4 Aralık 2016 Pazar

Belge



Sovyetler Birliği Komünist Partisi (bolşevik)’in ve J.V. Stalin’in 1941–1945 Büyük Yurtsever Savaş’ındaki Rolü*

Oleg Şenin

Komünist Partiler Birliği/Sovyetler Birliği Komünist Partisi eski başkanının, Brüksel’de 2–4 Mayıs 2003 tarihleri arasında gerçekleştirilen, “Marksist-Leninist Parti ve Savaşa Karşı Anti-Emperyalist Cephe” konulu 12. Uluslararası Komünist Seminer’e katkısıdır.
Kapitalizmin gelişiminin sonuna dair kanıtlar, son zamanlarda daha çok sayıda ve daha sık olarak ortaya çıkıyor. Üretimin giderek daha da toplumsallaşan karakteri ile özel mülkiyet arasındaki uzlaşmaz çelişki, günden güne daha dayanılmaz ve apaçık bir hal alıyor. Emperyalizm bir dizi bunalımdan ancak yeni bir savaş sayesinde çıkabilir. 20 Mart 2003 günü, 57 yıllık barış inşasının, boyutlarını henüz bilemediğimiz bir biçimde yıkıldığı gün olarak insanlık tarihine sonsuza dek kazınmıştır.
Lenin’in doğru olarak belirttiği gibi, “Kapitalizm asla barışçıl bir biçimde ortadan kalkmayacaktır. Ya doğrudan doğruya sermayenin boyunduruğuna karşı bir ayaklanmaya götürecektir, ya da aynı sonuca savaşın acılı, sert ve kanlı yoluyla ulaşılacaktır.”
Sovyet Marksistleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi hegemonyasında tek kutuplu bir sistem yaratmayı amaçlayan inadının, dünyadaki yaşamı daha güvenli ve düzenli kıldığı masalını defalarca çürütmüşlerdir. Bu masalın tam tersine, dünyanın yeni bir paylaşımına yönelmiş emperyalist işgal savaşlarının ortaya çıkmasının yarattığı güçlü şoku yaşadık.
Dört yıl önce, Birleşmiş Milletler’den hiçbir onay almadan Yugoslavya’ya karşı yapılan barbar akını, geleceğe yönelik olarak savaşla yapılan bir araştırma, ultra-emperyalizmin güçlerinin denenmesiydi. Buna rağmen, üç aylık bombardıman “zafer”i daha yakın kılmadı. Belgrad’ın düşüşü, Rusya kompradorlarının “müttefik” rejimi Yugoslavlara ihanet ettikten sonra ancak gerçekleşebildi. Bugün dünya haritasında Yugoslavya diye bir ülke yok! Başbakanı, yaşayanlar arasında yer almıyor. Ülkesini Batı’nın planlarına uşaklık ederek parçalayan ve Slobodan Miloşevç’i gizlice La Haye mahkemesine teslim eden bu hain, hak ettiğini buldu.
11 Eylül 2001’deki karmaşık ve büyük ölçekli provokasyon ve ardından ABD’nin Afganistan’a saldırması, ilan edilmemiş bir üçüncü dünya savaşının başlangıcıdır. Bu savaş artık yeni bir aşamaya girmiştir. Olayların perde arkasında bir kere daha dünya siyonizmini buluyoruz. Onun buradaki çıkarının altında, İsrail’in nükleer silahsızlanmasına (300 adet nükleer savaş başlığı bulunuyor) ve Filistin toprakları üzerinde bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına yönelik talepler gizlidir. Kumar masasına sadece Irak ve Ortadoğu değil, tüm dünya sürülmektedir. Saldırının amacı: Birleşmiş Milletler Örgütünü ve onun Güvenlik Konseyini zayıflatmak ve gözden düşürmek, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını gözden geçirerek değiştirmek, yeni silahların gücüyle dünyanın Amerikan tarzı yeniden inşasını dayatmak, tam ve sınırsız dünya hâkimiyetine ulaşmak için belirleyici bir adım atmaktır.
Tüm bunlar, Birleşik Devletlerin eski ortaklarının ve yardımcılarının bile hoşuna gitmemiştir. Bu sebeplerdir ki, ilk defa olarak Birleşik Devletler’le Avrupa’nın önemli ülkeleri arasında ciddi ayrılıklar baş göstermiştir. İlk defa olarak NATO’nun birliği çatlamıştır. İlk defa olarak, Avrupa Birliği parçalanmanın eşiğine gelmiştir. Sonuç olarak yine ilk defadır ki, saldırı hazırlığı ve başlangıcı, dünya halklarının bu kadar kitlesel ve birleşmiş öfkesiyle karşılaşmıştır. Tüm bu çelişkiler daha da derinleşecektir. 
Bu yeni tarihsel koşullarda, doğru bir eylem stratejisinin ve taktiğinin özümlenmesi (özümlenir duruma getirilmesi), uluslarası işçi ve komünist hareketi için özellikle önemlidir, çünkü savaş, kapitalist dünyanın tüm çelişki ve uzlaşmaz karşıtlıklarını ölçüsüzce yoğunlaştırmaktadır. Devrimci durum, iktidardaki rejimlerin isteğine aykırı olarak hızla olgunlaşmaktadır. Bu konuda tarihi derslere başvurmak yararlıdır.
Lenin, Bolşevik Partinin Rusya’da Sovyet iktidarını güvence altına almak için verdiği mücadelenin kazandırdığı deneyimi inceledi ve bundan, emekçilerin kapitalistleri ve toprak sahipleri yenerek fethettiği vatanın savunmasının, nesnel bir tarihsel yasa olduğu sonucunu çıkardı:
“Egemen sınıf, yani proletarya, yönetmek istiyorsa, bunu aynı zamanda askeri örgütlenmesiyle de kanıtlamak zorundadır.”
Lenin’in, emekçi halk zafer kazandığında ülkenin savunması konusundaki tartışma ve yazılarındaki sebat, dikkat ve kesinlik (doğruluk), diğer sorunlar arasında askeri sorunların kesin bir biçimde çözüldüğü (kesilip atıldığı) Merkez Komitenin onun yönetimi altında yaptığı ve sadece 1919 yılındaki sayısı 14’ü bulan toplantılarda ve yine Sovyetler Birliği Komünist (Bolşevik) Partisi Merkez Komitesi Politbürosu’nun 40 toplantısında kanıtlanmıştır. 
Bu sebeple, sınıf mücadelesinin en çok kızıştığı dönemde, toplumun askeri durumu bir ölçüttür. Başka birçok kimse gibi, J. V. Stalin de İç savaş koşularında ülkenin olağanüstü yöntemlerle yönetilmesi gereğini kavrıyordu. Ama başka birçok kimseden farklı olarak askerlik sanatını derinlemesine inceliyor ve aynı zamanda askerlik biliminin ilkelerini devlet ve politika sorunlarına da uyguluyordu. Orduda hiç hizmet vermemiş ve askeri bir eğitime sahip olmayan bir kimse olarak Stalin, askeri akademinin uygulamalı derslerini izlemişti. Bu, aynı derecede akıllıca bir hareketti, çünkü burada sıklıkla, sadece askeri etkenleri değil, ama aynı zamanda toplumsal ve politik etkenleri incelemek de zorunlu oluyordu. Gelecekteki strateji uzmanı kişiliğinin temelleri tam da o yıllarda atılmıştı.
29 Mayıs 1918’de, Beyaz Ordular doğu ve güneyden Volga’ya doğru ilerleyerek Rusya’nın merkeziyle tahıl üretilen bölgeler arasındaki bağlantıyı tehdit ettiklerinde, hükümet, Stalin’i Rusya’nın güneyinin iaşesinden sorumlu genel yönetici tayin etti. 4 Haziran’da Stalin Çaritzin’e geldi. Raskolnikov[1] anılarında şöyle yazıyor:
“Stalin, Çaritzin’de her şeydi: merkez komite yetkilisi, devrimci askeri konsey üyesi, Sovyet ve Parti işlerinin yöneticisi… Tüm sorunları -her zamana olduğu gibi- ortaklaşa bir çalışmayla, yerel kurumlarla yakın ilişki içinde çözdü. Bu da bu kurumları etkiledi ve onun tartışmasız otoritesini daha da güçlendirdi.”
Stalin’in yetenekleri ve askeri sorunları çözmedeki becerisi, 30 Kasım 1918’de, yeni kurulan İşçilerin ve Köylülerin Savunma Konseyi’ne başkan vekili olarak atandığında ortaya çıktı. Başkanlığını yapan Lenin’le birlikte bu yeni yönetim organı, İç savaş döneminde başlıca askeri, ekonomik idare ve planlama merkezi haline geldi ve Troçki’nin Devrimci Askeri Konseyini kuşatarak kendi kontrolü altına aldı. 
5 Ocak 1919’da, Stalin, Cerjinski[2] ile, Kolçak’ın saldırdığı Doğu cephesine gönderildi. Komisyon’un tavsiyeleri “çok iyi disiplinli düzenli bir ordunun” oluşturulmasına temel teşkil etmiştir. Stalin partinin 8. kongresinde bundan bahsediyordu. Beş gün sonra, 30 Martta, Merkez Yürütme Komitesi’nin onayıyla Devlet Denetim Komiseri tayin edildi.
17 Mayıs’ta, Parti’nin Merkez Komitesi ve Savunma Konseyi, Stalin’i Udeniç’in yenmesi için Petrograd cephesine yolluyordu. 3 Temmuzda, Petrograd’ın düşmesi tehdidi bertaraf edilince, Stalin Moskova’ya geri döndü. Ama üzerinden fazla zaman geçmeden 9 Temmuzda Batı cephesine ve 26 Eylül’de de Denikin’in Moskova üzerine yürümeye başladığı Merkez Cephesi’ne gönderildi. 27 Kasımda, Merkez Yürütme Komitesi Prezidyumu tarafından, Petrograd’ın savunulması ve Güney cephesindeki saldırının örgütlenmesindeki hizmetlerinden dolayı  Stalin’e Askeri Kızıl Bayrak Nişanı verildi.     
Stalin, Leninizm’in İlkeleri’nde yer alan politik strateji ve taktikler konusundaki temel tezlerini, hiç kuşku yok ki, İç Savaş sırasında geliştirmiştir: Büyük güçlerin belirleyici anda düşmanın en zayıf noktasında yoğunlaştırılması, kesin sonuçlu saldırının yapılacağı anın seçilmesi, tüm güçlüklere rağmen kararlaştırılan hareketin sarsılmaz bir biçimde yürütülmesi, “düşman çok güçlü ve geri çekilme kaçınılmaz olduğunda, doğru bir geri çekilme temelinde hesaplanmış” ihtiyat manevrası, bu savaş ve örgütlenme biçimlerinden öncelikle somut duruma uyanlarının ileri sürülmesi, “olayların gelişme zinciri içinde yer alan ve kavranmasıyla tüm zincire hâkim olmayı ve stratejik başarıya ulaşmanın koşullarını hazırlamayı sağlayacak nitelikli halkanın her verili anda keşfedilebilmesi.”
İç savaş bittikten sonra, tarımsal üretim 1913’tekinin % 65’i, ağır sanayi üretimi ise %10’u kadardı.  Demir Yollarının 70.000 kilometreden fazla kısmı ve şebekenin neredeyse yarısı hizmet dışıydı. Tarım ürünlerinin toplanması ve dağıtımı yetersizdi. Tsiouroupa şöyle yazıyordu: “Moral bozukluğu (ya da ahlaksızlık), kargaşa ve makinemizin yok oluşu her yerde görülüyor. Erzak sağlama işlerinin sadece Ukrayna cephesinde, tarımı düzenlemekle görevlendirilen 1700 kişi öldürüldü.”
Bu sebepledir ki, Pazar ilişkilerine ve ayni vergiye geçme kararı, partinin 10. kongresinde neredeyse hiç tartışma yapılmadan alındı.
Stalin NEP’i zorunlu bir ara dinlenme olarak görüyordu. Bir yandan ülkenin uluslararası durumunun hafifletilmesi için tedbirler önerirken, diğer yandan Batıdaki ulusal kurtuluş güçlerinin desteklenmesinde özel bir dikkat gösterdi. İlk önce, “Batıda proleter devrimine destek verilmesi”ni değil, güçlü kapitalist devletlerarasındaki çelişkilerden yararlanılmasını öneriyordu. Bu da “Batıdaki birbirine düşman kapitalist gruplarla ekonomik işbirliği şekillerinin ve yöntemlerinin araştırılması”nı gerektiriyordu. Ancak imtiyazlar (tavizler) üzerine (kurulu) anlaşmalar ve bir dizi kapitalist ülkeyle yapılan ticaret, bu ülkelerin proletaryasına açık destek vermeyi dışlıyordu.
1926’da Hitler’in “Kavgam” kitabının ikinci bölümü Münih’te yayınlanıyordu. Geleceğin Führer’i açıkça söylüyordu: “Güneye ve batıya yönelik yüz yıllık Germen hamlesini durduruyoruz ve bakışlarımızı doğuya çeviriyoruz… Bu gün Avrupa arazisinden bahsederken, hepsinden önce Rusya’yı ve ona tabi olan komşu ülkeleri kastediyoruz.” Uluslar arası sermaye, onu dikkate alıyor ve beğeniyordu. Altı ay içinde Nasyonal Sosyalistler ülkede etkili bir politik güç haline geliverdiler.
New York Valisi ve geleceğin Birleşik Devletler Başkanı Roosevelt 1930’da şöyle yazıyordu: “Demokrasinin eski ideallerini korumayı başaramazsak, hiç şüphe yok ki, komünist fikirler bizim ülkemizde de güç kazanacaklardır.” Amacı komünizmin bozguna uğratılmasıydı. Komünizmin ve Sovyetler Birliği’nin amansız düşmanı Churchill, mevzilerini hazırlıyordu.
Komünist partinin ve ülkemizin geleceği için zorluk teşkil eden bu koşullar karşısında gelişmek için doğru yolu, yöneticilerin hepsi anlayabilmiş değildi. Goşizmin aldatıcı parıltısı sayesinde kendine taraftar toplayan Troçki, dünya sermayesiyle çok yakın bir gelecekte yapılacak olan savaşta SSCB’nin bozgununun engellenemez olduğu kehanetinde bulunuyor, aşırı ve delice bir inatla “sürekli” dünya devriminin yayılması çağrısında bulunuyordu. Bunu söyleyen Troçki’nin, günümüzün, “yeni küresel devrim” çağrısı yapan goşistlerinden yada “demokrasi”nin güzelliklerinin zor yoluyla –aslında imkansız olan- ihracını savunan aşırı sağcılardan farkı nedir?
Buharin gibi eskiden “goşist” olan sağdaki “komünistler”, tarım üretiminin ve hafif sanayinin gelişiminin birincil önceliğe sahip olduğunu sanıyorlardı. “Zenginleşin” sloganını kullanıyorlardı. Onların kendini komünist olarak adlandırmayı seven ama fiiliyatta oportünist olan bugünkü mirasçıları da onlarla aynı niteliklere sahiptirler. Sosyalizme geçişin, burjuva toplumunun reformla değiştirilmesi ve “Pazar ekonomisinin bilimsel temelde düzenlenmesi”nden başka bir yolla gerçekleşebileceğini düşünemiyorlardı.
Yine 1929’da Stalin, Buharin’in “diyalektik yoksunu bir kuramcı”, “skolastik düşünceli bir kuramcı” olduğunu açıkça söylüyordu. Sorunu şu şekilde ortaya koyuyordu: “Bir tarafta Marx’ın sınıf mücadelesi teorisi, diğer tarafta kapitalizmin sosyalizme entegrasyonu; Bir tarafta sınıfların çıkarlarının birbirine karşı uzlaşmaz zıtlığı, diğer tarafta sınıf çıkarlarının uyumu (ahengi).” (Bu son “teori”, hala komünist olarak adlandırılan, Duma başkanın [Rusya Federasyonu Komünist Partisi başkanı Genady Zyuganov kastediliyor –ç.n.] - yeni kurduğu partinin programının temelini oluşturdu.)
Demek ki ülkenin ayakta kalmasının ve bağımsızlığı korunmanın tek yolunu, sadece başlarında Stalin’in bulunduğu gerçek Leninistlerin bulabilmesi bir tesadüf değildi. Bu yol, sosyalizmin en kısa sürede tek ülkede kurulmasının yoluydu. Sosyalizmin ve onun maddi temelinin inşasına giden yol,  yeni insanın, yani sosyalist toplum insanının, sosyalizmin kurulduğu ilk ülkedeki kazanımlarının tam ve eksiksiz savunulması fikriyle uyuşan sosyalizm ve enternasyonalizm fikirlerine sadık insanın yaratılmasıydı. Stalin tarafından yönetilen komünist partinin çabaları tam da bu noktaya yoğunlaşmıştı. İşte tüm nüfusun kültüründe gerçekleşen muazzam başarıların, Sovyet sanat ve edebiyatının dünya çapında hayranlık uyandıran itibarının kökeninde yatan şey.
Hitler’in iktidara gelişi Stalin tarafından, “burjuvazinin, mevcut duruma barışçıl bir dış politika temelinde bir çıkış yolu bulmasının imkânsızlığının ve savaş politikasına başvurmak zorunda kalmasının bir işareti” olarak görülüyordu. 1933’ten sonra, Alman tekellerinin uzun vadeli kredilerinin % 78’i Birleşik Devletlerce sağlandı. 1934’le 1938 arası, askeri harcamaların Japonya’nın bütçesindeki oranı, % 43’ten % 70’e, İtalya’nın % 20’den 52’ye, Almanya’nınki ise % 21’den % 61’e yükseldi. Faşizm bile bile ve derece derece güçlendirildi. Bu sebepledir ki Stalin “Volga üzerinde bir üretim üssü” kurulması fikrini ortaya attı. Bu sebepledir ki, savaş sanayinin de temeli olan, ağır sanayiye büyük önem verildi.
 Bir Sovyet tank fabrikası
Sovyet tarihinin tahrifatçıları, içlerinde askeri kadroların da bulunduğu savaş öncesi komplo hareketinin kurbanlarından bahsederek timsah gözyaşları dökerler. Bugün, Tukaçevski’nin, Yakir’in ve diğerlerinin Alman ajanı olduklarının ortaya çıktığı kanıtlanmıştır. Kruşçev’in 1956’da buna tek kelime etmeye cesaret edememesi tesadüf değildir. Hiç hatasız olmasa da, silahlı kuvvetler, komploculardan ve hainlerden temizlendi ve yabancı ajanlarından kurtarıldı. Bu, Sovyet yönetiminin büyük başarısıydı. Bu yapılmadan ülkeyi savaşa hazırlamak imkânsızdı. Bu yapılmasaydı, savaş sırasında çok daha fazla Vlassov[3] olurdu.
İkinci beş yıllık kalkınma planının sonuçları, Sovyet sanayinin bilim ve teknik alanındaki silahlanmasını gözler önüne sermektedir. 50 yaşın altındaki insanların arasında okuryazarlık giderek arttı ve 10 milyon kişi düşünsel faaliyet gerektiren işlere katıldı. Stahanov hareketi, emeğin üretkenliğinde % 82’lere varan bir artış sağladı. Komünist ideolojinin amansız düşmanı, jeopolitik uzmanı Huntington, Rusların “Avrasya’nın kuzeyindeki sert doğa koşulları üzerindeki” zaferine büyük saygı duymakta ve SSCB’nin ulusal ekonomisinin 1929’dan 1941’e kadarki modernizasyonunu “atalarımızın ateşi bulması” ile karşılaştırmaktadır.
Ancak silahlanmanın önemli ölçütleri açısından, SSCB, özellikle de hava gücü söz konusu olduğunda, Almanya’nın gerisinde kalıyordu. Bu İspanya’da açıkça görülmüştü. J. V. Stalin, karmaşık bir durumda, emperyalistler arası çelişkilerden azami şekilde faydalanmayı başardı. Öncelikle, İngiltere ve Fransa’nın arkası kesilmeyen oyalama taktiklerinden sonra[4], çok yerinde bir hareketle Almanya ile 23 Ağustos 1939’da Saldırmazlık Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma sadece savaşı ertelemekle kalmadı, SSCB’nin batı sınırlarını genişleterek, Ukrayna’nın ve Beyaz Rusya’nın batısında ve Besarabya’da, 1920’de kaybedilen toprakların geri alınmasını sağladı.
V. M. Molotov’un anılarından aktarıyoruz:
“Stalin Hitler’i, Saldırmazlık Anlaşmasını Japon müttefikiyle hiçbir istişarede bulunmadan imzalamaya zorladı. Bu da öngördüğümüz gibi Tokyo’nun öfkelenmesine sebep oldu. Bu durum, Japon Dış işleri bakanı Matsuoka ile 1941 Nisan’ında Moskova’da yapılacak görüşmelerin başarısını önceden haber veriyordu.”
Bu şekildedir ki, önceden imzaladıkları Anti-Komintern Paktta karşılıklı taahhütte bulundukları halde, Japonların Almanlarla önceden istişare etmeleri gerçekleşmeksizin, Molotov ve Matsuoka bir Saldırmazlık Anlaşması imzalamışlardır. 13 Nisan 1941’de, Stalin, daha önce asla yapmadığı bir biçimde, Japon bakana tren garında eşlik etmeye bizzat kendisi geldi. Molotov bu günü şöyle anlatıyor:
“Tren bir saat gecikmeli geldi. Stalin’le biz, ona cömertçe içki ikram ettik ve onu neredeyse vagona kadar taşımak zorunda kaldık. Japonya’nın bizimle savaşa tutuşmaya kalkmaması, böyle uğurlama törenlerine değiyordu.”
1939 Eylül ve Ekim aylarında Estonya, Litvanya ve Letonya ile Sovyetler Birliği arasında karşılıklı yardım anlaşmaları imzalandı. Bu anlaşmalarla, bu Baltık cumhuriyetlerinin “sovyetizasyon”u söz konusu değildi. Ama Finlandiya hükümetiyle 7 ay yapılan görüşmeler sonuç vermedi ve 30 Kasımda savaş patladı. Bu savaş, SSCB’ye sadece büyük kayıplara değil, Milletler Cemiyeti’nden dışlanmaya da mal oldu. Leningrad’daki sınır, kuzeye taşındı.
Baltık ülkelerinin sovyetizasyonu, Hitler’in Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’a saldırmasından, Fransa’nın işgal edilmesinden ve bu Baltık ülkelerinde devrimci bir durumun ortaya çıkmasından sonra gerçekleşti. 14 ve 15 Temmuz 1940’da yapılan seçimler, emekçi halkın örgütlerinin mutlak zaferiyle sonuçlandın (Estonya’da oyların % 93’ünü, Litvanya’da % 99’unu aldılar). Bu ülkelerde yeni yeni palazlanan burjuvazi, seçimleri “yasadışı” olarak göstermeye çalıştıysa da, hiç kimse hile yapıldığını ispatlayamadı. 3, 5 ve 6 Ağustos 1940 tarihlerinde, SSCB Yüksek Sovyeti, bu üç yeni cumhuriyetin birliğe katılmasını öngören bir kararı kabul etti. 2 Ağustos’ta, Moldavya’nın SSCB’ye iltihakı onaylandı. Başından beri, Besarabya ve Moldavya otonom cumhuriyeti, bugünkü Pridniester, Sovyetler Birliği’nin bu yeni cumhuriyetinin parçalarıydılar.
Saldırmazlık paktı sayesinde kazanılan zaman zarfında, savaş hazırlıkları hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun bir şekilde devam ediyordu. Dünya seviyesini ve doğal olarak Almanlarınkini aşan, savaş meydanlarında faşist Alman birlikleri için kötü birer sürpriz teşkil eden tüm modern silah türleri, bu zaman aralığında geliştirilmiş ve üretime sokulmuştur.
5 Mayıs 1941’de, askeri akademilerin ödül kazanan öğrencileriyle yapılan bir toplantıda, Stalin Almanya’yla savaşın kaçınılmaz olduğunu ifade ediyordu:
“Biz komünistler, pasifist değiliz, adaletsiz savaşlara, dünyanın paylaşılması için yapılan emperyalist savaşlara, emekçilerin köleleştirilmesi ve sömürülmesi için yapılan savaşlara her zaman karşı çıktık. Her zaman haklı savaşları, halkların özgürlüğü ve bağımsızlığı için yapılan, halkların kapitalist sömürüden kurtarılması için yapılan savaşları, sosyalist anavatanın savunulması için yapılan en haklı savaşı savunduk.”
1941 Mayıs sonlarında, Hitlerci istilacıların SSCB’ye saldırmalarından bir ay önce, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Merkez Komitesi Politbürosu bünyesinde, dışarıdaki politik ve askeri durumun gözden geçirildiği geniş kapsamlı bir toplantı gerçekleştirildi. Ülke, yeniden hareketlenen faşist Alman ordusuna karşı güçlü bir biçimde karşı koymak için henüz hazır değildi. Alman ordusu, Batı Avrupa’ya boyun eğdirmiş, Avrupa ülkelerinin tüm kaynaklarını Alman emperyalizminin hizmetine sokarak Almanya’nın gücüne güç katmıştı. Bu dönemde faşist ordu, Avrupa’da modern savaş deneyimi kazanmıştı. SSCB sınırlarında, dişten tırnağa silahlı üç yüzden fazla tümen, saldırıya hazır bekliyordu.
SBK(B)P MK Politbürosu’nun bu toplantısının değerlendiren Stalin, şu tespitleri yapıyordu:
“1939-1941 dönemi, ülkenin her yoldan savunmaya hazırlanması için parti tarafından tutulan yolun doğruluğunu ortaya koyuyordu. Saldırıya karşı koymak için güçlü bir ekonomik temel yarattık. Esas olan budur.
“İkinci olarak, silahlı kuvvetlerle her gün meşgul olup, güçlü ve savaşçı bir ordu eğittik ve onu vatanın savunmasına hazırladık.
“Tarihin bize öğrettiği şudur: Orduya özen gösterilmediği zaman, ona moral desteği verilmediği zaman, ordunun moralini bozan başka bir moral oluşur. Ordu kendine has bir özenle korunmalı, halkın ve  yönetimin sevgisine sahip olmalıdır. İşte ordunun yüksek moral gücünün kaynağı buradadır. Orduya özenle bakmak gerekir. Zaferin ve başarının teminatı buradadır.”
Stalin orduya özenle eğildi ve bunu tüm Sovyet halkına öğretti. Kızıl ordu –ardından Sovyet ordusu- Sovyet halkının özenle büyütülmüş çocuğu oldu ve yenilmez hale geldi!
“İdeal olan, politikacı ve generalin tek bir kişilikte birleşmesidir. Uluslar arası politikayı zorunlu olarak bilen politikacı-strateji uzmanı, ülkenin içindeki durumu da açık bir şekilde gözünde canlandırmak ve dikkate almak zorundadır. Ekonomik imkanlarını, ülkenin içindeki politik koşulları ve halkın ruhunu bilmelidir.” (Clausewitz)
Stalin, Alman askeri tarihçisi ve kuramcısının bu tespitine tamamıyla  denk düşüyordu.
Ülkenin savunmaya hazırlanması sırasında, Politbüro, Sovyet silahlı kuvvetleri üzerindeki parti etkisini güçlendirmek için bir dizi önemli karar aldı. Bunlardan bazıları şöyleydi: Komünist askerlerin partiye kabul edilmesi, Kızıl ordudaki genç komünistler arasında faaliyetlerde bulunulması, 4000 komünistin Kızıl orduda politik çalışma yapmak üzere görevlendirilmesi.
Bununla birlikte, 22 haziran 1941’de Hitler Almanya’sı ülkemize kalleşçe saldırdığında ve saldırmazlık paktını alçakça çiğnediğinde, Kızıl ordu, zorlu bir biçimde direnmesine rağmen, ilk önce geri çekilmek zorunda kaldı. 24 Haziranda Tahliye Konseyi kuruldu ve başına L. M. Kaganoviç getirildi. Temmuz-Ağustos 1941’de, savunma bakanlığının etkinliğinden tatmin olmayan Stalin, ülkenin tüm silahlı kuvvetlerinin yönetimini üzerine aldı. 10 Temmuzda, büyük Genel Karargâh haline gelen Yüksek Komutanlık’ta yapılan değişiklikle, Stalin Timoşenko’nun yerine geçti. 19 Temmuzda Stalin savunma bakanı, 8 Ağustosta başkomutan oldu …
Ekim ayında, korumalarının tanıklığına göre en zor günlerde, Stalin düzenli olarak Moskova sokaklarında kendini gösteriyordu: İnsanlar liderlerinin onlarla birlikte olduğunu görmeliydiler.
1941’de, tam da Hitler’in SSCB’ye saldırısından sonra, Bay Roosevelt ve Bay Churchill, ülkemize yardıma hazır olduklarını bildirdiler. Bununla birlikte bu ülkelerin askerleri, Sovyetler Birliği’nin kazanma şansı konusunda şüpheliydiler. Amerikalılar üç ayda, Britanyalılar ise altı haftada Hitler’in SSCB’yi ezeceğini umuyorlardı. Kimse onun uzun süre dayanabilme yeteneği olduğuna inanmıyordu.
Stalin’le Hopkins[5] arasında 30 Temmuzda gerçekleşen ilk görüşmeden sonra, batılı politikacıların düşünceleri değişti. Stalin,  Kızıl ordunun uzun bir savaşa dayanabileceği ve büyük amaçları gerçekleştirebileceği fikrini müttefiklerin kafasına sokmayı başardı. Roosevelt’e doğrudan doğruya “Rus cephesinin hangi bölümünde olursa olsun tamamen Amerikan komutasındaki Amerikan birliklerinin görev yapmasını memnuniyetle karşılayacağını” iletti. 3 Eylülde, Britanya başbakanı Churchill’e yazdığı mektupta, “hemen bu yıl (1941’de) Balkanlarda veya Fransa’da ikinci bir cephe açmayı” öneriyordu. 13 Temmuzda Churchill’e şöyle yazıyordu: “Bana öyle geliyor ki Büyük Britanya hiç tehlikeye girmeden Arhangelsk’e 25-30 tümenlik bir güç çıkarabilir yada onları, İran yoluyla, Rus birlikleriyle ortak bir askeri harekat yapmak üzere SSCB’nin güney bölgelerine nakledebilir…” Ama müttefikler, cevap vermekte acele etmediler.
28 Eylülde, Harriman[6] ve Beaverbrook[7] ile yapılan görüşmeler sırasında, Stalin, ikinci cephenin sözünü etmedi, ancak Britanyalılardan Ukrayna’da yardım etmelerini istedi. Lord Beaverbrook, Britanyalıların çıkarlarının Kafkasya’ya asker yollamada olduğunu anımsattığında, Stalin “Savaşın Kafkasya’da değil, Ukrayna’da” olduğunu hatırlattı. Uysal bir memur gibi değil, otoriter bir yönetici gibi davrandı. Yardım dilenmiyordu, tam tersine yardım edilmesini inatla ve sert bir şekilde emrediyordu, silah ve stratejik araç gerecin teslimatındaki en küçük azalma belirtisini dahi kabul etmiyordu. Ne ilginçtir ki, müttefiklerin o kadar övündükleri, savaş sırasında SSCB’ye yapılan askeri yardım miktarı, onun savaş zamanındaki kendi öz kaynaklarına dayalı askeri üretiminin sadece % 3’ü kadardı. Bununla birlikte bu yardımın, savaş sanayimizin henüz tam kapasite çalışmadığı savaşın en zor geçen ilk yıllarında, dikkate değer şekilde daha yüksek olduğu bir gerçektir.
Kurmay heyeti, bu ya da şu harekâtı hazırlarken, genel karargâh subaylarını birbiri ardına çağırıyor ve onlarla birkaç saat çalışıyordu. Bu sayede, cephe komutanlarıyla toplantı yaptığında, tamamen bilgilenmiş ve karar almaya hazır bir durumda oluyordu. Stalin insanlarla kişisel olarak ilişki kurmayı yeğliyordu. Bu da onun, sorunun özünü daha iyi kavramasını, işlerin yürütümünü denetlemesini ve düşüncelerini belli başlı uzmanlara kabul ettirmesini, ama aynı zamanda onlardan da bir şey öğrenmesini sağlıyordu. Neredeyse tüm kararlar, ortaklaşa yapılan tetkiklerden sonra, en yetkili ve sorumlu mevkilerdeki kişilerin katılımıyla alınmıştı.
6 Kasım 1942’de törenle yapılan toplantıda, Stalin şöyle diyordu:
“Kızıl ordu, Hitler Almanya’sına ve suç ortaklarına karşı savaşın tüm yükünü üzerinde taşımaktadır. Başka hiçbir ülke ve başka hiçbir ordu, germano-faşist  katillerden müteşekkil böyle bir vahşi sürüsüne direnemezdi… Ve sadece direnmeyi değil yenmeyi de kastediyorum… Düşmanın, Kızıl ordunun indireceği yeni darbeleri tadacağı gün, uzak değildir. Ve o gün, biz de sokaklarımızda bayram edeceğiz!”
Stalin sürekli olarak, Sovyet devletinin, moral ve maneviyat bakımından –ki onlar olmadan zaferi kazanmak imkânsızdı-, düşman üzerindeki üstünlüğünü vurguluyordu.
Moskova’da 1942 Ağustosunda yapılan görüşmelerden sonra, Churchill, Stalin’in kendisine “hoş olmayan birçok şey” söylediğini, özellikle de “Almanlarla savaşmaktan çok korktuğumuzu, Rusya’ya verilecek araç gereçler ve ikinci cephenin açılması konusunda verdiğimiz sözleri tutmadığımızı” söylediğini yazıyordu. Aynı zamanda Stalin, “Dostmuş gibi davrananlardansa, açıkça düşmanlığını ilan eden düşmanları tercih ederiz” dediğinde, muhatabının dürüstlüğünü beğendiğinin de anlaşılmasını sağlıyordu.
En sonunda SSCB, germano-faşist sürülerini, inanılmaz kayıplar ve yoksunluklar pahasına, tek başına ezmeye başladığında, Stalin bundan aldığı güçle, müttefiklerle anlaşarak onlara kendi şartlarını, dünyanın inşasında yeni bir mimari kurmayı, dikte edebildi. Sovyetler Birliği’nin Milletler Cemiyetinden atılmasının üzerinden dört yıl geçmeden, Roosevelt ve Churchill, gezegenin her yerine birlik gönderme gücüyle donatılmış dünya çapında yeni bir uluslararası örgütün kurulması için, SSCB’den destek arıyorlardı. Stalin, kusursuz bir şekilde ve hiç geri adım atmadan, Sovyet sınırlarının güvenliği için ısrar etti. Tahran Konferansında, Eden’a daha önce 1941 Aralığında söylediklerini tekrar etti: “Ruslar, Baltık denizinde buz tutmayan limanlardan yoksunlar. Bu sebepledir ki, Ruslar için buz tutma tehlikesinden uzak Kömigsberg ve Memel limanları ve Doğu Prusya’nın buna karşılık gelen arazisi gereklidir. Üstelik tarihsel bakımdan, bu yerler hep slavdır.” Rusya’nın 1940’taki batı sınırlarının tanınması sorununu, Stalingrad ve Kursk zaferlerinden önce incelemeyi bile reddeden Churchill, “Bu üzerinde muhakkak çalışacağım ilginç bir öneri” diye cevap vermeye mecbur oldu.
24 Haziran 1945, Moskova’daki Kızıl Meydan’da Kızıl Ordu’nun zafer töreni, arkada Nazi ordu bayrakları yerde sürünüyor, önde atı üzerinde  Mareşal Jukov görülmektedir. 
Bugünkü aşağılık Rus politikacıları, o kadar zahmetle alınmış olan Kaliningrad’ı bırakmaya hazırlar. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, onu Almanya’nın tabağına koyup servis yapmaya hazırlar. Stalin tarafından kazanılmış bu Litvanya ve Klapeida (Memel) arazisini, üstelik de Litvanyalı resmi makamlar Rusya vatandaşlarının geçişi için küçük düşürücü sınırlamalar getirirken, kendilerine hiç mi hiç dert edinmiyorlar.
Burjuvazi, 1940 Nisanında İç İşleri Bakanlığı’na bağlı askerlerce Smolensk yakınlarında Katyn ormanında 10.000 Polonyalı subayın öldürüldüğü iddiasını ortaya atarak, hastalıklı bir inatla, ortak bilinçteki “Stalin zulmü” masalını doğrulamaya çalışıyor. 1993’te, ateşli bir anti-komünizmle gözü kör edilmiş olan Yeltsin rejimi, politik çıkar gereği, bu çarpıtmayı, bu devasa provokasyonu tanıdı. Bununla birlikte, Smolensk’in Kızıl ordu tarafından kurtarılmasından önce, Almanlar tarafından Katyn ormanına gönderilen uluslararası komisyonun uzmanları, cesetlerdeki kurşunların, Alman GEZO marka, D serisi 7,65 kalibrelik kurşunlar olduğunu tespit ettiler.  8 Mayıs 1943’te, yalan müptelası Goebbels bile günlüğüne “Maalesef, Katyn’deki toplu mezarlarda Alman kurşunları bulundu… Düşman bunu öğrenirse, Katyn’le ilgili her şeyi inkar etmek gerekecek…” diye yazıyordu. Polonya göçmenleri ve Sikorsky’nin “sürgünde hükümeti” ise özellikle diğer hikaye üzerinde ısrar ettiler. Stalin hiç geri adım atmadan şunu ifade etmiştir: “Polonya’yı göçmen hükümetinden kurtaracağız.” Stalin “Sovyet Ukrayna, Sovyet Beyaz Rusya ve Sovyet Litvanya çıkarları için, Sovyet hükümeti üzerinde ondan toprak koparmak için kurulan baskıyı” kesin olarak reddetmiştir. Roosevelt ise, özel bir görüşme sırasında, seçmenlerinin önemli bir kısmının Baltık ve Polonya kökenli olduğunu ve “kişisel olarak Rusya-Polonya sınırının batıya doğru değiştirilmesi konusunda hem fikir olmakla beraber, mevcut durumda böyle bir anlaşmayı kamuya açık bir biçimde destekleyemeyeceğini” söylemiştir.
Harriman’ın anılarına göre, Roosevelt, Stalin’e Estonya, Litvanya ve Letonya’ya kendi kaderlerini tayin hakkı tanımak gerekmez mi, şeklinde bir soru sormuştur. Stalin buna, geçmişte, Birleşik Devletler ve Büyük Britanya çarlık Rusya’sının müttefikiyken ve Baltık halkları hiçbir otonomiye sahip değilken, hiç kimsenin bunu kamuoyu sorunu haline getirmediğini söyleyerek cevap verdi. Stalin, Roosevelt’e, Baltık cumhuriyetlerinin Sovyet anayasası çerçevesinde kendi istemlerini dile getirmek için bir çok imkanlarının olacağına dair güvence verdi, ama istemlerinin böyle bir dile getirilişi üzerinde uluslararası bir denetim kurulması fikrini şiddetle reddetti.
Harriman, yeni uluslar arası örgütün, Birleşmiş Milletler’in kurulması için Stalin’in desteğini kazanmaya ihtiyacı olan Roosevelt’in “ılımlılığı”ndan bahsetmiştir. Stalin Roosevelt’e B.M. hakkında birçok soru yöneltmişti, ama aslında bu öneriyi destekliyordu. Bütün bunlar, uluslararası güç ilişkilerinin gözle görülür bir şekilde SSCB yararına değiştiğinin gösteriyordu.
Stalin bu küçük ortaklıkta, açıkça, gayri resmi lider koltuğunu işgal ediyordu. Stalin, savaşan bir gücün lideri olduğu için, başkomutan sıfatıyla katılması gereken bir konferansta bulunuyordu. Bu sebeple katılımcılara Çin ve Fransa’nın eklenmesine yönelik her türlü girişime karşı çıkmıştı. Sonuç olarak Roosevelt ve Churchill, Stalin’in, kendilerinin 1944’deki askeri seferlerinin önceliği hakkındaki ısrarlı taleplerini kabul ettiler. Onun, “Overlord” harekâtının ve sefere çıkacak birliklerin komutasını belirleme isteklerini kabul ettiler. Tahran konferansının 60. yıl dönümünde bunu hatırlatmakta fayda var.
Yatla Konferansı, 4 ve 11 Şubat 1945 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Konferans boyunca müttefiklerin, Sovyetlerin etki alanının genişlemesini bir şekilde engelleme yönündeki  ayak diremeleri boşa çıkarıldı. Her ne kadar Polonya ve Yugoslavya ile ilgili kararlarda, bu ülkelerin hükümetlerine batıya yakın güçlerin temsilcilerinin de katılımının zorunluluğu belirtilse de, sonuç olarak bunların komünist ve sol temelleri ile, bu ülkelerin devletlerinin ve savaş sonrası politikalarının bu temellere uyan yapısı tanınıyordu.
Yalta’da imzalanan gizli bir anlaşmayla, SSCB, Almanya’nın teslim olmasından 2 ila 3 ay sonra, Japonya’ya karşı diğer iki müttefikiyle birlikte savaşa girme yükümlülüğü altına giriyordu. Bunun karşılığında, Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı tanınacak, Sahalin’in güney kısmı, çevredeki adalar ve Kuril Adaları ile birlikte SSCB’ye geri verilecekti. Port Arthur’un SSCB tarafından kiralanması, Dalni (Dairen) limanındaki tercihli haklar, aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin Mançurya’nın güneyi ve Çin’in doğusunda bulunan demiryolları üzerindeki hakları devam ettirildi.
B.M. anlaşması taslağının gözden geçirilmesi sırasında, Stalin, Sovyet cumhuriyetlerinin B.M.’ye alınması sorununu yeniden gündeme getirdi. Başlangıçta sadece Ukrayna, beyaz Rusya ve Litvanya söz konusuydu. SSCB için önemli olan, B.M.’nin üç büyük gücün ortak çalışma aracı haline gelmesiydi. Ülkemizin bin yıllık tarihi boyunca, ilk defa Yalta sistemi, neredeyse yürürlükte olduğu tüm süre boyunca, ülkemize güvenli bir batı sınırı sağlamıştır. Orta Avrupa’daki güçlü Sovyet birlikleri, potansiyel (muhtemel) saldırgana karşı engel oluşturuyorlardı. Uzak doğuda da güvenli sınırların çizilmesi için gerekli koşular sağlanmıştı. Sovyet filosu, güney doğu Avrupa ülkelerinin limanlarında üs edinme imkanına sahip olmuştu. SSCB’nin güvenliği, sağlam bir şekilde ve uzun zaman için güvence altına alınmıştı.
Bir buçuk yıl sonraki Potsdam Konferansında durum değişmişti. Bununla birlikte Stalin’in otoritesi olağanüstü bir biçimde büyümüştü. Örneğin, Büyük Britanya Kralı VI. George’u, Churchill’in isteğine rağmen, kabul etmeyi reddetmekte sakınca görmüyordu. Stalin, önceden yüklenilmesi kararlaştırılan taahhütleri, SSCB lehine anlaşmalara dönüştürebilmişti.
Muzaffer Sovyet ordusu, savaştan, moral bakımından güçlenmiş, örgütlenmesi sağlamlaşmış ve askeri bakımdan yenilmez bir şekilde çıktı. SBKP(b)’nin doğru politikası ve Stalin’in kararlı ve becerikli yönetimi, halkın ve ordunun birliğini sağlıyordu. Sovyet toplumunun moral ve politik (birliği) bütünlüğü, zaferde belirleyici bir rol oynamıştır.
Ülke yaralarını çabucak, şaşırtıcı kısalıktaki bir zaman diliminde sarmıştır. Ama bu yaralar çok ağırdı. Hitler’ciler, 1.710 şehir ve kasabayı yıkıp yağmalamıştı. 70.000 köy ve komu yakmışlardı. Yaklaşık 32.000 işyerini (işletmeyi) yok etmiş, 65.000 kilometre uzunluğunda demiryolunu yıkmış, 98.000 kolhozu, 5.000 sovhozu ve makine ve traktör istasyonlarını talan etmişlerdi. On binlerce hastane, okul, teknik enstitü ve kütüphaneyi yıkmış, yüzlerce müzeyi içlerindeki muhteşem sanat ve kültür hazinelerini çalarak yağmalamışlardı.
Savaştaki en büyük kaybımız, 27 milyon yurttaşımızın ölümüydü. Özellikle de çocuk ve gençlerle kadın ve erkeklerimizin ölümü. İnsanlarımızın büyük çoğunluğu Hitler’in toplama kamplarında ve işgal altındaki topraklarda yok edilmişti. SSCB’nin asker kaybı ise, Alman faşistlerininkiyle karşılaştırılabilir miktardaydı: 8.640.500’e karşı 8.668.400 kişi.
Parti, savaş alanında onarılmaz gibi görünen kayıplar verdi. Stalin bunu 1946’da şöyle açıklıyordu: “Savaşın sadece ilk altı ayında 500.000, tüm savaş boyunca  üç milyondan fazla komünist cephelerde can verdi. Bunlar, sosyalizm ve halkın mutluluğu için savaşan, içleri özveri dolu ve hiçbir karşılık beklemeyen savaşçılardı, saf ve cömerttiler ve aramızda en iyi onlardı. Şimdi aramızda yoklar… Hayatta olsalardı, şimdi mevcut birçok güçlük, çoktan aşılmış olurdu.”
Ama burada tarihten çıkarılan asıl önemli ders, yeni ve genç bir toplumsal yapının emperyalizmin vurucu gücünü yenmiş olmasıdır. Sahte tarihçiler, sermayenin dalkavuk uşakları, bu gerçeği gizlemek ve saptırmak için boşuna çabalıyorlar. Zafer aynı anda askeri, politik ve ideolojik bir zaferdi.
İkinci dünya savaşının sonunda, Birleşik Devletler, Japon şehirleri Hiroşima ve Nagazaki’ye karşı atom bombası kullandı. Bu, onların anti-Hitlerci koalisyondaki diğer müttefikleri olan SSCB’ye karşı nükleer şantajlarının başlangıcıydı. Askeri açıdan mutlak bir biçimde anlamsız olan Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılması, Sovyetler Birliği’ne karşı yapılan açık bir uyarıydı: Bundan böyle, Amerika iradesini tüm dünyaya zorla kabul ettirecektir. Böylece “Soğuk savaş” başlamıştır.
Churchill’in Fulton’daki konuşmasından sonra, uluslararası durumun kötüleşmesini önlemek için Sovyet yönetiminin başlattığı girişimler başarılı olmadı. Ulusal güvenlik konseyinin 8 Ağustos 1948 tarihli ve 20/1 sayılı emrine göre “Birleşik Devletlerin Rusya konusundaki amaçları… özünde şuna indirgenir: a) Moskova’nın gücünü ve etkisini en aza indirmek; b) Rusya’da iktidarda bulunan hükümet tarafından izlenen dış politikanın teori ve pratiğini kökünden değiştirmek.”
SSCB buna gerektiği gibi karşılık verdi. Füze teknolojisinde ve atom enerjisi üzerine yapılan araştırmaların sonucunda, J. V. Stalin hala hayattayken atom ablukasını kırdı ve ülkemizi uzay ve atom çağına taşıdı. Stalin, aynı zamanda, ülkede tepkime motorlu havacılığın (jetlerin) gelişmesi için de çok gayret sarf etti. 1946’da kurulmasından bahsettiği yeni bilim ve sanayi enstitüleri, her şeyden önce ülkenin savunmasına yapacakları potansiyel katkı için kuruldular. Hava üsleri kuruldu ve bunlardan her biri kendi uçak modellerini geliştirdiler. Bu modeller, başta Mig-15’ler olmak üzere, 1947’de ortaya çıktılar. Birleşik Devletler, ilk önce 1 Eylül 1948’de kabul edilen ve SSCB’ye karşı savaşın 1 Nisan 1949’dan önce başlamasını öngören “Fleetwood” planından, ardından da 1 Ocak 1950’den itibaren 100 Sovyet şehrine karşı 300 atom bombasının kullanılmasıyla başlatılacak askeri eylemleri öngören “Trojan” planından, bu sebepledir ki vazgeçti.
Mücadele cephesi, Kore’nin bölünmesinin işin içine girdiği ve Çin devriminin başarıya ulaştığı Uzak Doğuya kaymıştı. Kore yarım adasındaki askeri çatışmalar, 25 Haziran 1950’de başlamıştı. Bugün Irak, B.M.’nin onayı alınmadan yapılan bir haydut saldırısına uğramıştır. O dönemde ise, Birleşik Devletler, Birleşmiş Milletler’den Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni saldırgan ilan eden bir karar çıkarmayı başarmış ve Kore’ye Amerikalı general MacArthur komutasında birlikler göndermişti. General, 1 Ekimde mareşal Kim İl Sung’dan kayıtsız şartsız teslim olmasını istemiş, 23 Ekimde Pyongyang’ı ele geçirmişti.
Ama tam da burada, bugün bizde eksik olan sosyalist kardeşlik dayanışması ve proletarya enternasyonalizmi kendini gösterdi. 15 Ekim 1950’de Stalin, elçi Shtykov’a şifreli bir mesaj gönderdi:                 
“Pyongyang… yoldaş Kim İl Sung’a iletilmek üzere.
Tereddütlerden ve bir dizi geçici karardan sonra, Çinli yoldaşlar nihayet Kore’ye askeri birliklerle yardım etmeye karar verdiler. Kore için yararlı ve belirleyici olan bu kararın sonunda alınmış olmasından memnunum. Size başarılar diliyorum. Phin Si.” (“Phin Si” batı rüzgarı anlamına gelmektedir)
25 Kasımda, Kuzey Kore ve Çin zırhlı birlikleri, saldırıya geçtiler ve düşmanı güneye doğru sürmeye başladılar.
B.M. kalkanındaki Amerikan birliklerinin bozguna uğraması, tüm “uygar” dünyayı şaşkına çevirdi. 30 Kasımda, başkan Truman, Çin ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti birliklerine karşı atom bombası kullanmaya hazır olduğunu açıkladı, ama kendi müttefiklerinin şiddetli muhalefetiyle karşılaştı. Yerinden ilk fırlayanlar, Britanyalılar oldu. Başbakan Attlee, derhal Washington’a gitti ve orada, bu gidişin intihar yürüyüşü olduğunu söyledi.
Ama şahinler sakinleşmediler. 7 Şubat 1951’de, MacArthur, Çan Kay-Şek’in ordularını yardıma çağırdı ve Asya’da komünizme karşı savaşın başladığını ilan etti. 24 Martta, atom bombası kullanmak için yetki istedi, ama tüm elde edebildiği, B.M. Birlikleri Yüksek Komutanlığı görevinden alınmaktı. Sosyalist blok ise kaynak eksikliğinden etkilendi ve düşmanlıklar 38. paralelde dengelendi.
10 Temmuz 1951’de iki yıl süren görüşmeler başladı. Atom silahı kullanmaya cesaret edemeyen Amerikalılar, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti topraklarına yoğun bombardıman akınları düzenleyerek, ağırlığı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar, ama Sovyet hava kuvvetlerinden gelen kararlı bir direnişle karşılaşarak yeni uçaklarından birkaç yüzünü kaybettiler.
Kruşçev’in 20. Kongre’de ilan ettiği barış içinde birlikte yaşama masalına karşı, burada Stalin’e başvurmak gereklidir. 2 Nisan 1952’de, Amerikan yerel gazetelerinin yazarlarından oluşan bir grup gazetecinin kendisiyle yaptığı röportajda, Jozef Visariyonoviç Stalin şunları söylüyordu:
“Komünizm ve kapitalizmin barış içinde birlikte yaşaması, birlikte ortak hareket etmek için karşılıklı bir istek varsa, üstlenilen taahhütleri yerine getirmeye hazır olunduğunda, eşitlik ilkesine saygı gösterildiğinde ve başkalarının iç işlerine karışılmadığında mümkündür.”
17 Ağustos 1952’de, Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelen bir heyetle yaptığı bir dizi görüşmede, Stalin durum değerlendirmesi yapıyordu:
“Amerika, büyük bir savaşı yürütmeye yetenekli değildir. Tüm gücü hava akınlarında, atom bombasındadır… Amerikalılar tüccardır. Almanlar Fransa’yı yirmi günde işgal ettiler. Amerikalılar küçük Kore’nin bir ucuna iki yılda gelemediler. Bu ne demektir? Savaş atom bombasıyla kazanılmaz.”
Bugün, Stalin’in yetenekli bir diyalektikçi olduğunu anlıyoruz. Zor bir durumun tüm özelliklerinden yararlanmayı biliyordu ve savaş sonrasında, Sovyetler Birliği için büyük bir güce yakışan konumunu ve güvenliğini garantileyen, uzun süreli bir barışın temellerini atmayı başarmıştı. Kapitalist kuşatmayı kırmış, sosyalizmin dünya sistemi olarak gelişimini başlatmıştı.
Büyük Marksist kuramcı ve uygulamacı J. V. Stalin, 29 Temmuz 1953’te Kore’de, yarım adanın bugüne kadar süregelen barışının temeli olan silah bırakışmanın imzalanmasına kadar yaşayabildi[8]. Bunun üzerinden yarım yüzyıl geçti. Dünya değişti. Emperyalizm, büyük ölçüde öç almayı başardı ve şimdi de sermayenin tüm gezegende mutlak egemenliğini sağlamaya çalışıyor.
Dünyanın jandarması, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni “şer ekseni”ne dahil ülkeler arasına kaydetti ve onu bir dahaki hedefleri arasında gösteriyor. Yarım yüzyıl önceki durumdan farklı olarak, sosyalizmin bu adası, birleşmiş uluslararası sermayeye neredeyse tek başına karşı koyuyor. Cesur Kore halkıyla olan proleter sınıf dayanışmamızı ispatlamak zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü bugün, Kore, zincirinden boşanmış saldırgana etkili askeri direnç gösterebilecek tek devlettir.
Ortadoğu’daki durum biraz daha farklıdır. Olayların gelişimi, emperyalizmi ulusal ve dini etkenleri ön plana almaya ve saldırısını kamuoyuna “demokratik” ve Hıristiyan Batı’nın, totaliter Müslüman köktendinciliğine karşı savaşı olarak “tanıtmaya” zorluyor. Ama burjuvazinin çeşitli katmanları arasındaki karşıtlıklar –somut durumda Anglo-amerikan ve Müslüman burjuvazisinin çatışması- ne olursa olsun, en fazla zararı daima proletarya görür, yaşlılar ve çocuklar görür.
Rusya devlet başkanın açıklaması, tıpkı Birleşik Devletler’le anlaşamayan diğer kapitalist liderlerin açıklamaları gibi, görünüşte sert fakat içerik olarak boştu ve Irak’ın işgalini engelleyemedi. Saldırıyı ister desteklesin ister protesto etsin, tüm bu liderler, avın paylaşılması sırasında kendi payını kaptırmaktan korkan sırtlanlara benziyorlar. Çağrıda bulunarak, davetlerle bulunarak, yatıştırmaya çalışarak, aynen 1938’de olduğu gibi, saldırganı alt etmek imkânsızdır. O sadece kuvvetten anlar.
“Sermaye, tüm ülkelerin kapitalistlerinin birliğinin emekçilere karşı savunulmasını, toplumun, halkın ve diğerlerinin çıkarlarının savunulmasından daha yüksekte tutar.”
Lenin’in bu basit düşüncesini, kitlelere her yoldan yaymak gerekir. Savaşı, sadece etkin mücadele yöntemleri, tüm dünya halklarının geniş ve örgütlü eylemleri durdurabilir, hem onun hem de emperyalizmin işini bitirebilir.
Kapitalizmin eşitsiz gelişimi, tıpkı 85 yıl önce olduğu gibi, cephesinin bir ya da birkaç ülkede parçalanabileceğini göstermektedir. Kelimenin gerçek anlamıyla kopma, bir güney Amerika ülkesinde gerçekleşebilir. Rusya ve SSCB’de olanlar için, kapitalizmin restorasyonunun kesintiye uğramasından söz etmek daha doğru olur.
Beyaz Rusya’da, sosyalizmin parçalarını sosyal alanda ve tarımda muhafaza eden bir devlet kapitalizmi hâkimdir. Başkan Lukaşenko’nun, büyük Rus sermayesi karşısında geri adım atmasına rağmen, Beyaz Rusya’da toplumun kapitalistleştirilmesi ve devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, güçlükle ilerlemektedir. Bu da, emperyalizmin Rusya ve Beyaz Rusya arasında kurulacak  hakkaniyetli bir birliğe ve hepsinden öte Beyaz Rus cumhuriyetinin yöneticilerine kudurmuşçasına saldırmasını açıklamaktadır. Emekçilerin toplumsal hafızası son derece tazedir ve onlar, enerjileri ve yaptıkları baskı ile, tam da bu dar alanda sosyalizme ve bağımsızlığa dönüşü daha muhtemel kılıyorlar. Komünist partiler ve işçi partileri, bu iki kardeş cumhuriyetin proletaryasıyla olan sınıf dayanışmalarını ifade etselerdi, minnettar kalacaktık.
Rusya’da, Forbes dergisinin bir haberi, büyük yankı yaptı. Bu haberde yayınlanan milyarderler listesinde, devlet bütçesinin yarısına eşit sermayeleriyle üç ulusal kodaman da yer alıyordu. Halbuki üç yıl önce yayınlanan listede hiç birinin ismi geçmiyordu. Bu sayıyla Rusya İngiltere, Fransa ve Suudi Arabistan’ı geride bırakmaktadır ve önüne sadece Birleşik Devletler, Japonya ve Almanya geçebilmektedir.
Bu 5 Mayıs, Karl Marx’ın doğumunun 185. yıl dönümü olacak. Onun “Zenginliklerin bir kutupta birikmesi, aynı zamanda yoksulluğun, emeğin sıkıntılarının, köleliğin, cehaletin, duyarsızlaşmanın ve ahlaki çöküntünün diğer kutupta birikmesidir. Sermayeyi bu üretir.” Şeklindeki çıkarımı belki de Rusya’ya uygulanabilir.  Bir örgüt içinde birleşebilirsek, güçlü bir sol cephe kurabilirsek ve aynı zamanda oportünizme karşı sarsılmaz mücadelemizi devam ettirirsek bir şansımız olabilir.
Bu ve diğer sorulara, her parti, mevcut politik durumu değerlendirerek kendi cevap vermek zorundadır. Daha önce olduğu gibi şimdi de, uluslar arası komünist hareketin ve işçi hareketinin esas görevinin sağlam bir ideolojik ve politik temelde örgütsel birliği sağlamak, buna uygun olarak yeni bir Komintern kurmak ve ekonomik bağımsızlık ve otonomi sorunlarını çözmek olduğunu düşünüyoruz. Dünyanın tüm anti-emperyalist güçlerini birleştirmeyi sadece bu yolla isteyebiliriz. Bugünkü derin krizde, en büyük tehlike parçalanmada ve en büyük gücümüz birlik olmakta yatmaktadır.

Moskova, 25 Mart 2003


           [1] Fyodor Fyodoroviç Raskolnikov, (1892-1939) 1910 yılında Bolşevik Parti’ye girdi. Ekim devrimine katıldı. Ağustos 1918’de Volga’da filo komutanlığı yaptı ve Kazan’ı Beyaz muhafızlardan geri aldı. 1919’da Volga-Hazar Donanması komutanı oldu ve Beyazları püskürttü. 1920’de İngilizleri Baltık denizinde yendi. Sonra Komünist Enternasyonal’in yönetim organlarında ve çeşitli büyükelçilik görevlerinde bulundu. Görevinden alınıp Moskova’ya çağırılınca (1938) Fransa’ya sığındı.
[2] Feliks Edmundoviç Cerjinski, (1877-1926) Polonya aslılıydı. 1900’de, Polonya Sosyal Demokrat Partisi ile birleşecek olan Litvanya Sosyal Demokrat Partisi’ne katıldı. Bir çok kez tutuklandı ve hapis yattı. 1917’de Moskova hapishanesinden tahliye edildikten sonra Bolşevik Parti merkez Komitesi’ne girdi. Ekim devrimi’nde ayaklanmayı yönetenlerden biri de oydu. Aralık 1917’de ÇEKA’yı düzenlemekle görevlendirildi. Bu örgütün yerini alan GPU’nun da 1922-1926 arasında başkanlığını yürüttü. Gürcistan’daki Bolşeviklerle Stalin’in arası açıldığında, Stalin’i destekledi. Ayrıca 1924-1926 arası Ekonomi Yüksek Konseyi başkanlığı da yaptı.
[3] Andrei Andreyeviç Vlassov, 1941 yılında Sovyet ordusunun en genç komutanıyken, 1942 yılında Naziler tarafından yakalandıktan sonra onların hizmetine giren ve esir kamplarından topladığı Ruslarla Sovyet ordusuna karşı yem olarak kullanılacak birliklerden oluşan “Rusya Kurtuluş Ordusu” denen Nazi yardımcı ordusunu oluşturan vatan haini asker. Kendi halklarının katliamı için harekete geçen bu birlikler Sovyet ordusuna karşı giriştikleri muharebelerde düşük moral durumları yüzünden tam bir hezimete uğradılar. Vlassov ve “Rusya Kurtuluş Ordusu”nun diğer liderleri yakalanarak 3 Ağustos 1945’de Moskova yargılanıp asıldılar.
[4] SSCB, İkinci Dünya Savaşı başlamadan çok önce Hitler’e karşı İngiltere ve Fransa ile anlaşmak istemiş ancak, bu devletler Almanya’yı doğuya ve dolayısıyla SSCB’ye saldırtma planlarından vazgeçmeyerek anlaşma tekliflerine kulaklarını tıkamışlardır. Bu konuda Türkiye’nin tutumunu da kapsayan ayrıntılı bilgi için Bkz. Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi cilt 4.
[5] Harry Lloyd Hopkins, (1890-1946) Amerikalı siyasetçi ve devlet adamı. Roosevelt’in önemli dostlarındandı ve “New Deal”in öncülerindendi.
[6] William Averell Harriman, (1891-1968) Amerikalı maliyeci ve siyaset adamı. Demiryolu sanayicisiydi. Roosevelt’in danışmanıydı. 1943-1945 arası Moskova büyükelçiliği de yaptı.
[7] William Maxwell Aitken –Beaverbrook Lordu (1879-1964), İngiliz siyasetçi, iş adamı ve basın kralı. 1918’de yeni kurulan istihbarat bakanlığı’nın başına getirildi. Ertesi yıl lord unvanını aldı. 1940’ta Havacılık Bakanı oldu. 1941’de Moskova Konferansı’na katılan İngiliz Heyetine başkanlık etti.
[8] Stalin, 5 Mart 1953’te öldü.

Stalin Arşivi çeviri birimi tarafından Türkçeleştirilmiştir. 

* Yazı dizimiz devam ederken arada çeşitli belgeler yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır.

2 Aralık 2016 Cuma

I. Bölümün Sonu



20) Eleştirel Değerlendirme ve Ders Çıkarmada Neden Geciktik?
Öncellerimiz de içerisinde olmak üzere sosyalizmin tarihsel deneyimlerine bütünlüklü bir inceleme temelinde eleştirel yaklaşmamış, eleştirel öğrenmemiş olmamız bizlerin en büyük hata ve eksikliklerindendir.
1956’lardan sonra modern revizyonizme karşı mücadelede öne çıkan Enver Hoca ve AEP’in, sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine, o arada bu tarihe damgasını basan Stalin’e (ciddi dolaylı eleştirilere karşın) karşı, modern revizyonist ihanetin baskısı altında, eleştirel yaklaşmaması, bizleri de yönlendirmiştir. Dahası gördüğümüz ölçüde de Stalin ve inşa dönemine ilişkin (ki buna önceller dönemi de dâhil) eleştirilerimizi, derinleştirip geliştirerek sonuçlandırmadık.
Dogmatik yaklaşımımızı üç unsur besledi: Birincisi; teoriyi, teorik çalışmayı küçümsedik. Tarihsel deneyimden eleştirel öğrenme ve aşmada teorik-politik perspektifimiz dardı. Uluslararası Komünist Hareket’in (UKH) deneyimine, tarihsel evrimine eleştirel yaklaşmada, bu olgular bizi cesaretsiz, tutuk ve tutucu kıldı. UKH’nın bu alandaki 1940’lar asıl olarak da 1956 sonrası gelişen yanlış ve geri geleneği bizi de yönlendirdi.
Bu olgu ya da olgular, Marksizm Leninizm’i kavramada, Uluslararası Komünist Hareket’in en iyi devrimci geleneklerini özümsemede önemli bir geriliğimizi, olgunlaşma eksikliğimizi ifade etmekteydi. Teorik ve politik sorunlarda tek yanlı bağımlılık, duygusallık, sosyalizmin tarihinin idealize edilişi, bağımsız ideolojik ve politik kimliğin oluşmasındaki zafiyet tartıştığımız sorunlarda bizi yönlendirdi.
Dogmatik yaklaşımımızı belirleyen ikinci unsur; emperyalizmin, sosyal demokrasinin, Troçkizm’in, modern revizyonizmin, oportünist tasfiyeciliğin adeta tek sesli, tek merkezli derin ve kapsamlı bir cepheden sosyalizme, SSCB’ye, Stalin’e dönük ilkesiz, demagojik, iğrenç saldırıların baskısıdır. Bu durum, konu bağlamında bizlerde tutucu ve dogmatik reflekse yol açtı.
Bu nesnel bir olgudur. Bu olgu birinci temel gerçekle birleşerek, birincisinin üzerinde yükselerek ayaklarımıza pranga vurdu.
Dogmatizme sürüklenmemizde üçüncü bir unsur, 1980’ler sonrası, gerek Türkiye’de gerekse de özellikle de 1985’ler sonrası uluslararası alanda içerisine girilen yenilgi ve gericilik döneminin üzerimizdeki baskısıdır.
Tasfiyeci oportünizm, yenilgi ve gericilik döneminin tipik hastalığıdır. Marksizm- Leninizm’den, devrim ve sosyalizmden, devrimci program, strateji ve taktikten vazgeçişle, döneklik ve ihanetle belirlenen; dizginsiz bir çözülüş, bir kaçış; burjuvazi ve kapitalizm önünde utanç verici bir diz çöküştür.
12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik yılları ile 1980’ler sonrası, özellikle de 1985-89-91 yıllarında yaşanan gelişmeler (Gorbaçovculuk ve revizyonist-kapitalist kampın dağılışı) sürecinde dünya devrim dalgasının ağır bir biçimde dibe vurması ve tarihte görülmemiş derinlik ve yaygınlıkta, odağında burjuvazinin durduğu gericilik ve karşıdevrim dalgasının Türkiye’deki yenilgi ve gericilik dalgasıyla birleşmiş olması, böylece tasfiyeci oportünizmin dizginlerinden kurtularak şaha kalkması, tüm bunlar, bizleri, bugün üzerine tartıştığımız sorunlarda geriye çeken, tutuk bırakan bir baskılanmaya itti.
Bu dönem, zaten ağır tasfiyeci, pragmatik ve sekter zaaflarla malul UKH dağıldı. AEP ve ASCH kapitalizme yenik düşerek tasfiye oldu; böylece sosyalizmin son kalesi de yıkıldı. Sosyal demokrasi, açık burjuva kimliğiyle emperyalist kapitalizmle daha derinden bütünleşti. Modern revizyonizm, açık burjuva ve sosyal demokrat kimliğiyle, burjuva liberalizmine de dönüşerek ortaya çıktı. “Neo-liberalizm” ve “post-modernizm”, tasfiyeci ihanet dönemin yükselen değerleri olarak yerkürenin üstüne aşağılık bir şekilde doludizgin boşandı. Tarihte insanlık, ezilenler, proletarya ve bilim adına ilerici olan ne varsa karşı-devrim dalgasının ve emperyalist kapitalizmin neo-liberal ve post-modernist dalgasının barbarca saldırısına uğradı. SSCB ve sosyalist ülkeler, sosyalizm ve önderi Stalin’in tarihsel gerçekliği unutturulmak istendi. Gericilik dalgasının alçakça saldırısından, çarpıtma ve kara çalmasından, demagoji ve manipülasyonundan dizginsiz sevinç duyan, ilham alan sözde “sol” akımlar da aynı gerici saldırı dalgasının militanları olarak davrandılar.
Yenilgi ve gericilik yılları, devrimci hareketi de pençesine aldı. “Yenilgiden öğrenmek”, “sosyalizm deneylerinden ders çıkarmak”, “yenilenmek”, “dogmatizme karşı mücadele”, “yeni tarihi koşulları bilince çıkarmak”, “Marksizm tabanında bulunan akım ve bireyleri birleştirmek”, “uluslararası ideolojik merkezler son bulduğu için bağımsız düşünmeyi öğrenmek”, “Stalinci dogmatizmden arınmak”, “dogmatik Marksizmi reddetmek, yaratıcı Marksizmi savunmak”, “aşılmış olan 20. asırın teorik-ideolojik-programatik çerçevesini cesurca aşmak”, “sosyalizmin yeni döneminin sorunlarını çözmek”, “Marksizm’in”, “Marksizm-Leninizm’in bunalımını aşmak” vb. sloganlarla devrimci hareketin büyük bir bölüğü (Dev-Yol, Kurtuluş, TDKP vb.) liberalleşti; teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme kapaklandı.
Yine özellikle de bu dönem modern revizyonizm, Gorbaçovculuk, revizyonist/ kapitalist ülkelerde karşıdevrim içinde karşıdevrimi temsil eden burjuvazi ile Troçkizm ve liberal, neo-liberal burjuva akımlar tam bir elbirliğiyle emperyalizmin aktif desteğinde Stalin’e, Stalin şahsında Marksizm Leninizm’e, sosyalist inşa pratiğine azgınca saldırıya geçtiler.
Yenilgiden öğrenme şiarı ile tasfiyeci oportünizm, “sosyalist demokrasi”, “özgürlükçü sosyalizm”, “ sosyalist pazar ekonomisi”, “dogmatizme” , “teorik tutuculuğa”, “muhafazakarlığa”, “mezhepçi Marksizme” karşı mücadele vb. argümanlarını yeniden ve yeniden üretti. Tasfiyecilik, yönelişini, argümanlarını, çizgisini, pratiğini Marksizm Leninizm’in, sosyalizmin ve Stalin’in ret ve mahkumiyeti ekseninde teorileştirdi ve dizginsiz bir demagoji ve manipülasyona girişti.
Bu tablo, nesnel olarak, önyargılı biçimde sosyalizmin tarihsel deneyiminin tartışılmasına cüretsiz yaklaşım ve korkuları besledi, sorunun zamanında (ki zaten oldukça gecikilmişti) aydınlatılmasını önledi.
Aslında sosyalizmin tarihsel deneyimini ve restorasyon olgusunu inceleme gereksinimi çoğu zaman çeşitli biçimlerde dile getirildi; özellikle de yeni dönem açısından, gerek birlik görüşmeleri döneminde, birliğin hazırlanan programı üzerinde yapılan tartışmalarda, gerekse de birlik devrimi sonrası süreçte sorunun çözümü için önemli bir istek gösterildi. Ne var ki istekler, niyetler, dilekler, sorunun çözümüne dair kararlar, gerek sınıf düşmanının saldırısı ama asıl olarak da, “teoriye, teorik çalışmaya” hep “üçüncü derecede” yer veren önderlik ve çalışma tarzı nedeniyle öyle kaldı. Dolayısıyla sorunun çözümü için yapılması gerekenler bu güne dek sarkarak geldi; ama olağanüstü gecikmeyle de olsa bu kez, sosyalizmin sorunları ve tarihi dersleri eleştirel tartışılmaya başlanmıştır. Ve burada da eleştiri ve tartışma özgürlüğü, sosyalist demokrasi başköşeye oturmak zorundadır. Bu hak, dokunulamaz bir haktır. Bu hakkın şöyle ya da böyle ihlali affedilemez. Hele de bu hakkın bürokratik çifte standarda kurban edilmesi, bürokratik sopa gücüyle önlenmesi, darbelenmesi, ilkeli teorik çalışma ve Marksist-Leninist ideolojik mücadelenin önüne set çekilmesi amacıyla kullanılması sadece ve sadece bürokratik ve tasfiyeci ilkesizliği ve çürümeyi ifade eder. Sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin tartışıldığı, sosyalist demokrasi bakımından da derin eleştirel derslerin çıkarılması gerektiği bir dönemeçte, bu vb. tavırlar yaman bir trajedi ve yaman bir komediyi yansıtır sadece ve sadece. UKH’nın da tarihsel deneyimlerinden bildiğimiz gibi, komünist partilerde herkesi ve her kurumu ayrımsız ve ayrıcalıksız bağlayan yasalarla proleter demokrasinin özünü oluşturan eleştiri ve tartışma özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Ama aynı deneyimlerden biliyoruz ki, sosyalist yasallık bürokratik bir yasallığa dönüşmeye başlayınca orada artık yasaların güvencesi kalmamakta, oportünizm ve ilkesizlik, çifte standart geçer akçe haline gelmekte ve ideolojik ve örgütsel yıkım, açıklık ve güven ilkesi ya da ilkeleri erozyona uğramaktadır. Marksizm-Leninizm’in, UKH’nın ve Türkiye devrimci hareketinin bu tarihi temel dersi asla unutulmamalı ve herhangi bir alanda olduğu gibi eleştiri ve tartışma özgürlüğü alanında da zaafların, parti ilkesine, özeleştiri ilkesine, açıklık ilkesine, komünist güven, ahlak, vicdan ilkelerine bağlı olarak net bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Marksizm-Leninizm’e, sınıfa ve tarihe karşı sorumlulukla davranmış komünistlerin tavrı da daima bu olmuştur.
Gerek önceller döneminde, gerekse birlik ve partileşme döneminden bu yana süregelen değerlendirmelerde, teorik çalışmanın ihmal edildiği, fiilen 3. derecede önem verildiği özeleştirileri, tarihsel ve yapısal karakterdeki bir zafiyetimize işaret etmektedir. Ve kuşkusuz ki bu durum “parti tarzı” ile izah edilemez, aksine, idare-i maslahatçılık, dar pratikçi önderlik ve çalışma tarzı, burada da, temel bir yerde durmaktadır*.
Tek cümleyle, bu zafiyet, son tahlilde, sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü, kapitalizmin restorasyonu vb. kapsamındaki sorunların çözülmemesinde, gecikilerek sorunların ele alınışında, ana kaynağı ve en önemli nedeni oluşturmaktadır. Aslında bu tablo, önderleşme ve iktidar mücadelesindeki zafiyetimizin de açık ve kesin bir yansıması olarak kavranmalıdır. Bu vb. zaafların “parti tarzı”yla izah edilemeyeceği, dahası böyle bir çaba ve yönelimin demagojik olduğu ve olacağı çok açıktır. Aksine bu tablo bir parti tarzına denk düşen önderlik ve çalışma tarzına ulaşılamadığını, bu bakımdan açık bir başarısızlık sergilendiğini göstermektedir. Yeni dönemde, eskinin yeni içerisinde, yeni bir biçimde tutunarak, yeni tipte bir tutuculuk olarak geliştiği ve sıçramamızı önlediği açıklıkla vurgulanmalıdır. Bu, bir diğer ifadeyle, Birlik Devrimi zihniyetinin kesintiye uğraması, eski tarzın, idare-i maslahatçılığın, dar pratikçi tarzın yeni dönemde yeni ve giderek yapısallaşan tasfiyeci bürokratik zaaflarla birleşerek egemenlik kurması olgusunu ifade etmektedir. Komünistlerin kendi tarihlerine de daha köklü eleştirel yaklaşması gerektiği çok açıktır. Bu bakımdan da yeni tip tutuculukla, yenilikçi söylemle kamufle edilmiş tutuculuk ve boş ajitasyonla, Hareketi ideolojik ve örgütsel olarak tasfiyeye götüren açık ve gizli oportünizmle ilkeli ve yapıcı bir şekilde hesaplaşmak gerektiği açıktır. Bedeli ağır olan sonuçlardan da ortaya çıktığı gibi, bugüne kadar geldiğimiz gibi artık gidemeyiz. Bunda direnmek açık bir şekilde daha fazla ideolojik vb. yıkım örgütlemektedir. “Parti tarzı” ajitasyonu eşliğinde birey, önder, yönetici kültü ile de kendini tekrarlayan zaaflardan yeni bir birlik devrimi zihniyeti ile kopuşmalıyız. Sosyalizmin tarihsel deneyiminin eleştirel incelenmesi ve derslerinin özümsenmesi süreci komünist hareketin de kendini her bakımdan eleştirel aşma süreci olmalıdır aynı zamanda. Eğer Birlik Devrimi zihniyeti, ilkeli bir tarzda kendini yenileyerek, üreterek gelişebilseydi, eğer Birlik Devrimi zihniyeti teorik ve pratik olarak kararlıca kolektif akla dayanan eleştiri-özeleştiri temelinde kendini yenileyerek ilerleyebilseydi, kuşkusuz ki, bir dizi sorunun yanı sıra tartıştığımız konuda da bugün bu kadar geri noktalarda olmayacak, dahası yeni sıçramalarla yürüyerek ilerliyor olacaktık. Tarihsel deneyimden biliyoruz ki, her devrim hız kestiği, durağanlaşmaya başladığı, yüzeyselleşerek gerilemeye başladığı yerde bürokratizm ve tasfiyecilik hortlar…
Teori ve ideoloji ile beslenmeyen politik ve örgütsel çalışma, UKH’nın, sosyalist inşanın ve kendi deneyimimizin gösterdiği gibi, uzun vadede yenilmeye, sendeleyerek yürümeye, kendini tekrara vb. mahkûmdur. “Siyasal çalışma bütün çalışmaların can damarıdır.” (Mao), ama teorinin yol göstericiliğinde yürütülmeyen bir siyasal çalışma eninde sonunda yozlaşmaya ve yıkıma mahkûmdur. Teorisiz pratik olmaz sözünün bir anlamı da budur. Teori pratiğin hizmetindedir sözünün çarpıcı bir anlamı da budur.
Yukarıdaki eleştiri ve değerlendirmelerimiz kendi adımıza yaptığımız bir özeleştiridir de…
Sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine eleştirel olmayan bağlılığımız, gerçekte sosyalizme yönelen saldırılara karşı etkin, vurucu, donanımlı ve yetkin bir ideolojik mücadele geliştirmemizi, programımızı derinleştirmemizi önemli ölçüde zayıflatmıştır. Bu, daima niteliksel bir zaafla yaşayarak geldiğimiz anlamına gelmektedir. Bu gerçeğin de bilincinde olmalıyız. Kanımızca kişi ve önderler kültü geliştirmek yerine, büyük önderlik, yanılmaz “stratejik önderlik”  üzerine lafazanlık yapmaktansa bu vb. sorunlar ve gerçekler üzerinde daha gerçekçi ve derinlemesine düşünmek ve adım atmak, değerli olan ve olacak tek tutumdur.
Doğru yöntem ve çizgide yapılacak her tartışma sürecinin ve çıkarılacak derslerin öncüyü ve kadroları her bakımdan daha yüksek donanımla silahlandıracağı açıktır. Bunun hem öncünün programını geliştireceğine, hem Marksizm Leninizm, devrim, sosyalizm ve Stalin düşmanlarının saldırılarını püskürtmede daha güçlü ve gerçekçi mevzilere yerleşmiş olarak ideolojik saldırı üstünlüğünü ele geçirmemize yardım edeceğine, hem de günlük devrimci çalışmada bizleri daha güçlü mevzilere taşıyacağına inanıyoruz.
Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine ve Stalin yoldaşa bilinçli düşmanca saldırının işçi sınıfı, emekçi sınıf ve tabakalar, ilerici aydınlar ve devrimci hareket saflarında ciddi bir kafa karışıklığına yol açtığını, derin tahribatlar yarattığı gerçeğini es geçemeyiz.
“Sosyalizmin yenilgisi” olarak ifade edilen şeyin, “Marksizm’in”, “Marksizm-Leninizm’in krizi olarak ifade edilen şeyin komünist ve devrimci saflarda derin bir kafa karışıklığına yol açmadığını iddia etmek atı arabanın arkasına koşmaktan başka bir değeri olmayacaktır.
Stalin’i ve proletarya diktatörlüğü tarihsel deneyimini başarılı bir şekilde sahiplenmenin yolu, Stalin’i ve sosyalist inşa sürecini idealize etmekten, eleştirisiz savunmaktan geçmez. Bu bağlamda, nesnel, bilimsel, denetlenebilir verilere dayanarak sosyalist inşa süreci ve bağlı olarak Stalin eleştirel incelenmeli, bir gelecek perspektifiyle gerekli dersler çıkarılmalıdır.
Bu bir şeydir, “yenilenme”, “teorik tutuculuğa karşı mücadele”, “dogmatizmi aşma”, “yaratıcı Marksizm”, “Marksizmin krizi”, “yenilgiden öğrenme” gibi teori ve tezler kamuflajıyla ya da Stalin’i savunma adı altında gerçekte Stalin’e reddiye yazmak, Stalin’e, proletarya diktatörlükleri dönemine reddiye yazmak bambaşka bir şeydir. İkincisi tasfiyeciliktir.
Örneğin, tasfiyeci Stalin savunucularından biri Doğu Perinçek’tir. Bu tescilli Kemalist, “Stalin Rusya’sı başka bir mekân ve zaman. Üstelik Türkiye’de tekrar etmesi mümkün olamayan bir deneyim.”(Stalinden Gorbaçov’a, s. 13); “Stalin’in pratiğini bugün tekrar etmeye kalkışmak ise bambaşka bir tavırdır.” (age. s. 241) vurgulamasıyla bir yandan emperyalizme, faşizme, burjuvaziye güven vermeye çalışırken, öte yandan da sözde Stalin savunusunu yaptığı kitabında, Stalin’in Rusya koşullarıyla sınırlı ve o da, o tarihsel koşullarda, kaçınılmaz olan uygulamanın önderi olduğunu savunuyor.
Devrim ve sosyalizmin ve Stalin’in amansız düşmanı olan ve Türk burjuva devletinin bu güvenilir ve sadık evladı, sahte ve ikiyüzlü bir Stalin savunuculuğuyla hem Stalin’i tarihe gömüyor, hem Stalin önderliği dönemini mahkûm ediyor, hem de Stalin’in bugün savunulamayacağını ileri sürüyor.
Perinçek’in Stalin savunuculuğu, gerçekte, anti-Stalinist tasfiyeciliğinin, Marksizm-Leninizm’i ret ve mahkûm etmenin iğrenç bir kamuflajı ve aracıdır. O sözde Stalin’i savunurken, bir yandan Buharinciliği yüceltiyor, öte yandan da Troçki önünde diz çöküyor: “Troçki’nin esasta yanlışı temsil etmesine rağmen, işçi sınıfı içinde sayılması gereken bir sosyalist düşünce”de (age. s. 231, iPa.) olduğunu ilan ediyor. “Türkiye’de hem teoride hem pratikte Stalin’in esaslı ve tutarlı bir eleştirisinin daha 1980 öncesinde Aydınlıkçılar yaptılar. Aydınlıkçılık ideolojik planda Stalin’in aşılmasıdır.” (age., s. 232) böbürlenmesiyle kendinden geçerken kendi gerçeğini de ele vermiş oluyor.
Bu konuda verilebilecek ikinci örnek, “Stalin’i Anlamak” isimli kitabında yaptığı değerlendirmelerle Cemil Hekimoğlu’dur. Kitabının “Önsöz”ünde şunları yazıyor Hekimoğlu:
“Peşinen söylemek istiyorum: Sosyalist mücadelenin bugünkü sorunlarının çözümünde Stalin’in çok önemli bir yerinin olduğunu düşünmüyorum.”
Kruşçevleri, Brejnevleri vb. kötü komünistler olarak gören, SSCB’deki karşı devrimi Gorbaçov ve sonrasıyla sınırlı gören Hekimoğlu’nun sözde Stalin’in hakkını Stalin’e teslim etmek için yazdığı kitabında, gerçekte Stalin’i SSCB’nin bir dönemine hapsediyor, hapsettiği yerde de etrafına bir de Hekimoğluvari oportünist duvarlar örüyor.
Stalin’in teorik ve pratik hazinesi yalnız bir dönemin değil, günümüzün de pek çok teorik ve politik sorununun çözümünde incelenecek, öğrenilecek değerli bir kaynaktır. Yalnız bugünün değil, sosyalist inşa sürecine girecek her ülke proletaryasının Stalin’den öğrenmeye devam edeceğini vurgulayalım.
Farklı değerlendirmelerine karşın, Stalin’i 30-40’ların SSCB’sine gömme kararlılığı konusunda Aydınlıkçılarla Gelenekçilerin yaman bir irade savaşı vermeleri, oldukça ilginç ve dikkat çekicidir…

* Küçük burjuva tasfiyeci bürokratik oportünist sapmanın uzun yıllara dayanan “ideolojisizleştirme” yönelimi, bir dönemden beri, yöntem ve biçim değiştirerek kendi ideolojik ve örgütsel misyonunu oynamaya devam ettiğini vurgulamak isteriz. Bu “yeni”, “yaratıcı Marksist” tasfiyeci yöntem, Marksizm-Leninizm’le, Marksist Leninist Komünist Hareket’in program ve tüzüğüyle bağdaşmayan burjuva liberal, tasfiyeci Troçkist, Leninizm’i de açıktan ret ve inkâr eden sözde “yaratıcı Marksist”  düşüncelerin, özgürce propagandasına imkân verilmesine dayanmaktadır. Uzun yıllardır biçimselleştirilmiş, büyük bir oranda tasfiye edilmiş, demokratik dayanışma mekanizmasının bile doğru dürüst işlemediği, işletilmediği iç demokrasi, şimdi de demokrasicilik gösterisinin eşliğinde, Marksizm-Leninizm’e ve Komünist Hareket’in varlık hakkına yönelen ideolojik-siyasi saldırının önünün ardına kadar açılmasıyla birleştirilmektedir. Yani aynı tasfiyeci bürokratik oportünizm “ideolojisizleştirme” misyonunu yeni biçimlerde, eski ve yeni biçimleri çeşitli biçimlerde birleştirerek, duruma göre davranarak oynamaya devam ediyor. Sorunu ve sorunları eleştirel inceleme ciddiyetine sahip her okura, özelde 2016 Mart-Nisan-Mayıs aylarında yayınlanmış yazılarımızı incelemesini tavsiye ederiz.
I. BÖLÜMÜN SONU

NOT: Yazı dizimiz II. Bölüm’le devam edecek.


27 Kasım 2016 Pazar

Çeviri-Belge



Roter Oktober / Kızıl Ekim*

Beiträge eines deutsch-türkischen Marxisten

image

“Stalinizm” – Antikomünist bir Antikavram

Alman Marksist-Leninist teorisyen Prof. Hans Heinz Holz’un bu yazısı 2011 yılında Alman günlük Marksist gazetesi ‘junge Welt’te yayınlanmıştır. Bu metnin bulunduğu kitap daha sonra yayınlaştırılmıştır.

“Stalinizm” – Antikomünist bir Antikavram

Masum Göstermek Değil, Açıklamak**
Günümüzde “Stalinizm” her zamankinden çok antikomünist bir antikavramdır, özellikle, demokratik yenilenmeyi bahane ederek, tutarlı komünist bir sosyalizm anlayışına saldırmak için kullanıldığında.
Bu kavram buna oldukça müsait. Çünkü bir kişinin ismini çoğul bir ek ile ilişkilendirmek, sosyalizm inşasının bir aşamasını, komünist toplumun bir sistem biçimini (Systemgestalt), Marksizm’in özel bir teorik biçimini ya da devlet iktidarının kişisel bir tarz ile uygulanışını keyfi bir şekilde isimlendirmeyi ve böylece Ekim Devrimi ve Doğru Avrupa sosyalist toplumlarının çöküşü arasındaki dönemde komünizmin çeşitli yönelimlerini, aralarında ayrım yapmaksızın itibarsızlaştırarak bir araya getirmeyi mümkün kılıyor. “Stalinizm” kavramı, 20. parti kongresinde alınan sözde destalinizasyon kararından sonra gelişen toplumsal sürecin örgütlenmesi ve dünya komünist hareketinde daha sonra oluşan bir dizi olguyu kapsadığı için yanıltıcıdır.
Sistematik sorunların kişiselleştirilmesi ve bir “felâket figürü”ne yansıtılması, komünistler arasında, sonradan oluşan yanlış gelişmeleri daha önce meydana gelen bir nedenle ilişkilendirmeyi hedefleyen bir aklama stratejisi olarak kullanılabilinir. Bu aklama stratejisi, komünizm tarihinin tarihsel-materyalist anlayışını engeller ve sonuçta (birçok yoldaşın niyet ve beklentilerinin aksine) düşmanın propagandasına yarar.
“Stalinizm” yerine “Stalin zamanı” kavramının kullanılması, bilgilenmek açısından bir ilerleme değildir. “Stalin zamanı”, ekonomik, teknik ve eğitim açısından az gelişmiş, çok geniş bir ülkede, sosyalizmin inşasında devasa başarılarının gerçekleştirildiği bir zamandır. Bu başarılarının temel iki görünümü, (altyapının oluşturulması dâhil) sanayileşme ve kapitalist olmayan mülkiyet ilişkilerinin kurulmasıdır. Bunlar geniş yığınların yaşam koşullarında olağanüstü bir ilerlemeyi de kapsıyor. Bu başarıların, Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan beri kapitalist güçlerin, saldırgan, askeri, ekonomik ve ideolojik müdahaleleri temel alan politikalarına karşı elde edildiği gerçeği, genel tablonun bir parçasıdır ve bu başarıları daha da büyük ve önemli kılmaktadır.
Ayrıca, “Stalin zamanı” takdire değer halk eğitimi ve kültür faaliyetlerinin yapıldığı, okuma yazma bilmeyen büyük orandaki bir nüfusun okuma yazmayı öğrendiği, federatif birliğin çerçevesinde ulusal kültürlerin teşvik edildiği, burjuva anayasa teorisine göre de demokratik sayılabilecek bir anayasanın elde edildiği (bunu ifade etmekle, uygulama hakkında herhangi bir değerlendirilme yapılmasa da, [Sovyetler Birliği’nce] buradaki vurgu arzu edilen gelişme eğilimi hakkındadır) bir zamandır. Tüm dünyanın işçi sınıfının, o dönem Sovyetler Birliği’ni kendi yurdu olarak görmesi herhalde bir yanlış anlaşılmaya dayanmıyordu!
Son olarak, “Stalin zamanı” sadece komünistlerin değil, tüm Sovyet halkının faşizme karşı ve Ekim Devrimi ile Alman istilasının arasında geçen 20 yıldan fazla bir zamanda elde edilen ve başarılan sonuçları savunmak için verdiği kahramanca mücadelenin zamanıdır.
Yapılan haksızlıkları, suçları ve yanlış gelişmeleri tespit etmeden ve onların sebeplerini araştırmaya başlamadan önce, bu dönemi değerlendirirken, bütün bunları hesaba katmak gerekiyor; yoksa genel tablo çarpıtılır ve komünistlerin tarihin hangi geleneğinden geldiklerinin üzeri örtülür. Sadece bu başarıları kabul edersek, utangaç ve çıtkırıldım değil, samimi ve özeleştirisel bir şekilde, o dönemin başarılarıyla eş zamanlı gerçekleşen büyük hatalar ile yüzleşebiliriz.
Kurtuluş ve Şiddet
Sonuçlara ulaşmak isteyen kişinin, bir şeyin tehlikesiz ya da güzel göstermeye veya örtbas etmeye çalışmasından şüphelenilir. Fakat burada sorun, ders çıkarabilmek için çelişkilerden doğan sonuçları anlamaktır. Bu, sonuçları onaylamak anlamına gelmez. Tarihi süreçlerin açıklanması ve onların ahlaki açıdan değerlendirilmesinin birbirinden ayrı tutulması gerekir. Tarihi durumlarda ahlak önemli, vazgeçilmez bir unsur olsa da, ahlak öğütleri vermek tarihe tarihsel-materyalist bir bakış açısı değildir. Willi Gerns ve Robert Steigerwald’ın söylediklerine katılıyorum: “Karşıdevrimin şiddeti ve terörünün devrimci şiddet ile cevaplanması, bizim için sorun değildir. Devrimcilerin karşıdevrimin terörü önünde teslim olmaması için büyük devrimde [Ekim Devrimi – Ç.N.] bu gerekliydi.”
Tarih, iki tarafta da büyük kayıplara yol açan şiddetli sınıf savaşları örnekleri ile doludur. Bu, tabii ki korkunçtur ve insancıl bir politikanın tüm gücüyle bu tür şiddetin baş göstermesini engellemesi ya da sınırlandırması gerekmektedir. Fakat ezilenler, uysallık ve ahlaklılıklarından dolayı, gerekli olduğunda kendi kurtuluşları için şiddetli bir şekilde diş geçirmekten vazgeçerlerse, iktidardakilerin şiddetinin savunmasız kurbanları olurlar. Kurt Gossweiler, şunları yazarken haklı: “Ezilen sınıfın, ezen sınıfın boyunduruğundan kurtuluşunu, devrimci kurtuluş savaşının yapılması ve karşıdevrimci restorasyon girişimlerine karşı mücadele sırasında pek çok suçsuz kişinin ölümüne yol açmadan gerçekleştirdiği tarihte görülmüş bir şey değildir”.
Zaten “Stalinizm” suçlamasındaki esas mesele şiddetin geçici ve sınırlı uygulanışı değil, devlet aygıtlarının terörü uyguladığı zamanda hala devrimci-karşıdevrimci bir durumun olup olmaması ve terörün aşırı boyutuna nelerin yol açtığı sorusudur. Sözde Stalin zamanının eleştiricileri, [SBKP’nin] 20. parti kongresinin başlattığı ideolojik çizgisini devam ettirerek, Stalin’in, sosyalizmin bir ülkedeki zaferinden sonra sınıf savaşının keskinleştiği tezinin yanlış olduğunu iddia ediyorlar. Fakat bu iddia, tüm tarihi gerçekler ve mantık ile çelişiyor.
Bir düşünün: kapitalizm için, dünyanın altıda birinde sosyalizmin inşasının başlatılmasıyla, ilk defa dışsal, devlet olarak örgütlenmiş bir düşman oluşuyor ve aynı zamanda [kapitalizmin] içinde sosyal çelişkiler büyüyor ve sınıf savaşı keskinleşiyor; [kapitalizmin içindeki] işçi hareketi ve dış düşman olan Sovyetler Birliği doğal müttefikler idi. Bu koşullar altında, Sovyetler Birliği’ni korkutmak, güç kazanmasını engellemek ve mümkün olduğunda sosyalizmin gelişimini engellemek, kapitalist devletler için en uygun strateji idi. Bunun, kapitalist devletlerin dış ve askeri politikalarının genel çizgisi olduğunu hem fiilen hem de belgelerle ispatlamak mümkündür. Sosyalizmi yıkmayı hedefleyen strateji, Sovyetler Birliği’nin komünist partisini içeriden çürütmeyi, parti içi yönelim kavgalarıyla felç etmeyi ve sosyalist olmayan ve anti-sosyalist güç ve davranış tarzlarını desteklemeyi de içeriyordu.
Ekim Devrimi, Sovyet Rusya’da (ve sonra SSCB’de) sınıfların kaldırılmasına yol açmadı. Hala, sosyolojik kriterlere göre tanımlanabilen, birçok ilişkide (mesela aile, kilise, her çeşitten topluluklarda) korunan, hayat tarzlarını, beklentilerini, değer yargılarını vs. koruyan ve çocuklarına aktaran ve böylece inşa edilen yeni oluşum ile (hakkında sık sık konuşulmayan) toplumsal ve ideolojik çelişkiye sahip toplumsal tabakalar bulunmaktaydı. Bu tabakalar, kısmen (fakat tamamen değil) kendi bilinçli, ulusal bağlılıklarıyla belirlenmiş isteklerine karşı, sosyalizmin inşasında iç çürüme belirtilerinin taşıyıcıları olma durumunda kaldılar ve bu tabakaların üyeleri bunun için alet de olabiliyorlardı.
İçeride ve dışarıda sınıf savaşı sürmekteydi ve dışsal baskılar ve müdahale tehditleri ile acil, tehlikeli bir hal aldı (aynı şekilde, bileşik kaplar gibi, Fransız Devrimi’nde, “terreur” [terör] ve [karşıdevrimci devletlerin] istilası birbirleriyle bağlantılıydı). Hem bireysel hem grup çıkarlarında bazı yakın hedefler diş geçirdikleri ve diğer yakın hedeflerinin üstesinden geldikleri için, prensip ve strateji tartışmalarının gerçek seyrinde bir dizi yalpalama ve taraf değiştirme meydana geldi. Yükselen dışsal tehlike (faşizmin güçlenmesi, Anti-Komintern Paktı, İspanya’da Franco darbesi, Japonya’nın Çin’e saldırması) de eklenince, bu iç tartışmalar genç sosyalizmin ağır bir darbe yeme, hatta çökme tehlikesini yaratıyordu.
Keskinleşmiş Sınıf Savaşı
Bu koşullar göze alınırsa, Ekim Devrimi zaferinin ardından sınıf savaşımının keskinleştiği değerlendirmesi yanlış değildir. Partideki fraksiyon tartışmalarını aşmak veya durdurmak, hatta gerekirse bertaraf etmek ve mülkiyet ve üretim ilişkilerinin değiştirilmesinin hızlanması ile toplumun [bir kısmında olan] sosyalist olmayan bilincin maddi temelini ortadan kaldırmak, bu değerlendirmeden çıkan sonuç olmalıydı. Bu programın, baskıcı şiddet olmaksızın gerçekleştirilemeyeceği aşikârdır.
Sosyalist normların ihlali sorusu, ancak burada ortaya çıkıyor. Sadece yeni devletin etkin düşmanları değil, çok sayıda suçsuz kişinin, hatta birçok sadık yoldaşın da baskıların kurbanı oldukları şüphesizdir. Bu, Rusya’nın, Ekim Devrimi (ve Sovyet devletinin kuruluşu) koşulları ele alınarak kolayca açıklanabilinir. Rusya’da, batı Avrupa’da (Roma hukukundan beri) iki bin sene zarfında yavaş yavaş (ve hep büyük gerilemeler ile) gelişen hukuk devleti gelenekleri yoktu. Hatta [Rusya’da] o zamana kadar hep bir baskı düzeni olan hukuk düzeninin gereksinimi olan formalizme karşı derin şüpheler vardı. İyi örgütlenmiş ve geniş kapsamlı siyasi polise sahip olan otoriter çarlık devletinin eski alışkanlıkları devam etmekteydi. Eski devrimci kadrolarının değiştirilmesi ve tasfiye edilmesini, kendi yükselişlerinin fırsatı olarak gören oportünist ve kariyerist unsurlar, SBKP’nin hızlıca büyümesi ile partiye sızdı. Nesnel olarak dışsal ve içsel tehlikelerin varlığını, şüphe yaratarak, denetim dışı güç yapılarına mazeret göstermek ve onları ele geçirmek için kullandılar. Böyle bir ortamda, ihbarcılık yeşerir.
Bütün bunların tabii ki sosyalizmle alakası yoktur, aksine bu, özel Rus koşullarının temelinde oluşan bir toplumsal gelişmedir. Koskoca ülkede küçük tohumlardan nispeten hızlıca yetiştirilen ve yeterince eğitimli olmayan güçler [kadrolar] ile donatılmış parti örgütleri, bu gelişmeyi kontrol altında tutabilmek için henüz çok zayıflardı; gelişmeler tarafından sürüklendiler. (Ve hiçbir illüzyona kanmayalım: nerede sosyalizm az gelişmiş bir ülkenin temelinde inşa edilirse, aynı yanlış gelişmelerin oluşma tehlikesi vardır. Tam da bundan dolayı basit suçlamalar yapmak yerine sebepleri araştırmak son derece önemlidir.)
Dış tehdit ve içerideki sınıf savaşı, ekonomik-teknik azgelişmişlik, eğitim eksikliği, burjuva-demokratik düşünce tarzlarının yokluğu ve otoriter düşünce tarzlarının devam etmesi koşulları altında, sosyalizmin inşası sırasında ciddi yanlış gelişmelerin nasıl meydana geldiğini “Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği” kitabımın dördüncü bölümünde kısaca izah ettim: Leninist parti kurallarına riayet edilmemesi, parti ve devlet aygıtının bürokratlaşması, baskıcı iktidar biçimlerinin kurumsallaşması ve – özeleştiri prensibinin başarısızlığı için önemli olan – teorinin önce duraksaması ve sonrasında da çökmesi. Sosyalist itki, toplumsal yaşamın örgütlenme biçimleri düzeyinde gelişmedi. Bundan dolayı “sosyalizmin deformasyonu” kavramını kullanmak istemiyorum, çünkü deformasyona uğrayabilen gerçekleşmiş bir sosyalizm daha henüz yoktu; onun yerine, sosyalizmi kurma denemesinde ortaya çıkan iç çelişkiler ve hatalı gelişimlerden bahsediyorum. Parti yönetimi, gerçekten, bu hatalı gelişimi durdurmak için birçok hamle yapmaya çalıştı (örneğin, parti ve devlet görevlerini birbirinden ayırmak bir kaç kere denendi, fakat bunun uygulanması için yeterine vasıflı kadro olmadığı için yine de görevlerde bir çeşit şahsi birleşme ortaya çıktı). Böylece, [devlet] aygıtının toyluğu ve ağırkanlılığı, bunun yanında maddi önkoşulları bulunmayan programların gerçekleştirilmesinin nesnel imkânsızlığından dolayı [parti yönetimi] başarısızlığa uğradı.
Savaşın patlaması, ülkenin yıkımı ve müthiş insani kayıpların yaşandığı dört korkunç senenin getirdiği olağanüstü durum ve 1945’ten sonraki “tekrar baştan başlama zorunluluğu”nun yaşandığı yıllar, zaten yapısal toplumsallaşma sürecinin kesintiye uğramasına neden olmuştu. Ve Sovyet halklarının insanüstü savunma başarısı (özellikle Rus) ulusal ideolojinin seferberliği ile de gerçekleştirildi; bu, yurtsever ve komünist düşüncenin özdeşleşmesinden dolayı komünist hareketin enternasyonalizmine zarar verdi.
Benim değerlendirmeme göre Stalin, hayatının son senelerinde – özellikle, 20. parti kongresinin sonucunda kayda alınmayan ekonomi ve (dil bilimi örneğinde) teorik temeller hakkındaki geç yapıtları ile – bahsedilen hatalı gelişimleri düzeltmeyi hedeflemiştir; bunu, dikkatli bir şekilde ve savaştan dolayı zayıflatılmış ve ABD’nin saldırgan anti-sovyetik politikası ile tekrar tahrik edilen Sovyetler Birliği’ni sarsmadan yapmak istedi. Bu değerlendirmenin doğru olup olmadığını, sadece Stalinci geç dönemin (şu ana kadar sorunun açıklanmasında neredeyse tamamıyla gözden kaçan) duygular ile çarpıtılmamış bir analizi belirleyebilir. “Stalinizm” tartışmaları, böylesi duygulardan arındırılmış bir analiz için pek uygun değiller.
Teorinin Deformasyonu mu?
Gerns ve Steigerwald’ın savunduğu “Teorinin deformasyonu” tezini yanlış bulduğumun altını çizmek istiyorum. Gerns ve Steigerwald’ın tezlerini (benim de çok saygı duyduğum) komünist olmayan sosyolog Werner Hofmann’ın  değerlendirmelerine dayandırmaları, fakat bunu yaparken, Hoffmann’ın izah ettiği sebep analizine başvurmamaları, önemli bir belirtidir. Böylece çarpık – ve ikinci el – bir tablo ortaya çıkıyor.
Stalin, teorik çalışmalarıyla – özellikle SBKP Tarihi Kısa Dersi’ndeki tarihsel ve diyalektik materyalizm üzerindeki bölümler ile – bilhassa, ilk defa eğitim çalışmalarının kapsamına giren geniş yığınlara hitap ediyordu. Stalin, takdire değer didaktik bir hünerle, bilimsel meselelerde tamamen acemi olan okuyucular için de anlaşılabilen bir şekilde diyalektik bir felsefenin ve toplum teorisinin zor konularını izah edebildi. Bunu yaparken, kaba basitleştirmelerin yapılması gerektiğini, ders kitapları ile çalışan ya da onları yazan herkes bilir. Ayrıca, diyalektik hareket biçiminin, sistematik bir özet ile maddeleşmesi lazım. Marksist felsefe temellerinin Stalinci sistematikleştirilmesinin Leninci örneklere çok benzediğinden, özellikle, Lenin’in, Hegel okumasını özetlediği(1) diyalektiğin onaltı maddesinin, Stalinci ana maddeler ile tamamen örtüştüğünden, başka bir yerde(2) bahsettim. Otuzlu senelerin başında, Stalin’in yazısından önce, komünist dünya hareketinin genelinde diyalektik ve tarihsel materyalizmin derslere uygun özetlerine ihtiyaç duyulduğunda, Batı Avrupa’da önemli Marksist filozoflar (neredeyse kullanılan kelimelerin bile benzeştiği) aynı sistem taslaklarını hazırladılar – mesela Max Raphael (1934) ve Georges Politzer (1935).
Stalin’in teori için önemli olan yazılarının şu ana kadar yapılan analizi istisnasız aynı tabloyu çiziyordu: ağır, karmaşık konuları en önemli, çekirdek olgulara indirgeme ve berraklaştırma yeteneği; maddenin berrak olmadığı yerlerde ilişkileri gösterebilmek; başka görüşlere karşı kendi durduğu yeri açık bir şekilde belirtebilmek.
Stalinci (ve de Leninci) özet taslakları ve “elementaria”ların [temel unsurlar] Sovyet bilimi tarafından yapılan tartışma ve ek araştırmalar için bir temel olarak değil de, teorik çalışmalarının dogmatik sınırı olarak ele alınmaları, bu yazıların kendilerine yüklenemez; bu daha çok eğitimsel ve bilimsel sosyolojik bir sorundur (ve Werner Hoffmann meseleyi böyle ele alıyor). Bu dogmatizm ve (siyasi oportünizm ile eşzamanlı) temel meselelerdeki hareketsizlik, esasen Stalin sonrası dönemde Sovyet biliminin ağır basan özelliği oldu. “Sovyet Bilimi” dergisinin, 1948 ve 1952 arasındaki ilk yayınlarında, çok daha açık ve tartışmalara sıcak bakan bir bilim görülebilir.
Tabii ki bu teori çöküşü parti ve devlet aygıtının bürokratlaşması ile bağlantılıdır, fakat aynı zamanda kökleri, devrim öncesi Rusya’da bilim ve bilim gelenekleri temelinin çok dar olması, bu temelin devrim sonrası burjuva bilim adamlarının göç etmesi ile daha da zayıflaması ve bu eksikliğinin yeni yetişen eğitimli tabakalar ile sadece yavaş yavaş giderilebildiği gerçeğine dayanıyor. Bilimsel kültürün gelişimi için birçok nesle ihtiyaç vardı – ve Sovyetler Birliği’nin böylesi uzun bir zamanı yoktu. Bir dünya görüşünün erken dönemlerinde dogmatik çocukluk hastalıkları – Hristiyanlığın dogma tarihini düşününüz – tarihte nadir rastlanan olaylar değildir. Toplum eğer genel olarak kendini dengeleyebilirse, karakteristik oluşum özelliklerine [Formationstypik] göre gelişirse ve farklılaşırsa, uzun vadeli tarihi süreçlerle [bu çocukluk hastalıkları] genelde aşılır.
Gelişimde Kırılma
Böylesi uzun vadeli bir gelişme 20. parti kongresi ile kesintiye uğramıştır. Önceki senelerde yapılan hataların, hukuk dışı davranışların ve suçların eleştirisi, (az gelişmiş) bir ülkede sosyalizm inşasında mevcut nesnel çelişkilerin ve onların sübjektif yansımalarının tarihsel-materyalist analizi sonucu olarak aktarılmadı, aksine, son kertede tek bir kişiye, zalim Stalin’e karşı yönlendirilen ahlaki suç isnadı olarak yapıldı. Stalin’in eleştiricileri olan kendi elemanları, (eski, Tevrat’taki usullere göre) ortak sorumluluklarını bir günah keçisine yüklemek istediler. 20. parti kongresinden başlamak üzere, komünistler arasında “Stalinizm” eleştirisinin daima kendi başarısızlıklarına bir mazeret üretme özelliği de vardır; Stalin’in ölümünden 36 sene sonra, 1989’da ve sonrasında hâlâ Sovyetler Birliğin’deki bütün hatalı gelişmelerden “Stalinizm” sorumlu tutuluyorsa, bu eleştiricilere, [Stalin’in ölümünden sonra] partinin devrimci ruhunun yenilenmesi için gerçekten yeterince zaman ve imkânları olmasına rağmen bu 36 yıl içerisinde kendi yaptıkları hataların hesabını sormak daha mantıklıdır.
Artan Oportünizm
20. parti kongrenin politikasının Leninci rotadan saptığı kırılma noktalarının tespit edilmesi, daha kapsamlı bir araştırmanın konusu olmalı.(3) Her halükarda, Hruşçov ile SBKP içinde oportünist (yani revizyonist) bir çizginin hakimiyet kazandığı değerlendirmesini doğru buluyorum. Oportünizmi, kısa vadeli ekonomik menfaatler uğruna kapitalist tedarikçi ülkelere bağlı kalmayı göze alan; “sevgili barış uğruna” düşmana, sistemi tehlikeye atan tavizler vermeye hazır olan; sosyalist kampın bütünleşme sürecini tek taraflı olarak hâkim gücün özel çıkarlarına tabii kılan; bilimsel sosyalizm teorisinin yabancı teorik konseptlerin sızmasıyla yavaşça bir revizyona uğramasına eleştirisiz tahammül eden ve Marksizm’in eleştirisel potansiyelinin saf bir savunmaya [Apologetik] sefilleşerek dönüşmesine izin veren bir politika olarak tanımlıyorum. Yani kısacası, sınıf savaşı coşkusunun gevşemesini ve reformist görüşlerin ve stratejilerin yayılmasını beraberinde getiren tüm olgular.
1956’dan itibaren Sovyet politikasında oportünizmin eğilim olarak gitgide arttığı tezinin doğruluğunun, olguların araştırılması ve değerlendirilmesi ile sınanması lazım. Ona basitçe “stalinist” denilerek iftira edilemez. […]
“Stalinizm – Antistalinizm” klişesinden uzaklaşmamız lazım. Zengin ve çelişki dolu tarihimizi bunun gibi ön yargılara kanmadan araştırmamız gerekiyor. Tarihi araştırmamızın sebeplerinin de geleceği daha güzel kılmak, kalıplarını bildiğimiz hataları yapmamak ve kapitalist sömürü ve zulüm toplumunun alternatifini insanlığın kurtuluş biçimlerine dönüştürmek olduğunu unutmamalıyız.
Dipnotlar
1 LW 38, S.212–214 [Lenin eserlerinin Almancası, 38. cilt, s. 212-214]
2 Dialektik als offenes System, Paul Rugenstein Verlag, Köln 1986, S. 16-20 [Açık Sistem Olarak Diyalektik, Paul Rugenstein Yayınevi, Köln 1986, s. 16-20]
3 Hans Heinz Holz: »Niederlage und Zukunft des Sozialismus«, Neue Impluse Verlag, Essen 1992, S.102–104 [Hans Heinz Holz: “Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği”, Neue Impulse Yayınevi, Essen 1992, s. 102-104]

* Kaynak: İnternet
** Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır. Biz düşüncelerimizi 2011 yılında yayınlanmış olan kitabımızda ortaya koymuştuk. Keza bloğumuzda yayınlamaya devam ettiğimiz dizide de ortaya koymaya devam edeceğiz. Ki, yazı dizimiz genelde ya da ağırlıklı olarak kitabımıza dayanmaktadır. Kitabımızın çıkmasından sonra konu bağlamında incelediğimiz materyallerin çoğu şimdilik bize bağlı olmayan nedenlerle elimizde bulunmamaktadır. Koşullar elverişli hale geldiği zaman konu bağlamında daha etkin üretimlerimiz olacaktır.