KİTLELER YOKSA TAZE KAN DA YOKTUR
Dar grupların (parti, örgüt, çevre vb.), sınıf mücadelesinin gereklerine ve gereksinmelerine yanıt verememeleri aynı zamanda proleter sınıf hareketiyle, genel demokratik halk hareketi ile ciddi bağlarının olmamasıyla, kitlelerden kopukla ya da alabildiğine zayıf bağlarla, kitleleri kazanacak devrimci kitle çizgisi izleyememeleri ile belirlenir. Ne yazık ki, öncü parti ve grupların proletarya ve emekçi kitlelerle, onların mücadeleleriyle ciddi bağları yoktur. Birkaç yüz kişiyle, birkaç bin kişiyle sınırlı kalan yapılardır. Yapıları ve çalışmaları “öncü çıkış”larla, oldukça sınırlı bazı örnekler hariç, grev ve direnişlere dışarıdan yardıma gitmeyle, basın açıklamalarıyla, dar bir alana sıkışmış ajitasyonla sınırlıdır. Oysa söz konusu bağların varlığı yaşamsaldır. Proleter ve emekçi kesimlerle geniş bağların varlığı, kitle hareketine bağlanmış öncü bir eğilim olmak, öncü yapıların bürokratik, yüzeysel, romantik, artçı vb. zaaflarını aşabilmelerine uygun koşullar yaratır ya da öncü yapıları kendilerini özeleştirel düzeltmeye zorlar.
Doğru siyasi çizginin yanı sıra, proleter ve halk hareketi ile birleşmiş olmak, devrimci stratejik amaçlara varmanın, zaferi kazanmanın zorunlu şartıdır. Sözde değil ama fiili olarak bu gerçeği içselleştiremeyen, pratik-politik duruşunda ve yöneliminde somutlaştıramayan herhangi bir komünist ve devrimci yapının gelecek vadetmesi, devrimci tarihsel ve politik misyonunu başarıyla yerine getirmesi olanaklı değildir. Türkiye devrimci hareketinin bu bağlamda temel, yapısal bir tarihsel zafiyetle şekillendiğini görmekteyiz. Kuşkusuz ki bu durum, eleştirel ele alınması ve aşılması gereken bir tabloya işaret etmektedir.
Günü birlik, kısa erimli düşünen partiler devrim ve sosyalizm kavgasının stratejik çıkarlarına göre düşünüp davranamaz. Onlar pragmatiklerdir (“reel politiker”). Devrimci kararlılık, ödenen bedeller, ahlaki erdemler vb. bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Bu zafiyet özellikle geri ülkelere ait tarihsel kültürün ve yetişme tarzının gerçeklerinden birisidir.
Küçük burjuvazi, anlık ve gündelik, kısa erimli çıkarlarına bakar. Onun ufku stratejik düşünme ve davranmayla şekillenmez. Esnaf kafalıdır. Anı yaşamaya bakar. Küçük hesaplar yapar. Küçük mülkiyetçiliğin dar kafalılığı, küçük hesapları, manevraları vb. onu şekillendirip belirler. Kendini dünyanın merkezine koyar. Kendine dönüktür. Kendine tapınır. Herkesten itaat ve biat bekler ve dayatır. Bu olgu, devrimci harekette kendine tapınma, aşırı abartı, romantizm, dar grupçuluk, dar pratikçilik, idare-i maslahatçılık, bürokratik merkeziyetçilik ve elitisizm, kendiliğindencilik, pragmatizm, ilkesizlik, devrimin kitlelerin eseri olduğunu haykırırken kendini kitlelerin yerine koyan zafiyetler biçiminde yansır...
Dizimiz boyunca işaret ettiğimiz bürokratik merkeziyetçiliğin, bürokratik bağımlılığın, bürokratik biçimselliğin, çifte standartın, bürokratik elitisizmin inşası aynı zamanda sözünü ettiğimiz sağlıksız sürecin karakteristikleridir. Şu veya bu biçimde bürokratik merkeziyetçiliğin ve bürokratik bağımlılığın demir pençesine düşen, sınıftan ve kitlelerden kopuk yapılar kaçınılmaz olarak iç dinamizmini de yitirerek kendilerini yenilemenin, öncüler olarak gelişmelerinin önüne kalın bir duvar örmüş olmaktadırlar. Devrimci hareketimizin (burnundan kıl aldırmayanları da dahil) gettolaşmış olmasının bir diğer anlamı söz konusu dinamizmin körelmiş, bastırılmış, kötürümleşmiş olmasıdır. Bu olgu tasfiyeciliğin, oportünizmin, pragmatizmin, romantizmin sürekli indirdiği darbelerle ortaya çıkan niteliksizliğin ifadesidir. Proletarya ve halktan kopukluk taze kan akışını önlediği gibi, iç dinamizmin tükenişini, yaşlanmış, güçten düşmüş, romantizmle, tek yanlı manipülasyonla, böbürlenmeyle durumu kurtarmaya çalışan, kendine tapınan yapısal gerçeğin altını çizmektedir. “İrade”, “iktidar ruhu”, “adanmışlık”, “feda ruhu”, “illegalite”, “silahlı mücadele” vb. üzerine istediğiniz kadar yazıp çizin, çağrılar yapın; buradan milyonlara, on milyonlara yönelen, giderek dayanan bir irade, öncülük, önderlik, iktidar ruhu çıkmaz. Nesnel olarak bu çağrılar kendine dönüklükle, kendi dar yapısını ayakta tutmaya çalışmakla sınırlı yüzeysel bir aklı ve pratiği temsil eder ve etmektedir.
Bu gelişme, objektif bir temele, küçük burjuvazinin sınıfsal karakterine; komünist partiler söz konusuysa, bu partilerin küçük burjuvaziye teslim olmasına dayanır.
Lenin’in “Devrimde Proletaryanın Görevleri” başlıklı makalesinde ısrarla altını çizdiği gibi;
“Gerçek yaşamda küçük burjuvazi burjuvaziye bağımlıdır... Burjuvazinin dünya görüşünü izler.”
Bu sorunu sınıflı toplum olgusu, burjuva ve küçük burjuva baskı ve kuşatmayla birlikte incelemek gerekir. Oportünizme, romantizme, pragmatizme, idare-i maslahatçılığa, bürokratizme, elitist kategorileşmeye, iç demokrasi yokluğuna ve getto mantığına ve işlerliğine dayanır hale gelen yapılar, söz konusu içeriden ve dışarıdan gelen burjuva baskıya zaten teslim olmuş yapılardır. Bu bağlama dayanır hale gelen yapıların, durumun teorisini yaparak kendilerini koruma ve meşrulaştırma yönelim ve duruşu; bunu da kutsal bir ayine dönüştürmeleri gerçekte yenilenme niteliğini tükettikleri anlamını gelir. Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın bu tabloyu temsil eden teori ve pratik, dar bir yapının gereksinmelerini bile karşılamayan bir politik öncülük iddiasından ibarettir.
Bu bağlama dayanan yapıların öncülük, önderlik teori ve pratiklerinin nesnel özünü kendiliğinden hareket önünde boyun eğiş ve devrimci kendiliğindencilik oluşturur. Lenin’in dediği gibi, bu, sağ oportünizmle sağ oportünizmin tersyüz edilmiş biçimi olan “sol” oportünizmin ortak kökü ve özüdür. Artçı konumda olan öncü yapılar, bunu istedikleri, hedefledikleri için değil, mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt veremedikleri için öncülük iddialarının hakkını veremezler. Bu çok katmanlı bir yapısal kriz durumudur ve krize teslimiyet kendi özgün koşulları içerisinde kendini yeniden ve yeniden üreterek devrimci iddianın kaybında somutlaşmaktadır. Özü sağcılık olan “sol” romantik keskinlik de bu hastalığa çare değildir. Burada başarısızlık ve yenilgiler, bir tür kendini tekrar, irade kırılması, tarihten dersler çıkarılamaması, mücadelenin yeni dönemeçlerinin kavranamaması ve pratikte yanıt olacak seçeneğin, seçeneklerin geliştirilememesi söz konusu girdaba düşmenin ya da zaten o girdaptan hiç çıkmamış olmanın nesnel doğal sonuçlarıdır. Üstelik burada sonuçların nedenlere dönüşerek kemikleşmiş ve biçim değiştirmiş bir tarzda kendini sürekli üretmesi tarihsel gerçeğiyle karşı karşıyayız...
Çok yönlü sınıfsal ve tarihsel karakterde bir sorunla, sorunlar dizgesi ile karşı karşıyayız. Bu sorun, berbat oportünist bireylerin rolü ne olursa olsun, salt tek tek oportünist bireylere ve kliklere indirgenemez. Oportünizm, tasfiyecilik, romantizm, bürokratizm, elitizm sınıfsal temeli olan sosyal tarihsel olgulardır. Komünist bir parti söz konusu olunca, bu sorun, proletarya sosyalizmi, Marksizm-Leninizm, Bolşevik parti teorisi ve pratiği ile bağdaşmayan bir teorileştirmenin/teori ve pratiğin ve giderek bu çizgiden kopuşmuş olmanın sorunudur. Bu gelişmenin dayandığı sınıf, küçük burjuvazidir; önderleri ise, küçük burjuva oportünist kadro ve kliklerdir. Teorik arka planı, ideolojik ve örgütsel nedenleri açığa çıkarılmadan bu mesele ve yıkımın Leninist kavranışı da olanaklı değildir. Küresel ve yerel düzeyde yaşanan çok katmanlı yapısal kriz gerçeğiyle ve krizin aşılamaması olgusu ile karşı karşıyayız. Özellikle 90’lardan bu yana küresel, bölgesel ve Türkiye gerçeğinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel, jeopolitik köklü dönüşümleri, ağır mı ağır yenilgileri kavramadan da meseleleri bilince çıkarmak olanaklı değildir...
Marks’ın şu sözleri üzerinde düşünmek ve öğrenmek değerli bir çaba olacaktır:
“Bir teori, ne kadar sıradan insanların ellerinde ayağa düşerse, o kadar karikatürleştirilip zavallılaşır. Bir düşüncenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik de onu savunur gibi yapanların içini boşaltmasıdır.”
Bu olguları köklü, bütünsel, eleştirel bilince çıkaramayan devrimci parti ve çevrelerin gerçeğini, yazılıp çizilenlere göre değil, sınıf mücadelesi içerisinde tuttukları yere, tarihsel gelişme hattına, fiili gerçeklerine, 50 yılı aşan tarihsel deneyiminin eleştirel derslerine dayanarak kavramaya bakmak gerekir...
“Abartı Hastalığı” ana başlıklı yazı dizimiz burada sonlanmış bulunuyor.
Üzerinden atlayamadığımız bazı önemli siyasi gelişmelerden dolayı, yazı dizimizin bölümleri değişik tarihlerde yayımlamak zorunda kaldık.
Diziyi derli-toplu incelemek isteyen okura, makalelerin yayınlandığı tarihleri ve bölümlerini aşağıya aktarıyoruz:
I. BÖLÜM, 9 Aralık 2025 Salı.
II.BÖLÜM, 11 Ocak 2026 Pazar.
III. BÖLÜM, 19 Temmuz 2026 Pazar
8 Ağustos 2026 Cumartesi
23 Ağustos 2026 Pazar
SON
