepsi finansal oligopoller değildir; içlerinde sanayi, tarım, ticaret, hizmet sektörü, finansal etkinlikler gibi alanlarda üretim yapan ‘gruplar’ da mevcuttur. Sistem küresel çapta ‘malileştiğinden’ finansal yasalarda finansal bir mantıkla hazırlanmıştır. Tüm bunlar yalnızca bir avuç grubun elindedir: Otuz kadar devasa grup, bin kadar küçük olanları ve hepsi bu kadar. Her ne kadar bu kelime kimilerine faşizmin demagoglarını hatırlatıyor olsa da bu durumda ‘plütokrasi’den bahsedilebilir.”
Para sermayenin sanayi üretiminden artan oranda kopuşunun maddi temelini kar oranlarındaki eğilimli düşüş yasası oluşturmaktadır. Mali piyasalar, sanayi sektöründen daha karlı bir sektör durumunda. Doğal olarak para sermaye kar oranlarının yüksek olduğu mali sektöre yığılmaktadır. Aşırı birikmiş sermaye karlılık oranları nerede yüksekse oraya kayıyor. Düşen kar oranlarına finans kapital, mali oligarşi bu yolla da müdahale ediyor. Ama bir olgunun daha vurgulanması ve bilince çıkarılması gerekir: Kapitalizmin ekonomik kriz döngüsündeki değişme, krizden çıkıştan sonra ekonomik atılıma (“gönenç”) geçilememesi ya da kısmi ve istikrarsız bir “gönenç”le şekillenmesi olgusu da para sermayenin bu denli şişmesinde çok önemli bir sacayağı oluşturmaktadır. Kriz, durgunluk, canlanma, ardından tekrar kriz, durgunluk, canlanma ama yine atılım evresine geçememe ya da kısmi bir geçiş olgusu, kapitalist krizin döngüsündeki değişme olgusunu göstermektedir. Ayrıntılı tahlili ileriki bölüme bırakacağız; ancak bu olgunun, aşırı birikmiş sermayenin hareketi, genişletilmiş kapitalist yeniden üretim hareketi üzerinde çok derin etkileri olduğu gerçeğini bilince çıkarmamızı gerekmektedir.
Yeni dönemde emperyalist devletler ve ÇUŞ’lar yolu düzleyerek bir dizi avantaj ve üstünlüğü ele geçirirken, öte yandan da, doğal ve kaçınılmaz olarak, kendi çelişkilerini ve açmazlarını da daha yüksek bir temel ve düzeyde üretmek, daha fazla uluslararasılaştırmak zorunda kaldılar. İşte para sermayenin artan oranda kapitalist maddi üretimden koparak asalaklaşmayı görülmemiş ölçekte üretmesi, paradan para kazanmanın en geçerli yükselen değer haline gelmesi söz konusu açmaz ve çelişkilerin tipik ve keskin görünümlerinden birisini oluşturmaktadır. Para sermaye sektörlerine yatırım yapmak, maddi üretim alanlarından artan oranda ve oldukça hızlı bir tarzda kopmak, kar oranlarının mali  pazarlarda yüksek oluşu olgusuyla ilgilidir. Mali sermaye, sanayi üretimindeki düşen kar oranlarının önüne geçmek, dinmek bilmeyen azami kar hırs ve açlığını tatmin etmek, aşırı birikmiş sermayenin değersizleşerek çökmesini önlemek için, kapitalist maddi üretim alanı dışına hızla yöneldi. Spekülatif işlemler, birleşmeler, özelleştirmeler de işte sermayenin söz konusu değersizleşmesini önlemek için geliştirilen önlemler dizisi ve aşırı karlı yatırım alanlarıdır. 
Değişik türden bankalar, bankerler, fonlar, sigorta şirketleri, emlak firmaları, hedge fonlar, borsalar mali sektörün aktörleridirler. Emperyalist kapitalizmin temel ekonomik yasası ve temel itici gücü olan azami karı en fazla kapma yarışı, mali sektörde de birleşmeleri, düşmanca satın almaları ve tasfiye operasyonlarını ateşlemiştir. Bu hegemonya ve rekabet mücadelesi, mali piyasalarda da, son 15-20 yıllık süreçte hem yoğunlaşmayı ve hem de merkezileşmeyi alabildiğine geliştirmiştir. Kapitalist maddi üretim sektöründe yoğunlaşmış uluslararası tekeller de söz konusu finansallaşmanın doğrudan aktif bir unsurudur. General Motors, Siemens, Toyota, Fiat, Renault gibi uluslararası tekeller de varlıklarını artan oranda mali soyguna (P-P') yönlendirmekte, ellerindeki para fonlarını mali piyasalara sürmekte, maddi üretimden çok spekülasyona yönelmekte, mali piyasalardaki ağırlıklarını git gide arttırmaktadırlar.
Son birkaç on yıllık süreçte, merkezinde uluslararası tekellerin durduğu dünya ekonomisinin yeniden yapılanma sürecinde, mali tekellerin, para-sermayenin hükümdarlarının egemenliği açık bir şekilde pekişmiş, açık bir üstünlüğe dönüşmüştür. Böylece finansal sermayenin sanayi, tarım, ticaret sermayesi üzerindeki egemenliği de sağlamlaşmıştır. Maddi üretim ve hizmet sektörleri artan oranda mali oligarşinin eline geçmiş ya da ona iyice tabi olmuştur. Zaten banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçmesi ve kaynaşmasıyla oluşmuş olan mali sermaye, böylece, sömürü ve hegemonyasını kendi tarihinin doruklarına çıkartarak egemenliğini de iyice pekiştirmiştir. ÇUŞ’lar içerisinde en önemli yeri tutan 500 uluslararası tekel içerisinde bankaların ve sigorta şirketlerinin tuttuğu çok önemli yer, en büyük beş mali tekelin sermayesinin en büyük 50 sanayi devinin sermayesinden büyük olması finansal sermayenin, mali tekellerin gücünü gösterdiği gibi, para sermayenin üretim ve ticaret sermayesi üzerindeki egemenliğinin ne denli güçlenmiş olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu olgu, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin daha güçlü ve yetkin bir şekilde iç içe geçerek kaynaştığını göstermektedir. Dünya pazarını temel alarak örgütlenmiş, örümcek ağını andıran bir şubeler ağıyla yeryüzünü kaplamış bankalar vb. finansal kurumlar, finansal kurumların dışında kalan sanayi, ticaret, hizmet sektörü, tarım tekellerine krediler vererek, iştiraklar sistemi yoluyla, birleşme ve satın alma operasyonlarına katılarak bir bütün üretim ve dolaşım sistemindeki yerlerini pekiştiriyorlar. Çok uluslu kaynaşmalarla finansal sektör yeniden yapılandırılırken esnek uzmanlaşma yoluyla mali soygun şirazesinden çıkmış bulunuyor. Yeni tip birikim stratejisi olan esnek birikim mali tekellere, bankalara daha fütursuzca vb. yön veriyor.
Emperyalist kapitalizmin yönettiği dünya ekonomisindeki malileşme eğiliminin en geniş anlamda temeli ve ana nedeni, kapitalist üretim biçiminin tarihsel bakımdan ömrünü doldurmuş olmasıdır. Bir başka ifadeyle, kabına sığmayan toplumsal üretici güçlerle, kapitalist üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın alabildiğine keskinleşmiş; kapitalist mülk edinme biçiminin toplumsal üretici güçlerin özgürce gelişimine müthiş bir şekilde pranga vurmuş olmasıdır. Bu çelişki, bütün gücüyle çözümünü dayatıyor. Çözümü geciktiği oranda da emperyalizmin çürümesi, can çekişmesi uzuyor. Çelişkinin çözümünün proleter devrimin zaferinde yattığı ise kesindir.
Kapitalist üretim biçiminin gelişimi sermayenin organik bileşimini yükseltir. Sermayenin organik bileşimindeki yükselme, başlangıçta diğerlerinden daha önce bunu başaran kapitalistlerin kâr oranlarını yükseltse de, kaçınılmaz bir biçimde kendi karşıtına dönüşerek ilerleyen süreçte genel kâr oranlarının eğilimli düşmesine yol açar. Kâr oranlarının eğilimli düşmesi yasası, kapitalist üretim biçiminin nesnel hareket yasalarından birisidir. Bu yasa kapitalizmin içsel uzlaşmaz çelişkisini, tarihsel sınırlarını da ortaya koyar/sergiler. (Sermayenin organik bileşimindeki yükselme, 50'ler sonrasının çarpıcı olgularından birisidir. Tekelci kapitalizmin uluslararası tekeller tarafından yönetilmeye başlanmasıyla birlikte bu olgu daha çarpıcı biçim ve düzeyler kazanmıştır.)
Sınai kâr oranlarındaki düşüş, sanayi sektörüne sermaye yatırımını cazip olmaktan çıkarmakta, bu alanda oluşan sermaye fazlası spekülatif alana akmaktadır. Kapitalist üretim biçimiyle, emperyalist dünya sisteminin gerçekleriyle bağlı olan “sermaye fazlası” olgusu, insanlığın üretken kaynaklarının sırf kapitalistlere yeterli kar getirmediği için asalak alanlara akıtılması anlamına gelir ve bu, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçleri boğan bir cendereye dönüşmüş olduğunun da en çarpıcı göstergelerinden birisidir.
Emperyalist ülkelerden sermaye ihracının sırrı işte burada (“sermaye fazlası”)  yatmaktadır. Ama öteki şeylerin yanı sıra, emperyalist sermaye ihracı, bağımlı ülkelerden kapitalist merkezlere kaynak transferi, artı-değer ve kar transferi işlevini yerine getirerek sermaye birikimini de yoğunlaştırır. 1945-1975 arası uygulanan eski kapitalist birikim tarzının tasfiyesi ile (kapitalist ekonomilerin “liberalizasyonu” ile) yapılan temel şey, bütün ekonomilerin kapılarının emperyalist sermayenin özgürce, kuralsızca giriş çıkışına elverişli hale getirilmesi olmuştur.
İşte emperyalist metropollerde aşırı birikmiş, yüksek kâr oranları arayışı içerisinde olan sermaye, yukarıdaki nedenle bağlı olarak ekonomileri malileştiriyor, kendisi malileşiyor, birikimini daha ziyade artan oranda örgütlü spekülasyon ve kumarla kazanıyor, değersizleşerek çökme tehlikesini böylece önlüyor, önlemeye çalışıyor. Kuşkusuz ki, “küreselleşme” de kapitalist emperyalizmin onulmaz yaralarına çare olamamıştır. Son dünya finansal ve ekonomik krizlerinin patlak vermesinden de görülebileceği gibi, kapitalizm var oldukça hem finansal krizler hem de genel ekonomik krizler kaçınılmazdır; dahası, bu krizler, “küreselleşme” ile küreselleşerek daha derin ve kapsamlı yıkımlara da yol açmaktadır…
Emperyalist ekonomilerin giderek artan oranda malileşmesinin bir nedeni de, emperyalist ekonomilerin düşük büyüme oranlarından, kronik durgunluk eğiliminden kurtulamaması veya çıkamamasıdır. Kronik kapasite kullanımı eksikliği, kronik işsizlik, kronik durgunluk, kronik sermaye fazlası, adeta kronik yapısal bunalım ile ekonomilerin malileşmesi birbirini bütünlüyor/tamamlıyor.
Emperyalizm tarihinin en yüksek noktasına çıkmış olan sermaye ihracı, sermaye ihraç eden ülkelerdeki durgunluğun, düşük büyüme oranlarının bir diğer temel nedenidir.
Maddi üretim sektörlerinde düşen kâr oranlarının sermayeyi mali piyasalara yönlendirmiş olması, metropollerdeki kronik durgunluk eğiliminin, düşen ve düşük ve istikrarsız büyüme oranlarının bir diğer temel nedenidir.
Bu olgular, hem emperyalist merkezlerde hem de küresel çapta dünya ekonomilerinin büyüme ve gelişme hızını istikrarsızlaştırmakta, zayıflatmakta; finansallaşmayı yoğunlaştırmakta, rantiyeciliği, tefeciliği yükselen değer yapmakta; durgunluğu büyütmekte, kronikleştirmekte, gerek kapitalist devir, gerekse de ekonomik kriz devresi/döngüsü üzerinde derin etkiler ve değişiklikler yaratmaktadır.
Kapitalist üretim biçiminin maddi temelini para-sermaye değil, kapitalist meta üretimi oluşturur. Kapitalizmde meta üretimi, genel ve egemen hale gelir. Kapitalist üretim pazar için üretimdir. Her iktisadi-toplumsal formasyonun bir maddi temeli vardır. Kapitalizmde bu temel; metadır, meta üretimidir. Kapitalizmde para sermaye üretiminin de maddi temelini kapitalist üretim oluşturur. Kapitalist üretim tarzının doğuş ve gelişme süreci P-M-P' hareketinin, bu temele bağlı olarak, kapitalist para sermayenin de (P-P' hareketinin) doğuş ve gelişme sürecidir. Böyle bir maddi temel olmaksızın, kapitalist para sermayeden ve P-P' hareketinden de bahsedilemez.
Emperyalizmin doğuşundan (20. asrın başı) sonra bugün, üretim çok daha yüksek bir düzeyde toplumsallaşmıştır. Tarihte görülmemiş ölçekte toplumsal zenginlik de birikmiştir.  Bilim ve teknoloji kendi tarihi gelişiminin doruklarına çıkmıştır. Ve bugün insanlık, adım başında çözebilecek durumda olduğu sorunlarla, kapitalizmin yarattığı devasa sorunlarla yüz yüze. Kapitalizm bu sorunların çözümünü engelliyor. Çünkü artan toplumsal zenginlik, gelişen bilim ve teknoloji, artan bir hızla ve oranda bir avuç azınlığın ellerinde birikiyor. Çünkü temel üretim araçları, üretim toplumsal yapıldığı/olduğu halde bir avuç kapitalistin elinde bulunmaktadır. Bir tarafta dağ gibi zenginlik, servet, lüks, refah birikirken, diğer tarafta yoksulluk, sefalet, açlık, işsizlik, fiziksel ve ahlaki çöküş, doğanın yıkımı sınırsız ve dizginsiz bir deryaya dönüşmüş bulunuyor. Bir avuç zenginin elinde toplumsal zenginliğin birikmesi, diğer uçta yoksulluğun birikmesinin nedenidir. Ve bu gelişme yasası, kapitalizmin mutlak ve genel yasası olarak, bugün, uluslararası tekelci kapitalizm kesitinde gücünü çarpıcı biçimlerde ortaya koymaktadır.
Yukarıda, kapitalist üretim biçiminin temelinin para sermaye olmadığını vurguladık. Kapitalist sermaye, ödenmemiş emekten oluşur. Artı-değer gaspı kapitalist sermaye birikiminin ana kaynağıdır. Dolayısıyla sermaye, birikmiş artı değerdir. Ve artı değer, kapitalist üretim sürecinde yaratılır, dolaşım aracılığıyla pazarda realize edilir. Demek ki artı-değeri yaratan sektör, para-sermaye sektörü değil, kapitalist maddi üretim sektörüdür. Kapitalist maddi üretim sektöründe (P-M-P') yaratılan artı-değer; kârın, faizin, rantın ana kaynağını oluşturur. Artı-değer, burjuvazi içerisinde kar, faiz, rant olarak dağılır. O halde para sermayenin de kaynağı artı değerdir. Para sermaye artı-değer yaratmaz ama artı-değerden pay alarak, gasp ederek oluşur, gelişir, semirir. Ve o, maddi üretime akan kısmı hariç, tümüyle tefeci, rantiyer, asalak karaktere sahiptir. “Ekonomilerin malileşmesi” eğiliminden hareketle, emperyalizmin finansal emperyalizme dönüştüğü, böylece Lenin’in emperyalizm teorisinin eskiyip aşıldığı iddiası burjuva liberal tasfiyeci oportünist bir bakış açısından ibarettir. Aslında bu yaklaşım, kapitalist üretim tarzının son bulduğu, modern meta üretiminin kapitalizmin maddi temeli olmaktan çıktığı, artı değer üretiminin son bulduğu gibi saçma bir savunuya tekabül etmektedir. Artı değer üretmeyen bir kapitalizm teorisinin ise Marksizm-Leninizm’le, bilimle, tarihsel ve güncel gerçeklerle hiçbir bağı bulunmamaktadır.
                                                                                                           H. OZAN 15/3/2013

* “Pratik için Teorik Merak” adlı tartışma yayın organına gönderilmiş ama yayınlanmamış olan 3. yazımı sitemde yayınlıyorum.

19 Haziran 2014 Perşembe

EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER III



EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER
                                           III
Ortadoğu’da fay hatları çoktan harekete geçmişti. Bu fay hatlarından birisi ve en önemlisi Kürt fay hattıydı. Özetle, Irak’ta Federe bir Kürt devleti zaten kurulmuştu. Rojava Devrimi ile Suriye’de Kürtler, farklı etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel yapıları demokratik bir şekilde kapsayan “demokratik özerklik” statüsünde devletleşmiş durumda. Ki Rojava gerçeği bugün için Esat rejimi, IŞİD ve diğer radikal İslami terörist çeteler ve arkasındaki bölgesel ve küresel güçler karşısında rüştünü ispat etmeyi başarmıştır. IŞİD’in, Rojava’da bölgesel ve küresel gericiliğin tüm desteğine karşın başarısızlığa uğrayarak yenilmesi Kürt yurtsever hareketinin bölgesel ve uluslar arası prestijini arttırarak hareket alanını genişlettiği ya da yeni devrimci imkânlar sunduğu ve sunacağı açıktır. T.C. sınırları içerisinde kalan Kuzey Kürdistan’da Kürt halkı ve öncüsü ulusal demokratik hareket birkaç on yıllık mücadelesiyle siyasi ve askeri bakımdan yaman bir direnme ve savaş pratiğiyle kendini meşrulaştırmayı başarmış ve uluslar arası meşruiyetini de kazanma yolunda ilerlemektedir. Kürtlerin Rojava başarısı ve Ortadoğu’da hemen yanı başımızda sürmekte olan tarihsel, yapısal, politik ve toplumsal kriz ve kaos süreci ve Ortadoğu’da sınırların yeniden biçimlendirilmesi gerçekleri T.C. devleti ve Erdoğan Hükümeti’ni köşeye sıkıştırmış durumda. Bu durum Amerikancı faşist diktatörlüğün ve başı Erdoğan’ın “barış sürecini” sürece yayarak, zaman kazanarak PKK’yi ve Kürt ulusal mücadelesini çürütme, bölme, kitlesel temelini daraltma, etkisizleştirip tasfiye etme, o arada seçim süreçlerini (Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim) rahat bir ortamda atlatma politikasının da hareket alanını oldukça daraltmakta, açmazlarını büyütmektedir. İran’da ise Kürt hareketi direnmeye devam etmektedir.
Bu tablo içerisinde, IŞİD’in son atağıyla, başta Rojava olmak üzere Kürt Sorunu ve Kürt kartı daha fazla bölgeselleşerek, uluslararasılaşarak kendini gündemleştirmiş bulunuyor. Bu, aynı zamanda PKK’nin yoğunlaşan, genişleyen etki gücünün de ifadesidir ya da PKK bakımından büyüyen, daha fazla bir etki gücü yaratan, bu bakımdan devrimci imkânların genişlediği bir süreçtir. Tamda böyle bir süreçte yurtsever hareketin (PKK, KCK, PYD, YPG), bölgesel gericilikten, emperyalizmden, T.C. devlet ve Hükümeti’nden, IŞİD’ten gelen tehlike ve tehditlere karşı daha baştan Kürdistan’daki kazanımları savunmaya, korumaya hazır olduğunu açıklaması, demokratik ulusal birlik çağrısı yapması ise önemli ve değerlidir.
Küresel ve bölgesel hegemonya ve rekabet mücadelesinin bütün keskinliği ile kendini dayattığı Ortadoğu’da, sınırların yeniden çizilmeye çalışıldığı, güç dengelerinin yerinden oynayarak yeniden şekillenme sürecine girdiği,  emperyalist yeniden yapılandırma projelerinin tutmadığı ya da istikrarlı uygulama alanı bulamadığı konjonktürde Kürtler, etki gücünü ve alanını giderek arttırmaktadırlar. Bu tablo içerisinde Irak’ta “bir istikrar adası” durumunda olan Güney Kürdistan’ın etki gücü ve alanı da genişlemektedir. Kerkük’ün ve “tartışmalı diğer bölgeler”in büyük bir oranda denebilecek şekilde peşmerge kontrolüne geçmesi bu bakımdan en önemli ve anlamlı gelişmedir diyebiliriz. Bu durum Kürtler için güç ve mevzilerin büyümesi demektir. Elbette ki bu, karşı çıkılacak bir durum değil, dahası, Kürdistan’ın tarihi sınırlarının emperyalizm ve yerli bölge gericiliği tarafından çiğnenmesi; Türk, Fars, Arap burjuvazisi lehine düzenlenmesi tarihi bir haksızlıktır ve Kürt Ulusu’nun dört parçada da tüm ulusal demokratik haklarının tanınması ve birleşik Kürdistan mücadelesi haklı ve meşru bir mücadeledir. Fakat sözünü ettiğimiz durumun, Barzani önderliğindeki Güney Kürdistan burjuva devletinin Kerkük vb. gibi alanlarda fiili olarak etki alanının genişlemesi söz gelimi PKK önderliğindeki mücadele ve etki alanları için doğrudan lehte bir gelişme olmadığı, esasen Güneyde Kürt burjuvazisi için bir kazanım olduğu gerçeği de bilince çıkarılmalı ve vurgulanmalıdır. Bölgedeki Sünni ittifakının, AKP-Barzani bağlaşmasının ilerici, demokratik, yurtsever, devrimci Kürt kazanımlarının tasfiyesine yöneleceği de açıklıkla görülmelidir. Rojava gerçeğine karşı Barzani kliğinin (KDP) IŞİD ile kurduğu kirli ittifakı unutmamak lazım. Kaldı ki Barzani’nin IŞİD ile kurduğu ittifak salt Rojava’ya karşı da sınırlı değildir, aksine Maliki rejiminin yıkılması operasyonunu da içermekte ya da kapsamaktadır. Burada vurgulamak istediğimiz şey, bir an bile unutulmaması gereken şey Kürt burjuvazisinin çıkarları ile Kürt halkının çıkarlarının birebir örtüşmediği ve örtüşmeyeceğidir. Her bir durumda bu olgunun da devrimci ve komünist siyasal analize konu olması; böylece Kürt işçi ve emekçilerinin de siyasal bakımdan uyarılması ve aydınlatılması gerekir… Bu bağlamda T.C. ile Barzani arasında kurulmuş olan stratejik ortaklığın aynı zamanda Kuzey Kürdistan’daki ulusal demokratik mücadeleyi, Batı Kürdistan’daki devrimci-demokratik kazanımı (Rojava Devrimi’ni ve Demokratik Özerk Kürdistan’ı) tasfiye etmeyi amaçladığı özellikle vurgulanmalıdır.
Dünle kıyaslandığında bugün Ortadoğu’da atılacak her adımda bölgeye müdahil olan, bölgede egemenlik savaşımı veren tüm yerel ve küresel devlet ve kuvvetler Kürtleri daha etkin bir şekilde hesaba katmak zorundadırlar. Bugün Kürtler dünle kıyaslanmayacak denli etkin bir güç odağı olarak Ortadoğu’da öne çıkmaktadır ve çıkacaklardır. Ortadoğu demek aynı zamanda Kürt demektir. Ortadoğu Sorunu demek aynı zamanda Kürt Sorunu demektir. Ancak hemen eklemek gerekir: Ortadoğu salt Kürt demek değildir. Ortadoğu sadece Kürdistan demek değildir. Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirirken de sorunu salt Kürt sorunu bağlamında ele almak da yanlıştır. Ortadoğu demek emperyalizm, emperyalist müdahale demektir. Ortadoğu demek yerli işbirlikçi egemen sınıflar ve gerici rejimler demektir. Ortadoğu Sorunu demek aynı zamanda bir Kürt, Türk, Fars, Arap sorunu demektir. Bunları küçümsemek, tarihsel ve güncel perspektiften okumaları unutmak, her birinin bütünsel bir tablo içerisindeki etkileşimini vb. görmemek ya da es geçmek, siyasi analiz ve yönelimlerin dışında tutmak, halkların siyasi duyarlılığını köreltmek doğru değildir. Ortadoğu demek “küresel güçler”in hegemonya ve rekabet mücadeleleri demektir. Ortadoğu demek sayısız zenginliği ve çeşitliliği içerisinde kadim halkların, kültürlerin, inançların, çelişki ve çatışmaların yurdu demektir. Ortadoğu demek dün dost olanların bugün düşman, bugün dost olanların yarın düşman olduğu, kimin elinin kimin cebinde olduğunun pek belli olmadığı bir fay hattı demektir. Dolayısıyla sorun ve gelişmeleri salt Kürt Sorunu çerçevesinde ele alan ve tahlil eden ya da çubuğu aşırı bükerek ele alan bakış açıları ve analizler tek yanlıdır ve Kürtlerin de siyasi uyanıklığını zayıflatan bir işleve sahiptir. Bu gerçeğin de vurgulanması gerekir. Kürtlerin Ortadoğu’da güç ve etkisi artıyor ama o oranda da etrafındaki tehlike ve tehditler de büyüyor; yeni baskı, kuşatma, tuzak, bölme, çürütme strateji ve taktikleri de hazırlanıp arenaya sürülüyor. Kanımızca bu tip analizler bir yandan ilkel Kürt milliyetçiliğini savunan bazı çevrelerden, öte yandan da yurtsever harekete yaltaklanarak siyasi rant ve şöhret peşinde koşan bazı çevrelerden gelmektedir.
Devam edecek olursak; çizegeldiğimiz tablo içerisinde Kürtlerin ulusal birlik çalışması da giderek daha yaşamsal bir önem ve konum kazanmaktadır. Buna karşın Kürtlerin parçalı durumu, derin sınıfsal çıkar farklılıklarıyla parçalanmış olması ve iç rekabet gibi sorunlar göz çıkarmaktadır. Bu bağlamda Güney Kürdistan burjuvazisinin özellikle de Barzani liderliğindeki kanadın duruşu son derece negatiftir. Barzani ve KDP’si kayıtsız-şartsız liderliğini tüm Kürtlere dayatmaktadır. Bu gerçeklerin yanı sıra Avrasya ve Ortadoğu’da hegemonya ve rekabet mücadelesi veren sayısız kuvvetin varlığı ve Kürt ulusal birliğinin kurulmasını önleme politikaları ve pratikleri negatif diğer faktörler olarak altı çizilmelidir. Evet, Kürtlerin günü geliyor ama ortak bir ulusal irade oluşturmanın pek o kadar kolay bir iş olmadığı, Kürtlerin pek çok tehditle kuşatılmış ve karşı karşıya oldukları gerçeğini de görmek ve vurgulamak gerekmektedir. Bu bakımdan gelişen, büyüyen olanakları realize etmeye ve mevzileri sağlamlaştırmaya özen gösterirken zafer sarhoşluğu rüzgârına kapılarak politik körleşmeye uğramamak gerektiği de açık olmalıdır. Dostluk gösterileri ardına gizlenen pohpohlamalara karşı da zorunlu ve gerekli olan siyasal uyanıklık bir an olsun bile gözden yitirilmemelidir. Biz PKK’nin iyi ya da kötü niyetli dostlarından farklı olarak daha gerçekçi, nesnel davranacağına da inanmaktayız.
Kürt gerçeğinin daha çarpıcı biçimler alarak ortaya çıkması ve kazanımlarının başta üç parçada olmak üzere büyümesi, uluslararası ve bölgesel kuvvetleri başlı başına etkilemesi, PKK’nin siyasi ve askeri kazanımlarının büyümesi sömürgeci T.C. devleti üzerinde de başlı başına bir baskı gücü olarak kendini dayatmasına yol açmakta ve açmazlarını büyüterek keskinleştirmektedir. Bu olgu ya da olgular da, Türkiye’de birleşik bir demokratik halk hareketinin geliştirilmesinin lehinedir. Bir birleşik cephe hareketinin inşa edilerek geliştirilmesi Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu devriminin ve halklarının acil gereksinimidir. Bu bağıntıda anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist bir birleşik cephe hareketi olarak HDK/HDP’nin politik maddi bir güç olarak yeni bir tarzda daha etkin ve hızla organize edilmesi büyük politik önemi olan bir sorundur. Ortaya çıkan ve büyüyen ilerici ve devrimci imkânlara dayanmak ve bunları geliştirmek gerekir. Birleşik mücadele olanağını proletarya, halklar, ezilenler nezdinde büyük bir maddi-politik güce çevirmek yaşamsal önemde olan görevlerden birisidir. Politik özgürlük, devrim ve sosyalizm adına ortaya çıkan parti ve çevrelerin halkların kardeşliğini örüp büyütecek bir araç olarak, devrim mücadelesine hizmet edecek anti-faşist, anti-emperyalist bir araç olarak ortak mücadeleye/HDP’ye sırtını dönmesi olsa olsa politik körlük olacaktır. Bu, aynı zamanda zorlu bir görevden de kaçmak olacaktır.
Gelinen aşamada HDP bir seçim partisi olmaktan çıkacaktır. HDP’nin “parti formu”nda yeniden inşası, birleşik harekâtı daha yüksek bir düzeye sıçratma ve geliştirme gereksinimleriyle bağlı bir politik yeniden yapılanma olarak görmek gerekir. Biçim olarak parti formunda HDP’nin yeniden inşası, kelimenin gerçek anlamıyla bir birleşik cephe olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamalıdır. O, bir birleşik cephe olarak işlevleşmelidir; ki öyle de olmak zorundadır. Aksi tarzda HDP düşünülen misyonunu da oynayamaz ve bu durum negatif bambaşka sorunlara yol açar.
HDK/HDP’nin bir birleşik cephe harekâtı olarak yeniden yapılanması, giderek işlevli bir siyasal ve toplumsal bir güce dönüşmesi öncelikle şovenizme, sosyal şovenizme, egemen ulus milliyetçiliğine karşı başarılı bir mücadelenin verilmesine bağlıdır. Bu bakımdan Türkiye’de HDK ve HDP’nin muhatapları olan ve olabilecek kuvvetlerin hala geniş bir kesiminin etkin bir şekilde sosyal şovenizmin etkisi altında olması, keza dar grupçu politika tarzı aleyhte faktörler olarak kaydedilmelidir. Birleşik cephe hareketinin başarısı için bu iki barikatın aşılması yaşamsal önemdedir. Emekçi sol, devrimci-demokratik ve proleter sosyalist politika adına ortaya çıkan parti, grup ve çevreler şahsında Türk küçük burjuva milliyetçiliğine, sosyal şovenizme karşı ilkeli, birleştirici, ikna temelli başarılı bir mücadele yürütülmeden HDK ve HDP’nin bir birleşik cephe hareketi ve harekâtı olarak başarı kazanma şansı olmayacaktır.
Ancak HDK ve HDP’nin başarılı bir deneyim, siyasal ve toplumsal bakımdan halklar nezdinde güçlü bir çekim merkezi haline gelmesi bir de yeniden yapılanmakta olan HDP’nin BDP’lileşmemesine bağlıdır. Eğer HDK ikinci bir ya da yeni bir tür BDP olacaksa bu durumda mücadelenin böyle bir araca gereksinimi yoktur ve olmamalıdır da. Zaten HDP bu amaçla kurulmamaktadır. Türkiye’de ilerici demokratik ve devrimci hareketin politik, örgütsel, kitlesel zayıflığı buna karşın yurtsever hareketin devasa bir gücü oluşturması nesnel bir olgudur. Bu eşitsizlik, keza Kürt ulusal hareketinin özgün bazı temel ve acil gereksinmeleri HDP’nin BDP’lileşmesine yol açabilir. Bu, HDP’yi bekleyen ciddi bir tehlikedir. Burada sorun niyetler sorunu değil nesnel gerçeklerdir ve bunun olası sonuçlarıdır. Bilinir, politika, politik mücadele niyetler üzerinden değil, olgular üzerinden yapılır ve yapılmalıdır. Dolayısıyla sorun olumlu niyet beyanları ya da kaygılar sorunu değil gerçek durumu bütün boyutlarıyla kavramak ve buna göre konumlanarak sorunları çözerek ilerleyebilmek sorunudur. Bu bağlamda ısrarlı ve geliştirici bir duruşla HDP’nin, gerçekten HDP’lileşmesinde ısrar etmek gerekir. Her bir anda, vurgulanan ortak mücadelenin gereksinmelerine bağlı hareket edilmesi ve bunun pratik-politik duruş tarafından güvenceye alınması yaşamsal önemdedir. HDK/HDP deneyimi yeni bir deneyimdir ve oldukça önemlidir. Elbette ki HDP, kendi öz deneyimleri içerisinde olgunlaşacaktır. Sorunlar çıkacak ama çözerek yürünecektir ve yürünmelidir. Ki bu başarıldığı oranda, bugün için kaygılarla sürecin dışında duran çeşitli politik çevreler de sürece katılacaktır. Görülen o ki, bazı siyasi ve toplumsal çevreler ancak HDP’nin BDP’lileşmeyeceğini, aksine HDP’nin bir cephesel harekât olarak HDP’lileşmesiyle sürece katılacaktır ya da bu sürece çekilebilecektirler.
Yazının doğrudan konusu olmadığı için sadece belirterek geçelim: Komünist hareket bağımsız politik varlık hakkını, ideolojik ve siyasal bağımsızlığını özenle korumakla, ayrı ve özgün politik çalışmasını birleşik cephe hareketinin gerekleriyle ustaca birleştirerek ele almakla ve geliştirmekle yükümlüdür. Bu çerçeveyle bağdaşmayan her türlü yönelim ve duruş ise tasfiyecilik anlamına gelecektir.
Devam edelim.
“Büyük Ortadoğu”da ortaya çıkan devrimci durum, patlak veren devrimci halk ayaklanmalarının yönünün nasıl saptırıldığını biliyoruz. Burada temel sorun devrimci önderlik sorununun çözülmemiş olması ve kısa erimde de çözülemeyeceği gerçeğidir. Bu tablo bir yandan devrimci önderlik sorununun çözülmesi için yoğunlaşmanın, öte yandan da aynı süreçte devrimci imkânlar, devrimci patlamalar, devrimci demokratik halk hareketleri aleyhine olan tehlike ve tehditlere karşı uyanıklığı büyütmenin, etkin bir mücadele gücü ortaya koymanın ivedi önemini vurgulamaktadır. Bu olgu, bölgesel enternasyonalist bağların da hızla kurularak büyütülmesi gerçeğinin altını çizmektedir. Bölgesel devrim perspektifinden de devrimci-demokratik bir Ortadoğu ve Ortadoğu federasyonu çizgisinde savaşımı geliştirmenin güncel önemini, mücadeleyi bu hedeflere taşıyacak birleşik cephe hareketlerinin örülmesinin yaşamsal rolünü ortaya koymaktadır. Asla unutulmaması gereken temel olgu, demokratik bir Ortadoğu, demokratik bir Ortadoğu federasyonu için temel politik ön koşulun bölgede emperyalizm ve işbirlikçilerinin devrimlerle tasfiye edilmesi gereğidir. Emperyalizmin denetiminde bir “demokratik” Ortadoğu ya da Ortadoğu’nun “demokratikleştirilmesi”nin sonuçlarını ise, Afganistan’da Filistin’de, Lübnan’da, , Mısır’da, Libya’da, Irak’da, Suriye’de vb. deneylerden görmekteyiz. Demokratik bir Ortadoğu için Rojava devrimi deneyi önemlidir ve konjonktürde de en ileri örnek olarak öne çıkmaktadır. Bu mevziyi korumak, büyütmek dünya devriminin, Ortadoğu devriminin, Türkiye devriminin, Kürdistan devriminin ortak çıkarıdır. Geleceği henüz netleşmemiş olan Rojava Devrimi özenle korunmalı ve geliştirilmelidir. Rojava Devrimi tarihin ve politik mücadelenin yaratıcı gücüdür. Pratik her zaman önde gider. Yaşamın derinliği, genişliği, zenginliği, yaratıcılığı daima teoriden yüksek ve ileridedir. “Yaşam ağacı yeşil teori ise gridir” sözü boşuna söylenmemiştir. Dolayısıyla teoriyi asla ihmal etmeden tarihten, tarihsel pratikten öğrenmek, teoriyi de zenginleştirerek yürümesini, geleceği okumasını bilmek gerekiyor. Doktriner yaklaşımlar, dogmatik reçeteler tarihe ve politik mücadeleye yanıt veremez ve vermemiştir de hiçbir zaman.
Halklar için gerekli olan şey, Ortadoğu’nun gereksinimi olan şey emperyalizmin ve gericiliğin şu veya bu kategorisine yedeklenmek, gerici hegemonya ve rekabet mücadelelerin uzantısı haline gelmek; milliyetçi, dinsel, mezhepsel boğazlaşmalar, vb. değil, ulusların, dillerin, inançların, kültürlerin demokratik bir hak eşitliği içerisinde kardeşçe yaşadığı bir Ortadoğu’dur. Ortadoğu’da emperyalist hegemonyanın yıkılması, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin işbirlikçi yerli gericiliklerle birlikte tasfiyesidir. Bölgesel devrimin bölgesel devrimci-demokratik programının asgari ölçüleri işte bunlardır.