Translate

17 Ekim 2025 Cuma

GERİDE KALAN 1 YIL VE “BARIŞ SÜRECİ”...

 

GERİDE KALAN 1 YIL VE “BARIŞ SÜRECİ”...

I

Bahçeli’nin 2024 yılı Ekim ayında başlayan açıklamalarıyla, ardından Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması ve çağrısıyla başlayan “süreç” devam etmektedir. Aradan bir yıl geçti. Ancak ortaya elle tutulabilir bir şey çıkmadı. Taktik manevra kapsamında olsa bile AHİM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmadı. Ölüme yaklaşmış olan tek bir tutsak bile bırakılmadı... Oyalama, sürece yayma, zaman kazanma vb. bu dönemin gerçeği oldu. Saray iktidarı bilinçli bir politikayla “süreç”i İmralı’ya, Saray’a, Komisyon’a, Bahçeli’nin şovlarına ve laf ebeliğine sıkıştırarak kamuoyu nezdinde demokratik tartışmaların yapılmasını; Türk halkının demokratik eksende sürece çekilmesini de önledi.

Bahçeli’nin, 21 Temmuz 2025 tarihli Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin siyasi ve hukuki imkanları, ihata ettiği kuramsal ve kurumsal ilkeleriyle milli birlik ve kardeşliğin pekişmesi mümkün ve muhakkaktır.açıklaması, Saray’ın, sürece nasıl baktığını göstermektedir. Saray ittifakı, Saray iktidarını koruma ve sürekliliğini güvenceye alma hattında ilerlemektedir. Bunu akamete uğratacak bir “Barış ve çözüm süreci” Saray’dan beklenmemelidir. Saray’ın hesaplarının ne kadar tutup tutmayacağını hep birlikte göreceğiz. Biliyoruz ki, halkların mücadelesi olmadan faşizm ve sermayeye tek bir adım dahi attırmak mümkün değildir.

II

Dinsel faşist diktatörlüğün, hedeflerine ulaşabilmek için oyun planına inandırılık katmaya önem verdiğini çeşitli defalar yazmıştık. Bu amaçla Bahçeli sahnenin önünde yer almaktadır. 12 Eylül günü Bahçeli’nin Kurucu önder” olarak Öcalan’ın “kararlarına” ve talimatlarına” mutlaka uyulması gerektiği açıklaması “ilginç”tir. Birlikte okuyalım:

PKK ve buna bağlı bileşenler nerede var ise Öcalan'a tabi olmak, ona saygı duymak ve onun talimatları doğrultusunda hareket etmek mecburiyetindedir. Ayrı baş çekmek, Öcalan'ın dışındaki bazı çevrelerin kontrolüne girmiş olarak kabul edilir. Bu durumda biz de Öcalan'ın aldığı kararların uygulanması noktasındaki kararlılığımızı sürdürürüz."

Bahçeli’nin “Öcalan”, “Öcalan’ın kararları”, “Kurucu Lider”, “Kurucu lidere herkes uymalı” vurgusunun son dönemde Rojava’ya ve SGD’ye yönelik işgal tehdidinin yükselmesi eşliğinde yapılmasıilginçtir”. Yukarıdaki açıklama Suriye’de istediğini elde edemeyen devlet ve Sarayın hayal kırıklığını ve aynı zamanda psikolojik savaşını yansıtmaktadır. Bahçeli’ye, devlete ve Saray’a göre Öcalan’ın açıklamaları Suriye’de özerk yönetimin ve SDG’nin kendini tasfiye ederek HTŞ’ye tabi olmasını da içermektedir. Dolayısıyla Bahçeli açık söylüyor; “Öcalan’ı dinlemeyecek” bütün Kürt yurtsever sivil ve askeri yapılar terörist muamelesi görerek ezilecektir. Bahçeli’nin Öcalan ismi üzerinden hile yüklü, övgü dolu propagandasının çok yönlü hesaplarla bağlı olduğunu belirtip geçiyoruz.

Bahçeli’nin tehdit dolu açıklamaları “Kurucu lider” güzellemeleri eşliğinde sürüyor. Fakat aradan 1 yıl geçmesine karşın pratikte ciddiye alınabilecek tek bir adım atılmadığını biliyoruz. D. Kalkan’ın “Bütün yapılanlara rağmen batı cephesinde bir değişiklik yoktur.”, “Bahçeli sadece ‘Kurucu Önder’ diyerek bizi kandıracağını sanıyor açıklaması da mevcut duruma işaret etmektedir.

Öcalan üzerindeki tecrit hala esaslı bir tarzda sürmektedir. DEM Heyeti’nin İmralı ile görüşmesine de son derece kontrollü bir tarzda izin verilmektedir.

D. Kalkan’ı dinleyelim;

... Bazı muhalefet partileri var. Kısmi olumlu yaklaşım içindeler. Ama iktidar kanadı Kürt'ü inkar ve imha zihniyetinden ve siyasetinden vazgeçmiş değil. Kürt varlığını tanımış değil. Kürt'e Kürt demiyor. Kürt haklarından söz etmiyor. Kürt sorununun varlığını kabul etmiyorlar. Bir çözüm arayışı yoktur. Bizim yaptıklarımıza karşılık olumlu denecek herhangi bir şey yok. Komisyonu oyalıyorlar, oyalıyorlar, konuşuyor öyle. Ne olacağı hiç belli olmayan bir şey var. Dağ doğura doğura fare doğuracak. Sonunda yeni bir pişmanlık kanunu çıkaracaklar. Şimdiden diyelim öyle olursa alın öper misiniz? Başınıza mı çalarsınız? Ne yaparsanız yapın. O bir tane kişiyi etkilemez. Bu dağda hiçbir savaşçıyı Önder Apo'nun özgürlüğü dışında hiç kimse indiremez. 40 yıl bekleseler de ulaşamazlar buna. Her türlü sözü söyleseler de ulaşamazlar. Kimse yapmaz, yaptıramaz. Kimse bizden de öyle bir şey beklemesin. Biz böyle bir şey yapamayız.” (14 Ekim 2025, Mezopotamya Haber)

Birkaç gün önce Bahçeli tarafından yapılan açıklamada Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasına herkesin bağlı kalması gerektiğini, aykırı davranan herkesin akılsız olduğunu ve ezileceğini bir kez daha dile getirdi. Bu açıklamada da özellikle SDG’de hedef alındı. SDG’nin Öcalan’ın açıklama ve kararlarına aykırı davrandığı, oysa SDG’nin ve özerk bölgenin kendini tasfiye edip derhal HTŞ’ye, MSO’ya, MİT’e teslim olması gerektiği propagandası sürekli yapılmaktadır.

Sistematik tarzda SDG’nin HTŞ ile imzaladığı 10 Mart mutabakatına aykırı hareket ettiği propagandası da yapılmaktadır. Oysa bu düpedüz yalan. 10 Ekim mutabakatına da aykırı davranan SDG değil, HTŞ, TC devleti ve Saray’dır. 10 Mart 2024 tarihinde General Kobani ve sözde “Cumhurbaşkanı” Colani arasında dünya kamuoyu önünde imzalanan mutabakat belgesini çiğneyen ve hiçbir adım atmayan bilakis HTŞ’dir. Burada TC’nin, Erdoğan faşizminin belirleyici rolüne dikkat çekmek isteriz. Hatırlayalım, mutabakatın hemen ardından Colani Saray’ın, MİT’in emrinde sözde bir “Anayasa” ilan etmişti. Bu “Anayasa” ırkçı, şöven, şeriatçı, tek kişi iktidarına dayanan sözde bir anayasadır ve sadece Colani ve Erdoğan’ı temsil etmektedir. Keza, yakın dönemde, Erdoğan-Colani ittifakıyla beş paralık değeri olmayan sözde “seçim”ler yapıldı. Ayrıca özellikle Halep’te Kürt mahallerine (Eşrefiye ve Şeyh Maksut) ve mevzilerine saldırıldı. Erdoğan’ın, Sarayın, TC’nin desteği ve yol göstermesiyle HTŞ ve çeteleri eliyle Alevi ve Dürzi soykırımları gerçekleştirildi. Suriye halkları nezdinde meşruiyeti olmayan, tıpkı Erdoğan gibi ABD-Trump’tan meşruiyet alan HTŞ lideri Colani baştan sona Suriye halklarının iradesini, en örgütlü güç olan özerk bölgenin ve SDG’nin iradesini reddetmektedir. Durum bu ama arsızca SDG’nin imzalanmış olan mutabakata uymadığı ilan edilmektedir. Üstelik mutabakat esas olarak TC’nin, HTŞ’nin aleyhine olan bir mutabakattı. HTŞ ve Erdoğan iktidarı ABD’nin bastırması karşısında mecburen mutabakatı imzaladı ama yaşama geçirmek için değil. Yaşam da bunu kanıtladı. Oysa SDG mutabakatın hayata geçirilmesi için ısrarlı bir mücadele yürüttü. Böyle olduğu halde Erdoğan faşizmi ve Colani tarafından gerçekler ters-yüz edilerek kamuoyu manipüle edilmektedir.

Faşizm ve sermayenin temsilcileri her konuda olduğu gibi bu konuda da (10 Mart mutabakatı) bir yalanı bir kere değil, bin kere söylersen, gece gündüz tekrarlarsan inandırıcı olur politikasını uygulamaktadır.

Bu karmaşık süreçte, “en büyük demokrat, demokrasi savaşçısı” kesilen Bahçeli’nin “Kürt açılımı”na bir de “Alevi açılımı” eklediğini görüyoruz. “Kürt de bizim, Alevi de bizim, biz Türkiye’yiz” diyen Bahçeli, bu “biz”in, “hepimiz”in özü ve özetini de şöyle somutlaştırıyor: “Türk milliyetçiliği asil ve aziz Türk milletinin bağımsızlık güvencesi, tarihi kişiliğinin ve milli kimliğin var oluş güvencesidir.” Söylenenler açık! Bahçeli kuzu postuna bürünmüş ağzından kan damlayan bir kurt, bunu unutmak aptallık olur. Bu “açılım”lar diktatörlüğün, Saray’ın, “Cumhur İttifakı”nın sıkışmışlığıyla, çok yönlü kirli hesaplarıyla ilgilidir. Fakat Kürt sorununda olduğu gibi Alevi sorununda da sermaye devletinin, politik rejimin iflas ettiğini ve yeni manevralara gereksinim duyduğunu da biliyoruz...

Hatırlatmak belki gereksiz ama yine de hatırlatalım ki ABD, CİA yetiştirmesi Erdoğan yakın dönemde kendi Kabesi olan Beyaz Saray’a giderek Trump’tan istediği “Meşruiyet”i aldı. Bu “Meşruiyet”i almak için karşılığında çok şey verdi, girmiyoruz, ama ABD ve İsrail dostu olarak emperyalist ve siyonist sömürgeci Filistin planını uygulamak için de kendisini pazarladığı açığa çıktı...

Erdoğan’ın, Haritalar yeniden kanla çizilmek istenirken, İsrail’in Gazze’den Lübnan’a taşıdığı savaş sınırlarımıza yaklaşırken, iç cephemizi kuvvetlendirmeye çalışıyoruz.vurgusunu da unutmuş olamayız. “İç cepheyi kuvvetlendirmek” vurgusu Erdoğancı dinsel faşizmin istikrarını, sürekliliğini güvenceye almaktan; tehdit görülen bütün muhalif kuvvetlerin balans ayarlarıyla ya da direkt ezilmesiyle yeniden biçimlendirilip diktatörlüğe tabi kılınmasından başka bir anlamı yoktur. Bu politikadan ne barış ne de demokrasi falan çıkar.

III

Ortada açıkça görüldüğü gibi, sürmekte olan sürecin iç ve uluslararası aktörleri, kendi sınıfsal, stratejik ve taktiksel çıkarları ekseninde süreci yönlendirmeye, gündemi belirlemeye bakmaktadır. Dar ve geniş anlamda karşı-devrim cephesi Türkiye’yi demokratikleştirmek için değil, kendi çıkarları ekseninde biçimlendirmek için iş başında. Orta Doğu ve TC’de Kürt sorunu da bu eksende ele alınmaktadır... Bu tablo içerisinde Öcalan, kendi perspektifinden burjuva demokrasisine, sosyal reformlara dayanan bir dönüşüm özlemine sahiptir. Kendi pozisyonundan burayı zorlamaktadır.

Sürecin başlamasında Orta Doğu’nun ABD önderliğinde ABD ve İsrail eliyle yeniden biçimlendirilmesi başta gelen nedeni oluşturmaktadır. Söz konusu “yeniden yapılandırma”, ‘90’lardan, özellikle de 2000’lerden bu yana süregelmekte olan genelde uluslararası, özelde bölgesel (BOP) süreçle; emperyalist hegemonya ve rekabet mücadeleleriyle; güçler dengesinin her bir gelişme evresinde yeniden şekillenmesi üzerinden yeni gelişmelerle bağlıdır. Yanı başımızda Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen, İran, Irak'ta yaşanan gelişmeleri hep birlikte görüyoruz... İsrail’in artan etkinliğini de...

İki bloklu dünya”nın yıkılışı; dünya devriminin ağır yenilgisi; 21. asrın ABD tarafından “Amerikanizmin yüzyılı” ilan edilmesi; SSCB’nin yıkılışı ile SSCB’nin etki alanlarının ABD, NATO, Batılı emperyalist devletler tarafından fütursuzca bölüşümü; gerileme dönemini yaşayan Amerikan emperyalizmi gerçeği; yükselişe geçen Çin devleti; çok kutupluluğa doğru hızlı geçiş ve yükseliş; emperyalist devletler arası hegemonya mücadelesiyle bağlı olarak “Avrasya”, “Asya-Pasifik” stratejilerinin öne çıkarak keskinleşmesi; jeoekonomik, jeostratejik, jeopolitik önemi yaşamsal olan “BOP” alanının stratejik kapışmalarda, ABD hegemonyasının tesisi bakımından rekabet mücadelesindeki özgül ağırlığı, İsrail’in öne çıkışı; İran’ın ve “Direniş Ekseni”nin ağır darbeler yiyerek gerilere savruluşu; Suriye rejiminin çöküşünün yarattığı büyük sorunlar; sürmekte olan İran ve Irak’ı dize getirme operasyonu; Kürt ulusunun dört parçaya bölünmüş ulusal gerçeğinde, özelde de PKK önderliğindeki direniş, Rojava devrimi ve yerel Kürt devletinin kurulması ve Türk egemen sınıflarının, Sarayın “Beka” sorunu, “iç cephe”nin sağlamlaştırılması gereksinimi...

Bu kaba ve eksik özet “süreç”in dar sınırlar içerisinde ele alınamayacağını ve alınmamasını gerektiğini, geniş bir bağlama oturduğunu göstermektedir. Yani sorun oldukça karmaşık, bu tablonun içerisinde baktığımızda 100-200 yıllık Kürt sorunun demokratik çözümü şimdilik pek gözükmüyor. Ancak bu süreçte kazanılabilecek en küçük demokratik Kürt kazanımı bile oldukça değerlidir.

İran’ın güç dengeleri içerisinde geriye savruluşu ile ABD ve İsrail’in öne çıkışı; neo-Osmanlıcı bölgesel yayılmacı stratejisi ile TC’nin emperyal iddialarının ABD-Batı-İsrail-Körfez ülkeleri bağlaşmasına çarpması; Orta Doğu çapında iflas etmiş sömürgeci Kürt politikalarının TC cephesinde yarattığı kriz ve sıkışıklık; toplumsal ve siyasal muhalefetin yükselmesi; tek adam diktatörlüğüne dayanan politik rejimin, Saray iktidarının esaslı güç kaybı ve gerilemesi ile ortaya çıkan tablo; bu tablo bağlamında dinci faşist diktatörlüğün faşist teröre dayalı olarak siyasal ve toplumsal muhalefeti dizayn etme, parçalama ve ezme saldırısıyla iktidarını güvence altına alma operasyonu; “Majestelerin muhalefeti” sınırlarını aşmak zorunda kalan CHP; CHP’nin Sarayla ittifak kuran “Sarayın adamı” Kılıçdaroğlu eliyle iç bunalıma itilmesi (“Mutlak Butan” operasyonu, CHP il yönetimine ve belediyelerine kayyım atanması), dahası CHP’nin bölünmesi hesabı; Kılıçdaroğlu’nun (CHP başkanlığı döneminde olduğu gibi) Erdoğan’ı güvenilir bir isim olarak sırtında taşımaya devam ettirilmek istenmesi; Erdoğan’ın “ebedi başkanlığı”nın güvence altına alınması politikası; sürmekte olan “Barış” sürecinin manipüle edilerek politik rejimin sürekliliğine payalandırmanın aracına dönüştürülmesi manevraları...

Öcalan ise, Kürt ulusunun bağımsız ulusal devlet, federasyon, özerklik, hatta “kültüralist” taleplerinden vazgeçtiğini, sadece legal siyasete geçme talebiyle yetineceğini, bunun için de sürecin buna uygun yasal-hukuki güvencelerle şekillenmesi gerektiğini talep etmektedir. Bu gerilemenin temelini İmralı çizgisi oluşturmaktadır. Burada İmralı paradigmasının da evrim geçirerek en geri düzeyine çekildiğini görüyoruz. Bu bağlamda Öcalan dünyadaki barış ve çözüm deneyimlerinden farklı olarak daha baştan PKK’yi feshederek, silahlı mücadeleyi sonlandırarak, Kürt ulusunun kolektif haklarının bir ön koşul olarak tanınması talebinden vazgeçerek sömürgeci faşist diktatörlüğü “Demokratik barış”a, “Demokratik çözüm”e, “Demokratik Cumhuriyet”e doğru zorlamak istemektedir. Öcalan bunun temel yönteminin ise, “Demokratik müzakere” olacağını vurgulamaktadır. Dahası, “Demokratik müzakere” yönteminin çağımızın sorunlarını çözmenin temel yöntemi ve çizgisi olduğunu savunmaktadır.

Bu bağlamda Öcalan, eğer gerçekleşirse, geçilecek yeni evrede, (legal politik demokratik mücadele evresi) yaratılmış olan büyük tarihsel birikime ve maddi-politik güce dayanacak bir mücadele çizgisinde zamanla ulusal hakların şöyle ya da böyle koparıp alınacağını düşünmekte ve meseleyi politik var oluş çizgisi olarak formüle etmektedir. Öcalan, yeni paradigmasının ve siyaset tarzının Suriye’de Rojava mevzisinin/kazanımının korunmasına da hizmet edeceğini düşünmektedir. Öcalan’ın başta 27 Şubat “Manifesto”su olmak üzere yaptığı açıklamaların başka anlamı da görünmüyor.

Orta Doğu’da Türk ve Kürt ittifakının yenilenerek TC’yi bölgenin süper devleti haline getirme üzerine söylenenler ise, Saray iktidarının, devletin, Türk egemen sınıflarının neo-Osmanlıcı emperyal politikasına hitap ettiğini; Kürt ulusal burjuvazisinin Türk sermayesine tabi olma yoluyla “sınıf atlayarak” gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse de bölgesel çapta zenginleşerek etkin hale gelme politikasını yansıttığını vurgulamak isteriz. Geçmeden eklemek isteriz ki, “Bin yıllık Türk Kürt ittifakı ve kardeşliği” üzerine söylenen şey, feodal Osmanlı devleti ile yerel Kürt feodallerinin kurduğu gerici bir tarihsel ittifaktır. Bu gerçeklerin karartılarak halklara sunulması liberal gerici bir tutumu ifade etmektedir. Uzun bir tarihsel dönem Kürt ve Türk halklarının “aynı çatı” altında yaşamış olmasının sunduğu ve sunabileceği nesnel avantajları değerlendirmekle, tarihsel gerici ittifakın kutsanması iki ayrı şeydir. Birincisini değerlendirmek doğru ama ikincisini (gerici bağlaşma) kutsamak yanlıştır...

IV

Sömürgeci faşist diktatörlük ve dinci faşist Saray rejimi, yeni süreci, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını tanımak, onurlu bir demokratik barış ve çözüm için değil, sürece yayılmış, zaman kazanmaya hizmet edecek tarzda Rojava’yı, gerilla hareketini tasfiye etmek (“Terörsüz Türkiye”); ulusal hareketi içeriden bölmek, diktanın ve Sarayın politik hesapları doğrultusunda oyalama taktiği ile demokratik Kürt halk hareketinin Batıda gelişen anti-faşist kitlesel gelişmeyle birleşmesini önlemek; “Müzakare” gerekçesini kullanarak Kürt halkını pasifize etmek; “Muhafazakar Kürtler”i kendi saflarına çekerek Erdoğanlı politik rejimi süreklileştirme politikasıyla davranmaktadır. Sürecin oyalama boyutu aynı zamanda TC’nin Suriye’deki etkisini sağlamlaştırmayı, HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırmasını, böylece Rojava mevzisinin zayıflatarak tasfiye edilmesi hedefini de içermektedir. Yani Saray iktidarı ve ittifaklarının “çözüm” politikası, belirledikleri ana hedeflerle bağlı hegemonyalarını koruyup tahkim etmeye dayanmaktadır. Faşizm ve sermayenin “Terörsüz Türkiye”, “Görüşme, müzakere, barış, çözüm” diye lanse ettikleri süreç, “Demokratik Toplum”u kurmak bir yana, süreci kendi çıkarları ekseninde kullanmaya, daha katı merkezileşmekte olan iktidarı yetkinleştirme odaklı bir süreçtir. Bir yandan “Barış”, “Demokratikleşme” üzerine propaganda yapılırken öte yandan da kamuoyuna yansıdığı gibi yeni yasal düzenlemelerle belediyelerin önemli çeşitli yetkileri bile gaspedilmeye, Saray ve kabinesine bağlanmaya çalışılıyor.

Hemen not edelim; sömürgeci faşist diktatörlük, Rojava mevzisini tasfiye etmek için elindeki tüm imkanları sonuna dek kullanacaktır. “Barış süreci”ni de bu amaçla kullanmak istemektedir... İçeride siyasal ve toplumsal muhalefeti ve direniş dinamiklerini ezme, dışarıda özelde Rojava’yı tasfiye etme, böylece içeride ve dışarıda engelsiz at koşturmak isteyen daha da küstahlaşmış bir “Yeni Türkiye” süreci ile karşı karşıyayız.

ABD’nin Türkiye Büyük Elçisi, Trump’un Orta Doğu ve Suriye özel temsilcisi Barak’ın tutarsız açıklamaları bir yana, Dürziler ve Aleviler başta olmak üzere Sünni laik, seküler Arap halkının gelişmekte olan tepkileri, ilk iki kategorinin özerklik, kısmen de bağımsızlık taleplerinin yükselişi, Rojava yönetiminin TC ve HTŞ planlarına ve baskısına karşı kararlı direnişi özellikle son dönemde TC’nin faşist şeflerinin Rojava’ya askeri müdahale tehdidinin büyümesine yol açtı. Erdoğan’ın ABD ziyareti sonrası tehdit açıklamalarının görece “yumuşak” biçimlere bürünmesi, SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin Colan’i ve Şam’la yaptığı son görüşmelerde “İlkede mutabakata ulaşıldığı” açıklaması, aldatıcı olmamalıdır. Suriye’deki siyasal durum çok hassas ve kırılgan; herhangi önemli bir siyasal gelişme var olan dengelerin bozulmasına, yeni krizlerin tetiklenmesine yol açabilir. Suriye Kürdistanı’nın (Rojava) önemli bölümünü işgal etmiş bir TC gerçeği var. TC işgal ettiği bölgelerden kolay kolay çıkmayacaktır. HTŞ ve TC’nin paralı katillerinden oluşan MSO ve IŞİD (DAİŞ), keza bazı aşiretler üzerinden Saray iktidarı Rojava üzerindeki baskısını, kuşatmasını eksiltmeyecektir. İşgal tehdidini canlı tutmaya da devam edecektir... Erdoğan’ın, “Meşruiyet” almak üzere gittiği Beyaz Saray’da Kürtler ve Rojava üzerine ne gibi pazarlıklar yaptığı önümüzdeki süreçte özellikle Suriye gerçeğinde daha belirgin ortaya çıkacaktır.

Geçerken belirtelim, TC istese de yakın dönemde ordusuyla Rojava’yı işgal edemez; yalnızca Rojava’nın direnecek olması nedeniyle değil, daha da önemlisi ABD’nin (ve İsrail’in) kendi çıkarları nedeniyle böyle bir müdahaleye karşı çıkmakta oluşu TC’nin önünü kesmektedir... Sömürgeci faşist diktatörlük Suriye’nin mutlak hakimi olmak için savaşmaktadır. Bu hem TC’nin bölgesel yayılmacı, neo-Osmanlıcı stratejisiyle hem de Kürt hareketi üzerindeki uğursuz hesapları ve Rojava devrimini boğmak stratejisiyle ilgilidir. Ve Rojava sorunu Türkiye’de başlamış olan sürecin kaderini tayin edecek temel ve başta gelen bir sorundur. Kuşkusuz ki Suriye’de “mutlak egemenlik” isteği ile nesnel durum farklıdır ve Suriye’yi bir dizi güç TC’ye yedirmeyecektir...

V

Başlamış olan süreçten bahsettik ancak bugüne dek devlet ve Saray cephesinden sürecin gerektirdiği tek bir somut adım dahi atılmamıştır. Öncelikle de Öcalan üzerindeki denetimli tecrit sürmektedir. Oysa atılması gereken ilk adım, Öcalan’ın elverişli koşullarda kamuoyu ile özgürce iletişim ve etkileşim kurmasını sağlamak olmalıydı. Yurtsever hareket haklı olarak en önemli ve öncelikli sorunun Öcalan’ın hareket serbestliği olduğunu vurgulamakta, tecride derhal son verilmesini istemektedir. Eğer TBMM’de yasal güvenceye dahi kavuşturulmadan kurulmuş komisyonu bir adım olarak kabul edeceksek, şunları hatırlatmak zorunludur:

Komisyon “Terörsüz Türkiye” hedefiyle kurulmuştur. Komisyonun adında (“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”) ”Barış” kelimesi dahi yer almamaktadır. Komisyon toplantısına Genelkurmayın, MSB’nın, MİT’in katılarak yaptıkları sunum ve çizdikleri sınır ve gizlilik kararı, komisyonun sadece PKK ve gerillanın silahsızlandırılmasına endeksli bir komisyon olduğunu, bu komisyonun daha baştan Saray’ın ve devletin bekasına ve sultasına endekslendiğini açıklıkla göstermektedir. Sözde Kürt sorununun çözümüne hizmet edeceği söylenen komisyona çağrılan Kürt annelerinin Kürtçe konuşmasına dahi tahammül gösterilmemiş, Kürt annesinin Kürtçe açıklaması tutanaklara da geçirilmemiştir. Komisyonun “süreç”le ilgili herhangi bir yetkisi de bulunmamaktadır. Komisyon Sarayın komisyonu olarak çalıştırılmaktadır.

Çözümün adresi olarak gösterilen parlamentoya gelince adı var kendi yoktur ya da yetkisiz, etkisiz, Sarayın ve “Cumhur İttifakı”nın basit bir emir eridir. TC’deki parlamentonun “parlamento” olarak adlandırılması orta yerde bir parlamentonun olduğu anlamına gelmemektedir. Her şey, Erdoğan’ın iki dudağına bakmaktadır. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi” ile TBMM’nin sermayenin yüzündeki incir yaprağı rolü de tasfiye edilmiştir. Anayasa, yasa, hukuk, yasama, yargı, yürütme demek Erdoğancı faşizmden ibarettir. “Tek adam yönetimi”nde TBMM’nin bir anlamı da kalmamıştır. Ancak TC’de “demokratik seçimler”, “demokratik meclis” varmış görüntüsünü korumak için adı “parlamento” olan ucube korunmaktadır. İktidarı ve burjuva muhalefetiyle her taraf bu oyunu berbat bir tarzda oynamaya devam etmektedir. Dolayısıyla “Barış ve Çözüm” adına bir şey çıkacaksa, bu merkez parlamento olmayacaktır...

TBMM’de bir komisyon kurulması Öcalan’ın önerisiydi. Nitekim yasasız, yetkisiz bir komisyon kuruldu da. Ancak işaret ettiğimiz gerçek durumun karartılmasına izin verilmemelidir; komisyon, Saray rejimi ve ittifaklarının “Terörsüz Türkiye” operasyonunun bir görünümüdür. DEM’in, liberallerin, küçük burjuva demokratların bu komisyona oldukça abartılı bir biçimde yükledikleri rol, aldatıcıdır ve Saraya hizmet etmektedir. Biçimsel de olsa kurulmuş olan Komisyon’un bir mücadele alanı olarak kullanılmasına karşı çıkılamaz elbette; ancak bu bağlamda daha önemli olan, komisyonda yer alan ve sürecin legal siyaset cephesinde öne çıkan muhattabı olarak DEM’in bu kürsüyü anti-faşist tutarlı bir duruşla iç ve uluslararası kamuoyuna seslenmenin aracı olarak kullanabilmesidir. DEM bir ölçekte bunu yapmaya çalışmaktadır.

Fakat bu alanda DEM’in hayaller yayan, aşırı abartılı beklentilere yol açan, diplomatik nezaketin ve diplomasi dilinin de ötesine taşan faşist şeflere dönük aşırı övgüye varan söylemini değiştirmesi ya da sınırlarına özenle dikkat göstermesi gerekir. Çünkü bu bakımdan abartılı beklentiler yaratan söylemin DEM’in komisyondaki anti-faşist duruşunu da sulandırdığı açıktır... Doğru olan her cepheyi, bu ara komisyonu geniş kitlelere seslenmenin, ulaşmanın bir imkanı olarak kullanmaktadır. En nihayetinde komisyon da mücadelenin bir alanıdır ve önemli olan da bu platformu Kürtlerin ulusal demokratik talepleri başta olmak demokratik talepler için dinsel faşist diktatörlüğe ve başındaki darbeci cuntaya karşı maharetle kullanabilmektir. “Süreci akamete uğratmamak” gerekçesiyle ürkek davranmak, pasifize olmak tam da sermaye devletinin ve Saray’ın istediği şeydir; ki, Kürt halkına, DEM’e dayatılan da bu. Her alanda olduğu gibi komisyon çalışmasında da meşruiyet zemininde kalarak mücadele etmek gerekir; ne kadar da barışçıl olduğumuzu gösterme kurgusuyla davranmak doğru bir tavır olarak görülemez. Bu platformda da diplomatik bir nezaket gereklidir ama gösterilecek diplomatik “nezaket”in sınırları doğru çizilmelidir. Unutulmamalıdır ki, ikna edilmesi, nezdinde güvenilirlik kazanılması gereken iktidar değil, halklardır. Egemen sınıflar, Saray ne yaptığını çok iyi bilmektedir... Süreç ve komisyon çalışmaları faşist iktidarın çizdiği sınırları aşamazsa, açık ki, bu durum başta Kürt halkı olmak üzere halkların aleyhine olacaktır.

Yakında Komisyon dinlemeleri bitirecek. Bitirme toplantısına MİT, Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı katılacak ve durum değerlendirilmesi yapılacak. Sonra da Meclis’e bir rapor sunulacak.

Komisyonun “barış” adına az-çok pozitif bir rol oynayabilmesi ancak ve ancak Türkiye halklarının birleşik anti-faşist mücadelesinin gücüyle, bu gücün yolu açmasıyla gerçekleşebilir. Bu bağlamda da Kürt halkı öncü rol oynayabilecek durumdadır. Kürt yurtsever hareketinin, DEM’in “Müzakare” adına meşru, güçlü, kitlesel, Batıda gelişmekte olan anti-faşist kitlesel hareketle birlikte kendini ortaya koymasıyla yol açılabilir. Fakat bu konuda geri durulduğu, pasif bir tavır takınıldığı açıktır ve bu tutum son derece tehlikeli, dinci faşist oyun planını bozmada etkisiz bir konuma çekilmeyi ifade etmektedir. Elbette ki, ilerici ve devrimci kamuoyunda bu yönelim haklı eleştirilere yol açmaktadır. Diplomasi cephesinin büyük kitlesel ve istikrarlı eylem gücüyle tamamlanması, dahası bu çizginin esas alınması gerektiği açıktır. Öteki şeylerin yanı sıra, “diplomasi cephesi”ni de güçlendirecek şey budur. Çeşitli kaygılarla bu yola girilmemesi, gevşek davranılması ne Kürt halkının ne de halkların lehinedir. Bu eleştirileri yaparken yurtsever hareketin, DEM’in özgün zorluklarla da karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Her şeye karşın yurtsever hareket ve DEM ırkçı, şoven, militarist kuşatma ve baskıya karşı mücadele etmekte, çok önemli zorlukları göğüslemektedir. Bu anti-faşist direniş değerlidir; sahiplenilmeli ve omuz omuza mücadele edilmelidir. DEM’e yapılan eleştiriler ortak zeminde, anti-faşist talepler ekseninde mücadelenin geliştirilmesinin engeli olamaz...

VI

Bir söz” de dinci faşist Saray rejiminin CHP’ye dönük çökertme ve CHP’ye çökme saldırısı karşısında yurtsever güçlerin, DEM’in tutumu üzerine olacaktır.

CHP açık dinci faşist terörün hedefidir. CHP’nin Erdoğan liderliğinde Ergenokon-ulusalcı-Saray-Kılıçdaroğlu kliği ittifakı ile Erdoğan’ın ve politik rejimin payandası yapılması operasyonu, dar anlamda bir CHP sorunu olmanın çok ötesindedir. Bu saldırı dalgası, özünde proletarya ve halklara karşıdır. Tezgahlanan oyun aynı zamanda bu hesapla bağlı. CHP’ye çökme politikası, demokratik hak ve özgürlüklerin, seçme ve seçilme hakkının ortadan kaldırılmasına, her kesimin Saray karşısında sıraya dizilmesini hedeflemektedir. Evet, bu operasyon ve saldırı, Erdoğan karşısında CHP’yi rakip olmaktan çıkarmayı hedeflemektedir ama öte yandan da CHP üzerinden tüm ezilen kesimlere gözdağı verme, sindirme, devletten ve Saray’dan bağımsız gelişebilecek her türlü kitle hareketini boğma politikasının ifadesidir. Toplum psikolojisi açık ki buna göre biçimlendirilmek isteniyor. CHP’nin araçsallaştırılmasıyla geliştirilen dinci faşist terör ve kirli psikolojik savaş, halkların mücadele ortaklığı kurmasını önlemek; yurtsever güçleri, Kürt halkını tarafsızlaştırarak, birliği önlemek ve yalnızlaştırmak; sırası gelince de Kürt mücadelesini tecrit arenasında kolayca ezmek hedefine dayanmaktadır. Bu saldırı dalgası, Rojava devrimini ve Kürt otonomisini ezmek amaçlı olası işgal için “iç cephe”yi hazırlama harekatıdır da aynı zamanda. Devletin, Saray iktidarının içeride ve dışarıda ulaşmak istediği uğursuz planları boşa düşürerek sürecin de önünü açacak tek şey ise, halkların mücadelesidir. CHP’den böyle bir mücadele beklenemeyeceği de açıktır. Bu mücadeleyi yurtsever, devrimci politik kuvvetlerin üstlenmesi şarttır.

Kürt hareketi “Barış”, “Müzakare” adına geri çekilmiş durumdadır. Hak, hukuk, yasa hak getire; CHP’yi terörize etme, itibarsızlaştırma ve parçalama operasyonunun başarısı aynı zamanda büyümekte olan toplumsal muhalefeti, işçi ve emekçilerin, kadınların ve gençlerin mücadelesini bastırma operasyonu eşliğinde Kürt halkının mücadelesini geriletme, kontrol edilebilir hale getirme politikasıyla iç içedir. Sermaye, politik rejimin çekilecek balans ayarları eşliğinde sürekliliğinden yanadır. Cumhur ittifakı, son olarak ABD’den icazet alan (“meşruiyet”) Erdoğan ile yola devam etme kararındadır. Bu devamı sağlayabilmenin en önemli çıkışlarından birisi ve başta geleni ise, “barış” adına sürece yayılmış bir tarzda Kürt halkını yedekleme, kontrol etme vb. hesabıdır. Yani sorun yalnızca Batı cephesini ilgilendirmiyor, aksine bu bağlamda söz konusu saldırı, provokasyon, çökme politikası hem Doğu’nun hem de Batı’nın ortak bir sorunudur. “Bizi ilgilendirmez, CHP biz azgınca baskı görürken neredeydi” vb. gibi tutumlar doğru değildir. Böyle bir tutum ve duruş, ilerici, devrimci, yurtsever cepheye kazanılması gereken kitleleri CHP’ye bırakmak da demektir. CHP’ye yedeklenmemek gerekir. Kitlelerin anti-faşist toplumsal tepkisi, mücadelesi CHP’ye terkedilemez. CHP ile aradaki kırmızı çizgiler konusunda siyasal gerçekler kitlelere sürekli anlatılmalıdır ama bu durum, dinci faşist Saray iktidarının CHP’yi de hedefleyen faşist terörüne karşı çıkmayı engellemez, engellememelidir. Bu, CHP’nin emekçi tabanına seslenmenin de çok önemli ve yakıcı bir aracıdır.

Kürt hareketi ve DEM, “Üçüncü Yol” politikasında ısrar etmelidir. CHP üzerinden siyasal ve toplumsal muhalefeti tasfiye etme saldırısına tutarlılıkla karşı koymalıdır. Bu politikadan (esas olarak) geri çekilerek, sınırlı yazılı ya da sözlü açıklamalarla, sembolik desteklerle yetinen pasif bir tutumla CHP’yi hedefleyen teröre karşı da aktif anti-faşist duruş sergilenemez ve CHP’yi aşmış olan antifaşist halk hareketi ile birleşilemez. Bu zaafı, yurtsever basının (bunu Filistin sorununda, keza Filistin soykırım sürecinde İsrail-Filistin meselesinde de görüyoruz) belirgin bir şekilde CHP’ye ve CHP üzerinden halkların mücadelesini hedef alan gelişmeleri esasen ilgisizce karşılamasında görüyoruz. Keza Doğu’da ve Batı’da barış ve demokrasi taleplerinde ortaklaşacak kitlesel, yaygın meşru kitle hareketi geliştirmekten de ciddi şekilde uzak durulmaktadır. Bu tutumun faturası ağır olacaktır. Bu durum bugün değilse de yarın açığa çıkacaktır. “Terörsüz Türkiye” adına başlatılmış olan sürecin akamete uğraması durumunda Kürt hareketi ağır bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya kaldığında, geniş bir ilerici ve mücadeleci ittifakla bu saldırıya karşı koyma imkanlarını da ciddi bir oranda yitirmiş olacaktır ya da yitirebilecektir.

Her şeyinde çirkef fışkıran Erdoğan, TBMM’nin açılışı günü, kirli hesaplarla kurduğu bir tezgah üzerinden bazı fotoğraf karelerini kamuoyuna lanse etti. CHP ve Özer, “gerilim siyaseti” izlemekle teşhir edildi. Kamuoyuyla paylaşılan fotoğraflar, açılışa katılmayan Özer ve CHP’yi teşhir etmeyi hedeflemekteydi. Öte yandan aynı fotoğraflarla, en rezil biçimlerde sürekli gerilim politikasından beslenen Erdoğan’ın muhalefet partilerini “birleştiren, gerilim siyasetine karşı çıkan sağ duyulu, olgun, yapıcı” lider görüntüsü verilmekteydi. Erdoğan, icazet almak için gittiği ABD dönüşünde, uçakta yaptığı konuşmada, “O kare, gerçek Türkiye fotoğrafıdır. Birileri Türkiye’yi kamplara bölünmüş, paramparça gibi göstermeye çalışıyor, ancak hakikat oradaki birlik ve beraberlik tablosudur. O tablonun parçası olamayanlar, oturup kendilerini hesaba çekmelidir” tehdidinde bulundu. Erdoğan’ın kirli operasyonundan sonra, Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi’nin bir makalesi yayınlandı. 9 Ekim 2025 tarihli “Erdoğan’ın Yeni Oyun Planı ve Özgür Özel’in Gerilim Siyaseti” başlıklı makalesinde Selvi şunları yazmaktadır;Erdoğan, yeni dönemde CHP'yi yalnızlaştırmak için mücadele edecek. CHP'yi vurdukça vuracak. Özgür Özel'i hedef aldıkça alacak. Özgür Özel'e 'Kukla genel başkan' dedi. CHP ile diğer muhalefet partilerinin arasını açmaya özen gösterecek. CHP'yi muhalefette tek başına bırakmak için çalışacak.”

Açık ki, Bahçeli’nin çıkışıyla başlayan sürecin bir yanı olan, Saray ve ittifaklarının, CHP’yi etkisizleştirme, boyun eğdirme, kendi karşısında hizalama siyaseti yoğunlaşarak sürecektir.

Önümüzdeki süreçte, lafta değil, gerçek politik duruşta ifadesini bulacak “Üçüncü Yol” politikasına gereken önem verilmek; birleşik kitlesel mücadele hattında her cephedeki enerjiyi, olanakları harekete geçirmek, toplumsal ve siyasal anti-faşist tepki ve mücadeleyi CHP’ye terketmemek yakıcı bir sorundur.

Nerede ortaya çıkarsa çıksın, İsrail İran’a saldırınca yesinler birbirini diyen, Saray faşizmi CHP’ye saldırınca yesinler birbirini diyen, İsrail amansızca Filistin’de soykırım yaparken ilgisiz kalan dar kafalı zihniyet ve apolitizm düpedüz gericidir; bu ilgisizlik ve ilkellik anti-faşist tutarlılıkla, tutarlı bir burjuva demokratizmiyle bile bağdaşmaz diyerek yazımızı noktalıyoruz.