ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER...
ÖZERK BÖLGE VE SDG TASFİYE EDİLMEK İSTENİYOR
Yazacağımız birkaç makale ile, Rojava üzerine patlak veren gelişmeleri en önemli yanlarıyla inceleyeceğiz.
Yazacaklarımızı, HPG Komutanı Murat Karayılan’ın “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın ortaklaştığı, ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçlerin de onayladığı plan gereği Kürtlere yeni dizaynda yer verilmek istenmediğini”; “Yeni bölgesel dizaynda bir kez daha Kürtlere yer vermek istemiyorlar. Eğer verseydiler, Rojava’ya da yer verirlerdi.” saptamasını göz önünde bulundurarak okumakta yarar vardır. Karayılan’ın bu saptaması Özerk bölgenin ve SDG’nin tasfiyesi meselesinin özüne işaret etmektedir.
Rojava devrimi, Kürt halkı büyük bir baskı, kuşatma ve soykırımcı saldırı altında. Kuşkusuz ki yapılması gereken ilk şey, Rojava’yı iç, bölgesel, uluslararası alanlarda militan kitlesel birleşik seferberlikle savunmak, savaşımı geliştirmektir. Nitekim Orta Doğu’da ve dünyanın dört bir yanında militanca sokaklara dökülen ve sokakları terk etmeyen yüz binlerce, milyonlarca Kürt ve dostları yürünecek yolu büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur. Bu devsel eylemsel süreç, ağır kayıplara uğramasına karşın, şimdilik Rojava’yı, SDG’yi tasfiye etme plan ve saldırısını geri püskürtmüş, savaşım yeni bir evreye girmiştir...
Emperyalizm ve gericiliğin amacı, Rojava’yı devrimci bir merkez olmaktan çıkarmak, Kürt ulusal kazanımlarını yok etmek, dinci faşist katliamcı çetelerin HTŞ önderliğindeki iktidarını sağlamlaştırmaktır. Bu plan ve saldırı, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan merkezli bir politika üzerinde yürütülmektedir. Tasfiye sürecinin lideri Amerikan emperyalizmidir. Rusya, söz konusu devletlerle çıkar çatışmalarına ve emperyalist rekabete karşın, tasfiye sürecinin destekçisi ve suç ortağıdır.
İsrail’e gelince, İsrail için önemli olan şey, HTŞ’den istediklerini almaktı. Paris anlaşmasıyla istediğini alan İsrail Kürt hareketinin tasfiyesini onaylamıştır. Fakat İsrail, özelde Suriye’den gelecek olası ama ciddi tehditlerin farkındadır; bugün HTŞ’nin kontrol altına alınmış olmasına da güvenmemektedir. Gelecekte gerek Suriye’den, gerekse de TC’den gelebilecek tehditlere, keza İran’ı çökertme politikasının gerekleri doğrultusunda Kürtlere ihtiyacının olacağının farkındadır. Bu bağlamda gerek Orta Doğu gerekse de Suriye bağlamında Kürt sorunu karşısında daha özgün hesaplara ve planlara sahiptir. Kuşkusuz ki İsrail için önemli olan tek şey ekonomik, siyasi, askeri ve jeopolitik çıkarlarıdır, yoksa İsrail de Kürdün kara kaşına, kara gözüne sevdalı değildir. Emperyalizm ve gericilik için kendi stratejik ve jeopolitik çıkarları için Kürdü araçsallaştırmak, sırası gelince acımasızca harcamak son derece doğal bir sınıf politikasıdır.
Saldırı ve tasfiye sürecinin emperyalist, siyonist, gerici özneleri, farklı çıkarlarına, aralarındaki emperyalist ve gerici rekabete karşın, Kürtleri feda ederek hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadır. 6-7 Ocak’ta Paris’te yapılan toplantı ve anlaşmanın hemen ertesi günü HTŞ ve MİT’e bağlı cihadist katliam çetelerinin Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan askeri saldırı ve yağma harekatı bu gerçeği kanıtlamaktadır.
PKK ve Rojava’nın tasfiyesi süreci, ABD liderliğinde, ABD ve İsrail çıkarları ekseninde geniş Orta Doğu’yu kapsayan, gerici, emperyalist yeniden yapılandırma stratejisiyle; bu stratejinin önünde engel olan ilerici, devrimci kuvvetlerin ve halkların ezilmesiyle; yanı sıra İran, Irak, Yemen gibi devletleri de her türlü aracı kullanarak “yeniden yapılandırma” yönelimiyle bağlıdır. Gazze’den Rojava’ya uzanan, İran ve Irak’ı da yakıcı bir şekilde hedefleyen tasfiye operasyonları bu kapsamın içerisinde yer almaktadır.
ABD, İsrail, Avrupa için dün SDG ve özerk bölge bir ihtiyaç olarak görülüyor ve destekleniyordu. Sonra güçler dengesi yeniden yapılandı, artık SDG’ye değil, HTŞ iktidarının sağlamlaştırılmasına gerek duyulmaktadır... Bu politika emperyalizm ve gericiliğin ilk defa Suriye ve Rojava’da uyguladığı bir politika da değildir...
Dün olduğu gibi bugün de Rojava’ya dönük soykırımcı saldırı harekatında TC devleti, dinci faşist diktatörlüğün merkezi Erdoğan ve Saray rejimi birinci derece rol üstlenmiştir. Dinci faşist diktatörlük ve elebaşı, HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırması için zamana oynayarak, Rojava’nın tasfiyesi sürecini hazırlamaktaydı. Erdoğan, “dostu” neo-faşist Trump’un başkanlık seçimini kazanmasıyla isteği ortamı elde etti. Erdoğan önce Beyaz Saray’da Trump’la yapılan görüşmede Trumpçu faşist yönetimden istediği “meşruiyet”i elde etti. Karşılığında ABD devletinin ve Trump’ın kirli, sömürgeci stratejisine uygun politikalar izleyeceği sözünü verdi.
Dinci faşist Saray iktidarı, Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin stratejik çıkarları ve politikasının uygulanmasında, Büyük Orta Doğu projesi-stratejisinin (BOP) yaşama geçirilmesinde neo-Osmanlıcı politik çizgisiyle güçlü bir sac ayağı olageldi. Esad iktidarının yıkılması, şeriatçı faşist çetelerin iktidara getirilmesi, Kaddafi iktidarının yıkılması vb. örnekleri ilk hatırlatılacak örneklerdir. Son olarak TC ve Erdoğan’ın Trump’ın, ABD ve İsrail’in Gazze’yi Filistinsizleştirme soykırımcı politikasının aleti olarak “Barış Kurulu”nda yer alması da söz konusu olgunun güncel görünümlerinden birisidir...
Rojava devriminin ezilmesini, Kürt kazanımlarının gasp edilmesini özel olarak gözeten dinci faşist diktatörlük, politikasını “Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Suriye” sloganı ve politikasıyla birlikte geliştirdi. Bu duruş ve yönelim, iç politikada (Öcalan’nın “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı) “Terörsüz Türkiye” hedefine kilitlenmiş sözde “Barış süreci”nde; dış politikada ise terörist cihadist yağmacı çetelerden oluşan IŞİD (DEAŞ), HTŞ ve MİT’e bağlı terörist katillerden oluşan ittifakın Rojava’ya, SDG’ye karşı vurucu güç olarak kullanmasında somutlaştı... Türkiye’de başlayan “Süreç” aynı zamanda Saray faşizminin zamana oynayarak Rojava’yı ezme, tasfiye etme siyasal hedefiyle bağlıydı.
Açık ve kesin olarak vurgulanmalıdır ki, devlet ve Sarayın İmralı’ya uzattığı elle başlayan “süreç” Trump liderliğinde Orta Doğu’nun ABD ve İsrail ekseninde başlayan yeniden yapılandırılmasında rol kapmak; Türk egemen sınıflarına yönelecek olası riskleri önlemek ve denetleyebilmek; Kürt hareketini silahsızlandırıp tasfiye etmek; Rojava’yı ezmek için başlatıldı. Devlet klikleri ve “Cumhur İttifakı”, politik rejimin sürekliliği ön koşulu üzerinde ise birleşmiş durumda... Öcalan’ın izlediği 27 Şubat deklarasyonunda ifadesini bulan politika da (ki yurtsever hareket tarafından “Çağın Manifestosu” olarak tanımlandı) güçlü ve sistemli bir psikolojik harp taktiği ile bu sürecin payandası haline getirildi, getirilmeye çalışıldı. DEM’in pasif, etkisiz, kendi tabanında prestijini sarsacak tarzda tarafsızlaştırılması; Kürt halkı nezdinde kafa karışıklığının yaratılması; CHP’nin devlet terörüyle cezalandırılması; Suriye’de elverişli koşulların yaratılmasına dayanan SDG’nin parçalanması; Rojava’nın varlık-yokluk ikilemine sıkıştırılması bu saptamamızı doğrulamaktadır.
Kuşkusuz ki mesele DEM’i aşmaktadır; burada ana dikkati Öcalan ve çizgisine çekmek gerekir. DEM Öcalan’ın politikasının uygulaması için sadece kolaylaştırıcı bir misyon üstlenmiştir. Bağımsız politika yapma şansı da bulunmamaktadır... DEM’in “Üçüncü Yol” politikasından sapmasının ana nedenini de başka yerde değil, İmralı gerçeğinde, sürmekte olan sözde “Barış süreci”nde arayıp bulmak gerekir...
Not edelim: Öcalan ve yurtsever hareketin Rojava’yı kurtarmak için “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine girdiği analizlerinin tek yanlı olduğu açıklık kazanmıştır. Bu analiz, tek taraflı, üstün körü yapılan reformist ve liberal eksende yaygınlaştırılan manipülatif bir analiz ve propagandadan ibaretti, ibarettir. Mesele Rojava’yı da içermekle birlikte, daha geniş bir bağlamda ele alınmalıdır.
Değerlendirmelerimizi yayınlayacağımız makalelerle sürdüreceğiz.
DEVAM EDECEK

