20 Ocak 2016 Çarşamba

NE KADAR HAZIRIZ?*



NE KADAR HAZIRIZ?*
Dinci faşist açık terörcü bir rejim gerçeğiyle karşı karşıyayız. Emperyalizmin işbirlikçisi Türk egemen sınıfları, tüm çelişki ve çatışmalarına karşın arkasında uluslararası sermayenin desteğiyle içerde ve dışarıda saldırgan, yayılmacı bir duruşla politik program ve hedefleri doğrultusunda ayakta kalmaya, ilerlemeye çalışıyor. Sömürgeci faşist diktatörlüğün başında dinci faşist bir cunta oturuyor. Faşist diktatörlüğün dinselleştirilmesi, darbe, cunta, iktidarını kaybetmemek için her türlü saldırganlığı göze almış ve uygulayan bir AKP iktidarı gerçeği çarpıcı bir şekilde karşımızda duruyor. Devletin ve cuntanın ölüm makinesi, yalan makinesi 24 saat her saniye çalışıyor. “Ulusalcı” faşistlerle dinci faşistler “devletin bekası” için topyekün savaşın arkasında birleşmiş durumda. Düzen ve devlet partileri devlet politikası olarak pratikleştirilen politikanın ardına dizilmiş… Sürmekte olan topyekün savaşın arkasında ABD’nin, AB’nin, NATO’nun desteği var. Bu gerçeğin de altı çizilmelidir. Özelde “Büyük” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu”da emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi keskinleşerek sürüyor ve faşist diktatörlük bölge ülkeleri, komşu halklar için de giderek daha büyüyen bir tehdit ve saldırı gücü haline geliyor…
Peki bu tablo içerisinde/karşısında ne kadar hazırız? Darbe, cunta, topyekün savaş, fiili olağanüstü hal, sıkıyönetim, savaş hali vb. saptamalarımız politik ve örgütsel çalışma ve duruşumuza ne kadar yön veriyor acaba? İç, bölgesel, uluslararası alana dek uzanan son derece karmaşık çelişkiler girdabında başta Kürt halkı olmak üzere halklarımıza dayatılan gerici-faşist iç savaş tehdidine, olası bir askeri darbe tehdidine, olası bir Suriye vb. müdahalesine, tüm bu yıkıcı girişim ve yönelimlere ve sonuçlarına karşı ne kadar hazırlıklıyız? Bu saldırıları göğüslemeye, proletarya ve halkları seferber etmeye, pratik-politik olarak ne kadar hazırlıklıyız? Sözgelimi 7 Haziran seçimlerinin iptal edilmesi deneyimi, ardı sıra başlatılan topyekün savaş sürecinin deneyimleri bizlere, devrimci hareketimize ne söylüyor? Ya da Gezi/Haziran ayaklanmasından bu yana geçen süreç hazırlıklı olduğumuzu mu gösteriyor? Ya da köklü bir şekilde işin gereklerine sistematik ve bütüncül yöneldiğimizi mi gösteriyor? Sorular çoğaltılabilir ama gerekmiyor. Fakat hepimizin bu soruları kendisine sorması ve yanıtlaması gerekiyor. Yurtsever Kürt hareketini dışta tutarsak gerçek tablomuz nedir?
Gelişen mücadele ve devrim gelişen karşı devrim demektir. Gelişen devrim daha birleşik ve üst saldırı biçimleri kullanan bir karşı devrim yaratarak ilerler… 12 Mart, daha da önemlisi 12 Eylül askeri faşist darbesini hatırlayalım… Ortadoğu çapında yayılan Kürt ulusal demokratik devrimini, devrimimizi ve ona karşı geliştirilen saldırıyı düşünelim…
Kuşkusuz ki çabalar, yönelimler vardır ama söz konusu olan bu değil, söz konusu olan kelimenin gerçek anlamında bütüncül bir perspektifle pratikte anlamını bulan ve bulacak olan duruş ve düzeydir… Ajitatif, hamasete dayanan ya da kağıt üstünde kalan sözlerden, söylemlerden, kararlardan bahsetmiyoruz; ki “öncülük”, “önderlik” üzerine bol ve boş laf üretmek Türkiye devrimci hareketinin karakteristik zaaflarından biridir… Her devrimcinin bu gerçekleri eleştirel sorgulaması, açık, net sorularını sorması, yanıtlarını vermesi gerekir. Özellikle de şu 12 Eylül askeri faşist darbesi karşısında hazırlıksız yakalanma deneyimini bir an olsun akıllardan çıkarmamalıyız.
Geniş ölçekli tasfiyeye uğramış, yaşadığı krizi ve sınıf düşmanının darbeleri altında esasen tasfiyeciliğin ürünü olarak, göstermelik bir illegal-yasadışı “temel”i bir yana bırakacak olursak, legalize olmuş; sınıfla, geniş emekçi kitlelerle ciddi bir bağı olmayan yapılar durumuna düşmüş, hatta kendi kitlesini bile büyük bir oranda örgütleme yeteneği dahi gösteremeyen bir devrimci hareket gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtmemiz acaba çok mu büyük bir haksızlık olacak?!
Peki, buradan ne çıkar? Tek şey: “Öncülük”, “önderlik” üzerine lafazanlık yapmaktansa hızla tarihsel ve güncel yapısal zaaflarla hesaplaşmak. Yaratıcı, inisiyatifli, üretici bir yeniden yapılanmayla, tarihin çağrısına kulak vermek… Şu veya bu başarının, kazanımların gerçek durumun üstünü örtmesine izin vermemek, bu zaaflarla da hesaplaşmak gerekir; ki bu karakteristik devrimci hareketimizin temel zaaflarından biri olageldi daima; bugün de değişen bir şey yok. Devrim ve sosyalizm davası ve kavgası karşısında “öncülük” vs. adına malını pazarlamaya çalışan küçük esnaf kurnazlığı ve manipülasyonun sonu daima çürüme ve yenilgidir. Dar pratikçi, idare-i maslahatçı küçük esnaf kafası ile büyük devrimci ve komünist hedeflere ulaşmak zaten olanaklı değildir. Ve bu kafa/zihniyet ne yazık ki hala aşılamamış, kendini sayısız biçimlerde üreten ve etkili olmaya devam eden bir zihniyet, tarz, gelenek, kültür olarak devrimci ve komünist gelişmenin ana engellerinden biri olmaya devam etmektedir. Ancak mutlaka aşılması gereken bir durum…
Sona doğru gelirken vurgulamak isteriz: Legal mevzileri terk etmeden son damlasına kadar savunurken özellikle sürekliliği güvence altına alacak, ilke ve esnekliği birleştiren, stratejik ve taktik gelişme hattının gereksinmelerine yanıt veren, legal ve illegal çalışmayı ustaca birleştiren, diktatörlüğün teknolojik kontrol ve denetim mekanizmasını etkisini kıracak ya da olabildiğince etkisizleştirecek illegal ve yasadışı temelin yetkin bir tarzda inşasına temel bir önem vermek gerekmektedir. Keza “öz savunma” aygıtının sayısız biçimde kurulması ve geliştirilmesi, güvenlikli çalışma sanatında yetkinleştirilmesi bugün ve bugünden sonra çok daha ivedi ve zaten gecikilmiş bir görevdir. Çalışma tarzının her bakımdan, evet, her bakımdan yenilenmesi gerekiyor. Devrimci ve komünist yenilenme kuşkusuz ki salt bu görevlerle sınırlanamaz, aksine, o kapsamlı bir sorundur… Biz burada sadece sorunun bazı acil yanlarına özel olarak dikkat çekmekle yetindik.
İrfan AZADKILIÇ


24 Kasım 2015 Salı

TÜRKİYE, KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU* IV



TÜRKİYE, KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU*
                               IV
Türkiye’de ve bölgede tehlikeler kadar devrimci imkânlar da büyümektedir.
 Kuzey Kürdistan’dan Batı Kürdistan’a kadar yayılmış, değişik dönemeçlerden geçerek sürmekte olan ulusal kurtuluşçu devrim, yeni mevziler kazanarak ilerlemektedir. Kürt ulusal devriminin Ortadoğu’da bu yayılışı, uluslararası meşruiyetini kazanarak ilerleyişi emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin halklara dayattığı kaos ve boğazlaşmaya karşı halklara yürünecek yolu da göstermektedir.
Kürt devrimi ulusal demokratik bir devrim olarak Türkiye ve Ortadoğu’da bölgesel devrimci bir rol oynayarak tarihin önünü açmakta, tarihsel akışı hızlandırmaktadır… Bu tarihsel ve politik gerçeğin altı ısrarla çizilmelidir. Emperyalist hegemonya ve rekabet mücadeleleriyle parçalanmış, kaotik bir sürece atılmış “Genişletilmiş Ortadoğu”da Kürt ulusal devrimi, tarihsel konjonktürde öncü bir devrim olarak yol açmaktadır. 
Güney Kürdistan’da yakın dönemde Barzani iktidarına karşı başlamış ve gelişmekte olan demokratik karaktere sahip politik kitle hareketi de dikkat çekici bir olgu olarak kaydedilmelidir. Güney Kürdistan yönetiminin Rojava devrimine karşı başından beri gerici duruşu, Şengal’i savaşmadan IŞİD’e teslim ederek utanç verici kaçışı; HPG’nin (ve YPG’nin) Şengal’i kurtarması ve Güney Kürdistan’ı koruma politikası Güneyde PKK’ye, HPG’ye, Rojava devrimine karşı büyük bir sempati ve destek dalgası geliştirdi… Bu sürecin Barzani yönetimini darbeleyerek yıpranmasına yol açtığı ise kesindir.
Kürdistan devriminin Ortadoğu çapında yayılmasının, büyümesinin yarattığı dinamizmin ve devrimci rolün etkisinin Doğu Kürdistan’da da (İran Kürdistanı) daha güçlü bir şekilde açığa çıktığını hep birlikte göreceğiz.
Yakın dönemde başlamış olan 3. Filistin İntifadası da ayrıca vurgulanmalıdır…
Başta Arap halkları gelmek üzere bölge halklarının kendi rejimlerini sevmediklerini, “Arap baharı” örneğinde de çarpıcı bir şekilde açığa çıktığı gibi devrimci öfke dolu olduklarını biliyoruz. Bu öfke ve mücadele arzusu bitmek yerine büyümeye devam etmektedir.
IŞİD’in hızlı, kolay yoldan yükselerek gelişmesinin sınırlarına ulaşarak gerilemeye, Kürt halkının siyasi ve askeri darbeleri altında yenilmezlik efsanesinin dağılmaya; Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi ile ortaya çıkan güç dengelerindeki değişimin IŞİD ve destekçisi aktörlerin aleyhine gelişmeye başladığını görüyoruz. IŞİD, önümüzdeki süreçte daha ağır darbeler yiyerek geriletilecektir. IŞİD vb. cihadist radikal İslami çetelerin gerilemesi, bölge halklarının lehinedir ve halkların birleşik mücadelesinin gelişmesi bağlamında da yeni imkânların ve dinamiklerin ortaya çıkmasına hizmet edecektir. ABD, T.C., İsrail, Suudi Arabistan vb. gibi ülkelerin deşifre olması, planlarının darbeler alarak çökmesi, bölge halklarının lehinedir. Kuşkusuz ki bu tekne-hamur daha çok su kaldırır… Özellikle de devrimci önderlik sorununun çözülemediği günümüz koşullarında Ortadoğu cangılında sorunların basit bir çözüm yolu da bulunmamaktadır. Keza, devrimcilik adına Rusya-Çin-İran-Esad blokuna yedeklenmekte de devrimci olan, halkların lehine olan hiçbir şey bulunmamaktadır. Çözüm, halkların bağımsız devrimci tarihsel ve siyasal inisiyatifinden çıkacaktır… Rojava devrimi bu bakımdan yol gösterici bir devrimdir…
Ortadoğu’da, Suriye’de emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinin keskinleşmesi, dolayısıyla karşı devrim cephesindeki parçalanmalar, dolaylı yedekler olarak, Kürt ulusal demokratik hareketinin de işini kolaylaştırmakta, manevralar yapmasına imkân sunmakta, harekât alanı açmakta, böylece kazanımlarını koruma ve genişletmesine yaramaktadır. Jeopolitik güç dengeleri içerisinde  “real politik” manevraların yadsınması, gerçekte kendi öz güçlerine dayanarak savaşmakta olan yurtsever hareketin “ABD işbirlikçisi”, “emperyalizmin uzantısı” ilan edilmesi, devrimciliğin, devrimci politikanın bir ifadesi olarak görülemez. Burada, sosyal şovenizmin “sol”, doktriner keskinlik giysileri içerisinde karşımıza dikildiğini görüyoruz. Bu zihniyet ve “eleştiri” Ortadoğu çapında sürmekte olan Kürt ulusal devrimini anlama nitelik ve yeteneğine de sahip değildir. Oysa Kürdistan devrimi, Türkiye devrimidir, Ortadoğu devrimidir, bir Avrasya devrimidir. “Bizim” devrimimizdir. Dışımızda değil, tam da içimizdeki devrimdir. Her biri birer dar sekt olan sosyal şoven çevrelerin, soruna kendi iç dünyalarının daracık penceresinden bakanların; bilimsel devrimci zihniyetin yanı sıra “gönül gözü” de kapalı olanların bu gerçekleri anlamaması, kendini bilmeyen bir devrimcilik, kör ve sağır bir devrimcilik, kendi devrimci romantizminde boğulan bir devrimcilik, kolay bir devrimcilik, kendi komplekslerini tatmin eden bir devrimcilik olarak ideolojik ve siyasal sefaletin batağına iyice batması kaçınılmazdır. Ama bilinir ki sefil bir devrimcilikle ne devrim anlaşılabilir ne de devrim örgütlenebilir…
Kuzey Kürdistan’da patlak veren ulusal kurtuluşçu devrim, Türkiye devrimidir; anti-emperyalist demokratik halkçı devrimimizin bir görünümüdür. Türkiye ve Kürdistan devrimi aynı zamanda bir Ortadoğu devrimidir. Dar kafalı küçük burjuvazinin, onun sosyal şoven temsilcilerinin dogmatik zihniyetinin aksine,  ulusal kurtuluşçu devrim olarak patlak veren Kürt devrimi, Türkiye ve Kürdistan devriminin Ortadoğu çapında yayılması ve devrimci mevziler kazanmasını ifade etmektedir. Sosyal şovenizm ya da sosyalizm maskeli şovenizm ulusal kurtuluşçu devrimin Ortadoğu çapında genişleyerek yayılmasına, bölgesel çapta devrimci etki yaratmasına, devrimci imkânları büyütmesine; bölgesel çaptaki bu rol ve dinamizmin yeniden dönüp Türkiye devrimine daha güçlü bir dinamizm vermesine, yeni devrimci imkânlar sunarak devrimin batıya yayılmasına karşı kör ve sağırdır. Bütün bu devrimci dinamizm ve devrimci imkânların bölgesel çapta “böl, parçala, yönet” politikasına karşı halkların kardeşleşmesi yolunda demokratik devrimci bir çözüm yolu olduğu gerçeğine karşı trene bakar gibi bakmak ideolojik ve siyasi tükenişin yansımasıdır, keza öncülük, önderlik iddiasının da çürümesini ifade etmektedir.
Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu devrimi gerçeğine, Avrasya devrimi karakteristiklerini bağrında birleştiren devrim gerçeğine karşı söz konusu narsist, elitist, bürokratik kibirli üstten bakan bu zihniyet ve gelenek, egemen ulus küçük burjuvazisinin sosyal reformcu ve devrimci-demokratik geniş kesimlerinin orta yerde duran tarihsel ve siyasal fırsat ve olanakları nasıl es geçtiklerini; böylece çeşitli milliyetlerden proletaryaya ve halklara ve devrim mücadelesinin etkin bir tarzda geliştirilmesine karşı barikat kurduklarını da çarpıcı bir tarzda yansıtmaktadır. Bu kadar büyük tarihsel ve siyasal sarsıcı gelişme ve alt-üst oluşlardan ders çıkararak kendisini yenilemesini bilmeyen devrimcilik iddiası, gerçekte bir “iddia”ya dönüşmektedir. Kuşkusuz ki bu olgu, aynı zamanda devrimi anlamayan devrimcilik için olduğu kadar komünizmi anlamayan komünistlik için de aynı şekilde geçerlidir; kuşkusuz ki tersyüz edilmiş bir tarzda. Komünizmi anlamayan komünistlik de, komünizm adına Marksist-Leninist çizginin içeriğinin boşaltılması, revizyonizm ve tasfiyecilik olarak, “ezilenci” postmodern pragmatizm ve küçük burjuva iktidarcı bürokratik komünizm olarak; bağımsız ideolojik ve siyasal çizginin küçük burjuva ilkesiz kendine tapınmayı amaçlaştırmış elitizmin kurbanı olarak, çizginin yitip gitmesi ya da gitmeye yönelmesidir. Kendi tarihsel ve politik misyonunu oynamayı anlayamayan bu komünistlik, doğası gereği, temsil ettiği sınıfı “unutan” devrimcilik türü olarak demokratik ve sosyalist görevlerini proletaryanın asgari ve azami amaçlarına bağlamayı beceremeyen bir devrimcilik türü olarak zorlu devrimci görevlerinden kaçmayı adeta varlık koşulu haline getiren bir tür olarak dikkat çekmektedir. Bu iki tür devrimciliği son tahlilde birleştiren şey, kolay devrimcilik olarak kendini ortaya koyuşlarıdır; kuşkusuz ki her biri kendi özgün koşulları içerisinde…
Emperyalizmin ve bölgesel işbirlikçi gericiliğin hegemonyasına ve saldırganlığına karşın Kürt ulusal devriminin gelişip bölge halklarına halkların demokratik kardeşleşmesi çağrısı, bölge halkları nezdinde de yankısını bulmuştur. Rojava gerçekliği üzerinden, emperyalizmin ve yerli gericiliklerin böl, parçala, yönet politikasına karşı Arap, Fars, Türk, Kürt, Süryani vb. halkların ve farklı inanç ve mezheplerden emekçilerin kardeşleşmesi ve demokratik ortak irade kurması, cepheleşmesi çağrısı ve duruşu üzerinden tarihe bir müdahaledir söz konusu olan. Emperyalizmin, İsrail Siyonizminin, Türk, Arap ve Fars gericiliklerinin Ortadoğu’da devrimci demokratik bir odak istememesi, birbirlerine karşı mücadele ederken bile devrimci gelişmelere karşı birleşmesi rastlantısal olmasa gerek...
Arap halk ayaklanmalarının boğulmasına karşın, söz konusu ayaklanmaların halkların kolektif tarihsel ve siyasal belleğine derin ve zengin dersler bırakarak geri çekildiğini unutmamakta yarar vardır. “Büyük Ortadoğu”yu kan ve ateş deryasına çeviren emperyalizm ve işbirlikçi rejimlere karşı, geçmişten beri süre gelen halkların devrimci öfkesi, bir de bu son yıllardaki bölgeye dayatılan kaos ve boğazlaşmalar nedeniyle ivmelenerek, birleşerek gelişmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’na, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikan emperyalizmine, İsrail Siyonizmine karşı büyük tarihsel mücadelelerden geçerek bugünlere uzanan tarihte bu halkların kazandığı deneyi asla küçümsememeliyiz. Bu halkların devrimci önderlik sorununu çözemedikleri için yaşadıkları savruluşlar, radikal İslamın güçlenmesi ve dünya gericiliğinin elinde bu akımın ana gövdesinin kullanılması yanıltıcı olmamalıdır. Gerek uzak, gerekse de yakın tarih içerisinde halkların mücadele ve başkaldırı, ayaklanma deneyimleri bölge halklarının belleğinde değişik biçimlerde yaşamaya devam etmektedir…
Emperyalizmin ve bölgesel gericiliğin ekonomik, siyasal, askeri çıkarları için kurban seçilen ve kurban edilen halkların din, mezhep, milliyet farklılıkları kullanılarak birbirine kurban edilmesinin de bir miladı olacaktır. İçten içe bölgesel çapta mayalanmakta ve olgunlaşmakta olan yeni bir devrimci yükseliş kaçınılmazdır. Bölge halkları kışkırtılan boğazlaşmalar içerisinde yitip gitmeyi kabul etmeyecektir. Tarihsel ve güncel direnişçi, devrimci birikimler ummadık biçimlerde ve zamanlarda gün ışığına çıkarak yolunu açacaktır. Ve tamda burada Filistin İntifadalarının ve Kürt halkının başkaldırılarının bölge halkları üzerindeki devrimci etki gücü de daha güçlü açığa çıkarak gelişecektir. Bölge halklarının içerisinde yaşadıkları rejimlere karşı devrimci öfkeyle baktıkları unutulmamalıdır. Çürümüş Ortadoğu’nun zalim ve iki yüzlülükte sınır tanımayan rejimleri hakların eliyle tepelenecektir.
Türkiye devrimci hareketi artmış olan bölgesel devrim olanağını (ki bu olanak salt Ortadoğu’yla sınırlı değil, küresel ölçekte artmış bir devrimci olanaktır) perspektifine içselleştirerek teorik, programatik, taktiksel çizgisini yenileyerek geliştirmelidir. Demokratik ve sosyalist bölgesel federal cumhuriyetler birliği hedefini teorik ve pratik olarak ısrarla işlemelidir.
Burjuva milliyetçiliğinin, dinsel gericiliğin, “neoliberal” gericiliğin, emperyalist ve emperyal gericiliğin bölge halklarına vereceği bir şey kalmamıştır. Böyle de olsa, devrimci önderlik sorunu çözülmedikçe, bölge halkları daha uzun süre ağır bedeller ödemeye devam edecektir. Halkların birleşik cephesinin geliştirilmesi, güncel görevlerden birisi olarak çözümünü artan keskinlikte dayatmaktadır. Bu bağlamda Rojava devriminin demokratik halkçı çözüm pratiği ve önerisi, salt Rojava’yla sınırlı bir çözüm değil, aksine, bölgesel ölçekte de somut siyasal bir seçenek olarak gündemleşmiş bir olguyu ifade etmektedir. Kanlı boğazlaşmalar ve kaos dayatması karşısında Rojava’nın pratik-politik duruşuyla dile gelen çözüm gücünün bölge halkları tarafından algılanmadığını düşünmek saflık olacaktır…
Bölge halkları tarihsel deneyimleriyle küresel güçlerin ve onlara eklemlenen bölgesel güçlerin hegemonya ve rekabet mücadelesinin halklara soykırımı, cins kırımını, tarih ve kültür kırımını, arkeolojik ve çevre yıkımını, toplumsal zenginliklerinin yağmalanmasını, milyonlarca insanın yerinden-yurdundan edilmesini dayattığını anlayabilecek durumdadır. Tarihsel arka plana sahip, somut tarihsel koşullar içerisinde sayısız biçimler alarak gün ışığına çıkan hegemonya ve rekabet mücadelelerinin halkları nasıl tükettiğini gören bölge halkları, barışa susamış durumdadır. Tarihsel ve toplumsal önyargılara karşın, halklar emperyalizmin bölgeye müdahalesinin, işbirlikçi rejimlerin emperyalizmle birlikte saf tutmasının faturasının kendilerine kesildiğini bir biçimde görmekte ve halkların kardeşleşmesi yolunda yürümek gerektiği konusunda bir düşünceye ve özleme de sahiptirler. Bu gerçeği somutlayan, geliştiren bir seçenek halkların desteğini kazanacak, sanılandan daha hızlı ve güçlü bir birleşik mücadele gücünü açığa çıkarabilecektir. Öncülük iddiası olan kuvvetlerin bu eksende ortaya koyacağı irade, kuşkusuz ki yol açıcı olacaktır. Ortadoğu halklarının sürekli savaş, yıkım, ölüm istediğini düşünmek aptalca olacaktır. Bölge halklarının emperyalizmin ve bölgesel işbirlikçilerinin halklara dayattığı kaostan memnun kaldığını düşünmek saçma olur. Kaldı ki sorun salt “Büyük Ortadoğu” ile de sınırlı bir sorun değildir, aksine bölgesel ve küresel etki alanı içerisinde politik açılım, politika yapmak gibi daha derin ve geniş bir alan üzerinde sorunun ele alınması, çözümler geliştirilmesi gerektiği de açık olmalıdır…   
Gelişme hattı bakımdan ulusal ve toplumsal mücadeleyi birleştiren, Türkiye devrimi olan Kürdistan devrimini Batıya taşıyan, Batının Doğululaştığı Doğunun Batılılaştığı, Ortadoğu’nun Rojavalaştığı bir gelişme hattından yürüyüp gitmek gerekmektedir…

*Yazının ilk üç bölümü 1 Kasım seçimlerinden önce yayınlanmıştı. Araya seçimler girince, 1 Kasım seçimlerini değerlendiren yazı serisini kaleme aldık. Böyle olunca yazının son bölümünü (IV. bölüm) gecikerek ve içeriğini sınırlayarak yayınlıyoruz.


13 Kasım 2015 Cuma

GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE… V



GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE…
                                             V
Dizginsiz dinci faşist terör ve demagoji ekseninde düzmece seçimlerle “zafer” kazanan cunta ve iktidarı, ekonomik, siyasi, sosyal, askeri saldırılarını sistematik bir tarzda sürdürmektedir ve sürdürecektir de. Batıda iç savaş, Kürdistan’da kirli savaş taktikleri eşliğinde savaş, topyekün savaş stratejisi ekseninde tırmandırılacaktır. Rojava devrimine müdahale dahil yeni taktikler ve manevralar eşliğinde savaş keskinleşerek devam edecektir. Kürtlere HÜDA-PAR’laşma, Barzanileşme çizgisi fütursuzca dayatılacaktır. Bu süreç dinci faşist sermayenin politik iktidar tekelini yeni hamlelerle sağlamlaştırma temelinde yükselerek ilerleyecektir. Kemalist Cumhuriyet’i (“I. Cumhuriyet”) İslami Cumhuriyet’e (“II. Cumhuriyet”) dönüştürme süreci ivmelenecek, daha doğrusu bu, daha sağlam bir tarzda oturtulmaya çalışılacaktır. Bu dönüşüm Saray’la simgesel ve işlevsel bir kudret merkezi olarak karşımızda durmaktadır... Faşist diktatörlük ve başı cunta, “kriz yönetim rejimi” ile savaşı tırmandırarak dinci faşist rejimi pekiştirme ve toplumsal muhalefeti ezme, parçalama kararlılığıyla yürüyecektir. Özellikle Kürdistan’da mücadelenin cephesi daha çok kentlileştikçe, kent ve kır diyalektiği derinleştikçe, öz yönetim çizgisi geliştikçe siviller daha açık, daha kesin faşist topyekün terörün ve savaşın hedefi olacaktır. Proletarya ve halklara dayatılan şey, olağanüstü hal rejimi ile yönetilmeyi kabul etmektir. Olağanüstü hal rejiminin olağan hal olarak kabul edilmesidir…
Bütün bu saldırıların ve gelişmelerin önünü kesecek tek güç ise, halkların direnişidir. Bu ayağa kalkış, Batıdan Kürdistan’a, Ortadoğu’ya kadar uzanan direniş, savunma, saldırı ve başkaldırılardan oluşan mücadele cephesini içermektedir, içerecektir…
Dinci faşist cuntabaşının (ve vekilinin) açıklamalarında söylenenler açıktır: “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır.” PKK kayıtsız-şartsız silah bırakmalı. Son teröristi öldürünceye dek savaş sürecek. “Yüzde 52 (yani cuntabaşı!) milli iradedir.” “Yüzde 50 (-oysa yüzde 49,5- yani AKP iktidarı!) milli iradedir.” Yüzde 50,5 hiçbir şeydir. Halkların özgürlük istemi ve mücadelesi hiçbir şeydir. Herkes “milli iradeye” teslim olacak, biat edecek. “Kamu güvenliği” bundan ibarettir. IŞİD “milli irade”nin bir parçasıdır ve “kamu güvenliği”ni tesis etmenin, “milli irade”yi iktidarda tutmanın bir aracıdır. “Neye mal olursa olsun kamu güvenliği sağlanacaktır.” Her şey “milli güvenlik” doktrinine göre şekillendirilecektir. “Demokrasi budur.” “Tek dil, tek millet, tek din, tek mezhep, tek vatan.”  “Milli irade”ye karşı çıkan herkes “vatan haini”dir vs. “Bize bu ülkeyi dar edenlere biz bu ülkeyi dar ederiz”, “dar edeceğiz.”
“Şu anda bütün güvenlik güçlerimiz, askerimiz, polisimiz hepsi bölgedeler. Dağ taş demiyorlar. Şehidimiz de oluyor. Peygamberlikten sonra en büyük makam olan oraya yürüyen kardeşlerimiz var. Biliyorum aileler bu noktada çok dertli. Ama şunu da bilmemiz lazım ki, o şehitlik makamı öyle bir makam ki o Allah için, vatan için yürüyenlerin kazandığı bir rütbe. Bu mücadeleyle inşallah onların da kanı yerde kalmayacak.” Erdoğan, “Terör örgütü silahlarını bırakıp, toprağa betonlayarak gömene kadar, tüm elemanları teslim olana, ülke dışına çıkana kadar bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Örgütün şehirlerdeki yapılanmaları tamamen çökertilene kadar, operasyonlar devam edecek. Önümüzdeki dönem konuşma, tartışma dönemi değil, açık söylüyorum sonuç alma dönemidir. Bu işe illa bir isim aranıyorsa, bunun adı artık milli birlik ve kardeşlik sürecidir. Yani milli birliğimizden daha iyi bir şey olabilir mi?” “Çözüm süreci buzdolabındadır” lafı ise, dinci faşist terör rejiminin algı operasyonuyla bağlı bir demagojidir…
Bu söylem ve politikanın anlamı bellidir, fazla bir yoruma da gerek yok.  Tekfirci faşist “tekçi zihniyet ve politika” üzerinden topyekün savaş… Kandil’den Rojava’ya, Suruç’tan Ankara’ya, Cizre’den Silvan’a kadar savaş uçakları ve helikopterleri, tanklar, toplar, polis gücü, özel harekat birlikleri, kontur-gerilla özel birimleri, fiili sıkıyönetim... “Allahuekber” nidalarıyla cesetlere yapılan işkenceler… Mezarlıkların ve ibadet yerlerinin vahşice yıkımı… Yaptıkları yapacaklarının aynasıdır…
İHD’nin açıkladığı rapora göre, “Saray’ın ve AKP hükümetinin savaş kararı almasının ardından 7 Haziran -1 Kasım seçimleri arasında 602 kişi hayatını kaybetti, HDP’ye yönelik 133 saldırı gerçekleşti, HDP’nin 5 binden fazla üyesi gözaltına alındı, bin 4 üyesi tutuklandı.” “Yaşanan çatışmalarda devlet, uluslararası sözleşmeleri de ihlal etti.” “7 Haziran ve 9 Kasım 2015 tarihleri arasında silahlı çatışmaların dışında 41’i çocuk 128 kişi yaşamını yitirdi” ve “51’i çocuk olmak üzere 195 kişi de yaralandı.” “IŞİD’in yaptığı katliamlarla birlikte 262 sivil hayatını kaybetti. 759 sivil ise yaralandı.”
Fazla söze gerek var mı!
Türkiye’den, Kürdistan’dan, Ortadoğu’ya kadar yayılan alanda emperyalist gericilik, bölgesel yerli gericilik başta Kürt halkı olmak üzere halkların karşısına dikilmiş ve azgınca saldırmaktadır… Hesaplaşma ve mücadele alanı geniş Ortadoğu’dur. Direniş, ayağa kalkma, baş kaldırma ne dar anlamda Türk halkıyla ne de Kürt halkıyla sınırlıdır ne de sınırlanabilir. İç, bölgesel, küresel alanda bu mücadelenin geliştirilmesine ihtiyaç var…
Ortadoğu’da da direniş ve savaşın başını çeken Kürt halkıdır. Ve Kürt ulusal devrimi Ortadoğu çapında yayılan, bölgesel dinamikleri hareketlendiren, küresel etkiler yaratan bir devrim olarak devrimimizin, Ortadoğu devriminin en önemli dinamiği durumundadır… Acil görev, halkların birleşik cephesinin kurulup geliştirilmesidir.
Halkların meşru demokratik direnişi ve birleşik hareketi için ise, Rojava örneği, günümüzün ve bölgenin en ileri örneği ve yol göstericisi olarak ortaya çıkmış ve uluslararası meşruiyetini giderek artan oranda dayatarak ilerlemektedir. Kadın devrimi karakteristiğini de gösteren Rojava devrimi, İslam âlemi, Ortadoğu âlemi içerisinde kadın köle pazarlarının kurulduğu bir dünyada şeriatçı faşist çetelerin, işbirlikçi İslamcı gerici rejimlerin bağrında fışkırıp gelişen, halklara ışık olan bir devrim olarak Batı dünyasında da halkların destek ve sempatisini kazanıyor…
  Türkiye devrimci hareketi perspektifini bölgesel devrimler gerçeğini de içerecek tarzda yenilemelidir. Ortadoğu çapında politika yapma açılımı gerçekleştirmelidir. Ortadoğu çapında yayılan ve siyaset yapan Kürt ulusal demokratik devriminin tarihsel ve güncel deneyi bu bakımdan da yaşamsaldır… Bu bağlamda da ufuk darlığıyla, sosyal şovenizmle savaşılmalıdır.
Emperyalizm ve faşizmin saldırılarına karşı anti-faşist, anti-emperyalist birleşik cepheyi her alanda örüp geliştirme, savaşçı karakterini ve vuruş gücünü büyütme devrimci hareketin acil ortak sorunudur. Faşist diktatörlüğün saldırıları salt Türkiye’de kurulacak dar bir mücadele cephesiyle kırılamaz, geri püskürtülemez. Evet, öncelikle Türk halkı ayağa kalkmalıdır, kaldırılmalıdır… Batı ve doğuyu kapsayan halkların kardeşleşmesi, birleşik ayağa kalkması acildir ama bununla birlikte teorik ve pratik duruş Ortadoğu perspektifiyle yenilenerek sentezlenmelidir…
Bu bağlamda Türkiye cephesinde HDK ve HDP çok önemli devrimci bir imkândır. Her iki formuyla bu çalışmaları geliştirmek, daha geniş mücadeleci güçleri çekerek, “halklaşarak” savaşımı büyütmek gerekmektedir. İç demokrasiyi, kolektif aklı, birleşik hareketi güçlendirmek, meclisler temeli üzerinde işlevsel bir gelişme hattını tutarak alabildiğine kitleselleşmek burada yaşamsal önem taşıyan görev ve sorumluluklardır. HDK ve HDP dışında kalan ilerici ve devrimci politik ve sosyal güçlerle yeni biçimlerde birleşik cephe hareketini zenginleştirerek savaşımı geliştirmek ihmal edilemez… “Barış ve demokrasi/özgürlük bloku”nun hızla geliştirilmesi gerekmektedir…
Tamda bu bağlamda Rojava ve Gezi/Haziran ruhunun sentezini ifade eden, pratikleştiren bir gelişme çizgisine gerek vardır ve buradan derinleşmek, yayılmak, savaşı büyütmek gerekiyor. Topyekün savaşa karşı topyekün direniş ancak bu sentezle geliştirilebilir…
O haşmetli görüntüsü altında topyekün savaşı örgütleyen egemen sınıf ve cunta toplumsal ve politik gelişmenin hiçbir temel gereksinimine yanıt verememekte; esasen geleneksel politikalarla ayakta kalmaya çalışmaktadır. Dincilik, milliyetçilik, “neoliberal” politikalar, emperyal yayılmacılık, faşist iç savaş kışkırtıcılığı, kirli savaş… Bunların çıkış olmak bir yana, sistemin, egemen sınıfın, devlet ve cuntanın sorunlarını dönüp dolaşıp büyüten ve büyütecek olan, proletarya ve halkların mücadele dinamiklerini güçlendirecek politikalar olduğu yeterince açıktır.
Düşman cephesi en güçlü döneminde değil, pek çok bakımdan en zayıf dönemindedir. Türkiye-Kürdistan-Ortadoğu’nun politik özgürlük gereksinimi artan oranda çözümünü keskinleşerek dayatmaktadır. Emperyalizmin etnik, dinsel, mezhepsel politikalarla böl, kaos yarat, müdahale et ve yönet politikasına, derin ve kapsamlı yıkımlarına karşı halkların devrimci öfkesi büyümektedir… Bu gerçeği bir an olsun unutmamalı.
Diktatörlüğün ve rejimin iç, bölgesel, uluslararası boyutlarıyla iç içe geçmiş çelişki ve sorunlar yumağıyla şekillenmiş politik krizi, düzmece seçim sonuçlarıyla giderilmek bir yana, yeni biçimlerde, giderek daha sert patlamalar biçiminde karşımıza çıkacaktır. Faşist terör ve savaşla kurulmaya ve korunmaya çalışılan “siyasi istikrar” sürdürülemez…
Kuşkusuz ki yapılacak tek şey, sistemli hazırlanmak, güç biriktirmek, aktif savunma hattından, Kürdistan ve Ortadoğu’da devrimsel baş kaldırılarla daha ileri hamleler yolundan tam bir siyasal kararlıkla yürümektir. Emperyalizm ve faşizm kendi iç çelişki ve çatışmaları temelinde kendiliğinden çökmeyecektir… Zafer kendiliğinden gelmeyecektir… Hazırlanarak savaşmak, savaşarak hazırlanmak gerekir…
1 Kasım sürecinin deneylerinden de bir kez daha görüldüğü gibi, devrimciler ve komünistler burjuva legalitesine bel bağlayamaz. Gerçek şudur: Devrimci ve komünist hareket geniş çaplı legalize olmuş durumdadır ve bu, uzunca bir süredir böyledir. Derin ve kapsamlı legalist alışkanlıklar kazanmış bulunuyor.  Yenilgilerin ve doludizgin karşı devrimin saldırıları altında legalizme dayalı çıkışlarla nefeslenmek, irade kırılmasıyla birleştiği için güçlü ideolojik ve örgütsel yıkımlara yol açmıştır… Tek tek yapılara “ait” legal partilerin tablosu ise ortadadır: Kitlelerden kopuk, kendi öz güçlerini bile örgütlemekten büyük bir oranda mahrum, alışageldik şekilde varlıklarını koruyan bürokratik yapılar… Evet, en sınırlı legal hakları bile sonuna dek korumak için dövüşülmelidir… Evet, zayıf burjuva legalitesine bel bağlanamaz demek de yetmez; pratik olarak da “öncülük”, “önderlik” iddiası olan politik güçler sağlam, sürekliliğini güvence altına alan illegal, yasadışı temel üzerinde nitelikli ve yaygın bir örgütsel yapı ve “öz savunma” aygıtı kurup geliştirmek zorundadırlar.
 Uzun yıllardır ideolojik ve örgütsel tasfiyeciliğin girdabında, düşmanın darbeleri altında devrimci ve komünist hareket dibe vurmuş ve boş hamaseti bir yana koyacak olursak, henüz ciddiye alınabilecek bir toparlanma içerisine de girebilmiş değildir. Bunu, ciddiye alınabilecek yasadışı temelin yokluğundan da görüyoruz. Şu veya bu çıkış üzerinden gerçek tablonun, yapısal ve tarihsel zaafların üstünün örtülmesine izin verilmemelidir. Ki bu üstünü örtüleme tarzı,  şu bildiğimiz her zamanki idare-i maslahatçı manipülatif ve kolaycı tarzdır.
Zayıf, geri, dar, sınıf ve kitlelerden kopuk, dar bürokratik, teknolojik gelişmelere hakim olmaktan uzak, dar pratikçi, anı, dönemi kurtarmaya çalışan; devrim ve yeni sosyalist dünya iddiası ve iktidar mücadelesinin gerekleri ile gerçek durumları arasında derin bir uçurum olan ve bolca ve hoyratça kadro ve imkanları harcayan bir tabloyla karşı karşıyayız… Stratejik bakış açısı ve pratikten de yoksun, bir-iki yıllık başarılar kazanıp “zafer” ve “büyük önderlik” üzerine hamaset yapan, bununla tatmin olan bir tarzın, geleneğin, kültürün, zihniyetin proletarya ve halklara vereceği pek bir şey zaten bulunmamaktadır.
Daha fazla gerilere gitmeye gerek yok, hamasetten, hava atmaktan, boş övünmeden ve manipülasyondan başka değeri olmayan “öncü her şeye hazırdır” diyen yapılardan başlayarak devrimci ve komünist hareketin 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayan topyekün savaş karşısında ne kadar zayıf oldukları, sınıfta kaldıkları bir kez daha açığa çıktı… Doğru dürüst bir öz savunma bile yapılamadı. Boş ajitasyon, kendini tatmin ve böbürlenme yerine, yenilenmek, illegal yasadışı örgütsel yapıları hızla geliştirmek, öz savunmayı sayısız biçimlerde örüp yetkinleştirmek, legal çalışmaları nitelikli ve mücadeleci hale getirmek gerekiyor… Topyekün savaş sürüyor ve tehlikeler büyüyor…
Aslında bütün gelişmeler, sınıfsal ve ulusal kurtuluş davasını birleştiren, çeşitli milliyetlerden proletaryanın önderliğinde devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirmenin yaşamsal önemini çok çarpıcı bir tarzda ortaya koyuyor… Ne yazık ki komünistliği anlamayan komünistlik çok uzun yıllardır öncelikle de sınıfı gerici ve faşist partilerin ve sendikaların eline vermiş, insafına terketmiş durumdadır… Devrimciliği anlamayan devrimcilik, komünistliği anlamayan komünistlik, nesnel olarak, kolay devrimcilik olarak, asıl zorlu tarihsel ve politik görevlerden kaçısın ifadesidir ve bu toprakların bir tarihsel gerçeğidir ve doğaldır ki politik iktidar kavgasında, asgari ve azami hedefleri doğrultusunda elbette ki bir çekim merkezi haline gelemiyor; iktidar olamıyor, olamaz da.
Çıkış, devrimci ve komünist yenilenmekten geçiyor. Köklü bir alt-üst oluşa ve devrimci yenilenmeye gerek var. Bu ancak ve öncelikle de taşlaşmış zihniyetlerin aşılmasını gerektiriyor.  Bu zihniyet, tarz, gelenek,  önderlik anlayışı, nesnel olarak, bir tarihsel dönemini doldurmuş ve kapatmıştır. Ömrünü doldurduğu halde, can çekişerek de olsa, direnmeye, ayakta kalmaya ısrarla devam etmektedir, edecektir de.  Gerçek bir devrimci ve sosyalist gelişmenin önünde ayak bağına dönüşmüş ve kapsamlı olarak kolektif emekleri, kadro ve güçleri, zamanı tüketen idare-i maslahatçılıkla, elitizmle, bürokratizmle, kariyerizmle zehirlenmiş yapılar, bu gerçeği yeni biçimler altında, üstelik “yenilenme” olarak sunan küçük burjuva özel mülkiyet dünyasının becerisi nedeniyle de kendini üretmeye devam etmektedir. Ve bu temel üzerinde ve sayısız biçimlerde devrimci ve komünist yenilenmeye karşı canhıraş direnmektedir…
Bu sorunun öyle kolay çözülmeyeceği, süreçler gerektirdiği açıktır. Eskinin atılması, aşılması ve yenilenme gereksinimi, nesnel olarak olgunlaşsa bile, eğer tarihin akışı içerisinde öznel faktör olgunlaşmamışsa ya da olgunlaşmasına fırsat vermeden boğulup biçiliyorsa, bu durumda, sorunun ideolojik ve pratik-politik çözümüne dek, proletarya ve halkların sırtında bir kene rolüyle varlığını korumaya, tahribatlarına devam etmeye, canhıraş egemenliğini korumak için makyavelistçe direnmeye devam edecektir.
Aslında, daha derin, özgün olan, sosyalist sistemin ve sosyalist kampın tasfiyesi ve yenilgisiyle noktalanan kapitalizmin yeni tarzda restorasyonunun tarihsel deneyimi açık seçik kanıtlıyor ki, bu yeni tip küçük burjuva ve küçük burjuvazi, sosyalizm vs. maskeli bürokratik, elitist, makyavelist karakteristiklere sahip süreç, çok karmaşık bir süreçtir; ortaya çıkışı, gelişmesi, iktidarlaşması son derece esnek, renkli, manevra alanı çeşitli, sırası gelince, eline fırsat geçince gayet sekterce, hoyratça yıkıcı ve son derece de dirençlidir. Tarihin bu yeni ders ve deneyimleriyle silahlanamayan; yeni bir ideolojik ve örgütsel donanım kazanamayan hiçbir komünist gücün de bu hastalıkla baş etmesi mümkün değildir. Yeni bir donanım kazanmak şarttır. Revizyonizme, oportünizme, reformizme karşı dünya komünist hareketinin tarihsel deney ve donanımı sosyalist kampın tasfiyesi sürecinin dersleriyle silahlanmış olarak geliştirilmek zorundadır… Hala olmayan şey de budur ve oportünizm, revizyonizm, tasfiyecilik ideolojik kafa karıştırmaya, kargaşalık yaratmaya, manipülasyon yapmaya devam etmektedir.
Kuşkusuz ki tarihin ve siyasetin diyalektiği bu bakımdan da yolunu açacaktır. Komünistler tarihin bu çok temel silahlarını da kuşanmasını başaracaklardır. Vakti gelen fikirler zaten durdurulamaz, en fazlasından geciktirilebilir…



11 Kasım 2015 Çarşamba

GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE… IV



GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE…
                                             IV
Devlet ve dinci faşist cunta tarafından başlatılan topyekün savaş politikası, demagoji ve manipülasyonda sınır tanımayan aşağılık bir psikolojik savaşın eşliğinde yürütülmektedir. Beyaz, gri, kara propaganda biçimleri alan psikolojik savaş saldırısı topyekün savaşın en önemli sacayağıdır. Fiziksel ve askeri saldırıların etkili ve yıkıcı olması, amacına ulaşması her şeyden önce iki yüzlülükte sınır tanımayan psikolojik savaşın etkili olmasına bağlıdır. “Toplum mühendisliği”, “algı yönetimi”, “halkla ilişkiler uzmanlığı”  ekseninde yürütülen savaşın etkisi öncelikle kirli propagandanın gücüne bağlıdır. Fiziksel şiddet psikolojik savaşı, psikolojik savaş da fiziksel şiddeti yetkinleştirerek diktatörlüğün politik hedeflerine ulaşmasına hizmet etmektedir. Açık ki psikolojik savaş politikanın, politik hedeflerin hizmetindedir. Tıpkı topyekün savaş gibi.
Sömürgeci faşist diktatörlük ve dinci faşist cunta, işbirlikçi sermayenin ve başını Amerikan emperyalizminin çektiği emperyalist kampın bağlaşması ve desteğiyle topyekün savaşı geliştirmektedir. Askeri faşist klikle dinci faşist kliğin bağlaşmasına dayanan darbe süreci ve darbe sürecinin ürünü olan gayrimeşru 1 Kasım sonuçları da bunu göstermektedir. TÜSİAD’ından AB’sine, dinci faşist cihatçı çetelerden ABD’ye kadar olan geniş cephenin gayrimeşru seçimleri kutsayarak cunta partisinin “seçim zaferini” tebrik etmesi de bunu göstermektedir.
Amerikan emperyalizmi ve AB bölgede etkisi yükselmeye başlayan Rusya ve İran etkisini kırmak istemekte. Başta Suriye olmak üzere Büyük Ortadoğu çapında (dahası “Avrasya stratejisi” bağlamıyla bağlı) Rusya etkisini dizginleme ve giderek etkisizleştirme stratejisi aynı zamanda Türkiye’nin bir şantaj politikası olarak kullandığı göç dalgasını da kırma ve önleme, T.C. yi bu bağlamda yeniden konumlandırma gereksinimleriyle de birleşmektedir. Dolayısıyla Rusya’nın atağıyla ortaya çıkan yeni durum faşist diktatörlükle, cuntayla ABD ve AB arasında çıkan ve büyüme eğilimi gösteren çelişki ve çatışmaların şimdilik göz ardı edilmesini getirdi. T.C. ve dinci faşist cunta bu durumu bir fırsata dönüştürerek yeni kirli pazarlıkların eşliğinde bölgede yerlerde sürünen pozisyonunu yeniden ayağa kaldırmaya çalışmaktadır…
İşte dikta ve cunta, bu bağlamda ve 1 Kasım “seçim zaferi”nin yarattığı “toplumda yaşanan şok” etkisini de kullanarak psikolojik savaşı da tırmandırarak topyekün saldırganlıkta yoğunlaşmaktadır. 13 yılın ardından iyice çürümüş ve düşmeye başlamış bir güçken düzmece ve düzenlenmiş seçimler üzerinde bu kez yüzde 49,5 oy oranıyla gelince, “artık AKP gidici” diye düşünen geniş kesimlerde bu durum hayal kırıklığına, moral bozukluğuna yol açtı. 7 Haziran sevincinin ardından, bu sevinci de gırtlağında bırakılmış kuvvetler, yani AKP iktidarı dışında kalan partiler ve kitleler bir dağınıklık tablosu içinde şaşkınlıkla bu gelişmelerin nedenlerini vs. tartışırken, yenilginin ardından yeniden politik üstünlüğü ele geçirmiş olmanın da avantajıyla cunta iktidarı hızla yol kat etmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda topyekün savaşı, topyekün psikolojik saldırılarla birleşik yoğunlaştırmaktadır…
Devlet ve cunta, politik yenilgilerden daha da önemli olanın moral yenilgi olduğunu çok iyi biliyor ve moralleri sonuna dek yıkma operasyonu örgütlüyor. Bu bağlamda en büyük yardımcıları da sosyal reformist ve liberal aydın tabakasının geniş kesimleridir.
Yenilgilere yenik düşmüş ve umutsuzlukla “bu ülkede 40 yıldır devrim yapamadık, bari parlamenter mücadele ile demokrasiyi kazanalım” diyen geniş politik çevreler bulunmaktadır. Bu çevreler en radikal sosyalist, devrimci lafazanlığın ardına gizlenmiş olarak, faşist karşı devrim cephesinden gelen psikolojik savaşa yedeklenebilmektedirler. Böylece sol kitleler, mücadele eden kitleler, mücadele arzusu taşıyan kitleler üzerinde politik ve moral bozucu bir rol oynayabilmektedirler. Bu, onların nesnel bir gerçeğidir.
7 Haziranın ardından coşan söz konusu sosyal ve siyasal çevreler darbe ve saldırılarla hızla irade kırılması yaşayarak ya gemiyi terketmiş ya da mış gibi yaparak manevralar yapmaya başlamışlardı. 1 Kasımın ardından ise yelkenleri suya indirerek sızlanmaya, ağlamaya, dün “ne güzel” dedikleri şeye bugün tu kaka demeye başlamışlardır. “Bedelini ağır ödeyeceksiniz, hesap soracağız” diyerek tehditler savuran ve azgınca faşist zorbalık yolunda koşan faşist karşı devrimin tehditleri bu kesimleri yaman yıldırmaktadır. Dolayısıyla onlar bu zihniyet ve ruh hallerini teorize etmekte, analizlerini, eleştirilerini buna göre kurmakta, adeta cunta iktidarından aman dilemektedirler. 
Başında Saray cuntasının oturduğu AKP iktidarı, “Öcalan olsaydı sizi sopalarla kovalardı”, KCK ve HDP Öcalan’ı “diri diri gömdü” aşağılık propagandasını yapmaktadır. 1 Kasım seçimlerinin ardından sözde Öcalan ağzından KCK ve HDP’yi suçlayan ve mahkûm eden sahte açıklamalar yayınlamaya başladı. HDP’nin “terörle arasına mesafe koymadığı için” seçimlerden yenilerek çıktığını ısrarla vurguladı ve vurgulamaktadır. Devlet ve cunta, cunta partisi AKP bu vb. kara propaganda yöntemlerini ısrarla kullandı ve kullanmaya da devam edecektir. Tıpkı Diyarbakır, Suruç, Ankara toplu katliamlarını önce yaparak sonra da PKK’ye, HDP’ye, MLKP’ye vb. yüklemek örneklerinde olduğu gibi. İşin bu faslını geçiyoruz.
Reformist ve liberal çevrelerin yürüttüğü “eleştiri”lere gelirsek, bazılarının üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü psikolojik savaş cephesinin baskısı altında, ona yedeklenen “eleştiri”lerdir bunlar. Emek, eşitlik, adalet, barış, özgürlük cephesini bölmek, iç kargaşalığa sürüklemek işlevi gören “eleştiri”lerdir bunlar.
Demokrasinin, eleştiri ve tartışma özgürlüğünün bir gereği olarak yaşanan süreç de dahil her konuda özgürce konuşmak, değerlendirmeler yapmak, çözümler önermek doğaldır. Kuşkusuz ki bunu yadsımak ya da bastırmak kabul edilemez. Bu bağlamda önemli olan eleştirilerin vb. dostça olmasıdır. Psikolojik savaşın aleti olmadan eleştirebilmektir. Kaldı ki, öğrenmesini bildikten sonra düşmanca eleştirilerden de öğrenecek çok şey vardır ve Lenin’in dediği gibi, insan, devrimci bir parti politikada çoğu kez düşmanından öğrenir…
Deniyor ki HDP PKK, KCK yüzünden; PKK ateşkesi bozup silahlı mücadeleyi başlattığı için kaybetti, yenildi. PKK madem “demokratik özerklik” çizgisi için mücadele ediyor, o halde silahları terk etmeli ya da yurtdışına çıkmalı ve silah kullanmamalıdır. Silahlı bir PKK varken Türkiye’de HDP, demokrat güçler demokrasi mücadelesi veremez. Başka, HDP silahlı mücadele ile arasına mesafe koymalı. Başka, HDP “hendekler”le arasına mesafe koymalı. Başka, CHP ile arasındaki mesafeleri kaldırmalıdır. Peki ya başka? Neyse burada duralım.
Öncelikle kaybedilmiş bir savaş yok HDP cephesinde. Önemli ama kısmi oy kaybından dolayı da HDP başarısız ilan edilemez. Savaş sürmektedir. Faşist iç savaş kışkırtıcılığı dahil başlatılmış topyekün savaş koşullarında HDP seçim çalışması dahi yürütemez hale getirildiği halde ana güçlerini korumasını ve faşizmin planını bozarak yüzde 10 barajını tepeleyip geçmesini bilmiştir…
Devlet ve cunta amansız baskılarla HDP’nin seçimlerden çekilmesini, çekilmediği koşullarda baraj altında kalmasını hedefliyordu; fakat onların bu planı tutmadı, başarısızlığa uğradı.
Dinci faşist terörün dizginsiz bir şekilde atağa kalktığı sözde seçim sürecinde HDP ve kitlesi çok sert bir sınavla karşı karşıya kaldı ve her şeye karşın arkasında kararlılıkla duran kitlesiyle birlikte HDP bu sınavdan başarıyla çıkmasını bildi. İşte bu direnç ve mücadele dinamiği ve kuvvet bundan sonraki politik çarpışmalar sürecinin de güç ve dinamiği olarak yeniden yolu açarak ilerleyecektir… Bunu unutmayalım.
 Dolayısıyla salt kısmi oy kaybından hareketle olan bitene bakan ve tanımlayan bakış açısı ve analiz, son derece yüzeyseldir. Süreci, çarpışmanın bütünsel tablosu içinde okuyamamaktan, doğru ve devrimci bir politik bakış açısının olmamasından, soruna tek yanlı bakılmasından, gerçeklerin aritmetik hesaplara kurban edilmesinden vs. kaynaklanan bir eleştiri ve propagandadır bu. Dahası ve daha da önemli olanı, parlamenterist ruhun tutsağı olarak konuşan, liberal beklentilerinin içinde hayal kırıklığına uğramış; kendi yenilmiş, morali bozulmuş, kendinde zorlu mücadelelere ve devam etmekte olan ve son derece tehlikeli faşist saldırganlığa karşı durma gücü görmeyen bir zihniyetin dile gelişidir bu. İyi, güzel, devrimci dönemlerde coşan, zor dönem ve dönemeçlerde geri çekilen, kaçan, bozgunculuk yapan reformizm ve liberalizmdir bu…
İlginçtir kirli, haksız topyekün savaşı başlatan devlet ve cuntadır. Düzmece ve düzenlenmiş seçimleri örgütleyen devlet ve cuntadır. Hani “normal” olarak görülen koşullarda HDP’ye seçimlere girme imkânı tanımayan devlet ve cuntadır. Ama buna rağmen ısrarla HDP’nin “seçimi kaybetmesi” PKK’ye, KCK’ye bağlanıyor. Aslında bu “eleştiri”lerin özü gelip şuna dayanıyor: Şu PKK olmasaydı biz sınıfsal mücadeleyi, hadi onu da geçtik, demokrasi mücadelesini ne güzel geliştirir ve savaşı da kazanırdık. Aslında bu, bildiğimiz, yıllardan beri süre gelen sosyal şovenizmdir. PKK’nin varlığını ve savaşını devrimci bir durum, devrimci bir imkân, devrimci bir gelişme olarak görmeyen, kendisini tehdit eden bir durum olarak gören teori ve pratiktir, gelenektir; sırça köşklerde “devrim” vs. peşinde koşan ya da “devrimci romantizm”ini buradan “inşa” eden tarihsel çizgidir…  Açık liberaller için ise zaten sorun, en iyi dönemlerinde bile, “demokratik siyaset yoluyla” PKK’yi, Kürtleri, devrimci ve komünist güçleri sistem içine çekerek entegre etme, asimile etme sorunudur…
Suçlu aranacaksa, suçlu olanlar, 3 yıllık ateşkese son vererek topyekün savaşı başlatanlardır. Bu, bu kadar açıktır ve açık olmalıdır. Vurgulanması gereken temel şey budur. Bu katı koşulla birlikte PKK’nin politikalarında görülen hataların, eksikliklerin, zaafların şu veya bu bakış açısından eleştirisi anlaşılırdır…
Neymiş, PKK silahı bırakmalıymış! Niye bıraksın? Hangi sorun çözüldü de silahı bıraksın? O silahlar olmasa, o silahların arkasındaki politika olmasa, o politika ve silahlara yön veren, kaynaklık eden maddi toplumsal gerçek olmasa zaten ortada PKK diye bir şey de olmayacaktı… Ve eğer o silahlar olmasa PKK biter, bitirilir… Kanımızca PKK yalnızca bugün değil yarın da silahları bırakmamalı, diyelim ki “demokratik cumhuriyet” gerçekleşti, diyelim ki “demokratik özerk Kürdistan” gerçekleşti, o koşullarda da PKK, geçireceği tüm değişimlere karşın, silahları bırakmamalı; ve silahlı kuvvetler, özerk yapı içerisinde geleceğin güvencelerinden biri olarak yaşamalıdır… Bilinen tarihsel bir gerçektir; günü gelir egemen sınıf bükemediği bileği öper ama eline fırsat geçtiğinde ise o bileği bedeniyle birlikte biçer.
Neymiş, PKK gerilla gücünü Türkiye sınırlarının dışına çıkarmalıymış, seçim sonuçları da bunu göstermişmiş. Sırtında yumurta küfesi taşımayan, parlamenterist hayaller içerisinde sözde politik mücadeleyi okuyanlar ve bu eksende mücadele etmeyi amaçlaştırmış olan çevreler için bu söylem anlaşılabilir ama kabul edilemez.
Neymiş, bu durum “demokratik mücadele”yi, “siyasi çözüm”ü engelliyormuş!  Parlamenter mücadeleyi parlamento dışı mücadeleye bağlı olarak ele almayan bir politikanın, somutumuzda barış, özgürlük için mücadele, şu Ortadoğu gerçeğinde, böylece Türkiye gerçeğinde başarısız olmaya mahkûmdur. Devletiyle, hükümetiyle onları dize getirerek yolu açacak olan, Kürt sorunun sosyal reformcu olsa bile çözümünü sağlayacak, Türkiye’ye az-çok burjuva demokrasisini getirecek, getirtecek olan şey tam da halkların meşru demokratik direnişi, mücadelesi, Kürt halkının silahlı ve silahsız biçimleriyle silahlı direniş ve vuruş gücüdür… Diktatörlük geri adım atmadan, bazı asgari temel koşulları ve talepleri güvenceleriyle birlikte kabul etmeden PKK silahlı güçlerini geri çekmemelidir. PKK’nin buradaki varlığı Kürt halkının da temel bir güvencesidir. Yok efendim provokasyon oluyor vb. gerekçeleri, kendi rahatının bozulmasından rahatsız olan akımların derdidir…
Sorun gerillanın Türkiye içinde olması değil, sorun bu durumu işçi sınıfı ve halklar aleyhine ısrarla kullanan, provokasyon peşinde koşan faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi büyüterek bu saldırı ve provokasyonları önleyememektedir. Temel çıkışı buradan geliştirmek yerine, PKK’yi suçlamak, itibarsızlaştırmak diktanın işidir, o halde yapılacak şey, devletle, devletin ve cuntanın psikolojik savaşı ile araya kalın bir duvar çekmektir; bunu yapmayanlar devlete ve psikolojik harekâtına yedeklenerek ilerici ve devrimci olmayan bir duruş sergiliyorlar. Öncelikle bunu görmek ve anlamak gerekir…
Kürt ulusal devrimi Ortadoğu çapında yayılmış ve mevzilerini de büyüten bir devrimdir. PKK, Ortadoğu çapında politika yapan bir güçtür. Dünyaya kendi daracık pencerelerinden bakarak eleştiri yapanların bunu görmesi gerekir, görebilirler mi, orasını geçiyoruz.
Savaşı başlatan “hendekler” olmadı. Ateşkes bozulmadan önce de “hendek savaşı” vardı. Savaşı tek yanlı olarak başlatan ve ısrarla sürdüren devlet ve başı cunta oldu.  Keza, “öz yönetim” savaşı, meşru, demokratik bir hak ve savaştır. Yurtsever hareket, “öz yönetim” ilanlarıyla ulusal demokratik mücadeleyi yeni bir düzeye yükseltmiştir. Bu mevziyi koruyarak ilerlemesi doğru olacaktır. Faşist propagandanın, kirli psikolojik savaşın ve dinci-faşist terörün gürültüsü ve yıkımları içerisinde göz ardı edilmemelidir ki, Cizre’de ilk “öz yönetim” ilan edildiğinde Batıda da geniş kitlelerde olağanüstü görülebilecek bir tepki gelişmedi. Darbe sürecinin önü kesilemeyince “öz yönetim” ilanları faşist topyekün savaşın “vatan bölünüyor” demagojisi için tepe tepe kullanıldı… Ama devletin bütün kuşatma ve ağır silahlarla vurmasına karşın Kürtlerin öz yönetim iradesi kırılamamış, dikta o alanlara hala girmeyi başaramamıştır. Bunları görmezden gelmek doğru bir tutum değildir. Keza öz yönetim ilan edilen yerlerde HDP’nin ciddi oy kayıpları da yoktur; en fazlasından kısmi oy kaybından bahsedilebilir ve bu da doğaldır.
Burada bir halkın öz iradesinin kendi hakkını, hukukunu savunması, kazanmak için savaşması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Öncelikle bunu görmek ve sahiplenmek gerekir. Bu çıkışın, yöntemleri bakımından tartışılmasının bir sakıncası yok ama yukarıdaki perspektife bağlı olarak, yoksa devlet, cunta propagandasına yedeklenmek kaçınılmaz hale gelir. Bu çıkışın silahlı bir direnişle korunan öncü bir çıkış, bir güç denemesi olup olmadığını ise göreceğiz. Böyle bir çıkışın “orta sınıf”larda ve “muhafazakâr Kürt seçmen”de negatif etkiler yaratması ise anlaşılırdır ama temel analiz bu kategoriye dayanılarak yapılamaz ve yapılmamalıdır. Temel ölçü, bu çıkışın genel mücadele üzerinde geriletici mi geliştirici mi bir etki yarattığı üzerinde olmalıdır. Bu bakımdan kısa vadeden çok orta vadenin gözetilmesi gerekir. Gözü oydan, oy hesabından başka bir şey görmez hale gelenlerden ise bu, zaten beklenemez.
Devlet politikası olan topyekün savaşın başlatılmasına, darbeye, “tekrar seçim”e onay veren ve sayısız çirkin manevrayla kitleleri aldatarak harekete geçmesini önleyen CHP aşkına gelince, buradan bir gelecek çıkmaz. Liberallerimiz, Birleşik Hazirancılarımız CHP’yi bir demokrasi gücü olarak görüyor ve yanlış yapıyorlar… CHP’nin tabanını oluşturan ve oy veren işçi ve emekçilerle yakınlaşmayı başarmak, giderek kazanılması vb. farklı şeydir, CHP’nin demokrasi mücadelesini vermesini beklemek ve ummak ise farklı bir şeydir. Demokrasi mücadelesinde CHP’den ne köy olur ne de kasaba. CHP sosyal demokrat bir parti falan da değildir ayrıca. Sokak mücadelesine buyursun gelsinler, yani en büyük korkularına; ama Gezi sürecinin deneyleri ne yapmamız gerektiğini de bizlere gösterdi…
 Fiilen süren “çatışmasızlık” sürecine son veren ve topyekün savaşı başlatan ve bunda sonuna dek ısrarlı olan devlet ve AKP iktidarı oldu. Bu süreç, PKK yüzünden değil, PKK’ye rağmen, HDP’ye rağmen, toplumun barışçı ve demokratik güçlerinin ısrarla bu sürece karşı çıkmasına rağmen, hatta asker ve polis cenaze törenlerinde ailelerin haklı tepkisinden de görülebileceği gibi daha geniş kesimlerin çatışmasızlık ve barış talebine rağmen oldu. Şimdi bütün bu gerçeklere karşın devletin kirli savaş propagandası bir yana, liberal ve sosyal reformist çevrelerin yaygın bir şekilde, sanki bu işin sorumlusu PKK’ymiş gibi lanse etmeleri; PKK’nin, devletin topyekün imha savaşına rağmen ateşkese son vermeseydi bütün bunlar olmayacakmış ya da devlet ve AKP’nin planları bozulacakmış gibi propagandaya girmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Sorunun kaynağını devlet ve cunta olarak görmek ve başta da Türk halkına bu gerçeği açıklamak, taşımak yerine PKK’yi, gerillayı suçlamak abesle iştigal etmekten ibarettir.
Ne yapacaktı PKK, yani devlet dört bir yandan ölümle üzerine gelirken, kurbanlık koyun gibi oradan oraya mı kaçacaktı? Bu son derece geri, hatta gerici şoven ve sosyal şoven zihniyet bilerek ya da bilmeyerek bir şeyi atlıyor, gözden gizliyor ya da manipülasyon yapıyor: Bu savaş kararı egemen sınıfların, devlet kliklerinin, AKP ile ortak aldığı bir karardı; sorun dar anlamda 7 Haziranda dinci faşist elebaşının, AKP’nin hesaplarının bozulması ya da ağır bir darbe alması değildi, değildir. Bunun ifadesi de kararın MGK’da daha önce kararlaştırılmış olmasıdır. Ki yurtsever hareket bu gerçeği, defalarca da açıklamıştı. Kürt devriminin Ortadoğu çapında yayılışı, Rojava’nın birleşmeye gidişi süreci, HDP projesinin tutarak Batıda buz kıran rolü oynayacağının açığa çıkması, kitlelerin yüzde 70-75’şinin barıştan yana olduğunun açığa çıkması… Devletin geleneksel refleksinin ve aklının harekete geçmesi, düşüşte olan AKP ile ittifak kurması… Güç dengelerini değiştiren olgular… Meseleye buradan bakmak gerekir; yoksa öyle kolaycı, geri, yüzeysel, subjektivizmle, pozitivizmle belirlenen “analiz”lerle bir şeyi anlayamayız ve egemen sınıfın ve şeflerinin de psikolojik harekâtına yedeklenmekten ya da oraya hizmet sunmaktan kaçınamayız.  
DEVAM EDECEK
  

8 Kasım 2015 Pazar

GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE… III



GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE…
                                             III
HDP 1 Kasım “seçim”leri sürecini ve sonuçlarını eleştirel değerlendirecek ve gerekli dersleri çıkaracaktır. Süreç ve deneyimleri üzerinde özgür tartışmalar ve kolektif akıl ilkesi temelinde çıkarılacak dersler HDP’nin gelişimi ve kendini yenilemesi bağlamında oldukça önem taşıyacaktır. Bu bağlamda biz de görebildiğimiz zaaflar ve eksiklikler üzerine bazı eleştirilerimizi, uyarılarımızı, önerilerimizi yapacağız. Bazı sorunların bilince çıkarılabilmesi için HDK ve HDP’nin yapacağı analizler, sunacağı veriler önem taşımaktadır ve taşıyacaktır. Dolayısıyla bazı çekincelerimizi, eleştirilerimizi şimdilik saklı tutacağız. Sırası gelince bu noktalara da gireceğiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, HDP içerisinde yer alan değişik düşüncelere sahip pek çok kuvvet bulunmaktadır. Dolayısıyla farklı değerlendirmelerin olması da kaçınılmazdır. Yaşanan sürecin kolektif sorumluluğu, eşitsiz de olsa, hepsinin sırtındadır… Tek tek söz konusu politik ve sosyal çevrelerin değerlendirilmesi ayrıca gerekmektedir. Ama biz, burada, kendimizi HDP kolektifi bağlamıyla, kolektif sorumluluk bağlamıyla sınırlayarak değerlendirmelerimizi sunmakla yetineceğiz.
Görebildiğimiz olgulardan yola çıkarak şunları söyleyebiliriz.
Dört bir yandan terör saldırısı ve kuşatması altında olan HDP süreci iyi yönetemedi. Savunma pozisyonunda kaldı. Savunma pozisyonuna geçerek saldırıları göğüslemeye çalıştı. Aktif savunma taktiğini bile uygulayamadı. Büyük bir oranda pasifize edildi. Bu durum HDP’nin eldeki güçlerini etkin ve üretken bir biçimde kullanmasını, gerekli manevraları yapmasını önledi. HDP topyekün terör ve psikolojik harekâtın baskısı altına girerek inisiyatif kaybetti. Bu durum bir tür irade kırılması ve geri çekilme biçiminde kendisini dışa vurdu. Faşist diktatörlük, dinci faşist cunta dizginsiz terör ve psikolojik harekâtla aynı zamanda bunu hedefliyordu… Bu tablo güçlü ve birleşik bir topyekün direnişin geliştirilmesini, devlet ve Saray cuntasının planlarını bozacak karşı hamlelerin güçlü bir tarzda örgütlenmesini önledi.
HDP sokakları terk etmemeliydi. Yeni politik savunma ve saldırı biçimleri bularak kullanmalıydı. Dinci faşist topyekün terör saldırısına karşı sokak çalışmasında, sokakların gücünü kullanmada ısrarlı ve yaratıcı olmalıydı. Kitlelere ulaşmada, kitle çalışmasında mevzilerini korumalıydı. HDP, gayrimeşru seçim sürecinde meşruiyet zemininde ısrar etmeli, yasal haklarını da sonuna kadar dirençle savunmalı ve korumalıydı. “Seçim” çalışmasını da bu eksende mücadeleci bir duruşla geliştirmeliydi. Ki HDP “seçim” çalışmasına da çok geç başladı. Öz güven, öz savunma, yeni manevralar yapma, yeni biçimlerde direnme, kitlesel karşı duruş zayıf kalınca gemi azıya almış dinci faşist terör saldırısını yönetenler bundan da cesaret alarak daha da küstahlaştı…
7 Haziran seçim başarısı politik ve psikolojik olarak HDP’ye bir üstünlük sağlamıştı. Barış ve özgürlük isteyen geniş kitlelerde de umut dalgasını ivmelemişti. 7 Haziran seçimlerine giden süreçte MGK’da kararlaştırılan topyekün savaş kararı, seçimlerin ardından hayata geçirilmeye başlandı. Söz konusu pozitif havanın kırılması barış ve özgürlük düşmanı savaşçı güçlerin ve başı cuntanın öncelikli sorunuydu. Nitekim seçimlerin hemen ardından “yeniden seçim” politikası ve darbe pratikleştirildi; ardından Suruç toplu katliamı ile etkin ve kapsamlı tarzda harekete geçildi… Arkasında 6 milyonu aşan kitle gücü ve daha geniş sempati dalgası olan, mecliste 80 vekille temsil edilen, politik başarı ve moral üstünlüğü ile atağa geçmiş HDP, ne yazık ki, daha başta darbeye, başlatılan faşist iç savaş kışkırtıcılığına, kirli savaşa karşı etkin, kitlelere güven veren bir duruş sergileyemedi. Dikta ve başı cunta ortaya çıkan sevinci vb. HDP ve halkların kursağında bıraktı. Durumun baskısı altına giren HDP (ve dostları) daha baştan inisiyatif kaybetmeye başladı…
HDP bütün avantajlarına karşın, bir ayı aşkın bir süre “garip” ve tepki toplayan bir biçimde edilgen kaldı. Oysa tamda o kritik dönemeçte tam bir siyasal kararlılıkla, doğru taktiklerle kendini ortaya koyabilseydi, 7 Haziran seçimleri öyle kolayca iptal edilmeyecekti. Mesela, sorunu iç ve uluslararası alanda güçlü bir şekilde gündemleştirecek biçimlerden biri olarak 40 vekille mecliste ölüm orucuna (vb.) başlayabilirdi. Bir yandan da kitlesel sokak gösterileri yapabilirdi. Bu durum, başta CHP tabanı olmak üzere MHP tabanı üzerinde de güçlü etkiler yaratacak, böylece HDP geniş kitleleri yanına çekerek ve burjuva karşı devrimci cephesinde iç çelişkileri de büyüterek güçlü bir direniş ve karşı saldırı harekâtı geliştirebilirdi.
Hatırlayalım, o dönem geniş kitlelerdeki algı şuydu: Erdoğan kişisel hırsı için “tekrar seçim” diyor, “ortalığı karıştırıyor”, “çözüm sürecine, barışa hayır diyor”, “savaşı da o yüzden başlattı.” “Şehit” cenazeleri” törenlerinde ortaya çıkan yaygın tepkileri hatırlayalım hep birlikte…  Ama emek ve demokrasi güçleri, devrimci ve komünist hareket, HDP edilgen kalınca “ya kaos ve ölüm ya da istikrar”  topyekün saldırısı etkili olmaya ve toplumsal psikolojiyi tersine değiştirmeye başladı… O aşamada asıl dikkat ve vuruş gücü 7 Haziran seçimlerinin iptal edilmesine, darbeye, cuntaya karşı topyekün mücadele üzerinde yoğunlaştırılmalıydı. AKP ile rekabet halinde olmakla birlikte, devletin topyekün savaş kararı üzerinde anlaşan ve AKP ile danışıklı dövüşe giren CHP ve MHP’yi deşifre etmenin de sağlam ve tutarlı yolu bu olacaktı. Politik mücadelede zamanında harekete geçmek, suçluyu suç üstünde yakalayarak üzerine gitmek, ortaya çıkan fırsatları tam bir politik kararlılıkla ve yetenekle yaratıcı ve inisiyatifli bir tarzda kullanabilmek yaşamsal önemdedir. Devrimci ve komünist hareket, HDP bunu başaramadı…  Oysa merkezinde dinci faşist cuntanın durduğu faşist karşı devrim, tarihsel, sosyolojik, güncel okumalara oturan “toplum mühendisliği” üzerinden zamanında harekete geçmesini, hızla üstünlüğü ele geçirmesini bildi… Sonuçlarını hep birlikte görüyoruz…
HDP, bir birleşik cephe hareketidir. Homojen olmaktan uzaktır. İçerisinde farklı sınıf ve tabaların, toplumsal kesimlerin eğilimleri var ve bu da doğal ve kaçınılmazdır ve bir zenginliktir. Bu bağlamda HDP’nin tutarsız liberal aydın tabakayla da bağları olacak ve bu tabakayla iyi ilişkiler kurmaya, tarafsızlaştırmaya, yanına çekmeye önem verecektir. Ancak söz konusu tutarsız, yalpalayan, zor anlarda ve dönemeçlerde ruh hali hızla değişerek HDP’nin karşısında konumlanacak bu toplumsal kategoriyle ilişkilerinde HDP, hem en yüksek ideolojik ve siyasal uyanıklığını koruyacak, hem daha da önemlisi liberal söylem ve etkinin altına girmeden politika yapmasını bilecektir. HDP, sosyal reformist ve liberal aydın tabakanın geniş kitleleri etkileme ve kazanma adına sulandırılmış, içeriği bozulmuş, halklara yanlış mesajlar veren, düzen, egemen sınıf ve burjuva partiler, parlamento hakkında hayaller yayan bir propaganda ve ajitasyon önerisi ve baskısına karşı güçlü durmasını bilmelidir. HDP ancak mücadeleci, her adımıyla egemen sınıfı, diktatörlüğü ve burjuva partileri vuran ve geniş kitlelere de buradan ulaşan tutarlı bir anti-faşist politik mücadele ve dille geniş kitleleri kazanabilir. HDP, verdiği her mesajla kitlelerde şu bilinci uyandırıp ayağa kaldırmalıdır: Bu düzene mahkum ve mecbur değiliz. Bu egemen sınıfa ve devletine mahkûm değiliz. Bunlar sırtımızdaki yüktür ve tereddütsüz sırtımızdan atılmalıdırlar… “Yumuşak parti”, “aklı başında uzlaşıcı parti” mesajlarını da bu temel eksen üzerinden vererek kitlelere ulaşabilir.
Evet, HDP’nin işi çok zordur… Fakat egemen sınıflara ve devlete verilen “uzlaşıcı parti” mesajlarının, eşitlik, adalet, barış, politik özgürlük kavgasına bir faydası yoktur. Kitlelerde parlamenter beklentileri yükselten tutumlardan da uzak durulmalıdır. Parlamento dışı mücadeleyi esas alma bilinci ve duygusu daima canlı tutulmalıdır. Karşımızda sınıf bilinçli bir düşmanı var… Onların anladığı tek dil, halkların boyun eğmeyen mücadelesi ve bu mücadelenin indirdiği ve indireceği darbelerdir. Söz gelimi, HDP’nin “memleketi hükümetsiz bırakmamak” gibi bir kaygısı olamaz. Bu amaçla CHP, MHP, AKP gibi partilere “bakın biz ne uzlaşıcı ve anlayışlı bir partiyiz” açıklamalarıyla yakınlaşmayı doğru bulmuyoruz. Geniş kitleler, halklar nezdinde açık ve anlaşılır olmak, esnek bir dil kullanmak elbette ki anlaşılırdır ama HDP, mesajlarını devlete vs. değil, devleti, burjuva partileri teşhir edecek tarzda doğrudan doğruya kitlelere vermelidir. Ve söz konusu her açıklaması kitlelerde, halklarda, liberal boş hayaller yaratan beklentileri kırabilen, egemen sınıfı ve araçlarını ısrarla teşhir eden, kitlelerin siyasal uyanıklığını sistemli yükselten bir politika tarzı olmalı ve üslup da buna göre şekillenmelidir. HDP’nin üzerindeki ciddi liberal etki, HDP’ye güç kazandırmaz, orta ve uzun vadede ise dönüp HDP’yi vurur, güçten düşürür.
HDP’nin Demirtaş üzerinden kullandığı dil, geniş kitlelere, onların yüreklerine dokunabilmekte ve etkili olmaktadır. Bu etki, aslında geniş kitlelerin bilince çıkaramadığı ya da sezgiyle, çarpık bilinçle az ya da çok hissettiği adalet, barış, demokrasi ve özgürlük özlem ve isteğidir. İşte HDP’nin bir bütün olarak politik çalışmalarında ve her önemli dönemeçte işçi sınıfının, halkların, ezilen değişik toplumsal kesimlerin hissettiği, istediği söz konusu özlemleri, istekleri daha da alevlendiren bir politikayla ve dille yürümede ısrarlı olmalıdır… Bu bağlamda halk dalkavukluğuna ve egemen sınıfı ve devleti vs. ikna etme nesnel eğilimine ve onun öznel alandaki etkilerine karşı dikkatli ve eleştirel olmak doğru ve yerinde bir devrimci duruş olacaktır. HDP sosyal reformist ve liberal siyaset ve dilin baskısı karşısında daha uyanık ve mücadeleci olmak zorundadır. Kuşkusuz ki liberallerin etki gücü X gezegeninden ya da bilinmeyen bir yerden gelmiyor, aksine, bilakis HDP’nin bir birleşik cephe hareketi olarak tam içinden fışkırıp geliyor. Başta Kürt burjuvazisi olmak üzere “orta sınıf”lardan geliyor. Ama bu nesnel temel ya da sınıf gerçeği, bu bağlamda HDP içerisinde keskin mücadelelere yol açtığı ve açacağı gibi, bu eğilime karşı da etkin bir mücadeleci donanımı da gerektirmektedir… 1 Kasım seçim sonuçları daha kesinleşmeden, sayım hala sürüyorken Eş Başkanların garip bir şekilde alelacele yaptıkları ilk açıklamada gayrimeşru seçimlerin ve gayrimeşru sonuçlarının halklarımıza hayırlı-uğurlu olması temennisi, ağır bir liberal zaaftı. Özellikle de öyle kritik bir siyasal anda altı çizilerek vurgulanması ve iç ve uluslararası kamuoyuna verilmesi gereken mesaj, seçim sürecinin ve sonuçlarının bir darbe sürecinin ürünü ve gayrimeşru karakterde olduğuydu... Üstelik bu açıklama alelacele yapıldı, oysa HDP’yi kovalayan da yoktu…
Keza HDP, kitleleri kazanma adına dini söylemi kullanmada da dikkatli olmak ve araya mesafe koymak zorundadır. Özel olarak bu söylemin dinsel gericiliğin etkisi altında kalan emekçi kitlelerde ciddiye alınabilecek kadar bir etki yaratmadığı görülmelidir. Devlet, cunta, AKP hükümeti camileri, cemevlerini, mezarları uçaklarla, ağır toplarla, bombalarla yıktığı halde (Kürt halkını dışta tutuyoruz) dinsel gericiliğin etkisi altındaki kitlelerin geniş bir kesimi, “bu ne vicdansızlık” demiyor bile. Bu ırkçı, milliyetçi, dinci kirlenme öyle ki, toplumun geniş kesimlerinde sınır tanımayan ahlaki, vicdani, insani erozyona da yol açıyor ve açmış bulunuyor. Bu kirliliği kitleler ancak mücadele ırmağında yıkanarak aşabilir, dini söyleme kaymakla olmaz bu!
HDP din ve vicdan hürriyeti konusunda tutarlı ve özgürlükçü bir programa sahiptir. Dolayısıyla propaganda ve ajitasyonunda genel programının sacayaklarından biri olan din ve vicdan özgürlüğü programına bağlı kalarak hareket etmek zorundadır. Söz gelimi Eş Başkanların bol bol inşallahlı, maşallahlı vb. söylemi kullanmaları doğru değildir. Farklı din ve inançtan işçi ve emekçilerle politik özgürlük ekseninde, özgürlükçü laiklik ilkesi etrafında bağ kurulmalıdır ve bunda da ısrarlı olunmalıdır. Programında yer alan din ve vicdan özgürlüğü perspektifi ve çözüm önerilerinin tutarlılıkla savunulması yaşamsaldır. HDP’nin yakın dönemde yaptığı düzeltme, resmi bir din kurumunu kabul eden tutumu da doğru değildir kanımızca. Bu, pragmatik bir tutumdur. Geri kitlelere verilen, devlet baskısına, dinsel toplumsal baskıya verilen bir tavizdir, keza devlete de verilen yanlış ve uzlaşmacı bir mesajdır. Burjuva liberal, post-liberal zihniyet ve tutumlar karşısında, “mahalle baskısı” karşısında gerilemekle kitleler tutarlılıkla kazanılamaz.  Toplumun laik ve anti-laik olarak kutuplaştırılmasını önleyecek, boşa çıkaracak bir politika üzerinden yola devam etmek, faşizm ve sermayeye karşı en geniş kitleleri birleştirecek mücadele hattından tutarlılıkla yürümek gerekir. Ezilenlerden yana, din ve vicdan özgürlüğünü savunan, kendi egemenliği için ayrıcalık talep etmeyen bir demokratik İslami hareket çıkışlarının politik açıdan desteklenmesi bu tutuma aykırı düşmez; dahası böyle bir akımın gelişmesi özellikle de içerisinde geçtiğimiz tarihsel ve politik koşullarda çok da değerli politik bir gelişme olacaktır… Burada iki şeye özen göstermek gerekir: 1-Dine, dinsel harekete ideolojik taviz verilmemeli, verilemez de. 2- Halklardan, adaletten yana, zulme karşı politik özgürlükler için tutum alan dinsel akımlar ise politik olarak desteklenmeli, dahası politik karakterde bir bağlaşma kurulmalıdır. Bu iki olgunun birbirine karıştırılması son derece tehlikelidir…  
DEVAM EDECEK



6 Kasım 2015 Cuma

GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE… II



GAYRİMEŞRU 1 KASIM SEÇİM SONUÇLARI ÜZERİNE…
                                             II
1 Kasım düzmece seçimlerinden çıkan AKP iktidarı gayrimeşru bir iktidardır. Darbeci bir iktidardır. Toplu katliamlar, ölüm, kaos dayatmasıyla ortaya çıkan bir iktidardır. Bilindiği gibi, AKP iktidarının 13 yıllık hegemonyası çatırdamaya başlamıştı... 7 Haziran seçimleriyle hükümetten düşmüş, tek başına hükümet kurma olanağını da kaybetmişti. 7 Haziran seçimlerinden açık bir yenilgiyle çıkmıştı. İşte AKP, tamda bu koşullarda,  devlet-AKP-IŞİD zorbalığıyla, yeniden iktidarın tepesine getirilmiş ve gelmiş bir partidir. AKP, ideolojik ve kültürel, siyasal hegemonyasının sarsılıp gerilediği bir dönemde, yazımızın I. bölümünde tablosunu çizdiğimiz nedenlerle, devlet olarak “seçimler”e girdi. Bu olgu, ona ummadığı bir alan açarak geçici üstünlük sağladı. Ancak bu durum, gerçekte, zaman içerisinde dönüp onu da vuracak pek çok dinamiğe de tutsak düşmesine yol açmış bulunuyor. AKP bunun kefaretini ödeyecektir. Tüm devlet olanakları, basın tekeli, elindeki yerel ve merkezi resmi ve gayri resmi olanaklar, IŞİD terörü de dahil AKP için komple seferber edildi… Ve AKP, asıl desteğini de korku, panik dalgası da yaratarak ırkçılığın, şovenizmin, dinsel gericiliğin etkisindeki Türk halkından aldı. Aslında bu durum, nesnel olarak, AKP’ye oy verenlerin bölünmeden yana, “ülkenin bölünmesi”nden yana, “ortak vatan” ve halkların kardeşliğine karşı oy kullandıkları anlamına geliyor. “Bölünme” paranoyası ve ırkçı saldırganlık işte böylesine vahim bir tabloyu yansıtıyor gerçekte. Kuşkusuz ki manipüle edilen kitleler bunun farkında değil…
AKP Kürdistan’da ciddi bir destek alamadı. Kısmen kendisine dönen oyların ise bir bölümü de zaten kalıcı değildir. AKP, bir önceki seçimlere göre Kürdistan’da kısmi bir oy artışı elde ettiyse de, AKP bir “bölge partisi”dir, Türk bölgesine sıkışmış bir partidir. Daha önceki süreçlerde uzun süre egemen sınıfların ve devletin elinde Kürdistan’da, önemli kitlesel desteğiyle çok önemli bir araçken, bu üstünlüğünü 7 Haziran seçimleriyle kaybetti. Diğer gerici ve faşist partilerin ise Kürdistan’da esamesi okunmuyor zaten. Ve olguların çarpıcı bir şekilde ortaya çıkardığı gibi Türk egemen sınıfları ve faşist diktatörlük, Kürdistan’da çıplak zor ile; asker-polis zoruyla, işbirlikçi tarikatlar ve çoktandır çözülmeye başlamış korucu ağıyla ayakta kalabilmektedir. 1 Kasım’da yalnızca Batıyı değil, özellikle de Kürdistan’ı kasıp kavuran dinci faşist terörün, topyekün savaş gerçeğinin daha çarpıcı gösterdiği gibi devletin Kürdistan’daki hegemonyası ırkçı militarist zorbalıktan ibarettir.
AKP, Türk, Sünni, dinci sağ zemin üzerinde duran kitlelerden oy almaktadır. Türk-İslam, neo-Osmanlıcılık sentezi üzerinden siyaset yapan bu partinin, Türk halk kitleleri üzerindeki etki gücü de çözülmeye başlamıştı… Zoraki düzenlenmiş gayrimeşru seçimler bu çözülüşü geciktirse de engelleyemez. Artık AKP 2002’lerin partisi değildir…
Seçime devlet olarak giren AKP, başta HDP olmak üzere seçime giren partilerin oylarını, dijital alan önde gelmek üzere çok sayıda yöntemle çaldı. Bu gerçek burjuva partiler tarafından da bilinmektedir. Fakat “devletin bekası” için söz konusu şaibe ve hilelerin, oy hırsızlığı operasyonunun üzerine gitmemektedirler.
1 Kasım seçimlerinin AKP’nin “zaferi”yle noktalanmasının bir nedeni de, AKP iktidarına karşı, geniş kitlelerin “umut” olarak görebileceği bir burjuva parti seçeneğinin olmamasıdır. Bu olgu, terör, korku, “ekonomik kriz”, kaos ve ölümün dayatılıp kitlelerin sıtmaya razı edildiği topyekün saldırı eşliğinde kitlelerin önemli bir kesiminin kararsız, sallantılı, isteksiz de olsa “istikrar” adına AKP’ye oy vermesine sebep olmuştur. Kuşkusuz ki AKP aynı zamanda buna oynamıştır ve sonuç da almıştır.
Senaryosu yazılarak gösterime giren tiyatronun başarılı olmasında CHP ve MHP’nin rolünün altı çizilmelidir. Bu iki parti “devletin yüce bekası için”, AKP ile olan çatışmalarına karşın, devlet politikası üzerinden cunta elebaşına ve darbe partisine yedeklenmişlerdir. Topyekün saldırı sürecinin gönüllü oyuncuları olmuşlardır. Verili güçler dengesi üzerinden devlet ve AKP iktidarı bağlaşmasına dayanan 7 Haziran seçimlerinin iptal edilmesi, “tekrar seçim”, “sivil darbe”… Saray cuntasının liderliğinde başlatılan faşist iç savaş kışkırtıcılığının, kirli ve haksız savaşın topyekün saldırı dalgası olarak pratikleştirilmesi, CHP ve MHP’nin bu politikaları demagojik sözler ve manevralarla desteklemesi, bu partilerin sırıtan gerçekleriydi…
Şu bir gerçektir: “Ana muhalefet” partisi olarak CHP öteden beri AKP karşısında etkin bir varlık sergileyemedi. Çoğu zaman koltuk değneği de oldu. MHP ise her kritik dönemde AKP’nin koltuk değneği, kurtarıcısı oldu. Ayrıca AKP, bir tür MHP’lileşerek MHP tabanının önemli bir kesimini de yedekleyebiliyordu ve AKP, bu oyunu da daima oynayarak geldi. Düzmece 1 Kasım seçimlerinde de bunu gördük… Vurgulamak gerekir: AKP, rakibi olan burjuva partilere balans ayarı çekmede daima başarılı olan bir parti olmuştur. AKP, burjuva partileri çizdiği çerçeveye çekerek, etkin muhalefet etme iradesini kırarak rahat bir 13 yıl geçirdi. Onlarla kedinin fareyle oynaması misali başarıyla oynadı. 1 Kasım’da da farklı bir şey olmadı. “Muhalefet eksikliği var” diye veryansın edenlerin sözlerinin yansıttığı şey de budur zaten.
AKP, düzmece, düzenlenmiş seçim sürecinde, devletin bekası ile kendi bekasını birleştirdi. Başta ve öncelikle MHP olmak üzere, SP, BBP gibi partilerin tabanından ciddi oranda oy almayı başardı. 7 Haziran’da sandık başına gitmemiş seçmenini motive ederek sandık başına çekmeyi de sağladı. Kürdistan’da Hizbul-kontra HÜDA-PAR’la seçim anlaşması yaparak, bu “parti”nin (militarist çetenin) oylarını AKP’ye yönlendirdi. (Ki 7 Haziran seçimlerinde bu devlet çetesi “bağımsız adaylar”la seçimlere katılmıştı.)
1 Kasım seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi CHP, ancak yerinde kıpırdayabildi. “Yeni CHP” de, sınıfsal ve politik karakteri gereği geniş kitlelerin, halkların taleplerine sahip çıkmadı. Dahası, devlet ve AKP’nin oynadığı oyunun gönüllü, istekli figüranı oldu.  Bu bağlamda iki hatırlatma:
1- Cuntabaşı öncelikle Deniz Baykal’la görüştü. AKP, 7 Haziranın ardından CHP’yle, üstelik ağırdan alarak, sözde “koalisyon” görüşmeleri yaptı. Bu görüşme süreci hatırlayabildiğimiz kadarıyla 30 gün sürdü. Tabii ki o ara “yeniden seçim”, darbe, topyekün savaş başlatılmıştı. AKP bu sözde koalisyon görüşmeleriyle CHP’yi oyalayarak pasifize etti. Ama daha önemlisi CHP, bilinçli ve gönüllü olarak, “Ne istiyorsunuz kardeşim, bakın işte koalisyon görüşmeleri yapıyoruz. Koalisyon için görüştüğümüz bir partinin üzerine tabii ki açık ve sertçe gidemeyiz. Zaten hükümeti birlikte kurarak onları dizginleyeceğiz.” mesajını ısrarla “kamuoyu”na verdi. Üstüne üslük, arsızca “beden dili” aracılığıyla da “olumlu şeyler oluyor”, “olumlu gidiyoruz”, “mesafe kaydettik” mesajlarını veriyordu görüşmelere de katılan sözcüleri aracılığıyla. Derken son günlerde (son görüşmeden bir önceki görüşmede) Kılıçdaroğlu, “Bize koalisyon önerisi gelmedi.” dedi. Doğal olarak bu açıklama “kamuoyu”nda, geniş kesimlerde şaşkınlık yarattı ve “Peki bu 30 gün içinde ne yaptınız be adam? Oturup dalga mı geçtiniz” vb. tepkilerine neden oldu. Olan-biteni politik açıdan kavrayamayan geniş kesimler, aslında olan-biten şeyin devlet politikası, devlet ve AKP ortak kararına CHP’nin onayı olduğunu ve CHP’nin sorumluluktan kurtulma ve kitlelerin gerçekleri görmemesi için oyalama hesabıyla davranarak cuntaya destek verdiğini göremedi ama CHP birde bu yoldan itibar kaybına uğradı.
2- Hükümet görüşmeleri yapmak sırası CHP’ye, Kılıçdaroğlu’na geldiğinde, dinci faşist cuntabaşı üstelik dalgasını geçerek dedi ki, “Kılıçdaroğlu’na böyle bir görev vermeyeceğim.”  Peki, CHP ne yaptı? Anayasal zorunluluk ve temayüllere uygun olan kendi hakkının arkasında duramadı bile. Erdoğan cuntasının CHP’nin bu hakkının zorbaca, küstahça gaspetmesine karşı yapacağı şey, kitlesini sokaklarda direnmeye çağırmaktı. Ama CHP’nin en büyük korkusu da sokaklardır ve kendi kitlesi sokaklara bir kere çıktı mı “aşırı sola” kayacağını, denetleyemeyeceğini vs. bilmektedir. Düzen ve devlet partisi CHP, zaten karakteri gereği bunu yapmaz. Ancak ayrıca eklemek ve dikkat çekmek gerekir ki, devletin daha önce kararlaştırdığı ve ardından hayata geçirdiği topyekün savaşa verdiği destek yüzünden de CHP’nin böyle bir yola girmeye zaten niyeti yoktu. Sonuç olarak CHP, hakkını hukukunu bile savunamayan, güvenilmez bir parti olduğu gerçeğini ortaya koydu. Bu durum, arayış içinde olan kitlelerin dikkatinden kaçmadı. Kitleler kendi hakkını bile savunmayan, savunamayan bir partiye niye oy versin ki! Nitekim vermedi de.
İç savaş kışkırtıcısı, soykırım isteyen, sıkıyönetim ilanı talep eden, askeri darbeye çağrı yapan MHP’ye gelince, üzerinde fazla durmaya gerek yok. Seçimin mağlubu MHP’dir. Meclis başkanlığını AKP’ye hediye etmek dahil izlediği politikalarla cuntanın gönüllü destekçisi olduğunu bir kez daha sergiledi. Kuşkusuz ki Bahçeli MHP’si bu tutumunu maskeleyerek, görünüşte muhalefet yaparak gizlemeye çalıştı. Öyle ya, boşu boşuna “Minareyi çalan kılıfını da hazırlar.” dememişler.
HDP’ye gelince; HDP Kürt halkı ve demokrasi güçleriyle birlikte topun ağzına yerleştirildi. Irkçı, şoven, milliyetçi, dinci, militarist saldırganlığın açık hedefi haline getirildi. Burada HDP’nin maruz kaldığı sayısız baskı ve terör biçimini saymamıza gerek yok… Düzenlenmiş seçimlerle HDP’ye nefes aldırılmadı. Çalışma yürütemez hale getirildi. Dinci faşist devlet ve IŞİD saldırılarıyla kuşatıldı… Yasak bölgeler, göç dayatması ve topyekün savaş politikalarıyla, DBP’nin Eşbaşkanı Yüksek’in verdiği bilgiler göre, 600 bin Kürt seçmeni oyunu kullanamadı. Ya kaos, ölüm ya da istikrar saldırısı altında HDP, yüzde 2,5’luk bir oy kaybına uğradı. Bununla birlikte yüzde 10 barajını yıkıp geçmeyi, böylece HDP’yi baraj altı bırakma operasyonunu da önlemeyi başardı.
“Orta sınıf”tan seçmenin, “İslamcı muhafazakar” Kürt seçmenin bir kısmı, bir önceki seçimde verdiği emanet oyları geri çekti. Ancak buna karşın, Kürdistan ve antifaşist demokrat ve devrimci güçler, sağlam bir şekilde HDP’nin arkasında durmasını bildi. HDP’nin arkasında duran ana güç, Kürdistan, Kürt halkı oldu. HDP, henüz yeni kurulmuş, “Partileşme”sini tamamlayamamış bir politik yapı olduğu halde, 7 Haziran seçimlerinden yüzde 13’lük bir oy oranıyla başarıyla çıkmasını bilmişti. 7 Haziranın ardından HDP, ağır kuşatma ve terör saldırısı altında iş yapamaz, doğru dürüst bir seçim çalışması yürütemez hale getirildiği halde, yüzde 11’e yaklaşan oy oranıyla meclise girmeyi becermiştir. Dolayısıyla bu, açık ve kesin bir başarıdır. Normal koşullar denebilecek bir ortam olsaydı HDP’nin oylarını arttırarak seçimlerden çıkacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama durumun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. HDP’nin oy oranındaki önemli ama kısmi oy kaybını hemen HDP’nin başarısızlığına bağlayanlar, ya cehaletlerinden, ya kendini beğenmişliğin girdabında başka bir şeyi göremez hale gelmiş olmalarından, ya liberal, reformist beklentilerinin ürünü olan hayal kırıklığına uğramalarından ya da psikolojik savaşın bir gereği olarak söz konusu propagandayı yapmaktadırlar.
Kuşkusuz ki sürecin eleştirel değerlendirmesi yapılmak zorundadır. Yazımızın önümüzdeki bölümüne bu konuyla devam edeceğiz.
Bu bölümü bitirmeden ekleyelim: Kürt halkı, bütün bu aşağılık zalimce saldırılara karşın, ağır mı ağır bedel ödemeye devam ettiği halde, hala, ulusların ve dillerin eşitliği talebiyle, halkların kardeşleşmesi yoluyla, bölünmek yerine birlikte olmakta ısrar ediyor. Devletin, AKP’nin vb. burjuva partilerin “ülkeyi bölme” ırkçı, milliyetçi saldırısına karşı çıkıyor. Eşitlik, adalet, barış, özgürlük diyor. Özgür bir birliktelikle “ortak vatan”da birlikte yaşalım diyor. HDP’nin arkasında durması da, hala mecliste olmayı önemsemesi de bu olgunun çarpıcı ifadesidir. Peki ama ne zamana kadar?!!!
DEVAM EDECEK