2 Mayıs 2015 Cumartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI*… II. BÖLÜM



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
                                 II. BÖLÜM
Politik özgürlük kavgası içerisinde yer alan değişik politik parti ve çevrelerin her birinin kendi politik çizgisi temelinde tutum takınması doğaldır. Kuşkusuz ki bu, ÖDP için de geçerlidir. Politik özgürlük kavgasında güç ve eylem birliklerinin, her türlü cepheleşmenin temel ilkesi, eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesidir. Geçici ya da az çok kalıcı vb. her türlü eylem birliklerinde bu temel ilkenin özenle korunması gerekir. Bu ilkesel yaklaşım, her yapı, siyasal ve toplumsal eğilim ya da akım için geçerli bir ideolojik donanım, politik sorumluluk ve duruş olmalıdır. Bu perspektif ve duruş, eşitsiz güç ilişkileri içerisinde bir araya gelerek geçici ya da uzun vadeli güç ve eylem birliği yapacak tüm politik kuvvetler için eşit bir şekilde geçerli ve bağlayıcı olmalıdır. Bu ilke, devrim ve sosyalizm mücadelesinde birleştirici bir ilkedir. Çünkü böylece her bir akım eylem birliği yaparken, öte yandan da kendi politik ve örgütsel bağımsızlığını korumuş olacaktır. Kamuoyu önünde eleştiri ve tartışma, ideolojik mücadele hakkını özgürce kullananların ise “kendimizi ifade edemiyoruz”, “monolotik bir girdabın içinde boğuluyoruz”, ah bağımsızlığımız gitti vah bağımsızlığımızı yitirdik türünden yakınma hakkı da kalmayacaktır.
İlerici-demokratik bir politik güç olarak doğru olan ÖDP’nin de kendi katkılarıyla birlikte HDK/HDP’de somutlaşan birleşik cephe içerisinde yer almasıydı, yer almasıdır. Ki bu durumun kamuoyu nezdinde ÖDP’nin kendi politik bağımsızlığını korumasını, ideolojik mücadele hakkını kullanmasını önlemek bir yana, bu hakkı da içerecekti, içerecektir. HDP “monolotik” bir parti değil, aksine bir birleşik cephedir. Onun bir parti formunda ortaya çıkması ise Türkiye’nin özgün politik koşullarıyla/yasaklarla bağlıdır... Fakat ÖDP HDP ile bir birleşik cephe içerisinde yer almayı tercih etmemiştir. Müftüoğlugiller familyasının politikası bunu önlemiştir. Bu bir yana, Müftüoğlugiller zihniyeti, 7 Haziran Genel Seçimleri için HDP ile taktiksel bir ittifak bile yapmaya yanaşmamıştır. Kuşkusuz ki HDK, HDP birçok açıdan eleştirilebilir; dahası eleştirilmelidir de. Fakat eleştirinin amacı üzüm yemek olmalı, bağcı dövmek değil! Müftüoğlugiller zihniyet ve duruşu kendi zayıflığının bilincinde olduğu için, eleştiri ve değerlendirmelerinde de bağcı dövmeyi hedefliyor, dahası bağcı dövmeyi marifet biliyor.
Müftüoğlu, “Haziran Hareketi bu seçimlerde ittifak yapmayı tercih etmedi. Oysa hem HDP’den hem de CHP’den bu yönde teklifler vardı. Bu tercihi nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın kararını siyasetsizlik, tavırsızlık olarak yorumlayanlar da var. Net bir tavır alınmadı mı?”
sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Bu ‘ittifak’ meselesi karışık bir mesele. Gerçekte ortada ittifak mittifak diye bir şey yok. Önerilen şey ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum. Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor. Birleşik Haziran Hareketi’nin kararını bu koşullarda verilebilecek en doğru siyası tavır olarak görüyorum. Zaten şimdi yaşananlar da bence bunu gösteriyor ve sanırım seçimlerden sonra bunu herkes daha iyi görecek. Ayrıca, örgütlenmesini yeterince tamamlayamamış bir hareketin seçimlere katılmaması ne kadar doğalsa, hiçbir talepte bulunmaksızın kendi dışındaki ilerici, demokrat adayları desteklemeye açık bir karar, tavır benimsemesinin, ortalığın vekillik için yerlerde sürünenlerden geçilmediği bir ortamda son derece değerli bir devrimci tavır olduğunu düşünüyorum.”
Hem HDK/HDP birleşik cephe harekâtından uzak dur. Hem seçimler için taktiksel bir ittifaka bile yanaşma. Hem de HDP’ nin CHP’den farklı zihniyet ve duruşunu, yani farklı yaklaşımlarının üstünü ört ve ikisini aynı çuvala koy ve geç karşısına ver veriştir. İşte bu da olmaz! Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapıyor. Somut konuşmayıp, lafı evirip çevirip tahrifata başvuruyor. Oportünizmle, sosyal şovenizmle, aydın kibriyle belirlenen gerçek yüzünü gizlemeye çalışıyor. Burada karışık olan Müftüoğlugiller zihniyetidir ya da daha doğrusu, bu zihniyet, kamuoyunu ve tabanını yanıltmak amacıyla gerçekleri fütursuzca çarpıtıyor.  Müftüoğlu’nun dediği gibi HDP’nin tavrı ve önerisi “ ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum” değildir. HDP, öyle kibirli, tepeden bakan bir tutumla, rüşvet önerir gibi, “yahu size bir-iki aday vereceğiz, daha ne istiyorsunuz, gelin bizim için çalışın” türünden bir tutum takınmamıştır. CHP bunu önermişse onu biz bilemeyiz. Eğer böyle bir şey varsa, belirsiz, dolaylı olarak HDP’yi özellikle teşhir etmeyi ya da itibarsızlaştırmayı hedefleyen “toplum mühendisliği” hesabıyla davranılmamalıdır. İkiyüzlü, örtülü açıklamalar yerine ne anlatılmak isteniyorsa o namusluca söylenmelidir ya açıklanmalıdır. Müftüoğlu ortaya bir sis bombası atıyor. Saman altında su yürütme politikası yapıyor. Hemde en berbatından! Dahası HDP, ÖDP ile yaptığı görüşmelerde, örneğin son görüşmede, ki bu toplantı Demirtaş’ın da katıldığı toplantıdır, mebusluk üzerine herhangi bir öneri yapmamış, milletvekilliği üzerinden pazarlık konusu olan veya olabilecek hiçbir bir şeyi gündeme getirmemiştir. Müftüoğlugiller zihniyetinin CHP ile neler görüştüğünü, karşılıklı birbirlerine ne gibi öneriler yaptıklarını ya da CHP’nin “size bir-iki milletvekili verelim gelin bize çalışın” deyip demediğini de bilmiyoruz. Ama kesin olan şudur ki HDP ÖDP ile böyle bir pazarlık içerisinde olmamış, süreci tartışmakla, birleşik hareket etmenin gerekliliğiyle, dostça birlikte yürümenin önemi temelinde ilişkilenmiştir. Müftüoğlu bu tip açıklamalarla başta ÖDP kadroları ve tabanı olmak üzere BHH’de yer alan, BHH’nin etkilediği kitleler içerisinde HDP’ye karşı bilinçli bir antipati ve önyargıyı kışkırtmak istiyor ya da bunu hedefliyor. Bu kesimlerden HDP’ye gelebilecek, oy verebilecek kesimleri manipüle etmeye uğraşıyor. Böylece tasfiyeci, sosyal şoven, pasifist, dar grupçu perspektif ve yönelimini de kılıflayarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Birde buna “Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor.”  açıklamasını ekliyor. Ekliyor ama bunu manipülasyon amacıyla kullanmak için! Hani derler ya “Oynamayan gelin yerim dar der.” Diktatörlüğün bu engelinin aşılmasının olanaklı olduğunu, buna uygun biçimler bulunabileceğini ve olduğunu pekâlâ Müftüoğlu da biliyor… Söz konusu faşist yasal engele karşın Müftüoğlu’nun HDP ile “gerçek bir ittifak siyaseti” kurulabileceğini göremediğini düşünmek safdillik olacaktır. Gerçek şu ki, “Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz!” tablosuyla karşı karşıyayız. Mesele bu. Müftüoğlugiller zihniyetinin en önemli derdi gerçekte CHP ile bir seçim ittifakı kurmak, HDP’yi de CHP’ye yedeklemekti(r). Ama bunu başaramadılar, BHH olarak da başaramadılar. Anlaşılıyor ki CHP de istediklerini vermedi, beklentilerini karşılamadı. Nüftüoğlu’nun yukarıdaki sözleri ve ifade biçimi açık bir hayal kırıklığını da dile getiriyor. Ayrıca BHH de seçim politikası babında iç birliğini koruyamadı…
Müftüoğlugiller zihniyetinde devrimci olan hiçbir şey yoktur. Kemalizm’in, sosyal şovenizmin yörüngesinde dönüp dolaşan bir perspektif ve duruşun nesi devrimci olacak ki?! HDP’nin % 10’luk barajı yıkarak aşması somutunda Amerikan işbirlikçisi dinci faşist AKP iktidarına, onun şahsında da faşist diktatörlüğe ağır bir darbe indirecek politik bir fırsat ve olanakla karşı karşıyayken, bu fırsatı, bu olanağı fütursuzca tepip geçen Müftüoğlu duruşunda hangi devrimcilik varmış acaba!!! Lafla peynir gemisinin yürümeyeceği ise açıktır. Evet, doğrudur, seçimlerden sonra herkes gerçek durumu daha iyi görecek. Takke düşecek kel iyice görünecek. Şunun şurasında seçimlere ne kadar kaldık ki zaten…
Sorulan soru şu: “Kürt hareketinin seçim sürecinin başından itibaren Haziran’a ve özelde ÖDP’ye çağrıları oldu. Daha önce de farklı biçimlerde HDP’ye katılma yönünde çağrı ya da eleştiriler de yapılmıştı. Kürt hareketi ile devrimci hareketin ilişkisini bu çağrı ve eleştiriler noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın bağımsızlığı ne ifade ediyor?
Geçerken hatırlatmakla yetiniyoruz: “HAZİRAN’ın bağımsızlığı”nın (siz BHH olarak, BHH ruhu olarak okuyunuz) anlamı şudur: Egemen ulus milliyetçiliğine (ulusalcılık), Kemalizm’e, sosyal şovenizme, reformizme, legalizme bağımlılığın ta kendisi… Burada söz konusu olan şey ya da sözde bağımsızlık, burjuvaziye ideolojik olarak bağımlı olan küçük burjuvadır, küçük burjuvazidir… Yani “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.”
Müftüoğlu’nun soruya verdiği yanıt ise şöyle:
“Bu tür çağrılar sadece seçim süreciyle sınırlı değil, öteden beri açık veya dolaylı yoldan yapılıyor. Yol TV’de yapılan bir söyleşide Cemil Bayık’ın ‘Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi gerektiği’ şeklinde açıklamaları olmuştu. Mustafa Karasu’nun da benzer şekilde özellikle bize yönelik öneri ve çağrıları oldu. Bu arkadaşların samimiyetlerinden hiç kuşkum yok. Ama ben bunun hem kendileri açısından hem de bizim açımızdan doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum.”
Bizim bakımımızdan sorun “Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi” sorunu değildir ve olamaz da. HDK ve HDP’nin oluşumu, eşitsiz güç ilişkilerinden hareketle (ki bu, öncelikle sınıf mücadelesinin ve devrimin eşitsiz gelişmesi olgusuyla bağlıdır) böyle de değerlendirilemez. Sorun, Türkiye’nin, Kürdistan’ın, dahası Ortadoğu’nun temel politik sorunu olan politik özgürlüklerin kazanılması sorunuyla bağlı bir sorundur. Halkların kardeşliği, ezilenlerin birliği çizgisinde birleşik mücadelenin geliştirilmesi sorunudur. Somut politik koşullarla bağlı olarak bir birleşik cephe harekâtının geliştirilmesi, giderek büyütülmesi sorunudur. Bu harekâtın, emperyalizme, faşizme, gericiliğe karşı mücadelede etkin bir araç olarak geliştirilmesi meselesidir. Bir devrimci olanağı mücadelenin önünü açmak amacıyla işlevsel kılma yönelimidir… Ki daha işin başındayız. Sürecin çelişkili ve karmaşık yollardan gelişeceği, kendi içinde ciddi riskler barındırdığı ve barındıracağı açıktır. Dahası, belli koşullarda yeniden yapılanarak biçimlenmesi gerektiği, süreç içerisinde geliştirilebileceği gibi belli koşullarda dağılma riski taşıyabileceği de açıktır… Yani ortada dikensiz bir gül bahçesi yok. Fakat risk almak, bedel ödemek, politik mücadelenin doğasında vardır. Devrimci imkânları realize etmek, potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek, böylece yeni devrimci imkânlara kapı açarak politika yapmak devrimci, sosyalist politikanın doğasında ve işin gereklerinde vardır. Risk almaktan ve savaşmaktan kaçanların, devrimci ve ilerici olanakları daha ileri sıçramanın aracı haline getirmeyenlerin, bundan uzak duranların, steril ortamlarda politika yapacağını düşünenlerin devrimci bir gelecek tasavvuru olmadığı açıktır ya da çok saf oldukları söylenebilir. Kuşkusuz ki kaşarlanmış oportünistlerin bu kadar saf olacağını düşünmek ise, olanaklı değildir…
Ortada HDK ve HDP’yi oluşturan politik güçler var. Bu güçlerin kurduğu ve yeni güçlerle de sürekli kendisini geliştirmeye, yenilemeye açık, esnek bir yapı var. Kurulmuş olan bu bağlaşma, kendisini “Kürt hareket etrafında birleşmiş” bir yapı olarak da tanımlamıyor. Belki de HDK ve HDP içerisinde yer alan kimileri sorunu böyle tanımlıyor olabilir ya da kendisine bu pencereden bakıyor olabilir ama bu, farklı bir şeydir. Zaten Müftüoğlu zihniyeti HDP’yi bu pencereden görüyor ve lanse ediyor. Oysa Müftüoğlu’nun HDK ve HDP’nin kendisini söz konusu tarzda tanımlamadığını bilmediğini düşünmek aptalca olacaktır. Müftüoğlugiller familyası sorunu öteden beri yukarıdaki biçimde yansıtarak gerçekleri saptırmaktadır. HDK ve HDP temel belgelerinde ve yetkili kurumlarının temel açıklamalarında sorunun nasıl koyulduğu açıktır… Burada gizli-saklı olan hiçbir şey de bulunmamaktadır. Müftüoğlu PKK yetkililerinin çeşitli açıklamalarına şöyle ya da böyle atıfta bulunarak, çubuğu kendinden yana bükerek, dahası dolaylı mesajlarla hem HDK ve HDP gerçeğini çarpıtmakta hem de bunu HDP’den uzak durmanın, seçim sürecinde dahi HDP’den uzak durmanın manipülatif bir aracı haline getirmektedir. Bu küçük burjuva liberal zihniyet, ezen ulus milliyetçiliğinin, sosyal şovenizmin etkisi altında olan, dolayısıyla PKK’ye, Kürt hareketine karşı önyargılı olan birey ve kesimlerin, kitlelerin geri yargılarına oynayarak, bu önyargıları geliştirerek kendisini gizlemeye çalışmaktadır. Dahası bu yöntemle ulusal demokratik hareketle bağlaşma kuran, keza HDK ve HDP’de yer alan ilerici ve devrimci politik kuvvetlere karşı da önyargıları sinsice kışkırtmaktadır. Bu yöntem ve perspektifi, dolaylı ama açık bir manivela olarak kullanıp HDK/HDP’ye karşı önyargıları da kışkırtıp kendisini temize çıkarmaya uğraşmaktadır.
Müftüoğlu şöyle devam ediyor:
“Kürt hareketi hem ideolojik-toplumsal temelleri bakımından hem de eyleminin muhtevası bakımından ulusal karakterli bir harekettir. Birçoğunu tanıdığımız yöneticilerinin sol düşünceli insanlar olması bu gerçeği değiştirmez.
Doğrusuyla yanlışıyla büyük bedeller ödenerek yürütülen silahlı mücadele süreci, başlangıçtaki bağımsız bir Kürt devleti kurma hedefine ulaşamamış da olsa, feodal bir toplumsal yapı altında yaşayan Kürt halkının örgütlü bir politik toplum niteliği kazanmasını sağladı. Bu sürecin (olumlu-olumsuz) bütün özelliklerini taşıyan ve ülkemizin içinden geçmekte olduğu olağanüstü kaotik ortamı içinde ciddi bir devrimci demokratik dinamik olarak gördüğüm bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Kürt hareketinin ulusal demokratik bir hareket olması, farklı “ideolojik ve toplumsal temeller”e dayanması vb. onunla bir bağlaşma politikasından uzak durmayı gerektirmez. Aksine devrimcilik, sosyalistlik iddiası olan ve kendisini böyle lanse eden bir politik güç bakımından yapılması gereken şey, böyle “ciddi bir devrimci demokratik dinamik”ten uzak durmak değil, ideolojik-siyasi bağımsızlığını koruyarak emperyalizme, sömürgeci faşist diktatörlüğe (ve dinci faşist iktidara) karşı sağlam bir ittifaklar politikası ile güç ve eylem birliği yapmaktır. Oysa Müftüoğlu, PKK’nin ulusal demokratik kimliğini, ideolojisini vs. araçsallaştırarak devrimci-demokratik olmaktan da sosyalist olmaktan da uzak bir analiz yapıyor; uluslararası devrimci-demokratik ve komünist hareketin tarihsel tecrübesinden de ne kadar uzak olduğunu, daha doğrusu ne kadar koptuğunu, “unuttuğunu” yansıtmış oluyor.
Ayrıca okuyucunun dikkatini yukarıdaki paragrafa bir kez daha çekmek istiyoruz; ne diyordu bay Müftüoğlu; “bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Bir kere kimse PKK ile sosyalistlerin birliğini ya da gidip PKK’ye katılmayı tartışmıyor ki! Sorulan soruda da bu yok?! Peki o halde PKK ile “sol hareketler”in “basitçe birleştirilerek dönüştürülmesi” gibi bir tartışma ve açıklamasının ne işi var burada? Böyle bir açıklamayı araya sıkıştırmanın hedefi ne? PKK ile birleşmek isteyen, katılmak isteyen elbette ki kendi özgür kararıyla gidip katılabilir ya da birleşebilir vb. Buna kimsenin diyeceği bir şey de olamaz ya da bu adımı yanlış bulanların da eleştiri özgürlüğü vardır vs. Peki ama Müftüoğlu neden sorunu bu şekilde koymaya ya da yansıtmaya çalışıyor?  Müftüoğlu, yukarıdaki cümlenin hemen devamında, aynı paragraf içerisinde, şunları söyleme gereksinimi hissediyor; birlikte okuyalım:
            “Belki kastedilenin böyle organik bir birleşmeden çok örneğin HDP etrafındaki (cephesel) bir ittifak ilişkisi olduğu söylenecektir.”
Demek ki söz konusu olan “sosyalistlerin birliği” gibi bir sorun değil, bir cephe birliğidir. “Belki de kastedilen” sözleri de demagoji yüklü; belkisi-melkisi yok, laf cambazlığına da manipülasyona da gerek yok. Biz ulusal demokratik hareketin bugüne dek örneğin ÖDP’ye PKK’ye “katıl” ya da “sosyalistlerin birliği” babında PKK’de birleş çağrısı yaptığını görmedik. (Kuşkusuz bilmediğimiz bir durum varsa, o ayrı…) Bizim gördüğümüz şey, PKK’nin, ÖDP’nin de HDK/HDP oluşumu içerisinde yer alması isteği, HDP’de yer almak istemiyorsa HDP ile bir seçim ittifakı kurması çağrısıdır vb.
Kanımızca Müftüoğlu’nun lafı, sosyalistlerin birliği, PKK’ye katılım, organik bir birleşme gibi diyarlara çekerek izahlarda bulunması, dikkatleri gerçekte olmayan bir tartışmaya vb. yöneltmesi maniplatif amaçlıdır. Zaten o zayıflığının bilincinde olduğu için ki, hemen ardı sıra manevra yaparak “Belki de kastedilen” cephesel “bir ittifak ilişkisi”dir deme gereksinimi duyuyor. Oysa sorunun bir cephe ya da cephesel bir birlik, olmuyorsa bir seçim bağlaşması vb. olduğu ise zaten açıktır.
Yukarıdaki sözlerin hemen devamında, Müftüoğlu şu “analiz”i yapıyor: “Bu başka bir bağlam içinde tartışılması gereken bir durumdur. HDP giderek sol içindeki (yetmez ama evetçilik gibi) ideolojik, politik bakımlardan sorun yaşayan bütün unsurların doluştuğu bir görünüm kazanmış durumda. ÖDP gibi dışarda kalan partileri (CHP siyaseti yapmak gibi gerekçelerle) sürekli eleştiren EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor. Bu durumda böyle bir tartışmanın HDP dışındaki geniş kesimler içinde ciddi bir destek ve umut yaratan Birleşik Haziran Hareketi gibi bir hareketi dikkate almadan (hele sadece bir baraj aşma meselesi çerçevesinde) sürdürülmesinin doğru olmayacağını düşünüyorum.”
Güzel. Şimdi de biz söyleyeceklerimizi söyleyelim.
Birinci olarak, bir cephe birliğinde karşı devrimci olmayan (kaldı ki belli özel tarihsel ve politik koşullarda taktiksel amaçlı, geçici, koşula bağlı bu tip bağlaşmalar da, örneğin II. Dünya Savaşı yıllarında… veya Çin’de Çan Kay Şek kliği ile… gibi olabilir ya da Kobani direnişi sürecinin belli aşamasında ortaya çıkan doğrudan bir ittifak ilişkisi olmaksızın nesnel ve geçici bir yan yana gelme gibi…) politik ve toplumsal kesimler; örgütlü çevrelerden bireylere kadar uzanan ya da açılan bir çizgide ittifaklar olabilir; bunun yadırganacak bir yanı da yoktur.
İkinci olarak, dün zaaflı olan ya da pek çok zaaf (söz gelimi “Yetmez Ama Evet!” diyenler gibi) göstermiş güç ve çevrelerin bir birleşik cephe içerisinde yer alması da doğaldır. Ayrıca HDK/HDP platformunun, başta devrimci hareketin zaafları nedeniyle olmak üzere çeşitli nedenlerle örgütsüzleşmiş ama ilerici, devrimci kişiliğini koruyan, arayış içerisinde olan bireylere de kendini örgütleme, ifade etme, kendini bulma noktasında da önemli bir alan açtığı önemli bir olanak sunduğu hatırlatılmalıdır. Burada söz konusu olan komünistlerin birliği falan değildir. Burada söz konusu olan ilerici demokratik, devrimci-demokratik, komünist devrimci akımların mücadelenin genel çıkarları için (ki dar grupçu, pragmatik hesaplarla katılanlar da olacaktır ya da olabilecektir) cephesel bir güç ve eylem birliği yapmasıdır. Kaldı ki sınıf mücadelesinde, devrim ve sosyalizm sürecinde sadece güvenilir müttefiklerle hareket edilmez, tutarsız, yalpalayan, güven vermeyen geçici yol arkadaşları da olacaktır. Devrimci ve komünist hareketin bütün tarihsel deneylerinin kanıtladığı gibi, devrimci proletarya ve devrimci-demokrasi devrim savaşında tutarsız, yalpalayan, geçici yol arkadaşlarıyla da geçici bağlaşmalar kurar, bu kategorileri de yanına çekmeye, olmuyorsa tarafsızlaştırmaya vb. önem verir ve verecektir de…
Üçüncü olarak Müftüoğlu’nun, Müftüoğlugiller zihniyetinin bunları bilmediğini, anlamadığını sanmak aptallık olur. O ve o zihniyet bu gerçekleri bilir bilmesine de ama saflık, temizlik, lekesizlik falan demagojisi yaparak, sözde bağımsızlık gösterileri sergileyerek mücadelenin yakıcı devrimci görevlerinden nasıl kaçındığını, devrimi ve devrimin genel menfaatlerini çoktan terk ettiğini gizlemeye çalışır; nesnel olarak AKP ve diktaya hizmet eden zaaflarını örtmeye uğraşır; HDK/HDP’yi gözden düşürmeyi hedefler. Gerçek tablo bundan ibarettir.
Dördüncü olarak, Müftüoğlu, EMEP’in zaaflı duruşunu son derece kötü bir şekilde kullanarak, kendi tasfiyeci oportünist ve bölücü çizgisini aklamaya çalışmaktadır. Bu doğru bir tavır değildir. EMEP’in HDP’ye katılmamasını karanlık bir olay gibi pazarlayarak ve öne sürerek bir yandan devrimci ve ilerici kamuoyu, ileri kitleler nezdinde kendini maskelemekte,  diğer yandan böylece HDP’ye karşı kuşku ve önyargıları kışkırtmaya çalışmaktadır. EMEP, HDP’ye niçin katılmadığını açıklamıştır. Doğru bulursunuz ya da yanlış bulursunuz ama kalkıp bunu “EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor.” şeklinde karanlık ve belirsiz bir olay gibi yansıtarak kuşku yaratıp yaymanın aracı haline getirirseniz, bu tutum, çok berbat bir demagoji ve manipülasyondan başka bir anlama gelmez. Müftüoğlu’nun bunu bilinçli bir şekilde yaptığına da kuşku yoktur. Kaldı ki EMEP, söz konusu zaaflı tutumuna karşın HDK’da yer almaya devam etmektedir. Bu bir. HDP ile bir seçim ittifakı kurarak yol almaktadır. Bu da iki. Peki ÖDP? Müftüoğlugiller zihniyeti?..
Beşinci olarak Müftüoğlu ve zihniyeti postmodern, postMarksist zihniyetin esiri olduğu halde, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak demokratik, halkçı, ilerici, devrimci-demokratik bir dinamiği ve mücadeleyi aydın narsizmiyle, küçük burjuva elitizmiyle, sosyal şovenizmle biçimlenmiş kibirli bir saldırganlıkla mahkûm etmeye kalkmaktadır. HDK ve HDP’nin Marksist-Leninist bir parti olmadığı bir cephe ya da cephesel bir birlik olduğu ise zaten biliniyor. Dolayısıyla HDP içerisinde çok sesliliğin, çok renkliliğin bir zayıflık değil, bir zenginlik olduğunu görmek zor olmasa gerek. Aksine bu olgu, farklı düşünenlerin de bir arada olabileceğini, politik özgürlük kavgası doğrultusunda birlikte mücadele etmenin olanaklı olduğunu ve olacağını göstermesi bakımından da son derece değerli bir deneyimdir. Bu durum aynı zamanda halkların birlik talebine de sahiplenmenin yapıcı ve mücadeleci bir örneği oluyor. Ortak düşmana karşı ortak mücadele gelenekleri yaratıp geliştirmede daha ziyade başarısızlıkla, dar grupçu rekabet ve çıkarlarla parçalanmayı aşamayan “emekçi sol”un söz konusu zaafına karşı etkin bir mücadele geliştirme çabasını ifade ediyor. ÖDP bundan üzüntü duymak yerine, bu mücadeleyi geliştiren ve geliştirecek olan tablodan sevinç duymalıdır; içinde ya da dışında ama omuz omuza yürümeye değer vermelidir. Doğru ve sağlıklı olan da budur.
Altıncı olarak, Marksist Leninist parti teori ve pratiğine reddiye yazarak, çok sesli, çok kanatlı vs. bir parti modelini savunan, ÖDP’nin doğuşuna da yol gösteren bir zihniyetin savunucusu olarak Müftüoğlu’nun, farklı sınıf ve tabakalar arasında ya da onlara öncülük iddiasını taşıyan kuvvetler arasında gerçekleşen ve geliştirilmeye çalışılan bir birleşik cephe hareketi içerisinde ideolojik ve siyasi bakımdan çok temel farklılıkların olmasını böylesine küçümsemesi, horlaması garip bir çelişki oluşturuyor. Aslında garip olan bir şey de yok, Müftüoğlu, ulaşamadığı ciğere pis demektedir. Devrimci enerjisi çoktan tükenmiş, düzen içi sınırlara çekilerek başarısızlıklarla belirlenen ve biçimlenen pasifit bir zihniyetin demagojik çıkışları ve propagandasıdır burada söz konusu olan. Bunun ÖDP’ye de hayrı dokunmayacaktır.
Sonuç itibari ile Müftüoğlugiller zihniyeti için söylenecek şey şudur: “Caminin kapısını bilmez, sofuluk taslar.”
Dileğimiz zamanla ÖDP’nin kendi yanılgılarını görerek aşmasıdır.
Bitirmeden birkaç olgunun altını çizmek istiyoruz.
Müftüoğlugiller zihniyeti de içinde olmak üzere bazı politik çevrelerin öteden beri PKK’ye yedeklenme, bağımsızlığı yitirme vs. vb. üzerine yaptığı eleştiriler dikkat çekiyor. Söz konusu küçük burjuva reformist ve devrimci-demokratik çevrelerin eleştirileri, esasen sosyal şovenizmle bağlı da olsa, bir diğer neden de devrimci hareketin zaaflarında aranmalıdır.
PKK’nin kendisini “Marksist-Leninist bir parti” olarak tanımlamadığını biliyoruz. Yanı sıra HDP de Marksist-Leninist bir parti değildir. HDP, demokratik, halkçı bir cephedir. Önemli ve gerekli, geliştirilmesi gereken bir devrimci imkândır… Ancak sadece HDP’ye endekslenmiş ya da esas olarak politik çalışması HDP’ye endekslenmiş bir parti komünistse giderek komünist olmaktan çıkar. Böyle bir durum komünistlik iddiasıyla, bir komünist partinin asgari ve azami politik amaçlarıyla bağdaşmaz, tersine, böyle bir duruş tasfiyeyle ve HDP’lileşmeyle sonuçlanır. Hele de eşitsiz güç ilişkileri koşullarında böyle bir riskin olmadığını düşünmek ya da savunmak ya ideolojik-politik oportünizm olur ya da aşırı bir saflık. Burada ideolojik-siyasi bağımsızlığın özenle korunması ve ideolojik-politik bağışıklık sisteminin sistematik yetkinleştirilmesi gerekir. HDP’nin misyonu, çizgisi ile bir komünist partisinin misyon ve çizgisi temelde farklı niteliktedir. Bu niteliksel ayrıma dayalı düzenli bir ideolojik-siyasi donanımın geliştirilmesi, dost ve düşman güçler önünde bu ayrım çizgilerinin eğilip bükülmeden, açık, net, dobra dobra ortaya konulması; ideolojik mücadele, eleştiri ve tartışma özgürlüğünün korunması ve gereklerinin yerine getirilmesi gerekir. Tersi, oportünizm ve tasfiyeciliktir. Kendin olamazsan başkası haline gelirsin.
Marksist-Leninist Komünistler politik özgürlük kavgasında Kürt ulusal demokratik mücadelesiyle her bakımdan ortak mücadeleyi sonuna dek ikircimsiz geliştirirken, temel ideolojik ayrılıklarını, asgari ve azami politik hedef ve amaçlarıyla bağlı programatik farklılıklarını da etkin biçimde ortaya koymakla da yükümlüdürler. İfade ettiğimiz iki yön, bir bütünsellik içerisinde dost ve düşman tarafından teorik ve pratik olarak, açık ve kesin olarak görülebilmelidir. Bu alandaki her yetersizlik, ideolojik uzlaşma, bağımsızlığın her zedelenmesi komünist bir partiyi başka kulvarlara götürür. İlkelerde katı, taktiklerde esnek olmak gerekir. Taktik esneklik de ilke bozmaya tekabül etmeyecek. İdeolojik bakımdan postmodernizmle, postMarksizm ile uzlaşmak postmodernizme, postMarksizme götürür. Burada da sorun niyetlerle, dileklerle vs. ilgili değildir, aksine temel ölçüt, duruş ve yönelimdir; halklarımızın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” Doğa gibi politik bağımsızlık ve ideolojik mücadele de boşluk tanımaz, ihmal edilirse, o boşluk bir biçimde dolar… Bugünün yarını da var. Ve Lenin’in vurguladığı gibi, komünist hareketten bağımsız demokratik propaganda ve ajitasyon canlanıp, gelişip güçlendikçe, sosyalist propaganda ve ajitasyona, proleter sosyalist ideolojik mücadeleye de daha fazla önem vermek gerekecektir. Bu bağlamda da ortacı oportünizm kabul edilemez.
Küçük burjuva demokratlarının komünistlere dönük salvo atışlarına da verilecek en iyi yanıt, onların maskelerini düşürecek, manipülatif saldırılarını etkisizleştirecek başlıca yol da yukarıda ifade ettiğimiz gelişme hattındaki duruştur. Demokratik görevler ve mücadele ile sosyalist görevler ve mücadele bir iç bütünlükle ele alınmalı ve sosyalist perspektife, nihai amaçlara bağlanmış olarak mücadelesi verilmelidir. Marksist-Leninist program, günlük politik çalışma ve mücadeleye de şartsız yön vermek zorundadır.



                                                                       




27 Nisan 2015 Pazartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
25 Nisan 2015 tarihli Birgün gazetesinde Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportajda Müftüoğlu, “Benim Çağrım Haziran” demeye devam etmektedir. Tabii ki “Haziran” derken bunu, Birleşik Haziran Hareketi olarak okumak doğru olur.
Müftüoğlu, Dev-Yol’un eski önderlerindendir. Dev-Yol, 70’li yılların en büyük devrimci-demokratik kitlesel politik gücüydü. Dev-Yol, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik, dolu-dizgin karşı devrim döneminde giderek artan bir hızla tasfiyeci oportünizme teslim oldu. Devrimci programına, strateji ve taktiklerine, devrimci örgüt çizgisine reddiye yazarak sosyal reformist, legalist, parlamenterist bir güç haline dönüştü. ÖDP, söz konusu tasfiyeci teori ve pratiğin politik ürünü olarak tarih sahnesine girdi…
Müftüoğlu, Dev-Yol’un devrimci çizgisini redderek tasfiyeci reformist bir çizgiye oturmasının başlıca sorumlularından birisidir, hatta başta gelenidir.  Burada amacımız başlı başına Dev-Yol’un ve Müftüoğlu’nun tarihini değerlendirmek değildir. Fakat bu temel tarihsel ve politik gerçeği dile getirmeden geçmek, sorumlu bir tavır olmayacaktı. Olmayacaktı, çünkü Müftüoğlu bir simgedir, dahası Müftüoğlu Müftüoğlugiller zihniyetinin de “abi”sidir. Bu tasfiyeci küçük burjuva liberal demokratik zihniyet ÖDP oportünizminde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu zihniyet, özellikle de Kürt sorunu söz konusu olunca, teorik ve pratik olarak, ezen ulusun küçük burjuva milliyetçi çizgisi olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm, komünizm iddiasıyla ortaya çıktığı oranda da sosyalizm maskeli bir milliyetçilik, bir diğer ifadeyle, sosyal şovenizm olarak Türkiye ve Kürdistan ulusal ve toplumsal mücadelesinin önünde barikat kurmaya devam etmektedir. “Benim Çağrım Haziran” başlıklı röportaj da bu olgunun açık ve yeni bir kanıtını daha sunmaktadır...
Röportaj, birçok açıdan ele alınabilir. Ancak biz, bazı temel noktalarla sınırlayarak konuyu ele almakla yetineceğiz şimdilik. Ki sitemizde Birleşik Haziran Hareketi (BHH) bağlamında birden fazla eleştiri, analiz yazısı zaten yayınlanmıştı daha önce. Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) geldiği nokta belli: Herhangi bir biçimde işçi sınıfına, halklara, ezilenlere umut vermeyen bir oluşum. Bir “birleşik cephe” hareketi olarak 7 Haziran seçimleri gibi son derece önemli bir tarihsel süreç ve dönemeçte ortak bir irade birliği kurmaktan bile yoksun bir politik güç... HDP barajı aşsa da aşmasa da daha ağır politik darbeler yiyip yıpranacak bir oluşum… Esas olarak HDK/HDP’ye karşı kurulan bir cephe birliği olarak, nesnel olarak, sömürgeci faşist diktatörlüğe ve dinci faşist AKP iktidarına destek olmaya devam etmektedir. BHH içerisinde yer alan, dahası tabanında bulunan sayısız devrimci, ilerici-demokratik birey ve kesimin BHH’nin, konumuz bağlamında ÖDP’nin 7 Haziran seçimleri sürecinde HDP’ye karşı takındığı tavrı, yani merkezi zihniyet ve politikasını belirleyen Müftüoğlugiller zihniyetine karşı ciddi bir devrimci tepki duyduğu da açıktır… Haziran/Gezi Ayaklanması’nın ruhunun BHH’de değil de HDK/HDP’de yaşadığı ise zaten çok açıktır… Politik özgürlük kavgasında en geniş kesimleri birleştirmek/cepheleştirmek, diktatörlüğe ve dinci faşist iktidara karşı siyasal özgürlük eksenli mücadele dalgasını yükseltmek, işte HDK ve HDP’nin yaptığı şey bu. Kanıtı HDP’nin programıdır. Seçim Bildirgesi’dir. Sosyal, siyasal bileşimi ve duruşudur… Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin kavgasını birleştirme pratiğidir. Peki BHH, ÖDP bunların neresinde?!
                                    I
Müftüoğlu, Birgün gazetesinin “Gezi isyanının ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı, demiştiniz. AKP içindeki çatışmalar da su yüzüne çıkmaya başladı. AKP’nin sonuna geliniyor mu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 Kendi içlerindeki çatışmalar elbette bir şeylerin belirtisi olabilir ama sadece buna bakarak AKP’nin sonunun geldiğine hükmetmek doğru olmaz. Son zamanlarda özellikle batıdan estirilen hava da futbol tabiriyle söylersek uzatmaların oynanmakta olduğu yönünde. Ama o kadar çok suç ve yolsuzluğa battılar ki, iktidar gücünü bırakmamak, en azından uzatabildiği kadar uzatmak için ellerinden gelen her çareye başvuracaklardır.  Geçenlerde Ağrı’da yaşananlar bu konuda gözlerini ne kadar kararttıklarını gösteriyor.”
Güzel de, o halde neden hep birlikte cephesel bir birlik etrafında diktatörlüğün tepesinde oturan, üstelik “Ergenekon”la bir bağlaşma içerisine girerek saldırılarını her cephede yoğunlaştırıp yaygınlaştıran, seçim sürecini provoke etmeye çalışan AKP’ye (ve diktatörlüğe) karşı seferber olmuyoruz? Dikta ve AKP’ye karşı bir birleşik cephe gerekli değil mi? Görünüşte AKP’ye karşı mücadeleyi önemseyen, gerçekte, bu mücadelenin temel vurucu kuvveti olan ve olacak olan HDP ile AKP’ye karşı etkin ve birleşik bir mücadeleden uzak duran Müftügiller familyasının tavrı ne kadar samimi acaba?..
“Biz daha iyi, daha özgür ve eşit bir dünyada yaşamak isteyenler, bu soygun ve talan  düzeninden, hırsızlıktan, yolsuzluktan, zalimlerden, din bezirganlarından, bizi kendi kafalarındaki bir kör karanlığın içinde boğmaya çalışanlardan kurtulmak isteyenler, genci yaşlısı, kadını erkeği, işçisi köylüsü, aydını cahili, mahallede, sokakta, işyerlerinde, bütün ülkede birleşip örgütlenmeden, (şekilde görüldüğü gibi!) mücadele etmeden asla kazanamayız! Yani, kısacası, benim çağrım HAZİRAN” diyen Müftüoğlu, HDK/HDP ile birlikte böyle bir gücü daha etkin ortaya çıkarmak ve hep birlikte geliştirmek olanaklıyken, acaba neden HDK ve HDP’den uzakta duruyor ısrarla? Doğu ve Batı’daki politik kuvvetleri birleştirmek ve sıçratmak için, halkların kardeşliği ekseninde daha vurucu bir güç haline gelmek için devrimci ve ilerici olanakları cephesel birlikle geliştirmekten Müftüoğlu acaba neden bu denli uzak duruyor? Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve deneyi de “emekçi sol”a, bunu söylemiyor mu! Müftüoğlugiller zihniyetinin rastlantılarla izah edilemeyeceği, sistematik bir politika ve duruşun ifadesi olduğu açık değil mi?
 Demagojiyle, oportünist manevralarla, manipülasyonla sorunun özünden kaçan bay Müftüoğlu, “Sizin seçimlere yönelik bir çağrınız var mı, varsa nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
           Benim insanların kime oy vermeleri konusunda bir çağrım yok. Evet, AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP de barajı geçsin… Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyorum.”
Hem AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP barajı geçsin, itirazım yok diyeceksin hem de HDP’ye oy verin çağrısını yapmayacaksın! Hem böyle söyleyeceksin hem de bunların gerçekleşmesinin en temel aracı, gücü olan, olabilecek olan HDP’ye oy verin çağrısı bile yapmaktan kaçınacaksın! Peki, HDP’nin % 10 barajını aşmadığı koşullarda (ki biz, BHH’ye rağmen aşılacağını düşünüyoruz) söz konusu şeyler nasıl gerçekleşecek? Bunların olabilmesi için HDP’nin % 10 barajını aşması gerektiği açık değil mi? Müftüoğlu’nun bunları bilmediğini düşünmek saçma olur. O halde derdin(iz) ne? Neyin peşindesiniz? Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Çok açık ki Müftüoğlu hem deveye binmiş, hem de çalı arkasına gizlenemeye çalışıyor.
Neymiş efendim, Müftüoğlu, “Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyor”muş! Bunlar boş sözler, dahası demagojik sözler. Çok somut bir sorun tartışılıyor, o halde somut konuşulmalıdır. Genellemelerle, kaba keskinlik gösterileriyle sorunun üstünün örtülmeye çalışılması Müftüoğlu’nun kendi zayıflığının bilincinde olduğunu gösterir sadece. HDP’nin 12 Eylül faşizminin % 10’luk barikatını aşması, politik rejime ağır bir darbe olacağı açık değil mi? HDP’nin barajı yıkarak AKP’yi geriletmesi, AKP ve destekçilerinin kurduğu doğrudan ve dolaylı barikatları yıkması, engelleri parçalaması Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlık sistemi plan ve hedeflerini boşa çıkarması çok önemli politik kazanımlar değil mi?! Keza böylece iç ve dış politikada Erdoğan ve AKP’sinin, keza diktatörlüğün bir dizi hesabının bozulması açık ve kesin bir politik başarı ve kazanım değil mi?! Yine böylece parlamento içi ve parlamento dışı muhalefetin daha etkin, birleşik, güçlü bir şekilde birleştirilmesi, siyasal ve toplumsal mücadelenin, ezilenlerin, sömürülenlerin lehine olacağı açık değil mi?!!! Sözde AKP’ye karşı en geniş güçlerin birliğinden yana olduğunu söyleyen (BHH ve) ÖDP, iş HDP’ye gelince; demokratik, halkçı, anti-faşist bir birleşik cephe olan HDK/HDP’ye gelince, ısrarla önemsediğini söylediği AKP’ye karşı mücadeleyi bile, HDP şahsında, gerçekte önemsiz ilan etmektedir. Çok açık ve kesindir: Bu tutum, Müftüoğlu zihniyetinin yılan eğrileri çizen sosyal şoven, pasifist, tasfiyeci politika ve duruşuyla bağlıdır. O, gerçekte, sözde keskinlik gösterileriyle çaldığı minareyi kılıflamakla meşgul, hepsi bu! Müftüoğlu zihniyetinin ve duruşunun, devrime inancı yok. Sosyalizme inancı yok. Marksizm-Leninizm’e inancı yok. Proletarya ve halklara inancı yok. Haziran Ayaklanması’na da inancı yok. Çünkü devrimci olan her şeye inançları çoktan tükenip gitmiştir. Gerçek bu.
Acaba haksızlık mı yapıyoruz Müftüoğlu zihniyet ve duruşuna? Hayır, saptamalarımız nesnel ve denetlenebilir saptamalardır. Kendi tarihsel evrimleri ve pratikleri bunun kanıtıdır. Bakın bunu röportajın tümünde de görmek olanaklı.
“Seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Seçim sonrası Meclis aritmetiği Türkiye’nin geleceği açısından bir anlam ifade eder mi?” sorusuna Müftüpğlu’nun verdiği yanıt şöyle:
            Her biri belirli çevrelerin tercihlerine göre bir kamuoyu yönlendirme aracı olarak çalışan anket sonuçları AKP’nin her halukarda bir düşüş içinde olduğunu gösteriyor. Bu elbette iyi bir şey ama Türkiye’de verili koşullar altında yapılan seçimlerin halkın değil daha çok iç ve dış hâkim güçlerin tercihlerine göre şekillendiği de unutulmamalı. Varolan seçim sistemi, siyasi partiler yasası ve seçimlere ilişkin bütün düzenekler, her türlü medya ve iletişim sitemleri gibi kamuoyu yönlendirme araçları, seçim güvenliği vb. tümüyle buna göre düzenlenmiştir. Bilinçli ve örgütlü bir birleşik devrimci halk muhalefeti bu denklemi kıracak güce ulaşmadıkça seçimlerden ortaya çıkacak Meclis aritmetiği de Türkiye’nin geleceği açısından sadece egemen sınıf siyasetinin biçiminin ve emekçi sınıfların mücadele koşullarının belirlenmesi açısından bir anlam ifade edecektir. Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”
             Burada işçi sınıfına, halklara, ezilenlere güven duygusunun, bilinç ve pratiğinin izi var mı acaba? Bu zihniyette Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu’da verilen mücadele ve kazanımların izi var mı? Burada, Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve kazanımlarının izi var mı? Burada, 6-8 Ekim Kobani Ayaklanması’nın gücüne duyulan herhangi bir inanç var mı? Evet, “iç ve dış güçler” vardır. Evet, seçim sistemi, siyasi partiler yasası, medya… Güzel de şu kudretinden bu kadar emin olduğunuz, adeta kadir-i mutlak bir güç gibi ilan ettiğiniz söz konusu gerici güçler, Kürt halkı karşısında da, Kobani, Şengal, Haziran Ayaklanması karşısında daima olmuş güçlerdi; hem de ellerinden geleni ardlarına koymamışlardı… Yani şimdi bu tarihsel ve politik gerçekleri gül hatırınız için görmezden mi gelelim…
Neymiş, “Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”mış!
Umudu tükenmiş bir küçük burjuva zihniyet ve duruşla karşı karşıyayız. Halklar % 10 barajı engelini yıkıp geçecek, dikta ve AKP’nin, Erdoğan’ın planlarına ağır darbeler indirecek; ilerici, devrimci siyasal ve toplumsal muhalefet çok önemli bir tarihsel fırsat ve politik olanaklar ve somut mevziler yakalayacak ve kazanacak ve mevzilerini geliştirip güçlendirecek ama küçük burjuva sosyal şoven liberalimiz yine de umutsuz! HDP’nin % 10 barajını aşması ve dahası, daha yüksek bir oy oranı ve temsiliyetle Meclise girmesi için on milyonların bağrında ekmek, barış, özgürlük, (her eğilim ve yapının kendi çizgisinin gerekleriyle de bağlı olacak tarzda, devrim ve sosyalizm) için propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve örgütleme, eylem hattında birleşik olarak yürümek yerine, bin dereden su getirilerek durumu kurtarmaya çalışan bu izahlar asla inandırıcı değil, devrimci değil, tutarlı bir demokratik tavır bile değil. HDP karşısındaki bu kadar inkarcı, HDP’nin Meclis’e girmesi durumunda ortaya çıkacak ve halkların yükselen umudunun ifadesi ve kazanımı olacak olası HDP’nin seçim başarısını bu kadar küçümseyen bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı ve olmayacağı açık ve kesindir.
Kesin olan şudur: Bu tutum ve duruş, egemen ulusun milliyetçi, şoven kibirini, üstten bakan tutum ve duruşunu ifade ediyor ve yansıtıyor. İşçi sınıfına, halklara, ezilenlere ve mücadelelerine karşı güven duymayan küçük burjuva aydının elitist ve egemen ulus şovenizmiyle sentezlenmiş narsizmini ifade ediyor.  Üstelik hem umudu tükenmiş, hem umutsuzluğu yayıyor, hem de aydın bireyciliğiyle, egemen ulus milliyetçiliği kibiriyle konuşuyor! Üstelik bugüne kadar HDK/HDP parlamento içi ve dışı muhalefeti etkin bir şekilde birleştirerek yürüdüğü halde. Üstelik parlamento içi muhalefetin HDP şahsında esas olarak parlamento dışı mücadele hattını esas aldığı ya da ona dayandığı halde söz konusu vb. sözler ediliyor! Bu deneylerden eleştirel öğrenmek alçak gönüllüğü ile hareket etmek, geleceğe dönük dersler çıkarıp pratik-politik bir silaha çevirmek yerine, demagojik, manipülatif, ukalaca bir fütursuzlukla, yürütülen mücadele alabildiğine küçümseniyor. Bu tutum ve duruşun, sadece ve sadece politik özgürlük ve sosyalizm davasına ve kavgasına zarar verdiği ve vereceği açık bir olgudur. Fakat bilinir: Duymak istemeyenden daha büyük sağır, görmek istemeyenden de daha büyük kör yoktur.
 Gerçek şudur: Kurtuluş parlamentoda değil, devrimdedir, devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferindedir… Ki sizlerin devrime, devrimin zaferine falan inancınız zaten kalmamış. Bu bir. 7 Haziran genel seçimleri de sadece mevzi bir çarpışmadır, ama sonuçları önümüzdeki süreç üzerinde derin olacak bir çarpışma! Bu iki. HDP’nin barajları yıkıp geçmesi geniş kitlelerin, halkların güçlü bir kazanımı olarak, ulusal ve toplumsal mücadelenin önünü etkin bir şekilde açacaktır ya da açmanın önemli bir aracı olacaktır. Bu üç. Çok kabaca tablo bu. Dolayısıyla öyle laf cambazlığıyla güneşi balçıkla sıvazlayamazsınız.
 HDP barajı geçerse baraj yıkılır mı?” sorusunu yanıtlarken bayımız,
Bu HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen bir slogan olarak kabul edilmeli.” diyor. Bu sözler, yalnızca Müftüoğlu’nun yüzeyselliğini göstermiyor, daha da önemlisi tipik küçük burjuva zihniyetini de ele veriyor. Neymiş, HDP’nin barajı aşması barajın yıkılacağı anlamına gelmezmiş. Neymiş, söz konusu sözler “HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen” sözler ve “bir slogan”mış! Oysa mesele bu kadar basit değildir ve böyle basit ve yüzeysel bir şekilde ifade edilemez ya da değerlendirilemez. Destek, işin bir yanıdır; daha da önemlisi böyle bir harekâtın başarıya ulaşmasının politik anlam ve kapsamıdır, süreçteki ağırlığı ve sonraki süreçler üzerindeki politik etkisidir…
Askeri faşizm tarafından konulmuş olan % 10 barajının HDP tarafından aşılması demek 30 yılı aşkın bir süre sonra ilk defa bir halk hareketi tarafından barajın fiilen işlevsiz hale getirilmesi demektir. Burada söz konusu olan bağımsız adaylar değil, “parti” olarak barajın parçalanmasıdır. Bu, son derece anlamlı ve önemli bir politik kazanım olacaktır. Müftüoğlu’nun ya da Müftüoğlugiller zihniyetinin bunu anlamadığını ya da anlamayacağını düşünmek politik saflık olacaktır. Söz konusu zihniyet, bunu kabullenemiyor. Kendi lehlerine de bir kazanım olacağı halde kabullenemiyor. Kibir dolu tepeden bir bakışla kazanılması olanaklı olan ve kazanılacak olan başarı ve mevziiyi hazmedemiyor. Aydın bireyciliği, küçük burjuva bürokratik elitizmi, sosyal şovenizm sentezi manipülatif açıklama ya da “analiz”lerle halkların mücadelesi küçümseniyor. HDP’nin meclise girmesinin, hele de daha güçlü girmesinin iç ve bölgesel, dahası uluslar arası politik güçler dengesi üzerinde önemli etkiler yaratacağı açıktır. İç ve dış politikada işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin lehine mücadeleyi güçlendireceği çok açıktır. Faşist cunta tarafından hazırlanan ve yasallaştırılan bir engelin, birkaç on yıl sonra, mücadelenin dinamizmiyle fiilen çökertilmesi, işlevsiz hale getirilmesi, daha güçlü hamleler için de çok önemli politik fırsatlar yaratacağı açıktır…
“Bu seçimleri “başkanlığa onay ya da ret” seçimi olarak görmek abartılı bir yorum olur mu?” sorusunu Müftüoğlu şöyle yanıtlıyor:
           
Ben Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanmasını öteden beri doğru bulmuyorum. Meseleyi sadece başkanlık meselesine indirgemek işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor. Oysa bugün Türkiye’de ne gerçek bir parlamenter sistemden, ne demokrasiden, ne kuvvetler ayrılığından, ne bağımsız yargıdan, ne de hukuk devletinden söz etmek mümkün. Hatta T. Erdoğan “parlameter sistemi dolaba kaldırdık” dediğine göre ortada anayasal bir devlet ve yönetim sistemi olduğu bile tartışmalı. Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dışişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor. Ancak kabile devletlerinde görülebilecek böyle bir yönetim anlayışıyla bütün ülke, bütün toplum karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Hal böyleyken meseleyi sadece başkanlık sistemini önlemeye indirgemek karşı karşıya bulunduğumuz meselenin özünü ve ciddiyetini gizliyor.”
Evet, “Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanması” öteden beri yanlıştır. Evet, meselenin böyle koyulması ve sunulması “işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor.” Dahası sermaye ve burjuva partiler geniş kitleleri aldatmak için bu doğrultuda çok bilinçli bir manipülasyona da başvuruyor vb. Ama açık ki bay Müftüoğlu bunu sadece burjuva partiler için söylemiyor, dahası örtülü bir operasyonla asıl olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtuyor. Malını pazarlamak isteyen kurnaz bir tüccar gibi, sözün içine “Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dişişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor.” sözlerini “sızdırarak” ana darbeyi HDP’ye indiriyor, teşhir ediyor.
Konumuz Sırrı değildir. Sırrı şunu demiştir ya da bunu demiştir. Geçiyoruz. Konumuz HDP’dir, HDP’nin “Türkiye’nin” sorununu “başkanlık meselesi olarak” tanımlayıp tanımlamadığıdır. HDP’nin programı da, Seçim Bildirgesi de “kamuoyu” tarafından bilinmektedir. Aynı belgeler Müftüoğlu’nun da elindedir. Ayrıca HDK ve HDP yetkili kurumlarının da sayısız biçimde yaptığı açıklamalar mevcuttur. HDP Türkiye’nin temel sorununu hiçbir zaman başkanlık sisteminin varlığı ya da yokluğu olarak ortaya koymamıştır. HDP, Türkiye’nin temel sorununu politik özgürlük sorunu olarak ortaya koymuştur. Türkiye’de politik özgürlüklerin olmamasını ve kazanılmasını temel ya da başlıca sorun olarak ortaya koymuştur. HDP politik çalışmalarını ve mücadelesini bu temel sorununun çözümü doğrultusunda yoğunlaştırmıştır ve yoğunlaştırmaya da devam etmektedir. İddiası, bu temel sorununun çözümüne azami derecede katkı yapmaktır. O halde demek ki bay Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapmaktadır. Bunu, onun cehaletine, toyluğuna bağlayamayacağımıza göre, o halde demek ki çok bilinçli bir oportünist tahrifata vb. başvurmaktadır. Zaten gerçek de bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK          
   

5 Mart 2015 Perşembe

BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE



BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE
BHH (Birleşik Haziran Hareketi), “Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu” imzasıyla 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’ne dönük politik tavrını açıkladı. Dileyen, bu açıklamaya, “birleşikhaziranhareketi.org.”dan  bakabilir. BHH’nin 3 Mart 2015 tarihli açıklaması, oportünizme has bir şahika olarak nitelemeyi hak etmektedir. Hak etmektedir, çünkü, çok kritik bir politik an ve dönemeçte, devrimle karşı-devrim, faşist diktatörlükle halklar, dinci faşist iktidarla ezilenler arasındaki mücadelenin genel seçimler üzerinden ortaya çıkacak politik sonuçları daha bugünden ortadayken, BHH, Kemalizm’in, Türk burjuva milliyetçiliğinin, şovenizmin, CHP ve AKP’nin lehine olacak bir tarzda politik tavrını ortaya koymuştur. Takınılan tavır, ortacı oportünist, sermaye cephesine taze kan taşıyan, kendilerinin de bir parçası oldukları ezilenler cephesini zayıf düşüren, işçi ve emekçilerin, halkların cephesini bölen bir tavırdır. Hangi biçimde teorize edilirse edilsin, BHH’nin tutumunun, duruşunun, yöneliminin nesnel anlamı budur. Açıklamada yer alan sözde keskinlikler ve iddialar, adeta hiçbir şey söylemeyen, gerçekte CHP ve AKP’ye yarayan boş söz yığınıdır da diyebiliriz. BHH, bu açıklamayla da geniş kitlelerin birlik istek ve basıncına, Gezi/Haziran’ın ruhuna da sırtını döndüğünü ortaya koymuştur.

Kuşkusuz ki bu açıklama da bir son değildir; BHH ile hem uzun vadeli bağlaşmanın imkânları ve hem de özellikle yakın süreç bakımından bir seçim ittifakının imkânları son ana dek zorlanmalıdır. Zorlanmalıdır çünkü, birleşik mücadelenin gereksinimi, cephesel birliklerin büyütülmesi gereksinimi devrim ve sosyalizm mücadelesinin yakıcı politik bir sorunudur. Politik özgürlük uğruna yürütülen kavgada en küçük bir imkân bile heder edilmemelidir. İdeolojik mücadelenin gerekleri ve gereksinmeleriyle politik mücadelede ortak düşmana karşı ortak mücadelenin gerekleri, gereksinmeleri birbirine karıştırılmamalıdır. BHH’nin “anti-emperyalizm”, “anti-faşizm”, “sınıfsal mücadele”, “Gezi” vs. adına sermaye cephesine yedeklenen tutumu BHH’de yer alan devrimci, ilerici kitlelere dostça anlatılmalıdır. BHH içerisinde etkin olan “ulusalcı sol”culuk, “ulusal sosyalizm”, sözde enternasyonalizm gerçeği ortaya konulmalıdır. Ezen ulusun küçük burjuva milliyetçiliği üzerinde bir araya gelmiş olan BHH’yi oluşturan politik kuvvetler her şeye karşın homojen bir birlik değildir; hareket içerisinde Kürt ulusal demokratik hareketiyle de bağlaşmadan yana, demokrasi-özgürlük mücadelesinde birleşik cepheleşmeden yana ya da “güç ve eylem birliği”nden yana olan ciddi bir potansiyel var. BHH içerisinde Türk ulusalcılığının, Kemalizm’in en ileri formu SİP’li TKP’lerde simgeleşmektedir. Her ne kadar BHH, kendi birliklerinin uzun vadeli bir birlik olduğu ve olacağını dile getirse de, kendi iç çelişki ve çatışmalarından dolayı içten parçalanmaya da açık bir bloktur. BHH, sınıf mücadelesinin, ulusal ve toplumsal mücadelenin gereksinmelerine sırtını dönmüş olması gerçeği temelinde içsel çatışmalara sürüklenecektir. Açık ve net bir şekilde vurgulamak gerekir ki, emperyalizme, faşizm ve gericiliğe karşı mücadeleyi zayıflatan ya da set çeken, milliyetçilik, sosyal şovenizm üzerinde kurulan bağlaşmaların parçalanması, sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin lehine bir gelişmeyi ifade eder sadece.      

 “BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ’NİN 7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNE YÖNELİK KAMUOYUNA DUYURUSU”na hep birlikte bakalım:
“Türkiye derin bir siyasal kriz yaşıyor; şiddetli bir ekonomik krizin patlaması an meselesi. Bu krizin sorumlusu, on üç yıldır talan ve yolsuzluklarını gericilik ve otoriterlikle iç içe geçirerek iktidarını sürdüren, bunu halka ağır bedeller ödeterek yapan AKP’dir.
Eğer AKP iktidarı, bütün tutarsızlık ve zaaflarına karşın bugüne kadar hala durdurulamamışsa bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan muhalefet partileri olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.
Seçime giderken, bu tarihsel başarısızlığın AKP karşıtı her kesim açısından esaslı bir değerlendirmesinin yapılması gerekir. Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse, Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve taleplere bakılması gerekmektedir.”
BHH ne devrimci-demokratik ne de sosyalist/komünist devrimci karaktere sahiptir. “Sosyalizm”, “komünizm” gibi iddialar, nesnel olarak, küçük burjuvazinin yüzüne geçirdiği bir örtüdür sadece. Dolayısıyla yukarıdaki sözleri ilerici-demokratik bir gücün açıklamaları çerçevesinde ele almakla yetineceğiz. Bu sınırlar içerisinde sormak gerekiyor: Yukarıdaki sözlere gerçekten inanıyor musunuz? Eğer inanıyorsanız HDK ve HDP “Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve talepler”e sahip çıkıyor, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide. Yani öyle BHH gibi CHP’ye, milliyetçi, şoven çevrelere yedeklenme tutumu içerisine de girmeden. “Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse”, deniyor açıklamada; pek güzel, o halde bugün bunun temel yolu, en azından HDP ile bir seçim ittifakından veya HDP’ye verilecek açık bir destekten geçmektedir.
Devam edelim; açıklamada deniyor ki eğer AKP bugüne kadar durdurulamamışsa “bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan partiler olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.”
Parlamento içi ve dışı muhalefeti hiçbir ayrım yapmadan AKP karşıtlığı üzerinden tanımlayarak yapılan bu değerlendirmenin liberal gerici bir analiz olduğunu belirtelim öncelikle. TBMM’de yer alan HDP’yi, parlamento dışında kalan işçi sınıfının, emekçilerin, halkların, ezilenlerin mücadelesini temsil eden siyasal ve toplumsal muhalefeti zaafları, yetersizlikleri bakımından elbette ki eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de. Ama bu bir şeydir, kalkıp sermaye cephesi ile ezilenlerin cephesi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı AKP’ye karşı olmak üzerinden örterek hepsini aynı sepete koyup lafazanlık yapmak farklı bir şeydir.  Bu ikincisinin yanlış olduğu açık ve kesindir. Böyle bir açıklama, ulusalcı, Ergenekoncu, Kemalist, CHP vb. gibi çevrelere verilen birlik mesajıdır. AKP’ye karşıysan hep birlikte birlik olmalıyız mesajıdır. Burada tipik bir ilkesizlikle, pragmatizmle karşı karşıya olduğumuz açıktır.
 Deniyor ki, “Milyonların mesajı açıktır: AKP’yi durdurmak neoliberal-piyasacılık karşısında halkçı/kamucu ekonomik politikaları, gericilik karşısında özgürlükçü ve laik yaşamı, otoriterlik ve faşizm karşısında demokrasi, açıklık ve halk iradesini, emperyalizme karşı bağımsızlığı, mezhepçilik ve milliyetçiliğe karşı Kürt ve Alevi yurttaşların eşitliğini savunan bir siyasal hattın kurulmasını gerektirmektedir.”
Tamam da, HDP, sizlerden de farklı olarak, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide, yukarıdaki taleplerin de mücadelesini vermektedir. Peki, hem bu sözleri söyleyip hem de HDP’den uzak durmak niye? Yoksa Gezi’nin taleplerini CHP, Ergenekoncular, Türk burjuva milliyetçi çevreler savunuyor ve mücadelesini veriyorda bizim mi haberimiz yok!!! Bırakalım bunları arkadaşlar, bu mızrak bu çuvala sığmaz.

Açıklamada; “Birleşik Haziran Hareketi olarak bütün gücümüzü bu hattın kurulmasına adadık. AKP’yle mücadelenin altını çiziyor, sol ve toplumcu güçlerin kendi aralarında ve halkla diyaloğuna inanıyor; Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğini biliyoruz.” deniyor.
Madem öyle, o halde “sol ve emek temelli değerler” ekseninde yükselen ve gelişip güçlenen HDK/HDP ile bağlaşmaya yönelmeniz gerekmez mi? BHH-HDP ittifakının kurulmasının diktatörlüğe ve dinci faşist hükümete karşı mücadeleyi geliştirip güçlendireceği, halklar arasındaki ortak irade beyanını güçlendireceği, askeri faşist cuntanın kurduğu barikatları yıkıp geçeceği, ırkçı, dinci, şoven, militarist, yayılmacı güç ve politikalara karşı mücadeleyi ilerleteceği, bölge halkları lehine de süreçleri geliştireceği açık değil mi? Hem kendinizi “bütün gücü”nüzle böyle bir mücadele hattı örmeye adadığınızı iddia edeceksiniz hem de böyle bir savaş hattının geliştirilmesinin, büyütülmesinin çok önemli bir aracı olan ve olacak olan HDK’dan, HDP’den uzak duracaksınız?!!! Bu açık bir çelişki değil mi?.. 
“Başta seçim barajı olmak üzere, seçim sandığı üzerine düşen gölgeler halk iradesinin sandıkta ifade bulmasını imkânsız hale getirmiştir. İktidarın işleyiş ve karar alma iradesinin parlamento dışında şekillendiği her geçen gün biraz daha açık hale gelmektedir. Bu nedenle seçime yönelik mücadelenin AKP iktidarını durdurmanın tek yolu olmadığını bir kez daha vurgulama ihtiyacı duyuyoruz. Bununla birlikte, seçimlerin AKP’ye karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğunu da görüyor, önemsiyoruz.”, diyorsunuz açıklamanızda.
Tamam, gelin başta “seçim barajı olmak üzere” söz konusu gölgeleri birlikte temizleyelim. Parlamento içi ve dışı muhalefeti birleşik örerek geliştirelim. Parlamenter mücadeleyi parlamento dışı mücadele alanına tabi kılarak sokaklarda politika yaparak faşizm ve gericiliğe karşı vuruşalım. HDP parlamenter mücadeleyle parlamento dışı mücadeleyi birleştiren en yetkin örnektir. HDP’nin ana gücü ve eylemi parlamento değil, sokaklardır; son örneği de yalnızca Kürdistan’la sınırlı kalmayan Batıya da sıçrayan ve genişleyen 6-8 Ekim 2014 Kobani Serhildanı’dır. İşte sözde “Güvenlik reformu”na karşı sokaklarda durmayan, devam eden eylemler serisidir… Peki, ama siz neden bir seçim ittifakına bile gelmiyorsunuz? HDP, HDP’yi teşhir amaçlı yapılan propaganda ve ajitasyonların aksine, sizlerle eşit demokratik koşullarda bir seçim ittifakına da hazır… Kürtlerle yan yana gözükmek mi istemiyorsunuz? Peki neden? Türkiye’nin temel yakıcı politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması değil midir? Herhalde yanıtınız “Evet.” olacaktır. Peki Kürtlerin özgürlük talebi de politik özgürlüklerin bir parçası, keskinleşerek öne çıkmış temel bir bileşeni değil mi? Peki neden ürküyorsunuz? Kürt ulusal hareketi, demokratik halkçı içeriğe sahip bir “ortak vatan”da birlikte yaşamak iradesini defalarca beyan ettiği ve pratik-politik duruşuyla bunu ortaya koyduğu halde, hala (SİP’çi TKP’ler ve benzerleri gibi) “vatanı böle”ceğini mi düşünüyorsunuz? Herhangi bir kanıta, tanığa, belgeye dayanmadan ileri sürülen demagojik ve manipülatif bir iddia olan Öcalan’ın, PKK’nin, KCK’nın Erdoğan ve AKP ile Türkiye’ye “otoriter diktatörlük getirecek” “Başkanlık sistemi üzerinde anlaştığı” iddiasına mı inanıyorsunuz? Peki, eğer varsa böyle bir kaygınız, kanıtı nerede? HDP’nin, AKP’nin rantını bol bol yediği %10 barajının yerle bir etmesi, AKP’ye yarar mı yoksa AKP’ye ağır bir darbe mi indirir? İkincisi olduğu açıktır. Peki, o halde, HDP’den uzak durmanın doğrudan doğruya Erdoğan’a, AKP’ye, onların arzuladığı “otoriter başkanlık sistemi”ne yarayacağı açık değil mi? AKP CHP ile 12 yıldır kedinin fare ile oynaması gibi oynuyor. CHP’nin HDP ile ittifaka gelmediği ve gelmeyeceği açıktır. CHP’nin, diyelim ki birkaç puanlık oy artışı elde etse de AKP ile baş edemeyeceği açık olduğuna göre, BHH neyin peşinde acaba? Herkesin bu soruyu kendisine sorup düşünmesi gerekmez mi!!! AKP’ye yarayacak ve yarayan tutumunuzla ezilenler cephesine zarar verdiğinizi görmeyecek kadar körleştiniz mi acaba? Psikolojik savaşa yenik düşmenin ve yedeklenmenin sizlere nasıl bir yararı olacak acaba? BHH’nin tabanının ve ilerici, devrimci kadrolarının bunu sorgulamayacağını sanmak saflık olacaktır kanımızca.  
“Birleşik Haziran Hareketi’nin Seçimlere yönelik, başta CHP ve HDP olmak üzere, hiç bir kesimle parlamentoda temsiliyet kaygısı üzerinden bir müzakeresi söz konusu değildir. Birleşik Haziran Hareketi’nin kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileridir.”, deniyor açıklamada.
Devamla şunlar söyleniyor:
“Birleşik Haziran Hareketi, seçim süreci ve sonrasında bu konumunu korumak konusunda kararlıdır. Ancak bu bağımsız duruşun bir gereği olarak, altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz.”
Reformist, legalist, parlamenterist bir bloğun ve bileşenlerinin “parlamentoda temsiliyet kaygısı” olmadığına diyelim ki inandık, tamam. Ayrıca geçerken ekleyelim, BHH’nin parlamentoda temsil edilmek istemesi de doğal karşılanmalıdır...
Peki, BHH’nin “kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileri” ise, gerçekten durum buysa, bu durumda, o milyonların sorunlarını, taleplerini, beklentilerini dile getiren, mücadelesini veren HDP ile BHH’nin ortak hareket etmemesinin nedeni (ya da nedenleri) nedir acaba? Hem bunları söyleyeceksin hem de HDP’den uzak duracaksın?! Bu ne yaman çelişki böyle? Ayrıca CHP nasıl olur da “sol”, yani “Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğin”e inandığınız bir sol olabilir ki!!! Demek BHH buna inanıyor. Öyle ya, ısrarla CHP demesi, CHP ile ortak bir seçim platformu inşa etmeye çalışması başka nasıl anlaşılabilir ki?! Ama aynı ısrar hiçte HDP’ye karşı gösterilmiyor. Bunun rastlantılarla izah edilemeyeceği açık olsa gerek… Emperyalist dünya sistemini, işbirlikçi egemen sınıfların egemenliğini, emperyalizme bağımlı kapitalist Türkiye düzenini savunan, AKP karşısında bile az-çok tutarlı bir burjuva demokratik muhalefet yapamayan CHP nasıl sol olabilirki? CHP-BHH-HDP ittifakı için çalıştığınızı söylüyorsunuz, HDP’yi dışlamadığınızı iddia ediyorsunuz. Peki, ama CHP’nin tablosu, duruşu ortada olduğu halde neden bu ısrarı gösteriyorsunuz? Bu ısrarla aslında ulusalcılıkla, Kemalizm ile, CHP ile, devlet iktidarı içerisindeki yeri zayıflayan kesimlerle ittifak kurmak istek ve yöneliminizi ele veriyorsunuz. Yine böylece bu ısrarın aynı zamanda HDP’den, ezilenlerin cephesinden uzak durmanın kılıfı olduğu açığa çıkıyor. Bu ısrarın, liberal oportünist tavrınızı meşrulaştırma manevrası olduğu açık değil mi! Deveye sormuşlar, “Boynun neden eğri”. Deve yanıtlamış: “Nerem doğru ki!” BHH’nin tavrı da bu gerçekte.
Neymiş, altını çizdikleri “toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içerisinde” olacaklarmış. Peki, bu ne demek? Bu muğlak, sorumluluktan kaçan, her yöne çekilebilen, gerektiğinde pazarlık kozu olarak kullanılacak olan bu sözler oportünizme has bir politik tutumu ve duruşu ifade ediyor açıkça. Gezi’nin talepleri orta yerde duruyor. HDP tutarlı bir demokratik halkçı çizgide bu talepleri formüle ediyor, aktif bir şekilde mücadelesini veriyor. Ve bunu CHP’den, ulusalcı milliyetçi ve şoven tayfadan farklı olarak samimiyetle yapıyor. Ama buna karşın sen kalk, AKP’nin planlarını bozacak tek temel seçenek olan HDP’den uzak dur. HDP’ye destek çağrısı bile yapma. Yine deveye sormuşlar: “Yokuşu mu seversin inişi mi?” Deve yanıtlamış: “Düze kıran mı girdi!” BHH oportünizm şahikası açıklamalarla ne gerçek durumunu örtebilir ne de bu tutum ve duruşuyla AKP’nin planlarını bozabilir; dahası bozmaya bile bir katkı yapamaz. BHH söz konusu tutumuyla hem CHP’ye, hem de AKP’ye, belki de özellikle AKP’ye hizmet ediyor. Niyetler ne olursa olsun, objektif gerçek budur. Gerçekte BHH, ulusalcı-milliyetçi çizgiye, CHP’ye vb. destek veriyor. Gezi Ayaklanması’na katılan ve katılabilecek geniş kitlelerin HDP’ye akmasına karşı çıkıyor. CHP vb.leri lehine davranıyor. Kanımızca BHH içerisinde ve etrafında yer alan SİP’çiler gibi kaşarlanmamış güçler HDP’yi desteklemelidirler. Şimdilik görülen o ki, blok olarak BHH HDP’yi desteklemeyecek. Diğer şeyleri şimdilik bir tarafa bırakarak bir kez daha soruyoruz BHH’ye: Erdoğan’ın, AKP’nin hesaplarını bozacak, ağır darbeler indirecek şey CHP’nin birkaç puanlık oy artışı mıdır yoksa HDP’nin %10 barajını (üstelik ilk kez) yerle bir ederek geçmesi midir; evet, hangisi!!!

27 Şubat 2015 Cuma

BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ VE SEÇİMLER…



BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ VE SEÇİMLER…
2015 genel seçimlerine birkaç ay kaldı. Bütün politik kuvvetler, öncelikle de en önemli politik kuvvetler kendi nesnel karakterlerine, politik hedef ve hesaplarına uygun mevzilenmiş bulunuyorlar. Bazı bakımlardan saflaşma, safını seçme süreci de giderek belirginleşiyor. Politik arena gittikçe sertleşen ve daha da keskinleşecek olan bir seçim sürecine tanıklık etmektedir ve edecektir de. Bu süreç salt dar bir alanda, Türkiye coğrafyasında, şekillenen bir süreç değil, aksine, iç, bölgesel, uluslararası alanda gündemleşmiş ve keskinleşmekte olan, iç içe geçmiş sayısız çelişki ve çatışmanın tam ortasında, etki-tepki sistematiğinin baskısı altında biçimlenmektedir. Burada, geçerken,  özel bir vurgu olarak “Büyük Ortadoğu” arenasına ve bu arenada yükselen Kürt dinamiğinin sarsıcı etkilerine ve Türkiye’de yoğunlaşıp yaygınlaşmakta olan devlet terörüne, AKP’nin ve elebaşısı Erdoğan’ın politik plan ve hesaplarına, yönelimlerine dikkat çekmek isteriz…
Evet, 7 Haziran 2015 seçimlerinin olası sonuçları yaşamsal önemde olacaktır. İster negatif isterse de pozitif yönde olsun bu sonuçlar yaşamsal önemde olacaktır. Sermaye cephesi de halklar ve ezilenler cephesi de bunun farkında…
Gerek emperyalizmin, gerek işbirlikçi faşist diktatörlüğün, gerekse de dinci faşist iktidarın saldırılarını geri püskürtebilmek, hesaplarını bozabilmek için işçi ve emekçilerin, ezilen politik ve toplumsal kesimlerin en geniş hatta birliğini sağlamak en yaşamsal güncel politik görevdir. Bu bağlamda ezilenlerin birleşik cephesini ifade eden HDP etrafında toplanmak ve seferber olmak hayati önemdedir. İlerici-demokratik, devrimci-demokratik ve komünist güçlerin HDP etrafında olanaklı olduğu ölçüde en geniş politik birliğini sağlamak görevi de söz konusu yakıcı politik sorunun önemli sacayaklarından birisidir.
Burada, başlı başına iç, bölgesel, uluslararası alanda politik durumun analizine girmeyecek, ancak bazı gerçeklerin altını çizmekle yetineceğiz.
                                   I
 Öncelikle Birleşik Haziran Hareketi (BHH) olarak ortaya çıkan oluşum, ilerici-demokratik karaktere sahiptir. Bu bloğu kuran politik kuvvetleri (en önemlileri: Komünist Parti, Halkların Türkiye Komünist Partisi, ÖDP) bir araya getiren şey tesadüfler değil, ideolojik-politik yakınlıklarıdır. Söz konusu kuvvetlerin kendi aralarında politik bir cephesel birlik kurmaları onların doğal hakkıdır. Kuşkusuz bu hak ve duruş, bizlerin de eleştiri özgürlüğünü dışlamaz aksine, birliğin eleştirel değerlendirilmesi de şarttır.
BHH’nin olanaklı olduğu ölçüde HDP ile şu ya da bu biçimde ittifak kurması önemlidir. Ki HDP de böyle bir ittifaktan yana ısrarını dile getirmeye devam etmektedir. Eğer gerçekleşirse bu bağlaşmanın bir seçim ittifakımı olacağı yoksa az çok uzun vadeli bir ittifak mı olacağı BHH’ye bağlıdır. Çünkü görece bir geniş birleşik cephe hareketi olan HDK ve HDP BHH ile sadece seçimle sınırlı bir ittifakın ötesinde uzun vadeli bağlaşmalardan yanadır. Böyle bir bağlaşmaya uzak duran ise HDK/HDP değil, açık ve kesin olarak BHH’dir.
BHH ile kurulacak bir ittifak, bu bloğun kitlesel çap ve ağırlığından ziyade Türk halkına, şovenizmle zehirlenmiş geri kitlelere verilecek politik mesajlar, özellikle de psikolojik etkisi nedeniyle önemlidir. İlerici-demokratik bir güç olarak BHH’nın nesnel çıkarları da HDP ile birleşik hareket etmesinde yatmaktadır. CHP’ye yedeklenmiş bir BHH kendi ayağına da kurşun sıkıyor demektir.
BHH’yi niyetler üzerinden değil, nesnel konumundan hareketle okumak tek doğru yöntemdir. BHH egemen ulusun (Tük ulusu) küçük burjuvazisini temsil etmektedir. Küçük burjuva milliyetçi bir duruşa sahiptir öncelikle. Özellikle Kürt ulusal demokratik hareketiyle, yurtsever Kürt hareketiyle arasına ördüğü duvar bu gerçekle bağlıdır. Sosyalizm, komünizm örtüsü ile ortaya çıktığı için de söz konusu milliyetçilik sosyal şovenizm olarak şekillenmektedir. Egemen ulus şovenizmi bu blok nezdinde sosyal şovenizm olarak kendini dışa vurmaktadır. BHH’nin HDK/HDP’den uzak konumlanması, Kemalizm’e, CHP’ye yedeklenmesi söz konusu sınıfsal, ideolojik ve politik duruşun ifadesidir. Burada, Kürt sorunu doğası gereği başta durmaktadır. Eğer BHH’nin sınıfsal, siyasal, toplumsal karşılığı olmasaydı ortaya çıkmayacağı açıktır. Burada bütün olguların kendi nesnel temelleri üzerinde yükseldiği ve yükseleceği gerçeğini hatırlatmak bile gereksizdir. AKP’ye karşı duydukları samimi öfke onları, tutarlı bir demokratik çizgiye oturmadıkları için, nedenlerden biri olarak, sermayenin bir kanadına, CHP’ye yedeklemektedir aynı zamanda.
Ezilenlerin en geniş birliğinin yaşamsal önemde olduğu bir tarihsel kesit ve dönemeçte BHH’nin, daha baştan tutarlı bir demokratik politik duruşla, hiç olmazsa genel seçimler sürecinde HDP ile birlikte hareket etmemesi rastlantılarla izah edilemez. BHH’nin bu zaafını, dahası ezilenler karşısında, politik özgürlük kavgasında bir tür suç işlemeye tekabül eden bu tutumu HDP’nin önünde de açık bir engel oluşturmaktadır. Engel oluşturmaktadır, çünkü nesnel olarak, BHH, tüm AKP karşıtı keskin söylemine karşın, AKP’ye de hizmet etmektedir; BHH’nin HDP’nin önündeki yüzde 10’luk barajın aşılmasını güçleştiren rolü de bunu göstermektedir. “Seçeneksizlik”ten dolayı CHP’ye oy veren, fakat bir kulağı ve gözü HDP’de olan ya da HDP’ye de oy vermeyi düşünen ya da düşünecek olan anti-faşist kitlelerin HDP’ye kayışını önlemek misyonunu oynamaktadır BHH. Dolayısıyla gelişmenin önünde oportünizme has bir kıvraklıkla barikat kurmaktadır.
Bu bloğun kendisini “Birleşik Haziran Hareketi” olarak tanımlaması da açık ve kesin bir çelişkidir. Haziran/Gezi Ayaklanması, bir halk hareketiydi, ezilenlerin birleşik bir baş kaldırışıydı. Bütün renkliliği ile ezilenlerin toplumsal renklerini canlı, dinamik, yaratıcı, yaygın, birleşik, alabildiğine kitlesel ve vurucu bir şekilde bağrında taşıyan, açığa çıkarıp yükselten bir hareketti. Her aklı başında olan insanın sorması gerekiyor: BHH’nin Haziran/Gezi hareketi ile nasıl bir ilişkisi olabilir ki? BHH’yi oluşturanlar, Haziran Ayaklanması’sında sadece birer aktördü; BHH, Haziran/Gezi Ayaklanması’nın aksine, sosyal şovenizmin hegemonyasında şekillenmiş, tek renkli diyebileceğimiz bir formdur. BHH karakteri, yapısı, bileşimi, sekterliği vb. itibari ile Gezi/Haziran hareketinin karikatürü bile olamaz. Açık ki BHH, açıkgözlülük yapıp Gezi/Haziran Ayaklanması’nın yüksek prestijinin rantına konmak istiyor ama pek başarısız bir çaba; çünkü bu mızrak bu çuvala sığmaz… Ayrıca eklemek ve vurgulamak gerekir ki, BHH, “Birleşik Haziran Hareketi” ismini kullanarak, Gezi Ayaklanması’nı aynı zamanda ellerini sıkı sıkıya tuttuğu ulusalcılara, CHP’ye mal etmektedir. Haziran-Gezi hareketinin renkleri, canlılığı, birleşik hareket etme yeteneği BHH’de değil, açık ve kesin olarak HDK/HDP’de somutlaşıyor; ki bu inkar edilemez bir gerçektir. Hayır! diyen varsa işte HDP işte BHH… Buyurun kıyaslayın. Haziran Ayaklanması’nda dile gelen temel talep politik özgürlük talebiydi. Türkiye ve Kürdistan halklarının en yakıcı temel talebi politik özgürlük talebidir; somut tarihsel koşulların nesnel içeriği Haziran Ayaklanması’nda da çarpıcı bir şekilde açığa çıkarak sürece damgasını basmıştır tıpkı Kürt ulusunun ulusal özgürlük talebi ve başkaldırısı gerçeğinde olduğu gibi… BHH ise bu temel ve güncel tarihsel politik gerçeği görmezden gelmekte, Türk ulusalcılarına, Kemalizm’e, CHP’ye uzattığı eli geri çekmek istememektedir. Onların “HDP ile de…” sözleri demagojik ve manipülatiftir. Nesnel pozisyonları budur. Laf cambazlığıyla, her tarafa mavi boncuk dağıtan açıklamalarla bu gerçeğin üstü örtülemez.
Umar ve dileriz BHH tüm bu tutarsızlıklarına karşın son anda da olsa sarsılır kendisine gelir; olur mu dersiniz?..
Kanımızca BHH birliğe gelse de gelmese de HDP 12 Eylülcü faşist cuntanın koyduğu, AKP’nin de arkasına gizlenerek rantını bol bol yediği % 10 barajını yıkıp geçecektir. Bugün koşullar, iç, bölgesel ve uluslararası koşullar, ciddi dezavantajlarına karşın, bunun için çok daha elverişlidir. Tartışma ve yoğunlaşma HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı üzerine değil, barajın zaten aşılacağı öngörüsü üzerinden daha yüksek oy oranının nasıl yakalanabileceği üzerine olmalıdır. Sömürgeci faşist diktatörlüğün, dinci faşist iktidarın “Toplumsal algı inşası” çerçevesinde yürüttüğü psikolojik operasyonlara sıkışmamak hayati bir öneme sahiptir. Hoş, gerçi HDP’nin baraj altı kalacağı propagandası bile HDP’ye yaramaktadır…
                                   II
Son bir sözümüz de EMEP’e olacak. EMEP’in HDP ile ittifak yapmasını gerekli, yararlı, olumlu buluyoruz. Ama EMEP’in HDP’de yer almaması, seçim sürecinin HDP-EMEP ittifakı olarak ortaya çıkması, hesaplı bir hareketin ürünüdür. Bu gerçek, kitlelerin ileri kesimlerinin, ilerici, devrimci çevrelerin gözünden kaçmış değil ve haklı olarak EMEP’e karşı politik güvensizlikleri de büyüten bir rol oynamıştır, oynayacaktır. Dar grupçuluk, dar grupçu politika tarzı, dar grubun çıkarlarını temel alarak “uyanık” politika yapma, EMEP’in ve tasfiye edilmiş olan tarihsel devrimci geleneğinin genlerinde vardı, vardır. Bazı saplantılarının rolü olmakla birlikte EMEP, asıl olarak, HDP çatısı altında yer almayarak özellikle de mebus kapmada pazarlık gücünü arttırmayı esas almıştır. Kanımızca yurtsever hareket de bu gerçeğin bilincindedir. EMEP’in tutumunu (bir beklentimiz olmamakla birlikte) köklü bir özeleştirel duruşla aşmasını dileriz.

18 Eylül 2014 Perşembe

“YARATICI KAOS”, OBAMA PLANI VE IŞİD…



“YARATICI KAOS”, OBAMA PLANI VE IŞİD…
“Yaratıcı kaos” stratejisi ve taktikleri doğrultusunda Amerikan emperyalizmi tarafından Ortadoğu arenasına sürülen IŞİD’in kontrolden çıkması üzerine Amerikan emperyalizmi yeni bir girişim başlattı. Ortaya çıkan yeni politik dengeler üzerinden IŞİD’in tasfiye ve “tasfiye” edilmesi operasyonuyla, at izinin it izine, it izinin at izine karıştığı mayınlı bir tarla olan Ortadoğu’da gelişmeler yeni bir aşamaya yükseldi denebilir. Ortadoğu cangılında her aktör ortaya çıkan yeni dengeler ve olası gelişmeler üzerinden kendi özgül çıkar ve hesaplarıyla birlikte yeni saflaşmada yerini almakta ya da yerini belirlemektedir. Amerikan emperyalizmi önderliğinde saflaşan, toplaşan cephe, tüm iç çelişki ve çatışmalarına ve yöntem farklılıklarına karşın, petrol ve dolar bataklığında faturasını halkların ödediği ve halklara ödetildiği yeni manevralarla kendine çeki düzen vermeye yönelmiş durumda. Bu kanlı bataklıkta halklar adına parıldayan tek şey ise, Rojava Devrimi ve başta yurtsever Kürt hareketi olmak üzere direnen, savaşan siyasi ve askeri kuvvetlerin başkaldırısıdır.
 OBAMA PLANI, “ÇEKİRDEK KOALİSYON” VE IŞİD
Obama, tamda 11 Eylül 2001 tarihinde El Kaide tarafından İkiz Kuleler’e ve Pentagon’a düzenlenen “terör” saldırısının yıl dönümünde, IŞİD’e karşı mücadele stratejisini (“Obama Planı”) açıkladı… Açıklanan plan üzerine iç ve uluslararası burjuva medyada psikolojik operasyonların eşliğinde sayısız yorum yer almaya başladı. ABD, başlıca sorumlusu olduğu, uluslararası bağlaşıklarıyla ve bölgesel işbirlikçileriyle birlikte örgütlediği, besleyip büyüttüğü, silahlandırıp ortaya sürdüğü IŞİD’i (yeni adıyla İD), kontrol dışına çıktığı, ABD ve Batı çıkarlarını tehdit ettiği gerekçeleriyle hedef tahtasına oturtmaya başladı. Bugün ABD tarafından “küresel terörist tehdit” olarak lanse edilen IŞİD, Amerikan emperyalizminin ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarıyla ve hedefleriyle bağlı olarak Ortadoğu arenasına sürülen bir güçtü. Bu bağlamda özellikle de Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün tarafından da özel olarak desteklendi. İpleri Amerikan emperyalizminin elinde olan ve ana çekirdeğini paralı askerlerin oluşturduğu bu dinci katiller, tecavüzcüler, yağmacılar çetesi, daha dün “özgürlük savaşçıları” olarak lanse edilirken, bugün “tehlikeli teröristler” olarak hedef tahtasına çekilir oldular. Taliban ve El Kaide örneklerinde de böyle olmuştu… Böylece Amerikan emperyalizmi sınırsız bir iki yüzlülükle suret-i haktan gözükerek IŞİD tehdidini önleyecek büyük kurtarıcı gibi ortaya çıkmaya başladı. Aslında Amerikan emperyalizmi “Obama Planı”yla düşük maliyete mal ederek bölgede hegemonyasını yeniden yapılandırmayı hedefliyor. Altını çizmekte yarar var: “Obama Planı”, ABD’nin “önleyici savaş”, “terörizmle mücadele”, “yaratıcı kaos”, “özgürleştirme”, “medeniyetler çatışması” neofaşist stratejisin somut bir ifadesidir.
“Hedefimiz çok açık: Kapsayıcı ve sürdürülebilir bir terörle mücadele stratejisiyle IŞİD’in gücünü azaltacağız ve tamamen yok edeceğiz...” diyen, “IŞİD gibi bir kanseri yok etmenin zaman alacağını” açıklayan Obama, uzun süreli bir savaşa işaret ediyor. El Kaide, IŞİD türü radikal oluşumları Rusya, Çin, Hindistan gibi rakip ve olası rakip ülkelerde yeşertmek, ihraç etmek, kullanmak da ABD stratejisinin “Avrasya politikası” içerisinde birer araç olarak yer almaktadır. Mesela, eylül ayı başlarında El Kaide lideri Eymen Zevahiri, Hindistan El Kaidesi’nin kurulduğunu, bu kuruluşun, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Mynmar’daki mücahitlerin tek çatı altında toparlanmasıyla oluşturulduğunu, “suni sınırları” kaldıracaklarını açıklamıştı. Hatırlanırsa, IŞİD de Ortadoğu’daki sınırları kaldıracaklarını ve kaldırdıklarını ilan etmişti…  
Ortadoğu’da devrimci önderlik sorunu çözülemediği sürece ABD vb. devletler IŞİD türü organizasyonları bahane ederek bölgeye daima müdahale etmeye devam edecektirler. Zaten Amerikan emperyalizmi ve bağlaşıkları için sorun halkların güvenliği değil, kendi emperyalist ve gerici çıkarlarıdır…  Obama’nın, “Hem Suriye hem de Irak’ta bu teröristlere karşı harekete geçmekte tereddüt etmeyeceğim… Benim başkanlığımın ana ilkesi şu: Eğer Amerika’yı tehdit ediyorsanız, sığınacak bir güvenli yer bulamayacaksınız”, “Eğer kontrol altına alınmazlarsa ABD’ye tehdit oluşturabilir. Sistematik hava saldırıları düzenleyip Irak hükümeti ve oradaki ortaklarımızla birlikte çalışacağız. Irak’taki askerleri eğiteceğiz. Bu teröristleri nerede olursa olsun avlamaya devam edeceğiz. IŞİD’i Ortadoğu’dan def edeceğiz”  açıklamasından da bu olguyu çarpıcı bir şekilde görmekteyiz. Gerilemekte olmasına karşın ABD, hala dünyanın bir numaralı süper devleti konumundadır. “ABD çıkarları” demek, gezegenimizin dört bir yanı demektir. Dünyamızın yer altı ve yerüstü zenginliklerine hükmetmek, emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinde patronluğunu sürdürmek için kıran kırana savaş vb. demektir… Dolayısıyla ABD politikası, IŞİD’i, IŞİD’leri yok etmek değil, hedef ve amaçları doğrultusunda kullanmak, kontrolden çıktıkları zaman da sınırlarına çekilmesi ve denetim altına alınması için harekete geçilmesinden ibarettir.  
 “Bu sadece bizim savaşımız değil. Amerikan gücü kesin bir farklılık yaratabilir ama Iraklıların kendisi için yapması gereken bir şeyi biz onlar için yapamayız veya bölgelerinin güvenli kılınmasında Arap ortakların yerini de alamayız”, “Hem Suriye hem de Irak’ta bu teröristlere karşı harekete geçmekte tereddüt etmeyeceğim” diyen Obama, gerçekte küresel terörün lideridir. IŞİD gibi kanlı çetelerin ipleri de ABD’nin elindedir. Bugün IŞİD’e karşı kükreyen ve harekete geçen ABD, IŞİD tehdidini kullanarak, IŞİD’e ve bölgeye yeni bir ayar çekmeye çalışmaktadır. IŞİD’in arkasında Esat rejiminin olduğu sahte propagandasıyla da Suriye devletinin hedef tahtasında olmaya devam edeceği açıkça görülüyor.
“Obama Planı” şu unsurlardan oluşmaktadır:
“1) Irak hükümeti ile birlikte sistemli bir şekilde teröristlere karşı hava saldırısı düzenleyeceğiz…
2) Karada teröristlere karşı savaşan askere desteğimizi artıracağız… Irak ve Kürt askerlerinin hem eğitim hem de istihbarat konularında desteğe ihtiyaçları var. Biz de bunlara destek vereceğiz. 500 kadar askeri danışmanı daha Irak’a göndereceğiz. Daha önce de söylediğim gibi, bu Amerikan askerlerinin çatışmalara katılma görevi olmayacak… Ayrıca Sünni toplumunun kendilerini IŞİD’ten korumaları için destekte bulunacağız. Suriyeli muhaliflere malzeme ve eğitim desteklerini artırmak Kongre’ye çağrıda bulunuyorum.
3) IŞİD’i kapsamlı ve sürdürülebilir terörle mücadele stratejisi ile azaltıp imha edeceğiz. Ortaklarımızla birlikte çalışarak ishtibaratımızı ve savunmamızı artıracağız. İki hafta sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yapılacak toplantıda uluslararası toplumun bu konuda seferber olmasını isteyeceğim.
4) Bu terör örgütü tarafından yerinden edilmiş masum sivillere insani yardım sağlamaya devam edeceğiz… Müslümanların yanı sıra, Hıristiyanlar ve diğer dini azınlıklara destek vermeye devam edeceğiz. Bu toplulukların kendi yurtlarından sürgün edilmesine izin vermeyeceğiz.”
Görüldüğü gibi, ABD bir kara harekâtı içerisinde yer almayacak. (Ama yarın ne olacağı da belli olmaz. ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in “Gerekirse Obama’ya kara harekâtı önerebilirim” demesinden de bu, görülebilir.) Anlaşılan, ABD, şimdilik, hava harekâtıyla, askeri ve istihbarat desteğiyle, IŞİD’in bölgesel ve uluslararası bazı desteklerini “kesme”yle, mali imkânlarını kısıtlamakla vs. yetinerek, kara gücü olarak Irak ordusuna, Şii milislere, Kürt peşmergelerine, “ÖSO”ya dayanacak. YPG ve HPG’den de yararlanmaya çalışacaktır. Irak merkezi iktidarına göreli ortak etme yoluyla Arap Sünni aşiretleri tarafsızlaştırmaya, kazanmaya vb. çalışacak. Suriye rejimi ile ittifak kurmadan IŞİD’le “mücadele edecek” vs.
Açık ki Obama açıkladığı strateji ile IŞİD tehlikesini kullanarak bölgeye müdahalesini meşrulaştırmaya, alanını genişletmeye, işbirlikçi rejimlere balans ayarı çekmeye, müttefiki Batılı devletleri kendi liderliği altında daha güçlü birleştirmeye çalışmaktadır. Ancak vurgulamakta yarar vardır: Bugün IŞİD’e karşı mücadele IŞİD türü yeni oluşumları da üretmeye devam edecektir. Hem bölgenin tarihsel arka planı, hem ekonomik, toplumsal ve siyasal gerçekleri ve hem de Amerikan emperyalizminin izlediği politikaların gerekleri benzer oluşumları amipvari üretmeye de devam edecektir. Söz gelimi Esat’a karşı mücadele ettiği söylenen “ılımlı” kesimlerin yarın IŞİD vari bir şeye dönüşmeyeceğinin bir garantisi yok, dahası, esasen IŞİD’e dönüşecek karakteristikler ve potansiyel taşımaktadır ezici bir kesimi. Vurgulamakta yarar var: ABD ve batılı müttefikleri IŞİD’i kontrol edilebilir sınırlara çekmeye çalışarak Esat rejimini yıkmaya yöneltmek istiyorlar, yoksa kökünü kazımaya değil. Keza gerek bu politikanın gerekse de IŞİD, “ılımlı İslami” vb. çetelerin karakterleri ve çıkarları gereği Rojava Devrimi’ni tasfiye etmeye hep birlikte yöneleceklerdir. Kaldı ki hali hazırda IŞİD’in Rojava’ya karşı kirli ve kanlı saldırıları sürmektedir… ABD’nin IŞİD’in kökünü kazıyacağını, böylece Rojava Devrimi’nin ABD’nin katkılarıyla ayakta kalacağını düşünenlerin büyük bir yanılgı, faturası ağır bir yanılgı içerisinde bulundukları kesindir. Sözde IŞİD’in kökünün kazınacağının ilan edildiği koşullarda IŞİD’in Rojava’ya karşı kapsamlı askeri saldırılar başlatmasından da bu gerçek görülebilir. Suriye içerisinde “Uçuşa yasak bölge”, “Tampon bölge” kurma hedef ve hazırlıklarından da bu görülebilir. Liberal beklentiler, analizler, çağrılar vs. sadece düşmana yarar, o kadar…
Amerikan emperyalizminin yeniden yapılandırma planı, (“Avrasya stratejisi” ile iç içe geçmiş olan) “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” (GOP) ile bağlıdır. Bir diğer ifadeyle, ABD’nin “plan”ı, salt IŞİD’i kontrol altına almakla, denetlenebilir hale getirmekle sınırlı bir plan değildir. Bölgenin başta Amerikan tekelleri olmak üzere bütün boyutlarıyla uluslararası tekellere açılması; rakip devlet ve kuvvetlerin etkisizleştirilerek tasfiye edilmesi ya da denetim altına alınması; bölge halklarının mücadelesinin önlenmesi, yolundan saptırılması, ezilmesi; İsrail devletinin güvenliğinin sağlanması GOP’un içeriğini ve hedeflerini belirlemektedir.  İç çelişki ve çatışmalarına karşın ABD’nin Batılı emperyalist bağlaşıklarıyla,  İsrail siyonizmiyle, işbirlikçi Arap rejimleriyle birlikte “Obama Planı”yla atacağı adımlar, bu çerçevede üzerinde yükselmektedir ve yükselecektir. ABD’nin “uluslar arası koalisyona önderlik” misyonu da burada somutlaşmaktadır. Türkiye’nin altına imza atmadığı ama 10 ülke (Irak, Ürdün, Mısır, Lübnan, Kuveyt, Suudi Arabistan, Umman, Katar, Bahreyn, BAE) tarafından imzalanan açıklama da, her bir ülkenin kendi çıkar ve hesapları olmakla birlikte, ABD stratejisinin gerekleriyle biçimlenmiştir. ABD’nin zorunlu kaldığı için İran’la göreli yakınlaşması, Mısır’ın aktifleşmesi bu gelişmelerle bağlı. Bölgesel liderlik rolü artan İran’ın yanı sıra, özellikle de Arap İslam dünyasında Mısır’ın tarihsel ve jeopolitik önemi daima işbirlikçi Türk burjuva devletinden daha güçlü olmuştur. Önümüzdeki süreçte Mısır’ın ve İran’ın siyasi rolünün artacağı görülüyor. “Cihan devleti” olma yolunda yürüdüğünü söyleyen işbirlikçi devlet ve AKP Hükümeti ise, geride kalan süreçte ağır bir darbe aldı, “bölgesel liderlik” ve “model ülke” olma misyonundan geriye düşmeye başladı. ABD’nin, “Ilımlı İslam”a dayalı olarak Büyük Ortadoğu’yu inşa planı başarısızlığa uğrayarak çöktü. Bu model,  İhvan çizgisine, “Türkiye modeli”ne, böylece Sünni İslamcı çizgiye oturmuş bir bölge öngörüyordu. ABD bu gerçeği de hesaba katarak GOP’u yenileyerek devam ettirmektedir.
ABD, gelinen aşamada, “Obama Planı”yla bölgede yeni bir inisiyatif alıyor. Kendi stratejisiyle, çıkarlarıyla bağdaşmayan yönelimler içerisinde olan işbirlikçi devletlere yeni bir yön veriyor. Hep birlikte görüyoruz: ABD, dinsel ve mezhepsel savaş yürüten taşeron IŞİD aracılığıyla Irak ve Kürt Federe Devleti’ne “balans ayarı” çekti. Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler de aynı tezgâhtan geçirildi. Ayar, IŞİD’in arka bahçesi, cephe gerisi, baş destekçilerinden birisi olan TC’ye ve AKP Hükümeti’ne de çekildi. Türkiye’ye çekilen “balans ayarı” hala sürmektedir. Bu ayar, Türk burjuva devletinin ve hükümetinin uluslararası ölçekte teşhiri ile birlikte gerçekleşiyor. Kerry’in Türkiye’yi ziyaret ettiği gün ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin terörist IŞİD’in, El Nusra’nın arkasında olduğu açıklamaları da söz konusu operasyonun bir yansımasıydı. Kerry’in Türkiye ziyareti dönüşü, IŞİD’in kaçak petrolünün Türkiye (ve Lübnan) üzerinden piyasalara aktığı açıklamasında da vb. bunu görebiliriz.
 Eklemek gereksiz olmayacak: Cidde Bildirisi’ni imzalayan ülkelerin her birinin de kendi hesapları, çelişkileri var. IŞİD’e karşı Amerikan müdahalesinin zaten bölgede güçlü olan anti-Amerikancı, anti-Batıcı, anti-Siyonist tepkileri büyüteceğini, bunun kendi rejimleri bakımından ciddi ek tehlikeler yaratacağını da görmektedirler. Ne de olsa Arap İslam dünyasının Haçlı Seferleri bağıntısında bellekleri hala canlı. Haçlı Seferleri’lerinin modern ve postmodern Haçlı Seferleri ile devam ettiğini de bilecek kadar deneyimli… Aslında “IŞİD tehdidine karşı” oluşturulan koalisyon, IŞİD gerekçesiyle ileri sürülen “Obama Planı”nın Suriye’deki rejimin yıkılması, İran’ın ve “Şii hilali”nin etkisizleştirilerek parçalanması, Rojava Devrimi’nin boğulması operasyonuna dönüştürülmesini istemektedirler. Türkiye de içinde olmak üzere bölge ülkelerinin istek ve yönelimi budur. Böyle olmakla birlikte koalisyon kurmuş olan müttefiklerin birbirlerine karşı zerre kadar güvenleri yok, dahası, birbirlerinin kuyusunu kazmada da epeyce maharetlidirler.
Öte yandan IŞİD barbarlığı Batı dünyasında neofaşist “İslamafobi” geliştirme, “Medeniyetler çatışması” operasyonu bakımından son derece işlevli bir silah olarak kullanılmaktadır.
Amerikan emperyalizminin ve önderliğindeki emperyalist-kapitalist kampın rakibi durumunda olan Rusya-Çin-İran-Suriye ittifakının dışta tutulduğu bir “strateji” ve planın başarı şansı ya da başarısı tartışılabilir. Ama zaten söz konusu strateji ve plan, aynı zamanda bu cepheyi/kuvvetleri geriletme, etkisizleştirme operasyonunu da ifade ediyor. Obama’nın açıkladığı plan ve stratejinin Somali’de, Afganistan’da, Yemen’de “başarıyla” uygulandığı vurgusu ise, gerçeklerle bağdaşmamaktadır. ABD, söz konusu üç ülkede de esasen başarısız olmuştur. İşte El Kaide ve Taliban örneği… Kesin olan şey şudur: İki kamp arasındaki hegemonya ve rekabet mücadelesi önümüzdeki dönemde de bölgede keskinleşerek sürecektir. “Irak’ta siyasal istikrar” için ABD ve İran yakınlaşması ve inisiyatifi tarafların ortak çıkarlarla ilgiliydi. ABD koalisyonun Suriye’de de aynı duruşu göstereceğini şimdilik beklememek lazım. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in alaycı açıklamaları, ABD stratejisini ve kurulan koalisyonu “absürt ve içi boş” olarak nitelendirmesi, “koalisyonun IŞİD’le mücadeleden daha farklı hedefler peşinde olduğu” görüşünü dile getirmesinden de bunu görebiliriz. Yeni Şafak yazarı Nedret Ersanel, “Zaten IŞİD'e yönelik cephenin/planın bir amacı da İran'ın boyunu kısaltmaktır, önce yazdık” derken bu gerçeği dile getirmiş oluyor. Suriye’nin Dışişleri Bakan yardımcısı Faysal Mekdad’in “Daha önce teörizme destek vermiş olan Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar gibi ülkelerle işbirliği yaparak terörizme karşı mücadele edemezsiniz” açıklaması bir gerçeği dile getirmektedir. Suriye’nin yanı sıra Rusya’nın bir anlaşma yapılmadan ABD tarafından “Suriye’deki IŞİD hedefleri”ni vurmasının kabul edilmeyeceğinin açık ve kesin bir dille vurgulanmasının tesadüfî olmadığı gibi…
Radikal İslami çevreleri hegemonya mücadelesinde enerjik bir silah olarak kullanmak ABD politikasıdır. IŞİD türü yapılar “Yaratıcı kaos” politikasının gereksinmeleri doğrultusunda kullanılmaktadır. IŞİD vb. yapılar, Suriye’deki rejimi yıkma, İran’ın, Rusya’nın bölgedeki etkisini geriletme, etkisizleştirme, İran’ı kuşatma, parçalama, teslim alma, Lübnan Hizbullah’ını tasfiye etme vb. gibi hedef ve amaçlarla kullanılan çetelerdir. Hatırlatmak bile gereksizdir ki, Ortadoğu gibi hassas, güç dengelerinin kaygan olduğu bir bölgede, örneğin “ABD ve müttefikleri bugün için Şam yönetiminin dışlandığını söylüyor ama yarın?.. Washington'un oyun planına uygun görünmese de, IŞİD'e karşı Esad'ın oyuna alınması ihtimali Ankara'da maddelendirildi!” (Nedret Ersanel); eh ne de olsa ABD kadir-i mutlak bir güç değildir…
 OBAMA PLANI, TÜRKİYE VE IŞİD
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Barack Obama’nın IŞİD planını açıklamasından sonra, bölgedeki işbirlikçi müttefikleriyle Cidde’de bir araya geldi. Arkasında aynı zamanda NATO’nun Cardiff Zirvesi’nde alınan “Çekirdek Koalisyon” kurma kararı duran toplantıya Türkiye de katıldı. Ancak diğer on Arap ülkesinin aksine Türkiye toplantı sonrası açıklanan bildiriyi imzalamadı. Türkiye’nin özellikle IŞİD’in elinde “rehin” tutulan konsolosluk görevlisi 49 T.C. vatandaşının “can güvenliği”ni gerekçe göstererek bildiriyi imzalamaması sahtekârlıktan ibarettir. Gerçekte “Rehine olayı” Türkiye’nin IŞİD’le karşılıklı anlaşmasının ya da danışıklı dövüşün bir sonucudur. “Ilımlı” dinci faşist diktatörlük ve dinci faşist iktidar partisi böylece masumu, mazlumu, mağduru oynamakta, Ortadoğu’da, Suriye’de dökülen kanın baş sorumlularından birisi olduğunu unutturmaya, rehineler meselesini manevra ve pazarlık gücü olarak kullanmaya çalışmaktadır. Ama bu tutum,”bir koyup üç alma” (Özal’ı hatırlayalım) peşinde koşan diktatörlüğün ve başı Erdoğan-Davutoğlu AKP’sinin IŞİD’in arkasında duran en militan güç olduğunu da doğrulamakta ve böylece daha etkin teşhir olmasına da yol açmaktadır. Bununla birlikte Türkiye’nin söz konusu koalisyonun içerisinde yer aldığı vurgulanmalıdır. Evet, Türkiye kayıtlarıyla birlikte söz konusu koalisyonun içinde fiilen bulunmaktadır. Koalisyonun bölgesel sacayaklarının ve kapsamının Sünni devletlerle sınırlı olduğunu ise hatırlatmaya gerek yok sanırız.
Gelinen aşamada ortaya çıkan güçler dengesi ve yönelimler içerisinde Türkiye’nin kaçabileceği bir delik kalmamış, manevra alanı da oldukça daralmıştır denebilir. Amerikancı diktatörlük, dinci faşist hükümet ve elebaşıları IŞİD’e karşı, gönülsüz de olsa, bazı tedbirler almak zorunda kalacaklardır. Kuşkusuz ki bunu yaparken kendi kirli hesapları temelinde yeni manevralardan da geri durmayacaklardır. Yeni dönemin koşullarını Rojava Devrimi’nin boğulması, Esat rejiminin yıkılması doğrultusunda kullanacaklardır; Obama operasyonunu kendi hedefleri için destek gücüne çevirmeye çalışacaktırlar. Ancak, bölgesel liderlik iddiası ve model ülke politikası ağır darbe alan, bölgesel ve uluslararası alanda ciddi bir şekilde teşhir olan, ABD ve Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Suriye, Katar vb. ülkelerle ilişkileri darbeler yiyen, bölgesel bir aktör olarak İran’ın başarılı hamleleri karşısında geriye düşen, “değerli yalnızlık” politikasına batan T.C.’nin ve elebaşlarının şimdilik “pro-aktif politika”dan  “temkinli ilerleme” politikasına geçişi de kaçınılmazdır.
Açık ki Amerikancı devlet ve hükümet, “stratejik derinlik” politikasının altında kaldı. Komşu halklar ve bölge ülkeleri Türk egemen sınıflarının ve AKP’nin yayılmacı, hegemonyacı, maceracı politikasına karşı daha büyük bir öfke duymakta ve daha temkinli yaklaşmaktadırlar ve yaklaşacaklardır da. Küresel çapta IŞİD ve T.C.’nin adının yan yana anılıyor olması hem bir gerçeği dile getirmekte, hem de IŞİD’e karşı geniş bir koalisyonun oluşmaya başladığı günümüz koşullarında “dilsiz şeytan”ı oynayan Türk devleti ve hükümeti üzerinde artan ve artmaya devam edecek olan baskıya işaret etmektedir. Başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da oluk oluk akan kanın başlıca sorumlularından olan Davutoğlu şimdi başbakan. Net bir biçimde ortaya çıkmış olduğu gibi AKP ve hükümeti Kirli İşler Bakanlığı olarak çalışmaktadır ve IŞİD’in arkasındaki en önemli devlet hala Türk devleti olmaya devam etmektedir. Yandaş medya da bu gerçekleri demagoji ve manipülasyonla örtüleme işlevini yerine getirmektedir.
AKP ve devlet, “Obama Planı” karşısında temkinli, mesafeli dururken öte yandan da ortaya çıkan yeni durumu en az zararla atlatmaya çalışmakta, süreçten nasıl kazançlı çıkarım hesabını yapmaktadır. ABD, Türkiye’nin ABD çıkarlarıyla bağdaşmayan yönelimlerine ayar çekmektedir. AKP ve diktatörlük bunun da farkında. ABD’nin, bölgede “cihan devleti” politikaları izleyen, Suriye’deki rejimi yıkmak için kraldan çok kralcı davranan, ABD’yi rahatsız eden ataklarda bulunan işbirlikçilerine, “höd otur yerine, haddini bil, cihan devleti sen değilsin benim!” demesi anlaşılırdır. Türk egemen sınıfları, “Obama Planı”nın aynı zamanda Esat rejiminin ayakta kalmasına, Kürtlerin daha güçlü mevziler kazanmasına, Şii hattının güçlenmesine, Türkiye’nin iç istikrarsızlığının büyümesine hizmet edebileceği korkusuyla davranmaktadırlar. Eh, onlar bu korkularında da haksız sayılmazlar.   
IŞİD’in sadece hava harekâtlarıyla yenilmesi olanaklı değildir. Bunun için etkin bir kara harekâtı da gerekiyor, gerekli. Bugün hala IŞİD’e aktif desteğini sürdürmede direnen Amerikancı AKP ve diktatörlük, yarın gelişmeler karşısında manevra yaparak kaçınılmaz hale gelebilecek bir kara harekâtında yer alabilir. Olası bir kara harekâtında yer alma faşist diktatörlüğe ve hükümetine bölgede etkin olma vb. gibi olanaklar sunabilecektir. “Türkmen kardeşlerimiz” söylemini de bu amaçla kullanmaktadırlar. Türk burjuva devleti ve hükümeti hem iç hem de dış politikada mezhepçi politika izlemektedir. Hükümetin demagojik ve manipülatif amaçlı kullandığı “Türkmen kardeşlerimiz”  söylemine karşın, izlediği mezhepçi politikasıyla bağlı olarak, gerçekte, Türkmenler içerisinde ağırlıklı kesimi oluşturan Şii Türkmenlere karşı düşmanca bir politika izlemektedir. Türkmen kartı, el altında tutulan ve gerektiğinde kullanılan bir kart olmanın ötesinde Türkmenlerin T.C. nezdinde bir değeri de bulunmamaktadır. Kaldı ki IŞİD terörü ve katliamları karşısında Türkmenleri koruyan tek güç de Rojava, YPG oldu ve olmaya da devam etmektedir.
Bugün Irak ve Suriye’de fiilen üçer devlet oluşmuş durumda. Ortaya çıkmış yıkım ve savaş koşulları, güç dengeleri ve dinamikler, bir daha eski statükoya geriye dönüşe olanak vermeyecektir. Bu devletler, ister “bağımsız” devletler olarak isterse Irak ve Suriye devletleri çatısı altında federatif devletler biçiminde olsun, bir biçimde var olacaklardır; artık geçmişe dönülemez. Türkiye bu noktada Esat rejiminin yıkılmasında, Rojava Devrimi’nin boğulmasında ısrar etmeye devam edecektir. Ayrıca Türkiye, “Obama Planı”ın, IŞİD’in kontrol altına alınması sürecinin Ortadoğu’da Şii hattının güçlenmesine, İran’ın etki gücünün büyümesine dolaylı olarak hizmet etmesi olasılığına karşı her an tetikte olmaya devam edecektir. İşbirlikçi Türk sermayesi, sermaye devleti ve hükümeti ağır darbe alan bölgesel liderlik rolünü yeni manevralarla, yeni girişim ve ataklarla restore etmeye çalışacaktır. PKK’nin Ortadoğu’da büyüyen güç ve etkinliği; Rojava Devrimi, HPG ve YPG’nin Irak ve Suriye’de IŞİD karşısındaki başarıları, buna karşılık Barzani peşmergelerinin askeri zayıflığının utanç verici bir şekilde açığa çıkması diktatörlük ve hükümetini oldukça rahatsız etmektedir. Bu durumun “Çözüm süreci”nde PKK’nin ve Kürt halkının elini güçlendirdiğini görmekte olan diktatörlüğün pek çok taktiği devreye sokacağı açıktır.
T.C., emperyalizmin köprüsü, ileri karakolu, jandarması, sıçrama tahtası, Truva Atı’dır. Onun bu konumunda bir değişiklik yok. Küresel hegemonya ve rekabet mücadelesinde ABD ittifakında yer almaya, ABD’nin ve NATO’nun savaş arabasına bağlı kalmaya devam etmektedir. Keza bölgesel gericiliğin önde gelen güçlerinden olduğu gibi, İsrail siyonizminin stratejik dostu konumunda. Bu durum ve konum, ona, bölgesel ve uluslararası alanda önemli güçlerin desteğini sağlamaktadır ve Türk egemen sınıfları bu durumun farkında. Bu pozisyonlarını etkin bir şekilde kullanmaya devam edecekleri de açıktır. ABD ve T.C. arasındaki çelişki ve gerilimleri aşırı abartarak, manipüle ederek Kürt Sorunu’nda ve “çözüm süreci”nde subjektif ve tasfiyeci beklentiler, hayaller yaymak son derece tehlikeli bir durumdur.
Keza Türk sermayesinin bölgesel yayılmacı stratejisinin onun sermaye birikimi düzeyiyle bağlı olduğu da bir an olsun unutulmamalıdır. T.C.nin ABD ile ilişkilerinin öyle basit bir efendi uşak ilişkisi olmadığı görülmelidir. T.C., ekonomik, siyasi, askeri gücü ile bölgenin önde gelen ülkelerinden biri durumunda. Örneğin, İsveç merkezli savunma araştırmaları kuruluşu SIPRI’nin verilerine göre, Türkiye, 2013’te, askerî harcamalarını en çok artıran 10 ülkeden biri.
Yukarıda işaret ettiğimiz iki nokta ve gerek Müslüman gerekse de Türk kimliği Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, Orta Asya ve Kafkaslar’da ona önemli bir konum ve manevra alanı sağlamaktadır. Bu durum, diktatörlüğün ve hükümetin, şimdilik “Obama Planı” çerçevesinde ABD’nin istek ve beklentilerine karşı mesafeli durma, pazarlık yapma vs. peşinde koşma olanağı sunmaktadır ama en nihayetinde bunun da bir sınırı vardır…
AKP, Türkiye’de siyasal ve toplumsal yaşamı hızla dinselleştirme operasyonuna devam etmektedir. “Yeni Türkiye”, “Yeni nesil” vurgusu, “Dindar ve kindar” ve fetihçi gençlik yetiştirme operasyonunun ve mezhepçi politikasının eşliğinde iç içe gidiyor. Bunun sonuçlarından birisi de Türkiye’den giden, gönderilen binlerce (sayılarının 8-10 bin arası olduğu ve 100’e yakının öldüğü) “radikal İslam”cı gencin IŞİD saflarına katılmasında ortaya çıkmaktadır. IŞİD isimli barbarlar çetesine en büyük katılımın olduğu yerlerin başında Konya’nın gelmesi de tesadüfi değil, ki Konya, aynı zamanda bugün başbakanlık görevini üstlenmiş ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bir cihan devleti yapana kadar bıkmadan, usanmadan çalışacağız...” diyen Davutoğlu’nun hem memleketi, hem de milletvekili seçildiği ildir. Evet, Türkiye, “İslami terörist” çeteler tarafından istikrarsızlaştırılma operasyonunun da hedefi haline gelecektir. “Radikal İslam”cı grupları kullanma politikasının sonuçlarından birisi de bu olacaktır. IŞİD “lideri”nin Erdoğanı biatte davet etmesi, hilafetin eski merkezi İstanbul’un alınacağı açıklamaları, ABD’nin, Türkiye’nin “radikal İslamcı terörün hedef ülkelerinden” birisini oluşturduğu açıklaması rastgele yapılmış açıklamalar değildir; bunların askeri ve siyasi sonuçlarını hep birlikte daha açık olarak ileride görüceğiz. Kaldı ki zaman içinde Kürt Sorunu’nun göreli bir burjuva çözümü gerçekleştiğinde sınıfsal-toplumsal mücadelenin giderek öne çıkacağını, bunu önleme ve yolundan saptırmanın bir aracı olarak da siyasal İslamcı akımların, dinci terörün kullanılacağı açıktır… Hatırlatmak gereksizdir ki IŞİD yalnızca Irak’da ve Suriye’de değil, aynı zamanda Türkiye’nin içinde; zihniyetiyle, duruşuyla, kadro gücüyle… Birkaç gündür Kobani’ye başlamış olan IŞİD saldırısı için T.C. ve hükümeti tarafından tırlarla, trenlerle taşınarak IŞİD’e vb. çetelere teslim edilen mühimmat ve ağır silahlar da bunun kanıtı zaten. Müslümanların kellelerini kesen, ciğerlerini kameralar karşısında çiğ çiğ yiyip “sosyal medya”ya servis eden, cami ve türbeleri havaya uçuran, binlerce kadının ırzına geçen, kadın köle pazarları kuran yağmacı katiller sürüsünü ve dostlarını, bağlaşıklarını uzakta aramaya gerek yok ki,  “Hırsız evin içinde.” Dahası, ayinesi IŞİD olanlar memleketi yönetiyor, daha fazla söze gerek var mı?!!
Henüz tam olarak ortaya çıkmış olmamakla birlikte T.C. ile bitişik Suriye sınır içlerinde (Suriye Kürdistanı) kurulmak istenen “Tampon bölge” hazırlıkları, Türkiye, Suriye, Ortadoğu halklarını, Rojava Devrimi’ni hedeflemektedir. Anlaşılıyor ki uçuşa yasak “Tampon bölge” kurma operasyonu “Obama Planı” ile bağlı. “İnsani yardım”, “Terörizmle mücadele”, “Göç dalgası”, “terörist sızmalarını önleme” vb. gerekçeler sahte gerekçelerdir. Tampon bölge demek, doğrudan askeri işgal demektir. Ve “Tampon bölge”nin kurulacağı topraklar da Rojava’dır, onun bir bölümüdür. Asıl hedef Rojava Devrimi’dir. Ortadoğu halklarıdır. Esat rejimini yıkmadır. IŞİD’e karşı mücadele demagoji ve manipülasyonu ile bu gerçekler gizlenmek; Ortadoğu’ya, Kürdistan’a müdahale meşrulaştırılmak isteniyor. T.C. kanlı Ortadoğu savaşının içindedir, savaşın aktif suç ortaklarındandır. Sokakların gücüyle de bu girişime karşı mücadele etmek gerekmektedir. “Obama Planı” ile Rojava Devrimi etrafındaki çember de sıkılaştırılacak ve saldırılar artacaktır. T.C.’nin son dönemde Suriye sınırında yoğunlaşan güç yığma harekâtı, anlaşılıyor ki hem IŞİD’e somut destek sunmakla hem de “Tampon bölge” politikalarıyla bağlıdır. Henüz kamuoyu nezdinde sorun aydınlanmamış olmakla birlikte, kurulacağı söylenen “Tampon bölge” Suriye, İran, Rusya, Çin ittifakı tarafından tepkiyle karşılanacağı açıktır.
 KÜRTLER, ROJAVA VE IŞİD
Geride kalan süreçte, yurtsever Kürt hareketi Rojava Devrimi ve Şengal somutunda yüksek başarılar kazandı. Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin IŞİD’le suç ortaklığı açığa çıktı. Barzani liderliğindeki Bölgesel Yönetim’in Şengal ve Mahmur somutunda IŞİD’in saldırıları karşısında kaçışı, başarısızlığı ve çürümesinin açığa çıkması, çarpıcı bir diğer olguydu. IŞİD’in Şengal ve Mahmur saldırılarından sonra Barzani yönetiminin sıkışması sonucu YPG ve HPG’nin Güneydeki askeri varlığına izin vermek zorunda kalması ve yurtsever hareketin IŞİD’e karşı başarılı mücadelesi yaşamsal önemdeki diğer gelişmelerdir. Bu durum, PKK önderliğindeki Kürt halkının elini güçlendirdi. Uluslararası kamuoyunda prestijini ve meşruiyetini geliştirdi. Kürtler içerisinde de ulusal birlik umudunu tutuşturdu…
Eski statükonun (Sykes-Picot çöküyor) tasfiye edilme sürecinin yaşandığı Ortadoğu’da Kürtler yükselen bir dinamik durumunda… Açık ki, bölgesel çapta Kürt dinamiği içinde de öne çıkan PKK ve PKK çizgisinde savaşan Kürt hareketidir. Bu gelişmelerin hem Türkiye’de “Çözüm süreci” bakımından, hem de bölgesel ölçekte Kürt Sorunu’nun çözümü bakımından çok yönlü etkiler yarattığı, yaratacağı açıktır. PKK’nin eli her bakımdan güçlenmiştir. Öz gücüne güveni daha da yükselmiştir. Öz gücüne dayanarak savaşma irade ve yeteneği daha da gelişmiştir. İmkânları, manevra olanakları artmıştır. Giderek bölgesel ölçekte politika yapacak, etkileyecek bir politik ve askeri güç konumuna doğru yükselmeye başlamıştır. Dolayısıyla “uluslar arası güçler” bunu dikkate almak, hesaba katmak zorunda kalmıştır ve kalacaktır. Bu durum diktatörlüğü ve hükümeti giderek artan oranda köşeye sıkıştırdığı gibi, PKK ile yapılan ya da yapılacak olası pazarlıklarda marjını yüksek tutmasını önlemekte ve manevra alanını da daraltmaktadır. Bu tablonun dikta ve hükümetinin PKK’yi oyalama, zaman kazanma, çürütme, içeriden parçalama, etkisizleştirerek tasfiye etme politikasının alanını da daraltmaktadır. PKK çizgisinde savaşan güçler, emperyalizme değil, öz gücüne dayanarak ve güvenerek savaşmaktadır. Bu tablo Türkiye ve Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin de lehinedir. Bunu görmemek, küçümsemek, horlamak, olsa olsa, Kemalizm’in etki gücüyle, Türk burjuva milliyetçiliğinin, sosyal şovenizmin ürünü olan körleşmeyle bağlıdır.
IŞİD’e karşı düzenlenen ve IŞİD’i kontrol altına almaya kilitlenmiş operasyonun salt IŞİD’le sınırlı kalacağını düşünmek politik saflık ve körlük olacaktır. Amerikan emperyalizmi ve bölgedeki bağlaşma, IŞİD’e karşı mücadele adı altında bir yandan Esat rejimini yıkmaya diğer yandan Rojava Devrimi’ni boğmaya yönelecektir. Rojava Devrimi öz gücüne dayanarak, halkların enternasyonalist desteği ve savaş gücüyle ayakta durabilir yalnızca. Amerikan emperyalizminin ya da herhangi bir emperyalist ve gerici bölge devletinin bölgeye, Suriye’ye demokrasi, barış, adalet, güvenlik vs. getirmediği ve getiremeyeceği de açık ve kesindir. Onların, PKK, HPG, Şengal Direniş Birlikleri’ni, PYD ve YPG’yi, YPJ’yi, Rojava devrimci-demokratik iktidarını, hedef ve amaçlarına alet etmek istedikleri, böylece yolundan saptırmak istedikleri vb. açıktır. Kuşkusuz ki bu bağlamda da siyasi uyanıklığın elden bırakılmaması gerektiği de açıktır. Bununla birlikte Ortadoğu’da IŞİD’e karşı savaşan tek gerçek güç yurtsever harekettir. Yurtsever hareketin hakkı namusluca teslim edilmelidir. Ve o, bu savaşta da başarıyla çıkmıştır ya da sınavını başarıyla taçlandırmıştır.
Yurtsever hareketin tüm ısrarına karşın hala ulusal kongrenin toplanamamış olması, sahada peşmergeyle birlikte IŞİD’e karşı mücadele yürütülmesine karşın (ki bu, fiili olarak ulusal birliğin kurulmasında önemli bir gelişmeyi de simgelemektedir) ortak bir ulusal komutanlığın kurulamamış olması, emperyalist güçlerin Barzani merkezli peşmerge güçlerini silahlandırarak öne çıkarması rastlantısal değildir. Açık ki Kürt burjuvazisi ayak diremektedir. Emperyalizm, Arap ve Fars, Türk gericiliği, işbirlikçi Kürt burjuvazisi PKK’nin ve çizgisinin güçlenmesini istememektedir. Kürtler üzerinde Barzani merkezli bir hegemonya ve rekabet mücadelesi yürütülmekte, Kürtler Barzani liderliğine boyun eğdirilmek, mahkûm edilmek istenmektedir. Kuzey Kürdistan’da kurulan TKDP de bu politika ve oyunun bir parçasıdır.
Kürt hareketinin IŞİD’e verilen desteğin kesilmesi, insani yardımların yapılması, Güney ve Kuzeyde sınır kapılarının açılması, terör listesinden çıkarılması, Şengal’e özerklik verilmesi vb. gibi talepleri meşru ve haklı taleplerdir. Kürt hareketi bugüne dek emperyalizmin ve bölgesel gericiliğin Esat rejimine karşı kendilerinin uzantısı olarak savaşması istek ve baskısına karşı koyduğu gibi, öte yandan da Esat rejimine, diğer yandan IŞİD vb. çetelere, bir yandan Barzani’nin ve Türk burjuva devletinin baskı ve saldırılarına karşı devrimci-demokratik bir çizgide durarak savaşı büyüttüğü açıktır. Son derece karmaşık ve kaygan, son derece riskli Ortadoğu zemininde bugüne dek savaşı büyüterek, etki alanını vb. geliştirerek gelmesi yurtsever hareketin başarısıdır.
Yurtsever hareketin bölgesel ve uluslararası güçler dengesini hesaba katması, kazandığı mevzileri ayakta tutarak geliştirmek için taktiksel manevralar yapması, bazı ittifaklar kurmasında yanlış olan bir şey yoktur. Bu bağıntıda, yakın dönemde ÖSO ile IŞİD’e karşı mücadele bağlamıyla sınırlı eylem birliği yapması anlaşılırdır. Antiemperyalizm adına, burjuvaziyle uzlaşmazlık adına, vb. bu tür taktiksel manevralara ve adımlara karşı çıkmak ve eleştirmek ilkel ve geri bir yaklaşımdır. Salt ilkesel duruşlarla politika yapılmaz. Politika ilkeli olmak zorunda ama somut gerçekliğe de dayanmak zorundadır. Dört bir yandan çevrilmiş ve oldukça ağır saldırılar altında tasfiye edilmek istenen Rojava Devrimi’nin ayakta kalmak ve gelişmek için manevralar yapmak, siyasi, askeri, diplomatik ataklarda bulunmak, zaman kazanmak, hazırlık ve güç biriktirmeyi ihmal etmemek zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Değişik burjuva çevrelerle görüşmek, taktik manevralar ve ittifaklar kurmak, uluslararası desteğini büyütmek, örneğin mademki IŞİD terörist bir güçtür, küresel bir tehdittir, tasfiye edeceğiz diyorsunuz o halde modern silahları IŞİD’e karşı savaşan tek gerçek güç olan YPG’ye, HPG’ye verin, vermelisiniz demesinde yanlış olan bir şey yoktur. Söz konusu gerici ve emperyalist güçlerin hiç olmazsa bu aşamada yurtsever Kürt güçlerine silah vermeyeceği açıktır. (T.C.’nin ve AKP’nin de kaygılarından birisi budur.) Ki bu, sözde “IŞİD terörüne” karşı bir araya geldiğini söyleyen ama öte yandan da Rojava Devrimi’ni boğmaya çalışan gerici güçleri teşhir edecektir vb. Kaldı ki ilkesel bakımdan yanlış olmayacak, ama nesnel olarak çıkarların geçici bir anda çakıştığı öyle durumlar olabilir ki, bağımlılık yaratan, öz gücünden vazgeçmeyi getiren hiçbir yükümlülük altına girmeden bu silahları almanın da yanlış olan bir tarafı bulunmamaktadır. Burada önemli ve belirleyici olan tek şey şudur: Yurtsever hareketin emperyalist ve gerici dayatmalara karşı durmasıdır. Kendi öz gücüne dayanan bağımsız politik varlığını yitirmemesidir. Emperyalizme ve işbirlikçilerine bel bağlamamasıdır. Eğer söz konusu olan riskler ise, riskler her zaman olacaktır, bu savaştır, politik riskler almadan hangi savaş yürütülebilir ki!
Ayrıca vurgulamak gerekir: Dün PYD’ye, YPG’ye, Rojava’ya karşı savaşan ÖSO’nun bugün için IŞİD’e karşı birlikte davranma gereği duyması Rojava Devrimi’nin IŞİD karşısında da başarılı direnişi sayesindedir. Onlar, Rojava Devrimi’ne duydukları aşklarından dolayı değil, bugün için çıkarları bunu gerektirdiği için PYD-YPG’ye doğru bir adım atma gereksinimi duymuşlardır. Yarın aynı çıkarlar Rojava Devrimi’nin kafasını kesmeyi gerektirdiğinde dün olduğu gibi bunu yapmaya çalışacaklardır. ÖSO dost değil, düşmandır. PYD’nin, YPG’nin yaptığı şey, düşman kamptaki çelişkilerden yararlanmaktır. Kürt yurtsever hareketi de bunun bilincinde. Kuşkusuz ki bu bilinç, başka koşullarda yurtsever hareketin yönünü kaybetmeyeceğinin garantisi de değildir; bu bakımdan hiçbir siyasi yapı da efsunlanmış değildir. Sırtında yumurta küfesi taşımayan, taşımaya da yanaşmayan çevrelerin tepeden kibir dolu bakışlarla sözde uzlaşmazlık, antiemperyalizm adına yurtsever hareketi emperyalizmin işbirlikçisi, IŞİD’e karşı emperyalizmin icazetiyle savaşan bir güç, Alevi düşmanı, Kürt devrimini satmaya hazır bir güç vs. ilan etmesi tek kelimeyle ukalalıktır, küstahlıktır, daha da önemlisi Türk burjuva milliyetçiliğidir, sosyal şovenizmdir. Hele de Ortadoğu gibi bir alanda Rojava Devrimi, bizim devrimimizdir, halkaların devrimidir, işçi sınıfının, ezilenlerin, emekçi solun militanca sahiplenmesi gereken bir devrimdir. Dogmatik ölçülerle, mükemmeliyetçi ve inkarcı yaklaşımlarla, yaşamın diyalektiğiyle bağdaşmayan steril ortamlarda devrim arayanların ise ne devrim yapması ne de devrimi anlaması olanaklı değildir. Zaten Türkiye devrimci hareketi içerisinde doktriner ve sosyal şoven zihniyetten dolayı Kuzey Kürdistan’daki devrimi anlamayan devrimcilik Rojava Devrimi’ni de anlamaktan uzaktır… Türkiye ve Kürdistan devrimi, ne salt bir Ortadoğu, ne salt bir Avrupa, ne salt bir Asya devrimidir, aksine o, tüm bu karakteristikleri bağrında taşıyan bir Avrasya devrimi karakterine sahiptir. Bu gerçekleri ve son derece derin bir enternasyonalist karaktere sahip devrimimizi anlayamayan devrimciliğin ise milliyetçiliğin, sosyal şovenizmin, Kemalizmin, berbat bir oportünizm ve tasfiyeciliğin girdabında boğulması kaçınılmazdır.
Evet, gerek Ortadoğu’da gerekse de Türkiye’de yurtsever hareketi, (devrimci-demokratik ve komünist hareketi de) tasfiyeciliğe götürebilecek önemli tehlike ve tehditler vardır. Ama çözümün, tehlikelerin bertaraf edilmesinin de yol ve yöntemleri açıktır…
ORTADOĞU’DA ÇÖZÜM YOLU…
Ortadoğu’da emperyalizmden, NATO’dan, IŞİD’den, şeriatçı akımlardan, “Ilımlı İslam”dan, Arap, Fars, Türk (ve Kürt) burjuva milliyetçiliğinden demokratik bir çözüm beklenemez. Çözüm, Rusya-Çin cephesinden de, Avrasyacılıktan da beklenemez. Emperyalizm ve gerici bölge devletleri halkların baş düşmanıdır. Bu, tarihsel tecrübeyle de sabittir. Ortadoğu’da halkların lehine olacak tek çözüm, devrimci-demokratik karaktere sahip anti-emperyalizm ve politik özgürlükçü programa dayanan çözümdür; ki bu da asgari devrimci çözümü ifade eder sadece...
Bugün için böyle bir çözümün ortaya çıkmış hali ve öncü gücü Rojava Devrimi’dir. Konjoktürde ortaya çıkmış en ileri mevziiyi oluşturan Rojava Devrimi, gerek tek tek ülkelerde, gerekse de Ortadoğu-Mezopotamya çapında bölgesel bir çözümün de devrimci-demokratik yolunu göstermektedir. Taktik politikaların söz konusu program ve stratejiyle şekillenerek geliştirilmesi de zorunlu bir görev ve sorumluluktur. İşçi sınıfının, halkların, ezilenlerin Rojava Devrimi etrafında kenetlenmesi ve savaşması tarihsel ve politik bir görevdir. Gün enternasyonalizmi yükseltme günüdür. Marksist Leninist Komünistlerin Rojava ve Şengal’deki duruş ve yönelimi değerlidir. Türkiye devrimci hareketine egemen olan sosyal şovenizmin de pratik bir eleştiridir. HDK/HDP’nin ve öteki emekçi sol çevrelerin birleşik bir mücadele hattında Rojava Devrimi’ni sahiplenmesi yönelimi olumlu ama henüz yetersizdir. Bu yükümlülüklerin omuzlanması ve militan bir hattan yerine getirilmesi gerekmektedir. Emperyalizme ve faşist diktatörlüğe karşı mücadele boş laflardan, boş ajitasyondan, gerçek dışı ve sosyal şoven eleştirilerden değil,  aynı zamanda Rojava devrimi’ni kucaklamaktan geçmektedir.
Bitirmeden eklemek gerekmektedir: Bugün bütün bileşenleriyle Türkiye devrimci hareketi zayıf bir pozisyondadır. Gezi Haziran Halk Ayaklanması gibi önemli süreçlere ve HDP’nin ciddi oy artışına vb. karşın tablo böyledir. Devrimci hareketin kendisini hızla yenilemeye gereksinimi vardır. Nedenlerine girmeyeceğiz (ki bu nedenleri 3 bölümlük yazı dizimiz olan “Sosyalist Sol” Üzerine Eleştirel Notlar, başlıklı yazımızda incelemiştik) ama bugün için henüz Türkiye ve Kürdistan devrimine öncülük-önderlik edebilecek hazırlığa sahip herhangi bir güç bulunmamaktadır. Böyle bir gücü ortaya çıkarmak ise çok yakıcı bir devrimci görevdir. Gerçeği olduğu gibi kavramak ise devrimci ve komünist değişimin ilk koşuludur… Görev ve sorumluluk, gerçek bir devrimci yenilenme sürecine bağlı olarak ayağa kalkmak ve gerçekten de Türkiye ve Kürdistan devriminin öncülüğüne hazır hale gelmek ve bu görevleri üstlenebilmektir.