Translate

17 Şubat 2026 Salı

SDG VE HTŞ’NİN “ATEŞKES VE ANLAŞMA”SI: GEÇİCİ BİR NEFES MOLASI

 


I

HTŞ, 6 Ocak’da SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) ezmek ve Özerk Bölge’yi (Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi) tasfiye etmek amacıyla harekete geçti. HTŞ’nin Halep’te (Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri) başlayan askeri saldırısı Türk devletinin MİT’iyle, askeri kurmaylarıyla yönettiği bir saldırı oldu. TC ve HTŞ’nin bu saldırıları karşısında SDG, açık bir inisiyatif kaybı ve ağır bir gerileme yaşadı. Bu saldırı dalgası altında SDG’nin düzenli bir geri çekilişi başardığı da söylenemez. Bu zafiyet, “tetikte olma” haline karşın, aynı zamanda SDG’nin olası ve ani başlayacak güçlü ve kapsamlı bir saldırıya karşı hazırlıksız olduğunu ya da yeterince uyanık davranamadığını da açığa çıkardı. Özerk Yönetim ve SDG, yönettiği toprakların % 80’ini (Derazor, Rakka ve Tabka) kaybetti. Böylece kaybedilen bölgelerde yer alan doğal gaz, petrol, su kaynakları, barajlar, enerji santralleri, verimli tarımsal araziler gibi ekonomik, siyasi ve askeri önemi yüksek olan imkanlar da yitirilmiş oldu. Saldırı dalgası altında SDG geri çekilebileceği son toprak parçasına, ana üssü olan Rojava sınırlarına kadar geriledi. Bu saatten sonra yapılacak tek şey, topyekün direnme savaşını ilan etmekti. Nitekim, silahlı direniş ve genel seferberlik ilan edildi. Diplomasi silahı da aynı süreçte devrede tutuldu.

Sürecin bir aşamasından sonra Öcalan’ın da aktif şekilde devreye girdiği anlaşılıyor. Kamuoyu, bunu, ilk defa Yeni Yaşam gazetesinde Serdar Altan imzasını taşıyan haberle öğrenmiş oldu. Öcalan’ın devreye girmesi anlaşılırdır ama nedense kamuoyu bu haberi geç bir tarihte, ancak 8 Şubat’ta öğrenebildi. Oysa DEM heyeti, 6 Ocak’ta Halep’te başlayan TC ve HTŞ liderliğindeki saldırıların ardından, 17 Ocak’ta İmralı’ya gitmişti. 17’sine dek geçen sürede HTŞ saldırısı istim üzerinde ilerlemekteydi. Haberde sözü edilen Öcalan girişimi ve Öcalan merkezli gelişmeler, 17 Ocak 2026 tarihinde DEM heyetinin Öcalan’la yaptığı görüşmenin ardından ya da hiç olmazsa 8 Şubat beklenmeden daha erken bir tarihte açıklanabilirdi. Haberde oldukça önem taşıyan bilgilerin kamuoyuna zamanında açıklanmamasının ağır bir zaaf oluşturduğu görülmelidir. Açıklamanın yaygın bir şekilde ihtiyatla, dahası güven eksikliğiyle karşılanmasının bu durumla da ilgili olduğu anlaşılmalıdır*.

Haberde belirtildiği gibi eğer Öcalan “kırmızı çizgimiz” diyerek devreye girmişse, Rojava’nın tasfiyesine karşı durmuşsa, yoksa süreçten çekileceğini belirtmişse bu tutumun önemli olduğu görülmelidir. Öcalan’ın inisiyatifinin etkili olmasının ana nedenini ise, başka bir yerde değil, Rojava devriminin tasfiyesine karşı ortaya çıkan, ulusal özgürlük ve statü talebiyle genelleşen dev direnişte bulmak gerekir. Yurtsever basın ve kalemler tarafından meselenin kişi kültü ekseninde Öcalan’ın “olağanüstü liderliği”yle izah edilmesi tek yanlı bir değerlendirme olduğu açıktır. Bu direniş ve ayağa kalkış olmasaydı elbette ki Öcalan’ın girişimleri de karşılık bulmayacaktı. Ancak bu kadar da değil, ayağa kalkıştan sonra ABD’nin tavır değişikliği ve bu yeni durumda geliştirdiği inisiyatif olmasaydı muhtemelen çok farklı bir tabloyla karşı karşıya kalacaktık...

II

SDG’nin belirgin kayıplarla geri çekilmesine karşın, bu süreçte Erdoğan-Bahçeli, TC, SMO ve HTŞ çeteleri tarafından hedeflenen ve kışkırtılan Kürt Arap iç savaşı boşa çıkarılmıştır. Keza, kapsamlı bir Kürt soykırımının gerçekleşmesi plan ve hedefi de şimdilik önlenmiştir. Rojava merkezli bölgesel (ve küresel) Kürt ulusal direnişi sayesinde TC çeteleri ve HTŞ Rojava sınırlarında durmak, geri adım atmak, ateşkes ilan etmek, yeni bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır.

Bu gelişme Paris anlaşmasıyla Kürt hareketini, Özerk Bölge’yi, SDG’yi tasfiye politikasını, şimdilik etkisizleştirmiştir. Bu olgu, daha dün SDG’yi tasfiyeye karar veren ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi emperyalist devletlerin geri adım atarak, yeni bir pozisyon belirlemesine yol açtı. Bu yeni durumda ABD ve Fransa SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşmanın “garantör devletleri” olacaklarını duyurdular.

Türk sermaye devleti, onun yönetim merkezi dinci faşist rejim ise, şimdilik, 30 Ocak’ta imzalanan “kademeli entegrasyon ve ateşkes anlaşması” kabul eder gibi gözükmeyi seçti. Hatırlayalım; TC devleti ve elebaşıları Rojava’yı (Özerk Bölge’yi) “Teröristan”, SDG’yi “Terör örgütü”, general Mazlum Abdi’yi “Terörist elebaşı” ilan etmiş, dahası Abdi, “yeterince Apocu olmamakla”, “Kurucu lideri dinlememekle” de itham edilmişti.

Öcalan’a ve “sürece” güzellemeler yapan Bahçeli, 6 Ocak’ta başlayan saldırıların ardından, fıtratına uygun olarak ağzından akan salyalar eşliğinde HTŞ’den ve MİT’e bağlı paralı tasmalı katillerden (ÖSO-MSO) Rojava’da “Bir baştan diğer başa temizlik” (soykırım) istemişti. “Barışsever” Bahçeli, Erdoğan ve sömürgeci dinci faşist diktatörlük, şimdilik HTŞ’nin “Teröristan”la, “Terör örgütü”yle, “teröristlerle”, “Terörist elebaşı M. Abdi” (SDG) ile imzalanan anlaşmayı mecburen “yutmak” zorunda kaldı.

III

İsrail ileride Suriye’den gelebilecek olası tehditleri ve bölgesel hesapları nedeniyle Rojava’nın tümden ezilmesini istememekle birlikte, sürecin suç ortağıdır. HTŞ’den istediğini (öncelikle de Suriye’nin güneyini kontrol, işgalle genişlettiği Golan Tepeleri ve çevresini) alan İsrail siyonizmi ve elebaşı Netanyahu, resmen ve fiilen tasfiye planını ve saldırısını onaylamış ya da düpedüz “göz yummuş”tur. Bununla birlikte İsrail, dolaylı olarak, Trump’a oldukça yakın bir Yahudi Senatör olan Lindsey Graham aracılığıyla SDG’nin tümden tasfiye edilmesine karşı politik ve psikolojik baskı unsuru olarak “Kürtleri koruma yasası” için harekete geçirdi. Ancak vurgulamak gerekir ki, bu durum yalnızca İsrail etkeni nedeniyle değil, Amerikan devleti ve ordusu içindeki görüş ayrılıklarının varlığıyla, bir balans ayarı çekmeye karşı çıkmamakla birlikte SDG’nin tümden tasfiyesine karşı çıkan kliklerin varlığıyla da bağlıydı ve bağlıdır...

Özel dikkat çekmek gerekir ki, emperyalistler, siyonistler Orta Doğu’da Kürt sorununu çözmekten yana değildirler. Kürt sorununu ABD, İsrail ekseninde kullanmak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ve Kürtleri Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılmasında emperyalist stratejilerine tabi kılarak öncelikle de dört devleti kontrol etme aracı, bu devletlerin denetim dışına çıkabilecek politikalarını etkisizleştirmek kozu olarak kullanmak istemektedirler.

Kuşkusuz ki, ne emperyalizmin ne de HTŞ’li terörist katliam çetelerinin sözlerine ve garantörlüğüne güvenilebilir; fakat böyle de olsa, ABD ve Fransa’nın, dahası dolaylı olarak Almanya ve İngiltere’nin “garantör”lüğü üstlenmesi, çok kritik bir tarihsel anda HTŞ’nin teşhirine, Rojava’nın meşruiyetinin uluslararası kamuoyunda daha fazla tanınmasına, onaylanmasına hizmet etti. Bu meşruiyet, Erdoğan’ın ABD’den, HTŞ katiller ordusunun ABD, Avrupa, İsrail, Körfez ülkelerinden aldığı aşağılık “meşruiyet”ten farklı olarak, Kürt direnişinin, kazanılmış Kürt mevzilerinin kirli, haksız, sömürgeci savaşa karşı haklı direnişi ve direnme kararlığına dayanmaktadır...

Gerek ABD Kongresi’nde (Senato ve Temsilciler Meclisi), gerek Avrupa devletleri nezdinde (Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz vb.), gerek AB Parlamentosu’nda ortaya çıkan Kürtler lehine girişimler; gerekse de Almanya’da yapılan “Münih Güvenlik Konferansı”da (MGK) ortaya çıkan “sıcak görüntüler”e güvenmemek gerektiği açıktır. Bu girişimler, nesnel olarak Rojava şahsında Kürtler lehine enternasyonal meşruiyetin büyümesine; diplomasi cephesinde (Abdi’nin MGK’ndan sonraki açıklaması: “Olumlu yaklaşımları olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişmeler Rojava için yeni bir aşamayı ifade ediyor. Rojava yönetimi -özellikle askeri yönetimi- ilk kez resmi olarak kabul görüyor”) Kürtlere daha etkin bir alan açmakla birlikte, sayısız riski, tehdidi de kendi içerisinde taşımaktadır. Bu girişimler ve gelişmeler, Kürtlerin ve Rojava’nın lehine olsa da, karşılığında emperyalist güçlerin, SDG’den, (Kürt halkının hayrına olmayacak) tehlikeli beklentiler içerisinde olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Zamanla daha berrak ortaya çıkacak emperyalist beklentilerin GOP stratejisiyle, ABD İsrail ekseninin dört parçada Kürtlerden beklentileriyle bağlıdır...

IV

29 Ocak anlaşmasına karşın, süreç ucu açık, belirsizliklerle, ağır risklerle doludur. Bu hamur daha çok su kaldıracak. Emperyalistler ve gerici devletler sayesinde uluslararası tanınması sağlanmış olmakla birlikte, HTŞ’nin (Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm, Şam Kurtuluş Heyeti) şeriatçı rejimi oturmuş bir rejim değil. HTŞ yönetiminin Suriye halkları nezdinde meşruiyet kazandığından da bahsedilemez. Gerek Orta Doğu’da gerekse de Suriye’de güç dengeleri istikrar kazanmış değil. Sayısız el işin içinde. Soykırımcı HTŞ yönetiminin geleceği henüz belirsizdir. Bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Colani bu geçiş sürecinin elebaşıdır. HTŞ kendi içerisinde bölünmüş, iç iktidar kavgaları da yaşayan bir koalisyondur. HTŞ ve Colani’nin iktidarda kalıp kalmayacağı henüz belli değildir. Pozisyonları son derece kırılgandır. ABD ve İsrail eksenine oturmasına ve Irak’a, İran’a, Hizbullah’a, Filistin ulusal direnişine, Yemen’e karşı onların piyonu olmayı kabul etmesine, Suriye’yi emperyalist sermayenin yağmasına açmasına rağmen, geleceği henüz açık ve net değildir. Bugün değilse yarın bölgeye dönük Çin ve Rusya devletlerinin “yakın tehlike” doğuracak ataklar da yapacağı hesaba katılmalıdır...

Colani zamana oynayarak iktidarı elden kaçırmamaya çalışmaktadır. Ayrıca HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra İsrail ve Batı dünyası için yeni bir sorun kaynağı haline gelip gelmeyeceği de belli değildir. İktidara getirilmiş, “terbiye” edilmiş IŞİD olan cihadist HTŞ’den farklı olarak IŞİD’in iktidardan dışlanmış kanatlarının yeniden etkin bir güç, bir istikrarsızlık kaynağı olarak ortaya çıkma olasılığı da gündemden düşmüş değil.

Cihatçı Colani, sözde “IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu”nda yer alma sözü vermesine rağmen başta İsrail olmak üzere hemen hemen hiçbir devlet bu söze güvenmemektedir. IŞİD militanlarının Irak’a taşınmasının bir nedeni de bu olgudur. En nihayetinde Colan’i ve HTŞ’si de IŞİD’in bugün için “makbul” görülen Selefi cihatçı kanadıdır. “Makbul” kabul edilmeyen binlerce IŞİD militanı “makbul” HTŞ içerisinde yer almaktadır. Dahası HTŞ çeteleri SDG’nin çekildiği bölgede yer alan hapishane kapılarını “Allahu Ekber” haykırışları ve gösterileri eşliğinde açarak binlerce IŞİD militanını serbest bırakmıştır. Bunlar aynı soydandır, hepsi cihadist çetelerdir. Bugün denetlenir olanlar yarın denetim dışına çıkabilirler. Afganistan örneğini hatırlayalım...

Keza, özellikle Suudi Arabistan’ın etkisi altında olduğu söylenen Arap aşiretlerinin büyük bir çoğunluğunun saf değiştirerek HTŞ cephesine geçmiş olmasına karşın, aşiretlerle HTŞ arasındaki ilişkiler de kaygan bir zeminde durmaktadır. Gerek aşiretlerin kendi aralarında, gerekse de aşiretlerin konumlandıkları alanlarda HTŞ ile rant paylaşımında önemli sorunlar, çelişki ve çatışmalar bulunmaktadır. HTŞ’nin safına geçtikten sonra, Özerk Yönetim’in aşiretlere sunduğu imkanları (örneğin petrolden pay gibi) bir çırpıda gasp eden HTŞ’ye karşı tepkilerin büyüdüğü görülüyor. Rant ve etki alanı paylaşımının HTŞ yanlısı aşiretlerle bazı saf değiştirmiş Arap aşiretleri arasında silahlı çatışmalara yol açtığı dünya basınına da haber olarak düştü bile... Bu çelişkilerin yarın-öbürgün hangi biçimlerde yeni ve önemli istikrarsızlıklara ve çatışmalara yol açacağı da bilinmez.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, Özerk Bölge ve SDG açısından eşitsiz güç ilişkileri temelinde ortaya çıkan ortaya çıkan negatif ve üzücü tablo, yurtsever hareketin, SDG’nin zaaflarının ötesinde küresel, bölgesel ve Suriye gerçekliğinde ortaya çıkan yeni güçler dengesi ile, güç dengelerinin aleyhte şekillenmesiyle bağlıdır. Bu belirleyici nesnel olgunun ve sonuçlarının anlaşılmaması ya da yüzeysel bakılması, objektif değerlendirmeler yapılmasını, doğru eleştirel perspektiflerin ortaya konulmasını da engelleyecektir. İşin bu boyutunu daha sonra yayınlayacağımız makalelerimizde belli ihtiyat payları düşerek eleştirel inceleyeceğiz. Olan-biteni salt Abdi’nin, SDG’nin, Öcalan’ın, Kürt yurtsever hareketin zaaflarıyla, yurtsever kuvvetlerin “işi bilmemesi”yle, “yanlış çizgisi”yle izah etmek aşırı tek yanlılıkla belirlenen analizler olduğu görülmelidir...

V

SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşma ne SDG’yi ne de HTŞ’yi tatmin etmiş değildir. Bu anlaşma uzlaşmanın ürünüdür. Uzlaşma kaçınılmaz olarak karşılıkları tavizleri de içerir. Söz konusu anlaşma, HTŞ ve TC’nin kesin zafer kazandığı, SDG’nin ezildiği bir dönemin, dönemecin anlaşması değildir. Masada oturanların bir tarafı muzaffer diğer tarafı yenilmiş, teslim olmuş, dağılmış tarafı oluşturmamaktadır. TC ve HTŞ önemli avantajlar kazanmasına, SDG ağır darbeler yiyerek gerilemesine karşın, hiçbir taraf istediğini henüz elde edememiştir. Çerçeve anlaşma tümüyle geçici ve güvenilmez bir anlaşmadır. Yapılan anlaşmaya güvenmek için hiçbir neden de bulunmamaktadır. Öteden beri HTŞ ile yapılan “ateşkes”lerin, “anlaşma”ların kaderi biliniyor. HTŞ’nin (ve TC’nin) hiçbir sözüne bağlı kalmadığı biliniyor. Ki, düne göre bugün önemli üstünlükler kazanmış HTŞ’nin (ve TC’nin) 30 Ocak anlaşmasına bağlı kalacağını düşünmek çok daha geçersiz bir durumdur. Daha zayıf oldukları dönemlerde anlaşmalara, verdikleri sözlere, ateşkeslere bağlı kalmamış olan HTŞ-Suriye Geçici Yönetimi ve TC’nin 30 Ocak anlaşmasına ve ateşkese tutarlı, istikrarlı bağlı kalacağını düşünmek politik saflık olacaktır...

Anlaşma, güç dengeleri nedeniyle şimdilik bir “nefes molası” özelliğine sahiptir. Açık ki, uzlaşmalara dayanan anlaşma güçler dengesi içerisinde eşitsiz güç ilişkilerinin yansıması olmuştur ve irade savaşı sürmektedir.

Bu anlaşma, SDG açısından açık bir gerilemeyle, çok önemli mevzi kayıplarıyla belirlenen bir anlaşmadır. SDG bir yenilgi sürecine girmişti ama Rojava eksenli dev Kürt direnişi bunun nihai bir yenilgiye dönüşmesini engelledi. Böyle olmakla birlikte, SGD ve özerk bölge hedeflerinin çok gerisine düşmüştür. Bu anlaşma, SDG’nin elinin zayıfladığı, pazarlık gücünün gerilediği bir evrede yapılmıştır. Anlaşmayla, genel çerçeve çizilmiştir. Somutlaşmış bir anlaşma da ortalıkta yok. İçeriği muğlaktır. Belirsizlik üzerinde şekillenen, Kürt halkının kolektif haklarını ve kendi kendini bir yöneten bir otonomiden uzak, kalıcı güvencelerin tanınmadığı anlaşamaya dayanan bir “entegrasyon” süreci ile karşı karşıyayız. “Entegrasyon”un statüsüz bir “yerel yönetim”le sonuçlanması TC ve HTŞ’nin hedefidir. TC ve HTŞ’nin “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisinde yoğunlaşmaya devam edeceği gözden yitirilmemelidir. Anlaşmanın uygulanması sürecinde ne gibi çatışmaların çıkacağı, mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği, nasıl bir sonuca varılacağı da bilinmemektedir. Orta Doğu gibi kaygan bir zeminde yarın, öbür gün tarafların lehinde ya da aleyhinde yeni gelişmeler olabileceğini de asla gözden yitirmemek gerekir.

VI

Suriye yalnızca Suriye değildir. Suriye yalnızca SDG’den, TC ve HTŞ’den ibaret değildir. Suriye küresel ve bölgesel rekabet ve yayılma mücadelesinin, jeopolitik kapışmanın en önemli arenalarından birisidir. Suriye küçük bir Orta Doğu’dur. Gerek Suriye’de gerekse de Orta Doğu’da santranç oyunu devam etmektedir. Bugün kurulan denklemlerin yarın yerini yeni denklemlere bırakmayacağını kimse iddia edemez. Bugün kazandım diyenin yarın kaybetmesi de tamamen mümkündür...

Orta Doğu’ya, “Genişletilmiş Orta Doğu”ya (GOP), Suriye’ye zorbalıkla dayatılan Amerikancı, İsrailci “barış ve istikrar”ın temelleri zayıftır, kırılgandır, kaygandır. Baskı ve zorbalıkla bölgenin tetiklenmiş olan fay hatlarının hareketini önlemek mümkün değildir. Bu olgu, neo-Osmanlıcı dinci faşist TC devleti ve Saray için de olduğu gibi geçerlidir. TC devleti ve Saray’ın kendisi bölgede açık ve saldırgan bir istikrarsızlık kaynağıdır. ABD, İsrail barışı orta ve uzun vadede tutmayacaktır. Gelecek daha büyük istikrarsızlıklara gebedir...

Hatırlatmak gerekmektedir: “IŞİD karşıtı Batı koalisyonu” içinde yer alan TC ve Saray iktidarının IŞİD çeteleriyle yakın ve sıkı bağları sürmektedir. IŞİD’i Kürtlerin kazanımlarına, Güney Kürdistan’a, Şengal’e, “Şii Hilali”ne karşı vurucu güç olarak kullanmaktadır ve kullanacaktır.

Keza ABD, IŞİD çetelerini İran’a dönük saldırılarda, Irak’a “ayar çekme” operasyonunda, Orta Asya’da, dahası daha geniş bir alanda Rusya ve Çin’e karşı kullanma politikası izlemektedir. Dolayısıyla, IŞİD’in yeniden canlanarak yeniden bölgesel denklemleri öyle ya da böyle sarsmayacağının garantisi de yoktur... Bu, Suriye için de olduğu gibi geçerlidir. HTŞ’nin ABD ve İsrail politikalarına tabi olarak Irak ve Lübnan’daki kışkırtma ve girişimleri daha şimdiden dikkat çekmektedir...

Kürtler Suriye’nin yerli halklarındandır. Yaşadıkları coğrafyanın adı Kürdistan’dır. Bugünkü Suriye eski Suriye, bugünkü Kürtler eski Kürtler değildir. Çok uluslu Suriye’de Kürt sorununu kangrenleştirerek istikrar elde etmek olanaklı değildir. Bu saatten sonra “Ez ve çöz” politikası ile sonuç almak da olanaklı değildir. Değişik emperyalist ve siyonist hesaplarla da olsa, son tahlilde, dönemin koşulları içerisinde Kürtlere ileride duyulacak gereksinmelerden dolayı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın, HTŞ’nin çok arzuladığı, hedefledikleri son ferdine kadar Kürdü kırma politikası bir de bu açıdan tutmayacaktır.

Nihai olarak henüz Rojava’nın, SDG’nin yenilgisinden, TC ve HTŞ’nin zaferinden bahsedilemez. HTŞ ve TC çetelerinin, Bahçeli ve Erdoğan’ın, eski MİT Başkanı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ve tasmalı yandaş medyanın zafer kazanmış generaller misali konuşmaları ya da propagandası aldatıcı olmamalı, dahası teşhir edilmelidir. Bu propaganda özel savaşın, psikolojik harbin gereklerine ve gereksinmelerine dayanmaktadır. Ancak, bu bir yana, SDG ağır bir darbe yemiş, prestiji sarsılmıştır. Çok sayıda pazarlık kozunu ve mevzisini kaybetmiştir. Bu durumun başlangıçta yarattığı moral bozukluğunun ve olası daha büyük kayıpların önüne tüm Kürdistan çapında ve diasporada patlak veren serhildanla geçilmiş, moraller yükselmiş, direnme azmi ve duruşu güçlenmiştir.

TC ve HTŞ, önemli kazanımlar elde etmekle birlikte istediklerinin tümünü elde edememiştir. HTŞ, iktidarını sağlamlaştırıp Kürt kazanımlarını yok etmeye çalışacaktır. Erdoğan liderliğindeki dinci sömürgeci faşist diktatörlük, HTŞ’nin iktidarının sağlamlaşması için elinden geleni ardına koymamaya devam edecektir. TC ve Saray, HTŞ üzerindeki etki gücünü pekiştirmeye ve kendisine bağlı paralı katilleri de koordineli kullanarak Kürt kazanımlarını yok etmeye, olmadı en geri pozisyona iterek, kısmi kültürel haklarla sınırlı bir kabulle yetinilmesi hattında yürüyecektir.

HTŞ ve TC suç koalisyonu, SDG’nin ilk anda birkaç gün gösterdiği direnme tavrının ardından direnmeden Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan geri çekilişinin yarattığı ve yaratacağı moral bozukluğunun kendilerine sunduğu ve sunacağı avantajların aksine, tüm ağır darbelere karşın Rojava’yı tasfiye edememiş olmanın Dürziler, Aleviler, seküler Araplar vbg. muhalif kesimler için de önemli bir moral kaynağı, direnme azmini güçlendiren bir gelişme, dinci faşist HTŞ iktidarının “kadir-i mutlak” bir güç olmasını zayıflatan ve zayıflatma rolünü oynamaya devam edecek somut ve nesnel bir imkan olduğunun da bilincindedir... Onlar, öteki şeylerin yanı sıra bunu da hazmedememektedirler. Yürüttükleri baskı ve saldırıları bir de bu açıdan hesaba katmaktadırlar, katacaklardır.

SDG’de de “Ateşkes” ve “Anlaşma”yı kullanarak, zaman kazanmaya, yaralarını sarmaya, direnerek güç toplamaya, hazırlıklarını yetkinleştirmeye, mevzilerini sağlamlaştırıp kazanımlarını büyütmeye, diplomatik çalışmalarını geliştirmeye yoğunlaşacaktır. SGD Arap aşiretlerinin saf değiştirmesiyle parçalanmasına, daha önce yönettiği toprakların geniş bir kesimini kaybetmesine rağmen, halkların kardeşliği yolunda ilerlemeye devam etmektedir.

SDG, Suriye’de kaotik bir durumun olduğunu, hiçbir şeyin kesin ve oturmuş olmadığını; HTŞ’nin soykırımcı, yağmacı şeriatçı faşist saldırganlığının düşman (“Kafir”, “Katli vacip”) ilan ettiği her kesimi hedeflediğini; şeriatçı gerici ve faşist cephenin parçalanmış olduğunu; Suriye’de hala iç savaş tehlikesinin yüksek olduğunu; Irak ve İran bağlamında ABD ve İsrail saldırılarının Suriye’nin iç dengelerini derinden sarsabileceğini ve kendisine alan açabilecek yeni imkanların doğabileceğinin farkındadır. SDG bu vb. çelişki ve çatışmalardan yararlanmaya bakacaktır. Rojava devrimci-demokratik bir odak olmaktan çıkmış değil. Kadın özgürlükçü, halkların kardeşliğini şiar edinmiş, laik-seküler bir politik ve askeri güç olan SDG’nin birden fazla saikle İslamist-şeriatçı bir iktidar karşısında uluslararası meşruiyetinin büyüdüğü gerçeği dikkate alındığında küresel destek ve açılımlarını daha güçlü geliştirme şansı bulunmaktadır. Önümüzdeki süreçte dar ve geniş anlamda bu olanağı kullanmaya daha fazla yönelecektir.

Kürt tarihinin en büyük ve en güçlü, en birleştirici hareketi olan son serhildan atılımı söz konusu bakımlardan da yaşamsal önemdedir. Bu direniş ve başkaldırının Rojava ve SDG lehine alan açan yeni bir olanak olduğu açıktır. Bu bağıntıda bütün mesele bu vb. olanakları Kürdistan çapında ortaya çıkan ulusal iradeleşme hattında olabildiğince birleşik tarzda kullanma niteliğini ve yeteneğini göstermekte yatmaktadır. Güney Kürdistan’ın da çok yönlü tehlikelerle karşı karşıya olması ve bu tehlikelerin tehdide doğru büyümesi olgusu dikkate alındığında, Güney Kürdistan Kürtlerinin Rojava’yı ezme, tasfiye etme, soykırımdan geçirme saldırılarına karşı sahiplenme mücadelesinin canlılığını koruyacağına ve belki de gelişeceğine dikkat çekmek yararsız olmayacaktır...


* Bunun nedeni ya da nedenleri olmalı. Öcalan eleştirilerinin arttığı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ve Barzani’nin Rojava için ciddi bir ağırlık koymasıyla kamuoyunda itibarının yükseldiği bir sürecin ardından, Altan’ın haberiyle söz konusu verilerin gecikmeli açıklanmasının soru işaretleriyle ya da güven eksikliğiyle karşılandığını belirtmek gerekir. Özel olarak şuna dikkat çekmek isteriz: Kamuoyunun zamanında bilgilendirilmemesinin yol açtığı ve açacağı sonuçların sorumluluğu öncelikle muhataplarının, yurtsever Kürt hareketinin sırtındadır. Bu ağır sorumluluğu yok sayıp tek yanlı, sekter ve sağlıksız karşı açıklamaların, muhataplarına da bir faydası dokunmayacaktır. “Süreç”in şeffaflıktan uzak olması, devlet, Saray tarafından ciddiye alınabilecek herhangi bir adımın dahi atılmaması, üstüne üslük Kürtlerin kırmızı çizgisi olan Rojava’yı tasfiye etme politikası ve bu tasfiye saldırısının TC ve Saray eliyle gerçekleştirilmesi, birikmiş olan tepkilerin ve güvensizliklerin artmasına yol açtığı açıktır. İşin diğer yanı da gerici ve faşist psikolojik harp cephesinin, keza gerici milliyetçi Kürt çevrelerinin fırsat bu fırsat deyip bu durumu kullanmasıdır. Bunlar birer gerçek olsa da asıl mesele buna yol açan ya da yol veren zaafların özeleştirel düzeltilerek önüne geçilmesidir. Aşırı bir bilgi kirliliğin olduğu bir sürecin içindeyiz ve dikkat çektiğimiz meselede doğru bir politika izlenmesi de yaşamsaldır.

DEVAM EDECEK



9 Şubat 2026 Pazartesi

ROJAVA VE GENELLEŞEN KÜRT ULUSAL DİRENİŞİ

 

ROJAVA VE GENELLEŞEN KÜRT ULUSAL DİRENİŞİ


Paris toplantısında yapılan anlaşmanın hemen ertesi günü başlayan HTŞ ve MİT çetelerinin Rojava sınırlarına gelip dayanan askeri saldırıları, gerek enternasyonal alanda gerekse özellikle de Rojava önderliğinde dört parça Kürdistan’ı sarıp sarmalayan büyük Kürt direnişi ve Serhildanı karşısında durmak zorunda kaldı. Bu direniş, SGD’yi tasfiye etme saldırısına karar veren emperyalist ve gerici devletlerin kadir-i mutlak bir güç ya da güçler olmadığını da açıkça gösterdi. Eğer Rojava ve genelde Kürt halkının büyük direnişi olmasaydı Rojava’yı ezme harekatının her cephede süreceği açıktı. Söz konusu emperyalist ve gerici saldırıyı boşa çıkaran, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletlerin geri adım atmasının belirleyici faktörü Kürt halkının direnişi oldu. İlan edilen ateşkes ve ardı sıra gelen “anlaşma”, söz konusu direnişin belirleyici etkisi altında gerçekleşti. Rojava direnişi ve Rojava önderliğindeki Kürt sehildanı emperyalizm ve gericilik karşısında halkların mücadelesini küçümseyen burjuva ve küçük burjuva liberallere de atılan güçlü bir tokat oldu.

Bir diğer gerçeğin altı çizilmelidir; son 100, 150 yıllık Kürdistan tarihinde ilk defa bu denli geniş, güçlü, kitlesel, birleşik bir yurtsever direniş ortaya çıktı. Bu direniş ve şahlanış yurtsever harekete, Rojava’ya, SDG’ye karşı mesafeli duran, dahası ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) gibi bir araçla yurtsever hareket önderliğindeki SGD’ye karşı hiç de dostça davranmayan Barzani’nin bile yönünü Rojava çevirmesine yol açtı. Güney Kürdistan (Kürdistan Bölgesel Yönetimi-Başur Kürdistan) daha önce görülmemiş ölçüde çok büyük kitlelerin protestolarıyla, maddi ve manevi destek ve seferberliğiyle ayağa kalktı. Keza Kürt Bölgesel Yönetimi diplomasi alanında da Rojava direnişine önemli katkılar yaptı.

Rojava eksenine dayanan bölgeselleşen, küresel etkiler yaratan Kürt direnişi, Kürt ulusunun yurtseverlik bilincinde sıçramanın en önemli tarihsel dönemeci haline geldi. Bu direniş ve ayağa kalkış Kürt halkının Orta Doğu çapında bir Kürdistan özlemini, ulusal birleşik mücadele talebini de ilk kez pratik-politik olarak açığa çıkardı. Bu özlem ve talep tarihsel bir eğilim olarak her zaman vardı ama parçalanmış, bölüşülmüş Kürdistan gerçeğinde; geç uluslaşmış, ulusal gelişmesi engellenmiş Kürdistan gerçeğinde Kürt halkı ilk defa bu denli birleşik, zamandaş, kitlesel eylem gücüyle tarih sahnesinde yer almış oldu.

Ortaklaşarak genelleşen direniş ve Kürdistan sloganında billurlaşan ulusal bilinç, Kürt halkının öncü kuvvetlerini de aştı ve bu kuvvetlere de ayar verdi. Dört bir yanda Kürt ulusal bayrağı ortak bir bayrak olarak öne çıktı. İstisnasız her yerde yurtsever hareketin olmazsa olmazı olan kitlesel Öcalan posterleri ve Öcalan sloganları geri plana düştü. Bu gelişme Kürt halkının ulusal özlemi olan birleşik Kürdistan talebiyle, bayrağıyla, sloganlarıyla, statü talebiyle iç içe yükseldi. Kürt halkı Kürt ulusal mücadelesi içerisinde şöyle ya da böyle etkin olan güçleri birleşmeye, ulusal özgürlük istemlerini birleşik yükseltmeye zorladı... Bugün dünden farklı olarak daha yüksek bir aşamaya ulaşan Kürt ulusal direnişi, Kürt ulusunun ortak iradesine dayanarak savaşımı geliştirmek bakımından bir dizi yeni olanak ortaya çıkarmış bulunmaktadır... Bu olanakların hangi ölçekte birleşik mücadele yöntemleriyle, örgüt ve mücadele biçimleriyle, ortak politikalarla değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini, ulusal direnişin verdiği yeni ayarın hangi ölçekte ya da ölçüde sürdürülüp sürdürülemeyeceğini zamanla göreceğiz. Kuşkusuz ki bu eğilimin yanıtlanması Kürdistan gerçeğinde parçalanmış ve birbiriyle rekabet içerisinde olan, birleşik mücadele bakımından (sınırlı dönemler hariç) geçmişi hiç de olumlu sınavlarla şekillenmemiş olan belli başlı Kürt öncü kuvvetlerin takınacağı tutuma bağlıdır...

Ezilen bağımlı, sömürge ulusların ulusal öfkesinin ulusal direnişe, ulusal direnişin ulusal ayaklanmalara doğru gelişmesi, kaçınılmaz bir tarihsel eğilimdir. Bu eğilim, Kürt tarihinde sayısız ulusal ayaklanmalarda ve Kürdistan özleminde defalarca ortaya çıkmıştır... Rojava eksenli alabildiğine genelleşen son direniş olgusu da bu gerçeğin açık ve çarpıcı bir ifadesi ve yeni bir evresi oldu.

Kürtler bağımsız devlet istemiyor, federasyon istemiyor, özerklik istemiyor propagandası ya da Kürt ulusunun bu taleplerle mücadeleden vazgeçmesi; sömürgeci devletleri yıkmadan “demokratikleştirerek” kendi sorunlarına çözüm araması gerektiği; Kürtlerin sorunlarının başlıca olarak “Demokratik müzakere”yle çözüleceği teorileştirilmesi/paradigması ve propagandası son büyük Kürt direnişi ile ağır bir darbe yedi. Açık ki, Kürtler, Kürt ulusal kimliğinin açık ve kesin olarak tanınmasını, dahası bir Kürdistan istiyor. Kürtler statü istiyor. Kürtler statüsüz yaşamak istemiyor. Kürt ulusunun ulusal talepleri haklı, meşru taleplerdir. Bu meşruiyete en ufak gölge düşmesi ya da düşürülmesi kabul edilemezdir.

Tarihin hangi yollardan geçerek Kürt sorununun çözümüne varacağını bugünden bilemeyiz ama Kürtler ulusal demokratik haklarını, ulusal özgürlüğünü istiyor ve mücadele ediyor. İdeolojik mücadele hakkını kullanırken, her cephede Kürt halkıyla omuz omuza savaşmak her devrimci partinin görevidir. Doğal olarak her devrimci parti kendi programı temelinde bu savaşıma katılmaktadır ya da katılacaktır. Orta Doğu çapında bir sorun olan ve jeopolitik kapışmalarda önemli bir yerde duran “Kürt sorunu”nun reformist, devrimci-demokratik ve sosyalist çözümünü öneren partilerin siyasal çizgilerinin sınavdan geçmeye devam edeceği de açıktır.

DEVAM EDECEK


5 Şubat 2026 Perşembe

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER...

 

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER...


ÖZERK BÖLGE VE SDG TASFİYE EDİLMEK İSTENİYOR

Yazacağımız birkaç makale ile, Rojava üzerine patlak veren gelişmeleri en önemli yanlarıyla inceleyeceğiz.

Yazacaklarımızı, HPG Komutanı Murat Karayılan’ın “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın ortaklaştığı, ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçlerin de onayladığı plan gereği Kürtlere yeni dizaynda yer verilmek istenmediğini”; “Yeni bölgesel dizaynda bir kez daha Kürtlere yer vermek istemiyorlar. Eğer verseydiler, Rojava’ya da yer verirlerdi.” saptamasını göz önünde bulundurarak okumakta yarar vardır. Karayılan’ın bu saptaması Özerk bölgenin ve SDG’nin tasfiyesi meselesinin özüne işaret etmektedir.

Rojava devrimi, Kürt halkı büyük bir baskı, kuşatma ve soykırımcı saldırı altında. Kuşkusuz ki yapılması gereken ilk şey, Rojava’yı iç, bölgesel, uluslararası alanlarda militan kitlesel birleşik seferberlikle savunmak, savaşımı geliştirmektir. Nitekim Orta Doğu’da ve dünyanın dört bir yanında militanca sokaklara dökülen ve sokakları terk etmeyen yüz binlerce, milyonlarca Kürt ve dostları yürünecek yolu büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur. Bu devsel eylemsel süreç, ağır kayıplara uğramasına karşın, şimdilik Rojava’yı, SDG’yi tasfiye etme plan ve saldırısını geri püskürtmüş, savaşım yeni bir evreye girmiştir...

Emperyalizm ve gericiliğin amacı, Rojava’yı devrimci bir merkez olmaktan çıkarmak, Kürt ulusal kazanımlarını yok etmek, dinci faşist katliamcı çetelerin HTŞ önderliğindeki iktidarını sağlamlaştırmaktır. Bu plan ve saldırı, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan merkezli bir politika üzerinde yürütülmektedir. Tasfiye sürecinin lideri Amerikan emperyalizmidir. Rusya, söz konusu devletlerle çıkar çatışmalarına ve emperyalist rekabete karşın, tasfiye sürecinin destekçisi ve suç ortağıdır.

İsrail’e gelince, İsrail için önemli olan şey, HTŞ’den istediklerini almaktı. Paris anlaşmasıyla istediğini alan İsrail Kürt hareketinin tasfiyesini onaylamıştır. Fakat İsrail, özelde Suriye’den gelecek olası ama ciddi tehditlerin farkındadır; bugün HTŞ’nin kontrol altına alınmış olmasına da güvenmemektedir. Gelecekte gerek Suriye’den, gerekse de TC’den gelebilecek tehditlere, keza İran’ı çökertme politikasının gerekleri doğrultusunda Kürtlere ihtiyacının olacağının farkındadır. Bu bağlamda gerek Orta Doğu gerekse de Suriye bağlamında Kürt sorunu karşısında daha özgün hesaplara ve planlara sahiptir. Kuşkusuz ki İsrail için önemli olan tek şey ekonomik, siyasi, askeri ve jeopolitik çıkarlarıdır, yoksa İsrail de Kürdün kara kaşına, kara gözüne sevdalı değildir. Emperyalizm ve gericilik için kendi stratejik ve jeopolitik çıkarları için Kürdü araçsallaştırmak, sırası gelince acımasızca harcamak son derece doğal bir sınıf politikasıdır.

Saldırı ve tasfiye sürecinin emperyalist, siyonist, gerici özneleri, farklı çıkarlarına, aralarındaki emperyalist ve gerici rekabete karşın, Kürtleri feda ederek hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadır. 6-7 Ocak’ta Paris’te yapılan toplantı ve anlaşmanın hemen ertesi günü HTŞ ve MİT’e bağlı cihadist katliam çetelerinin Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan askeri saldırı ve yağma harekatı bu gerçeği kanıtlamaktadır.

PKK ve Rojava’nın tasfiyesi süreci, ABD liderliğinde, ABD ve İsrail çıkarları ekseninde geniş Orta Doğu’yu kapsayan, gerici, emperyalist yeniden yapılandırma stratejisiyle; bu stratejinin önünde engel olan ilerici, devrimci kuvvetlerin ve halkların ezilmesiyle; yanı sıra İran, Irak, Yemen gibi devletleri de her türlü aracı kullanarak “yeniden yapılandırma” yönelimiyle bağlıdır. Gazze’den Rojava’ya uzanan, İran ve Irak’ı da yakıcı bir şekilde hedefleyen tasfiye operasyonları bu kapsamın içerisinde yer almaktadır.

ABD, İsrail, Avrupa için dün SDG ve özerk bölge bir ihtiyaç olarak görülüyor ve destekleniyordu. Sonra güçler dengesi yeniden yapılandı, artık SDG’ye değil, HTŞ iktidarının sağlamlaştırılmasına gerek duyulmaktadır... Bu politika emperyalizm ve gericiliğin ilk defa Suriye ve Rojava’da uyguladığı bir politika da değildir...

Dün olduğu gibi bugün de Rojava’ya dönük soykırımcı saldırı harekatında TC devleti, dinci faşist diktatörlüğün merkezi Erdoğan ve Saray rejimi birinci derece rol üstlenmiştir. Dinci faşist diktatörlük ve elebaşı, HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırması için zamana oynayarak, Rojava’nın tasfiyesi sürecini hazırlamaktaydı. Erdoğan, “dostu” neo-faşist Trump’un başkanlık seçimini kazanmasıyla isteği ortamı elde etti. Erdoğan önce Beyaz Saray’da Trump’la yapılan görüşmede Trumpçu faşist yönetimden istediği “meşruiyet”i elde etti. Karşılığında ABD devletinin ve Trump’ın kirli, sömürgeci stratejisine uygun politikalar izleyeceği sözünü verdi.

Dinci faşist Saray iktidarı, Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin stratejik çıkarları ve politikasının uygulanmasında, Büyük Orta Doğu projesi-stratejisinin (BOP) yaşama geçirilmesinde neo-Osmanlıcı politik çizgisiyle güçlü bir sac ayağı olageldi. Esad iktidarının yıkılması, şeriatçı faşist çetelerin iktidara getirilmesi, Kaddafi iktidarının yıkılması vb. örnekleri ilk hatırlatılacak örneklerdir. Son olarak TC ve Erdoğan’ın Trump’ın, ABD ve İsrail’in Gazze’yi Filistinsizleştirme soykırımcı politikasının aleti olarak “Barış Kurulu”nda yer alması da söz konusu olgunun güncel görünümlerinden birisidir...

Rojava devriminin ezilmesini, Kürt kazanımlarının gasp edilmesini özel olarak gözeten dinci faşist diktatörlük, politikasını “Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Suriye” sloganı ve politikasıyla birlikte geliştirdi. Bu duruş ve yönelim, iç politikada (Öcalan’nın “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı) “Terörsüz Türkiye” hedefine kilitlenmiş sözde “Barış süreci”nde; dış politikada ise terörist cihadist yağmacı çetelerden oluşan IŞİD (DEAŞ), HTŞ ve MİT’e bağlı terörist katillerden oluşan ittifakın Rojava’ya, SDG’ye karşı vurucu güç olarak kullanmasında somutlaştı... Türkiye’de başlayan “Süreç” aynı zamanda Saray faşizminin zamana oynayarak Rojava’yı ezme, tasfiye etme siyasal hedefiyle bağlıydı.

Açık ve kesin olarak vurgulanmalıdır ki, devlet ve Sarayın İmralı’ya uzattığı elle başlayan “süreç” Trump liderliğinde Orta Doğu’nun ABD ve İsrail ekseninde başlayan yeniden yapılandırılmasında rol kapmak; Türk egemen sınıflarına yönelecek olası riskleri önlemek ve denetleyebilmek; Kürt hareketini silahsızlandırıp tasfiye etmek; Rojava’yı ezmek için başlatıldı. Devlet klikleri ve “Cumhur İttifakı”, politik rejimin sürekliliği ön koşulu üzerinde ise birleşmiş durumda... Öcalan’ın izlediği 27 Şubat deklarasyonunda ifadesini bulan politika da (ki yurtsever hareket tarafından “Çağın Manifestosu” olarak tanımlandı) güçlü ve sistemli bir psikolojik harp taktiği ile bu sürecin payandası haline getirildi, getirilmeye çalışıldı. DEM’in pasif, etkisiz, kendi tabanında prestijini sarsacak tarzda tarafsızlaştırılması; Kürt halkı nezdinde kafa karışıklığının yaratılması; CHP’nin devlet terörüyle cezalandırılması; Suriye’de elverişli koşulların yaratılmasına dayanan SDG’nin parçalanması; Rojava’nın varlık-yokluk ikilemine sıkıştırılması bu saptamamızı doğrulamaktadır.

Kuşkusuz ki mesele DEM’i aşmaktadır; burada ana dikkati Öcalan ve çizgisine çekmek gerekir. DEM Öcalan’ın politikasının uygulaması için sadece kolaylaştırıcı bir misyon üstlenmiştir. Bağımsız politika yapma şansı da bulunmamaktadır... DEM’in “Üçüncü Yol” politikasından sapmasının ana nedenini de başka yerde değil, İmralı gerçeğinde, sürmekte olan sözde “Barış süreci”nde arayıp bulmak gerekir...

Not edelim: Öcalan ve yurtsever hareketin Rojava’yı kurtarmak için “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine girdiği analizlerinin tek yanlı olduğu açıklık kazanmıştır. Bu analiz, tek taraflı, üstün körü yapılan reformist ve liberal eksende yaygınlaştırılan manipülatif bir analiz ve propagandadan ibaretti, ibarettir. Mesele Rojava’yı da içermekle birlikte, daha geniş bir bağlamda ele alınmalıdır.

Değerlendirmelerimizi yayınlayacağımız makalelerle sürdüreceğiz.

DEVAM EDECEK





11 Ocak 2026 Pazar

ABARTI HASTALIĞI...

 

ABARTI HASTALIĞI...


II

Ütopya, hayalcilik (...) bağımlılığın, zayıflığın ürünleridirler. Hayalcilik, zayıfların kaderidir.” (Düşünceler ve Aforizmalar, s.237, iLa.)


Alıntıdaki temel yol gösterici perspektifi akılda tutarak devam edelim.

Stalin’in “Ayrıca bizi zor durumda bırakan bir grup soru var. Olayların kendi mantığı vardır: Bir şey söyleriz, ancak olaylar diğer yönde gider.” sözleri politik mücadelenin somut ve denetlenebilir gerçekliği temelinde partileri, yöneticileri eleştirel değerlendirmede özenle hesaba katılmalıdır. Bu bilinçten yoksun ya da bu bilince/donanıma yeterince sahip olmayan partilerin, yöneticilerin, kadroların gerçek durumu eleştirel bilince çıkararak mücadele etmesi, kendilerini aşması olanaklı değildir. Stalin’in sözleri, nesnel değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri, kolektivizm silahının kullanım tarzı bakımından yaşamsal sözlerdir... Proletaryayı temel aldığını söyleyip “halk”ı, “ezilenler”i temel alan, stratejiden bahsedip günü kurtarmayı temel alan, “Devrim kitlelerin eseridir” deyip kitlelerden kopuk kendi dar dünyalarında tecride mahkum olan yapıların durumu bu bakımdan akla gelen ilk örneklerdir.

Tamda burada Marks’ın “partilerin sözleriyle kuruntuları ve gerçek karakterleri, gerçek çıkarları, kendilerine ilişkin tasarımlarıyla reel durumları arasında ayrım yapılmalıdır." analizi, “Marksist-Leninist” olma iddiasında olan devrimci yapıları ve kadroları, nesnel pozisyonları eleştirel incelemeye, sorgulamaya, dersler çıkarmaya götürmelidir. Geliştirici olan, öncülük/önderlik iddiasını başarıya götürecek olan şeylerden birisi de, budur. Bu gerçeği de anlayamayan devrimcilik, nesnel karakteri itibariyle iddiasını da kaybetmiş devrimcilik türüdür.

Mesele objektif gerçektir; objektif gerçeğe uygun devrim ve iktidar mücadelesinin gereklerine yanıt veren başarılı bir çizginin inşası ve geliştirilmesi meselesidir. Lenin’in dediği gibi,olayların objektif mantığı sayesinde meselelerin nereye sürüklendiğinive sürüklendiğimizi anlayabilir, müdahale edebilir, düzeltebiliriz. Olayların, gelişmelerin, kavramların, yönelimlerin, sloganların objektif anlamları vardır; siz keyfinizce bunlarla oynayamazsınız; hem komünistlik iddiasında bulunup hem de nesnel, bilimsel, denetlenebilirliğin yerine subjektivizmi, ajitatif hayalciliği, romantizmi, şirazesinden çıkmış romantik söylem ve abartıyı, romantik formülasyonları geçiremezsiniz. Geçirmeye başlarsanız sınıf mücadelesi cangılında giderek kendinizi kaybetmeniz, kaybolmanız da kaçınılmazdır.

Devrimci bir partinin kendi hakkındaki değerlendirmesi ile “reel durumu” bire bir çakışmayabilir. Hayır, dağ gibi işte buradayım. Devrimin, sosyalizmin önderi/öncüsü benim-biziz” ajitasyonu ise, herhangi bir şeyi kurtarmaz ya daKarın doyurmaz.” Çünkü yaşamın içerisinde karşılığı yoktur ve bu, açık bir subjektivizmdir. Öyle özü sağcılık olan “sol” keskinliğe bürünmüş romantik açıklama ve çağrılarla da yol alınamaz, başarıyla hedeflere doğru yürünemez.

Marks’ın dediği şey, yani partilerin kendi kendileri hakkındaki iddiaları ile “reel durumu” arasında fark vardır ya da bu ikisi bire bir çakışmayabilir sözleri hiç de istisnai bir durumu dillendirmez. Devrimci hareketimizin realitesi de bu olguyu açıkça kanıtlamaktadır. Marksizm-Leninizm’den etkilenmekle birlikte Marksist-Leninist olmayan devrimci-demokrasiyi temsil eden sayısız akımın durumundan da bunu görebiliriz. Komünist partiler oldukları halde zamanla Marksizm-Leninizm’den kopan partilerin deneyiminden bunu görebiliriz. SSCB’nin, SBKP’nin tarihsel deneyiminden bunu görebiliriz.

Sınıf mücadelesinin gelişim seyrinde yaygın bir şekilde ortaya çıkan bu çelişkiyi görebilmek ve köklü müdahaleyle aşabilmek Marksist-Leninist yöntem, bakış açısı, ilkeler ışığında bilimsel olarak durumun kavranmasıyla ya da bilince çıkarılmasıyla olanaklıdır.

2024 yerel seçimlerinde ortaya çıkan, devrimci alternatifsizlikten CHP’nin yelkenini şişiren anti-faşist öfke patlamasını hatırlayalım. 19 Mart’ta gençliğin militan eylemleriyle önü açılan süreci ve geniş anti-faşist kitlesel hareketi düşünelim. İrili-ufaklı ama son derece önemli ve süreklilik gösteren işçi sınıfının meşruiyet zemininde gelişen eylemlerini, direnişlerini hatırlayalım... “En Marksist-Leninist”i de içinde olmak üzere devrimci öncü kuvvetler süreçlerin neresindeydi, neresindedir?.. Demek ki “öncüyüz” diyen partilerin “reel durumu” ile öncülük iddialarının çakışmaması hiç de nadir görülen bir durum değildir... Büyük bir deneyim olan PKK’nin tarihsel deneyiminden bu bakımdan eleştirel öğrenilmesi gereken ciddi dersler olduğu açıktır. O, Kürdistan’ın özgün gerçeğinde karşılığını bulan ve ulusal demokratik talepler ekseninde halklaşan bir mücadele gerçeğini inşa edebilmiştir...

Açık ki, işçi sınıfı, emekçi kitleler içerisinde olmadan ve gelişmeden toplumsal tepki, sosyal patlamalar da devrimci öncü alternatiflere yönlendirilemiyor. “Devrim kitlelerin eseridir”, “Devrim ezilenlerin eseridir” demekle de kitleler örgütlenemiyor. Eğer durum buysa, bu girdaptan çıkamayan kadro ve yapıların kendi “yanılmazlık” iddia ve ajitasyonunu, son derece romantik olan kendi kendilerine güzellemelerini bir yana bırakması; lafta değil ama pratik-politik mücadelede karşılığını bulacak, yolu açacak bir ideolojik ve örgütsel hesaplaşmayı ve yenilenmeyi başarması gerekir. Burada Leninist eleştiri ve özeleştiri silahının bütünsel kullanılması, her cepheyi kapsayan bir sorgulamanın bilince çıkarılması olmazsa olmazdır... Sorunu, sorunları genel değil de sadece şu veya bu alandaki hatalara, zaaflara, eksikliklere indirgeyen zihniyetin ya da meseleyi dışsallaştırarak kendinin iyi ama başkalarının kötü olduğu propagandasına indirgeyen zihniyet ve alışkanlıkların terkedilmesi gerekir. Fakat bunun kolay olmadığı, koca bir tarihsel döneme dayanan ideolojik ön yargılarla ve alışkanlıklarla şekillendiğini; tarihten ders çıkararak politik bir silaha dönüştürmede sınırlı ilerlemelerin ötesine geçemeyen yapısal gerçekliği dikkate aldığımızda, bu saptamamızın doğruluğu daha iyi görülecektir.

Sınıf ve kitleler içerisinde kendini üretememeyi, yol açamamayı sadece ağır siyasal koşullar ve düşman saldırılarıyla izah edemeyiz; bu son derece önemli bir olgu olsa da asıl sorunun siyasal koşullara yanıt olacak, yolu açacak siyasal çizginin, ideolojik-örgütsel dönüşümün gerçekleştirilememesi ve geliştirilememesi olduğu vurgulanmalıdır. Oysa tüm dezavantajlara karşın herkesin gözleri önünde proletarya ve geniş kitlelerin birikmiş ve çeşitli biçimlerde açığa çıkan toplumsal öfkesi büyümekte, eylemleri de gelişmektedir. Sorunun özü ve özetinin, koşullar elverişli olmasına karşın, “Öncülük” iddiasının gereklerine yanıt verilememesinde somutlaştığı açıktır. Bu gerçeği her cephede, ister “ezilenler”i ister “sınıf merkezli” çalışmayı temel alanlar cephesinde görmekteyiz. Oysa Dağlar kadar birikmiş” deneyimler var. Yani her şeyden önce dönüp kendimize, her yapı kendisine bakmalı. Negatif tabloyu geri yaklaşımlarla dış faktörlere, bazı zaaflara bağlamak körleşmeyi ifade eder. Körleşmeyle, sağırlaşmayla tarihin çağrısına yanıt verilemeyeceğini ise, hatırlatmaya bile gerek yok.

Keza sorunları “Hayatı başarılarla geçmiş ve yanılmaz stratejik önderlik”e, “başarılı, tuttuğunu koparan, yanılmaz önderlik ve önderlerelere, başarılı önderliğe”, “başarılı siyasi önderlik”e, rağmen, “örgütsel yetmezlikle”, “örgütsel önderlik”in yetmezliğiyle, “taktik önderliklerin yetersizliği ve kavrayışsızlığı”yla vb. izah etmek aşırı bir yüzeysellik ve gerilik olduğu kadar, bu hayali, romantik, hayalci izah, her cepheyi kapsayan ve öğüten yapısal krizin kavranmadığını gösterir sadece. Lafta değil, içerik olarak kavranmayan bir tablo ise değiştirilemez, aşılamaz.

Örgütsel alandaki başarısızlık teorik ve politik düzeyde ve derinlikte ele alınmak zorundadır. Örgütsel çizgi ve pratiği politik çizgi, politika, politik önderlik belirler. Politikan, politika tarzın “getto”culuksa, gettoculuğa hitap ediyorsa; politik stratejinin gereklerine değil, öncü çıkış”lara, dar eylemciliğe dayanıyorsa; taktiği, strateji düzeyine çıkarmışsan ya da ikincisini birincisinin yerine ikam etmişsen ya da yaşamında siyasal strateji adına ortada bir şey bırakmamışsan; siyasetten “an”ı, “dönemi” kurtarmayı anlar hale gelmişsen, pragmatizme tutsak düşmüşsen; temsil ettiğin sınıfa “Elveda” diyorsan örgütlenmen de aynı zihniyet ve pratiğin temsilini, kadro ve örgüt tipini koşullayıp üretiyor demektir. Bu çizgiyi temsil ediyorsan, normalin buysa ya da bu çizgiye sapıp bunu da normal kabul ediyorsan, bu demektir ki, söz konusu politika ve politik tarzın örgütsel politika ve tarzının da temeli ve belirleyenidir. Doğru-dürüst kitle çalışması yürütemiyorsan; kendini sınıf hareketi, genel demokratik halk hareketi, geniş kitleler içerisinde üretemiyorsan bu durumda, doğal olarak ne etkin bir kadrolaşma ne de etkin, işlevli örgütler sistemi kurup geliştiremezsin...

Politika, ne bir sınıf politikasıdır, ne de ilke politikası. Marksist bir politik örgütün izleyeceği politikanın tek sağlaması, örgüt olarak, güç ve kudret edinmek, ve iktidar olmaktır.diyen Teori ve Politika dergisinin bu tasfiyeci oportünist çarpıcı savunusu tipik bir ilkesizlik, sınıfın, sınıfın ideoloji ve politikasının reddi, şirazesinden çıkmış pragmatizmi temsil ediyor. Buna göre, güç olmaya bakacaksın, gerisi boştur. Devrimci hareketimizin gerçeği budur. Pragmatizm böyle bir şeydir. Bu kafa yapısı ilk kez post-Marksist Teori ve Politika çevresi tarafından dile getirilmiyor elbette ama sözlerin, analizin içsel bütünlüğü, çarpıcı formülasyonu, devrimci hareket somutunda ideolojik etki gücü, zihniyetin ideolojik hegemonyası düşünüldüğünde göz çıkarmaktadır.Komünist”lik iddiasında bulunanların söz konusu sözlerde ifadesini bulan teori ve pratiğin üzerinde tekrar tekrar düşünmesi, pratiklerini eleştirel sorgulamaları yararsız olmayacaktır. “İdeolojik tutuculuğa”, “sınıfçılık”a dönük “Marksist-Leninist”, “en Marksist-Leninist”, “komünist” eleştiri yapanların Marksizm-Leninizm’le bir bağı kalmadığı bizce açıktır.

Bu yolu izleyen devrimci yapılar, kağıt üstünde yazılanlar bir yana, nerede hareket orada bereket çizgisinde yol almaya çalışıyorlar. Bu açık bir belkemiksizlik ve yönsüzlüktür. Bu yönsüzlük tipik bir pragmatizmdir. Pragmatik gelişme yolu izleyen herhangi bir devrimci yapının devrimci program ve ilkelere dayanan bir stratejisinden, o stratejiye dayanan taktiksel gelişme hattından devrimi zafere taşıması olanaklı değil; dahası bu kafaya göre çalışan, buna alışmış yapılar söz konusu perspektife göre de önemli bir siyasal güç haline gelememiştir ve gelememektedir.

Eleştirdiğimiz zihniyet ve pratik, öteki şeylerin yanı sıra, yapısallaşmış, tarihselleşmiş, taşlaşmış, alışılmış bir bozunumun ifadesidir. Bu tablonun doğal, meşru, normal vb. kabul edilmesi, gerçekte, tarihsel zaaflara, ideolojik ve örgütsel tasfiyeciliğe, dar kafalı önderlik/öncülük anlayışına ve gettoculuğa dayanıldığını göstermektedir. Fakat bu “meşruiyet” gelişmenin ana engeli haline çoktan dönüşmüştür. Bu çizgide ısrar ise, biçim ve söylemi ne olursa olsun, daha da derinleşen, daha da katılaşan bir kendini var etme, dar grup yapısına tutunarak ayakta kalma iradesini perçinlemektedir. Altı çizilmelidir: Sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırıları bu durumun anlaşılmasını alabildiğine zorlaştırmaktadır. Bu bir olgudur. Görmezden gelinemez. Bu saldırıların yarattığı ağır kayıplar ve açtığı yıkımlar elbette ki küçümsenemez. Fakat bu çemberin, zaaflı şekillenmenin mutlak kırılması ve aşılması gerekiyor. Dar yapılar, kendine dönük yapılar kalarak sorunlar çözülemez...

Devrimci hareketimizin nesnel durumu, ağır siyasal koşulları göğüsleyemediğini gösteriyor. Başat irade kırılması, kendine dönüklük, adını hak edebilecek bir kitle çalışmasının olmaması aynı zamanda söz konusu durumun ürünüdür. Bu durum, sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırılarının daha da yıkıcı olmasına yol açmaktadır...

Çıkış, arayış, yenilenme yönelimlerinin başarısız olmasının başta gelen nedenleri bilince çıkarılamadan da çözüm yoluna girilemez. Kaldı ki bu nedenleri bilince çıkarmak ve pratikleştirmek ilk temel adımı oluşturacaktır sadece... Biliyoruz ki, her devrimci örgüt başarılı olmak istemekte, iyi niyetli devrimci çabalar göstermekte, çözüm arayışları sürmektedir. Sorun şu ki, kısmi devrimci çabalar ve devrimci niyetlerle yapısal ve güncel sorunlar çözülmüyor. Teori, politika, örgütlenme alanlarında bütünsel ve dinamik eleştirel bir yenilenmeye ihtiyaç var... “Teorimiz mükemmel ama pratiğimiz yetersiz”, “politikamız mükemmel ama örgütlenmemiz yetersiz”, “örgütlenmemiz mükemmel ama kitleleri kazanamıyoruz”, “önderliğimiz mükemmel ama örgütlerimiz, kadrolarımız bunu anlayamıyor” gibi ya da özü buraya çıkan/varan abartılı, romantik, hayali “analiz” ve ajitasyonla sorunların çözülemeyeceğini, sınıf mücadelesinin genel ve güncel gereksinmelerine yanıt verilmeyeceğini her “ortalama akıl” anlayabilir. Ama çoğu zaman bunun böyle olmadığını da biliyoruz. “Ortalama akıl” söz konusu yapısal, tarihsel köklü zihniyete, geleneğe, tarza, kültüre göre şekillenip kötürümleşmiş; güncelde de kendini yeniden ve yeniden üretmeye devam etmektedir. Bu sorun niyetle, niyetlerle ilgili değildir. Sınırlayarak söyleyelim; küçük burjuva sınıfın tutuculuğu ve ön yargıları büyük bir güçtür. Konu babında bu gerçeği görmemiz ve analiz etmemiz gerekiyor. Keza, tarihte devrimci geleneklerin büyük ve geliştirici bir güç olduğunu biliyoruz ama geri, gelişmeyi önleyen, köklü kopuşulamayan gelenekler de bir o kadar büyük bir güçtür ve bu ikincisi, “ortalama bir aklın” anlayabileceği şeyi de görünmez hale getirmede aktif bir rol oynamaktadır...

İstediğiniz kadar mücadeleci olun, istediğiniz kadar bedel ödeyin söz konusu zaaflara tutsaklığın zincirlerini kırmadan tarihin, sınıfın, halkların geleceği demek olan devrimciliği, devrimi yapacak devrimciliği başarıyla inşa edip geliştiremezsiniz; tarihte de bunun tek bir örneği yok. Devrimi anlamayan devrimciliği kendi dışında, başka yerlerde değil, kendinde arayıp bulacaksın; ideolojik ve örgütsel olarak hesaplaşıp yolu açacaksın. Bunun ortası yok. Yapılmayan, yapılmasına yaklaşılmayan da bu. Ağır bedeller pahasına ısrarla devrimcilikte direnmesine karşın yarım asrı aşan tarihsel deneyim, devrimci hareketimizin yapısal ve tarihsel zaaflı gerçeğiyle kopuşamadığını; devrimci hareketimizin nesnel olarak bir tarihsel döneminin çoktan tükendiğini; “devrimi anlamayan devrimcilik”le belirlenen döneminin yeni bir dinamizm ve atılım evresinden geçerek yeni tipte bir devrimci gelişme dönemiyle, devrimi yapacak devrimcilikle aşılacağını göstermektedir. Açık olan şu ki, eski kilitle yeni kapı açılmaz, eski kilitlerle yeni kapılar açılamaz. Bu kopuş ve niteliksel sıçramanın hangi yollardan geçerek gerçekleşeceğini ise süreç gösterecektir.

DEVAM EDECEK