SÖZDE
BARIŞ YASASI ÜZERİNE*
“Osmanlı’nın
ne yapacağı belli olmaz… Osmanlı’da oyun bitmez… Devlet,
köprü olsa üzerinden geçilmez.” (Kürt
atasözü)
I
12
maddeden oluşan
"Milli
Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair
Kanun Teklifi" 10
Ağustos 2026 tarihinde TBMM’de
467
oyla onaylandı.
Yasa
tasarısı kamuoyu nezdinde hiç
tartışılmadı,
tartışılamadı.
Aksine, gizli-kapaklı
bir sürecin ardından, yangından mal kaçırılırcasına önce
komisyona, sonra meclise getirildi. Yasa, demokratik değil,
anti-demokratik
bir sürecin ürünü.
Yasanın
son ana kadar gizli
tutulması, İmralı
ve
Saray
iktidarı “müzakere”siyle
tepeden
kotarılıp
ardından hızla meclisten geçirilmesi, 2024 yılında başlamış
olan sürecin karakteristiğiyle uyumludur. Bilindiği
gibi,
“süreç” şeffaflıktan uzak bir süreç olageldi. Çıkan
yasa
bir demokrasi ve barış belgesi değil, anti-demokratik karaktere
sahip bir “geçiş
yasa”dır.
Kürt
halkı “devletle
bütünleşme”yi değil, ulusal
demokratik haklarını, onurlu barış, demokrasi, eşitlik, adalet
istiyor ve mücadele ediyor. Ancak yasada
demokrasinin
D’si, Kürdün K’si bile geçmemektedir. Mehmet
Uçum’un, Akın
Gürlek’in dediği gibi, bu
yasa,
sadece
"PKK'nin
tasfiyesine özgü ve geçici bir düzenleme"
yasasıdır.
Sömürgeci
faşist diktatörlük, merkezi dinci faşist Saray iktidarı Kürt
sorununu çözmek için değil, yurtsever silahlı hareketi tasfiye
etmek, Kürdün elindeki silaha el koymak, devrimci
ulusal kazanımlarını
yok etmek vbg.
nedenlerle
“süreç”i başlattı. Çıkarılmış
olan
yasa da bu
gerçeği göstermektedir.
Bu
yasaya övgü düzmek, büyük bir tarihsel açılım olarak lanse
etmek,
“demokrasiye
kapıyı sonuna kadar araladığı”nı söylemek
doğru değildir. Evet, sermaye devleti ve ordusu, 100 yıllık
soruna
yaslanan ve Demirel’in ifadesi ile “29. Kürt İsyanı”nı
Koçgiri İsyanı, Şeyh Sait İsyanı, Ağrı İsyanı, Dersim
İsyanı
gibi soykırımlarla bastırıp ezemedi. Bütün gücünü
kullanmasına karşın kirli, haksız,
sömürgeci topyekün savaşla
hedeflerine ulaşamadı. Bunun sonucudur ki (Ortadoğu’daki
gelişmelerle birlikte) “terörist
başı” dediği Öcalan ile “pazarlık masası”na oturmak ve
tasfiyeyi hedefleyen bu
yasayı çıkarmak zorunda kaldı. Bu
bağlamda yasanın göreli bir değeri var ama bu kadar! Devlet
ve Saray, Öcalan’ı Kürt ulusunun meşru temsilcisi olarak değil,
“teröristbaşı”, suçlu bir figür görüp ve göstererek
ilişkilendi ve ilişkilenmeye devam edecektir.
Hatırlatalım:
TBMM’den
geçerek yasallaşan kanun,
“barış
ve
çözüm”
amaçlı TBMM’de (üstelik
yasal bir güvenceye bile
dayanmadan)
kurulan,
“Milli
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”
Raporu’nda
ortaya konulan
çerçevenin
de oldukça gerisindedir. En basitinden herhangi bir yasal
düzenlemeyi de gerektirmeyen ve hemen uygulanabilecek
AHİM ve Anayasa Mahkemesi’nin bilinen kararlarının uygulanması,
Demirtaşların
tahliyesi gibi
talepler bile yasada yer bulmamıştır.
Sözgelimi,
hiçbir yasal değişiklik gerektirmeyen ya
da doğrudan Erdoğan’ın hızlıca yapacağı “yasal
değişiklikler”le gasp
edilen belediyelerin geri iadesi gibi atılabilecek
adımlar bile
yasada bulunmamaktadır.
Yasa,
Kürt ulusu ve halkına karşı işlenmiş tarihsel suçlarla
yüzleşmeyi sağlayacak bir içerikten de sonsuz
kadar uzaktır.
II
Yasanın
“Kürt
sorununu çözme”,
“demokrasiye
kapı aralama”, hele
de “Siyasetin
çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar
niteliğindedir.
Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır."
(Öcalan, iba.)
gibi
bir perspektifi,
hedefi, derdi
de yoktur. İktidarın
“Terörsüz
Türkiye” stratejinin yön verdiği yasa, Kürt sorunu gibi temel
bir kabule değil, sömürgeci
inkara
dayanmaktadır.
Dev
bir tarihsel sorunu “terör sorunu”na, ulusal
mücadeleyi
“terörizme
karşı mücadele”ye,
“terörün ve
terör
örgütünün
tasfiyesi”ne
indirgeyen, Kürt
sorununa
kriminal
bir sorun olarak bakan ve
gösteren
bir içeriğe ve
üsluba
sahiptir. Yasallaşan
taslakta
belirtildiği gibi,
“Bu
Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı
her türlü oluşum”un
tasfiyesidir.
Devlet
ve iktidar “Terörsüz
Türkiye ve
terörsüz bölge””
politikasını
gizlemek
bir yana açıkça
ifade ederek geldi.
Tuzaklarla
ve
kurulacak tuzaklarla
dolu yasa
sömürgeci sermaye devletinin yok
sayma
politikasının açık
ifadesidir.
Hatırlanırsa,
Öcalan
ve yurtsever hareket bu yasanın bir ilk adım olacağını
açıklamıştı(r).
Yasadan
da görülebileceği gibi gömlek daha ilk düğmesinden itibaren
yanlış iliklenmiştir. Eğri
cetvelden doğru çizgi çıkması
beklenmemelidir.
Eğer
işler “düzgün” giderse binlerce insan rehine
yaşamak koşuluyla hapishanelerden
çıkabilecek ve ülkesine geri dönebilecektir. Buna
rağmen bu yasa, bir “af
yasası” da değildir. Yasa
PKK’nin “silah bırakması”na dönük özel bir yasadır.
Herkesin
görebileceği
gibi,
yasanın
MGK’da onaylanıp resmi gazetede yayınlanmasından
sonra nasıl
uygulanacağı da
belirsizdir. Faşist
keyfiliğin önünde herhangi bir hukuksal, anayasal
engel de bulunmamaktadır. Kaldı ki yasaların ve hukukun
uygulanmasının nihai sınırını çizen
şey,
yasa ve hukuk değil çarpışan güçler arası politik
kuvvet
ilişkileridir.
Siyasal
güçler dengesinin
devlet ve iktidar lehine
olduğu
gözardı edilemez.
“Süreç”
devlet ve Saray’ın inisiyatifi
elde tutuğu bir süreç oldu. Bu gerçekleri unutmadan geleceğe
bakmak gerekir...
Yasa,
rehin alma
ve rehine
tutma
yasasıdır. Silahı
da bırakacak olan devlet
değil, Kürt
halkı ve yurtsever harekettir. MGK’nın
ve Erdoğan’ın iplerini sıkı sıkıya elde
tuttuğu
yasanın uygulama sürecinin anti-demokratik baskı, kuşatma ve
saldırganlığın eşliğinde uygulanacağını bugünden söylemek
bir kehanet olmayacaktır. Saray’ın
belirsizlik
ve beklenti yaratma,
hesaplı
sessizlik, belirsizlik yaratarak rakibi yönetmek, “Gri
zon” taktiğiyle sürece
yayarak oyalama,
yorma,
moral bozma, tek
yanlı tavizleri
dayatarak
yol
alma
vbg. unsurlara dayanan politika stratejisi
ve tarzı
her aşamada karşımıza çıkmaya
devam edecektir.
“Bu
Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı
her türlü oluşum”un
tasfiyesidir politikasından
demokratik
onurlu
barış
da demokrasi de çıkmaz. Bu
yasanın Kürt
sorununu
demokratik
çözüme götürecek “kök
yasa” olacağını iddia
etmek
politik
saflığın
da ötesinde
manipülasyondan ibarettir.
III
Yasanın
içeriği ve maddeleri, “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge”
stratejisi ve yönelimine,
Erdoğancı
dinci faşist diktatörlüğün
karakterine, politik
hesaplarına ve kurulan tuzaklara
uygundur. Yaşanan
süreç, Öcalan’ın iddia
ettiği
gibi “Barış
ve Demokratik Toplum” süreci de
değildir.
Bir tarafın süreci böyle tanımlanması ve propaganda etmesi,
“demokratik
toplum”u hedefliyor oluşu
gerçeği değiştirmiyor. İstenen,
niyet
edilen, beklenen
ile gerçekler arasında bir uçurum varsa bu olguyu halklar nezdinde
açıklıkla ortaya koymak, kitleleri seferber ederek faşist terörü
ve planları, tasfiyeleri boşa çıkarmak olmazsa olmaz bir
görevdir.
Öcalan,
“27 Şubat Manifestosu”nda
(çağ
değişikliği ve)
“tarihsel toplum sosyolojisi”ne aykırı düştüğü
gerekçeleriyle Kürtlerin
temel demokratik
haklarından
vazgeçtiğini, sadece
legalleşmiş, demokratik siyaset yapan bir güç haline gelmek
istediklerini deklare etmişti. Bu
amaçla çıkarılacak bir yasayla silahlı hareketin tasfiyesinin
“hukuki ve siyasi” zemininin
hazırlanmasını ve gerçekleştirilmesini,
üstelik
metin
dışı sözlü
bir
dip notla talep
etmişti. Nitekim
sadece
birkaç kişinin bildiği
(Erdoğan-Bahçeli-Öcalan-Barak)
bir
yasa tasarısı hazırlanıp hızla
yasallaştırıldı.
Yasanın
içerik
ve biçim açısından negatif bir
karakterle çıkmasının
Öcalan ve yurtsever hareketin bir tercihi olduğu elbette ki
söylenemez. Fakat güçler dengesi ve
sergilenen zaaflar bağlamında yasanın,
söz
konusu
içerik ve biçimle çıkması
onaylanmıştır.
Yasa
tasarısının Kürt
halkının hiç olmazsa asgari ölçekte lehine yasallaşması
için
zorunlu
olan her şeyin yapıldığı da
söylenemez.
“Süreç”le birlikte bir yandan “müzakere”
ve pazarlıklar
sürerken öte yandan da toplumsal
muhalefet güçleri ile birleşik tarzda büyük kitlesel
seferberliğe dayanan sokak
hareketleri
geliştirilebilirdi.
Bu bağlamda
“müzakere”
gerekçesine
sığınılarak
ağır
bir zafiyet gösterildiği açıktır. İmralı’da
devletle/iktidarla başlatılan sürecin aleniyet
ilkesinden
uzak, kamuoyuna kapalı olması sorunun toplumsallaşmasını
engellediği gibi Öcalan’ın, yurtsever hareketin, Kürt halkının
elini ağır bir şekilde zayıflatmıştır. Şimdi bu vb.
gerçekleri görmeden ya da göz ardı etmeden “Bu
yasa ancak bu şekilde çıkabilirdi” diyebilir miyiz??! Eleştirel
davranmak gerektiği açıktır...
Yasa/kanun,
Türk egemen sınıfını, sömürgeci faşist diktatörlüğü ve
merkezi Saray iktidarını, kirli, haksız soykırımcı
savaşın
yürütücülerini haklı tarafa, Kürt halkının ve öncülerinin
yürüttüğü haklı ve meşru savaşı ise haksız savaş
cephesine, militan
ve
savaşçılarını
“terörist
suçlular”
kategorisine
koymaktadır. Bu
kanunun Kürt halkı nezdinde de kabul edilir, sindirilebilir
bir kanun
olmadığını söylemek bir abartı olmayacaktır. “Yasanın
dilini eleştiriyoruz”, “yasanın
eksiklikleri var”
gibisinden açıklamalarla durumu kurtarmak mümkün değil. Mesele
yasanın
içeriğinin yanı sıra aynı
zamanda
o
“eksiklikleri”nin
ve yasanın
dilinin on
milyonlar tarafından nasıl algılandığı meselesidir...
“Süreç”
boyunca
inisiyatifi devlet
ve Saray elde tuttu. İki yıla yakın süre Kürt halkı,
mücadelesi, temsilcileri devlet
ve iktidar tarafından sürekli
aşağılandı.
Bilinmezlik,
belirsizlik, beklenti yaratıp doğru dürüst bir adım atmama,
hareketsiz bırakma, zaman
kazanma,
hareketi
çürütme,
Kürt
halkının ve ilerici güçlerin moral iradesini kırma siyaseti,
“Terörsüz Türkiye ve bölge”
stratejisi
ve taktiklerine dayalı uygulandı.
Bu
süreçte devlet ve iktidar doğru dürüst bir adım atmaz, daha
büyük tavizler elde etmek için Öcalan
ve yurtsever güçler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırırken,
“sürecin tıkanmaması” adına
atılan adımlar, gösterilen fedakarlık ve verilen
tavizler
tek yanlı olarak Kürt tarafından geldi. Bu
gerçeği Rojava deneyiminde de görmekteyiz. “Süreç”
Rojava devriminin aleyhine de
sonuna dek kullanılmıştır.
Bu
durum salt Öcalan’ın karşı
tarafa koz vermemek için masadan
kalkan ilk taraf olmama kararlığına
bağlanamaz,
yanı
sıra, özellikle
de
Öcalan’ın
bütün
devrimci
kısıtlardan koparak legalleşme
hedefindeki
ısrarıyla bağlıydı.
IV
TBMM’de
yasallaştırılan kanun
bir kez daha inisiyatifin devlet ve Saray iktidarında olduğunu
tescilledi. Birlikte
okuyalım:
“MADDE
1-
(1) Bu
Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı
her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü
altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin
güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair
Milli
Güvenlik Kurulu Kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasını
müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen
mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve
yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir.”
Özel
bir yoruma gerek yok. Faşist
iktidara üstünlük ve
keyfiyet sağlayan
bir yasayla karşı karşıya olduğumuz
açıktır.
Kürt
halkı bu gerçeği görecek donanım ve deneyime sahip bir
halktır...
Yasayla,
feshedilen
PKK adına tek
yetkili ve baş müzakereci konumda
olan Öcalan’a
“umut hakkı” da
tanınmamıştır.
Bahçeli
tornistan edene kadar ısrarla “Umut hakkı”ndan bahsetmişti.
AHİM’in
“umut
hakkı” konusundaki kararı da biliniyor. Yasada
bu talep de
karşılık bulmamıştır. Oysa
yurtsever hareket ısrarla “Yasa,
Rêber Apo tarafından yürütülür ve yönetilirse uygulanabilir”
demiş
ve bu talep
PKK’nin
fesih kongresinde de özel olarak kararlaştırılmıştı. Öcalan’ın
kendi
cephesinde süreci
fiilen yönettiği biliniyor ama bu bir şeydir, sürece resmi ve
özgür bir statüde müdahale eder konumda
olması
farklı
şeydir. Öcalan
tek kişilik satranç oynadığını söylemekle içinde bulunduğu
zayıf konumu açıklıkla itiraf etmiş bulunuyor.
Diktatörlük
ve iktidar Öcalan’ı sadece
araçsallaştırarak işine geldiği kadarıyla kullanma
peşindedir...
Yasada
Öcalan’a resmi
bir statü tanınmamıştır.
Ancak
kurulacak bir alt komisyonda Öcalan’ın
yer
alacağı, alabileceği
anlaşılıyor. Öcalan’ın buradaki işlevi
“Terörsüz Türkiye” doğrultusunda silahlı hareketin ve
kurumların tasfiyesiyle
sınırlı
olacaktır. Bu
sınırların da
yıkılıp
aşılması, Öcalan’ın “umut hakkı”nın da
bir
olguya dönüşmesi gündemde kalmaya
devam edecektir.
Yasa,
tümüyle
Kürt
hareketinin aleyhine olan kategorileştirmeye
dayanmaktadır.
Örneğin,
2005
öncesi dışta
tutulmaktadır...
Devletin
ve Saray’ın
kurduğu bu barikat
yıkılıp
aşılması gereken bir barikattır.
Yüzlerce
kişiyi kapsayan ulusal
mücadelenin önde
gelen
deneyimli lider, yönetici ve
kadrolarının
ülkeye geri dönmesine
izin verilmeyecek
olması,
yasanın ne denli yurtsever hareket ve Kürt halkı aleyhine olduğunu
gösteren bir diğer faşist tedbirdir.
Yasada
"Asker
ve polislerin hayatını kaybetmesine neden olan kişiler"
kapsam
dışı tutulmaktadır.
Kapsam
dışı tutulan insan sayısının bir hayli yüksek olduğu
anlaşılıyor. Keza, "Başka
terör örgütlerinin yasadan yararlanması söz konusu değil.
Anayasa Mahkemesi’ne götürmelerinde bundan istifade edemezler"
(Adalet
Bakanı Akın Gürlek)
Önce
yasaya “eksikliklerine rağmen” onay
verip sonra da “bu yasaklar, dışlanmalar kabul edilemez”
açıklamaları (Kandil vb.) inandırıcı değildir. Yasaya onay
verdikten sonra ısrarla “Hayır, bu kategorileştirme kabul
edilemez” mealinden
yapılan açıklamalar tabanın “gazını alma” işlevini
görebilir; bu açıklamaların, manipülatif olduğu açıktır.
“Atı
alan Üsküdar’ı geçti” sözünü burada hatırlatmak gereksiz
olmayacaktır.
Yasa,
toplu başvuruları yasaklıyor; buna
göre, “teröristler”;
“Cumhurbaşkanı
Yardımcısının başkanlığında; Adalet Bakanı, İçişleri
Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel
Sekreterinin yer aldığı”
kurula
bireysel
olarak başvuracak; bu başvurular kurul tarafından tek
tek
incelenecek,
“başvuruların
kabul edilip edilmeyeceğine ve bazı hakların iade edilip
edilmeyeceğine”
Kurul
“karar verecektir."
Keza
diktatörlük
cephesinden yapılan açıklamalar, toplu gelişlere
izin
verilmeyeceğini, Türkiye’ye
döneceklerin
ancak küçük gruplar halinde gelişlerine
izin verileceğini göstermektedir. kabul
edileceği
anlaşılıyor.
Hatırlanacağı
gibi, 2009
yılında Öcalan’ın çağrısıyla (Kandil
ve Mahmur Kampı’ndan)
Türkiye’ye giriş yapan “Demokratik Barış ve Çözüm Grubu”
büyük
bir devrimci coşku
yaratmış
ve
büyük
kitleler tarafından
sahiplenilmişti...
Bu durum
devlet
ve
hükümet tarafından “toplumun
duyarlılığına aykırı” bulunmuş
ve karşı
baskıya
yol açmıştı. Çıkarıldığı
iddia edilen derslerin ışığında bu kez, bu “duyarlılığın”
yurtsever hareket tarafından dikkate alınacağı anlaşılıyor;
bazı KCK yetkililerinin yaptığı açıklamalar bu anlamı
taşımaktadır.
Bu
“duyarlılık” Kürt
halkının değil, açık
ki dinsel faşist diktatörlüğün ve Saray iktidarının
duyarlılığıdır. Açık
ki, Kürt
halkının, gelen evlatlarını coşkuyla bağrına basması;
karşılama
törenlerinin geçmişte olduğu gibi anti-sömürgeci,
anti-faşist kitlesel hareketlere
dönüşmesi
istenmemektedir.
Kürt halkının ve militanlarının, anti-faşist
güçlerin
moralini bozma, iradesini kırma, devlet ve iktidardan bağımsız
her türlü kitlesel hareketi engelleme
ve ezme
faşizmin
temel olgularından birisidir. “Süreç”
başladığından bu yana Kürt halkının moral üstünlüğünü
kırma, moral
kazanmasını önleme
politikası boşu
boşuna izlenmiyor. Kürt
halkının bu yasağa uyacağı beklenmemelidir.
Devam
edelim.
Uygulama
sürecinin
Saray’ın, MİT’in, kontur
gerillanın ve
sözde “bağımsız
yargı”
kurumlarının insafında olacağı
bellidir.
Yasa
bir
“demokratik
barış yasası”
değil,
aksine
“terörizme
karşı mücadele” stratejisine
dayanan “güvenlikçi”
bir
yasasıdır. Yasanın
“suç ve ceza” mantığı, işlevi ve eğer uygulanabilirse
karakteristikleri buna göre şekillendirilmiştir.
“Soruşturma
ve kovuşturmaların ertelenmesi”, “yurtdışı”ndan
gelecek ve hapishanelerde çıkacak olanlara konulan siyaset
yasakları ile Kürt halkı, politik ve askeri savaşçıları rehine
tutulacaktır.
İnfaz
ertelemeleri
ve siyaset yasağı demoklesin kılıcı gibi her an enselerinde
sallanacaktır. İstendiği
zaman, “Gözünün üstünde kaşın var” denilip her türlü
baskı
ve uygulama
yapılacaktır. Bu
konuda aksi
yönde, Kürt
halkına ve öncü kuvvetlerine güvence veren anayasal ve yasal
haklar,
fiili güvenceler de
bulunmamaktadır. Ortada
üçüncü bir göz de yok. İrade
kırma, kırılmış iradeyi araçsallaştırma; Saray iktidarının
iç ve dış politikadaki hedeflerine varma aracı olarak süreci
kullanma sermaye devletinin ve sömürgeci
faşist elebaşılarının
politikasıdır. Ancak
her şeye karşın Kürt
halkının sömürgeci faşist diktatörlüğün rehine tutma
politikasını kabul edeceğini,
kurulacak
demir çembere boyun eğeceğini
düşünmüyoruz.
Ağır
bir moral yenilgiye uğratılmadan Kürdün tersi davranacağı
beklenmemelidir. Kürt
halkının dünyada en politikleşmiş
halkların başında geldiğini unutamayız.
Kürt
halkına dayatılan şey açıktır: Teslimiyet!
Kürt halkına ve savaşçılarına küstahça
suçlu
muamelesi yapılmaktadır.
Böylece
Kürt
halkı bir
kez daha aşağılanmaktadır.
Yasayla
ve
yürütülen psikolojik
savaşla
Kürt halkı yenilmiş, suçlu, teslim olan taraf olarak lanse
edilmektedir.
Bunu
kabul etmek olanaklı değil. Kürt
halkı yenilmiş bir halk değil, haklı ve meşru bir savaşın,
ulusal
zulme ve soykırımcı savaşa karşı kendi ulusal kimliğine ve
haklarına, evlatlarına
sahip
çıkmış, büyük
bedeller pahasına davasını
sahiplenmiş
onurlu bir
halktır.
Vurgulamak
gerekir; kimden
gelirse gelsin, Kürde
ve haklı savaşına, temel
taleplerine
reddiye yazan her şey ve her girişim gericidir.
“Devletle
bütünleşme” politikası gerici
bir politikadır. “Devletle bütünleşme” Kürt halkının
ve
halkların
çıkarlarını değil,
Kürt burjuvazisinin ve egemen sermaye sınıfının çıkarlarını
temsil eder. “Devletle
bütünleşme”, “devletin demokratik kanadı” olma istek ve
hedefi olsa olsa Kürt burjuvazisinin liberal politikasını temsil
edebilir. Dün
olduğu gibi bugün de yarın da sömürgeci Türk egemen
sınıflarının devleti halkların, başta da Kürt halkının
devleti olmayacaktır. Kürt
halkının ulusal
devletini kurma hakkını
yok sayarak
ama sömürgeci Türk sermaye devletiyle “bütünleşme”yi
savunarak Kürdün hakkı savunulamaz. Hem
devlete, her türlü “iktidarcı” anlayış ve politikaya karşı
olduğunu bangır
bangır
ilan
edeceksin hem de sömürgeci
Türk
sermaye devletini “Kürdün de devleti” haline getirme
politikasını izleyeceksin. İşte
bu olmaz!
Kanımızca
Kürt
halkı sömürgeci Türk sermaye devletini bundan
sonra da kendi
devleti olarak
görmemeye devam edecektir.
“Müzakere”
gerekçesiyle birleşik anti-faşist mücadeleden fiilen
geri
çekilen, Kürt halkını pasifize eden, aşırı abartılı
beklentiler yaratan politika ve politika tarzının,
“demokratikleşme, demokratik
anayasa,
seçimler” halkalarında “müzakere”
olarak devam
edeceği anlaşılıyor. Yukarıda
incelediğimiz yasanın tanıklığında böyle
bir gelişme çizgisinin Kürt halkının ve halkların hayrına
olmayacağı açıkça görülmelidir.
Yasa
Kürt halkına vurulmuş bir boyunduruktur. Bu boyunduruğu kırmak
Kürt halkının
ve Türkiye halklarının ortak görevidir. Halkların
birleşik mücadelesi yürünmesi gereken yoldur...
Erdoğancı
faşist diktatörlük süreci ve yasayı politik iktidar tekelini
ayakta tutmak; iç ve dış politik amaçları için kullanmak
peşindedir. Amerikan
emperyalizmi siyaseti Erdoğan üzerinden, Erdoğan siyaseti
Kılıçdaroğlu ve Öcalan üzerinden dizayn etmek; faşist terör
ve böl ve yönet operasyonuyla “iç cepheyi güçlendirmek”
peşinde koşmaktadır. Ancak
hatırlanmalıdır ki, muhalefet
hareketini parçalamak, dikensiz
gül bahçesi yaratarak seçimleri
kazanmak
ve istediği anayasayı çıkarmak, iktidarının sürekliliğini
(“Monarşi”yi)
“yeni
anayasa”yla güvence
altına almak gibi
hesapları karşısında bir
de halkların
iradesi ve mücadelesi durmaktadır...
Sermaye
ve faşizmin
aşağılık
hesaplarının,
harekat planının ters
teperek
iktidarı vurması ciddi
bir olasılık olarak orta yerde durmaktadır... Bu
işler “ben yaptım oldu” zorbalığıyla yürümüyor...
Kürt
halkının başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere tüm ulusal
demokratik hakları için her yerde ve hep beraber mücadele etmek
söz konusu yasanın diktiği barikatları da yırtıp atmanın,
kurulmuş tuzakları boşa çıkarmanın tek ve temel yoludur.
Kürt
halkı, Türkiye halkları yeni bir dönemeçten
ve deneyimden
daha geçiyor. Gelişmeleri ve olası sonuçları da
hep
birlikte göreceğiz.
*
Konu
babında ilk yazımız 13
Ağustos 2026’da
Gazete
Ninova sitesinde yayınlanmıştı.