Translate

23 Ağustos 2026 Pazar

“HEP BAŞARILI ÖNDERLİKLER”

 

HEP BAŞARILI ÖNDERLİKLER”



Devrimci bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız.” (Lenin, Devrimci Maceracılık)

Reformist Turati’nin —bu Kautsky yandaşının— niyetinin savaşı haklı göstermek olmadığına inanalım. Fakat politikada niyetlerin değil eylemin, iyi niyetli dileklerin değil gerçeklerin, hayallerin değil gerçekliğin geçerli olduğunu kim bilmez?” (Lenin, SE C. 5, s. 272, bba.)

I

Daima başarılı olan önderler” var ama her “ne hikmetse” devrimci hedeflerine başarıyla yürüyemeyen, kendilerini şöyle ya da böyle tekrarlayan örgüt ve partilerin varlığı da göz çıkarıyor. Bu bir tesadüf mü?! Tesadüf olmadığı açıktır. “... niyetlerin değil eylemin, iyi niyetli dileklerin değil gerçeklerin, hayallerin değil gerçekliğin geçerli olduğunu” kabul etmeden gerçek durumu bilince çıkarmak, dünyayı değiştirme eyleminde somutlaşan gerçek bir öncü inşa etmek olanaklı değildir. Bir misyonu temsil etmek samimi beyanı ve bu doğrultuda devrimci mücadele yürütmek tek başına o misyonu başarıyla yerine getirmek için yeterli değildir. O halde tablonun ilkeli sorgulanması, özeleştirel düzeltilmesi zorunludur. Objektif gerçeği temel alarak değerlendirmeler yapılmadığında subjektif değerlendirmelerle verili duruma boyun eğmek kaçınılmazdır. Hep başarılı olan önderlikler”le bu sorgulama ve özeleştirel düzeltme yapılamaz. Burada söz konusu ettiğimiz şey, “hatalarımız, zaaflarımız, eksikliklerimiz var, ama diyerek durumun teorisini yapan “özeleştiri” değil, öncü kuvvetlerin kendilerine biçtiği tarihsel ve güncel misyonla gerçek yaşamda tuttukları yer açısından orta yerde duran uçurumdur. Bu uçurum, birkaç yılla da sınırlı değil, genel, sürekli, yapısal bir uçurumdur. Bu uçurum, devrimi yapacak devrimciliğin önünde engel olan uçurumdur ya da bu uçurum, devrimi yapacak devrimciliğin tarihsel ve güncel olarak inşa edilemediğinin, ondan ne kadar uzak olduğumuzun ifadesi olan bir uçurumdur.

50 yılı aşan bir tarihsel deneyime ve bu deneyimden çok yönlü ders çıkarma girişimlerine rağmen proletarya ve halk kitleleri nezdinde politik-maddi bir güç olacak öncü bir güç geliştirilemiyorsa ve geliştirilememişse bu olgunun nesnel ve bilimsel anlamı olması vardır. Subjektivizmle, romantizmle, kaba materyalizmle, pragmatizmle, eklektisizmle, tasfiyecilikle, yüzeysellikle şekillenen; tüm anlamlandırma çaba ve yönelimine karşın bilimsel yöntem ve analize dayanmayan zihniyet ve kategorilerle (teori, pratik, önderlik, nitelik) bu olgu bilince çıkarılamaz. Bu bağlamda söz konusu bütünsel hastalığın sözcülüğüne soyunan “önderlikler” ve önderlik anlayışları, objektif olarak, miadını doldurmuştur. Bu çizgi ve formasyonlarını temsil eden “yanılmaz önderlikler”, zafere gidecek başarılı bir devrimciliğin (devrimi yapacak devrimciliğin) önündeki ana engeldir. Kendine vurgun, kendini amaçlaştırmış, kendisiyle hesaplaşamayan, fanatizm derecesinde tutucu, dilediğini yapmayı kendine hak gören manipülatif dizginsiz egoizmle şekillenmiş; yaşlılık hastalığının hem esiri hem de genişletilmiş yeniden üretiminin temsilcileri haline gelerek niteliksel sıçramanın önünde engel hale gelmiş küçük burjuva kategorilerle ne yol yürünebilir ne de yol açılabilir. Temel ve güncel yakıcı sorunlardan birisi de bu bağlamdaki yapısal sorunların köklü çözümü ve yolun açılabilmesidir.

Eski devrimci kuşaklar iyisiyle kötüsüyle yapacağını yapmış, geride önemli bir tarihsel miras bırakarak çoktan miadını doldurmuştur. Daha ötesi yoktur. Fakat daha ötesine bakmak ve geçmek zorunludur. Yeni dönemi yeni devrimci kuşaklar açacaktır. Söz konusu mirasın eleştirel dersleriyle silahlanıp geleceği inşa edecek olan yeni kuşaklardır. Geçmişten gelecek için iç bütünlüklü eleştirel dersler çıkaran bir kafayla, devrimci mirasın güçlü yönlerini alırken zaaflarıyla kopuşan bütünsel yeniden inşa kaçınılmazdır. Yeni kuşaklar da idealize edilemez ama yeni kuşakların öne çıkması ve belirleyici rolü oynaması tarihsel ve güncel bir zorunluluktur. Bu kuşak, proletarya ve halkların güçlü, köklü, yeni devrimci atılımları üzerinde ortaya çıkarak öncülük iddiasının gereklerine yanıt verecek yeni bir kuşak (ve kuşaklar) olacaktır. Temel, zorunlu, yakıcı sorun bu nesillere dayanan devrimci ve komünist bir teori ve pratiğin inşasıdır. Çözüm halkası budur.

Bu analiz karşısında tahammülsüzlükle ayağa fırlayıp kendi “büyük liderlik”lerini haykıracak berbat tipler her tarafta mevcuttur. Kendi gettolarında kendine tapınan, yaşamlarını kişi kültü (fetişizm) inşasına adamış, çifte standart ve manipülasyon silahını kuşanmış, tek amacı kendisi olan küçük burjuva narsist, kariyerist, manipülatör zihniyete ve tiplere zerre kadar değer vermeden yürümek de yolu açmanın zorunlu bir diğer sac ayağıdır.

II

68 kuşağı” öne çıkarak devrimci hareketimizi omuzlarında taşıyan kuşak oldu. Sonra “78 kuşağı” öne çıkarak devrimci hareketimizin taşıyıcısı oldu. Devrimci hareketimizin tarihinde bu iki kuşağın özel ve belirleyici bir rolü oldu. 2026 yılındayız. Kuşkusuz ki, 68 ve 78 kuşaklarından sonra yetişen kuşaklardan da çok sayıda devrimci kadro yetişerek mücadeleye değerli ve ciddi katkılar yaptı. Ne var ki, daha sonra yetişen kuşaklar devrimci hareketimizin tarihsel gelişiminde sözünü ettiğimiz kuşaklar kadar belirleyici rol oynayamadı.

Bunun birden fazla nedeni var. Ancak öne çıkan neden, bu kuşaklardan gelen genç kadroların kemikleşmiş ve kendini aşamayan, yaşlılık hastalığıyla gelecek vaat etmeyen organizasyonlara/yapılara asimile ve entegre edilmiş ve ediliyor oluşudur. Eski kuşakların yeni tarihsel evreye yanıt vererek yolu açamaması gibi yeni kuşakların bağımsız, eleştirel akla dayanan, geçmişin deneyimlerinden de yararlanarak dar yapıları ve kendilerini aşamamasının içerisinden geçilen tarihi konjonktürel nedenleri de vardır. Ancak tarih ve konjonktür ilişkisinde, yapısallaşmış, kemikleşmiş, gelişmeyi, niteliksel yenilenmeyi önleyen değerler ve alışkanlıklar sistematiği önde gelen nedeni oluşturmaktadır. Kendini aşarak büyük devrimci amaçları gerçekleştirme iddiası ve pratiği ile ortaya çıkan bazı önemli, yol açabilecek girişimlerin, yeniden “geçmiş”in ağırlığına teslim olup kendisini tekrarlamasının da önde gelen nedeni bu bağlama oturmaktadır. Ancak sorunu salt “geçmiş”e bağlamak, geçmişle izah etmek de diyalektik materyalist yöntem ve analizle bağdaşmaz. 12 Eylül yenilgisi, 89/91 dönemecinin yaşamsal etkilerini ve sonuçları daima göz önünde bulundurulmalıdır... Özellikle de 89/91 çöküşüyle içerisine girilen tarihsel dönemeçle çözülmesi gereken yeni ve ağır sorunlar gündemleşti. Tarih ve tarihsel konjonktür bağlamında bu iki “hikaye” üst üste bindi, iç içe geçti. Bu çakışma, yolun açılamaması, kendini iç bütünsel aşamama gerçeğinde komünist ve devrimci hareketi yaman ezdi... Dolayısıyla tarihsel deneyimin eleştirel içselleştirilerek aşılamamasıyla (tasfiyecilik “aşma” değildir)

yeni dönem ve dönemecin sorunlarına yanıt verilerek kendini aşamama bütünsel bir tablo olarak gündemleşti. O halde sorunu salt, sözgelimi 89/91 dönemeciyle içerisine girilen tarihsel konjonktürün ağırlığı ile izah etmeye kalkmak da yüzeysel ve tek yanlı bir bakış açısı ve analizi ifade eder. Tarih ve konjonktür ilişkisinin bütünsel ele alınarak incelenmesi gerekir...

Bu bağlamda MLKP deneyimi kendi özgünlüğü içerisinde eleştirel ele alınması gereken önemli bir deneyimdir. MLKP’nin doğuşu (10 Eylül 1994) Birlik Devrimi üzerinden komünist hareketin daha yüksek bir niteliğe sıçramasıyla belirlendi. Ancak MLKP, Marksist-Leninist, proletaryanın sınıf bakış açısına dayanan devrim ve sosyalizm hedef ve amaçlarını, çizgisini özellikle 2000’lerin ilk yıllarından itibaren hızla terke (tasfiyecilik) yöneldi. Daha yüksek bir niteliğe dayanan bu ilk temel değerli çıkış ve sıçrama, iç, bölgesel, uluslararası koşulların baskısı altında yönünü kaybetmeye başladı (üstelik hızlı bir şekilde). MLKP, yeni dönemin özgün deneyiminin eleştirel geliştirilmesine dayanan köklü ve oturmuş bir devrimci yapıya dönüşemeden kendi öz çizgisini terk etti. Kendi Leninist ideolojisini, program ve stratejisini, Leninist parti teori ve pratiğini terkederek ezilenlerin Marksizmine, ezilenleri temel alan oportünizme, “ezilenlerin öncü feda bölüğü”ne, küçük burjuva elitisizmin yön verdiği bürokratik merkeziyetçiliğe ve idare-i maslahatçılığa dayanan bir yapıya dönüştü...

İddialı devrimci yenilenme çıkışlarının ilk coşkulu ileri atılışlardan sonra giderek geri çekilişi, yönünü kaybetmesi, bir tür kendini tekrarlayan girdaba kapılarak kendine biçtiği misyondan uzaklaşması ya da kopması devrimci tarihimizin gerçeklerinden birisi olarak yer almaktadır...

III

En parlak sözlerle dile getirilen “derinlik” iddialarına karşın, yüzeysellik devrimci hareketimizin ortak özelliklerinden birisidir. Devrimci hareketimizin bu bağlamda gelişimi eşitsizdir... Derinleştiği çeşitli konular ve zaman zaman kazanılan başarılar olsa da, genel gelişme çizgisi devrimi yapan devrimcilik sıçramasına dönüşemedi. Devrimci hareketimizin bu gerçeği yüzeyselliğini göstermektedir. Tek tek dar grup ve partilerin kendilerini meşrulaştırma aracı rolünü oynayan fakat dar grup yapılarını bile tatmin etmekten uzak tarihsel pratikleri, tarihsel evrimleri eleştirdiğimiz yüzeyselliğin kanıtıdır.

Yukarıda işaret ettiğimiz zihniyet, tarz, siyasi çizgi, bunu temsil eden kadrolar, “önderler” derinlik gösterilerine karşın gerçekte küçük burjuva yüzeyselliğin esirleridirler. Her şeye karşın, bu bağlam ve bağlama dayanan şekillenmenin kimi önemli bölükleri kimi zaman ve kimi dönemeçlerde önemli bazı gelişmeler ve kazanımlar yaratsa da, temelde yeni döneme yanıt vererek kendilerini aşamadılar. En parlak atılımlar bile bir zaman sonra geri çekilerek dibe vurdu. Bu tesadüfi değildir. Tarihin çağrısına güncel köklü yanıt veremeyenler, kendini aşacak ilkeli devrimci yenilenmeyi başaramayanlar tüm iddialı sözlere karşın, yüzeyselliğin esiri olmaktan kurtulamadılar. Öyle ki, bu yüzeysellik (sağdan “sol”a, “sol”dan sağa yalpalama, ortacılık, eklektisizm, romantizm, mistisizm, mesihçilik, grup narsizmi, mezhepçilik, pragmatizm, esen rüzgara göre yön çizmek vb.) tasfiyeci oportünizmin ve temsilcilerinin ana karakterinin görüngüleri olmaya devam etti.

Marks’ın dediği gibi;

"Bunlar şeylerin en yüzeysel görünüşlerinden derlenen günlük önyargılar"a dayanırlar, "Ardından da, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, esrarlı bir ifade tarzıyla 'yüceltilmesi' ve 'ululaştırılması' " yöntemiyle, perspektifiyle, ruhuyla, oportünizmiyle, romantizmiyle hareket ederler. Kuşkusuz ki bu çizgi, duruş, değerler manzumesi, nesnel olarak devrimi yapacak devrimciliğin yadsınmasında, kendine güzellemeler yazan ve propagandasını yapan dar bir grup/mezhep olarak kalmada ifadesini bulur. Yüzeysellik; ben merkezcilik; algı inşasına dönük sloganik, gösterişçi dil ve literatür inşası; tek yanlılık, böbürlenme, aşırı abartı, gerçekleriyle bağdaşmayan iddialar (iddiacılık), mesih kompleksi ve kibiriyle yönetme, grup narsizmi/dar grupçuluk; bardağı sistematik olarak dolu gösterme ya da bardağın boş kısmını kurnazca gözlerden kaçırma; eklektisizme, pragmatizme ve mistisizme dayanarak kendi gettosunda kendi etrafında büyülü” haleler ören manipülasyon; kadro eğitimini romantikleştirip dramatize ederek motivasyon yaratma; göğüslenemeyen ağır siyasal koşulları durumun teorisini yaparak, akılcılaştırarak başarısızlıklarını örterek yönetme; yapısal sorunları, yapısal krizi, başarısızlıkları, irade kırılmasını dışsallaştırarak “analiz” etme ve sunma; eğer varsa kısmi başarıları “devasa başarı” ve “yetkin önderlik”in kanıtı olarak sunma; bu yol ve yöntemlerle eleştiriyi bastırma, açıklık ilkesini, örgüt içi aleniyeti, köklü eleştiriyi, hesap sormayı ve özeleştiri talebini “güvensizlik”, “güvensizliği kışkırtma”, “prestij sarsma”, “parti düşmanlığı” vbg. manipülasyonuyla etkisizleştirme vb. vb. söz konusu tablonun görüngüleridir.

IV

Bu durum ve biçimlenme gökten zembille inmez, objektif bir durumdur. Böyle bir önderlik anlayışı, "önderleşme", “öncüleşme”, böyle bir siyaset tarzı, böyle bir örgüt anlayışı, böyle bir kadro politikası sıradan bir hata olmaktan çıkarak zafiyetten hegemonya kurmaya sıçradığında, yapıyı ve kadroları girdabına çekerek yoldan çıkardığında; bu durumda ortaya çıkan, kurulmak istenen ya da kurulmuş hegemonyaya dur diyerek mücadele eden komünist ve devrimci kadroların bir tehdit olarak görülmesi ve binbir biçimde tasfiye edilmesi de kaçınılmazdır. Bu eşyanın doğası gereğidir. Bu bağlama dayanan “öncü”lük ve yapılanmanın devrimci stratejik hedeflere doğru başarıyla yürümesi, gündelik ve dönemsel mücadeleyi stratejiye bağlı örgütleyerek geliştirmesi olanaklı değildir. Aksine, ideolojik ve örgütsel tasfiyecilik sayesinde ortaya körleşmiş, sağırlaşmış, kötürümleşmiş, sessizleşmiş, daralmış, öz güveni zayıflamış bir kadroya dayanan; idare-i maslahatçılığı ayakta kalma ideoloji ve pratiğine dönüştürmüş bir yapı;tepe”de elitleşmiş küçük burjuvazi aşağıda ise “biat”ı, “iyi er” olmayı öğrenmiş politik bir yapı çıkar.

İlginç” olan da bu hastalıklı tablonun yaratıcıları bu yıkımı daima kendi “büyüklük”lerinin kanıtı olarak okur ve okuturlar. Fakat buradan öncülük değil, oportünist çürüme çıkar. Objektif karakteri itibariyle böyle biçimlenmiş yapılar, devrimcilikte ne kadar direnirlerse dirensinler, ne kadar mücadeleci olurlarsa olsunlar, devrimci ve sosyalist hedeflerine ulaşamazlar; müthiş bir enerji kaybıyla ve ağır yaralı bir yaşamlapatinaj” yapmaktan kurtulamaz, öncülük iddiaları sadece iddia olarak kalır; proletarya ve halk hareketinin gereksinmelerine yanıt veremez, onlardan koparak kendi gettolarına sıkışıp kalırlar. Gettolaşma, mültecileşme, kendine dönüklük, kendine övgü, birey ve grup fetişizmi, tasfiyecilik, legalizm, kendini tüketme sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm kavgasının önünü açarak sıçrama yapamamanın dolaylı ve dolaysız yansımalarıdır. Sınıf mücadelesinin gerçekleri, tarihsel deneyim dün olduğu gibi bugün de bu gerçekleri göstermeye devam etmektedir. Kuşkusuz ki bu iyi bir durum değildir ve mutlaka ılması gereken tarihsel ve güncel gerçeğe işaret eder...

V

1971 devrimci hareketinden bu yana geçen on yılların ardından bu pozisyonda olmak/kalmak bir erdem, bir başarı değil, devrimci hareketimizin acı tarihsel gerçeğidir. İçtenlik, tutku, feda ruhu, kahramanlık güzel değerlerdir ancak sadece veya esas olarak bu değerlere dayanarak, bu değerleri idealize ederek hiçbir devrim zafere erişememiştir. Burada belirleyici olan doğru ideolojik-siyasal-örgütsel çizgi ve pratiktir. Marksist-Leninist aklın, diyalektik materyalist yöntem ve analizin, devrimci sağduyunun yönettiği; aklın, cesaretin, deneyimin, yeteneğin, ikna gücünün sentezine dayanarak kendini sürekli aşan bir partili öncülüktür.

Lenin’in dediği gibi, kitleler olmadan bütün güzel sözler boştur. Kitleler olmadan bütün bombalar etkisizdir. Devrim kitlelerin eseridir...

Dar bir yapının bile gereksinmelerini karşılamayan bir öncülükle sınıfa, sınıfın öncülüğünde kitlelere önderlik yapılamaz.

Marksizm-Leninizm’e sıkı sıkıya bağlı kalmadan, teori ve pratiğin, strateji ve taktiğin, örgütsel çalışmanın merkezine proletaryayı, proletarya hareketini koymadan ve bu yolda tutarlılıkla yürümeden; bu eksende genel demokratik halk hareketini yönlendirmeye yönelmeyen herhangi bir partinin “Marksist”lik, “komünist”lik iddiası boş bir sözden ve manipülasyondan ibarettir. Bu çizgiye reddiye yazanlar, bu çizgiyi terkedenler komünist değil, oportünisttir...

Ekleyerek geçiyoruz; acı olan bir diğer şey de, göğsünü gere gere komünist olduğunu vurgulamamak, belirleyici olarak komünistliğin yerine “sosyalist”, “sosyalistiz” vurgusunun ve ajitasyonunun geçirilmiş olmasıdır. Bu dil, ideolojik liberalleşmenin dilidir. Komünizm adına propaganda ve ajitasyonun asla komünist olmayan, egemen ulusun küçük burjuva sosyal şoven partisi olan TKP tarafından gümbür gümbür kullanılması, bu alandaki aşırı gerilemeye ve boşluğa oynaması ise her açıdan ibret verici bir durumdur.

DEVAM EDECEK