24 Ağustos 2016 Çarşamba

DİNCİ FAŞİST CUNTA, ASKERİ DARBE, POLİTİK GELİŞMELERİN DOĞRULTUSU



DİNCİ FAŞİST CUNTA, ASKERİ DARBE, POLİTİK GELİŞMELERİN DOĞRULTUSU
15 Temmuz darbesinin üzerinden bir aydan fazla bir zaman geçti ancak konu hakkında yazılıp çizilmeye devam ediliyor. Belli ki bu hamur daha çok su kaldırmaya devam edecek. Başarısızlıkla sonuçlanan askeri darbe girişiminin perde arkası pek çok bakımdan zamanla aydınlanacak. At izinin it izine, it izinin at izine karıştığı bir süreç devam edecek gibi. Emperyalizm, işbirlikçi sermaye, dinci faşist Erdoğan cuntası, burjuva partiler cephesi vb. her biri kendi konumundan sorunun aydınlanmasına değil de proletarya ve halkların aldatılmasına, manipüle edilmesine dayanan ideolojik saldırılarına, psikolojik savaşıma bütün güçleriyle devam edeceklerdir. Erdoğan cuntası liderliğinde birleşmiş gerici ve faşist partiler, gündemi, insanlık tarihi boyunca bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu ileri sürdükleri "FETÖ" ile doldurarak sınırsız bir demagoji ve manipülasyon yaparak gerçekleri çarpıtmaya, yok saymaya; Saray cuntasının kapsamlı ekonomik, siyasi, askeri, kültürel saldırılarını gizlemeye çalışıyorlar. El birliğiyle sistemi, egemen sınıfı, politik rejimi, AKP İktidarını/dinci faşist cuntayı, vahşi devlet terörünü aklamaya, suç ortaklıklarını örtmeye çalışıyorlar. Kuşkusuz ki bu işte en maharetli olan da Hitler-Mussolini taslağı Saray cuntasıdır...
Garip ve kanlı askeri faşist darbe girişimi, rastlantılarla ortaya çıkmadı ya da yaygınca ifade edildiği gibi Erdoğan cuntasının tezgâhı/komplosu falan değildi. Bu topraklarda askeri faşist bir darbe Erdoğan cuntasını hedef alarak gerçekleştirildi ama başarısızlıkla sonuçlandı. Gerçek budur. Askeri faşist darbe iç ve uluslar arası bağlamlarıyla birlikte ordu içerisinde Erdoğan karşıtlığı ekseninde birleşmiş geniş bir bağlaşmanın girişimiydi. Darbe girişiminin başını “FETÖ”cüler çekse de ya da en etkin gücü onlar oluştursa da darbeciler salt “FETÖ”cülerden oluşmamaktaydı. “Yurtta Sulh” cuntasının bildirgesinden de bu gerçeği görebiliriz. Bildirge, kimi çevrelerin ileri sürdükleri gibi salt Erdoğan cuntasına karşı yönelmiş ve büyümekte olan toplumsal ve siyasal öfkeyi yedeklemek için yazılmamıştır, aynı zamanda darbeyi örgütleyen cuntanın ittifak güçlerini de yansıtıyordu. Sözgelimi, “Bir Darbe Girişiminin Anatomisi” başlıklı yazısında Metin Gürcan bu gerçeğe şöyle işaret ediyor: “FETÖ’cü olmayan aşırı laiklik hassasiyeti olan ve Hükümet karşıtı subaylar: Gözaltına alınan isimlerden ve sıkıyönetim listelerine baktığımda bu listelerde ‘Sert laik’ ve ‘Sıkı Atatürkçü’ subayların da olduğunu görüyorum.”
Görülen o ki, darbeciler, içerden parçalanarak, bazı kesimler tarafsızlaştırılarak ve erken (elverişsiz) koşullarda harekete geçmeye zorlanarak başarısızlığa mahkûm edilmiştir. Devlet ve ordu aygıtı içerisinde amansız bir iktidar savaşı veren kliklerin, birbirlerinin hareket tarzından ve yönelimlerinden haberdar olduklarına kuşku yoktur; yok enişteden öğrendim, yok periler haber verdi, yok teyzemden öğrendim, yok kandırıldık türünden açıklamalar demagojik ve manipülatiftir. Kaldı ki mücadele yürüten bu kliklerin birbirlerinin içine sızdığı da kesindir. Bu savaşımdan, ağır yara alsa da, şimdilik Erdoğan cuntası karlı çıkmıştır. Meclisin bombalanması, “külliye”nin bombalanması, sözde Erdoğan’ı almak için Marmaris’e gönderilen timin başarısız olması, Erdoğan’ın İstanbul’a gelirken sözde F-16’lar tarafından taciz edildiği gibi iddialar dinci faşist Erdoğan cuntasının planlı, amaçlı, içerden manipülasyonu ile gerçekleştirilmiş, Saray cuntasının “demokrasi” havariliği propagandasına, psikolojik savaşımına elverişli gerekçeler üretmek için gerçekleşmiş saldırılar ve propagandalardır. Ancak askeri darbe girişimi ne içerde ne de dışarıda Erdoğan cuntasına bir itibar kazandırmamış, aksine Saray cuntası teşhir olmaya ve edilmeye devam edilmiştir. Erdoğan’ın gece gündüz yırtınarak “demokrasi” saldırıya uğradı neden beni en yüksek düzeylerde ziyarete gelmiyorsunuz vs. sızlanmasından ve uluslar arası basında yazılan çizilenlerden de bu gerçeği görebilmekteyiz. 15-16 Temmuz darbesinin sorumluluğu gerek içerde, gerekse de uluslar arası arenada Saray cuntasının sırtında kalmıştır, kalmaya da devam edecektir. Sergilenen “milli birlik ve beraberlik” tiyatrosu ise geri kitlelerin ve safdil liberallerin dışında kimseyi kandıramamaktadır.
Başarısızlıkla noktalanan askeri darbe girişimi gerekçe gösterilerek Erdoğan cuntası etrafında kurulan gerici ve faşist partilerin “Milliyetçi Cephe” koalisyonu, estirilmeye çalışılan “bahar” havasına rağmen uzun sürmeyecektir. İç, bölgesel, uluslar arası güçler dengesinin baskısı altında bu cephe çözülecek, giderek parçalanacaktır. “Devletin bekası” adına kurulmuş söz konusu “Milliyetçi Cephe” bloğu, devrim ve politik özgürlük kavgasının, karşı devrimin iç çelişki ve çatışmalarının, dinci faşist cuntanın mutlak iktidar tekeli kurma politikasının gerekleri ve basıncı altında dağılacaktır. Saray cuntasının liderliğinde Ağarlardan, Çillerlerden, mafya şeflerinden, Perinçeklerden, CHP’den, MHP’ye vb. kadar uzanan bu gerici ve faşist koalisyon dayanıksızdır ve çökmeye mahkûmdur. Aşırı çürümüş, bütün kurum ve kuruluşlarıyla içerden çözülmüş, derin kriz içinde debelenen, güven adına zerre kadar bir ilişkilenişin kalmadığı, herkesin birbirini ihbar ettiği, birbirinin kuyusunu kazdığı ve kazmaya da devam edeceği bir tablo içerisinde “devletin bekası” da bu cephenin içerden parçalanmasını engelleyemeyecektir. Yaşanan siyasi kriz ve aşırı çürüme devleti, temel kurumlarını, gerici ve faşist partileri pençesine almış durumda. İç çelişki ve çatışmaların büyümesi ve keskinleşmesi sürecinde dipten doruğa çürümüş, kokuşmuş olan devlet ve burjuva partilerin sayısız yeni pislikleri ortaya saçılacaktır. Sınır tanımayan faşist sansür ve terör ise bunu engelleyemeyecektir. Vurgulamak gerekir ki burjuva dünyada dostluklar yoktur, çıkarlar vardır. Bugün dost olanlar yarın düşman, dün düşman olanlar bugün dost vb. olabilirler. İşte Ergenekon süreci, işte FETÖ süreci…
7 Haziran seçimlerinden sonra kurulan Milliyetçi Cephe Koalisyonu, devletin ve burjuva partilerin Kürt düşmanlığı ve siyasal özgürlük düşmanlığı ekseninde, topyekûn kirli, haksız, sömürgeci savaş temelinde kurulmuştu. O zaman da bu cephenin başını Erdoğan kliği çekiyordu. 15 Temmuz askeri darbesi başarısızlığa uğrayınca aynı temel bağlaşma Erdoğan cuntasının liderliğinde devam ettirilmektedir. Bu ittifak, kimsenin kimseye güven duymadığı, her an birilerinin başka birilerinin kuyusunu kazmaya dönüştüğü, dönüşeceği bir ittifak karakteristiği taşımaktadır. “Cemaat”la iktidar dalaşına başladığı kesitten beri Ergenekoncuların, ulusalcıların vasisi kesilen Erdoğan cuntasının gitgide daha fazla mecbur hale geldiği Ergenekoncu kliklerle daha ne kadar yol alabileceği, dün Ergenekonun savcısı olduğunu gümbür gümbür ilan eden birilerinin yarın ilk fırsatta Ergenekoncuların ağır darbelerine maruz kalmayacağının hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Ayrıca kendilerini kutsal, dokunulmaz, devletin sahibi gören kahraman ilan edilen generallerin ve askerlerin günlerce TV’lere yansıyan işkence edilmiş, onuru kırılmış, tecavüze uğramış, çıplak görüntülerinin orduda yarattığı travmanın etkisini de gözden kaçırmamakta yarar var. Hep devrimcilere, Kürtlere, Alevilere, emekçilere reva görülen söz konusu uygulamaların ve görüntülerin milyonlarca insanın aklına ve yüreğine şöyle ya da böyle işlendiği de unutulmamalıdır. Ki sıradan kitleler, on milyonlar yeni deneyimlerden geçiyor ve geçecek ve bu deneyimlerin mücadeleyi geliştirmek bakımından etki gücü ise ilerde ortaya çıkacaktır.
Gerek 28 Şubat “postmodern” darbesi, gerek dinci faşist Erdoğan darbesi, gerekse de “Yurtta Sulh Konseyi” askeri darbesi Türkiye’de darbelerin artık tarih olduğu sahte propagandasının da yüzündeki maskeyi çekip bir yana atmıştır… Süreç içerisinde yeni sivil ya da askeri faşist darbeler de gündeme gelebilir; askeri (ve sivil) bürokrasi içerisinde birden fazla cunta bugün de varlığını korumaktadır… İşbirlikçi devletin çözülerek temellerine kadar sarsıldığı kaotik bir süreçten geçiyoruz ve mutlak iktidar tekeli uğruna yanıp tutuşan Erdoğan cuntasının “devleti sıfırdan kurma” harekâtı, başta ordu olmak üzere devlet cephesinde yeni darbe girişimlerini de gündem getirebilir ya da getirecektir. Emperyalizme bağımlı kapitalist yapı askeri darbeler de içerisinde olmak üzere darbeler üretmeye devam edecektir. Sistemin, egemen sınıfın tıkandığı, gelişen devrimin ve siyasal özgürlük kavgasının atılıma geçtiği her dönemde askeri darbe tehdidi gündemde olmaya devam edecektir. Askeri darbeler egemen sınıfların kötü niyetinden değil, sistemin ekonomik, toplumsal, siyasal gerçeklerinden; eski biçimlerde yönetemedikleri koşullarda seçeneklerden biri olarak gündemleşir…
Askeri darbe, ordu içerisinde emir komuta zinciri korunamadığı, son dönemde iç ittifakları parçalandığı, emir-komuta zincirinde yer alan bazı komutanların ikili oynamasından ya da saf değiştirmesinden, askeri darbenin MİT tarafından manipüle edilmesinden, bu manipülasyonun, şimdilik gizli kalan ama bir ucu ABD’ye uzanan, diğer ucu darbeci cephenin iç ittifaklarına dek uzanan pazarlıklarla, uzlaşmalarla, anlaşmalarla erken ve zamansız bir girişime dönüştüğü ya da dönüştürüldüğü, Batılı emperyalist dünyanın aktif desteğini alamadığı, keza toplumsal ve siyasal karşılığı yeterince bulunmadığı için başarısızlığa uğradı. Darbenin başarısızlığa uğramasının esas nedeni sokağa çağrılan/çıkan “sağ muhafazakar” kitleler olmadı, bu, sadece bir faktör oldu; darbenin başarısızlığa uğrayacağı açığa çıkınca göreli olarak geniş bir kitle sokaklara çıkmaya başladı. Buna karşın, darbeye karşı sokakların meşru olduğu algısı bakımından kitlelerin sokaklara çıkması, meşru müdafaa ve direnme bilinç ve deneyiminin kitlelerin geri kesimlerinde de gelişmesi bakımından önemsenmesi gereken politik bir deneyimdir. Kutsal devlet, kahraman ordumuz, her Türk asker doğar demagojisinin darbe alması bakımından da bu deneyim bir ilkti geri kitleler nezdinde. Şu veya bu düzeyde ordu ve polis, MİT arasındaki ağır silahlarla gerçekleşen çatışmalar ve ortaya çıkan kayıplar, devlet kurumlarının birbirini hiçbir yasa ve kural tanımadan tasfiye etme yönelimi, kutsal devlet algısına dolaylı olarak ağır bir darbe indirmektedir. Kaydedilmesi gereken olgulardan birisi de budur. Sözde “darbeye karşı demokrasinin zaferi” olarak lanse edilmesine rağmen, gerçekte, olan-biten şeylerin bir demokrasi mücadelesi olmadığı ve Saray cuntasının OHAL ve KHK’larla darbecilerin yapmak istedikleri şeyleri fazlasıyla yerine getirdiği de bir gerçektir. Ki Türkiye iyiden iyiye OHAL’li açık hava cezaevine çevrilmiştir.
Darbeyi önleyen şeyin, başta ordu gelmek üzere gerici ve faşist partilerin “demokrasiye inanç”, “meşruiyet duygusu” olduğu propagandası burjuva liberal gerici bir psikolojik savaş argümanından ibarettir. Geniş kitlelerde askeri darbelere karşı bir tepki olduğu, askeri darbelerin sorunları çözmek yerine giderek daha da ağırlaştırdığı inancı mevcuttur. 10 yılda bir yapılan darbelerin geniş kitleler nezdinde yeterince meşruiyet bulamadığı ya da giderek ağır bir darbe aldığı bir gerçektir. Bu olgu, politik mücadelede değerlendirilmesi gereken değerli bir olgudur. Ama 15 Temmuz askeri darbesinin başarısızlığa uğramasının esas nedeni, kitlelerdeki askeri darbe karşıtlığı değildi, değildir…

Bir bilgi notu olarak ekleyelim: Andy-Ar Başkanı Faruk Acar’ın, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından, 19 Temmuz’da gerçekleştirdikleri anket sonuçlarına göre Erdoğan'ın davetiyle sokağa çıkanların “oranı yüzde 65.7.” “CHP'lilerin yüzde 37.7'si, MHP'lilerin yüzde 65'i ve HDP'lilerin ise yüzde 58'i sokağa çıktıklarını” söylemişlerdir.

15 Temmuz askeri darbesinin başarısızlığa uğrayacağı anlaşılınca ABD, AB “seçilmiş hükümetten yana” olduklarını açıklamaya başladılar. Bu güçler başlangıçta askeri darbeye karşı çıkmadılar, bekle gör tavrı takındılar. Eğer darbe başarıya ulaşsaydı ABD ve AB’nin darbeyi destekleyen bir tutum takınacaklarından kuşku yoktu. Erdoğan cuntası ile ABD ve AB’nin çelişkileri, Saray cuntasının Batılı devletleri uzun süreden beri rahatsız eden bazı politikaları, Erdoğan’ın artık gitmesi gerektiği değerlendirmeleri onların duruşuna yön vermekteydi… 15 Temmuz darbesi, Batılı emperyalistlerin pasif desteğine sahipti. Darbe, bir bütün olarak ABD’nin değil ama ABD içerisinde belli askeri ve politik çevrelerin desteğine sahipti. Darbenin ABD’den, AB’den, NATO’dan bağımsız gerçekleştiği “analiz”leri ise doğru değildir. “FETÖ”nün varlığı bile tek başına bunu göstermeye yetmektedir. Seçilmiş hükümete destek açıklamasından sonra, üst düzeyde ziyaretlerin yapılmamış olması, keza, Batılı emperyalist siyasi ve askeri çevrelerin görüşlerini yansıtan etkili yayın organlarında Erdoğan cuntasının teşhirinin sürmesinden de bu olguyu görebilmekteyiz.
Dinci faşist elebaşı, askeri darbeyi, daha ilk açıklamasında büyük bir şevkle “Allah’ın lütfu” olarak ilan etmişti. Nitekim Türkiye çapında Olağanüstü Hal edildi ve kararnamelerle yönetme dönemine girildi. 7 Haziran seçimlerinin iptal edilmesi, Suruç katliamı, düzmece ve düzenlenmiş 1 Kasım seçimleri süreci zaten dinci faşist darbeyle Saray cuntasının kurulduğu, topyekün savaşın başlatıldığı bir süreç olmuştu. “Politik rejim fiilen değişmiştir, şimdi yapılması gereken yeni yasal-hukuki çerçeveyi oluşturmaktır” ilan ve açıklamasıyla, gerçekleştirilen sivil faşist dinci darbenin gerçeği çarpıcı bir şekilde dile getirilmişti. Artık her şeyi Erdoğan yönetmeye başlamıştı bütün örtüleri bir kenara atarak. Darbeyi “Allah’ın” bir nimeti olarak propaganda eden Erdoğan cuntası politik iktidar tekelini doludizgin sağlamlaştırma yolunda ilerliyor. Kürtlerin, demokrasi güçlerinin, HDP’nin dışlanması üzerinde CHP’si, MHP’si vb. çevrelerle ve çetelerle ittifakını yenileyen Saray cuntası, dış politikada da yeni manevralar yaparak politik hedefleri doğrultusunda kararlılıkla ilerliyor ve ilerleyecek. Cerablus’un dinci faşist terörist çetelerle birlikte Saray cuntası tarafından işgal edilmesinden de bunu görmekteyiz.
Dinci faşist cunta, darbe propagandası ile kendisi dışındaki herkesi ya da her aykırı sesi “darbeci”, “paralelci”, “terörist”, “bölücü terörist”, “vatan haini” vb. ilan ederek ekonomik, siyasi, askeri, kültürel saldırılarını yoğunlaştırarak ilerleyecektir. Erdoğan kliği, bir “Erdoğan” devleti, dinci ırkçı hegemonyacı kutsal devlet, kutsal, eleştirilemez milli şef rejimi inşa etmeye çalışıyor. Tek parti diktatörlüğü ve milli şef çizgisinde “neoliberal” dinci Kemalizmi uyguluyor ve geliştiriliyor. “Cemaat” ile çatışmasından bu yana geçen süreç içerisinde sayısız dinci tarikatı devlet kademelerine yerleştirmiş olan Erdoğan cuntası, bu yolda da fütursuzca yürümektedir. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı, istihbaratı, paramiliter dinci faşist şirket ve kuvvetleri “ilahi milli şef”in tekelinde birleştirip yönetmeyi, polis ordusunu daha da geliştirmeyi hedefleyen dinsel faşizmi ve saldırganlığı pekiştirmeyi; OHAL rejimini fütursuzca kullanarak kamuya ait işletmeleri, toprakları yandaşa haraç-mezat satmayı; dinci faşist paramiliter güçleri içerde ve dışarıda güçlendirmeyi; bir zamanlar Koç’un “bizim demokrasiye değil, Fujimero türü ılımlı bir diktatörlüğe ihtiyacımız var” dediği politik rejimi inşa etmeye çalışmaktadır. Önümüzdeki süreçte de 15 Temmuz’u bir milat haline dönüştürerek yukarıdaki esaslar üzerinde işbirlikçi devlet aygıtını yeniden yapılandırmaya ısrarla devam edilecektir. Gezi/Haziran ayaklanmasıyla cami ve sokakları iktidar tekeli ve siyasal hedefleri için şiddet aracı olarak kullanmaya başlayan Erdoğan kliği 15 Temmuz darbesini fırsat bilerek dinci faşist militan kitle harekâtı ve şiddeti için de iyice gaza bastı. Bu olgunun da ayrıca incelenmesi gerekmektedir…
Gerek Erdoğan darbesi/cuntası, gerekse de başarısızlıkla noktalanan “Yurtta Sulh” darbesi Türkiye’de yaşanan derin politik krizin ürünüydü, ürünüdür. Egemen sınıflar eski biçimlerde yönetemez hale gelince yeni politik yönetim biçimlerine başvurma gereği duymaktadırlar. Sivil ve askeri darbeler, OHAL rejimi bu gerçeğin ifadeleridir. Ekonominin durgunluk içerisindeki kırılgan yapısı; Kürt ulusal devriminin başarıyla Ortadoğu çapında yayılması; Türkiye’de işçi sınıfının ve halkların yayılan politik özgürlük istemi ve mücadelesi; 7 Haziran genel seçimlerinde Batıda somut olarak ortaya çıkan özgürlük istem ve dinamizmi; Kürt mücadelesinin batıda özgürlük isteyen geniş kitlelerin mücadelesi ile birleşmeye başlaması; dinci faşist diktatörlüğün dış politikasının çöküşü, bölgesel çapta ortaya çıkan ve T.C. devletini köşeye sıkıştıran güç dengelerindeki gelişmeler, işbirlikçi devletin içerden bölünüşü egemen sınıfı, diktatörlüğü, AKP iktidarını yıpratarak köşeye sıkıştırmıştır. Dinci faşist sermayenin iç iktidar dalaşının devlet içi silahlı çatışmaya dek sıçraması, derinleşen politik krizin yansıma biçimlerindendir. İşbirlikçi Türk burjuva devletinin çözülüşü, polisin, yargının, meclisin vb. kurumlarının ve generaller çetesinin itibarının yerlerde sürünüşü, polis rejiminin inşası vb. asla rastlantısal değildir. Politik rejim ve devlet, en güçlü olduğu bir dönemde değil, aksine, en zayıf döneminde bulunmaktadır. Tamda bu dönemde egemen sınıfların ve devletin en büyük şansı Batıda güçlü bir devrimci ve komünist hareketin olmamasıdır…
Geri kitlelerin “bayrak, vatan, ezan” adına sokaklara çıkışı elbette ki bir demokrasi bayramı ya da şöleni değildi ama önemliydi. Önemliydi zira devleti, orduyu kutsal sayan, kafa tutulmaz gören geri geniş kitleler, özellikle askeri darbenin başarısızlığa uğrayacağını anlayınca da olsa sokağa çıkmayı meşru görme, tankların önüne, üstüne çıkmayı, kışlaları kuşatmayı bir hak olarak görme pratiği geri ve gericiliğin yarattığı bilinçlerinde nesnel olarak bir kırılma, bir iç yarılma yarattı ya da yaratacaktır. Keza askeri darbede rol alan generallerin özellikle Kürdistan’da görev almış, kahraman olarak kutsanmış kirli, haksız, sömürgeci savaşı yürüten kesimler olması; Kürdistan’ı yerle bir eden F-16’ların Batıyı, Ankara’yı vurması, Kürdistan’ı vurunca “iyi olmuş” diyen ırkçı milliyetçiliğin etkisindeki geniş kitlelerin aynı uçaklar/ordu Batıyı vurunca “ama bu nasıl olur!” tepkilerinin, yaşanan bu öz deneyim üzerinde yeni bir sorgulama geliştirmesi ya da bu sorgulamanın geliştirilmesi için önemli bir olanak sunmuştur. Dinci faşist ittifakın parçalanması, din tüccarlarının kirli çamaşırlarının ortalığa saçılması, işin silahlı çatışmaya dek varması da, tıpkı işaret ettiğimiz diğer olgular gibi, geniş kitleleri devrimci propaganda ve ajitasyona daha açık hale getirmiştir. Yeter ki devrimci hareketimiz bunu değerlendirebilsin…
Darbeyi altın fırsata dönüştürmeye abanan Saray cuntası, asker ve sivil bürokrasi içerisinde yüz bin civarında insanı “FETÖ”cü olmakla itham ederek tasfiye etti ve bu operasyon devam edecektir. Kendi konumunu sağlamlaştırma, mutlak iktidar tekeli kurma politika ve operasyonu AKP’nin içi de dâhil olmak üzere muhalif her sese karşı bir operasyon olarak gelişip güçlenecektir. Saray cuntası devlet içerisinde az-çok konumunu sağlamlaştırdığını düşünür hale geldiğinde asıl saldırı dalgasının proletarya ve emekçileri, Kürt ulusal hareketini, devrimci, ilerici, komünist hareketi hedef alacağını ve dahası aldığını, bunun daha bugünden başladığını ve fütursuzca geliştirildiğini görmekteyiz ve göreceğiz. Kararnamelerle çıkartılan sayısız baskı ve hak gaspı yasalarından da bunu görmekteyiz. OHAL’in kısa sürede kalkabileceği hayaline de asla kapılmamalıyız. Dinci faşist Saray cuntası “uzlaşma” manevrasıyla CHP’yi de tepe tepe kullandıktan sonra tekmeyi basacaktır. Ki CHP, darbeye karşı “milli birlik” ruhuyla Saray cuntasının gönüllü payandası olarak kapağı çoktan Saraya atmıştır bile… MHP’nin Erdoğan destekçiliği ve yardakçılığına ise değinmeye bile gerek yoktur…
Hali hazırda CİA güdümlü uluslar arası planda ABD stratejisi ve Siyonizmin çıkarları temelinde özel misyonlar üstlenmiş misyoner “Cemaat” ağır darbeler almış olsa da yedi canlı olduğunu ve uzun vadede AKP’den daha dirençli bir yapısı olduğu görülecektir. Ayrıca Erdoğan cuntasının yürüttüğü tüm operasyonlara karşın FETÖ’nün illegal örgüt yapısının çökertilemediğini, dahası, Saray cuntasının gözü dönük kitlesel tasfiye siyasetinin illegal-yasadışı cemaat örgütlenmesini çökertmede başarısızlıkla sonuçlanmasını beklemeliyiz; hatta uzun vadede “Cemaat”in bu savaşımdan güçlenerek çıkmasına bile yarayacağını söyleyebiliriz. “Ne istediniz de vermedik” diyen Erdoğan cuntasının tüm günahları FETÖ’ye yıkarak sorumluluktan sıyrılamayacağı ise açık ve kesindir. Şu da bir soru olarak hala orta yerde duruyor: Gerçekte Erdoğan cuntası emperyalizmin ve Siyonizmin önemli bir misyoner aracı olan cemaat yapılanmasının temel yapısını, illegal/yasadışı örgütsel iskeletini açığa çıkarmak ve çökertmek istiyor mu?! Biz, “blans ayarı” çekmenin, kendisi için tehdit oluşturmanın önlenmesi dışında Erdoğan kliğinin böyle bir politikasının olduğunu da sanmıyoruz.
Devleti ele geçirme ve yeniden yapılandırma operasyonu, geniş bir kesimin devletten tasfiyesi, kaçınılmaz olarak Erdoğan karşıtı geniş bir cephenin ortaya çıkmasına ve direnişin büyümesine yol açacaktır. Bu durum bir yandan burjuva kamp içerisindeki çelişki ve çatışmaları keskinleştirecek, dolaylı bir yedek olarak politik özgürlük ve devrim mücadelesi veren ve verecek güçlere hizmet edecek, diğer yandan fiili devlet başkanlığı rejimi altında fırsat bu fırsattır denilerek geliştirilen ve geliştirilecek ekonomik ve siyasi saldırılara karşı geniş kitlelerin ekmek ve özgürlük kavgasının giderek gelişmesine yol açacaktır.
Askeri darbenin ertesinde “demokrasi şöleni” adı altında sokağa dökülen ve günlerce sokaklarda tutulan dinci faşist çetelerin, cihadist İslamcı çetelerin ve tarikatların, İŞİDSEVERLERİN iç savaş provası yapması (ve yaptırılması), “idam isterük” haykırışları, askerleri linç etmesi, asker kellesi kesmesi, linç ederek askerleri öldürmesi, işkence etmesi, tecavüz etmesi, adeta Suudi Arabistan’ı aratmayan görüntülerin dört bir yanı kaplaması, Alevi mahallelerine saldırıya geçilmesi, içki içenlerin, modern giyinenlerin saldırıya uğraması, “Allah-u Ekber” nidalarıyla “laiklere ölüm” sloganlarının atılması, camilerin gerici kitle seferberliğinin ana üsleri olarak kullanılması ilerici, antifaşist, laik geniş kitleler üzerinde derin bir travma etkisi yarattı. Yapılan şey, aynı zamanda dinci faşist Saray cuntasının iç savaş provasıydı. Dinci faşist paramiliter güçler, mafyatik çeteler, lumpen kesimler fırsattan istifade edilerek sokaklara çekilmiştir. Bu deneyim, dinci faşizmin etkisi altında kalan kitlelerin dışındaki geniş bir kesimde çok yakıcı bir can güvenliği sorununu, gelecek korkusunu büyüterek keskinleştirmiş ve öz savunma sorununu yakıcı bir şekilde gündeme getirmiştir. Bu deneyim diğer yandan özgürlükçü bir laisizm ve siyasal özgürlük talebinin giderek daha yakıcı bir talebe dönüşmesine yolu açmış ya da bunu ivmelemiştir. Devrimci kitle çalışmasının bu gerçekleri çok yakıcı bir şekilde hesaba katması ve örgütlü mücadelede güçlü bir manivela olarak kullanması gerekmektedir.
 Türkiye’de olan biten şeyler salt dar anlamda Türkiye’nin iç yaşamıyla ilgili olmadığı açık ve kesindir. Emperyalist dünya sisteminin bir parçası olan kapitalizmin orta derecede geliştiği Türkiye sistemi, küresel arenada, Avrasya cephesinde, “Büyük Ortadoğu”da yaşanan değişme ve gelişmelerle bir bütünlük içerisinde okunursa anlaşılabilir. Çözülmekte ve gerilemekte olan Amerikan imparatorluğu, çok kutuplu dünya gerçeğinin giderek daha belirginleşmesi, küresel arenada kıran kırana sürmekte olan emperyalist hegemonya ve rekabet mücadeleleri, sürmekte olan Ortadoğu’nun yeniden paylaşılması, yapılandırılması mücadelesi… Söz konusu olan şey, kimi “analistler”in ileri sürdüğü gibi Türkiye’nin Batı bloğundan koparak Çin-Rusya-İran bloğuna geçişi değildir kuşkusuz. Fakat Avrupa ile Asya arasında bir köprü olan Türkiye’nin tamda bu savaşın ortasında olduğu da kesindir…
Türkiye’de baş tehlike “Cemaat” değildir. Asıl darbeyi dinci faşist Saray cuntasına yönlendirmek gerekir. FETÖ’ye karşı mücadele işbirlikçi faşist diktatörlüğe, Saray cuntasına karşı mücadelenin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Darbe girişimi kullanılarak OHAL ve KHK’larla ülke yönetiliyor ve yönetilecek. En ufak demokratik muhalefet devlet terörüyle ezilmeye çalışılacak. IŞİD/DAİŞ terörü de devlet ve Saray cuntası tarafından kullanılmaya devam edilecektir. Antep katliamı da bunu kanıtıdır…
Meşru mücadele hattında, meşru müdafaa ve direniş çizgisinde en küçük demokratik hak ve özgürlükler savunulmalıdır. Daha da önemlisi, öncelikle proletarya ve halkların ileri kesimlerini meşru zeminde, meşru müdafaa hattında birleştirip seferber edecek bir siyasi duruş ve yönelim enerjik bir tarzda geliştirilmelidir. HDK/HDP etrafında ya da birlikte geniş bir antifaşist cephenin daha etkin geliştirilmesine gereksinim bulunmaktadır. Daha sistemli ve kapsamlı hale gelen ve gelecek olan faşist devlet terörüne, sivil faşist teröre, dinci faşist teröre karşı esnek ittifaklar politikasıyla, CHP’nin tabanında da Erdoğan cuntasına ve onunla ittifak yapan Kılıçdaroğlu yönetimine karşı büyümekte olan siyasal tepkiyi de örgütleyecek birleşik direniş hattından yürümek gerekir. 7 Haziran seçimlerinden bu yana ortaya çıkan verilerden daha açık görüleceği gibi, yaşamın her alanında meşru müdafaa ve savunma sistemi hızla kurulup yaygınlaştırılmalıdır. 15 Temmuz darbesi ile çarpıcı bir tarzda ortaya çıkan cihadist çete ve tarikatların, mafya ve ülkücü çetelerin sokaklarda gerici-faşist iç savaş provası yapması geniş kitlelerde yaygın bir şekilde şeriatçı faşizm korkusu ve can güvenliği kaygısını ivmelemiştir. Kitlelerin ileri kesimlerinde teçhizatlanma ve öz savunma örgütlerini kurma eğilimini açığa çıkarmıştır. Bu istemler yanıtlanmalı ve geliştirilmelidir.
Toplumsal ve politik bölünmenin Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Şeriat-Laiklik eksenlerinde kışkırtılmasına karşı ulusların ve dillerin eşitliği, halkların kardeşliği, demokratik barış, din ve vicdan özgürlüğü, özgürlükçü laiklik, politik özgürlük ve adalet eksenine oturmuş aktif politika tarzını geliştirmek bugün dünden daha yakıcı bir göreve dönüşmüş durumdadır. Gezinin demokratik ve birleştirici, milyonlara dayanan pratiği ve mücadeleci ruhu, çevre ve kent sorunlarının önemini içselleştirmiş duruşu; 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan Türkiye ve Kürdistan’da milyonların özgürlük talebi etrafındaki birliği ilke ve esnekliği birleştiren duruşu konjonktürde özgün bir tarzda yeniden bayraklaştırılmalıdır.  İçerde devlet terörüne ve dinci faşist Saray cuntasına karşı politik özgürlük, barış, adalet; dışarıda, bölge ve dünya haklarıyla kardeşlik, komşu devletlerle iç işlerine müdahale etmeme, eşitlik ilkesi ve barışçıl demokratik politikalar ekseninde ilişkilenme üzerinden yayılmacı, hegemonyacı, işgalci; içerde ve dışarıda gerici savaşçı politikalara karşı mücadele yürütmek gerekmektedir. Kuşkusuz ki tüm bunlar komünist bir hareket bakımından onun asgari ve azami programına, devrim ve sosyalizm amaçlarına bağlı bir tarzda ele alınmalıdır.
İllegal/yasadışı bir devrimci örgütlenmenin ve öz savunma araçlarına sahip güçlü bir yapılanmanın yaşamsal önemi bir kez daha çarpıcı bir şekilde açığa çıkmıştır. Tasfiyecilikle büyük bir oranda tasfiye olmuş, legalize olmuş devrimci ve komünist hareketin kendisiyle hızla hesaplaşarak söz konusu temelleri acilen inşa etmesi yaşamsal önemdedir. Ciddi bir devrimci savaşımın, hazırlık ve yönelimin ilk temel güvencesi illegal-yasadışı güçlü bir temelin varlığıdır. Politik çalışmaların sürekliliğinin garantisi olan illegal/yasadışı temel olmaksızın ve sürekli yetkinleştirmeksizin legal olanaklar ve haklar da korunamaz, etkin ve yaratıcı bir tarzda kullanılamaz. Silahlı devrim perspektif ve hedefinden bir milim kopmaksızın her biçimiyle alabildiğine yaygın, kitlelerin ileri unsurlarını kapsayan öz savunma aygıtının da başlıca güvencesi illegal ve yasadışı güçlü bir örgütsel aygıtın süreklilik içerisinde yetkinleştirilerek geliştirilmesi olduğunu hatırlatmak bile gereksizdir.
İRFAN AZADKILIÇ 



19 Haziran 2016 Pazar

“GENEL SEKRETER” VE STALİN…



“GENEL SEKRETER” VE STALİN…
Konu hakkında okuyucunun bilgilenmesi ve değerlendirmesine yardımcı olacağı için öncelikle kesintisiz olarak alıntıları vereceğiz, yorumlarımızı ise aktarımlarımızın sonuna bırakacağız. Alıntıları dört ayrı kaynaktan/kitaptan yapacağız. Okuyucuya tavsiyemiz, Grover Furr tarafından kaleme alınan “Hruşçov’un Yalanları, SBKP (B) XX. Kongresinde Yapılan Suçlamalar Hakkında” ve Yuriy Jukov tarafından kaleme alınan “Öteki Stalin

12 Haziran 2016 Pazar

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ! (VI)



LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!
                                        (VI)
Fakat biz, kaldığımız yerden devam edelim, Troçkinin 1939'da söylediklerinden, daha gerilere, 1930’a gelelim.
Uzunca olmasına rağmen, iki diktatörlük sorunundaki ayrılıklarımızın nerden kaynaklandığını anlayabilmek için yine Troç­ki'ye, söz konusu düşüncelerin asıl sahibine başvuralım.
"Tek Ülkede Sosyalizme Karşı Sürekli Devrim" makalesinde (yıl 1930) Troçki, teorisini şöyle ortaya koyar:

3 Haziran 2016 Cuma

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ! (V)



LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!
                                        (V)
Troçki’nin, Troçkizm’in tek ülkede sosyalizmin inşası teorisini Lenin’e değil de Stalin’e mal etmesi ve bu teorinin “Lenin’in hastalığı ve ölümüyle eşanlı olan Termidor gericiliği yıllarında”, “birden bire” Stalin tarafından üretilerek geliştirildiği, Stalin’in “dünya devrim teorisinin yerine tek ülkede sosyalizm teorisi”ni geçirdiği iddiası düpedüz politik bir sahtekârlıktır. Aslında Troçki, Lenin’e doğrudan saldırmaya cüret edemediği için bu teoriyi Stalin’e, “Stalinci bürokrasi”ye, “Ekime karşı bürokratik gericili”ğin başlamasına bağlama ve mal etme burjuva kurnazlığına başvuruyor.

1 Haziran 2016 Çarşamba

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ! (IV)



LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!
                                        (IV)
Devam edecek olursak; doğal olarak Lenin, kendini aşıp Troçkistleştiğine, Troçki’nin “sürekli devrim kuramı”nı benimsediğine, “enternasyonalist görüş açısı kazandığı”na göre,  tek ülkede sosyalizmin kurulacağına da inanmıyordur tabii ki. Peki, bunun kanıtı nerede? Kanıt mı? Kanıtı, “Bolşevik-Leninist” Troçki’nin kendinden menkul, tanıksız, kanıtsız, belgesiz, tümüyle sahte açıklamalarındadır tabii ki. Aksini kanıtlayan onca Parti kararına rağmen! Lenin’in onlarca açıklamasını içeren konuşmalarına, yazılarına, kitaplarına rağmen üstelik! 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ! (III)



LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!
                                        (III)
Bakın, sahtekâr Troçki’nin ve Troçkizm’in ardıllarının sahte iddialarının aksine, Lenin, 15 Nisan 1919’da, III. Enternasyonal’in tarihteki yerini değerlendirdiği makalesinde neler söylüyor:
 Büyük proleter devrimine başlamanın Ruslar için gelişmiş ülkelerden daha kolay olduğunu, ama onu sürdürmelerinin ve sosyalist toplumun eksiksiz örgütlenmesi anlamında, devrimi nihai zaferine götürmelerinin daha zor olacağını birkaç kez söyleme fırsatını bulmuştum.
           “Başlamak bizim için daha kolaydı, birincisi, çünkü -20. yüzyıl Avrupası

26 Mayıs 2016 Perşembe

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ! (II)



LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!
                                        (II)
Devam etmeden önce, Troçki’nin, Troçkizm’in ve ardıllarının şu Lenin’in Şubat devrimi ile birlikte değiştiği, Troçkistleştiği, Nisan Tezleri ile, Ekim Devrimi ile eski görüşlerini yadsıyarak aştığı aşağılık yalanı, sınırsız demagoji ve manipülasyonu üzerinde, kısaca da olsa, durmak istiyoruz. Yorum yapmaktan ziyade, konuyla ilgili Lenin’den alıntılar vermekle yetineceğiz. Zaten Lenin’den yapacağımız alıntılar Troçki’yi ve şürekasını teşhir etmeye yeterli olacaktır. Doğal olarak bu, aynı zamanda bizleri Lenin’in “İki Taktik”inde kalmakla, daha sonraki zenginleşmeyi kavramamakla

23 Mayıs 2016 Pazartesi

LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!*


LENİNİST KESİNTİSİZ DEVRİM Mİ, TROÇKİST “SÜREKLİ DEVRİM” Mİ!*
                                        (I)
Yukarıda, Leninist kesintisiz devrimle Troçkist “sürekli devrim” teorisi arasındaki farklılıkları da ortaya koymuştuk. Biz bu alt başlık altında, iki devrim, iki diktatörlük ve kesintisiz geçiş sorununda, doğrudan Troçki'ye ve Troçkistlere dayalı kanıtlarla, demokratik devrimden sosyalist diktatörlük, onun bir biçimi, özü sosyalist olan diktatörlük doğacağı tezinin gerçek teorik ve ideolojik kaynağını ortaya koyacağız.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

MARKSİZM’DE PROLETER DEVRİM SORUNU




MARKSİZM’DE PROLETER DEVRİM SORUNU
                     II. BÖLÜM’ün devamı
   Lenin’in Sorunu Ortaya Koyuş Tarzı:
 Ekim Devrimi öncesi Troçkizm, Rusya proletaryasının tarihinde ciddi bir yer tutmaz. Kural olarak da (kendine özgü bukalemun oportünist kıvraklığıyla) Menşevizm’in safında yer alır. Menşevizme en uzak göründüğü nokta da bile bu böyledir. Ekim öncesi, politik mücadele tarihinde ciddi bir yer tutmamakla birlikte Troçki(zm), Bolşevizm’in (Leninizm’in) amansız bir düşmanıdır; her cephede olduğu gibi, Leninist proleter devrim teorisine ve bu teorinin Rusya koşullarına uyarlanması olan kesintisiz devrim çizgisine karşı da saldırıya geçer. Hatırlatmak yararlı olacak: 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

MARKSİZM’DE PROLETER DEVRİM SORUNU II. BÖLÜM* Lenin’in Sorunu Ortaya Koyuş Tarzı:



MARKSİZM’DE PROLETER DEVRİM SORUNU
                      II. BÖLÜM*
   Lenin’in Sorunu Ortaya Koyuş Tarzı:
   19. yüzyıl, serbest rekabetçi kapitalizmin yükselişini sürdürdüğü yüzyıldır. 1860-70 yılları arası kesit serbest rekabetçi kapitalizmin zirvede olduğu yıllardır. 1873’de ekonomik krizin patlak vermesiyle birlikte tekellerin gelişme dönemi başlar. Böylece serbest rekabetçi kapitalizm gerilemeye, tekelci kapitalizm yükselmeye başlar. Ancak tekeller, henüz kapitalist ekonomik (ve politik) yaşamı belirleyecek unsur haline gelmemiştir. Bunun için tarih saatinin 20. yüzyılın başlangıç yıllarını çalması gerekiyordu. Nitekim, 1900-03 ekonomik krizi, serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme