19 Haziran 2014 Perşembe

EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER III



EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER
                                           III
Ortadoğu’da fay hatları çoktan harekete geçmişti. Bu fay hatlarından birisi ve en önemlisi Kürt fay hattıydı. Özetle, Irak’ta Federe bir Kürt devleti zaten kurulmuştu. Rojava Devrimi ile Suriye’de Kürtler, farklı etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel yapıları demokratik bir şekilde kapsayan “demokratik özerklik” statüsünde devletleşmiş durumda. Ki Rojava gerçeği bugün için Esat rejimi, IŞİD ve diğer radikal İslami terörist çeteler ve arkasındaki bölgesel ve küresel güçler karşısında rüştünü ispat etmeyi başarmıştır. IŞİD’in, Rojava’da bölgesel ve küresel gericiliğin tüm desteğine karşın başarısızlığa uğrayarak yenilmesi Kürt yurtsever hareketinin bölgesel ve uluslar arası prestijini arttırarak hareket alanını genişlettiği ya da yeni devrimci imkânlar sunduğu ve sunacağı açıktır. T.C. sınırları içerisinde kalan Kuzey Kürdistan’da Kürt halkı ve öncüsü ulusal demokratik hareket birkaç on yıllık mücadelesiyle siyasi ve askeri bakımdan yaman bir direnme ve savaş pratiğiyle kendini meşrulaştırmayı başarmış ve uluslar arası meşruiyetini de kazanma yolunda ilerlemektedir. Kürtlerin Rojava başarısı ve Ortadoğu’da hemen yanı başımızda sürmekte olan tarihsel, yapısal, politik ve toplumsal kriz ve kaos süreci ve Ortadoğu’da sınırların yeniden biçimlendirilmesi gerçekleri T.C. devleti ve Erdoğan Hükümeti’ni köşeye sıkıştırmış durumda. Bu durum Amerikancı faşist diktatörlüğün ve başı Erdoğan’ın “barış sürecini” sürece yayarak, zaman kazanarak PKK’yi ve Kürt ulusal mücadelesini çürütme, bölme, kitlesel temelini daraltma, etkisizleştirip tasfiye etme, o arada seçim süreçlerini (Cumhurbaşkanlığı ve genel seçim) rahat bir ortamda atlatma politikasının da hareket alanını oldukça daraltmakta, açmazlarını büyütmektedir. İran’da ise Kürt hareketi direnmeye devam etmektedir.
Bu tablo içerisinde, IŞİD’in son atağıyla, başta Rojava olmak üzere Kürt Sorunu ve Kürt kartı daha fazla bölgeselleşerek, uluslararasılaşarak kendini gündemleştirmiş bulunuyor. Bu, aynı zamanda PKK’nin yoğunlaşan, genişleyen etki gücünün de ifadesidir ya da PKK bakımından büyüyen, daha fazla bir etki gücü yaratan, bu bakımdan devrimci imkânların genişlediği bir süreçtir. Tamda böyle bir süreçte yurtsever hareketin (PKK, KCK, PYD, YPG), bölgesel gericilikten, emperyalizmden, T.C. devlet ve Hükümeti’nden, IŞİD’ten gelen tehlike ve tehditlere karşı daha baştan Kürdistan’daki kazanımları savunmaya, korumaya hazır olduğunu açıklaması, demokratik ulusal birlik çağrısı yapması ise önemli ve değerlidir.
Küresel ve bölgesel hegemonya ve rekabet mücadelesinin bütün keskinliği ile kendini dayattığı Ortadoğu’da, sınırların yeniden çizilmeye çalışıldığı, güç dengelerinin yerinden oynayarak yeniden şekillenme sürecine girdiği,  emperyalist yeniden yapılandırma projelerinin tutmadığı ya da istikrarlı uygulama alanı bulamadığı konjonktürde Kürtler, etki gücünü ve alanını giderek arttırmaktadırlar. Bu tablo içerisinde Irak’ta “bir istikrar adası” durumunda olan Güney Kürdistan’ın etki gücü ve alanı da genişlemektedir. Kerkük’ün ve “tartışmalı diğer bölgeler”in büyük bir oranda denebilecek şekilde peşmerge kontrolüne geçmesi bu bakımdan en önemli ve anlamlı gelişmedir diyebiliriz. Bu durum Kürtler için güç ve mevzilerin büyümesi demektir. Elbette ki bu, karşı çıkılacak bir durum değil, dahası, Kürdistan’ın tarihi sınırlarının emperyalizm ve yerli bölge gericiliği tarafından çiğnenmesi; Türk, Fars, Arap burjuvazisi lehine düzenlenmesi tarihi bir haksızlıktır ve Kürt Ulusu’nun dört parçada da tüm ulusal demokratik haklarının tanınması ve birleşik Kürdistan mücadelesi haklı ve meşru bir mücadeledir. Fakat sözünü ettiğimiz durumun, Barzani önderliğindeki Güney Kürdistan burjuva devletinin Kerkük vb. gibi alanlarda fiili olarak etki alanının genişlemesi söz gelimi PKK önderliğindeki mücadele ve etki alanları için doğrudan lehte bir gelişme olmadığı, esasen Güneyde Kürt burjuvazisi için bir kazanım olduğu gerçeği de bilince çıkarılmalı ve vurgulanmalıdır. Bölgedeki Sünni ittifakının, AKP-Barzani bağlaşmasının ilerici, demokratik, yurtsever, devrimci Kürt kazanımlarının tasfiyesine yöneleceği de açıklıkla görülmelidir. Rojava gerçeğine karşı Barzani kliğinin (KDP) IŞİD ile kurduğu kirli ittifakı unutmamak lazım. Kaldı ki Barzani’nin IŞİD ile kurduğu ittifak salt Rojava’ya karşı da sınırlı değildir, aksine Maliki rejiminin yıkılması operasyonunu da içermekte ya da kapsamaktadır. Burada vurgulamak istediğimiz şey, bir an bile unutulmaması gereken şey Kürt burjuvazisinin çıkarları ile Kürt halkının çıkarlarının birebir örtüşmediği ve örtüşmeyeceğidir. Her bir durumda bu olgunun da devrimci ve komünist siyasal analize konu olması; böylece Kürt işçi ve emekçilerinin de siyasal bakımdan uyarılması ve aydınlatılması gerekir… Bu bağlamda T.C. ile Barzani arasında kurulmuş olan stratejik ortaklığın aynı zamanda Kuzey Kürdistan’daki ulusal demokratik mücadeleyi, Batı Kürdistan’daki devrimci-demokratik kazanımı (Rojava Devrimi’ni ve Demokratik Özerk Kürdistan’ı) tasfiye etmeyi amaçladığı özellikle vurgulanmalıdır.
Dünle kıyaslandığında bugün Ortadoğu’da atılacak her adımda bölgeye müdahil olan, bölgede egemenlik savaşımı veren tüm yerel ve küresel devlet ve kuvvetler Kürtleri daha etkin bir şekilde hesaba katmak zorundadırlar. Bugün Kürtler dünle kıyaslanmayacak denli etkin bir güç odağı olarak Ortadoğu’da öne çıkmaktadır ve çıkacaklardır. Ortadoğu demek aynı zamanda Kürt demektir. Ortadoğu Sorunu demek aynı zamanda Kürt Sorunu demektir. Ancak hemen eklemek gerekir: Ortadoğu salt Kürt demek değildir. Ortadoğu sadece Kürdistan demek değildir. Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirirken de sorunu salt Kürt sorunu bağlamında ele almak da yanlıştır. Ortadoğu demek emperyalizm, emperyalist müdahale demektir. Ortadoğu demek yerli işbirlikçi egemen sınıflar ve gerici rejimler demektir. Ortadoğu Sorunu demek aynı zamanda bir Kürt, Türk, Fars, Arap sorunu demektir. Bunları küçümsemek, tarihsel ve güncel perspektiften okumaları unutmak, her birinin bütünsel bir tablo içerisindeki etkileşimini vb. görmemek ya da es geçmek, siyasi analiz ve yönelimlerin dışında tutmak, halkların siyasi duyarlılığını köreltmek doğru değildir. Ortadoğu demek “küresel güçler”in hegemonya ve rekabet mücadeleleri demektir. Ortadoğu demek sayısız zenginliği ve çeşitliliği içerisinde kadim halkların, kültürlerin, inançların, çelişki ve çatışmaların yurdu demektir. Ortadoğu demek dün dost olanların bugün düşman, bugün dost olanların yarın düşman olduğu, kimin elinin kimin cebinde olduğunun pek belli olmadığı bir fay hattı demektir. Dolayısıyla sorun ve gelişmeleri salt Kürt Sorunu çerçevesinde ele alan ve tahlil eden ya da çubuğu aşırı bükerek ele alan bakış açıları ve analizler tek yanlıdır ve Kürtlerin de siyasi uyanıklığını zayıflatan bir işleve sahiptir. Bu gerçeğin de vurgulanması gerekir. Kürtlerin Ortadoğu’da güç ve etkisi artıyor ama o oranda da etrafındaki tehlike ve tehditler de büyüyor; yeni baskı, kuşatma, tuzak, bölme, çürütme strateji ve taktikleri de hazırlanıp arenaya sürülüyor. Kanımızca bu tip analizler bir yandan ilkel Kürt milliyetçiliğini savunan bazı çevrelerden, öte yandan da yurtsever harekete yaltaklanarak siyasi rant ve şöhret peşinde koşan bazı çevrelerden gelmektedir.
Devam edecek olursak; çizegeldiğimiz tablo içerisinde Kürtlerin ulusal birlik çalışması da giderek daha yaşamsal bir önem ve konum kazanmaktadır. Buna karşın Kürtlerin parçalı durumu, derin sınıfsal çıkar farklılıklarıyla parçalanmış olması ve iç rekabet gibi sorunlar göz çıkarmaktadır. Bu bağlamda Güney Kürdistan burjuvazisinin özellikle de Barzani liderliğindeki kanadın duruşu son derece negatiftir. Barzani ve KDP’si kayıtsız-şartsız liderliğini tüm Kürtlere dayatmaktadır. Bu gerçeklerin yanı sıra Avrasya ve Ortadoğu’da hegemonya ve rekabet mücadelesi veren sayısız kuvvetin varlığı ve Kürt ulusal birliğinin kurulmasını önleme politikaları ve pratikleri negatif diğer faktörler olarak altı çizilmelidir. Evet, Kürtlerin günü geliyor ama ortak bir ulusal irade oluşturmanın pek o kadar kolay bir iş olmadığı, Kürtlerin pek çok tehditle kuşatılmış ve karşı karşıya oldukları gerçeğini de görmek ve vurgulamak gerekmektedir. Bu bakımdan gelişen, büyüyen olanakları realize etmeye ve mevzileri sağlamlaştırmaya özen gösterirken zafer sarhoşluğu rüzgârına kapılarak politik körleşmeye uğramamak gerektiği de açık olmalıdır. Dostluk gösterileri ardına gizlenen pohpohlamalara karşı da zorunlu ve gerekli olan siyasal uyanıklık bir an olsun bile gözden yitirilmemelidir. Biz PKK’nin iyi ya da kötü niyetli dostlarından farklı olarak daha gerçekçi, nesnel davranacağına da inanmaktayız.
Kürt gerçeğinin daha çarpıcı biçimler alarak ortaya çıkması ve kazanımlarının başta üç parçada olmak üzere büyümesi, uluslararası ve bölgesel kuvvetleri başlı başına etkilemesi, PKK’nin siyasi ve askeri kazanımlarının büyümesi sömürgeci T.C. devleti üzerinde de başlı başına bir baskı gücü olarak kendini dayatmasına yol açmakta ve açmazlarını büyüterek keskinleştirmektedir. Bu olgu ya da olgular da, Türkiye’de birleşik bir demokratik halk hareketinin geliştirilmesinin lehinedir. Bir birleşik cephe hareketinin inşa edilerek geliştirilmesi Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu devriminin ve halklarının acil gereksinimidir. Bu bağıntıda anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist bir birleşik cephe hareketi olarak HDK/HDP’nin politik maddi bir güç olarak yeni bir tarzda daha etkin ve hızla organize edilmesi büyük politik önemi olan bir sorundur. Ortaya çıkan ve büyüyen ilerici ve devrimci imkânlara dayanmak ve bunları geliştirmek gerekir. Birleşik mücadele olanağını proletarya, halklar, ezilenler nezdinde büyük bir maddi-politik güce çevirmek yaşamsal önemde olan görevlerden birisidir. Politik özgürlük, devrim ve sosyalizm adına ortaya çıkan parti ve çevrelerin halkların kardeşliğini örüp büyütecek bir araç olarak, devrim mücadelesine hizmet edecek anti-faşist, anti-emperyalist bir araç olarak ortak mücadeleye/HDP’ye sırtını dönmesi olsa olsa politik körlük olacaktır. Bu, aynı zamanda zorlu bir görevden de kaçmak olacaktır.
Gelinen aşamada HDP bir seçim partisi olmaktan çıkacaktır. HDP’nin “parti formu”nda yeniden inşası, birleşik harekâtı daha yüksek bir düzeye sıçratma ve geliştirme gereksinimleriyle bağlı bir politik yeniden yapılanma olarak görmek gerekir. Biçim olarak parti formunda HDP’nin yeniden inşası, kelimenin gerçek anlamıyla bir birleşik cephe olduğu gerçeğini ortadan kaldırmamalıdır. O, bir birleşik cephe olarak işlevleşmelidir; ki öyle de olmak zorundadır. Aksi tarzda HDP düşünülen misyonunu da oynayamaz ve bu durum negatif bambaşka sorunlara yol açar.
HDK/HDP’nin bir birleşik cephe harekâtı olarak yeniden yapılanması, giderek işlevli bir siyasal ve toplumsal bir güce dönüşmesi öncelikle şovenizme, sosyal şovenizme, egemen ulus milliyetçiliğine karşı başarılı bir mücadelenin verilmesine bağlıdır. Bu bakımdan Türkiye’de HDK ve HDP’nin muhatapları olan ve olabilecek kuvvetlerin hala geniş bir kesiminin etkin bir şekilde sosyal şovenizmin etkisi altında olması, keza dar grupçu politika tarzı aleyhte faktörler olarak kaydedilmelidir. Birleşik cephe hareketinin başarısı için bu iki barikatın aşılması yaşamsal önemdedir. Emekçi sol, devrimci-demokratik ve proleter sosyalist politika adına ortaya çıkan parti, grup ve çevreler şahsında Türk küçük burjuva milliyetçiliğine, sosyal şovenizme karşı ilkeli, birleştirici, ikna temelli başarılı bir mücadele yürütülmeden HDK ve HDP’nin bir birleşik cephe hareketi ve harekâtı olarak başarı kazanma şansı olmayacaktır.
Ancak HDK ve HDP’nin başarılı bir deneyim, siyasal ve toplumsal bakımdan halklar nezdinde güçlü bir çekim merkezi haline gelmesi bir de yeniden yapılanmakta olan HDP’nin BDP’lileşmemesine bağlıdır. Eğer HDK ikinci bir ya da yeni bir tür BDP olacaksa bu durumda mücadelenin böyle bir araca gereksinimi yoktur ve olmamalıdır da. Zaten HDP bu amaçla kurulmamaktadır. Türkiye’de ilerici demokratik ve devrimci hareketin politik, örgütsel, kitlesel zayıflığı buna karşın yurtsever hareketin devasa bir gücü oluşturması nesnel bir olgudur. Bu eşitsizlik, keza Kürt ulusal hareketinin özgün bazı temel ve acil gereksinmeleri HDP’nin BDP’lileşmesine yol açabilir. Bu, HDP’yi bekleyen ciddi bir tehlikedir. Burada sorun niyetler sorunu değil nesnel gerçeklerdir ve bunun olası sonuçlarıdır. Bilinir, politika, politik mücadele niyetler üzerinden değil, olgular üzerinden yapılır ve yapılmalıdır. Dolayısıyla sorun olumlu niyet beyanları ya da kaygılar sorunu değil gerçek durumu bütün boyutlarıyla kavramak ve buna göre konumlanarak sorunları çözerek ilerleyebilmek sorunudur. Bu bağlamda ısrarlı ve geliştirici bir duruşla HDP’nin, gerçekten HDP’lileşmesinde ısrar etmek gerekir. Her bir anda, vurgulanan ortak mücadelenin gereksinmelerine bağlı hareket edilmesi ve bunun pratik-politik duruş tarafından güvenceye alınması yaşamsal önemdedir. HDK/HDP deneyimi yeni bir deneyimdir ve oldukça önemlidir. Elbette ki HDP, kendi öz deneyimleri içerisinde olgunlaşacaktır. Sorunlar çıkacak ama çözerek yürünecektir ve yürünmelidir. Ki bu başarıldığı oranda, bugün için kaygılarla sürecin dışında duran çeşitli politik çevreler de sürece katılacaktır. Görülen o ki, bazı siyasi ve toplumsal çevreler ancak HDP’nin BDP’lileşmeyeceğini, aksine HDP’nin bir cephesel harekât olarak HDP’lileşmesiyle sürece katılacaktır ya da bu sürece çekilebilecektirler.
Yazının doğrudan konusu olmadığı için sadece belirterek geçelim: Komünist hareket bağımsız politik varlık hakkını, ideolojik ve siyasal bağımsızlığını özenle korumakla, ayrı ve özgün politik çalışmasını birleşik cephe hareketinin gerekleriyle ustaca birleştirerek ele almakla ve geliştirmekle yükümlüdür. Bu çerçeveyle bağdaşmayan her türlü yönelim ve duruş ise tasfiyecilik anlamına gelecektir.
Devam edelim.
“Büyük Ortadoğu”da ortaya çıkan devrimci durum, patlak veren devrimci halk ayaklanmalarının yönünün nasıl saptırıldığını biliyoruz. Burada temel sorun devrimci önderlik sorununun çözülmemiş olması ve kısa erimde de çözülemeyeceği gerçeğidir. Bu tablo bir yandan devrimci önderlik sorununun çözülmesi için yoğunlaşmanın, öte yandan da aynı süreçte devrimci imkânlar, devrimci patlamalar, devrimci demokratik halk hareketleri aleyhine olan tehlike ve tehditlere karşı uyanıklığı büyütmenin, etkin bir mücadele gücü ortaya koymanın ivedi önemini vurgulamaktadır. Bu olgu, bölgesel enternasyonalist bağların da hızla kurularak büyütülmesi gerçeğinin altını çizmektedir. Bölgesel devrim perspektifinden de devrimci-demokratik bir Ortadoğu ve Ortadoğu federasyonu çizgisinde savaşımı geliştirmenin güncel önemini, mücadeleyi bu hedeflere taşıyacak birleşik cephe hareketlerinin örülmesinin yaşamsal rolünü ortaya koymaktadır. Asla unutulmaması gereken temel olgu, demokratik bir Ortadoğu, demokratik bir Ortadoğu federasyonu için temel politik ön koşulun bölgede emperyalizm ve işbirlikçilerinin devrimlerle tasfiye edilmesi gereğidir. Emperyalizmin denetiminde bir “demokratik” Ortadoğu ya da Ortadoğu’nun “demokratikleştirilmesi”nin sonuçlarını ise, Afganistan’da Filistin’de, Lübnan’da, , Mısır’da, Libya’da, Irak’da, Suriye’de vb. deneylerden görmekteyiz. Demokratik bir Ortadoğu için Rojava devrimi deneyi önemlidir ve konjonktürde de en ileri örnek olarak öne çıkmaktadır. Bu mevziyi korumak, büyütmek dünya devriminin, Ortadoğu devriminin, Türkiye devriminin, Kürdistan devriminin ortak çıkarıdır. Geleceği henüz netleşmemiş olan Rojava Devrimi özenle korunmalı ve geliştirilmelidir. Rojava Devrimi tarihin ve politik mücadelenin yaratıcı gücüdür. Pratik her zaman önde gider. Yaşamın derinliği, genişliği, zenginliği, yaratıcılığı daima teoriden yüksek ve ileridedir. “Yaşam ağacı yeşil teori ise gridir” sözü boşuna söylenmemiştir. Dolayısıyla teoriyi asla ihmal etmeden tarihten, tarihsel pratikten öğrenmek, teoriyi de zenginleştirerek yürümesini, geleceği okumasını bilmek gerekiyor. Doktriner yaklaşımlar, dogmatik reçeteler tarihe ve politik mücadeleye yanıt veremez ve vermemiştir de hiçbir zaman.
Halklar için gerekli olan şey, Ortadoğu’nun gereksinimi olan şey emperyalizmin ve gericiliğin şu veya bu kategorisine yedeklenmek, gerici hegemonya ve rekabet mücadelelerin uzantısı haline gelmek; milliyetçi, dinsel, mezhepsel boğazlaşmalar, vb. değil, ulusların, dillerin, inançların, kültürlerin demokratik bir hak eşitliği içerisinde kardeşçe yaşadığı bir Ortadoğu’dur. Ortadoğu’da emperyalist hegemonyanın yıkılması, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin işbirlikçi yerli gericiliklerle birlikte tasfiyesidir. Bölgesel devrimin bölgesel devrimci-demokratik programının asgari ölçüleri işte bunlardır.

18 Haziran 2014 Çarşamba

EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER II



EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER
                                           II
Arınç, “IŞİD hedefimiz değil”, “IŞİD’in şu anki gayretlerinden, oradaki çatışmalarından Türkiye’nin bir hedef haline gelmediği açık ve ortadadır”, IŞİD’i yakından tanıyoruz, amaçlarının ne olduğunu da iyi biliyoruz diyor. Bir başka AKP Hükümet yetkilisi, IŞİD’in elinde tutuklu bulunanların “tutuklu değil misafir olduğunu” açıklıyor. Erdoğan, “Bu işi tereyağından kıl çeker gibi” çözeceklerini söylüyor vs. Gerçekte bu açıklamalar, IŞİD ile Hükümet arasındaki illegal ve yasadışı derin ve kirli bağlantının bir başka formda itirafı anlamına gelmektedir. Amerikancı faşist diktatörlüğün ve başı Erdoğan ve avenesinin Ortadoğu’daki politikasının en temel öğelerinden birisi Kürt Sorunu’dur. IŞİD, El Nusra, Asrar Aş Şam vb. gibi radikal İslamcı terörist çeteler, Esat rejimini yıkmak, Suriye’de bir Kürt devletinin doğuşunu ya da küçük de olsa Kürtlerin bazı ulusal demokratik haklar ve mevziler kazanmasını önlemek amacıyla öteden beri korunup silahlandırılmış ve T.C.’de güvenli kamplarda yaşamaları sağlanmıştı; ki bu tablo yakın süreçte hala değişmemişti. Gelinen yerde “Büyük devlet “olan, eski Osmanlı sınırlarını, Ortadoğu’yu kendi arka bahçesi ilan eden T.C. Devleti, Rojava devletiyle sınırdaş durumda. Yani en büyük korkularından birisi daha gerçekleşmiş bulunmaktadır. Ortadoğu’da da İran’la, Irak’la, Suriye ile ilişkileri baştan sona ağır yaralanmış, dinamitlenmiş durumda. T.C.’ye ve hükümetine en yakın bağlaşıklıkları olarak kala kala IŞİD vb. gibi radikal İslamcı çeteler kalmıştır. Eh artık hakkını teslim etmek gerekiyor Erdoğan Hükümeti’nin ve “parlak” Dışişleri Bakanı’nın; “Komşularla sıfır sorun” politikasının büyük başarısıdır bu(!).
“Allahın izniyle 24 saat içerisinde Emevi Camii’nde namaz kılacağız” diyerek Suriye’de oluk oluk kan akıtan, kan akmasına, dev yıkımların gerçekleştirilmesine, Suriye’nin gaddarca yağmalanmasına yol açan İşbirlikçi AKP Hükümeti ve başı olan zat, “ılımlı Sünni İslam”ın temsilcisi. İç, bölgesel, uluslar arası bağlantıları ve bağlaşıklarıyla birlikte T.C.’de yükselen İslami sermayenin temsilcisidir hala Erdoğan ve AKP’si. Aleviliğin ezilenlerden yana tarihine; duruşuna, direnişçi, zulme baş kaldıran karakterine karşı özel bir ideolojik kin ve nefret duyan Erdoğan ve AKP’si iç politikada aleni Alevi düşmanlığı yapmakta, açık-seçik mezhepçi politikalar izlemektedir. Aleviliğin içini boşaltma, bozma, Aleviliği Sünnileştirme operasyonu Erdoğan ve Hükümeti’nin, Fetullah Gülen vb. gibi Sünni İslamcı hareketin faşist diktatörlüğün desteğinde yürüttükleri operasyonun çeşitli bileşenleridir. AKP Hükümeti de Türk Kürt, laik anti-laik, Alevi Sünni çelişkileri üzerinde provokatif bir şekilde dinci faşist politika yapmakta Alevi Sünni düşmanlığını da kışkırtmaktadır. İşbirlikçi AKP Hükümeti, “bölgesel liderlik” iddiası ve politikasının gerekleriyle uyumlu olarak siyasal İslamcı çevrelerle de geniş ve karmaşık ilişkiler ağına sahip olduğu gibi başta Amerika olmak üzere Batı emperyalizmine bağlı Sünni İslama dayanan bir Ortadoğu politikasının da gönüllü yürütücüsü konumundadır. Bu bağlamda Esat rejimini yıkmak ve özellikle de Rojava Devrimi’ni boğmak amacıyla radikal İslami terörist çetelerle sayısız biçimler alan “proaktif” ilişki içerisinde bulunmaktaydı ve bulunmaktadır. IŞİD de söz konusu politika ve ilişkiler sistematiğinin önemli sacayaklarından birisiydi. Ayrıca AKP önderliğindeki “ılımlı” dinsel faşist rejimin Maliki rejimiyle sorunlu olduğunu, Maliki rejiminin yıkılması ve yerine Sünni mezhepçi bir rejimin kurulması çalışması yürüttüğünü, T.C.’de barındırılan Tarık Haşimi’nin de bu amaçla el altında tutulduğunu biliyoruz. Bu tablo içerisinde Amerikancı faşist diktatörlüğün, işbirlikçi AKP Hükümeti’nin “Sünni Aşiretler Komitesi”yle, Baas artıklarıyla, IŞİD’le sıkı bağlarının olduğu açıktır. Dolayısıyla, koçbaşı IŞİD etrafında Irak’ta gelişen ataktan T.C.’nin ve Hükümetinin de haberdar olduğu, dahası bu harekâtı esasen desteklediği kesindir. Demagojik ve manipülatif çığırtkanlıklarla bu gerçekler gözden gizlenmek isteniyor.
T.C. Musul Başkonsolosluğu’nun boşaltılmaması, IŞİD vb. çevrelerle AKP Hükümeti arasındaki derin, kirli, kanlı bağlaşmanın dolaylı itirafı olduğu gibi, belli güvenceler de alınmış olabileceğini göstermektedir. Musul’da bulunan T.C. Başkonsolosluğu’nun IŞİD tarafından basılması, personelinin tutuklanıp sorgulandığının açıklanması, yanıltıcı olmamalıdır. Bu operasyon, AKP Hükümeti’nin IŞİD vb. gibi radikal İslami terörist çetelerle sözde bir bağının olmadığı, bu iddianın Erdoğan Hükümetine karşı “paralel yapı”nın, “gezicilerin”, “uluslar arası şer güçlerin” kurmuş olduğu “kumpas”ın, “darbeciler”in propagandası olduğu demagoji ve manipülasyonuna meşruiyet kazandırma operasyonudur. Böylece T.C ve Erdoğan Hükümeti’nin Irak’ta da rejim yıkma operasyonu içerisinde olduğu da gözden kaçırılmak istenmektedir. IŞİD’in Musul Başkonsolosluk baskını, rehine tutma, fidye pazarlığı gibi manevralar esas olarak manipülatiftir. Erdoğan-AKP Hükümeti, “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” taktiğiyle hareket etmiştir ya da bu amaçla olaya göz yummuştur. Böyle olsa da T.C. Musul Başkonsolosluğu’nun basılması, personelinin rehin alınması vb. T.C.’nin ve Erdoğan Hükümeti’nin “Büyük ülkeyiz” demagojisine darbe indirmiş, uluslar arası itibarını da sarsmıştır. Bu sonuç, belki de AKP Hükümeti’nin IŞİD çetesiyle yaptığı gizli anlaşmaların çerçevesini aşmış da olabilir ama bu sonuç, bölgede, faşist dikta ve başı Hükümetin oynadığı “büyük oyun”da ödenen politik bir bedel ya da faturalardan biri olarak anlaşılmalıdır. Burada en fazlasından şu eklenebilir: IŞİD’le Hükümetin anlaşmasına karşın, IŞİD, konsolosluk baskını ile Türk burjuva devletine ve AKP Hükümeti’ne bir gözdağı mesajı vermiş, yeni bir pazarlık kozu edinmek için fazlasıyla ileri gitmiş olabilir.
Başbakan ve hükümeti, Musul Başkonsolosluğuna personeli ve silahlarıyla IŞİD’e teslim olmasını emretmiştir. Böylece “vatan toprağı” kabul edilen bir yer için tek kurşun dahi sıkılmamıştır. Türk Bayrağı IŞİD çetesi eliyle indirilerek yerlere atılmıştır. Ama Başbakan Erdoğan’dan çıt çıkmamıştır. Bu durum aynı zamanda şövenist Erdoğan Hükümeti’nin “bayrak sevgisi”nin sahteliğini de ortaya koymuştur. Oysa Musul’da henüz bunlar gerçekleşmeden bir-iki gün önce, yani daha dün, Diyarbakır’da 16 yaşında bir gencin şaibeli olan Türk bayrağını indirmesini fırsat bilen Erdoğan, sınırsız bir ikiyüzlülükle “Vatan, Millet, Sakarya” hamasetini yapmaktaydı. “Bu bayrak hiçbir yerde ve hiçbir zaman asla inmez ve inmeyecek” vs. diyerek şirazesinden çıkmış bir tarzda, Tokat’taki ırkçı faşist linçi örnek göstererek, ülke çapında linç kampanyası çağrısını yapmıştı. Eee, etme bulma dünyası… Yalancının mumu yadsıya kadar yanar.
Beslenen karganın şu veya bu zamanda dönüp besleyenin gözünü oyması ise, tarihsel tecrübelerle sabittir. Hele de söz konusu olan Ortadoğu gibi “stratejik oyun” alanlarında… Erdoğan ve partisi ve hükümeti, Türkiye’de 12 Eylülcü faşist politik rejimi dinselleştirme operasyonu yürütmektedir. Kürt ulusal demokratik mücadelesine karşı devletçi Kürt İslamını geliştirmeye; yurtsever Kürt hareketine, demokratik Alevi hareketine, bir bütün olarak demokratik halk hareketine karşı dini fütursuzca kullanmaktadır. Dini, Sünni İslamı politik iktidar tekelini sağlamlaştırmanın açık ve keskin bir aracı olarak kullanmaktadır. Bu gerçekler, yükselen ve mevzilerini sağlamlaştıran dinci sermayenin ve bugün için onun baş temsilciliğini yapan ve teröre, kana, rüşvet ve yolsuzluğa batmış Erdoğan ve partisinin ve hükümetinin politikasının bazı çizgileridir.
Vurgulamak gerekir: Erdoğan ve hükümetinin, faşist diktatörlüğün bölgede ve uluslar arası arenada radikal İslami hareketlerle ilişkisi, bir yandan radikal İslamcı hareketleri Amerikan stratejisi ekseninde kullanmakla bağlıdır. Diğer yandan AKP’nin kendine biçtiği misyonda somutlaşan ve Amerikancı strateji ile iç içe geçen stratejinin gerekleri ve gereksinmeleriyle bağlıdır. Böylece bu hareketleri kullanma, ehlileştirme, dönüştürme operasyonu ile bağlıdır. Hegemonyacı ve yayılmacı dış politikası ağır yaralar alan, kan kaybeden ve çöküş sürecine giren Erdoğan Hükümeti’nin içerde aynı zamanda mezhepçi dinci karakteristikler taşıyan saldırgan politikası ile dış politikadaki dinci-mezhepçi yayılmacı saldırgan politikası arasında da dolaysız bir bağ vardır. Bunu gözden yitirmemekte yarar vardır. Ve burada, dış politikanın iç politika tarafından tayin edildiği gerçeğini ise hatırlatmak bile gereksizdir.
Diktanın ve başı Erdoğan’ın radikal İslami çetelerle bağının dönüp Türkiye’yi vurmaya başladığını, bunun bir başlangıç olduğu, gelecekte daha etkin ve yaygın vurmaya başlayacağını ise hep birlikte göreceğiz. Erdoğan’ın başında bulunduğu faşist politik rejim, IŞİD’i (vb.) kullandığı gibi, tersinden de IŞİD T.C.’yi ve hükümetini kullanmaktadır. IŞİD vb. gibi radikal dinci çetelerle ilişkisi faşist diktatörlüğe ve başı AKP’ye ABD, AB, NATO karşısında bir pazarlık kozu olarak da görünmektedir. IŞİD de sırası gelince T.C.’nin ve hükümetinin kendisini ABD vb. gibi emperyalist güçlere satacağını çok iyi bilmektedir. Tüm bu gerici burjuva devlet ve çetelerin sınırsız bir Makyavelizmi temsil ettiğini herhalde hatırlatmaya bile gerek yok. Ancak her halükarda, Erdoğan Hükümeti’nin radikal İslami çetelerle ilişkisinin bir faturası da olacaktır. (Özal’ın, kriz ve fırsatlar bağıntısında emperyal heveskâr “Bir koyup üç alma” politika ve çığırtkanlığı ve faturası hala unutulmuş değil bu topraklarda.) Bu faturalardan birisi de, bire bir örtüşmese de, Türkiye’nin bir tür “Pakistanlılaşması” olacaktır.
Geçmeden eklemek ya da vurgulamak yararlı olacaktır; Türk İslam sentezcisi, neo-liberal, neo-Osmanlıcı AKP Hükümeti’nin bölgesel ve küresel arenada radikal İslami hareketle kurduğu ilişki Türk işbirlikçi tekelci burjuvazisinin bölgesel yayılmacı stratejisi ile de bağlıdır. Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyi, sermaye birikiminin ulaştığı düzey, yayılmacı politikanın içerisinde gerçekleştiği dünya ve özellikle bölge koşulları bunu gerekli kılmaktadır. Bölgenin en önemli ekonomik, siyasi, askeri güçlerinden biri olması, T.C.’nin ve Erdoğan Hükümetinin bu güce ve uluslar arası ilişkiler sistematiği içinde tuttuğu önemli yere dayanarak yayılması anlaşılırdır. Askeri-sınaî kompleksin güçlendirilmesi, ordunun profesyonelleştirilmesi, açık denizlere çıkış ve deniz filosunun güçlendirilmesi vb. yönelimi rastlantısal değildir yani. SIPRI’nın verilerine göre T.C., 2013 yılında dünyada askeri harcamalarını en fazla yükselten 10 ülke içerisinde yer almaktadır. Türkiye sözde Kürtlerle başlattığı “barış ve diyalog süreci”nde, son bir yıl içerisinde, 20 milyar dolara yakın askeri harcama yapmıştır. MİT’in operasyonal bir güç olarak yeniden yapılandırılması, yetkilerinin alabildiğine genişletilmesi, öteki şeyler bir yana, özellikle de Türk egemen sınıflarının dış politikada yayılmacı politikası ile bağlıdır. Bu durum, işbirlikçi faşist diktatörlüğün, profesyonel din tüccarı dinci faşist AKP Hükümeti’nin dış politikadaki yayılmacı, hegemonyacı, maceracı saldırgan politikasını da açıklamaktadır. Uluslar arası ve bölgesel bağlaşıklarıyla birlikte Afganistan’da işgal kuvvetlerine katılan, açık denizlerde, Somali’de operasyonlara çıkan, Mısır’da, Libya’da, Suriye’de ve Irak’ta rejim yıkma ve rejim kurmada, Kürt devrimlerini boğmada oldukça iştahlı ve saldırgan davranan Türk egemen sınıflarının Ortadoğu’ya müdahalesi yukarıdaki gerçeklerle bağlıdır aynı zamanda. Suriye ve Irak’taki gelişmeleri, IŞİD’in son çıkışını bahane olarak kullanacak olan Erdoğan Hükümeti’nin “uluslar arası terörizme karşı mücadele”, “bölge barışını koruma”, “Türkmenleri koruma”, “enerji güvenliğini sağlama”, “sınır güvenliğimizi ve ülke bütünlüğünü koruma” vb. gibi demagojik ve manipülatif kampanyalarla başta Kürt ulusal mücadelesini ezmek, Rojava Devrimi’ni tasfiye etmek olmak üzere Ortadoğu’da yeni maceralara girişmeyeceğini düşünmek siyasi saflık olacaktır. İçerdeki kontrollü yüksek gerilim ve kutuplaştırma politikasının bu gerçeklerle bağı da gözden kaçırılmamalıdır. İşçi sınıfına ve halklara bu gerçekleri taşımak önem taşımaktadır.
ABD Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta da başarısız; istediği istikrarı yaratamadı. Mısır örneğinde olduğu gibi “ılımlı İslam” politikası da çöktü. Suriye’de de başarısız olan Amerikan emperyalizmi Maliki rejiminden de memnun değildi. IŞİD’in günde 200 bin varillik petrol üretimi yapan Musul’u vb. petrol bölgelerini ve enerji geçiş yollarını ele geçirerek Bağdat’a yürümesi karşısında Maliki rejimini yeniden yapılandırarak IŞİD karşısında destekleme operasyonuna girişeceği anlaşılıyor. ABD, çıkarları gereği Saddam’sız Baas iktidarının yeniden kuruluşuna da IŞİD denetiminde şeriatçı mezhepçi bir iktidarın kurulmasına da karşıdır. İktidardan dışlanmış durumda olan Sünni burjuvazi ile en azından bir kesimi ile anlaşarak iktidar ortaklığını sağlayarak Baas ve IŞİD tehdidini önlemeye çalışacak görünüyor. ABD bir kara harekâtını ise düşünmemektedir.
IŞİD olgusu da emperyalizmin Ortadoğu’ya, Irak ve Suriye’ye müdahalesinin ürünüdür. Daha uzak geçmişe gitmeden kendimizi sınırlayarak ifade etmek gerekirse, El Kaide, IŞİD türü akımlar Amerikan emperyalizminin ve önderliğindeki kapitalist-emperyalist bloğun “Soğuk Savaş Stratejisi”nin, bu stratejinin bir bileşeni olan “Yeşil Kuşak Stratejisi”nin ve harekâtının ürünüdür. 1956’lardan başlayarak SSCB’de ve sosyalist kampta sosyalizmin tasfiyesi sürecinde ortaya çıkan, özellikle de 70’ler sonrası Rus sosyal emperyalizminin İslam dünyası halklarıyla kurduğu ikiyüzlü sosyal emperyalist politikanın, daha özelde 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesinin yarattığı elverişli zeminde radikal İslamın yükselmesinin ürünüdür. Özellikle kapitalist/revizyonist bloğun çöküşü ile, dünya devrim dalgasının geri çekişi ile, neoliberal emperyalist ekonomik ve sosyal yıkımın İslami dünya halklarında da yarattığı derin ve kapsamlı yıkım ile İslam, hızla politikleşmeye, radikal İslami çizgi ise güçlenmeye başladı. El Kaide, IŞİD vb. gibi akımların yükselişi işte bu gerçeklerle bağlıdır… Batı emperyalizmine bağımlı kapitalistleşme sürecinin, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin, “ulusal kalkınmacı paradigmanın başarısızlığı”nın yarattığı umutsuzluk ve devrimci öfke birikimi, devrimci önderlik boşluğunun çarpıcı biçimlerde görüldüğü İslami dünyada, Müslüman halklar nezdinde politik İslamın, özelde radikal İslami güçlerin itibar kazanmasına, güç ve etkinlik alanı yaratmasına yol açmıştır. Politik İslamın, radikal politik İslamın Müslüman halklar nezdinde toplumsal ve siyasal bir karşılığı olduğu açıktır… Yukarıda kısa bir özetlemeyle vurguladığımız gerçekler, ayrı bir incelemenin konusu olacak bu sorunun, El Kaide, IŞİD vb. gibi radikal İslami örgüt ve çevrelerin basit bir kalem darbesiyle anlaşılamayacağına işaret etmektedir.
Bölgesel önemli bir aktör olarak İran, Ortadoğu’da Şii hattının yıkılmasına, Amerikancı, NATO’cu bir Sünni İslamla kuşatılmasına karşı etkin bir direniş sergilemektedir. Bunu Suriye rejimine ve Lübnan Hizbullahı’na verdiği ekonomik, siyasi ve askeri destekten de görüyoruz. İran, Irak’ta Şii iktidarının yıkılmasına, IŞİD’in iktidarı ele geçirmesine kesinkes karşıdır. IŞİD tehdidi karşısında ABD ve İran yakınlaşması dikkat çekiyor. İran, Irak söz konusu olduğunda da bölgedeki en önemli güçlerden birisidir. IŞİD’in Esat rejimi karşısında başarısız olması, Rojava Devrimi karşısında yenilmesi, ana dikkatini Irak’a yöneltmesi, ortaçağcıl yöntemlerle ırkçı, mezhepçi katliamcılığının artan oranda teşhir olması, şimdilik, farklı saiklerden dolayı olsa da, IŞİD karşıtı bir geniş cephenin oluşmasına yol açmış bulunuyor. Bu durum, hem Esat rejiminin işini kolaylaştırmakta hem de Rojava Devrimi’nin lehine bir gelişmeyi ifade etmektedir. Suriye, Irak, İran, ABD’nin “uluslar arası terörizme karşı savaş” argümanına da sarılarak IŞİD’e karşı mücadele çağrısı yapmaktadır. IŞİD’in uluslar arası arenada şeriatçı terörist bir örgüt olarak teşhir olması, giderek bölgede zaman içerisinde zayıflaması olasılığı T.C. ve Erdoğan’ın ve hükümetinin de daha fazla teşhir olmasına, AKP’nin Ortadoğu’da dökülen kan deryasının baş sorumlularından biri olduğunun iyice açığa çıkmasına hizmet edecektir. Kuşkusuz T.C. devleti ve başı Erdoğan, bu yeni durumda IŞİD’i satma, ABD-İran-Esat’la yakınlaşma üzerinden Rojava Devrimi’ni boğmaya yönelebilir. Çünkü IŞİD’in atağı ve ilerlemesi bölgesel güç dengelerinde derin sarsıntılara yol açtığı gibi Ortadoğu’nun kaypak zemininde ve karmaşık ortamında yeni bağlaşmaların oluşmasına da yol açmaktadır, açacaktır; Amerikancı faşist Türk diktatörlüğünün “kolektif aklı” bunu bilecek kadar da deneyimlidir.
DEVAM EDECEK

16 Haziran 2014 Pazartesi

EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER



EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER
IŞİD, Musul’u ele geçirerek Bağdat’a doğru ilerliyor. Rojava Devrimi karşısında başarılı olamayan ve tutunamayan IŞİD’in bu atağı, Ortadoğu’da dengeleri derinden ve kapsamlı sarsmaya devam edecek. Büyük bir uygarlık geçmişine sahip, tek tanrılı üç büyük dinin doğum yeri Ortadoğu, gerek tarihten gelen gerekse de çağımızın çelişki ve çatışmaları üzerinde; derin ve kapsamlı sınıfsal, ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel çelişki ve çatışmalarla parçalanmış durumda. 20. yüzyıl başlarında “Sınırları cetvelle çizilmiş”  Ortadoğu’nun statükosu çöküş sürecinde. Şeriatçı bir egemenliği hedefleyen IŞİD’in, “Ortadoğu haritasının sınırlarını siliyoruz.” açıklaması rastlantısal değildir. Gelişmekte olan çok kutuplu dünya gerçeğinin çatışmaları ve etki gücü “Genişletilmiş Ortadoğu”ya, Suriye ve Irak’a bütün gücüyle abanmış durumda. IŞİD’in atağı aynı zamanda bu gerçeklerle ve müdahalelerle bağlı. Genelde bölgesel çapta, özelde Suriye ve Irak’taki çelişkili, çatışmalı, kaygan, kaypak zemin ve süreç, her iki ülkede de üçer devletin ortaya çıkması olasılığını güçlendiriyor ya da süreç buna gebe; ki fiili olarak bu olgunun bir biçimde zaten gerçekleşmekte olduğundan da bahsedebiliriz. Eğer sonuçta, öteden beri özellikle de ABD’de neofaşist “Neocon muhafazakar çevreler” tarafından seslendirilen böyle bir yapılanma ortaya çıkarsa bunun hangi biçimleri alacağını ise bugünden kestirmek oldukça zor. Bu bakımdan da süreç çok seçenekli, çok açık uçlu durumda. Suriye ve Irak’taki gelişmelerin salt Suriye ve Irak’la sınırlı olmadığını, kalmadığını ve kalmayacağını, her iki ülkenin de küçük birer Ortadoğu olduğuna ise sadece dikkat çekerek geçiyoruz. Gerçek şu ki, 20. yüzyılın başlarında kurulmuş olan Ortadoğu’daki statüko temellerine dek sarsılmış ve çözülmektedir. Gerek emperyalist dünyada gelişmekte olan yeni güç dengeleri ve bölgenin jeopolitik önemi üzerinden gelişen hegemonya ve rekabet mücadelesi gerekse de bölge halklarının gittikçe büyümekte olan mücadele ve başkaldırıları söz konusu çözülme ve yeniden biçimlenmeyi dayatmaktadır.
Irak ve Suriye’de Sünni İslamın etkili olduğu yay/bölge, IŞİD’in etki alanı. IŞİD’in son atağı ile etki ve işgal alanı nerdeyse İran sınırından Suriye içlerinden Ak Deniz’e dek uzamaktadır. IŞİD, Kuzey Suriye ile Güney Irak’ı fiilen birleştirmiştir. Kara bayrak altında savaşan IŞİD’in, radikal İslami gerici/faşist paramiliter bir terör çetesi olduğundan kuşku yok. Arap milliyetçiliğine ve Sünni İslama, Sünni İslamın Selefi yorumuna dayanan, mezhepçi bir katiller ordusu da diyebiliriz. IŞİD’in İslam enternasyonalizmine de dayanan yapısı, onun eklektik karakteristik özelliklerinden birisidir. IŞİD’in askeri harekâtı ve yayılması sürdükçe, iktidar alanı genişleyip güçlendikçe, Şii Sünni mezhep savaşı ve boğazlaşması tehdidi giderek güçlenecek ve kanlı bir gerici savaşa dönüşecektir. Ki IŞİD, açık ve kesin bir şekilde Irak ve Suriye halklarına gerici bir iç savaşı dayatmaktadır, dayata da gelmiştir. Irak’ta gerici Maliki rejiminin mezhepçi baskı ve saldırı politikası bu bakımdan IŞİD çetesine olağanüstü bir imkân sunmuştur ve sunmaktadır. Burjuva karakterine karşın Orta çağcıl vahşetle savaşan IŞİD’in dinci ve mezhepçi gerici iç savaş politikasının boşa düştüğü, yenilgiye uğradığı tek yer ise Rojava olmuştur. Ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel ayrımları ve ön yargıları demokratik halkçı devrimci bir tarzda ele alarak çözen Kürt hareketi küresel ve bölgesel emperyalist, gerici, faşist güçlerin, o arada El-Nusra’nın, IŞİD’in vb. dinci-mezhepçi terörist çetelerin din ve mezhep savaşları tuzağına düşmemiş, dahası bu tezgâhı etkisizleştirerek “Demokratik özerklik” temelinde kendini inşa edebilmiştir. Bu başarı ve kazanım, Ortadoğu halkları adına büyük bir kazanım ve devrimci bir gelişmedir. Kanlı ve bir baştan bir başa kirli tuzaklarla döşenmiş Ortadoğu cangılında Rojava halkı, tüm dünyaya bir insanlık dersi de vermiştir ve vermektedir böylece. Rojava pratiği demokratik bir Ortadoğu için yürünmesi ve geliştirilmesi gereken yolu da göstermektedir henüz yolun başında olsa da.
Kelle koparan, ciğer ve yürek söküp dünyanın gözleri önünde çiğ çiğ yeme seansları düzenleyen IŞİD’in, sırf kendi savundukları “İslam” anlayışında olmadıkları için binlerce insanı katletmesi, bunu da İslamın yüce adaleti ve şefkati olarak dünyaya pazarlaması çarpıcı bir durumdur.  Küresel ve bölgesel karanlık ve karmaşık ilişkiler ağı, bu profesyonel katiller ordusunun aynı zamanda küresel ve bölgesel devletlerin taşeronu olarak da konumlandığını göstermektedir. İçerisinde sayısız istihbarat örgütünün cirit attığı IŞİD, özelde “Genişletilmiş Ortadoğu”da kıran kırana sürmekte olan emperyalist ve bölgesel güçlerin emperyal hegemonya ve rekabet mücadelesinin de kendine özgü bir uzantısı ve aracıdır da. Özelde Rojava Devrimi’ni boğmada Arap, Fars, Türk gericiliğinin, Esad rejiminin ve KDP’nin tam desteğini alan IŞİD’in, özellikle de Suudi Arabistan, Katar, T.C. ve AKP Hükümeti tarafından finanse edildiği, silahlandırıldığı, askeri eğitimle, her türden lojistik destekle donatıldığı ve kullanıldığı yeterince açığa çıkmış durumda. Bu siyasi-askeri terörist katliamcı çetenin homojen İslami şeriatçı görüntüsü yanıltıcı olmamalıdır. IŞİD’in bir “çatı örgütü” olduğu, içerisinde değişik devletlerle ve istihbarat örgütleriyle bağlı eğilimlerin olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Saddam rejiminin yıkılmasıyla ayrıcalıklı konumunu kaybeden ve baskı altına giren, Maliki rejiminin mezhepçi politikasının hışmına uğrayan Sünni Araplar, Sünni IŞİD’in Irak’ta etkili olmasını açıklayan temel bir faktördür. Saddam artıkları, Baasçılar, Sünni aşiretlerin ağırlıklı bölümü IŞİD bağlaşması içerisinde ya da etrafında yer almaktadırlar; dahası Baasçılar IŞİD içerisinde veya IŞİD’le bağlaşma içerisinde yönetici işlevleriyle, yönetim deneyimleriyle çok önemli bir gücü de oluşturmaktadırlar. IŞİD’in hızla Musul’u alabilmesini, Bağdat’a doğru ilerlemeye başlamasını Maliki rejiminin çürümüş olmasının yanı sıra öncelikle bu olgu açıklar. IŞİD’in atağı, zaten mezhepçi politikalarla parçalanmış Irak ve Ortadoğu’yu daha tehlikeli mezhepçi boğazlaşmalara doğru itecektir. “Genişletilmiş Ortadoğu”da mezhepsel bölünmeleri, Şii Sünni çelişki ve çatışmasını teşvik etmek, emperyalizmin ve bölge gericiliğinin öteden beri kullana geldiği ve kullanmakta olduğu bir taktiktir. Ortadoğu’da da sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen temelinde bir siyasal ve toplumsal bölünmenin ve mücadelenin yerine, etnik, ulusal, dinsel, mezhepsel bölünmeleri geçirme, böl, parçala, yönet politikası, emperyalist, Siyonist, gerici burjuva politikalar bakımından istenir ve işlevli bir silah olmuştur daima…
Suriye-İran-Lübnan hattında yerleşmiş olan Şia bağlaşmasının ve iktidar alanının yıkımı ve tasfiye edilmesi, Rojava Devrimi’nin boğazlanması; bölgenin, kontrol edilebilir çerçevede Sünni mezhebi eksenli olarak Batı emperyalizmine bağlanarak uluslar arası tekellere açılması, ABD, AB, İsrail ve bölgedeki işbirlikçileri Suudi Arabistan, T.C., Katar, Körfez ülkeleri vb. gibi müttefikleri için istenen ve kazanılmaya çalışılan bir hedef ve politikadır. Burada, bu politikanın Güney Kürdistan’da özellikle Barzani tarafından da desteklendiğini görmek gerekir. Rojava’nın tasfiyesi, Maliki rejiminin yıkılması, T.C. ile sağlam bir bağlaşma, özellikle de Kürt devlet yönetiminde etkili olan Barzani kliği için istenen bir şeydir; ki Barzani kliği eylemiyle de bu gerçeği kanıtlamıştır. Demokratik bir Ortadoğu ve Mezopotamya yerine, mezhepçi boğazlaşmalarla parçalanmış, at izinin it izine, it izinin at izine karıştığı bir Ortadoğu ve Mezopotamya’dan ise bölge halklarının, bölge halklarından olan Kürt ve Türk halklarının hiçbir çıkarı olmadığı ve olmayacağı ise açıktır. Ortadoğu’daki temel sorunların ana nedeni, emperyalizmdir, Ortadoğu’ya emperyalist müdahaledir; emperyalizmin, Siyonizmin ve işbirlikçi gerici ve faşist rejimlerin çıkarları, müdahaleleri, egemenlik savaşıdır. Ortadoğu’nun cetvelle çizilmiş sınırlarından da, Ortadoğu’nun yüreğine saplanmış zehirli bir hançer olan İsrail devletinden de, Filistin sorunundan da, dört parçaya parçalanmış Kürt ülkesinin gerçeğinden de, Afganistan’ın, Irak’ın, Libya’nın Suriye’nin yaşadığı bildiğimiz tablodan da bu olguyu ya da olguları görmek tümüyle mümkündür.
Bölgenin emperyalist küreselleşmenin gereksinmelerine açılması, bölgenin enerji kaynaklarının ve zenginliğinin güvenceli bir tarzda denetlenebilmesi ve kullanılabilmesi uluslar arası tekellerin egemenliğiyle belirlenen emperyalist dünya sisteminin ortak çıkarıdır. Dolayısıyla başta devrimci tehditler olmak üzere bu çıkarları tehdit edecek her türden gelişmeye karşı geçici de olsa emperyalizmin asgari müştereklerde birleşmesi ve tavır alması anlaşılırdır. Söz gelimi, hiçbir ilerici, devrimci özellik taşımamakla birlikte denetlenebilir çerçevede tutulamayan ya da geliştikçe, iktidar alanı genişledikçe denetlenmesinin olanaklı olmayabileceği (keza Baas’ın Saddamsız Baas olarak iktidara gelişi tehlikesi) olasılığı gibi gerçekleriyle bağlı olarak, IŞİD’in gelişmesi, Bağdat’ı düşürmesi, petrol bölgelerinin ve geçiş yollarının IŞİD’ci şeriatçı bir diktatörlüğün denetimine girmesi riskli görülüyor olmalı ki, El Kaide’yi hatırlayalım, ABD, Rusya, Çin, AB, İran merkezi Irak yönetimi lehine çeşitli açıklamalar yapmakta, değişen düzeylerde girişimlerde, yakınlaşmalarda bulunabilmektedirler. Kuşkusuz ki bu “konsensüs” veya emperyalist dünya sisteminin kolektif çıkarlarını tehdit edecek gelişmelere karşı şu veya bu düzeyde ortaya çıkabilecek ortaklıklar, emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesine son vermek bir yana, içermekte ve içererek gelişmektedir ve istikrarlı bir birlik olarak da sürmesi zaten olanaklı değildir. Doğası gereği her bir emperyalist gücün, emperyalist bloğun, bölgesel liderlik mücadelesi veren gerici burjuva devletin ya da devletlerin kendi özgün ekonomik, siyasi, askeri çıkarları olacak ve bu çıkarların mücadelesi de sürecektir… Bugün bir Amerikan emperyalizmi ile Rus emperyalizminin ya da Çin sosyal emperyalizminin çıkarlarının ya da bölgesel liderlik mücadelesi veren, yayılmacı politikalar izleyen Türkiye ve İran gibi burjuva devletlerin çıkarlarının birebir çakıştığını söyleyemeyiz…

DEVAM EDECEK

10 Mayıs 2014 Cumartesi

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? X



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                  X
Üretken ve Üretken Olmayan Emek ve “Postkapitalizm”
“Postmodernist”, tasfiyeci revizyonist “postmarksist” iddialara göre “küreselleşme” çağında, “enformatik çağda” üretken emek gerilemekte, dahası önemsizleşmekte ve bu da proletaryanın önemsizleştiğinin, buharlaştığının kanıtlarından birisini oluşturmaktadır. Ayrıca “üretken emek ” ile “üretken olmayan emek” sorunu söz konusu olunca zaten Marx’ın kafası karışıktır; Marx sorunu çelişkili bir şekilde koymuştur, vb.
Kuşkusuz ki, bu propagandayla da amaçlanan üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Bütün amaç kapitalizm savunuculuğudur. Kapitalizmi proleter devrim tehlikesinden korumaktır. “Elveda proletarya” çığırtkanlığına meşruiyet kazandırarak devrimci proletaryayı ideolojik bakımdan silahsızlandırmaktır.
Soruna yakından bakalım.
Sermaye, ücretli emeğin (işgücü) sömürülmesi yoluyla artı-değer getiren değerdir. Kapitalizmin gizi de artı değer sömürüsünde yatar. Artı değer, kapitalist üretim tarzının amacı ve temel itici gücüdür. Kapitalizmin temel ekonomik yasası, artı-değer yasasıdır. Ücretli emek ve işgücü sömürüsü burada temel yerde durur. Zaten kapitalizm işgücünün de metaya dönüştüğü meta ekonomisidir. Dolayısıyla, üretken olan emekle üretken olmayan emek arasındaki ayrımın temelinde de artı-değerin üretilip üretilmemesi sorunu yatar.
Üretken emek (üretken işçi) artı-değer üreten, artı-değer üreterek sermayenin kendisini genişletmesine hizmet eden emek türüdür. “Sermayenin varlığı, bu tür üretken ücretli emek üzerinde kurulmuştur.” (Marx, Artı-Değer Teorileri, 1. Kitap, s.143) Dolayısıyla, eğer üretken emek “enformatikleşmeyle”, “bilgi toplumu”yla, “postkapitalizmle” son bulmuşsa ya da can çekişmekteyse, bu durumda zaten artı-değer sömürüsü de son bulmuş, kapitalizm kendiliğinden aşılmış, Marx’ın “emek değer teorisi” ve “artı-değer teorisi” de geçersizleşmiş olmaktadır. Ki, söz konusu tez bu amaçla ileri sürülmekte ve propaganda edilmektedir.
Üretken olmayan emek ise, artı-değer üretmeyen emektir. Kapitalist için bu tür emeğin bir değeri yoktur. Çünkü kapitalist için önemli olan artı-değer gaspıdır, artan oranda artı-değer gaspıdır. Kapitalist üretim tarzı, üretim için üretim, birikim için birikim sistemidir. Çünkü artı-değer gaspını sürekli büyütmek için, sermaye, üretimi genişletilmiş temelde yeniden ve yeniden üretmek zorundadır. Amaç artı-değer ve kardır, aracı da üretimin genişletilmesidir. Tam da bu yaşamsal alanda, üretken olmayan emek artı-değer üretmeyen emek olduğu için kapitalist için değersiz emektir; çünkü değeri genişleterek sermayenin kendisini gerçekleştirmesini sağlamayan emektir.
“Yalnızca sermaye üreten ücretli emek üretkendir.” “Kapitalist üretim anlamında üretken emek… kapitalist için bir artı-değer üreten ücretli emektir.” (age, s.142)
Üretken emek, “sermayeyle doğrudan doğruya değişilen” emektir. “Birincisinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.” (age, 1. Kitap, s.147, açM.)
Üretken emek, “sermayeyle doğrudan doğruya değişilen” emektir. Üretken olmayan emek ise “sermaye ile değil, doğrudan gelirle, yani ücret ve karla … değiştirilen emektir.” “Birincisinin emeği sermayeyle değiştirilmiştir, ikincisininki, gelirle. Birincisinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.” (age, 1. Kitap, s.147, açM.) Zaten burada önemli olan sorunun “emek” açısından, “emekçi” açısından tartışılması değil, “para sahibi açısından, kapitalist açısından” ele alınmasıdır. Temel, belirleyici olan da budur.
Marx, “Her üretken işçi bir ücretli emekçidir, ama her ücretli emekçi bir üretken işçi değildir.” (Kapital’e Ek… s.108) der. İşçi sınıfı salt üretken emek kategorisinde giren işçilerden/ücretli emekten oluşmaz. Marx’ın teorisini, Marksizm-Leninizm’in sınıf tanımını “üretken emekçi”ye indirgeme yoluyla Marx’ı mahkum edenler, gerçekte Marx’ı, Lenin’i tahrif ediyorlar. Üretken ve üretken olmayan bölükleriyle ücretli emek işçi sınıfını oluşturur. Kapitalizm iki biçimiyle de işçi sınıfını üretir ve geliştirir. Artı-değer üreten ve üretmeyen bölükleriyle işçi sınıfı modern ücretli köleler sınıfını oluşturur ve kapitalistçe de sömürülür.
Üretken emek, P-M-P’ hareketinin dayandığı emektir. Üretken olmayan emek ise, “Bu emeğin tüketimi, P-M-P şeklindeki değil, M-P-M şeklinde (son M emeğin ya da hizmetin kendisi olmak üzere) formüle edilir. Para burada sermaye olarak değil, yalnızca bir dolaşım aracı olarak görev yapar.” Burada, “bir kullanım-değeri, bir hizmet olarak” emek tüketilmektedir. Böylece, bu “durumda emek üretken değildir ve ücretli emekçi de üretken işçi değildir. Onun yaptığı iş, değişim değeri yaratmak için değil, yaptığı işin kullanım değerinden faydalanmak için tüketilmiştir. Bundan dolayı, kapitalist, bu emekçinin karşısına kapitalist rolüyle, sermayenin bir temsilcisi olarak çıkmaz. Bu emeğin karşısında ödediği para, sermaye değil, gelirdir.” (Kapital’e Ek… s.108, açM.)
Örneğin bir işçi, bir aktör, bir palyaço, bir terzi, bir yazar, bir mimar, bir aşçı, bir öğretmen, bir doktor vb. vb. bir kapitaliste çalışıp onun için artı-değer üretmişse, bu durumda söz konusu ücretli işçi/emek üretken emektir/işçidir. Ücretini kapitalistin gelirinden değil sermayeden almıştır. Burada ücretli emek bir değişim değeri üretmiş, sermayenin kendisini genişletmesini sağlamış; hem değişmeyen sermayenin değerini, hem değişen sermayenin değerini, hem de artı-değeri yaratmıştır. Burada ücretli emek “sermaye işlevi gören para ile” değiştirilmiştir.
Fakat aynı emek türleri, ücretli emekler, kapitaliste bireysel hizmet sunmakla, değişim değeri yaratmayan bir kullanım değeri tüketilmek üzere sunmakla sınırlıysa, bu durumda söz konusu ücretli emek ve işçi üretken olmayan emek ve işçi kategorisine girer. Bu durumda emek/işgücü gelirle değiştirilmiştir. Kapitalist cepten yemiştir; geliri çoğalmamış azalmıştır. Sermaye artı-değer getiren değerse, ki öyledir, bu durumda, yani ikinci durumda bir artı-değer üretilmemiştir. Bu durumda da ücretli emek para ile değiştirilmiştir, ama bu para sermaye işlevi görmeyen bir para ve değişimdir. Marx’ın dediği gibi bunun özgül kapitalist üretim tarzı ile bir ilişkisi yoktur.
“Üretken ve üretken olmayan emek arasındaki ayrım, yalnızca emeğin para olarak para  ile mi yoksa sermaye işlevi gören para ile mi değiştirildiğine bağlıdır.” (age, s.116 açM.)
Burada, “Emeğin ve dolayısıyla ürünün, maddi özellikleri”, maddi ya da maddi olmayan bir hizmetin, “üretken ya da üretken olmayan emek ayrımı bakımından hiçbir” anlamı bulunmamaktadır. Aynı emek türü (fabrika işçisi ya da doktor) hem üretken hem de üretken olmayan emek kategorisine girebilir. Örneğin otomobil fabrikasında işçi üretken emekçidir, ama aynı işçi patronunun lüks arabasının temizlik işini yapan bir işçiyse üretken olmayan bir işçidir.
“Üretken emekçinin emek gücü, emekçinin kendisi için bir metadır. Üretken olmayan emekçininki de öyle. Ne var ki, üretken emekçi, onun emek-gücünü satın alan için meta üretir. Üretken olmayan emekçi ise, onun için meta değil, yalnızca bir kullanım değeri, hayali ya da gerçek bir kullanım değeri üretir. Üretken olmayan emekçinin özelliği, kendisini satın alana meta üretmemesi, gerçekte ondan meta almasıdır.” (Artı Değer Teorileri, 1. Kitap, s.149)
Üretken işçi gibi üretken olmayan işçi de işgücünü satarak yaşar. Her iki emek kategorisinde yer alan işçinin sattığı metadır; bu meta işgücü metasıdır.
İki emek türünü temsil eden işçinin, yani üretken emek ve üretken olmayan emek kategorik ayrımı bakımından “mavi yakalı” ya da “beyaz yakalı” olmasının burada bir önemi bulunmamaktadır. Ölçütler, ayırt edici özgün çizgiler belli olduğuna göre, değerlendirmeler de bu çerçevede yapılacaktır. Dolayısıyla işçi sınıfını kol işçisine, işçi sınıfını üretken işçiye indirgeyerek yapılan sözde değerlendirme ve “eleştiri”lerin Marksçılık ve Lenincilikle bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi süreciyle birlikte emek ücretli emeğe dönüşmüş, bireysel üretici yerini kolektif işçiye bırakmıştır. Mavi yakalısıyla, beyaz yakalısıyla, üretken ve üretken olmayan işçisiyle, artık üretim toplumsal kolektif işçi tarafından gerçekleştirilmektedir. Ve burada üretken olmayan işçi de geniş anlamda işçi sınıfının bir parçasıdır. Üretken işçi, yalnızca emek-gücü sermayenin ya da kapitalist yararına, üretken biçimde tüketilen işçidir. Ve bu işçi, “toplumsal olarak birleştirilmiş emek gücünün bir bileşenidir. Ve böylece kolektif işçi, meta üretimi sürecine değişik biçimlerde katılır. Bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde, kol emekçisi olarak daha iyi çalışır. .. Burada, toplam işçinin bir uzvunu teşkil eden belirli bir işçinin, yaptığı işin, kol emeğine kısa ve uzak bir mesafede durması oldukça önemsizdir.” (Kapital’e Ek… s.107, açM.)
Üretken emek tartışmasında, emeğin üretken emek olarak değerlendirilip değerlendirilmemesinde “emeğin özel yararlılığı ya da onda cisimleşmiş kullanım değerleriyle”, emeğin “özgül içeriğiyle hiçbir ilgisi yoktur.” Bundan dolayıdır ki “aynı içerikteki emek” üretken veya üretken olmayabilir.
Keza, ister maddi metaların üretiminde isterse de hizmet metalarının üretiminde olsun, emeğin üretken olup olmamasını örneğin, sadece maddi metaların (örneğin otomobil) üretiminde somutlaştırmak da yanlıştır. “Genelde hizmeti, emeğin kullanım değerinin kendisin maddi bir ürün biçiminde değil, yararlı bir etkinlik biçiminde ortaya koyduğu özel bir dışavurum olarak tanımlayabiliriz.” (Kapital’e Ek…, s.115) Eğer hizmet sektörü (eğitim, sağlık vbg.) kamusalsa, toplumsal faydalı işlerle işlevliyse, bu durumda bu sektörde çalışan işçilerin emeği üretken emek kategorisine girmez. Fakat örneğin eğitim, sağlık, vbg. hizmetler, “kamusal hizmetler”, salt kullanım değerleri için üretilen hizmetler olarak değil de “eğitim fabrikası”, “sağlık fabrikası” olarak hizmet üretiyorsa, bu durumda, burada çalışan işçiler üretken işçi, emekleri üretken emek kategorisine girer ya da örneğin özelleştirmeler yoluyla sermayeye devredildiyse de durum budur. Dün kamusal olan geniş çaplı sosyal hizmetler çeşitliliğini temsil eden ve devasa bir sektöre dönüşmüş olan sosyal hizmetlerin “neoliberal küresel” politikalarla sermayeye devredilmesiyle, bugün sermaye, söz konusu hizmetlerin her bir dalını artı-değer üreten sektörlere dönüştürmüş durumdadır. Böylece, bu gelişme süreci, üretken emek kategorisini genişleten bir olguya dönüşmüştür; ki, bu süreç hala devam etmektedir.
Ürünün metaya, emeğin ücretli işgücüne dönüşümü kapitalist üretim tarzının ürünüdür. Kapitalizm geliştikçe, emeğin sermayeye bağımlılığı biçimsel bağımlılıktan gerçek bağımlılığa dönüştükçe, kapitalist üretim, her türlü üretim ve hizmeti metalaştırır ve böylece meta üretimi pazar için üretim olarak, “zenginliğin genelleşmiş temel biçimi” haline gelir. Kapitalizm meta ekonomisi toplumudur, pazar için meta üretimi sistemidir. Ama kapitalizm salt meta üretmez, asıl olarak artı-değer üretir; dolayısıyla “kapitalist üretim artı-değer üretimidir.” Kar için üretimdir. Artı-değer üretimi üretim sürecinden doğar, dolaşım süreci artı-değer üretmez, artı-değerin realize olmasını sağlar. Böylece üretken emek ister maddi bir meta isterse bir hizmet metası biçiminde olsun “üretim” sürecinde doğar ve temel karakteristik özelliği de artı-değer üretmesidir. Çünkü “Artı-değer üretimi, bu üretim tarzının mutlak yasasıdır.” (Kapital, C.I, s.590)
Kapitalizm, çelişkisiz bir iç bütün, homojenik bir toplum biçimi değildir. Kapitalist üretim tarzında “her şey çelişik görünür ve gerçekte de öyledir.” (Marx) Üretimin sınırsız gelişme eğilimiyle ekonomik kriz, üretimle tüketim, metaların kullanım değerleriyle değişim değeri, değişen sermaye ile değişmeyen sermaye, kar oranının eğilimli düşmesi vb. vbg. gerçeklerinden bunları rahatlıkla görebilmekteyiz. Aynı çelişkiyi ve çelişkili görünümü kapitalizmin gelişim sürecinde üretken olan ve olmayan emeğin evriminden de görebiliriz ve görmekteyiz.
Soruna biraz daha yakından bakalım.
Kapitalizmin doğuşu, yayılışı, küreselleşmesi; derinlemesine ve genişlemesine gelişim süreci, proletaryanın ulusal ve uluslararası çapta büyümesi sürecidir. Kapitalizmin büyümesi süreci büyüyen bir proletarya demektir. Proletarya ve burjuvazi kapitalizmin iki temel sınıfıdır. Dolayısıyla kapitalizm yalnızca meta ve artı-değer üretmekle kalmaz, o geliştiği ölçüde proletaryayı da büyütür; bu büyüme hem mutlak hem de göreli bir büyümede, toplumun başlıca olarak iki büyük kampa, proletarya ve burjuvazi olarak iki kampa bölünmesinde somutlaşır. Bu süreçte ara sınıf ve tabakalar kaçınılmaz olarak çözülerek dağılır. Bir ülkenin ve dünyanın kapitalist hale gelmesi, artan ölçekte kapitalist hale gelmesi ve kapitalist gelişmenin salt kapitalist düzeyi varması demek, proletaryanın azalması, önemsizleşmesi ve giderek buharlaşması anlamına gelmez. Aksine bu, uzlaşmaz iki kutbu oluşturan proletarya ve burjuvazinin daha da gelişmesi, emek sermaye çelişkisinin en tam biçimde açığa çıkarak olgunlaşması, küçük bir azınlık hariç (burjuvazi) toplum nüfusunun artan oranda proleterleşmesi demek olacaktır.
Dolayısıyla postmodernist ve postMarksist palavraların aksine “küreselleşme”yle, “enformatikleşme”yle, “teknotoplum”la, emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının yerini gerçek bağımlılığa bırakmasıyla; daha da ileri gidelim, dünya çapında her türden prekapitalist kalıntıların nihai olarak yok olduğu, tüm ülkelerin ve dünyanın salt kapitalist hale gelmesi ile ne kapitalizm kendiliğinden son bulacak, örneğin “postkapitalizme” dönüşecek, ne de proletarya buharlaşacaktır. Ama dünya daha çok kapitalist ve daha çok proleter hale gelecektir. Proletarya hem mutlak hem de göreli olarak gelişiminin doruğuna ulaşmış olacaktır. Ve dünya devrimi salt sosyalist devrime dönüşecektir. Kuşkusuz ki, kapitalizm böyle bir gelişme düzeyine ulaşmadan dünya devriminin ve sosyalizmin zaferiyle zaten tasfiye edilecektir.
Kapitalizm geliştiği oranda bir yandan üretken emeği büyütür, ama emek üretkenliği yükseldiği oranda da üretken emek kategorisini azaltır. Bu kapitalist gelişmenin çelişkili gerçeğidir. Sermaye birikiminin büyümesi proletaryanın çoğalması demektir. Sermaye birikiminin büyümesi, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demektir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demek, değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine artması, değişen sermayenin (canlı emek gücünün) nispi azalması demektir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demek, emeğin üretkenliğindeki artış demektir. Emeğin üretkenliğindeki artış demek, üretim araçları kitlesindeki artış, büyüme demektir. Ve bu artış, büyüme demek üretim araçları kitlesini harekete geçiren emeğin kitlesinde (canlı emek) küçülme demektir. Sermayenin değişmeyen kısmının, değişen kısım aleyhine artması, kapitalizmin bir yasasıdır. Ama öte yandan kapitalizm gelişmeye, üretimi çeşitlendirmeye, kapitalizm öncesi üretim biçimlerini kapitalizme tabii kılmaya, üretimi tümden ele geçirmeye, yeni yatırımlar yoluyla yeni ekonomik alanlara, dallara el atmaya; genişletilmiş temelde yeniden üreterek derinliğine ve genişliğine gelişmeye, böylece proletaryanın sayısını arttırmaya devam eder. Yani kapitalizm geliştikçe bir yanda proletaryayı çoğaltmaya, diğer yandan proletaryanın bir kesimini gereksizleştirerek artı-nüfusun içine atmaya devam eder. Çünkü “sermaye birikimi, bir yandan emek talebini arttırırken, öte yandan emekçileri ‘serbest hale getirerek’ emek arzını da arttırmakta ve gene bu arada işsizlerin baskısı, çalışanları daha fazla emek harcamaya zorlamakta ve bu nedenle de emek arzını bir ölçüde emekçi arzından bağımsız hale getirmektedir.” Zaten “toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur.” (Kapital, C.I, s.613)
Kapitalizm geliştikçe proletarya çoğalır. Kapitalizm geliştikçe bir yedek işsizler ordusu üretir ve geliştirir. Yedek ordu proletaryanın bir parçasıdır ve sermaye birikimini ivmeleyen bir olgudur. Yedek işsizler ordusu sermayenin elinde proletaryanın güçlerini parçalamada, proletarya içi rekabeti körüklemede, kapitalist sömürüyü yoğunlaştırmada, iş gücünün fiyatını düşürmede kullandığı güçlü bir silahtır.
İşsiz proletarya işçi sınıfının bir parçasını oluşturmakla birlikte, emeği “fazla” emektir, üretimin dışına atılmış emektir, sermaye birikimine oranla, onun gereksinmelerine oranla artı-nüfustur. “Emeği” de üretken olmayan/işlev dışı bir “emek”tir. Açlıktan ölüme terk edilmiş bu işçi bölükleri kapitalist nüfus yasasının ifadesidir. Ve bu “artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini” (Marx) almış nüfustur. Kapitalizm, “sermaye birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden, bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürünü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi ile aynı oranda olur.” (age, s.615)
İşsiz proletaryanın “emeği” değersiz emektir. Dolayısıyla üretken ve üretken olmayan emek kategorisindeki tartışma bakımından bir yere sahip değildir. Ama kapitalist gönenç dönemlerinde veya yedek işsizler oranın azaldığı koşullarda, ücretli işgücü olarak işlev kazandığı koşullarda, bu durumda, kuşkusuz ki durum değişir. Ama konumuz bu değil. Geçerken vurgulamak isteriz, işsizlik, yedek işsizler ordusu, kapitalizmin dolaysız bir biçimde üretici güç tahribi anlamına gelir…
Sermaye birikiminin büyümesi, sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle birlikte ilerler. Doğal olarak kapitalizmin gelişimi eşitsizdir. Eşitsiz gelişme, sermayenin organik bileşiminin ülkelerde, ekonomi dallarında eşitsiz gelişmesine de yol açar. Eşitsiz gelişme salt sadece şu veya bu ülkeye, şu veya bu ekonomi dalına özgü bir yasa değildir. Kapitalizmin genel bir gelişme yasasıdır. Dolayısıyla organik bileşim şu ülkeler kategorisinde yüksek bu ülkeler kategorisinde düşük olabilir. Şu ekonomi dalında yüksek bu ekonomi dalında düşük olabilir. Ama genel bir gelişme eğilimi olarak, özellikle de emeğin sermayeye gerçek bağımlılığının ortaya çıkıp genelleşmeye başladığı ve genelleştiği yerlerde, sermayenin organik bileşimi yükselir. Bir işletmede, bir ekonomi sektöründe başlayan gelişme giderek genelleşmeye başlar…
“… Bu yüzden, birikimin ilerlemesiyle, değişmeyen sermayenin değişen sermaye oranı değişir. Başlangıçta diyelim 1:1 iken, bundan sonra sırayla 2:1, 3:1, 4:1, 5:1, 7:1 vb. haline gelir, yani sermaye artmaya devam ederken, toplam değerinin ½’si yerine yalnızca 1/3, ¼, 1/5, 1/6, 1/8 vb. oranında emek gücüne dönüştüğü halde, 2/3, ¾, 4/5, 5/6, 7/8 oranlarında olmak üzere üretim araçlarına dönüşür. Emeğe olan talep, sermayenin bütünü ile değil, ancak değişen kısmının miktarıyla belirlendiğine göre, bu talep, daha önce varsayıldığı gibi toplam sermayedeki artış ile orantılı olarak artacağına, gittikçe küçülen bir şekilde düşer. Emeğe olan talep, toplam sermayenin büyüklüğü nispetinde ve büyüklüğün artması ölçüsünde artan bir hızla düşer. Toplam sermayenin büyümesi ile birlikte değişen kısmı, yani onunla birleşen emek de büyür, ama bu her zaman küçülen bir oranda olur.” ( age., s.600)
Evet, sermaye birikiminin büyümesiyle ve sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle birlikte proletarya mutlak olarak büyür, öte yandan bu gelişme ve yükselmeyle birlikte sermayenin işgücü talebi göreli olarak düşer.  Ve kapitalizm bir artı nüfus yaratır. “Artı-nüfus” her zaman için sermayenin emrine amade bir şekilde yedek işsizler ordusu olarak kapıda bekler. Sermaye birikimi, proletaryanın mutlak ve göreli yoksullaşmasıyla iç içe gelişir.
Sermaye birikiminin artması, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, “Ensonu, büyük sanayinin olağanüstü üretkenliği, diğer bütün üretim alanlarında emek gücünün daha geniş ve yoğun bir şekilde sömürülmesiyle elele vererek, işçi sınıfının büyük bir kesiminin üretken olmayan bir biçimde çalıştırılmasına ve, böylece eskiden ev işlerini yapan kölelerin şimdi de, erkek ve kadın hizmetçi, uşak vb. gibi adlar altında bir hizmetkarlar sınıfı olarak tekrar ortaya çıkmasına izin verilmiş olur.” (age., C.I, s.426)
Ve Marx, bu tezini İngiltere somutunda, yani o dönem kapitalist gelişmenin en ileri düzeyini temsil eden ülkenin somutunda da, somut verilerle aydınlatır, kanıtlar.
“Bir yandan, metaların üretimi için gerekli emek zamanını yok denecek bir aza ve dolayısıyla ürün miktarıyla ilintili olarak üretken nüfusun sayısını indirmek, sermayenin eğilimidir; ancak öte yandan, (kapitalist üretim biçimi-ç.) biriktirme, karı sermayeye dönüştürme, başkalarının olabilen en çok miktardaki emeğini sahiplenme biçimindeki karşıt eğilimi de içinde taşır. Gerekli emeğin normunu indirmeye, ama o normda, olabilecek en çok sayıda üretken emeği çalıştırmaya gayret eder.” (Marx, Artı Değer Teorileri, Birinci Kitap, s.215, açM.)
Demek ki, kapitalizm geliştiği oranda bir yandan üretken emeği büyütür, ama öte yandan da azaltır. Bu kapitalizmin çelişkili eğilimidir. Kapitalizm artı-değer sömürüsüne dayanır. Kapitalizmin gelişmesi artı-değer sömürüsünü hem yoğun hem de yaygın birikim çerçevesinde genişletir. Bu, artı-değer üreten üretken emekçi sayısını çoğaltır. Ama öte yandan da kapitalizm geliştiği oranda, sermayenin organik bileşimi yükselir. Bu durumda da göreli olarak üretken emekçi sayısını azaltır.
Kapitalizm geliştikçe proletarya mutlak ve göreli olarak büyür. Kapitalizm geliştikçe üretken işçi kategorisi de mutlak ve göreli olarak büyür. Ama örneğin kırın çözülerek kapitalist temeller üzerinden yeniden yapılanmasından sonra, kapitalizm geliştikçe, tarım sanayileştikçe, tarım gerek proletaryanın gerekse de tarımsal alanda üretken işçinin sayısı hem mutlak hem de göreli olarak düşer. Tarımın kapitalist tarım haline gelişi sürecinde tarım proletaryasının, bir dönem mutlak ve göreli olarak büyümesi bir geçiş sürecinin oluşturur. Bunu yeni-sömürge kapitalist ülkelerin tarımı ile emperyalist ülkelerin tarımını kıyaslayarak ve her birinin özgün tarihsel evriminden görebilir, ölçebiliriz.
Kapitalizm geliştiği ölçüde sanayi proletaryası da mutlak ve göreli olarak gelişir, büyür. Bu, üretken emek/işçi kategorisi için de geçerlidir. Ama birincisinden farklı olarak ikinci kategorideki (üretken-işçi/emek) proletarya bölüğü, sermayenin organik bileşiminin, emek üretkenliğinin yükselmesiyle, genişleyen bir dalganın ardından diyelim, hem mutlak hem de göreli olarak düşerde. Bunu, örneğin günümüz dünyasından görebiliriz...
C. Ertem’in köşe yazısında verdiği şu verileri hep birlikte okuyalım:
“2006’da küresel istihdam içerisindeki hizmet sektörünün payı, yüzde 39.5’ten yüzde 40’a yükseldi ve yüzde 39.7’den yüzde 38.7’ye düşen tarım istihdam oranını tarihte ilk kez geçti. Endüstri sektörü ise, toplam içerisinde yüzde 21.3 ile temsil edilmektedir.” (Birgün, 5 Ağustos 2007, Finans Politik)
Ertem’in verileri (ve başka veriler) dünya çapında, yok olmak bir yana, proletaryanın büyümeye devam ettiğini gösteriyor. Bu bir. Aynı veriler, tarımsal istihdamın giderek azalacağını sanayi ve hizmet sektörlerinin gelişmeye, büyümeye devam edeceğini gösteriyor. Bu iki. Aynı veriler, hizmet sektörünün sanayi sektörüne göre daha hızlı büyüdüğünü, işgücünün hizmet sektöründe sanayi sektörüne göre neredeyse iki misli daha büyük bir istihdam alanı oluşturduğunu gösteriyor. Bu da üç.
W.K Tabb, “Ahlaksız Fil” başlıklı kitabında, ABD’de Eisenhower’in Başkanlığı döneminde, 1950’li yıllarda toplam işçi kitlesinin yüzde 35’inin imalat sanayinde çalıştığını, 20. yüzyılın sonlarında ise imalat sanayinde üretimin üç katına çıktığı halde, bu sektörde çalışan işçilerin oranının yüzde 18’in altına indiğini (s. 200) belirtir.
Bu veriler, ABD’de sermayenin organik bileşiminin sanayide ne denli yüksek olduğunu, emek üretkenliğinin ne denli geliştiğini gösteriyor. Aynı veriler, imalat sanayinde, proletaryanın hem mutlak hem de göreli olarak gerilediğini de yansıtıyor.
Burada durup, Marx’ın şu sözlerini aşağıya aktarıyoruz:
“Bir ülke, üretken gücü, toplam ürüne göre ne kadar küçük olursa o kadar daha zengindir; tıpkı kapitalist birey için olduğu gibi; aynı fazlayı üretmek için ne kadar daha az emekçiye gereksinim duyarsa onun için o kadar iyidir. Ürün miktarı aynı kalmak üzere, üretken nüfus, üretken olmayan nüfusa göre ne kadar küçük olursa, o ülke o kadar daha zengindir. Çünkü üretken nüfusun rakam olarak göreli azlığı, emeğin üretkenliğinin göreli derecesini bir başka biçimde ifade etmektedir.” (Artı Değer Teorileri, Birinci Kitap, s.214-215)
Uzunca olmakla birlikte sorunun aydınlatılması bakımından Marx’ı dinlemeye devam etmekte yarar var:
“Varsayalım ki, sanayideki üretkenlik o kadar gelişmiştir ki, eskiden nüfusun üçte ikisi doğrudan maddi üretimde çalışırken, şimdi bu oran üçte-bire inmiştir. Daha önce 2/3, 3/3 için geçim araçları üretiyordu; şimdi 3/3 için 1/3 üretiyor. Eskiden (emekçilerin gelirinden ayrı olarak) net gelir 1/3 idi, şimdi 2/3. (Sınıfsal) çelişkileri bir yana koyalım, şimdi ulus artık doğrudan üretim için zamanının 1/3’ünü kullanır, oysa eskiden 2/3’ünü gereksiniyordu. Eşit dağıtılırsa herkes (yani tüm nüfus) üretken olmayan çalışma ve boş vakit olarak 2/3 daha fazla zamana sahip olacak demektir. Ama kapitalist üretimde, her şey çelişik görünür ve gerçekte de öyledir. Varsayımımız, nüfusun durağan olduğu anlamını taşımıyor. Çünkü 3/3 büyüyorsa, 1/3 de büyüyecektir; demek ki, miktar olarak ölçüldüğü zaman daha çok sayıda insan üretken işte çalıştırılıyor olabilecektir. Ama göreli olarak, toplum nüfusa oranlı olarak, her zaman, eskisine göre yüzde 50 daha az olacaktır. Nüfusun şu öteki üçte ikisini, bir kısmıyla kar ve rant sahipleri, bir kısmıyla (rekabet nedeniyle düşük ücret alan) üretken olmayan emekçiler oluşturur. İkinciler birincilerinin gelirlerin tüketmelerine yardım ederler ve bir eşdeğer karşılığında hizmet verirler-ya da üretken olmayan siyasal emekçiler gibi hizmetlerini onlara dayatırlar…” (age., agk., s.206, açM.)
Maddi üretim sektöründe çalışan emek, üretken emektir. Dolaşım sektöründe çalışan emek ise üretken olmayan emektir. Ticaret, bankacılık sektöründe çalışan proletarya, artı-değer üretmez, çünkü ticari kapitalistin, bankacı kapitalistin artı-değerden pay almasına hizmet eden, aracı olan emek olarak işlev görür.
Marx’ın dediği gibi, “Tüccar sermayesi, dolaşım alanında iş yapan sermayeden başka bir şey değildir. Dolaşım süreci toplam yeniden üretim sürecinin bir evresidir. Ne var ki dolaşım sürecinde hiçbir değer, dolayısıyla hiçbir artı-değer üretilmez.” (Kapital, C.III, s.246) “Ama tüccar sermayesinde hiç üretime katılmadığı halde kara ortak olan sermaye ile karşı karşıyayız.” (s.251) “Tüccar sermayesi ne değer ne de artı-değer yaratır, hiç değilse doğrudan doğruya yaratmaz. Dolaşım zamanının kısalmasına katkıda bulunduğu ölçüde, sanayi kapitalistleri tarafından üretilen artı-değerin artmasına dolaylı olarak yardım edebilir. Piyasanın genişlemesine, sermayeler arasında işbölümünün gerçekleşmesine, dolayısıyla sermayenin daha geniş ölçekte iş görmesine yardımcı olması ölçüsünde, işlevi, sanayi sermayesinin üretkenliğini ve birikimini, teşvik etmektir. Dolaşım zamanını kısalttığı ölçüde, artı-değerin yatırılan sermayeye oranını, şu halde kar oranını yükseltir. Ve, sermayenin daha küçük bir kısmını, para sermaye biçiminde dolaşım alanında bağlı tuttuğu ölçüde, sermayenin, doğrudan üretime katılan kısmını arttırmış olur.” (s.246-247)
Dolayısıyla ticari ücretli emek de “doğrudan doğruya” artı-değer yaratmaz. “Tüccar sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntı, sanayi sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntıdan farklıdır. Sanayi sermayesi, başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğine doğrudan doğruya el koyarak artı-değer üretir. Tüccar sermayesi, artı-değerin bir kısmına, bu kısmı sanayi sermayesinden kendisine aktararak sahip çıkar.” (s. 258) Ticari işçi ise “Tıpkı, işçilerin karşılığı ödenmeyen emeğinin üretken sermaye için doğrudan doğruya yaratması gibi, ticari ücretlilerin karşılığı ödenmeyen emeği de, tüccar sermayesi için artı-değerden bir pay sağlar.” (s. 259); “ticari emek, bir sermayenin tüccar sermayesi olarak iş görmesi, metaların paraya ve paranın metalara çevrilmesine yardımcı olmak için genellikle gerekli olan emektir. Bu, değerleri gerçekleştiren ama kendi değer yaratmayan bir emektir.” (s.262) Ticari işçi doğrudan doğruya artı-değer üretmez, “ama karşılığı ödenmeyen emek harcaması ölçüsünde, artı-değeri gerçekleştirme giderini azaltması için ona yardım ederek, kapitalistin gelirini arttırır.” (s. 264)
“Sanayi sermayesine, dolaşım maliyetleri, üretken olmayan giderler olarak görünürler, ve böyledir de. Tüccara ise bunlar, genel kar oranı belli iken, büyüklükleri ile orantılı kar kaynağı gibi görünürler. Bu dolaşım maliyetleri için yapılacak yatırımlar, bu yüzden, tüccar sermayesi için üretken bir yatırımdır. Ve bu nedenle, tüccar sermayesinin satın aldığı emek de kendisi için aynı şekilde doğrudan doğruya üretken emektir.” (s.265)
Demek ki, üretken olan ve olmayan işçiyi şu veya bu ölçüye ya da ölçütlere göre değil, doğrudan artı-değer üretip üretmediğine; böylece sermayenin kendisini genişletmesine hizmet edip etmediğin ölçütü temelinde ele almak gerekmektedir. Yoksa artı-değer üretmediği halde banker kapitalistin, ticari kapitalistin artı-değerden pay almasının aracı haline gelmiş olan ticari emeği ve banka memurlarının emeğini “üretken emek” ilan etmek kaçınılmaz hale gelir. Öyle ya, tüccar sermayesi ve banka sermayesi için ticari emek, banka memurunun emeği üretkendir; çünkü artı-değerden pay almasını sağlamaktadır…
Kapitalizm geliştiği oranda proletarya büyür, ama sermayenin organik bileşimi yükseldiği oranda sermayenin işgücüne olan talebi görece düşer. Kapitalizm geliştiği oranda üretken emek kategorisi büyür ama öte yandan da göreli olarak düşer.
Üretken emek sadece maddi metalar üreten maddi üretim sektörüyle sınırlanamaz. Artı-değer üreten maddi olmayan sektörlerde de maddi olmayan emeğin belli türleri de üretken emek kategorisine girer. Örneğin ordu, polis, sivil bürokrasinin büyük bir kesimi, rantiyer kesimlerin, vb. emeği üretken emek kategorisine girmez. Aksine bunlar üretken emeğin ürünü olan ulusal gelirden geçinen parazitlerdir. Örneğin “sosyal hizmetler” kategorisinde yer alan ama kamusal yükümlülük çerçevesinde işlev gören emek de üretken emek kategorisine girmez. Ama özel kapitalist sektörün işlettiği ya da özelleştirmeler yoluyla sermayeye devredilen sağlık, eğitim, kültür vbg. hizmetlerde çalışan emek, “gayrimaddi” emek olarak, üretken emek kategorisine girer. Burada söz konusu olan otomobil fabrikası ya da mobilya fabrikası vs, değil ama “sağlık fabrikası”dır, “eğitim fabrikası”dır, “kültür fabrikası”dır, vb. vb. Çünkü bu “fabrika”larda çalışan emek/işgücü değişim değeri yaratmakta, artı-değer üretmekte, sermayenin kendisini genişletmesine neden olmaktadır. Ücretini gelirden değil sermayeden almaktadır. Eğitim, sağlık, kültür, medya sektörleri hizmet sektöründe işgücünün en büyük bölümünü bağrında barındıran sektörlerdir. Kuşkusuz bu sektörler, Marx döneminde, hatta Lenin döneminde ancak sınırlı ölçeklerde gelişmişti. Ve maddi üretim sektöründe çalışan proletarya proletaryanın ana gücünü oluşturmaktaydı. Ama gerek Marx, gerekse de Lenin, kapitalizmin gelişimiyle hizmet sektörünün ve maddi olmayan emeğin geliştiğini ve gelişeceğini de görerek, gelişmenin yönüne de işaret etmişlerdi…
Hizmet sektöründe artı-değer üreten alt sektörler 1950’ler sonrası hızla büyümeye başladı. “Neoliberal politikalar” sürecinde de kamusal olan devasa çaplı işletmeler özel tekelci kapitalist sektöre aktarıldı. Bu gelişme, pek çok hizmetin özel kapitalist hizmet fabrikasına dönüşmesine yol açtı. Böylece üretken emek kategorisi küresel çapta büyüdü.
Kısacası, “küreselleşme” ile, “enformatikleşme”yle üretken emek dünya çapında büyümeye devam etmiştir. Şu veya bu kapitalist sektörde üretken emeğin mutlak ve göreli olarak gerilemesi, üretken emeğin mutlak olarak büyüdüğü gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.
Alex Callinicos’un, “Postmodernizme Hayır- Marksist Bir Eleştiri” isimli kitabına Paul Kellog’dan aktardığı şu alıntıyı, biz de kitabımıza aıyoruz. Alıntı, dünya çapında sanayi proletaryasının durumu hakkında bir fikir vermesi bakımından yararlı olacaktır.
“Sanayideki istihdam, 1960-1982 yıllarında Türkiye’de %65, 1958-81 yıllarında Mısır’da %179, 1953-1981 yıllarında Tanzanya’da %623, 1970-1980 yıllarında Zimbabwe’de %57… 1970-1982 yıllarında Brezilya’da %212, 1971 - 1981 yıllarında Peru’da % 34 ve, şaşırtıcı bir biçimde, Güney Kore’de 1956-82 yıllarında 2500 artmıştır. Dünya ölçeğinde bu, 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yıl içinde endüstriyel istihdamın %14.1 arttığı anlamına geliyor. Bu dönemde ‘gelişmiş piyasa ekonomilerinin’ (özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa), sanayi istihdamında %6.5’lik bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir. Ne ki, ‘gelişmekte olan piyasa ekonomileri’ %58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomiler” de bu oran %16’dır; farkı da bu yaratır… Dünya ölçeğinde, tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sayıdaki sanayi işçisi vardır… Önde gelen 36 sanayileşmiş ülkelerdeki sanayide çalışan işçi sınıfı, … 1977 ve 1982 yılları arasında sayısını 173 milyondan 183 milyona çıkarmıştır. Bu durum gerçeği büyük ölçüde olduğundan daha önemsiz gösteriyor, çünkü savaş sonrası dönemdeki en kötü ekonomik gerilemenin - ki Batı’da milyonları bulan işten çıkarmaların görüldüğü bir resesyondu- en kötü yılı 1982 idi.” (s.194-195, Ayraç yay.)
İmparatorluğun kalemşörleri Hardt ve Negri, “İmparatorluk” kitabının devamı olan “Çokluk” kitabında, şöyle yazmaktadırlar:
“Maddi olmayan emeğin hegemonya kurmaya meyili olduğunu söylediğimizde, bugünün dünyasındaki işçilerin çoğunun asıl olarak maddi olmayan mallar ürettiğini söylemiyoruz. Aksine, tarımsal emek, yüzyıllardır olduğu gibi, nicel açıdan baskın olmaya devam ediyor ve üstelik endüstriyel emekçilerin küresel sayısı da azalmış değil. Maddi olmayan emek küresel emeğin bir azınlığı durumunda ve yerkürenin kimi hakim bölgelerinde yoğunlaşmış halde.” (s. 123)
Hardt ve Negri, gerek ilk gerekse de ikinci kitaplarında kendilerini yarı dolaylı biçimde “yeniçağ”ın Marx ve Engels’i, kitaplarını da “Kapital” ve “Komünist Manifesto” olarak ilan etmektedirler. Ki baylarımız, yaltakçıları tarafından da böyle lanse edilmiştir ve edilmektedirler. “Çokluk” kitaplarında, kendilerine gelen eleştirileri yanıtlarken, “Aynen Marx ve Engels’in Manifesto’nun ikinci bölümünde komünistlere yönelik eleştirileri kataloglaması gibi” davranacaklarını söylüyorlar. Ve “eleştiri”leri yanıtlıyorlar. Yanıtladıkları eleştirilerden birisi, “Siz aslında Leninistsiniz”, ikinci bir “eleştiri” ise “ ‘Siz aslında koyun postuna bürünmüş postmodern Leninistlersiniz.’” eleştirisidir. (s. 240- 241) Doğal olarak baylarımız ne Leninist ne de “postLeninist” olmadıklarını anlatıp durmuşlar; nedenlerini de kendilerine göre izah etmektedirler. Kuşku yok ki, iki kitaplarında da ana saldırılarını Marksizm-Leninizm üzerinde yoğunlaştırmalarına karşın, hala, “siz Leninistsiniz”, “postLeninistsiniz” eleştirilerinin (!) gelmesi İmparatorluğun kalemşörlerini hem çok ürpetmiş olmalı hem de çok üzmüş olmalı.
Aynı yerde, “ ‘Siz aslında işçilere karşısınız’” “eleştirisine yanıtlarken, şöyle diyorlar baylarımız:
“Oysa bizim analizimizde, ne artık endüstriyel işçi sınıfının kalmadığı ne de sayısının küresel ölçekte azaldığı iddiası var.” 
            Baylarımızın “İmparatorluk” isimli kitapları, tüm laf canbazlıklarına karşın, emperyalizm ve ABD savunusuna adanmış bir propagandaydı. Kitap ve yazarları, ilerici, devrimci, komünist çevreler tarafından yaygın eleştiriye tabii tutuldu. Baylarımız, kapitalizm ve emperyalizm, “neoliberalizm” savunucuları dışında fazlaca bir itibar görmedi. (Kuşkusuz ki yine de önemli bir ideolojik etki yarattıkları da göz ardı edilemez.) Bu durum, zevahiri kurtarma babında, baylarımızın bazı gerçekleri, yukarıdaki sözlerden de görülebileceği gibi, itirafa zorlamıştır. Ancak böyle de olsa, amaçları bağcı dövmek olanların (ki aynı amaç “Çokluk” kitabına da damgasını basmaktadır) ağzından bazı gerçeklerin itirafı, yine de yararlıdır ve maskelerini yırtmada işe yaramaktadır. 

3 Mayıs 2014 Cumartesi

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? IX



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                     IX
“Postkapitalizm”de Emek Kendi Değerini Kendisi mi Belirliyor?
Kapitalist üretim tarzının sırrı artı-değer sömürüsünde yatar. Bu sırrı ilk keşfeden ve sistematik bir şekilde çözümleyerek bilimsel bakımdan soyutlayıp teorileştiren de Marx olmuştur. Marx’ın, Marksizm-Leninizm’in kapitalizm tahlilinin kilit taşı artı-değer teorisidir. Marx’ın artı-değer teorisiyle oynamak, revize etmek “kelebek etkisi” yaratır. Sermayenin açık-seçik ideologları kadar postmodernist ideologlar da bunun bilincindedir. Bundan dolayıdır ki kapitalizmin açık ve gizli temsilcileri ve savunucuları ideolojik saldırılarını artı-değer teorisinin “çürütülmesi” üzerinde yoğunlaştıra gelmişlerdir. Postmodernistlerin, postMarksistlerin, Negriciliğin “modernizmin, endüstrinin, proletaryanın bittiği”, “Marx’ın emek değer teorisinin geçersizleştiği”, “artı-değer sömürüsünden bahsedilemeyeceği”, “emeğin kendi değerini kendi belirlediği” bir postmodern çağda yaşadığımız teori ve tezleri de, gerçekte kapitalizm cephesinden gelen burjuva revizyonist saldırının bir diğer ifadesidir. Bu teori ve tezlerin tümü de burjuvazinin cephaneliğinden alınmıştır.
Negriciliğin dayandığı, temsil ettiği postmodernist çizginin artık çağımızda emeğin, özellikle de “gayrimaddi emek”in “kendi değerini kendi belirlediği” tezi, “kendiliğinden çekirdek komünist” çağa girildiği tezi ile bütünleşiktir. Kuşkusuz ki herhangi bir bilimsel değere sahip olmadığı gibi somut tarihsel gerçeğe de tümüyle, evet tümüyle, aykırı burjuva liberal revizyonist bir tezdir. Hele de kapitalist sömürünün dizginlerinden boşaldığı; işçi sınıfının kazanımlarının amansızca gaspedildiği; proletaryanın mutlak ve göreli olarak yoksullaştığı; kronik ve yapısal kitlesel işsizliğin, işsizliğin ana biçimi haline geldiği; sık sık patlak veren ekonomik krizlerle “gayrimaddi emek” kategorisine giren “beyaz yakalı” işçilerin, “kafa emekçileri”nin de milyonlar halinde sokağa atıldığı; her türlü iş güvencesinin adeta yok edildiği, işgücü piyasasının sudan ucuza getirildiği, işgücü piyasasının son derece esnekleştirildiği bir tarih kesitinde bu tip tezlerin postmodern tekniklerle piyasaya arzı-endam edişi ve ÇUŞ’ların koruyucu gücü eşliğinde pazarlanması daha da iğreti bir burjuva propagandadan ibarettir. Kapitalist üretim tarzı, artı-değer, kar ve sermaye üreten bir üretim tarzıdır. Bu onun nesnel doğasıdır. Kapitalizmi prekapitalist üretim tarzlarından ayıran temel şey, artı-değer sömürüsüdür, kar için üretimdir, sermayenin artı-değer sömürüsü üzerinde sermaye üretmesidir.
Kapitalizmde, ÇUŞ’lu emperyalist kapitalizmden başka bir şey olmayan “postkapitalizm”de, dendiği gibi, emek kendi değerini kendi belirliyorsa, bu durumda artık kapitalizmden tabii ki bahsedilemez. Zaten söylenen de, daha doğrusu söylenmek istenen de budur. Doğal olarak bu durumda, artı-değerden, kar için üretimden, sermayenin sermaye üretmesinden, azami kar yarışından, emek ve sermaye arasındaki temel çelişkiden, bu çelişkinin biricik çözüm yolu olarak proleter-sosyalist devrimden bahsedemeyiz demektir. Çünkü bu durumda, demek ki, ücretli kölelik düzeninden, ücretli emek (işgücü) sömürüsünden kaynaklanan bir artı-değerden eser kalmamıştır, ne idiğü belirsiz yeni bir üretim tarzına geçilmiştir vs. Öyle ya, inanacak olursak, ücret, artık işgücünün değil emeğin karşılığı haline dönüşmüştür. Pek sevgili kapitalistlerimiz artık işçilerin “emeğinin” karşılığını tam olarak ödemektedirler! Evet, bize söylenen şey tamda budur!
Maddi emeğin gayrimaddi emeğe, ücretin işgücünün değil emeğin karşılığına dönüşmüş olduğu iddiası sömürüden arınmış bir kapitalizm, ücretli köleler sınıfı olan proletaryadan arınmış bir kapitalizm, kendiliğinden komünist olan bir kapitalizm teorisini ifade ediyor. ÇUŞ’lar da işçi sınıfının, ezilen, sömürülen sınıf ve tabakaların böyle düşünmesini istiyor, ÇUŞ’lar bunu doğrudan iddia ettiklerinde inandırıcı olamayacaklarını bildiklerinden Negrilere gereksinim duyuyor. Son çeyrek asırda Negrilerin yerden mantar gibi türediklerini çok iyi biliyorlar. Ve devşirdikleri Negri türünden aydınların, Negricilik türünden akımların suretinde “solcu” olarak arenaya arz-ı endam ediyorlar ve böylece modern kölelik düzenini, uluslararası tekellerin emperyalizmini insanlığın ortak düşü/cenneti olarak pazarlıyorlar. Ki alık küçük burjuvazi ise Negrileri çağın önemli sorunlarına ışık tutan “değerli aydın”lar olarak alkışlamaktadır.
Toyota’da, BMW’de, Hewlett-Packard’da, Microssoft’da, Koç ve Sabancı’nın “enformatik” işletmelerinde çalışan kafa (ve kol) işçilerine, “sizin fabrikalarınız patronsuz, işçisiz, ortak mülkiyet olan fabrikalarmış ve siz, özgür insanlar olarak, kendi ücretlerinizi kendiniz belirliyormuşsunuz ve üstelik emeğinizin karşılığı olacak tarzda özgürce belirliyormuşsunuz; çok çok değerli solcu aydınımız Negri(ler) bunu söylüyor, siz ne dersiniz?” diye soracak olursak ve Negri’yi bu işçilerin ellerine verecek olursak, kuşku yok ki işçiler önce Negri’ye temiz bir sopa çekeceklerdir. Ardından da kahkahalar eşliğinde Negri’yle, Negrilerle bir güzel dalgasını geçeceklerdir. Buna kuşku yok! Çünkü onlar öz deneyleriyle söz konusu saçmalıkların “harama hile katma” olduğunu bilecek kadar da bir donanıma sahiptirler.
Ücretin, işçinin emeğinin karşılığı olduğu “tez”i ve propagandası kapitalizmin asırlara dayanan yaşamı boyunca sermaye ve ideologları tarafından propagandası yapılagelen sahte bir tez ve propagandadır. Negriler, “Tarihin Sonu”nu, kapitalizmin sonunu, vb. ilan ederek, iğrenç bir derinlik gösterisinin ardına, iki yüzlülükte sınır tanımayan bir üslubun ve dil oyunlarının arkasına gizlenmeye çalışarak aynı kokuşmuş tezi güncellemekten başka bir şeyi yapmamaktadırlar. Oysa bilakis Marx’ın 4 ciltlik dev yapıtı Kapital eseri, söz konusu propagandaya öldürücü darbeyi çoktan indirmiştir. “Enformatik çağ”ın Negrileri ne yaparsa yapsınlar, onlar deveye bindikleri için asla çalı arkasına saklanamayacaklardır ve saklanamamaktadırlar da!
Kapitalizmde ücret emeğin değil, işgücünün fiyatıdır. Kafa ya da kol emeği fark etmez, işgücünün bu iki kategorisi de emeğin değil, sadece işgücünün karşılığını alırlar. İş günü, gerekli (zorunlu) emek zamanı ile artı-emek zamanını (bedava emeği) temsil eder. ücret işgücünün değerinin karşılığıdır; işçinin gerekli emeğinin değerinin karşılığıdır. İşgücünün artı-emek zamanı, bu zamanda harcanan emeğin karşılığı ise, artı-üründür, artı-değerdir. Artı-değer kapitalist için bedava emektir ve kapitalistin gaspettiği değerdir. Açık ki bu durumda işçi emeğinin değil, işgücünün değerini almaktadır. İşgücünün değerinin fiyatı da ücreti oluşturmaktadır. Emeğin kendi değerini kendi belirlediği ve karşılığını aldığı iddiası çok açık ki kapitalist sömürüyü gizlemekte, yok saymaktadır. Bu birinci noktadır.
İkinci olarak, kapitalizmde, işgücü bir metadır. Kendi değerinden daha büyük bir değer yaratan meta olarak, diğer metalardan farklı olarak, kendi değerini kendi belirlemek bir yana, kural olarak kendi değerinden daha ucuza sapma eğilimi taşır. Sermaye elindeki bütün imkânları kullanarak işgücünü ucuzlaştırmaya çalışır. İşgücünün ucuza mal edilmesi gerekli emek süresinin daha kısaltılması, böylece artı-emek zamanının daha uzatılarak gaspedilecek artı-değerin miktarının ve oranının arttırılması demektir. Bundan dolayıdır ki ücret sorunu, proletarya ve burjuvazi arasında dur-durak bilmeksizin gündelik kavgalarının en can alıcı sorunlarından birisi olarak hep gündemde kalır. Kapitalistler gerek işgününü azami derecede uzatarak, gerekse de emek üretkenliğini yükselterek, emeğin yoğunluğunu arttırarak gerekli emek zamanını alabildiğince kısaltmaya, artı emek zamanını ise olabildiğince uzatmaya çalışırlar.
Bugün sermayenin organik bileşimi daha da yüksek; yani Negrilerin taptığı “enformatik ekonomi”de teknoloji-otomasyon-emek üretkenliği bir hayli gelişkin. Ama unutmamak gerekiyor ki “kapitalist üretimin sınırları içerisinde emek üretkenliğinin gelişmesinin tüm amacı, işgününde, işçinin kendi yararına olarak çalıştığı sürenin kısaltılması, ve bu kısaltma yoluyla, kapitalistin çıkarına bedavadan çalışacağı sürenin uzatılmasıdır.” (Kapital, C. I, s. 311) “Enformatikleşme” ve “postmodern çağda emek kendi değerini kendi belirliyor” teori ve tezleriyle işte aynı zamanda bu gerçek gizlenmek, örtülenmek, unutturulmak isteniyor.
Yine Marx’ın belirttiği gibi, “Emeğin maliyetini… sıfır noktasına doğru durmadan zorlamak, sermayenin değişmeyen eğilimidir.” (age, C. III, s. 573) Bu olguyu postmodernistlerin, Negrilerin bir cennet olarak sunmaya çalıştıkları neoliberal “enformatik çağda”, “postkapitalizm”de, “Bilgi toplumu”nda çok çarpıcı bir şekilde görmekteyiz; esnek çalışma, taşeronlaşma, işgününün uzaması, iş güvencelerinin küresel çapta tasfiyesi, 1 milyar işsiz…
Evet, gerçek şudur ki “aşırı çalıştırma, emekçiyi bir dolap beygirine çevirme, sermayeyi çoğaltmanın ya da artı-değer üretimini hızlandırmanın bir aracıdır.” Ve “Kapitalist üretim biçimi genellikle, bütün pintiliğine karşın, kendi insan malzemesi konusunda çok hovardadır.” (Marx)
Ayrıca vurgulamak gerekir ki, emek üretkenliği ile işgücünün fiyatının yükselmesi hiçbir zaman el ele gitmez ya da emek üretkenliği ile aynı oranda artmaz. Negriciliğin, “emeğin kendi değerini kendi belirlediği” iddiası “enformatikleşme”yle artmış olan emek üretkenliği ile ücret artışları arasına eşit işareti koymakla da ayrıca açık bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Kaldı ki emek üretkenliği ile ücretlerin paralel yükseldiğini kabul etsek bile, yine de bu durumda bile yükselen ücret emeğin değil işgücünün karşılığı olmaya devam edecektir. Ki, emek üretkenliğinin gelişmesinin bir yandan canlı emeği azaltırken, öte yandan işgücünü ucuzlatarak, diğer yandan metaların fiyatlarını ucuzlatarak rekabette kapitaliste bir üstünlük yarattığını biliyoruz…
Makinenin “işgününün ölçüsüz derecede uzamasına büyük bir hız kazandırdığını” (Lenin), keza sabit sermayenin değer büyüklüğünün ve dayanaklılığının artmasının da (Marx) “kar delisi kapitalistleri işgününü uzatmaya teşvik” (Marx) ilettiğini biliyoruz. “Enformatik çağ”da bu olgulara tanıklık yapmaya devam etmektedir.
Üçüncü olarak, işgününün asgari sınırı işçinin kendi yaşamını sürdürmek ve işgücünü yeniden üreterek sermayeye satmasını sağlamaya elverecek çalışma süresini kapsar. İşgününün azami sınırı ise emek gücünün fiziksel sınırları ile moral sınırları tarafından belirlenip çizilir. Fiziksel sınır işçinin kendisini yeniden işgücünün üretimi için hazırlamasını, moral sınırı ise işçinin entelektüel ve toplumsal gereksinmelerini karşılamasını sağlayacak zamandan oluşur. Kuşkusuz ki bu sınır, söz konusu gereksinmelerin çeşitliliği ve büyüklüğüne, genel toplumsal ilerlemenin durumuna, düzeyine bağlıdır. Dolayısıyla işgünün asgari ve azami sınırı belli olduğuna göre bu sınır, söz konusu sınırlar içerisinde dalgalanır.
Tabii ki bu sınırın şekillenmesinde sermaye kadir-i mutlak bir güç değildir; burada, işçi sınıfının direnişi, işçi sınıfı hareketinin gücü de daima hesaba katılması gereken en önemli unsurlardan biridir… İşgününün sınırları tarih boyunca daima emek ile sermaye arasında “iç savaş”ın konusu olagelmiştir. Ve burada da güçler dengesinin belirleyici bir yerde durduğuna sadece dikkat çekmekle yetinip geçiyoruz. Fakat her durumda da “günün 24 saati boyunca emeğe el koyulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” (Marx) Çünkü 24 saat emeğe elkoyma, 24 saat süresince daha büyük artı-değer gaspı demektir. Ayrıca değişmeyen sermaye canlı emeği bir vampir gibi emerek, canlı emeği ölü emeğe çevirerek her an işletilmek ister. Çünkü atıl, işlevsiz kalan değişmeyen sermaye, başta sabit sermaye “yararsız sermaye yatırımını temsil eder” ve göreli bir değer kaybına uğrar. Kurt açlığı ile sermayesini genişletmek isteyen sermaye için bu dayanılmaz bir durumdur. Örneğin fazla mesai, üç vardiya sisteminin geliştirilmesinden de bunu görebiliriz. Marx’ın dediği gibi, “kar ve önüne geçilmez tutkusuyla, artı-değere duyduğu kurt açlığı ile sermaye, işgününün yalnız manevi değil, fiziksel en üst sınırlarını da çiğner geçer.”; çünkü sermaye için “işçi, bütün yaşamı boyunca emek-gücünden başka bir şey değildir”; “Emek-gücünün ömrünün uzunluğu sermayeye vız gelir. Onu ilgilendiren tek şey, bir işgünü boyunca akışı sağlayabilecek azami emek gücüdür. Bu amacına, tıpkı açgözlü bir çiftçinin, toprağın verimliliğini tüketerek ondan elden geldiğince fazla ürün koparması gibi, işçinin yaşamını kısaltarak ulaşır.” (Kapital, C.I, s.259) Nasılsa yedek işsizler ordusu (nispi nüfus fazlalığı) her an sermayenin elinin altında hazır ve nazırdır… “Dört bir yanını çeviren işçi kuşaklarının ıstıraplarını görmezden gelmek için böylesine geçerli nedenlere sahip bulunan sermaye uygulamada da, insan soyunun adım adım yozlaşması ve en sonu insanlıktan çıkması olasılığı karşısında da, dünyanın batma olasılığı kadar az ilgilenir.” (age, s.263) Tüm bu gerçekler Negrilerin “kendiliğinden iyi” “kendiliğinden komünist”, “özgürleştirici” “İmparatorluk”unun da, “postkapitalizm”inin de tipik gerçekleridir. Onlar süsleseler de temel gerçek budur. Negriler karda yürüyüp iz bırakmak istememektedirler ama ne yapsalar da karda izleri göz çıkarmaktadır.
Kapitalist üretim ilişkileri gibi kapitalist üretim ilişkilerinin bir bileşeni, bir biçimi olan kapitalist bölüşüm ilişkileri de “küreselleşme” ile daha fazla yoğunlaşmış, merkezileşmiş, uluslararasılaşmıştır. Bölüşüm ilişkileri üretim ilişkilerinin “öteki yüzünü” oluşturur. Ve kapitalizm meta üretimiyle üretim ilişkilerini, onunla birlikte bölüşüm ilişkilerini de (geliştikçe) yeniden ve genişletilmiş temelde üretir. Üretim ilişkileri tasfiye edilmeden de bölüşüm ilişkileri tasfiye edilemez. Postmodernizme, Negriciliğe göre ise kapitalist üretim ilişkileri kendiliğinden değiştiği için bölüşüm ilişkileri de değişmiştir. Böylece emek ve sermaye aşılmış, işgücünün değeri olan ücretle artı-emeğin değeri olan artı değer arasındaki farklılık da; işçiye ücret, patrona artı-değer biçiminde realize olan bölüşüm ilişkisi de sonlanmış ve yine böylece emek değerinin karşılığını alır hale gelmiştir. Oysa bilinen basit bir tarihsel ve toplumsal gerçektir, sömürücü karaktere sahip kapitalist üretim ilişkileri kendiliğinden sömürüsüz üretim ilişkilerine dönüşemez. Ve kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiyesinin, sömürüden arınmış toplumsal üretim ilişkilerini kurmanın tek yolu da proleter devrimdir…
Kapitalist üretim tarzında ve “küresel” dünyamızda emek, “gayrimaddi emek”, kafa emeğinin en seçkin kesimi olan “evrensel emek” hiçbir zaman kendi değerini kendi belirleyemez. Güçler dengesinin en elverişli olduğu koşullarda bile bu böyledir. Amansız kapitalist rekabet ve emek-sermaye dengesinin emek lehine olduğu koşullarda kafa emeğinin, “evrensel emeğin”in en fazla pazarlık olanağı artar, emek sürecinden ücret olarak payına düşen payını bir miktar yükseltebilir, vb.
Biliyoruz ki sermaye, artı değer getiren bir değerdir. Artı-değer üretimi ve gaspı kapitalizmin ana amaç ve itici gücüdür. Ve artı-değeri üreten de canlı emektir. Eğer canlı emek kendi değerini kendi belirlerse, eğer işgücünün değil de emeğinin değerini/karşılığını alırsa, bu durumda artık kapitalizmden bahsedilemez. Zaten bizlere söylenmek istenende tam olarak budur. Temel üretim araçları kapitalist özel mülkiyetken, işgücünden başka satacak şeyi olmayan işçi sınıfının, “emeğin” kendi değerini kendi belirlediği iddiası salt safsatadan ibarettir.
Marx’ın dediği gibi “kapitalist birikim yasası, aslında yalnızca şunun ifadesidir: Birikimin özünde saklı niteliği, emeğin sömürülme derecesindeki her türlü azalması ve kapitalist ilişkinin gittikçe büyüyen boyutlarda olmak üzere devamlı yeniden ve yeniden üretimini ciddi bir şekilde tehlikeye sokacak her türlü ücret artışını daima dıştalar.” Kapitalist üretim tarzında da “durum, bundan başka türlü olamaz”
Dördüncü olarak, emeğin kendi değerini kendi belirlediği iddiası emeğin kapitalist kısıtlarından kurtularak özgürleştiği “teori”sine dayanıyor. Bu “teori”de “postmodernizm”in, “İmparatorluk”un devrimci ve özgürleştirici bir “imparatorluk” olduğu safsatasına dayanmaktadır. Eh, özgürlükler çağında emeğin de özgürleşmiş ve kendi değerini özgürce kendisinin belirlemesi anlaşılır bir “olgu” oluyor tabii ki. Modern kapitalist köleliğin “neoliberal” emperyalist dizginsiz baskı ve sömürü döneminde ücretli köleler sınıfını daha da azgınca köleleştirdiği bir dönemde, kuşku yok ki ÇUŞ’lar, Negri türü ideolojik uşaklarına bakarken bir yandan dudaklarını ısırırken öte yandan da bıyık altından gülüyorlardır…
Kapitalizmde sömürü maskelenmiştir. Görünüşte işçi özgürdür. İşgücü metasını satıp satmama işçinin “özgür” iradesine (!) kalmıştır. Meta satıcıları ve alıcıları metalarını kapitalist pazarda satıp satmamada, alıp almamada tümüyle özgürdürler. Oysa bu özgürlük işçinin aç kalma, açlıktan ölme özgürlüğüdür. Açık ki bu “özgürlük” sermaye için özgürlüktür ama işçi için değil. Kapitalist toplumda bu özgürlük ücretli köleliği gizleyen sözde bir özgürlüktür.
Görünüşteki bu özgürlük ve işçinin işgücünü diyelim ki bir saat, bir gün, bir hafta, bir aylık ücret karşılığı patrona satması, görünürde “maddi” ve “gayrimaddi emek”in kendisine ve “kamuoyu”na emeğin değerinin ödenmesi olarak yansır. Oysa gerçek farklıdır. Bu görüntünün doğmasının, yanılsamalı anlaşılmasının nedeni, modern ücretli kölelik düzenindeki sömürünün, köleci ve feodal toplumlardan farklı olarak, maskelenmiş olmasıdır. “Özgür işçi”, “işgücü metasını satıp satmamada özgür olan işçi”, “özgürce sattığı metasının fiyatını/ücretini alan işçi” görüntüsü söz konusu maskelenmenin yansıma biçimleridir. Sermayenin açık ve gizli ideologları ve propagandistleri işte bu görüntüye dayanarak öteden beri iş ücretini, işgücünün değil de emeğin fiyatı/karşılığı olarak lanse etmektedirler. Negricilik de aynı oyunu oynuyor. Aynı yolun yolcularının aynı oyunu oynaması eşyanın tabiatı gereğidir.
Oysa Marx’ın çarpıcı bir tarzda ortaya koyduğu gibi, işçinin işgücünü satması, sermayenin işgücünü satın alması “her ne kadar karşılıklı serbest sözleşmeden doğuyormuş gibi görünürse görünsün, bu emek daima zora dayanan emek olarak kalır.” “Burjuva toplumun görünüşünde, işçinin ücreti, emeğin fiyatı olarak görünür. Böylece, herkes, emeğin değerinden sözeder ve bunun para olarak ifadesine onun gerekli ya da doğal fiyatı der.” (Marx) Negricilik de aynı şeyi söylüyor. Ve bir de bu yoldan kapitalist ve “postkapitalist” düzende “zora dayanan” emek olgusunu demagojik bir şekilde gizlemeye çalışır. Görüntüyü gerçeğin, özün yerine geçirmek, görüntüyü gerçeği örtmenin aracı olarak kullanmak, “şeylerin kendilerini çoğu zaman tersine çevrilmiş görüntüleri içinde açığa vurdukları,” kapitalist üretim tarzını aklamak ve kurtarmak için kullanma postmodernizmin ve “doruğu” Negriciliğin de bilim düşmanı karakterinin tipik bir yansımasıdır. Ee, “evrensel doğrular”, “evrensel bilim” postmodernistlerimiz tarafından boşuna yadsınmıyor tabii ki… “Gerçekliğin düşünceden farklı ve bağımsız olduğu fikri demode oldu. Gerçekliğin algılanmasındaki bu değişim, geçen yıllarda gerçek bir devrime varan bir noktaya doğru sürat kazandı.” (Soros, Açık Toplum, Küresel Kapitalizmde Reform, s. 39) diyen ünlü spekülatör ve de taze filozofumuz (!) Soros, “sosyal bilimleri bilimsel statüsünden mahrum bırakma”yı, “Sosyal olguları anlamak için evrensel geçerli teoriler öne sürmekten” kaçınmayı  (age., s. 63) boşu boşuna önermiyor. Gerçekte Negriler, Sorosların kapitalist dünyasının “sol” maskeli izleyicileridirler. Ondandır ki Negriler, kaotik, anlaşılamaz, kavranamaz, her şeyin yapay olduğu “hiç yerde” yaşadığımızı, evrensel nesnel hareket yasalarının ve bilimin olmadığını vs. ileri sürüyorlar ve böylece de iplerinin Sorosların elinde bulunduğunu; gerçek sahiplerinin sesi olduklarını göstermiş oluyorlar…
Evet, kapitalizmde sömürü maskelenmiştir, demiştik;
“Angaryada, işçinin kendisi için harcadığı emek ile, efendisi için harcadığı yükümlü emek, birbirinden yer ve zaman olarak en açık şekilde ayrıdır. Köle emeğinde ise, işgününün, kölenin kendi yaşaması için gerekli tüketim maddelerini yerine koyduğu kısmı, yani aslında yalnız kendisi için çalıştığı kısmı bile, efendisi için harcadığı emek olarak görünür. Ücretli emekte ise, tersine, artı-emek ya da karşılığı ödenmemiş emek bile, karşılığı ödenmiş emek gibi görünür. Birinde, kölenin kendisi için harcadığı emeği, mülkiyet ilişkisini, diğerinde, ücretli işçinin karşılığı ödenmeyen emeğini, para ilişkisini gözlerden gizler.” (Marx, Kapital C.I, s.513) Marx devamla, “Emek gücünün değeri ile fiyatının ücret şekline ya da emeğin kendisinin değeri ve fiyatı şekline dönüştürülmesinin taşıdığı büyük önemi böylece anlayabiliriz. Aslında varolan ilişkileri görünmez hale getirmesi bir yana bir de bunları tepetaklak gösteren bir görünüm şekli, hem emekçinin ve hem de kapitalistin her türlü yasal kavramlarının, kapitalist üretim tarzının her türlü şaşırtmacılarının, özgürlük adına bütün göz boyamalarının, vülger iktisatçıların çeşitli maruz gösterme gevezeliklerinin temelidir.”, der. Demek ki, “özgürlük adına” göz boyama sadece Negrilerle ortaya çıkmış bir şey değil yani... Sömürülmeyen bir proletarya, artı-değer üretmeyen bir kapitalizm olarak lanse edilen “neoliberal” emperyalist dünya sistemi, postmodernistlerin, Negrilerin manipülatif hayal dünyasının bir ürünüdür sadece.
Beşinci olarak, “gayri maddi emek”, onun bir biçimi olan “evrensel emek”, diğer bir görünümü olan Ar-Ge sektöründeki emek, genel toplumsal emeğin bir parçasıdır. Azami kar susuzluğuyla dünya pazarına saldıran uluslararası tekeller ve arkalarındaki burjuva devletler, söz konusu emek biçimlerini azami derecede sömürmektedir. Ama “serbest piyasa ekonomisi”nde, “liberal özgürlükler çağı”nda yaşıyoruz. İşgücü piyasası küreselleşmiş ve esnekleşmiş durumda. Esnek piyasa, esnek işgücü gerçeği “gayri maddi emek”i ve onun en seçkin kategorisi olan emek kategorilerini ve işgücünü de pençesine/girdabına almış durumda. Bir yandan “gayri maddi emek” büyümekte, diğer yandan kronik kitlesel işsizlik. Öte yandan revizyonist/kapitalist (sosyal emperyalist) kampın dağılışıyla nitelikli ucuz iş gücünün, kitlesel çapta, özellikle “evrensel emek” kategorisinde, dünya pazarına akarak piyasayı genişletmesi. Keza nitelikli emeğin niteliksizleştirilmesi eğiliminin gelişmesi açık olgulardır.
Bu tablodan çıkan sonuç “gayri maddi emek”in kendi değerini kendi belirlemesi değil, emeğin sermayeye gerçek bağımlılığının derinlemesine ve genişlemesine pekişmesi, “küresel sermaye”nin denetimine daha güçlü girmesidir. İşsizlik kırbacı, kafa emekçileri arasındaki rekabet, beyin göçünün esnekleşip dünya piyasasına akışı, sık patlak veren ekonomik krizler, tüm bu vb. etkenler, kafa emeği piyasası üzerinde baskı kurarak iş ücretlerini aşağı çeken olgulardır. Ama bu olgular, kuşkusuz ki “küresel sermaye”nin ideolojik uşaklarının umurunda değildir. Onlar için önemli olan biricik şey uluslararası sermayenin Haçlı Seferberliği’nde üstlerine düşeni yerine getirebilmektir. Bunun için gerçeklerin “solcu” kamuflajla tahrif edilmesidir. “Kapitalistler ve bütün dünyadaki temsilcileri her sabah kalktıklarında Wall Street Journal’deki güçlü hükümete lanet okuyan yazılar” (Hard-Negri, İmparatorluk, s.355) okuduğunu iddia edebilecek, “ulus devlet”in “sonu”nu ilan edecek kadar yüzsüzce sözde tahliller yapan, “Bugün, bu kadar çok kapitalist zaferin ardından, sosyalist umutlar hayal kırıklıklarıyla beraber söndükten sonra” (s.411) diyerek umutsuzluğun bataklığına teslim olduklarını dile getiren, “III. Enternasyonalin üzgün, çileci” olduğunu ilan ettikleri teori ve pratiğine saldırarak da ÇUŞ’lar dünyasına rüştünü ispat eden “İmparatorluk”un yazarlarının emeğin özgürleştiği, kendi değerini kendi belirlediğini şarlatanca ilan etmeleri anlaşılır bir sonuçtur.
Postmodern, postMarksist şarlatanların aksine, mesela Alan Woods ve Ted Grant’ın şu analizleri, “gayri maddi emek” dünyasındaki tabloya yansıtması bakımından gerçekçidir. Birlikte okuyalım:
“Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muzdariptir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri- yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehditi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.” (Aklın İsyanı, Marksist Felsefe ve Modern Bilim, s. 417)
“Yeni teknolojiler, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres…” (age, s. 419)
Bu tabloda “beyaz yakalılar”ın, “gayri maddi emek”in hal-i pür melali hiç de iyi gözükmüyor değil mi! Oysa Hardt ve Negri, “gayri maddi emek” çağını (!) bir cennet olarak tasvir etmektedir. Kapitalist cehennemi emek dünyasının cenneti olarak lanse etmek açık ve tartışma götürmez bir şekilde Negriciliğin, postmodernizmin emperyalist kapitalizmin savunucusu olduğunu berrakça sergilemektedir. Emperyalist dünya sisteminin ölüm çanları çalmaktadır. Bundan dolayıdır ki can çekişmekte olan emperyalizmin “sol” maskeli savunucuları cami duvarına işemektedir. Atalarımız boşuna dememişler: “Eceli gelen köpek cami duvarına işer.”
Negrilerin “İmparatorluk” kitabına dizginsiz övgüler dizmiş biri olan Zizek’in konu hakkında söylediklerini aktarmak kuşkusuz yararlı olacaktır. Ancak önce, Zizek’in “Gıdıklanan Özne” kitabına atfen sorulan soruları yanıtlarken söylediklerini bazı bakımlardan aktarmak ayrıca yararlı olacaktır.
“Mesela Kitap Dergisi”nin 4. sayısında (Nisan 2007) yayınlanmış olan röportajında Zizek şunları söylüyor:
“Özne hakkındaki kitabımın hareket noktası şuydu: Günümüzün hemen hemen tüm felsefi yönelimleri, hatta birbirlerine esaslı karşıt olsalar bile, temel olarak anti-öznelci duruşun bazı türleri üzerinde uyuşurlar.” Açık ki, “tarihin sonu”nu, “öznenin sonu”nu ilan edenlerin, birbirine zıt kutupta duruyor gibi görünseler de ayın kendiliğindenliğe, emperyalist dünya sistemine boyun eğmesi anlaşılır bir durumdur. Kendisi de, tıpkı Hardt ve Negri gibi görünüşte postmodernizmi eleştirse de bir postmodernist, postmodernizmin “postMarksist” cinsinden olan Zizek bile giderek bu duruma tepki duymaktan kaçınamıyor. Kaçınamadığı için de “şeytan beni- saf rasyonel Kartezyen türünden olmasa da – özneye geri dönmemiz gerektiğini söylemek için kışkırtıyor” deme gereksinimi duyuyor.
O, “postpolitik evrenin sorunu şu: Biz ölümcül bir diyalog içinde olan bu tarafların her ikisiyle de yüz yüzeyiz. Şöyle düşünüyorum: Bu fasit daireden kurtulmak için, öznelliği yeniden keşfetmek zorundayız.” “Olan şu: Radikal bir şey zuhur ediyor. Şimdi bunu tanımlamak için bize birçok yeni terim öneriliyor. En sık kullanılanlardan biri paradigma değişimi döneminde ima eder… Ben eskiye yapışıp kalmak zorunda olduğumuzu ima etmiyorum. Fakat bu yanıtlar yanlıştır ve meydana gelen kopmanın sicilini gerçekten çıkaramazlar. Doğmakta olanın derinliğini, sadece, şu an olmakta olan şeyi eski standartlarla ölçersek kavrayabiliriz.”
“Öznenin sonu”, “evrensel bilimin sonu”, “evrensel ölçülerin sonu”, “nesnel gerçeğin sonu” vs. propagandasına göre daha ileri bir tavır alış sayılabilir Zizek’in bu tutumu; kuşkusuz her şeyin belirsiz, kaotik, anlaşılmaz, kavranamaz, tanımlanamaz, hiç yerde, yok yerötesi bir yerde vs. şarlatanlığına göre…
“Çok kültürcülüğün tam da işçi sınıfı politikasının son izlerinin politik alandan silindiği tarihsel anda patlamış olması, semptomatik değil midir? Birçok eski solcu için bu çok kültürcülük bir tür suni işçi sınıfı politikasıdır. İşçi sınıfının hala var olup olmadığını bilmiyoruz bile, o halde gelin ötekilerin sömürüsü hakkında konuşalım. Bunda bizatihi yanlış hiçbir şey olmayabilir. Ancak ekonomik sömürü sorunlarının kültürel hoşgörü sorunlarına çevrilmesinde bir tehlike söz konusu.”
Zizek, “işçi sınıfının hala var olup olmadığını bilmiyoruz bile” derken, kuşkusuz ki demagoji yaptığının bilincindedir. Bunu geçiyoruz. Ama dile getirdiği iki nokta önemlidir; kendi literatürümüzle dillendirecek olursak, Zizek’in sözlerinin anlamı şudur: İşçi sınıfı ve sosyalist hareketin yenilgisi kapitalist sömürüyü hoş görmeye yol açmıştır. Postmodernizm kapitalist sömürüyü meşru görüp savunmaktadır. Ki, Negrilerin kapitalizmin, sömürünün, artı-değerin sonu, emek kendi değerini kendi belirliyor, emek özgürleşmiştir, özel mülkiyet kolektif mülke dönüşmüştür, kendiliğinden komünist bir imparatorluk çağındayız, bir postkapitalist dünyadayız tezleri de bunu açıkça kanıtlamaktadır.
Zizek’in aynı röportajında işçi sınıfına seslenmenin, ekonomik sömürüye karşı çıkmanın “popülist sağ”a, Le Pen gibi “sağcı”lara bırakılmış olmasını, “direnmekten vazgeç”ilmiş olmasını ayrıca eleştirmektedir. Bir “postmodernist”in, onu “postMarksizm” biçiminde temsil eden birinin, Negri’ye övgüler dizen Zizek’in ağzından bu “analiz”lerin yapılması, her şeye karşın önemli sayılabilir...
Postmodern imparatorluk çağının devrimci özgürlükler çağı, “gayrimaddi emek”, “beyaz yakalı”lar için altın bir çağ olduğunu söyleyen Negriciliğe karşı Zizek”in şu sözlerini aktararak da birlikte bakabiliriz.
“İddia ediyorum ki, bugün bize özgürlük olarak sunulan şey, özgürlük ve demokrasinin radikal boyutundan- başka bir deyişle, toplumsal gelişmeye dair temel kararları mümkün olduğu kadar çok insanı, çoğunluğu bir araya getirip tartıştırma inancından- arındırılmış bir şeydir. Bu anlamda bugün biz, fiili bir özgürlük deneyimine sahip değiliz…
“Fakat Ulrich Beck gibi her şeyin düşünülmüş bir müzakere ve seçim meselesi olduğunu söyleyen insanlarca belirlenmiş olan bu yeni özgürlük dünyası, yeni özgürlüksüzlük hallerini içerebilir. İdeolojinin en saf haliyle karşı karşıya geldiğimiz şu örnek bu konudaki favorimdir: Biliyoruz ki, bugün profesyonel alanlarda uzun vadeli bir iş bulmak giderek zor hale geliyor. Akademisyenler ya da gazeteciler, örneğin genelde iki ya üç yıllık –daha sonra yenilenmek zorunda oldukları- sözleşmeler içinde yaşıyorlar. Gayet tabii ki, çoğumuz bunu travmatik, şok edici bir şey olarak yaşıyoruz; burada asla güven içinde olamazsınız. Fakat o zaman postmodern ideolog gelir ve der ki, ‘oh, fakat bu sadece yeni bir özgürlük, siz kendinizi her iki yılda bir yenileyebilirsiniz!
“Benim için mesele özgürlüksüzlüğün nasıl gizlendiği; tam da bize yeni özgürlükler olarak sunulan şeyde nasıl saklandığıdır…”
Özgürlük? Geçiyoruz; burjuvazinin özgürlükten anladığı soyma özgürlüğüdür; sermayenin proletarya ve halkları özgürce soyma özgürlüğüdür. “Burjuvazi iktidara geldiği her yerde… insanlar arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme” dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini, şövalyeliğe özgü coşkunluğu ve küçük burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, bütün belgeleri ve kazanılmış özgürlüklerin yerine tek bir özgürlüğü, yani vicdansızca ticaret özgürlüğünü koymuştur.” (Marx-Engels) Negrilerin, “post”larımızın emperyalist dünyasında da durum çok daha fazla böyledir.
Zizek’in, “neoliberal kapitalizm” koşullarında çalışanlar için genel geçerli olan gerçeklerine dair bir duruma değinirken,  akademisyenleri ve gazetecileri, yani kafa emeğini, kafa emeğinin bu en eğitimli kesimlerini örnek göstermesi önemlidir. Çünkü bu emek türleri, Hardt ve Negri’nin o yere göğe sığdıramadıkları demagojik ve manipülatif amaçlı hezeyanlarında vurguladıkları “gayrimaddi” emeğin önemli unsurlarıdır.
Peki, Zizek’in “favori” örneklerini oluşturan sözleşmeli çalışma, güvencesiz çalışma, travmatik durum, asla güven içinde olmama gerçekliği içinde kafa emeğinin, “gayri maddi” emeğin özgürleşmiş olduğu, kendi değerini kendi belirlediği aşağılık iddiasının herhangi bir karşılığı var mı? Elbette ki yok! Peki, ne var? Bol demagoji, emperyalizm ve sermaye yaltakçılığı...
20. asrın 1970’lerine dek göreli ayrıcalıkları, iş güvencesi vs. olan “beyaz yakalı”ların, kafa emekçilerinin konumu bugün pek çok bakımdan “mavi yakalı”lardan farklı sayılmaz. Bu kesim de gittikçe artan oranda hem mutlak hem de göreli olarak yoksullaşıyor ve on milyonlarca kafa emekçisi de kronik işsizlik canavarının pençesinde kıvranıp duruyor. Dar ve elit bir kalifiye kesimin, sermayeyle bütünleşmiş bir kesimin dışında “evrensel emek” kategorisine dahil olanlar da geleceğe herhangi bir biçimde güvenle bile bakamıyor. Eski çamların bardak olduğu bir “neoliberal enformatik çağ”dan geçiyoruz ve bu çok açık.
Böyle bir “çağ”ı, uluslararası tekellerin küresel emperyalist dünya sistemini bir cennet, ebedi mutluluk çağı olarak lanse edilmesi Negrilerin işi olabilir ancak. “Çok kültürlü”, “çok renkli”, “melez”, “akışkan”, “yapay”, “hiç yerde”, “özgürlükçü”, “yok yerde”, “ölçü ötesi bir yerde”, “merkezsiz”, “dışına çıkılmaz”, “kaotik”, “anlaşılmaz”, “şekilsiz” Tanrısal güçte, yıkılmaz bir imparatorluk! “Karşı imparatorluk mu?” Geçelim, lafı-ı güzaf… Burjuva kozmopolitizm övgüsü ve tapıcılığı da Negriciliğin bir diğer özeliğidir. Kendilerini yüceltenler ve yaltaklananlar tarafından “Belag-ı Azam” ilan edilen Hardt ve Negri sadece ve sadece kralın soytarılarıdır.
                                                                                                      DEVAM EDECEK