17 Mart 2017 Cuma

II. BÖLÜM... Üretim Araçları Pazarının Kuruluşu



Üretim Araçları Pazarının Kuruluşu
“Yeni İktisadi Politika” (“ekonomi reformu”) ile birlikte adım adım, adına “sosyalist pazar” denen üretim araçlarının alınıp satıldığı kapitalist pazar örgütlenir ve genelleştirilir. Sözde sosyalist pazar şöyle tanımlanır: “Üretim araçları için sosyalist Pazar …ekonomik ilişkilerin doğrudan arz ve talep ilişkileri biçiminde var olduğu ve bunların üretim araçlarının alım ve satımı işlemiyle gerçekleştirildiği bir alandır.’(Budaragin) ”
Üretim araçlarının alım ve satımı adım adım toptancı kuruluşlara devredilir. “Daha 1971’de üretim araçlarının ticareti, toplam ticaret cirosunun yaklaşık üçte ikisini oluşturmaktaydı.(Budagarin) Ve 1974’te üretim araçları ticaretinin yüzde 70’şi ‘doğrudan temin edici ve alıcı arasında gerçekleşen geniş kapsamlı yürütülen toptancılık’ (Drogişinski)” üzerinden hallediliyordu. (Aktaran W.B.Bland, age., s. 64)
“Direktörlerin ‘inisyatif’ine mümkün olduğunca büyük bir hareket sahası garantilemek için, 1966 tarihli ‘Devlet Manifaktür İşletmeleri İçin Hükümler’de işletmelere, ‘fazladan’ makine, nakil aracı, hammadde vs.’yi kendi başlarına satma hakkı bahşedildi. Yani işletmeler, devletin kendilerine verdiği üretim araçlarını, kolayca paraya çevirebilmektedirler. Daha yıllar önce, Gorki’de ve Swerdlovsk’ta, devlet mülkiyetini satın almak veya satmak üzere, tüm Sovyetler Birliği’nde işletme temsilcilerinin bir araya geldikleri üretim araçları pazarları kurulmuştu. Bu koşullarda üretim araçları sık sık, onları ‘yer altı fabrikaları’nı kurmada kullanan özel kişilerin eline düşüyordu.” (W. Dickhut, SBKR İkinci Kitap, s. 53)
Bu uygulamalar, sosyalizm döneminin uygulamaları değildi. Sosyalizm döneminde, üretim araçları alınıp satılmazdı. Temel üretim araçları devlet tarafından bedava dağıtılırdı. Ya da devlet, bir işletmeden öbür işletmeye devrederdi.
Marx, açıklıkla bunu vurgular:
 “Üretim, eğer, kapitalist olacağına, toplumsallaştırılmış olsaydı, kesim I’in bu ürünleri, düzenli olarak, bu kesimin değişik kollarına yeniden-üretim amaçları için üretim araçları olarak tekrar dağıtılır, bir kısım, ürün biçiminde çıktığı üretim alanında doğrudan kaldığı halde, bir başkası, öteki üretim yerlerine geçer ve böylece, bu kesimdeki çeşitli üretim yerleri arasında sürekli bir gidiş-geliş hareketine yol açardı.” (Kapital, C.II, s. 379)
Nitekim Marx’ın bu perspektifi Stalin döneminin uygulamasına yol göstermiştir. Ama yeni burjuvazi, restorasyon süreci ile, sosyalist öğreti ve pratikle, sosyalist ekonomiyle ve politik-ekonomi ile köklü bir kopuş ve tasfiye sürecine girdi ve sosyalist ekonominin yerine yeni tip kapitalist ekonomiyi geçirmeyi başardı. SSCB çapında kurulan üretim araçları pazarı da bu tablonun ana öğelerinden birisiydi.
DEVAM EDECEK

12 Mart 2017 Pazar

CIA ve Kültürel Soğuk Savaş - James Petras



Stalin Arşivi

“Marksizm herşeye kadirdir, çünkü hakikattir.” V.İ.Lenin

CIA ve Kültürel Soğuk Savaş - James Petras

James Petras 
“Demokratik Sol” ile CIA arasındaki işbirliğine Fransa’daki grev kırıcılığı, Stalinistlerin (George Orwell ve Sidney Hook tarafından) ihbar edilmeleri ve solcu sanatçıların kabul görmesini engellemek için iftira kampanyaları düzenlemek de dâhildi
3 Kasım 2001

Frances Stonor Saunders’in “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı: CIA ve Kültürel Soğuk Savaş” kitabı hakkında James Petras’ın tanıtım yazısı.

Bu kitap bize CIA’in, kurmuş olduğu paravan gruplar sayesinde ve Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı gibi kendisine yakın hayırsever kuruluşlar aracılığıyla çok sayıda kültürel örgüte sayısız yoldan nasıl nüfuz ettiğinin ayrıntılı bir dökümünü sunuyor. Yazar, Frances Stonor Saunders, CIA’in kültür kongreleri topladığını, sergiler açtığını, konserler düzenlediğini n’içini ve nasılıyla enikonu ele almış. CIA bu gibi faaliyetlerinin yanı sıra, Washington çizgisine bağlı ünlü yazarların kitaplarını yayınladı ve çevirdi, soyut sanattan toplumsal içeriği olmayan “eylem-karşıtı” sanata kadar hiçbirinden sponsorluğunu esirgemedi; tüm yeryüzünde Marksizmi, komünizmi ve devrimci politikaları eleştiren ve ABD’nin yıkıcı emperyalist politikalarını savunan ya da bu politikaları görmezden gelen yayınları sübvanse etti. CIA, Batı’da, aydının bağımsızlığı fikrini en dokunaklı biçimde dile getirenleri bu politikalarının hizmetine koştu ve bazı entelektüellere doğrudan CIA bütçesinden maaş bağlayarak onları vesayeti altına aldı. Pek çoğu CIA’in “projeleri”ne bilinçli olarak dahil olurken, CIA’in yörüngesinde dolanıp duran diğer bir kesim aydın 1960’ların sonlarına doğru CIA’deki sponsorları açıkça ortaya çıktıktan ve Vieatnam savaşından sonra, ibre sola kaymaya başlayınca CIA bağlantısından haberleri olmadığını iddia ettiler.

Aralarında Partisan Review, Kenyon Review, New Leader, Encounter ve bunun gibi birçoklarının bulunduğu ABD ve Avrupa menşeli antikomünist yayınlar bu fonlardan doğrudan ya da dolaylı olarak yararlandılar. CIA’in fon sağladığı ya da kariyerlerinde yükselmelerini sağladığı aydınlar arasında Irving Kristol, Melvin Lasky, Isaiah Berlin, Stephen Spender, Sidney Hook, Daniel Bell, Dwight MacDonald, Robert Lowell, Hannah Arendt, Mary McCarthy’nin de içinde olduğu ABD ve Avrupa’dan çok sayıda isim yer alıyordu. CIA, Avrupa’da özellikle “Demokrat Sol” ve aralarında Ignacio Silone, Stephen Spender, Arthur Koestler, Raymond Aron, Anthony Crosland, Michael Josselson ve George Orwell’in bulunduğu eski solcularla ilgileniyor ve onları destekliyordu.

CIA; Sidney Hook ve Melvin Lasky’nin önayak olmasıyla Kültürel Özgürlük Kongresi’ne kaynak sağlayan bir aygıt, her türden “anti-Stalinist” solcu ve sağcıyı bir araya getiren bir çeşit kültürel NATO işlevi görmekteydi. Bunlar Batı’nın kültürel ve siyasal değerlerini savunmakta, “Stalinist totalitaryanizme” saldırmakta ve ABD ırkçılığı ve emperyalizminin dolayında dans etmekte tamamen özgür bırakılmışlardı. CIA destekli gazetelerde ABD toplumuna yönelik ucundan kıyısından ayrıntıya ilişkin eleştiriler getiren yazılar ancak istisnai olarak yer bulabilirdi.

CIA’in kaynak sağladığı bu aydınlar koleksiyonuna ilişkin özellikle tuhaf olan yalnızca bunların aşırı politik taraflılıkları değildi, bunlar kendilerini aynı zamanda, Stalinist aygıtın çürümüş “uşak” ruhlu “ucuz kiralık yazarları” karşısında, tarafsız araştırmacılar, putları yıkan hümanistler, özgür ruhlu aydınlar ya da sanat için sanat yapan sanatçılar olarak gösteriyorlardı.

CIA bağlantılarından habersiz oldukları iddialarına inanmak ise imkansız. Onca zaman, ABD’nin güneyindeki sayısız linç vakasına ilişkin herhangi bir eleştirinin gazetelerde yer almayışına nasıl razı oldular? ABD’nin Guatemala, İran, Yunanistan ve Kore’de milyonlarca kişinin ölümüne yol açan emperyalist müdahalesine ilişkin eleştirilere düzenledikleri kültür kongrelerinde nasıl yer vermeyebildiler? Yazı yazdıkları gazetelerin yaşadıkları yüzyılda işlenen her bir emperyalist suçun savunusuna yer verdiğini nasıl görmezden gelebildiler? Bunların hepsi birer kiralık askerdi: Bazıları Hook ve Lasky gibi rahat konuşan, ağzı laf yapan, sert, nezaketten uzak ve iyi polemikçiler; diğerleri Stephen Spender gibi kibarlık budalası makaleciler ya da George Orwell gibi kendini beğenmiş muhbirlerdi. Saunders WASP (White Anglo-Saxon Protestant - Beyaz Anglo-Sakson Protestan’lar Amerikan toplumunun geleneksel sosyal elitlerine verilen ad -ç.n.) Ivy League seçkinlerini, CIA’in ipleri elinde tuttuğu bir kukla topluluğu, sol muhalefete hırlayıp duran, eski solcu Yahudiler olarak betimlemektedir. Nihayet 1960’ların sonlarında gerçek açığa çıktığında ve New York, Paris ve Londra “aydınları” kullanılmış oldukları için öfkelenir gibi yaptıklarında, CIA de misilleme yaptı. CIA’in Uluslararası Örgütler Şube yöneticisi Tom Braden, maaşlarının ve bahşişlerinin kimler tarafından ödendiğini hepsinin de bilmek zorunda olduğunu ortaya koyarak sır perdesini kaldırdı.

Braden’a göre CIA, yine CIA’den Cord Meyer’in, Hook, Kristol ve Lasky’nin anti-Stalinist entelektüel çalışmalarından söz ederken kullandığı deyimle “edebi gevezeliklerini” finanse etti. Kendinden menkul “Demokratik Sol” yayınlardan (Encounter, New Leader, Partisan Review gibi) en saygın ve ünlü olanlarına gelince, Braden, onlara ayrılan paranın CIA’den geldiğini ve “Encounter dergisinin editörünün bir ajan olduğunu” yazdı. Braden 1953 yılında “her alanda faaliyet gösteren uluslararası örgütlere müdahale ettik ya da bunları etkiledik” diyordu.

Saunders’ın kitabı CIA’ye bağlı casus aydınların ABD’nin emperyalist çıkarlarını kültürel alanlarda ne şekillerde savunduklarına ilişkin birçok soru işaretini ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca CIA aydınlarınca savunulan ideolojik ve sanatsal tavırların uzun vadede doğuracağı sonuçlar hakkında önemli bir tartışma da başlatmaktadır.

Saunders, Hook, Kristol ve Lasky tarafından ileri sürülen iddiaları çürütmektedir; bu iddialar CIA ve onun hayırsever vakıflarının hiçbir karşılık beklemeden yardımda bulunduğu şeklindedir. Yazar “CIA’in sübvanse ettiği birey ve kurumlardan bir propaganda savaşının … parçası gibi davranmalarını beklediğini” kanıtlamaktadır. CIA’e göre en etkili propaganda “bireyin CIA görüşlerini kendi görüşleri sanarak hareket etmesidir.” CIA, zaman zaman sosyal reformlar konusunda gevezelik yapsınlar diye bu gibilerin “Demokratik Sol” varlıklarına izin verirken, asıl ilgilendiği Batılı Marksistlere, Sovyet yazar ve sanatçılara karşı “anti-Stalinist” polemikler yürüten ve edebiyat tartışmalarına girişen aydınlardı; onlara bol miktarda para veriyor, bazılarını açık açık ödüllendiriyordu. Braden bu durumu, komünizme karşı savaşta CIA ile Avrupa “Demokratik Solu” arasındaki “ittifak” olarak niteliyordu. “Demokratik Sol” ile CIA arasındaki işbirliğine Fransa’daki grev kırıcılığı, Stalinistlerin (George Orwell ve Sidney Hook tarafından) ihbar edilmeleri ve solcu sanatçıların kabul görmesini engellemek için iftira kampanyaları düzenlemek de dahildi (Pablo Neruda’ya 1964 yılında Nobel Ödülü verilmesini önlemeleri örneğinde görüldüğü gibi).

ABD hükümetinin Kültürel Soğuk Savaş’la en çok ilgilenen organı olarak CIA, İkinci Dünya Savaşının hemen ardından özellikle Avrupa üzerinde yoğunlaştı. İki kapitalist savaş sonrası ortaya çıkan yıkım, bunalım ve savaş sonrası işgal deneyimine sahip Avrupalı aydınların ve sendikacıların büyük bir çoğunluğu kapitalizme karşıydılar ve Amerika’nın hegemonik taleplerini özellikle eleştiriyorlardı. Komünizmin çekici hale gelmesine ve (özellikle Fransa ve İtalya gibi ülkelerde) Avrupalı komünist partilerin büyümesine karşı koymak için CIA iki aşamalı bir program geliştirdi. Bir yandan Saunders’ın ortaya koyduğu gibi, belirli Avrupalı yazarlar, açıkça “antikomünist bir programın” parçası olarak bir kenara ayrıldı. CIA kültür komiserliğinin “uygun metinler” için aradığı vasıflar “Sovyet dış politikasına ve bir hükümet biçimi olarak komünizme yönelik nesnel olduğunu düşündüğümüz (evet, aynen böyle deniyor), ikna edici ve zamanlıca yapılmış her türden eleştiri” şeklinde tanımlanıyordu. CIA, Silone, Koestler ve Gide gibi hayalkırıklığına uğramış eski komünistlerin yapıtlarını yayınlamaya özellikle meraklıydı. CIA, antikomünist yazarları Paris, Berlin ve (Como Gölü’ne nazır) Bellagio Oteli’nde bolca para saçarak düzenlediği konferanslarla teşvik etti; buralarda aynı zamanda Isaiah Berlin, Daniel Bell ve Czeslow Milosz gibi kendi değerlerini (CIA’den patronları tarafından belirlenmiş antikomünist ve Washington yanlısı patronları parametreler çerçevesinde Batı özgürlüğünün ve aydın bağımsızlığının erdemlerini) vaaz eden pek nesnel sosyal bilimci ve filozoflar vardı. Bu saygın entelektüellerden hiçbiri Çin-Hindi ve Cezayir’deki kitlesel kıyımlara ABD’nin destek vermiş olabileceğinden, ilerici ABD’li aydınların cadı avına maruz bırakıldıklarından ya da (Ku Klux Klan gibi) paramiliter bir gücün ABD’nin güneyinde linç eylemleri gerçekleştirdiğinden kuşkulanmadı ya da bunları sorgulamaya kalkışmadı. İflasın eşiğine gelmiş yazınsal çalışmaları için bulmaya can attıkları fonlara kavuşan Sidney Hook, Melvin Lasky ve Partisan Review çevresine göre bu tür kaba işler ancak “Komünistlerin ellerine yakışırdı.” Bu sözümona saygın anti-komünist edebiyat ve siyaset dergilerinin pek çoğu bunların binlercesinin basılmasını ve ücretsiz dağıtılmasını sağlayan CIA desteği olmasaydı varlığını sürdüremeyeceklerdi.

CIA’in kültürel alanda uygulamaya koyduğu ikinci yöntem ise daha sinsiceydi. Bu kez açıkça Avrupa’daki anti-emperyalist duruşu hizaya getirmek ve ABD kültür ve yönetim biçimini yüceltmek amacı taşıyan senfonileri, resim sergilerini, dans gösterilerini, tiyatro topluluklarını ve ünlü caz ve opera sanatçılarını teşvik ediyordu. Bu politikanın ardında yatan niyet askeri-iktisadi imparatorluğunu destekleyecek kültürel hegemonyayı elde edebilmek için ABD kültürünü sergilemekti. CIA, Avrupalılar’ın Washington’un ırkçı politikalarına duyduğu nefreti köreltmek için siyah sanatçılarını —özellikle de (Marion Anderson gibi) şarkıcıları, yazarları ve (Louis Armstrong gibi) müzisyenleri— Avrupa’ya göndermeye oldukça meraklıydı. Siyah aydınlar, yazar Richard Wright örneğinde olduğu gibi, ABD’nin sanatsal senaryosunda rol almak istemeyecek ve bunu açıkça eleştirme yolunu seçmeye yeltenecek olduklarında derhal listeden çıkarılırlardı.

CIA’in, sözümona politik olmayan bu sanatsal etkinliklerin içeriği üzerindeki siyasal denetiminin derecesi Lasky, Kristol, vb. Encounter editörlerinin Dwight MacDonald tarafından yazılmış bir makaleye gösterdikleri tepkiyle açıkça kanıtlandı. Başıboş, anarşist bir aydın olan MacDonald, CIA destekli Kültürel Özgürlük Kongresi ve Encounter ile epeydir işbirliği halindeydi. Encounter için 1958 yılında yazdığı “Amerika Amerika” başlıklı makalesinde, Amerikan kitle kültürüne, kaba maddiyatçılığına ve medeniyet yoksunluğuna duyduğu tiksintiyi dile getiriyordu. Bu makale, CIA’in ve Encounter’in Komünizm ile mücadelelerinde başlıca propaganda malzemesi olan Amerikan değerler silsilesine bir saldırıydı. MacDonald’ın “çürümüş Amerikan iktidarına” saldırısı, CIA ve onun Encounter’daki entelektüel ajanlarına “orda dur bakalım!” dedirtecek cinstendi. Braden, entelektüellere verdiği tavsiyelerde, “CIA’den fon alan kurumların ABD’nin her politikasını desteklemelerine gerek olmadığını” ancak – özellikle ABD dış politikası söz konusu olduğunda – aşılmaması gereken kırmızı bir çizgi olması gerektiğini söylüyordu. MacDonald, Encounter’ın eski editörü olmasına karşın yazdığı makale kabul görmedi. Nicola Chiaromonte gibi Soğuk Savaş yazarlarının Encounter’ın ikinci sayısında dile getirdiği “hiçbir aydın kendini aşağılamadan yalanları açığa vurmaktan kaçamaz ve ‘faydalı yalanları’ doğru diye adlandıramaz” türünden dindar sözleri, sorun Batı’nın “faydalı yalanları” olunca Encounter ve bu dergiye yazan seçkin yazarlar için geçerli olmuyordu.

Saunders’ın kitabında yer alan en önemli ve etkileyici tartışmalardan biri de CIA’in ve onun Modern Sanat Müzesi’ndeki (MSM) müttefiklerinin Soyut Ekspresyonist (SE) resim ve ressamları desteklemek için, toplumsal içeriği olmayan sanata adeta ilaç gibi gelen çok miktarda para akıtmış olmasıdır. SE’ye destek vermede CIA, Kongre’nin sağ kanadıyla anlaşmazlığa düşmüştü. CIA’nin SE’de bulduğu şey bir “anti-Komünist ideoloji, özgürlükçü ideoloji, serbest girişimcilikti. Non-figüratiflik ve politik konularda suskunluk tam da toplumcu gerçekçiliğin anti-tezleriydi”. SE’yi ulusal iradenin gerçek bir ifadesi olarak gördüler. CIA, sağ kanattan gelen eleştirileri bertaraf etmek için özel sektöre (başka deyişle MSM’ye ve SE’yi “serbest girişimci resim” olarak tanımlayan MSM’nin kurucu ortaklarından Nelson Rockefeller’a) yöneldi. MSM’deki birçok yönetici CIA ile uzun bir geçmişe sahipti ve SE’yi, kültürel Soğuk Savaş’ta bir silah gibi kullanacak ellere teslim etmeye dünden razıydılar. Ağırlıklı olarak SE’nin Avrupa’da açılan tüm sergilerine kaynak sağladılar; sanat eleştirmenleri seferber edildi ve bu sanatı cömertçe öven makalelerle sanat dergileri de kıvamına getirildi. MSM ve CIA destekli Fairfield Vakfı kartelince sağlanan kaynaklar, sırası gelince Avrupa’daki estetik anlayışına yön verebilecek en saygın Avrupa galerilerine sunuldu.
SE, “özgür sanat” ideolojisi olarak (George Kennan), Avrupa’nın örgütlü ve politik sanatçılarına saldırmak amacıyla kullanıldı. (CIA sözcüsü) Kültürel Özgürlük Kongresi politik sanat söz konusu olduğunda temsili ya da gerçekçi sanattansa soyut sanattan yana tavır koydu. Saunders, SE’nin siyasal rolüne şu şekilde açıklık getiriyor: “Amerikan resim sanatının kültürel Soğuk Savaşta oynadığı sıra dışı başrollerden biri, bu sanatın serbest girişimin bir parçası olmaya başlaması değil, apolitiklik iddiası taşıyarak son derece politik olunabildiğini kanıtlayan bir hareket olmasıdır”. CIA apolitik sanat ve sanatçılarla özgürlük söylemi temelinde birleşti. Bu da Avrupalı solcu sanatçıları tarafsızlaştırmaya yönelmek demekti. Buradaki ironi elbette apolitik duruşun yalnızca sol kanat için geçerli olmasıdır.

Bununla birlikte CIA ve onun kültür örgütleri savaş sonrası sanat anlayışına esaslı olarak şekil verdiler. Pekçok saygın yazar, şair, sanatçı ve müzisyen politikayla ilgilenmediklerini ve sanatın sanat için olduğuna inandıklarını ilan ettiler. Politik uğraşlardan uzak biri olarak bağımsız sanatçı ya da aydın dogması itibar görmüş ve günümüze kadar gelmiştir.

Saunders, CIA’le Batılı sanatçı ve aydınlar arasındaki bağları zengin ayrıntılarla ortaya koyarken CIA’in aldatmacalarına ve muhalif fikirler üzerinde denetim kurmasına duyulan gereksinimin yapısal nedenlerini açıklamadan bırakıyor. Yazar tartışmayı daha çok siyasal rekabet ve Sovyet komünizmi ile çatışma bağlamında sürdürüyor. Kitapta, CIA’in yürüttüğü kültürel Soğuk Savaşın sınıf savaşımı, üçüncü dünya devrimleri ve ABD’nin emperyalist iktisadi hakimiyetine yönelik bağımsız Marksist mücadele bağlamında ortaya konmasına yönelik ciddi bir çaba yok. Bu da Saunders’ın CIA’in bazı girişimlerini, bazı ajanlarını övmesine yol açıyor. Saunders, CIA’in yürüttüğü kültürel savaşın emperyalist sistemin bir parçası olduğunu görmektense yalanlarını eleştirmeyi yeğliyor. ABD ve NATO’nun Doğu Avrupa ve eski SSCB’de kazandığı kültürel zafere bakarsak kültürel savaşın bir savunma eylemi olduğu fikrinin yanlışlığı hemen ortaya çıkacaktır.

Kültürel Soğuk Savaşın kökenleri doğrudan sınıf mücadelesine dayanıyordu. Daha başlangıçta, CIA ve AFL-CIO içerisindeki ajanları (eski komünistlerden) Irving Brown ve Jay Lovestone sosyal-demokrat birlikler kurarak devrimci sendikaları dağıtmak ve grevleri kırmak amacıyla milyonlarca dolar para harcadılar. Kültürel Özgürlük Kongresi ve ona bağlı budala aydınları destekleyen aynı CIA ajanları, 1948 yılındaki liman işçileri grevini kıran Marseilles haydutlarını da kiralamışlardı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, (faşistlerle ilişkileri açığa çıkan ve kapitalist sistemin oradaki zayıflığın yüzünden), Batı Avrupa’nın eski sağcılarının itibarlarını yitirmeleriyle CIA, NATO karşıtı sendikaları ve aydınları çökertmek için ideolojik savaşım yürütecek bir Demokratik sol bulmak (ya da icat etmek) gerektiğini fark etti. Kongrenin sağ kanadından gelen itirazları atlatabilmek için de CIA içerisinde özel bir birim oluşturuldu. Demokratik Sol temel olarak, radikal sol ile mücadele etmek ve ABD’nin Avrupa’daki hegemonyasına ideolojik bir cila sürmek amacıyla kullanıldı. ABD’nin stratejik politikalarını ve çıkarlarını belirlemek hiçbir zaman demokratik sol ideologların haddine düşmemişti. Onların yapması gereken sorgulamamak ve talep etmemek ama imparatorluğu “Batılı demokratik değerler” olarak göstermekti. Bir tek, Amerika’da ve Avrupa’da Vietnam Savaşı’na karşı kitle muhalefeti açığa çıktıktan sonra ve yüzlerindeki CIA maskesi düştükten sonra CIA güdümlü ve destekli pek çok aydın herkesten geri kalmamak için ABD dış politikasını eleştirmeye başladılar. Mesela kariyerinin önemlice bir bölümünü CIA çalışanı olarak geçirmiş Stephen Spender, Partisan Review editörlerinin yaptığı gibi, ABD’nin Vietnam politikasını eleştirmeye başladı. Hepsi de masum olduklarını iddia ediyorlardı ama söz konusu dergilerle bunca flört ettikten ve bu kadar içli dışlı olduktan sonra onlara kimse pek inanmadı.

CIA’in Amerika, Avrupa ve herhangi bir yerdeki kültürel yaşamı kuşatması uzun vadede önemli sonuçlar doğurdu. Pekçok entelektüel, CIA’in istediği ideolojik çizgi dahilinde faaliyet göstersin diye prestij, ün ve araştırma fonlarıyla ödüllendirildi. CIA destekli konferans ve yayınlar sayesinde felsefe, siyasal etik, sosyoloji ve sanat alanında ün yapan isimler yeni kuşakları, CIA tarafından belirlenmiş politik parametreler çerçevesinde desteklemeye teşvik eden kural ve ölçütleri oluşturmayı sürdürdüler. “Doğruluk” ve “erdem” artık ne başarı ne de yetenekle tersine —Washington çizgisindeki— politikalarla tanımlanıyor ve gelecek saygın akademik kuruluşlarda, vakıflarda ve müzelerde zincire vuruluyor.

ABD ve Avrupa Demokratik Solu’nun anti-Stalinist yaygaraları, demokratik değerlere ve özgürlüğe olan inançlarını ilan etmeleri Batı’nın utanç verici suçlarını başarıyla gizlemeye yarayan bir örtü işlevi gördü. NATO’nun Yugoslavya’ya müdahalesinde, Demokrat Sol aydınlar bir kez daha Batı’nın ve onbinlerce Sırp’ın kanlı kıyımından ve sayısız masum vatandaşın katledilmesinden sorumlu UÇK’nın (Kosova Kurtuluş Ordusu) yanında yer aldılar. Nasıl ki anti-Stalinizm, Soğuk Savaş yıllarında Demokratik Sol’un afyonu olduysa, insan haklarını korumak adına yapılan müdahaleler de günümüzde aynı uyuşturucu etkiyi yapıyor ve çağımızın Demokrat Solcularının aklını aynı şekilde çeliyor.

CIA’in yürüttüğü kültür kampanyaları günümüzün apolitik aydın, akademisyen ve sanatçı prototipini yarattı; bunlar kendilerini halk mücadelelerinden koparıyorlar, işçi sınıfından uzaklaştıkları ve saygın vakıflara yaklaştıkları ölçüde de değerleri artıyor. CIA’in sunduğu rol modeli bir ideolojik bekçidir; sınıf mücadelesi, sınıfsal sömürü ve ABD emperyalizmi gibi “nesnel” değil “ideolojik” olan, ya da öyle olduğu söylenen kategorileri kullanarak eleştirel yazan aydınları dışlamak bunun temelidir.

CIA’in Kültürel Özgürlük Kongresi topluluğunun verdiği asıl kalıcı zarar, bazı aydınların ABD’nin emperyalist politikalarını kendilerine özgü biçimde savunmaları biçiminde değil, etkili kültürel ve siyasal medya organları yoluyla ABD emperyalizminin tartışılmasını dahi dışlayan fikirleri yeni kuşak aydınlara benimsetmeyi başarmaları biçiminde ortaya çıkmıştır. Sorun günümüz aydın ve sanatçılarının şu veya bu konuda ilerici bir tavır alıp alamamalarında değildir. Sorun, yazarlar ve sanatçılar arasında, müzik, resim ya da yazın alanında verdikleri eserlerin yüksek sanatsal düzeyde sayılabilmesi için anti-emperyalist toplumsal ve siyasal öğeleri barındırmaması gerektiğine dair yaygın bir kanının ortaya çıkmış olmasıdır. CIA’in kalıcı siyasal zaferi, sola siyasal açıdan bağlanmanın ciddi bir sanatsal ve akademik başarıyla bağdaşmadığına aydınları inandırabilmiş olmasıdır. Günümüzde operalarda, tiyatrolarda, sanat galerilerinde ve akademik toplantılarda CIA’in Soğuk Savaş değerleri yaygın olarak görülmektedir: kim kral çıplak demeye cesaret eder ki?
Stalin Arşivi çeviri birimi Kasım 2006visit

11 Mart 2017 Cumartesi

II. Bölüm Devam Ediyor. Değer Yasası, Sosyalizm ve Kapitalizm



Değer Yasası, Sosyalizm ve Kapitalizm
Bilindiği gibi, sosyalist toplumda, temel üretim araçları toplumsallaştırılarak meta olmaktan çıkarılmışlardır. Devletleştirilmiş olan mülkiyet, tüm halkın mülkiyeti kategorisinde yer almaktadır. Temel üretim araçları alınamaz, satılamaz. Meta üretimi ve değer yasasının burada hiçbir hükmü kalmamıştır. Değer yasasının üretimin düzenleyicisi rolü bulunmamaktadır. Sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde, eskinin kalıntısını ifade eden meta ve değer yasasının etki alanı sürekli sınırlandırılarak, giderek iktisadi ve tarihsel bir kategori olarak ortadan kaldırılacaktır. Komünizmin alt evresi ve bir geçiş toplumu olan sosyalist toplumda tüm halkın mülkiyeti olan toplumsal mülkiyetle, henüz grup mülkiyeti olan kolhoz biçimindeki toplumsal mülkiyet arasındaki farklılığın azalması ve giderek ortadan kaldırılması ile, tek bir toplumsal mülkiyetin ortaya çıkışıyla, artık eskinin kalıntısını ifade eden değer yasasının ve meta üretiminin kalıntıları da ömrünü doldurmuş olacağından, asar-ı atika müzesindeki yerini de almış olacaktır.
Komünist toplumsal mülkiyetin en yüksek biçimi, “komünizmin alt evresi” ve “olgunlaşmamış komünizm” olan sosyalizmden “komünizmin üst evresine” (sınıfsız toplum, “olgunlaşmış komünizm”) geçilmesiyle ortaya çıkacak mülkiyet biçimi olacaktır. Komünizmde sınıflar ve tabii ki devlet de olmadığı için ne devlet mülkiyetinden ne de grup mülkiyetinden, dolayısıyla herhangi bir sınıfa ait bir mülkiyetten de bahsedilemez artık. Komünizmde mülkiyet tüm toplumun kolektif mülkiyeti olacak ve toplumsal mülkiyet bu haliyle en yüksek formuna kavuşmuş olacaktır. Açık ki, sosyalist mülkiyet, komünist mülkiyetin alt bir biçimidir ve nihai bakımdan komünist mülkiyetin en yüksek toplumsal mülkiyeti kategorisini ifade etmez ve böylece, sosyalist mülkiyet, bir geçiş mülkiyetine tekabül eder ve etmektedir.
Sosyalist toplumda, temel üretim araçları meta olmaktan çıkmış olduğu için, değer yasası bu alanda işlememektedir. Değer yasasının işlediği, etkin olduğu alan, başlıca olarak, sosyalist mülkiyetin iki biçimi arasındaki meta alış verişinde (alma-satma, metanın mülk değiştirmesi eyleminde) ortaya çıkar. Dış ticarette ise ürünler meta olma özelliğini korur. (Kuşkusuz ki kapitalist dünyayla ticari ilişkiler bağlamında. Belki buna, geçici zorluklar ve bir geçiş önlemi, kalıcı olmayacak bir uygulama olarak sosyalist ülkeler arasındaki ticareti de eklemeliyiz.) Buna bir de “kolhoz pazarı”nı (“örgütsüz pazar”) eklemek lazım; ama kolhoz pazarının bütün ekonomik yaşam içerisindeki yeri ve ağırlığı, sosyalist sanayinin kurulduğu, tarımda tarımsal sosyalist dönüşümün başlıca olarak zafer kazandığı koşullarda, ikincil derecede bir önem taşır. Ki, sosyalizmden komünizme geçiş süreci olgunlaştıkça, tarımsal alanda artel tipi yerini komün tipine bıraktıkça “kolhoz pazarı” da önemsizleşerek sönümlenecektir.
Sosyalist toplumda, değer yasası, esasen kişisel tüketim mallarını kapsar. Yani sosyalist pazarda alınıp satılan, mülk sahipliği el değiştiren metalar sadece tüketim nesneleriyle sınırlıdır ve temel üretim araçlarını kapsamaz.  Tüm halkın mülkiyetinde olan sosyalist sektör, adı üstünde tüm emekçilere aittir. Oysa kooperatifsel kolhozcu mülkiyet, sadece gruba ait, kolhozcu köylülüğe ait bir mülkiyet biçimidir. Birincisinde üretilen ürünler tüm toplumun kolektif mülkiyetine girerken, ikincisinde üretilen ürünler salt kolhozcu köylülüğe aittir. Bu olgu, doğal ve kaçınılmaz olarak, iki tip sosyalist mülkiyet arasındaki ticarette, değer yasasının devreye girmesini getirmekte ve koşullamaktadır. Ancak iki sektör arasındaki meta dolaşımı, arz ve talep yasasına göre, üretimin plansız ve anarşik yapısına göre, serbest piyasa ilişkilerine göre şekillenmemektedir Aksine, merkezi planlı ekonominin gereksinmelerine dayalı, merkezi plan ekseni ve zorunlu hedeflerine bağlı bir tarzda, önceden planda belirlenmiş fiyatlarla işleyen ekonomik işlerlikle belirlenen bir meta dolaşımıdır. İki sektör arasındaki meta alış verişinde değer yasası işlemekle birlikte, bu yasa iradi bir tarzda da sınırlandırılmıştır.
 Stalin, “Nerede meta ve meta üretimi bulunuyorsa, değer yasası zorunlu olarak vardır. Bizde değer yasasının etki alanı, önce meta dolaşımını, metaların alım satımı biçiminde değişimini, özellikle kişisel kullanım metaların değişimini kapsar. Bu alanda değer yasası, kuşkusuz bazı sınırlar içinde, düzenleyici bir rolü sürdürmektedir. Ancak değer yasasının etkisi yalnızca metaların dolaşımı alanı ile sınırlanamaz. Değer yasası üretim alanında da etkilidir. Değer yasasının sosyalist üretimimizde düzenleyici bir rol oynamadığı doğrudur. Buna karşın üretimimizi etkilemektedir ve üretimi yönetmek için onu hesaba katmak gereklidir.” (age., s. 78), “bizim ekonomik sistemimizde değer yasası etkisini sıkı bir biçimde sınırlanmış bir çerçeve içerisinde duyurur.” diyerek, değer yasasının etki ve sınırlarını açıkça ortaya koyar. Stalin yoldaş, “Son Yazılar”ında, meta üretimin alanını giderek daha fazla daraltmak, değer yasasının alanını daha da kısmak için, henüz tohum halinde olan “ürün takası” sistemini önerir. Bu uygulamanın sosyalizmden komünizme geçiş sürecini hızlandıracağını vurgular.
Sosyalist toplumda, sosyalizmin nesnel ekonomik yasaları ve bu yasalara dayanan, komünizme gidiş sürecini yöneten parti ve proletaryanın önderlik iradesiyle değer yasasının alanı önce kısıtlanır (ve süreç içerisinde giderek ortadan kalkar, kaldırılır). Sosyalist toplumda, sosyalizmin iktisadi temelinin kent ve kırda oluşturulmasından sonra bu kısıtlama çok daha ileri biçimler alır. Devlet mülkiyeti ve demokratik merkezi planla ekonominin yönetilmesi bu sınırlamanın en temel araçlarıdır.
Sosyalist toplumda, temel üretim araçlarının ve iş gücünün meta olmaktan çıkarılması nedeniyledir ki, meta ve değer yasasının alanı sınırlanır ve burada söz konusu olan meta üretimi, “özel türden” bir meta üretimidir. Ve sosyalizmde üretim araçları alınmaz ve satılmaz, ancak devlet tarafından işletmelere vb. dağıtılır. Üretim araçlarının işletmeye devri sırasında da devlet üretim araçları üzerindeki mülkiyetini korur. “Ülke çapında devlet işletmelerine dağıtılan üretim araçları, özleri itibari ile meta değildirler: ama bunlar meta biçimlerini muhafaza ederler, hesap verme ve hesap yapmak için gerekli olduğundan değerleri parayla ifade edilmektedir.” (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C. II, s. 167) Yani burada söz konusu olan şey, bir hesaplama yöntemidir, bir muhasebe kategorisi olarak söz konusu yöntemin kullanılmasıdır.
Oysa biliyoruz ki, kapitalizmde her şey metadır. Kapitalizm, her şeyi meta haline getirerek genelleştirir. Üretim kar içindir. Pazar için üretim yapılır. Metalar kullanım değerleri için değil, değişim değeri için üretilir ve piyasaya sürülür. Kullanım değeri değişim değerine tabidir. Kapitalist meta üretimi, pazar için üretimdir. Ve kapitalizmde değer yasası, üretimin düzenleyicisi olarak işler. Kapitalist toplumda, kapitalist, ortalama karın altına düştüğünde üretimden çekilir bir başka seçeneğe, karı “garanti” altında olan sektörlere akar. Dolayısıyla, zarar eden işletmeler tasfiye edilir.
Oysa sosyalist toplumda işletmeler kar ve zarar mantığına göre işletilmez. Kısa vadede karlı olmayan ama toplumun gereksinimleri için gerekli olan işletmeler kapatılmaz, zarar toplumsal fondan finanse edilir.
SB’de ve kapitalist restorasyon sürecine giren ülkelerde, sosyalizmin tasfiyesine bağlı olarak, her şey meta haline getirilmiştir ve yeni tip kapitalist pazarda alınıp satılmaktaydı.
SSCB Devlet Bankası Başkanı, şöyle diyor:
“İşletmelere ve örgütlere kredi verildiğinde, onların, üretim sermayelerinin iktisadi değerliliğini iyileştirmeleri, maliyet masraflarını düşürmelerini, üretim maliyetini yükseltmelerini ve zarar getiren üretime son vermeleri sağlamalarına yol açmak oldukça önemlidir.”
Görüldüğü gibi, en yetkili ağızlardan biri, bankacılık silahı kullanılarak, işletmelerin kar için üretim amacıyla teşvik edildiklerini, zarar getiren üretime son vermelerinin dayatıldığını açıkça itiraf etmektedir. Artık ekonomiye, tipik kapitalist bir gözle bakılmakta, kar zarar ikilemi içinde ekonomik çarklar yönetilmektedir. Devlet aygıtı elindeki merkezi araçları, yüksek düzeydeki merkezileşmenin avantajlarını bu amaçla etkin bir tarzda kullanmaktadır. Tabii ki bu da, diğer uygulamalar gibi, “sosyalizm”, “komünizm” vb. maskesiyle gerekçelendirilerek yapılmaktadır.
DEVAM EDECEK

8 Mart 2017 Çarşamba

II. Bölüm... SSCB’de Üretim Araçlarının Meta Haline Getirilişi…



SSCB’de Üretim Araçlarının Meta Haline Getirilişi…
Sosyalizmin ekonomik sorunları üzerine yapılan tartışmalarda, sosyalizmde üretim araçlarının, iş gücünün meta olduğu ve değer yasasının üretimi düzenleyen genel bir yasa olduğu tezleri ileri sürülür. Bu revizyonist burjuva teoriler Stalin önderliğinde Parti tarafından ret ve mahkum edilir.  Örneğin Stalin yoldaş, Makine Traktör İstasyonlarının (MTİ) kolhozlara satılmasını öneren Sanina ve Venger’i eleştirirken, “meta dolaşımının, sosyalizmden komünizme geçiş amacı ile uzlaşmadığını anla”yamadıklarını vurgular ve “kesinlikle duraksama göstermeden, meta dolaşım alanını adım adım kısarak ve ürün değişimi etki alanını genişleterek” bunu başarmak gerektiğini söyler.
Stalin A. İ. Notkin’i eleştirirken ise şunları söyler: “Sizin düşüncelerinizden şu anlam çıkıyor ki, üretim araçlarını ve her şeyden önce ulusallaştırılmış işletmelerimizde imal edilen üretim aletlerini bir meta olarak görüyorsunuz. Sosyalist rejimimizde üretim araçlarına bir meta olarak bakılabilir mi? Bence kesin olarak bakılamaz.” (Son Yazılar, s. 109-10, Sol Yay.) Stalin, sadece dış ticarette üretim araçlarının meta olduğunu, bunun dışında bunun düşünülemeyeceğini vurgular. Ancak üç yıl sonra, 1956 yılında revizyonist karşı devrimin galebe çalmasıyla, mahkum edilmiş söz konusu tezler, “Stalinizmin”, “dogmatizmin”, “putlaştırma döneminin” mahkum edilmesi, “Lenin’e dönüş”, “Leninci NEP’e dönüş”, “Marksizm-Leninizmin yaratıcı geliştirilmesi” adı altında kutsanır ve yeni dönem politikası olarak kabul edilir. Bu doğrultuda en önemli adımlardan birisi 1956 yılında “bilimsel iktisatçılar konferansı” ile atılır.
Bu konferansta, parti ve devletin yeni politikası dile getirilir. Stalin dönemi mahkûm edilir. Sosyalizmde tüm üretim araçlarının meta olduğunun ve değer yasasının genel bir yasa olduğunun altı çizilir. “Bilimler Akademisi”nde, SSCB’de değer yasası ve fiyat oluşumu hakkında yapılan bir tartışmaya ilişkin olarak “‘Woprossy Ekonomiki’nin 2/1957 Sayısı”nda verdiği haberde şöyle deniliyor:
“ ‘Tartışmanın pozitif sonuçlarından biri-diyordu Yoldaş Gatovskiy-, meta üretiminin ve değer yasasının rolünün suni olarak tahdit etmiş olan görüşlerin ciddi bir biçimde eleştirilmesinde görülür. Her şeyden önce, sosyalizmde üretim araçlarının meta olmadıkları, meta üretimi ve dolaşımının yalnızca tüketim araçlarının meta olmadıkları (oldukları olmalı-bn.), meta üretimi ve dolaşımının yalnızca tüketim malları alanını içerdiği yollu yaygınlaşmış görüş, inandırıcı bir eleştiriye uğratıldı.’” (W.D., SBKR İkinci Kitap, s. 25)
Revizyonist iktisatçı Leontyev, “Barış ve Sosyalizm Sorunları” dergisinin 7/1970 Sayısı’nda şunları söyler:
“Bir zamanlar” diye devam ediyor Leontyev, “bilindiği gibi meta-para ilişkisinin sosyalist ekonomide bir cins kapitalizm artığı, eski üretim biçiminin ‘dumura uğramış bir şekli’ olduğu görüşü yaygındı. Sosyalist gerçeğin bilimsel bir analizi sayesinde, çoğunluk sosyalist ülkelerin komünist ve işçi partileri bu cins görüşü çoktan çürütmüşlerdir.”
“Eğer ‘değer yasası böylesine küçümsenirse’, bu taktirde ‘ekonomik muhasebe kategorileri,’ yalnızca ‘bir hesaplama aracı olarak kabul edilir ve ekonomik içeriklerinden yoksun bırakılırlar’” (age., s. 32)
Bunlar, yeni burjuvazinin, revizyonist burjuva diktatörlüğün kağıt üstünde kalmış sözleri, laf ola beri gele niyetiyle söylenmiş sözleri değil, uygulanan politikaların ifadesidir, ifadesiydi. Bu gerçeği kabul etmek yerine modern revizyonizmin dümen suyunda kulaç atmakta komünistçe olan hiçbir şey olmadığını hatırlatmak bile gereksizdir kanımızca.
Kapitalizmin inşasına bağlı olarak, sosyalizmin tasfiyesi temelinde sosyalist pazar yerini kapitalist pazara bırakır.
“ ‘Sosyalizmde pazar… devlet ve kolhoz işletmeleri tarafından üretilen ürünlerin, yani üretim araçlarının ve tüketim araçlarının pazarlanması için bir alandır.’ (Gatovski)”
“ ‘Pazar mekanizmasının… sosyalist üretimde düzenleyici bir rol oynadığını kabul etmeliyiz.’ (Konik)” (Aktaran W.B. Bland, age., s. 41)
“ ‘Üretim araçları için sosyalist pazar…ekonomik ilişkilerin doğrudan arz ve talep ilişkileri biçiminde var olduğu ve bunların üretim araçlarının alım ve satım işlemiyle gerçekleştirildiği bir alandır.’(Budarayin) ” (Aktaran age., s. 64)
“ ‘İşletme, siparişler için rekabet edecektir, rekabet kalite garantilerinin teslim tarihlerinin ve fiyatların karşılaştırılmasına dayanacaktır.’(Liberman) ”
“ ‘Pazarlama ve pazar dalgalanmaları sorununun planlı sosyalist ekonomilerde bile var olduğu bugün genel olarak kabul edilmektedir.’(Konnik)” (Aktaran age., s. 42)
“ ‘Ulusal ekonominin başarılı yönetimini teminat altına almak ve pratik amaçlar için, pazar araştırması oldukça önemlidir.’(Gatoski)” 
“ ‘En kaliteli satıcıların olduğu dükkanlarda işler en iyi bir şekilde yürümekte…orada şiar şöyle: ‘Tek bir müşteri dahi iyi bir alış veriş yapmadan gitmemeli.’(Sokolov, Nazarov ve Kozlov) ”
“ ‘İşler…en iyi reklam yapan dükkanlarda en iyi şekilde yürümektedir.’ ”
“ ‘Alıcının zevkini etkileyen bir reklam, üretim planlamasını ve tüketici talebinin araştırılmasını kolaylaştırır… Güvenilir bir reklam, meta dolaşımını hızlandırır…’”
“ ‘ABD’de reklam sanayinin dayandığı teknik ve örgütsel tecrübeyi inkâr edemeyiz. Duraksamaksızın en iyi olandan yararlanmalıyız.’(Terestçenko) ” (Aktaran age., s. 45)
Bu sözleri okuyan ve kapitalizm hakkında az-çok bilgisi olan herkes, herhangi kapitalist bir ülkenin (örneğin Almanya ya da Türkiye’nin) anlatıldığını sanır. Oysa burada anlatılan ülke, herhangi bir kapitalist ülke falan değildir, anlatılan sözde sosyalist SSCB’dir. Görüldüğü gibi, üretim ve tüketim araçları meta sayılıyor. Üretim ve tüketim araçları ve nesneleri alınıp satılan mal durumunda. Arz ve talep yasası yürürlükte. Pazar araştırması, reklam gibi meta tüketimini arttırmayı, artı değerin daha hızlı realize edilmesini sağlayan ve hedefleyen kapitalist yöntemler işliyor. Değer yasası, üretimin düzenleyicisi. Üretim kar için yapılmakta, tüketim bu eksende kışkırtılmaktadır.
Bir de E. Mandele kulak verelim:
“…1955’ten itibaren Sovyetler Birliği’ndeki kadın erkek tüketiciler, Batı Avrupa ülkelerinde var olan tüm genel tüketim araçlarına sahip olmak istediler… Milyonlarca, on milyonlarca Sovyet ya da Doğu Avrupalı kadın erkek tüketici, Batı Avrupa’daki ya da Amerika’daki tüketim araçlarının, bu süslü oyuncakların tümüne sahip olmak istiyorlardı. Sovyet yöneticileri üzerinde bu talep çok ağır bir baskı oluşturmaya başladı, Sovyet yöneticileri de bu yeni taleplere cevap vermekte kesinkes zayıf kaldılar. Çünkü Sovyet ekonomisinin kaynakları son derece sınırlıydı. Bu yüzden de bu sorunun çözümünün pazar ekonomisinde bulunacağını düşünmeye başladılar…” (Ernest Mandel, İstanbul Konferansı, s. 35-36)
IV. Enternasyonalin ideolojik önderinin revizyonist burjuvazinin ve kapitalizmin yeniden inşasının suçunu işçi ve emekçilere yıkarak, onların yarattığı ve kışkırttığı kapitalist tüketim toplumunun tüketim alışkanlık ve açlığının faturasını halklara keserek yeni burjuvaziyi aklama demagoji ve manipülasyonunu bir yana bırakarak söylemek gerekir ki, Mandel’in vurguladığı tüketici alışkanlık ve talebi, 56 sonrası SB ve Doğu Avrupa ülkelerinin bir gerçeğini dile getirmektedir. Bu alışkanlık ve açlığın yaratılmasını kavramak bakımından da yukarıdaki alıntılar çarpıcıdır. Doğal olarak söz konusu perspektif ve uygulamalar bu sonucu yaratacaktı ve nitekim yarattı da. Sorunun kaynağını bilimsel bakımdan Marksist-Leninist teori ve pratikten, sosyalizmden kopuş ve kapitalizmin inşa edilmiş olmasında aramak yerine, sosyalist toplumların halklarını, sosyalizmi, Marksizm-Leninizm’i suçlayarak ya da sosyalist toplumda ortaya çıkan bazı “sapmalar”da aramak ve bulmak öteden beri revizyonist, oportünist vb akımların ve bir kısım aydının benimsediği anti-bilimsel ve anti-Marksist-Leninist bir duruşu ifade etmektedir. Revizyonizmin bir biçimini oluşturan orta yolcu oportünist akım da aynı kulvarda yer almış, sosyalist gördükleri bu ülkelerdeki söz konusu burjuva eğilimi sosyalizmdeki “ekonomist sapma” ile, “üst yapıdaki”  bazı politika yanlışlıklarıyla izah etmeye çalışmıştı(r).
DEVAM EDECEK

7 Mart 2017 Salı

"YİRMİNCİ YÜZYILIN EN ÖNEMLİ İNSANI : LENİN" – A. Zinovyev’le röportaj*



"YİRMİNCİ YÜZYILIN EN ÖNEMLİ İNSANI : LENİN" A. Zinovyev’le röportaj*

“A. Zinovyev. Bir sosyolog olarak insanlığın evrimini, devrimi ve devrim sonrası dönemi inceledim. Şundan emin olabilirsiniz: Ekim Devrimi olmasaydı, Sovyetler Birliği kurulmasaydı, Komünist Hareket tarihte hiçbir rol oynamasaydı insanlık çürüme yoluna girer, acınası bir hal alırdı. Komünist devrim ve onun doğurduğu etkiler sayesinde insanlık büyük bir felaketten, korkunç bir gerilemeden kurtuldu. Bu yüzden de Sovyetler Birliği’nin, Komünizmin yıkılması insanlık için devasa bir kayıptır. Bu yıkılıştan sonra evrimsel bir gerileme yaşıyoruz. İnsanlık evrimleşmesinin bir alt aşamasına düşmüştür.”

“Pravda” yayın yönetmeni Viktor Kozhemiako’nun mantıkçı, sosyolog ve yazar Aleksandr A. Zinovyev’yle röportajı.

Viktor Kozhemiako. Lenin’in ölümünden bu yana 80 yıl geçti. Eskiden Lenin’le ilgili bütün yıldönümleri tüm ülkede tek biçimde kutlanırdı: Lenin anılır, dünyanın ilk sosyalist devletini kurduğu için ona teşekkür edilirdi. Şimdi ise bu devlet artık yok ve Lenin’e yönelik resmi tavır eskisinin tam tersi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aleksandr Zinovyev.  / Burada bir Marksist-Leninist olarak değil, bir bilim adamı, tek amacı ne pahasına olursa olsun gerçeğe ulaşmak olan biri olarak konuşacağım.

Bu konuda daha önce defalarca belirttiklerimi tekrarlamakla yetiniyorum. Lenin insanlık tarihinin en önemli insanlarından birisi, XX. Yüzyılın ise en önemli kişisidir. Bana ne zaman geçen yüzyılın en büyük iki kişiliği kimdi diye sorsalar, her zaman şu yanıtı veririm: Lenin ve Stalin. XX. Yüzyıl Lenin ve Stalin’in yüzyılıdır. Gençken anti-stalinist olmama, tutuklanmama ve Lubianka’da hapse atılmama rağmen, bugün vardığım sonuç kesinlikle budur. Bir bilim adamı olarak bunu söylüyorsam bu görüşümü destekleyen ciddi dayanaklara sahip olduğum içindir.

V. Kozhemiako.  Aleksandr Aleksandroviç, burada bir soru akla geliyor, bu soruyu Lenin’in büyük bir insan olduğunu söyleyenler de dahil olmak üzere pek çok anti-komünist de soruyor: “Lenin’in büyük bir insan olup olmadığı hangi yüzyıldan baktığınıza göre değişir. Onun bir dahi olduğunu kabul etsek bile kötü işler yapan bir dahiydi.”

A. Zinovyev. / Eğer büyük insanlar olup olmadıkları hangi yüzyıldan baktığınıza göre değişseydi Lenin ve Stalin için XX. yüzyılın en büyük insanları demezdim. Herhangi bir eleştirmenin bulabileceği hatalarına rağmen Lenin’in tarihte oynadığı rolü, bağlamı içerisinde değerlendirecek olursak bu rolün son derece olumlu olduğuna dair hiçbir şüphemiz kalmaz. Onunla karşılaştırabileceğimiz başka bir insanın yaşayıp yaşamadığından emin değilim. XIX. yüzyılda olsa Marks’la karşılaştırılabilirdi. Tarihte oynadıkları rolleri karşılaştırırsak her ikisinin de eşit derecede büyük insanlar olduklarını söyleyebiliriz.

XIX. yüzyıl, insanlık tarihinin en önemli düşüncesinin, Marksizmin doğduğu yüzyıl oldu. Bu düşünce daha XIX. yüzyılda devasa bir rol oynadı, XX. yüzyılda ise dünyanın evrimini belirleyen en önemli etkenlerden biriydi. Lenin’in büyük tarihsel başarısı Marksist düşünceyi, XX. yüzyılın başındaki gelişmeleri de dikkate alarak, bir adım ileri götürmesi; Leninizm adını verdiğimiz düşünceyi geliştirmesi olmuştur.

Lenin daha sonra, bu doktrine dayanarak devrimci bir partiyi, Bolşevik Partisini kurmuş, devrimin yolunu açmıştır. Tarihsel koşulların da uygun olmasıyla devrim başarıya ulaşmıştır. İnsanlık tarihi boyunca tek bir kişinin eylemleri hiçbir zaman bu denli önem kazanmamıştır. Lenin olmasaydı Ekim Devrimi olmaz, Sovyetler Birliği kurulamaz, Batı dünyasının kapitalizmiyle mücadeleye giren bir devlet oluşmazdı. Bu devlet insanlığın gelişimine büyük etki yapmıştır. Böyle baktığımızda Lenin’in yaşamış olan en önemli insan olduğunu görürüz.

V. Kozhemiako. Ama bize bugün şunu soruyorlar: “Toplumu altüst edip devrim yapmaya gerçekten gerek var mıydı? Sovyetler Birliği yıkıldığına göre, geçmişe, özel mülkiyetin geçerli olduğu sisteme yeniden döndüğümüze göre onca yıllık Sovyet egemenliği ne işe yaradı? Devrim yapmak boş bir çaba mıydı yoksa?”

A. Zinovyev. / Bu tür yorum ve sorular tamamen anlamsız. Sadece soran kişinin entelektüel sefaletini ve Marksizmin, Leninizmin, Komünizmin temsil ettiği her şeye karşı derin nefretini gösterir. Bu sorular neden saçmadır? Çünkü Devrim yoktan varolmadı. Yüzyıllar süren bir sürecin mantıksal sonucu olarak doğdu; Ekim Devrimi insanlığın en iyi temsilcilerince verilen mücadelenin meyvesiydi.

V. Kozhemiako. Bu düşünceye nasıl ulaştınız?

A. Zinovyev.   /Bir sosyolog olarak insanlığın evrimini, devrimi ve devrim sonrası dönemi inceledim. Şundan emin olabilirsiniz:    Ekim Devrimi olmasaydı, Sovyetler Birliği kurulmasaydı, Komünist Hareket tarihte hiçbir rol oynamasaydı insanlık çürüme yoluna girer, acınası bir hal alırdı. Komünist devrim ve onun doğurduğu etkiler sayesinde insanlık büyük bir felaketten, korkunç bir gerilemeden kurtuldu. Bu yüzden de Sovyetler Birliği’nin, Komünizmin yıkılması insanlık için devasa bir kayıptır. Bu yıkılıştan sonra evrimsel bir gerileme yaşıyoruz. İnsanlık evrimleşmesinin bir alt aşamasına düşmüştür.

Bugün Rusya’da olanları analiz edersek, anti-komünist darbeden sonra Sovyet döneminin tüm büyük başarılarına yönelik bir kovuşturma, bir “pogrom” başlatıldığını görürüz. Sovyet döneminde yapılan her şeyin boşuna yapıldığı düşüncesini yaymaya çalışıyorlar. Bununla birlikte Lenin tarafından başlatılan Sovyet Komünizmi insanlık tarihinde büyük bir iz bırakmıştır. Devrimimiz Batı dünyası da dahil olmak üzere tüm dünya üzerinde büyük etki yapmıştır ve her şeye rağmen bu etki sürmektedir. Sovyetler Birliği olmasaydı, iki sistem arasındaki mücadele olmasaydı Batı’da şahit olduğumuz pek çok başarı gerçekleşemezdi. Batı dünyasını incelediğimizde bizi nasıl taklit etmeye çalıştıklarını görürüz; tüm yapılanlar üzerinde yirminci yüzyıl Komünizminin büyük etkisi vardır.

V. Kozhemiako. Toplumsal plandaki başarılardan mı söz ediyorsunuz?

A. Zinovyev. / Toplumsal plandaki ve diğer alanlardaki başarılardan söz ediyorum. Bilimsel-teknik ilerleme ve daha birçok şeyden.

Sosyolog olarak süratle gerçekleştirilen özelleştirmelerin daha şimdiden insanlara büyük acılar verdiğini söyleyebilirim. Bu iş sonsuza kadar gidemez, bu süreç çok uzun süre devam edemez… Bu geçmişe dönme süreci ile başlayan korkunç durum devam edecek olursa insanlık son bulacaktır.

…Lenin’den, devrimden ve büyük çabalardan söz etmeye gerek yoktu diyenler için söylüyorum… Evet, sadece devrimi yapmak yetmez, onu korumamız da gerekirdi. Sonuç ortada. Savaşmadan teslim olduk. Tabii bunda üst düzey görevlilerin ihanetinin de payı var.

V. Kozhemiako. Anti-Leninist propaganda da dahil olmak üzere inanılmaz boyutlardaki karşı propagandanın da bunda payı olmalı. Bunlarla halkı aptallaştırdılar.

A. Zinovyev. / Kesinlikle. Halkı aptallaştırmak Komünizm karşıtı propagandanın bir parçasıdır. Komünizm karşıtlığı Batı düşüncesinin en önemli öğesidir. Liderlere yönelik aşağılama ve küçük düşürme kampanyası da anti-komünizmin vazgeçilmez bir öğesidir.

V. Kozhemiako.
Önce Stalin’i sonra da Lenin’i aşağılamaya ve küçük düşürmeye çalıştılar.

A. Zinovyev. / İkisine de aynı anda saldırdılar; bazen birine daha çok birine daha az. Şimdi de bazı sözde belgelere ulaştıklarını söylüyorlar… Bunları yapanlar aşağılık yaratıklardır. Pislikler, sömürücüler, tarih öncesinin artıkları…

LENİN VE STALİN’İN YAPTIKLARI DÖNEMLERİNİN KOŞULLARINA UYGUNDU

V. Kozhemiako. Bu temelde Lenin’in kişiliği sorununa gelelim. Onun suçlayanlarla karşılaştıracak olursanız Lenin’in insani niteliklerini nasıl tanımlarsınız?

A. Zinovyev. /Biliyor musunuz, Esenin şunları söylerken haklıydı: “Büyük olan uzaktan daha iyi görünür”. Herhangi bir büyük insanı, örneğin Napolyon’u ele alıp hakkında şunları yazabiliriz: Ülseri vardı, çok yerdi, kısa boylu ve şişgöbekti. Ama yine de Napolyon Napolyon olarak kalacaktır! Her şeye rağmen bütün o savaşları kazanıp feodalizme kimsenin vurmadığı kadar büyük bir darbe vurmuştur.

Birkaç yıl önce bir televizyon programı izlemiştim. Bir beyin cerrahı şunları söylüyordu: “Lenin’in bir dahi olduğunu söylüyorlar ama biz onun beynini inceledik hiçbir deha izine rastlamadık.” Bunu söyleyen kişi ya aptal ya da utanmazın biri. Kant’ın beynini inceleseler kafasının küçük olduğunu söyleyeceklerdi. Ama o bir dahiydi! Kafası büyük olan bir kişi Down sendromlu da olabilir. İnsanları fiziksel özelliklerine göre değil eylemlerine göre değerlendirmek gerekir. Böyle bakarsak Lenin’in, insani nitelikleri bir yana, bizde hayranlık uyandırdığını görürüz.

V. Kozhemiako. Son zamanlarda devrimin vahşiliğinden çok Lenin’in patolojik olarak kötü bir insan olduğunu söylemeye başladılar. Bu söylemle pek çok kişiyi de ikna etmiş görünüyorlar.

A. Zinovyev./ Saçmalık. Bu, büyük bir devrimdi. Lenin ve Stalin adlı canavarlar ellerinde silah canlarının istediklerini öldürürken düşmanları uslu uslu oturuyordu, öyle mi? Bir savaş vardı. Büyük bir savaş. Beyaz Ordular ve yabancı işgalciler kimseyi öldürmedi mi? Gençliğimde, cahilliğimden ben de onları eleştirirdim. Sonra yıllar geçti, olgunlaştım ve düşünmeye başladım: Anladık Zinovyev, diyelim ki Lenin ve Stalin’in yaptıklarını onaylamıyorsun. Ama onların yerinde olsan sen ne yapardın? Bu sorunun ancak tek bir yanıtı olabilirdi: Onlardan farklı davranamazdım. Canavarlıkmış, baskıymış, bunları geçelim. Tarihsel olarak başka türlü hareket etmek mümkün değildi. Yapılan her şey koşulların bir dayatmasıydı.

Ayrıca, Stalin ve Lenin’in az bile yaptıklarını söyleyebilirim. O zamanlar temizlemedikleri adamlar şimdi ortaya çıktılar. Ortaya attıkları bu saçmalıklar ülkemize zarar veriyor. Bu kişilerin verdikleri zararla Lenin ve Stalin’in hataları karşılaştırılamaz bile. Bu kişilerin verdikleri zarar yüzlerce kat daha fazla.

Rusya tarihinde ilk kez ölenlerin sayısı doğanların sayısını geçti. Rusların nüfusu korkunç bir hızla düşüyor. Bizi, kelimenin tam anlamıyla yok ediyorlar. Bir yandan bunu yaparken Lenin ve Stalin’i kötüleyerek onların kurduğu ülkeyi unutturmaya çalışıyorlar.

V. Kozhemiako. Doğru. Yeni kuşaklar bir zamanlar herkese ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetleri, ücretsiz barınma hakkı ve bugünkü gençlerin hayal bile edemeyeceği daha pek çok şeyin verildiğini artık bilmiyorlar. Bilim ve kültür alanındaki başarılarımız unutturulmak isteniyor.

A. Zinovyev./ Bunu pek çok kez söyledim ve tekrarlamaktan yorulmayacağım: Sovyet dönemi Rus tarihinin doruğudur. Sovyet sisteminin yerine gelecek olan sistemin bizi çok ama çok geriye götüreceği açıktı. Rus halkının ölümüne doğru giden bir süreç bu. Şu anda bu sürecin içerisindeyiz.

RUS HALKINI KURTARDI

V. Kozhemiako. O halde bugün Rusları sevmiyor diye gösterilmeye çalışılan Lenin aslında Rus halkını ve Rusya’yı kurtarmıştı diyebilir miyiz?

A. Zinovyev./ Kesinlikle. Ama buna bir şey daha eklemek istiyorum. Dünyada olmuş ve olmakta olan her şeyi sistemler arası bir savaşa bağlayamayız.

Ülkemize karşı bir savaş başlatan Batı için Komünizm sadece bir bahaneydi.

Ekim devrimi ve Sovyetler Birliği olmasaydı, Rusya’da Sovyet devleti kurulmasaydı Batı ülkeleri çoktan ülkemizi işgal etmişti.

V. Kozhemiako. Başka deyişle Lenin’in Sovyet devleti için verdiği savaş aynı zamanda Rusya için de verilen bir savaştı.

A. Zinovyev./ Sovyet sisteminin Çar İmparatorluğu içinde yaşayan halkları ve özellikle de Rus halkını kurtardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Lenin’in yönetiminde Sovyet devleti kurulmamış olsaydı şimdi çoktan bir sömürgeydik ve pek çok parçaya ayrılmıştık.

V. Kozhemiako. Zaten 1991’den beri de parçalanmaya doğru gidiyoruz. Olaylar bunu doğruluyor…

A. Zinovyev./ Sovyet sistemini yok etme eğilimi şimdi de sürüyor.

Bir noktayı daha vurgulamak isterim: Gerçekleştirdiğimiz toplumsal ilerlemeler Batı tarafından taklit edildi. Şöyle yazmıştım: “Batılılar Rusya’nın elli yıl içerisinde bu kadar ilerlemesini içlerine sindiremediler.”

Ülkemizdeki ilerlemeleri yok etme istekleri biraz da buradan kaynaklanıyor.

Lenin’in itibarının geri iade edilmesinden bahsediyorsunuz. Bunu asla yapmayacaklar. Bütün kazanımlarımızı elimizden alıyor, bir de bunu bir başarı olarak gösteriyorlar. Lenin’i tarihten silmek istiyorlar. Zavallı biri olduğu için değil. Tersine, büyük biri olduğu için.

Bir taraftan Lenin ve Stalin’i tarihten silmeye çalışırken Gorbaçov, Yeltsin ve onların izinden giden güruhu göklere çıkarıyorlar. Yeltsin’in yerel komite sekreteri olarak Komünist Partisi oturumunda yaptığı konuşma hala gözümün önünde: Merkez Komite’nin ve Leonid İlyiç Brejnev’in önünde görevimi layığıyla yerine getireceğime… Daha sonra aynı kişiyi ABD Kongresinde şunları söylerken görüyoruz: Komünizm canavarının bir daha ortaya çıkmasına izin vermeyeceğimize dair size yemin ediyorum.

Nedir bu böyle? Bunlar nasıl insanlar? Gorbaçov daha işin başından beri Sovyet sistemini yok etmeyi amaç edindiğini açık açık itiraf ediyor.[1] En güçlü yabancı gizli servisler bile Komsomol çıkışlı bu hain kariyeristi, hayatının tek amacı yüksek bir mevkie gelmek olan böyle bir adamı ülkenin başına getiremezdi.

Bunu hayal bile edemezlerdi. Soğuk savaş nasıl başladı? Amaç neydi? Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki etkisini sınırlamak. Sınırlamak! [2] Ancak Gorbaçov başa geldiğinde Sovyetler Birliği’ni yıkmaktan söz etmeye başladılar…

LENİN VE STALİN’DEN YELTSİN VE PUTİN’E…

V. Kozhemiako. Ülkenin Lenin tarafından çizilen yolun dışına çıkması ve bunun doğurduğu sonuçları görmek çok acı verici.

A. Zinovyev./ En kötüsü de Lenin ve Stalin gibi insanlığın yetiştirdiği en büyük insanların çabalarıyla kurulan bu toplumsal sistemin yok olmasıyla Rusya’nın bu gezegende hayatta kalma, kendini savunma, tarihinin onurunu savunma gibi konularda düştüğü aciz durum. Batı dünyası hep bunu yapmak istemişti. Her zaman bunu istedi, Sovyetler Birliği kurulduğundan beri…

Ülkenin en büyük insanlarına karşı bir suç işlendi. İktidar bu suçu işlemeye devam ediyor; kendilerine aydın diyenler de buna destek veriyor.

V. Kozhemiako. Bunun sistematik, bilerek yönlendirilen bir hal aldığını söyleyebiliriz.

A. Zinovyev. /Özel mülkiyetin, karşı-devrimin ipini kopardığını görüyoruz. Rönesans’tan bu yana görülen en büyük gericilik dönemi bu; sadece Sovyet ülkelerinde değil, bütün dünyada. Dünyayı Ortaçağ karanlığına götürüyorlar. Her yerde şiddet var. ABD’nin bu kuralı tüm dünyaya dayatması da çok korkunç bir durum. Ona eşit güçte karşı koyabilecek tek ülke Sovyetler Birliği’ydi. Bunu dikkate alın. Şimdi istedikleri gibi at koşturuyorlar.

Son yıllarda Lenin’in ülkesinde nelerin ortadan yittiğini anlatmaya devam etsek sabaha kadar bitiremeyiz. Ama bir şeyi daha eklemek istiyorum. Sovyetler Birliği döneminde, Lenin’le başlayan ve Stalin döneminde daha güçlü biçimde devam eden bir şey vardı: daha güzel bir gelecek yaratma isteği. Ne yaparsak yapalım, bunu son derece doğal olan bir dinamizmle yapıyorduk.

Yaptığımız iş ne kadar güç olursa olsun kendimizi büyük bir çabanın bir parçası olarak görüyorduk.

V. Kozhemiako. Tarihsel bir misyona katılır gibi…

A. Zinovyev./ Destansı bir eyleme katılır gibi. Şimdi tüm bunlar sona erdi. Artık kendimizi tarihin bir parçası gibi hissetmiyoruz. Halbuki tüm ülkeyi saran, en önemli görevleri yerine getirenlerden en basit işleri yapanlara kadar herkesin hissettiği bir kaynaşma ve hedefe kilitlenme duygusu vardı. Herkes tek bir vücut olmuştu adeta.

Artık tüm bunlar yok oldu. Ne kaldı elimizde? Ahlaki ve ideolojik olarak tamamen çökmüş bir ülke. Çürüme. İnsanların nasıl yaşadığına bir bakın, herkes oradan oraya savruluyor. Ne için yaşıyorlar? Ülkenin geleceğine ilişkin ne düşünüyorlar? Hayır, böyle bir kaygısı olan kimse yok.

Peki ne haldeyiz? Nüfusun üretim düzeyi inanılmaz biçimde düştü. Sovyetler Birliği dönemindeki nüfusun yapısına bakalım: toplumun en az yüzde sekseni topluma yararlı işlerde çalışıyordu: işçiler, köylüler, mühendisler, teknisyenler, doktorlar, öğretmenler, bilim adamları, devlet görevlileri vs. Yüzde seksen! Geriye kalan yüzde yirmilik kesim ise kesinlikle sosyal parazit değillerdi, sadece görece daha az yararlı işler yapıyorlardı.

Ya şimdi? Bu oran tersine döndü. Rusya nüfusunu oluşturan unsurlara bir bakalım. Bürokrat kesimi ikiye katlandı!

Lokantalar, envai çeşit mal satan dükkânlar, kumarhaneler ve parazit dolu bir sürü mekan. Bunun iyi bir şey olduğunu sananlar var. Ama gençliğimizin en üretken olması gereken kesimi buralarda sürünüyor. Başka hiçbir şey yok akıllarında. Ahlaki ve entelektüel düzeyleri dibe vurmuş. Kim bilir kaç kişi mafyaların içinde faaliyet gösteriyordur?

Uyuşturucu bağımlılığı ve alkolizm skandal denecek bir düzeyde. İşte bu durumdayız.

V. Kozhemiako. Üretim de büyük oranda geriledi.

A. Zinovyev./ Üretim, bilim, kültür… Onlarca buluş yapmış, binlerce bilimsel makalesi yayınlanmış bir üniversite hocası herhangi bir özel şirket yöneticisinden çok daha az maaş alıyor. Tüm değerlerin altüst olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

V. Kozhemiako. Lenin’in ülkesi yıkıldıktan sonra elimizde bunlar kaldı.

A. Zinovyev./ Bu hale düşmüş bir toplum Lenin’e ihtiyaç duymaz, bu gayet doğal. Bugün medyanın güttüğü koyun sürüleri var. Televizyonda bütün gün bir şeylerin sahtesi üretiliyor.

Ben buna “yaşamın teatral düzeyde taklidi” diyorum. Ya da başkalarının deyişiyle: sanal. Televizyon varoluşun temellerini önce parçalara ayırıyor, sonra bunları yanlış biçimde monte ediyor.

Her yerde televizyonun kirliliği, her yerde gösteriş. Sovyetler Birliği’nde gösteriş eleştirilirdi… Şimdi durum eskisine göre bin kat daha kötü.

Bu sivil ve toplumsal sorumsuzluk tüm yöneticilerimizi, toplumun tüm kesimlerini sarmış durumda. Sovyetler Birliği’nin büyük insanlarına bu kadar hakaret edilmesi tesadüf değil. Özellikle de Lenin’e.

DEV VE CÜCE

V. Kozhemiako. Gerçekten de politikacılarımızın Lenin’e hakaret etmek, onunla alay etmek için en küçük bir fırsatı bile kaçırmamaları insanda nefret uyandırıyor. Lenin’in kıyafetleriyle alay etmekten tutun, sözlerini bağlamından koparıp çarpıtmaya kadar her şeyi yapıyorlar. Örneğin Putin geçenlerde televizyonda halka hitap ederken Lenin’in Ruslar için “kötü işçiler” dediğini iddia etti. Lenin’in bu sözleri, “Sovyet İktidarının Acil Görevleri” yazısından aktarılmıştır; halbuki bu yazıda Lenin çalışmanın örgütlenmesi işini daha iyi yapmanın zorunlu olduğundan bahsediyordu. Hükümetin her fırsatta Lenin ve Stalin’e saldıran üyelerinden söz etmeye bile gerek yok.

A. Zinovyev./ Bu kişilerin Lenin ve Stalin’e bu kadar yüklenmelerinin nedeni kendilerini yükseltmeye çalışmalarıdır. Lenin bir devdir, onlar ise bir cüce sürüsüdür. Sadece yok etmeyi bilirler. Söylediğiniz şeyleri yapmalarının nedeni kendi küçüklüklerini saklamaya çalışmalarıdır.

İki yol var: daha iyi bir şey yapmak, ki bunu bizden önce yaşayanlar yapmışlardı. Ya da yapılanları küçümsemek. Yapılanları ve bizden önce gelenleri küçümsersek büyük insanlar olacağımızı sanıyoruz. Bu yolu seçen pek çok kişi var.

Ama tarihin yargısından kaçamayacaklar. Lenin’in büyük hizmetleri, kişiliği, Rusya’ya ve dünyaya verdikleri yalanlarla saklanamayacaktır.

2004

* Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler, yazılar yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır.


6 Mart 2017 Pazartesi

II. Bölüm... İşletme Bağımsızlığının Kar İçin Üretim Yasasına Bağlı Geliştirilmesi



İşletme Bağımsızlığının Kar İçin Üretim Yasasına Bağlı Geliştirilmesi
1965 reformları ile her işletmenin üretim fonları kurması ve sürekli büyütmesi kararlaştırılır. Üretimi geliştirme fonları, kardan, amortisman payından ve fazla teçhizatın satılmasından oluşturulacaktı. İşletmelerin bağımsızlığını güvenceye almak, kendi kendisini tamamen finanse etmesi ilkesini pratikleştirebilmek için bu uygulama geliştirildi. Bu aynı zamanda, sosyalizm döneminde, devletin bedava olarak kendi işletmelerine dağıttığı üretim araçları ve mali imkanlarla yatırım yapma ve yatırımları geliştirme ve bunu da bağlayıcı bir merkezsel planlamanın inisiyatif ve denetimi altında gerçekleştirme uygulamasının tasfiyesiydi. Bu uygulama, kendine yeterlilik, işletme muhasebesi, üretim verimliliğini yükseltme, karı azamileştirme “reformu”nun doğal bir sonucuydu. “’Genişletilmiş sosyalist yeniden üretim için kar, yaşamsal önemi olan kaynaktır.’ (Gatovski) ” politikasının bir gereğiydi.
“ ‘Üretimi geliştirme fonunun kurulması, yatırım amaçları için hazır olan işletme mali olanaklarında büyük bir artışına neden olmuştur. 1964’te 120 milyon rubleden 1967’de 4 milyar rubleye çıkmıştır; yani 33 mislinden daha fazla bir artış.’ (A. N. Kosigin)”
“ ‘1966 ve 1970 arasında işletme üretim geliştirme fonunun olanakları ortalama olarak altı misli artmıştır.’ (N. Y. Drogişinsky)” (Aktaran age., s. 145)
“’Bir işletme yönetimi, kendi gelişme fonlarıyla veya banka kredileri olarak yatırımlarda bulunmak istiyorsa, karı ve verimliliği yükselten alternatifler için karar verecektir… En güçlü karlılığı teminat altına alan versiyon için karar verecektir.’ (Kaçaturov)”
“’Devasa yatırım hacmi nedeniyle verimliliğe büyük önem verecektir; yani, her yatırım birimi başına en iyi karı teminat altına alan en uygun inşa eğilimini seçecektir.’ (Plotnikov)” (Aktaran age., s. 149)
Burada merkezi planın tasfiye edilmiş olduğunu ve kar için, en fazla karlı olan sektörlerde vb. yatırım politikasına göre davranma burjuva sınıf tavrını bir kez daha görüyoruz.
Yeni uygulamayla, işletmelerin başlıca kaynağını kar ve daha fazla kar oluşturuyordu. Yeni dönemde artık işletmeler “…olanaklar (yatırımlar-yazar) sadece istisnai durumlarda bütçeden temin ediliyor.’ (Batirev)” du. (Aktaran age., s. 143-44) Yeni dönemde yatırımlar iki biçimde tanımlanıyordu. Birincisi, merkezileştirilmiş yatırımlardır; bu kategorideki yatırımlar devlet merkezi tarafından yapılıyordu. İkincisi ise merkezileştirilmemiş yatırımlardır; bu kategorideki yatırımlar işletmelerin kendi öz kaynaklarına dayanan ve merkezi plan dışında kalan ve işletmeler tarafından yapılan yatırımlardır. Bu ikinci kategorideki yatırımlar tümüyle “bağımsız işletme”nin kendi imkânlarına dayanıyordu. 1969–70 arasında bütün yatırımların % 80’i merkezileştirilmiş yatırımlardan oluşurken, % 20’si merkezileştirilmemiş yatırımlardan oluşuyordu. Yeni burjuvazi, şimdilik % 20 düzeyinde olan bu oranın “reformun derinleştirilmesiyle” artacağını vurgulamaktaydı. Ki merkezileştirilmiş yatırımların % 78.8’i, yani toplam yatırımların % 58.8’i de işletmelerin devlet merkezine giden karından gerçekleştiriliyordu.
“ ‘İşletmeler, ihtiyaç fazlası teczihatın ve diğer maddi değerlerin satımı ile elde edilen paranın kullanılmasında daha geniş yetkileri kullanabilme yeteneğine sahip oluyorlar.’ (Kosigin)” 
“’İşletme, mülkün ve üretici sermayenin satımında… daha büyük ekonomik haklara sahip olacak.’ (Gatovski)” (Aktaran age., s. 63)
“’İşletmelere fazlalık üretken sermayenin satımı için, görece olarak oldukça kapsamlı yetkiler verilmiştir ve bu satıştan elde edilen gelirler, gelişme fonuna akmaktadır..’ (Buniç)”
“ ‘…devlet, işletmenin mükeffeleyitleri için sorumlu olmadığı gibi, işletme de devletin mükellefiyetleri için sorumlu değildir.’” (Aktaran age., s. 64)
Hukuksal olarak işletme  “sosyalist devlet işletmesi” olarak tanımlanmaya devam edilir; ama işletmeler fiilen kendi özgünlüğünde bağımsız işletme olarak işler ve zaten “ekonomik reform”larla birlikte işletmelerin bağımsızlığı sürekli geliştirilir ve bu sözde sosyalist devlet işletmeleri “bağımsız işletme” olarak tanımlanır; revizyonist burjuvazi ise SB’de işletmelerin bağımsız işletme olmadığı iddialarını,  “burjuva iftira” olarak niteler.
“ ‘Başka bir burjuva konsept…sosyalist işletmelerin ekonomik bağımsızlığını reddediyor…Bu savın kesin asılsızlığını ispatlamak zor değildir.’ (Kavina) ” (Aktaran age., s. 65)
Tablo açık ve net değil mi!

DEVAM EDECEK

22 Şubat 2017 Çarşamba

II. Bölüm... Sosyalist Planlamanın Tasfiyesi



          Sosyalist Planlamanın Tasfiyesi
Dışsal bir hareketi, gerçek bir içsel harekete indirgemek bilimin görevleri arasındadır.”(Marx, Kapital C. III., s. 275)
Revizyonist burjuvazi, “Yeni İktisadi Politika”sına bağlı olarak, sosyalist merkezi planlamayı da tasfiye eder. Bu doğrultudaki ilk adımlar Stalin’in ölümünün hemen ardından, Eylül 1953 MK Oturum Kararları ile atılır. 1954 ve 55 yılında alınan bir dizi kararla bu adımlar pekiştirilir. 55 yılında alınan kararlarla, merkezi planlamaya temel bir darbe indirilerek  “koordine edilmiş planlama” (Kaganoviç) yöntemine geçilir. A. Carlo da “1955’te eski üretim planlaması değiştirildi.” (age., s. 82) saptamasını yapar. Revizyonist burjuvazinin 56’da iktidarı gasp etmesiyle merkezi planlama daha da sınırlanır. Bazı merkezi bakanlıklar dağıtılır, bölgesel düzeyde yeniden örgütlenir. Konuyla ilgili Brejnev döneminde yeniden yazılan “SBKP Tarihi”nde şunları okuyoruz:
“XX. Kongreden sonra başlayan dönem, Partinin yönetici rolünün daha da güçlendirilmesiyle karakterize ediliyordu. Ağır sanayi ve tarımı geliştirecek, emekçilerin refahını arttıracak, Parti ve Sovyet demokrasisini geliştirecek yeni büyük işlere girişildi.”
“Ekonomiye önem vermeye devam eden Parti, örgüt bakımından yönetimini iyileştirme çareleri arıyordu. Sanayinin yönetilmesinde işkolu ilkesinden işyeri ilkesine geçilmesi, administratif ve ekonomik bakımdan temel sayılan bölgelerde Halk Ekonomisi Sovyetleri (Sovnarhoz) düzenlemesi önerildi. Bununla, sanayi yönetme alanındaki yeni biçimlerin iktisat yönetimini üretime yaklaştırmalar, yerli inisyatiflere daha da geniş ufuklar açmaları, değişik ekonomik kolların gelişmesinde kurumculuk engellerini kaldırmaları bekleniyordu.
“Halk Ekonomisi Sovyetleri düzenleme önerileri, Merkez Komitesinin şubat oturumunda (1957) görüşüldü…Halk ekonomisi Sovyetlerin faaliyetlerini organize etme alanında Gosplan ve Goskontrol (Devlet planı ve devlet denetimi) organlarının oynayacağı role özellikle önem veriliyordu. Aynı yılın Mayıs ayında SSCB Yüksek Sovyeti, Halk Ekonomisi Sovyetleri düzenleme konusunda kararname kabul etti. Buna karşılık-Sovyetler Birliği ve ayrı ayrı cumhuriyetler çapındaki-bazı bakanlıklar dağıtıldı. İdarelerindeki işletmeler, Halk Ekonomisi Sovyetlerine aktarıldı.
“Fakat sanayi yönetimindeki bu değişiklikler-bazı olumlu sonuçlarına rağmen-beklenen meyveleri vermedi. Yönetimde işkolu ilkesinden işyeri ilkesine geçilmesi başka başka ekonomik bölgeleri işletmelerin arasındaki var olan ekonomik bağların kopmasına, bilimle üretim arasındaki ilişkilerin hafiflemesine neden oldu.” (s. 488-489-490)
“Sanayi kollarının bir merkezden yönetimi hafifleyince ve yeteri kadar yeni teknik uygulanmayınca, sanayide genel üretim artış tempoları yavaşlayıverdi… Sanayinin işyeri ilkesine göre yönetilişi-İktisat Halk Ekonomisi Sovyetleri aracılığıyla-kol kol gelişimi engellendiği gibi, ülkenin ayrı ayrı bölgelerinde bulunan işletmeler arasındaki üretim bağlarının da sağlamlaşmasına yardım etmiyordu. Bu yönetim biçimi, sanayi yönetimini parçaladı. Planlamadaki konular, işletmelere normal biçimde malzeme sağlanmasını, birçok hallerde de sermaye yatırımlarının doğru dürüst uygulanmasını engelliyordu.” (s. 511)
“Sosyalist iktisat faaliyeti ilkeleri, SBKP Merkez Komitesinin Eylül Oturumu (1965) kararlarında daha da geliştirildiler. Eylül oturumu ‘Sanayiin yönetimini iyileştirme, planlama işini mükemmelleştirme ve sanayi üretimini ekonomik bakımdan hızlandırma’ sorunlarını eleştirdi. A.N. Kosigin bu konuda rapor okudu.
“Oturum ekonomik reform yapılmasını (sözü edilen reformlar, ünlü Liberman reformlarıdır-bn.) kararlaştırdı. Devlet plancılığını iyileştirmek, işletmelerin ekonomik girişkenliğini ve bağımsızlığını arttırmak, üretim topluluklarında faaliyetlerin sonuçlarına karşı maddi ilgiyi ve sorumluluğu arttırmak reformun hedefleri arasına girmektedir. Oturum şu sonuca vardı: Sanayi kollarında yönetimin iyileştirilebilmesi ve bilimsel-teknik ilerleyişin hızlandırılabilmesi için, halk ekonomisinin en önemli kolları için ülke ya da cumhuriyet çapındaki bakanlıkların açılması gerekir.
“Sanayii kol kol yönetme biçimine geçmek, eski sisteme-Halk Ekonomisi Sovyetlerinden var olan sisteme-dönmek değildi…” (s. 515)
Revizyonist burjuvazi, sosyalist merkezi planlamayı, “putlaştırmaya”, “planın putlaştırılmasına”, “bürokratizme”, “aşırı merkeziyetçiliğe”, “dogmatizme” karşı mücadele, “Lenin’e dönüş”, “Stalin’in çarpıttığı ekonomi teorisini aşma”, “tabandan planlama”, “demokratikleştirme”, “işletme bağımsızlığını geliştirme”, “merkezi direktiflerle ekonomi yönetimin eskidiği” vb. gibi slogan ve demagojiler sisi altında tasfiye etti. Merkezi planlamanın direktif biçimindeki teori ve pratiği büyük bir oranda tasfiye edilerek, büyük bir oranda bağlayıcı olmaktan çıkarılmış ve sözde yol gösterici bir planlamaya dönüştürülmüştür.
“Bu, SBKP MK’sının eylül 1965’teki genel kongresinde iyice açıklık kazandı. Kruşçev’in küçük değişiklikler ve münferit deneylerle başlamış olduğu şey, şimdi tüm ekonomi için açıkça saptanmaktaydı: karın azamileştirilmesi kapitalist ilkesini, ekonominin itici ilkesi haline getirilmesi. Kosigin, bu genel kongrede yaptığı tarihi konuşmasında, bu güne değin geçerliliğini korumuş olan, ‘Ekonomi Reformu’ temellerini açıkladı.
“ ‘Planlamanın mükemmelleştirilmesi’ ve ‘işletmelerin ekonomik bağımsızlıklarının ve inisiyatiflerinin genişletilmesi’ bahanesi altında Kosigin, merkezi planlamanın rolünü sert bir biçimde sınırladı ve direktör ve idarecilerin ‘inisiyatiflerine’ geniş bir hareket sahası bahşetti. O zamana kadar ki 40, 50 plan rakamı yerine şimdi, yalnızca 8 plan rakamı merkezi olarak verilmekteydi. ‘Ekonomik faaliyetin diğer karakteristikleri’, diyordu Kossigin, ‘işletme tarafından bağımsız olarak, üst organların tahsisi olmadan planlanacaktır.’ Hatta eskilerde en önemli rakam olan ‘brüt üretim’ bile gizlice karalandı ve yerine, ‘meta üretimi genişliği’ konuldu. Yani şimdi üretim planı ancak, ürünler tüketicilere satıldıklarında gerçekleştirilmiş sayılmaktadır. Böylece işletmeler, büyük ölçüde talebin hür iradesine bağımlı kılındılar. Bunun yanı sıra, ‘kar ve karlılık’ şeklindeki plan hedefi, merkezi bir rol üstlendi. ‘Çalışanların sayısı’ ve ‘emeğin verimliliği’ gibi plan hedeflerinin bertaraf edilmesiyle işletmelere, karı yükseltmek amacıyla işçilerin işten çıkarılmaları, çalışma hızının yükseltilmesi gibi her türlü ıslahatları yapmalarına imkân verildi.” ( W. Dickhut, SBKR, II. Kitap, s. 38)
“1965 reformları…olağan küçük reformların çok ötesine geçmiş ve planın içeriğini piyasa ekonomisi yönünde değiştirmiştir.” (A. Carlo, age., s. 50)
Konu hakkında Korkut Boratav ise şunları söyler:
“1963-1968 yıllarını Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB’nin planlama sistemleri ve ekonomileri için bir dönüm noktası kabul etmek doğru olacaktır. Gerçekten de bu yıllar içerisinde sözü edilen ülkelerin hepsinde planlama yöntemleri ‘iktisadi reform’ adı altında sunulan bir dizi tedbir ve yenilikle köklü değişikliklere uğramış; şimdiye kadar ‘geleneksel model’ diye adlandırdığımız planlama sisteminin bir kalemde değilse bile giderek tasfiyesi üzerinde temel ve hayati bir karar alınmıştı.” (Sosyalist Planlamada Gelişmeler, s. 231, iba. Savaş Yay.)
“1965 reformlarının, bütün ülkelerde aynı yönde ve benzer tedbirler ve değişiklerden oluşması ve peşpeşe meydana gelmesi dikkat çekicidir….” (age, s. 232, italikler yazara ait-iya.)
“1965 reformları, önceki yenilik denemelerinin bir sentezini yapma ve böylece tutarlı yeni modellere ulaşma yönünde sistematik bir çabayı temsil eder ve bu yönüyle 1950’lerin kısmi reformlarından ayrılır.” (age., s. 234)
“…Reformların bu konudaki ‘asgari müşterek’leri, merkezden fiziki olarak tahsisi planlanan girdilerin sayısının azalması, işletmeler arası dolaysız bağların, sözleşmelere dayanan piyasa ilişkilerinin genişlemesidir.” (age., s. 233)
“1962 yılında Liberman’ın Pravda’da yayınlanan bir makalesi ve makaleyi izleyen tartışma daveti ile başlamıştır. Liberman bu yazısında, işletmelere verilen plan hedeflerinin azaltılmasını, üretim planlarının tespitinde işletmeler arası dolaysız temasların aktif rol oynamasını, temel başarı göstergesinin kar haddi olmasını, primlerin planlanmış karlara ulaşılması halinde azamileştirilmesini öneriyordu.” (age., s. 240, iya.)
“ ‘Yarı-resmi’ denebilecek kadar kuvvetli bir destekle ortaya atılan reform tezlerinin tartışılması da esas olarak pratik ayrıntılar etrafında olmuş ve bazı yeni unsurlar ve değişikliklerle ‘Liberman öneriler’ 1965 Sovyet reformunun genel çerçevesini oluşturmuştur.” ( age., s. 240-241)
“Sovyet reformu, merkeziyetçi sistemden uzaklaşma bakımından en ileri giden model olmamakla birlikte; eski uygulama ve yöntemlerden temelden ayrılarak iktisadi hayat üzerinde derin etkiler bırakmıştır.” (age., s. 246)
“ ‘1965 reforumları’ diye adlandırdığımız değişikliklerin, bütün ülkelerde ademi-merkeziyetçi modeller doğrultusunda olduğunu söyledik. Bu terime, daha önceki bölümlerde kullandığımız kriterler vasıtasıyla kesin anlamını verecek olursak, reformların, plan uygulanmasında direktiflere dayanan merkeziyetçi modelden, parametrelere dayanan ademi-merkeziyetçi bir modele geçişi temsil ettiği söylenebilir.” (age., s. 258, iya.)
Sovyetlerde 1965 reformuyla birlikte “İşletmelere yönelik plan direktiflerinin sayısı azaltılarak sekiz unsura indirilmiştir…” (age., s. 252)
Boratav’ın kişisel değerlendirmeleri bir yana, bizce, “1965 reformları” üzerindeki çalışması da, gerçekte, sosyalist planlı ekonominin giderek tasfiye edildiğini göstermektedir. Boratav, sürecin kapitalizme doğru ilerlediğini kabul etmekle birlikte, sosyalizmin henüz tasfiye edilmediğini düşünmekte, bunun için sürecin henüz tamamlanmadığını savunmakta ve bu tezini de “klasik” kapitalist piyasa ekonomisinin tipik işleyiş ve görünümlerinin çıplak olarak ortaya çıkmamasına ya da belki de, daha doğru bir anlatımla, sürecin bu bakımdan olgunlaşmamış olmasına dayandırmaktadır.
Bu düşünceyi ifade eden ana teori ve tezleri ilgili yerlerde ele aldığımız için, işin bu yanını sadece hatırlatıp geçmekle yetiniyoruz.
“ ‘İktisadi yönetimdeki bu kusurlar, planlamayı daha fazla karmaşıklaştırarak, ayrıntılılaştırarak ve merkezileştirerek değil, ekonomik insiyatif ve işletmelerin bağımsızlığını geliştirilerek bertaraf edilmelidir … İşletmelere daha geniş inisyatifler verilmeli; merkezi planlamanın kılı kırk yaran idari vesayetiyle sınırlandırılmamalıdır.’(Liberman)”
“ ‘Stalin… iktisadi yönlendirme araçlarının yerine açıkça yasayla idareyi koydu… Mali kaynakların işletmeler tarafından kullanılmasına yönelik düzenleme, aşırı ve çok ayrıntılı olduğu noktalarda kaldırılmalı ve işletmelere bu kaynaklarla manevra yapmaları için daha büyük olanaklar verilmelidir.’(Gatovski)”
“ ‘Bu normlar (devlet planlama otoritesi tarafından belirlenen-WBB) büyük oranda geçersiz olmuşlardır; işletme yönetimlerinin inisiyatifini felç eden kılı kırk yaran idari vesayete dönüşmüşlerdir…Direktif normlarına bağlı, modası geçmiş ekonomik yönetim biçimlerini atma zamanı gelmiştir’(Trapeznikov).” (Aktaran W.B. Bland, SBKR, s. 27)
“ ‘Reformun özü, merkezi planlamanın ulusal ekonomik kalkınmanın en genel göstergelerinin formülasyonu üzerinde yoğunlaşmasından ibarettir; böylece işletmelerin bağımsızlığı artar.’ (Rumyantesv)”
“ ‘Bakanlıklar ve daireler tarafından tespit edilen işletmelere dönük plan görevlendirmelerinin sayısı, işletmelerin ekonomik bağımsızlığının ve insiyatifinin genişletilmesi için en aza düşürülmüştür.’ (Yerfimov)” (Aktaran age., s. 29)
“ ‘Bu işletmeler (‘reforme edilmiş’ sisteme göre çalışan işletmeler-WBB), şimdi kendi üretim planlarını bizzat hazırlıyorlar.’(Sokolov, Nazarov ve Kozlov)”
“ ‘Yeni yönetim sistemi…talebin tespitinde ve ürün çeşitlerinin belirlenmesinde işletmelerin haklarını genişletmiştir.’(Rumyantsev)”
“ ‘Ekonominin yönetilmesine özel yaklaşım,…işletmelere, mallarının çeşitlerinin somutlaştırılmasında eşit haklar…tanınmasıyla ortaya konmuştur…’
“ ‘Bunları (iktisat planlarını-WBB) öncelikle tespit edenler, işletmelerin bizzat kendileridir. Dahası bunlar yüksek ve iyi kanıtlanmış plan olmalılar.’ (Buniç)”
“ ‘İşletmelerin ve kuruluşların Beş Yıllık Planları, kendi faaliyetlerini planlamalarının temeli oldular.’ (Gatovski)”
“ ‘İşletmeler, gerek fiziksel miktar ve gerekse toplam satış değeri … ve gerekse diğer ekonomik göstergeler bakımından hangi kapsamda malların üretileceğine… kendileri karar verirler’ (Braginski).” (Aktaran age., s. 30-31)
“Beş Yıllık Planın hazırlanması fiilen imkansızdır.’ (Komin 1972)”
“ ‘Planın yerine getirilmesinin nesnel bir değerlendirmesini yapmak olanaksızdır… Gerçekte, dolaşımın planlanması hiçbir zaman tamamlanmış biçime ulaşamaz… Bu, ancak planlama döneminin sonu ile birlikte tanımlanabilir… Bütün değer göstergeleri  ve onlarla uyumluluk içinde olan somut gösterge ve fiyatlar bazında ulusal bir iktisat planı hazırlamak imkansızdır… Beş Yıllık Plan, değer göstergelerine göre hazırlandığında esasen anlamını yitiriyor.’ (Kotov)” (Aktaran age., s. 31)
 “ ‘İşletmelerin geniş bağımsızlığa sahip olduğu koşullarda merkezi bir planlama, artan belirsizlik ve ekonomik süreçlerinin olasılıkçı tahmini karakteriyle belirlenmiş olan bir ekonominin yönetimi için yöntemler geliştirme zorunluluğuyla da karşı karşıyadır.’ (Rumyantsev) ” (Aktaran age., s. 32)
“Ekonomik yönetiminin direktiflere dayalı eskimiş biçimlerinin ıskartaya çıkartılma zamanı gelmiştir… İktisadi etkileme, kapitalist ülkelerde bile başarıyla uygulanmaktadır… Bütün mali ve ekonomik kaldıraçların devletin elinde olduğu bizim koşullarımızda, ekonomik etkileme tedbirleri daha etkili olacaktır…
 “ ‘… Sosyalist devlet… iktisadi manivelalar sisteminin yardımıyla ulusal ekonomiyi ve her tekil işletmeyi yönlendirir.’ (Kosyaçenko) ” (Aktaran age., s. 32-33)
“ ‘Üretici işletmeler ve ticari işletmeler arasındaki anlaşmalar daha fazla yaygınlaştırılmalıdır.’ (Kosigin)” (Aktaran age., s.46)
Açık ve somut veriler göstermektedir ki, sosyalizmi tasfiye programı, doğası gereği, sosyalist merkezi planlamanın da tasfiyesini getirmiştir. Merkezi planlama bağlayıcı olmaktan çıkarılmıştır. Merkezi plana bağlı zorunlu üretim sekiz kalemle sınırlanmış, gerisi yerel işletmelerin özgür iradesine bırakılmıştır. Kar için üretim kapitalist ekonomik yasasının işlemesine bağlı olarak işletmeler kar, daha fazla kar için seferber edilmiş, merkezi revizyonist burjuva planlama kar için üretimi teşvik etmenin aracı, kaldıracı haline getirilmiştir.
Açık ki Brejnev-Kosigin önderliği ile sosyalist planlama tasfiye edilmiştir. Böyle bir sitemin kapitalizm olduğu gün gibi açık değil mi? Evet, oldukça açıktır. Sosyalist planlama ve yönetimi, sosyalizmin temel ekonomik yasasına bağlıdır ve sosyalizmin ekonomik gelişme yasalarından biri olan “orantılı-planlı-gelişme yasası” tarafından yönlendirilir ve üretimin kar için teşvikini değil, emekçilerin gereksinimlerini azami derecede tatmini için teşvikini ve merkezi planın bağlayıcı olmasını şart koşar; tıpkı Stalin ve sosyalizm döneminde olduğu gibi.
DEVAM EDECEK