SÖZDE BARIŞ YASASI ÜZERİNE*
“Osmanlı’nın ne yapacağı belli olmaz… Osmanlı’da oyun bitmez… Devlet, köprü olsa üzerinden geçilmez.” (Kürt atasözü)
I
12 maddeden oluşan "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" 10 Ağustos 2026 tarihinde TBMM’de 467 oyla onaylandı. Yasa tasarısı kamuoyu nezdinde hiç tartışılmadı, tartışılamadı. Aksine, gizli-kapaklı bir sürecin ardından, yangından mal kaçırılırcasına önce komisyona, sonra meclise getirildi. Yasa, demokratik değil, anti-demokratik bir sürecin ürünü. Yasanın son ana kadar gizli tutulması, İmralı ve Saray iktidarı “müzakere”siyle tepeden kotarılıp ardından hızla meclisten geçirilmesi, 2024 yılında başlamış olan sürecin karakteristiğiyle uyumludur. Bilindiği gibi, “süreç” şeffaflıktan uzak bir süreç olageldi. Çıkan yasa bir demokrasi ve barış belgesi değil, anti-demokratik karaktere sahip bir “geçiş yasa”dır. Kürt halkı “devletle bütünleşme”yi değil, ulusal demokratik haklarını, onurlu barış, demokrasi, eşitlik, adalet istiyor ve mücadele ediyor. Ancak yasada demokrasinin D’si, Kürdün K’si bile geçmemektedir. Mehmet Uçum’un, Akın Gürlek’in dediği gibi, bu yasa, sadece "PKK'nin tasfiyesine özgü ve geçici bir düzenleme" yasasıdır. Sömürgeci faşist diktatörlük, merkezi dinci faşist Saray iktidarı Kürt sorununu çözmek için değil, yurtsever silahlı hareketi tasfiye etmek, Kürdün elindeki silaha el koymak, devrimci ulusal kazanımlarını yok etmek vbg. nedenlerle “süreç”i başlattı. Çıkarılmış olan yasa da bu gerçeği göstermektedir.
Bu yasaya övgü düzmek, büyük bir tarihsel açılım olarak lanse etmek, “demokrasiye kapıyı sonuna kadar araladığı”nı söylemek doğru değildir. Evet, sermaye devleti ve ordusu, 100 yıllık soruna yaslanan ve Demirel’in ifadesi ile “29. Kürt İsyanı”nı Koçgiri İsyanı, Şeyh Sait İsyanı, Ağrı İsyanı, Dersim İsyanı gibi soykırımlarla bastırıp ezemedi. Bütün gücünü kullanmasına karşın kirli, haksız, sömürgeci topyekün savaşla hedeflerine ulaşamadı. Bunun sonucudur ki (Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte) “terörist başı” dediği Öcalan ile “pazarlık masası”na oturmak ve tasfiyeyi hedefleyen bu yasayı çıkarmak zorunda kaldı. Bu bağlamda yasanın göreli bir değeri var ama bu kadar! Devlet ve Saray, Öcalan’ı Kürt ulusunun meşru temsilcisi olarak değil, “teröristbaşı”, suçlu bir figür görüp ve göstererek ilişkilendi ve ilişkilenmeye devam edecektir.
Hatırlatalım: TBMM’den geçerek yasallaşan kanun, “barış ve çözüm” amaçlı TBMM’de (üstelik yasal bir güvenceye bile dayanmadan) kurulan, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” Raporu’nda ortaya konulan çerçevenin de oldukça gerisindedir. En basitinden herhangi bir yasal düzenlemeyi de gerektirmeyen ve hemen uygulanabilecek AHİM ve Anayasa Mahkemesi’nin bilinen kararlarının uygulanması, Demirtaşların tahliyesi gibi talepler bile yasada yer bulmamıştır. Sözgelimi, hiçbir yasal değişiklik gerektirmeyen ya da doğrudan Erdoğan’ın hızlıca yapacağı “yasal değişiklikler”le gasp edilen belediyelerin geri iadesi gibi atılabilecek adımlar bile yasada bulunmamaktadır. Yasa, Kürt ulusu ve halkına karşı işlenmiş tarihsel suçlarla yüzleşmeyi sağlayacak bir içerikten de sonsuz kadar uzaktır.
II
Yasanın “Kürt sorununu çözme”, “demokrasiye kapı aralama”, hele de “Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır." (Öcalan, iba.) gibi bir perspektifi, hedefi, derdi de yoktur. İktidarın “Terörsüz Türkiye” stratejinin yön verdiği yasa, Kürt sorunu gibi temel bir kabule değil, sömürgeci inkara dayanmaktadır. Dev bir tarihsel sorunu “terör sorunu”na, ulusal mücadeleyi “terörizme karşı mücadele”ye, “terörün ve terör örgütünün tasfiyesi”ne indirgeyen, Kürt sorununa kriminal bir sorun olarak bakan ve gösteren bir içeriğe ve üsluba sahiptir. Yasallaşan taslakta belirtildiği gibi, “Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşum”un tasfiyesidir.
Devlet ve iktidar “Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge”” politikasını gizlemek bir yana açıkça ifade ederek geldi. Tuzaklarla ve kurulacak tuzaklarla dolu yasa sömürgeci sermaye devletinin yok sayma politikasının açık ifadesidir. Hatırlanırsa, Öcalan ve yurtsever hareket bu yasanın bir ilk adım olacağını açıklamıştı(r). Yasadan da görülebileceği gibi gömlek daha ilk düğmesinden itibaren yanlış iliklenmiştir. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkması beklenmemelidir.
Eğer işler “düzgün” giderse binlerce insan rehine yaşamak koşuluyla hapishanelerden çıkabilecek ve ülkesine geri dönebilecektir. Buna rağmen bu yasa, bir “af yasası” da değildir. Yasa PKK’nin “silah bırakması”na dönük özel bir yasadır. Herkesin görebileceği gibi, yasanın MGK’da onaylanıp resmi gazetede yayınlanmasından sonra nasıl uygulanacağı da belirsizdir. Faşist keyfiliğin önünde herhangi bir hukuksal, anayasal engel de bulunmamaktadır. Kaldı ki yasaların ve hukukun uygulanmasının nihai sınırını çizen şey, yasa ve hukuk değil çarpışan güçler arası politik kuvvet ilişkileridir. Siyasal güçler dengesinin devlet ve iktidar lehine olduğu gözardı edilemez. “Süreç” devlet ve Saray’ın inisiyatifi elde tutuğu bir süreç oldu. Bu gerçekleri unutmadan geleceğe bakmak gerekir...
Yasa, rehin alma ve rehine tutma yasasıdır. Silahı da bırakacak olan devlet değil, Kürt halkı ve yurtsever harekettir. MGK’nın ve Erdoğan’ın iplerini sıkı sıkıya elde tuttuğu yasanın uygulama sürecinin anti-demokratik baskı, kuşatma ve saldırganlığın eşliğinde uygulanacağını bugünden söylemek bir kehanet olmayacaktır. Saray’ın belirsizlik ve beklenti yaratma, hesaplı sessizlik, belirsizlik yaratarak rakibi yönetmek, “Gri zon” taktiğiyle sürece yayarak oyalama, yorma, moral bozma, tek yanlı tavizleri dayatarak yol alma vbg. unsurlara dayanan politika stratejisi ve tarzı her aşamada karşımıza çıkmaya devam edecektir.
“Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşum”un tasfiyesidir politikasından demokratik onurlu barış da demokrasi de çıkmaz. Bu yasanın Kürt sorununu demokratik çözüme götürecek “kök yasa” olacağını iddia etmek politik saflığın da ötesinde manipülasyondan ibarettir.
III
Yasanın içeriği ve maddeleri, “Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge” stratejisi ve yönelimine, Erdoğancı dinci faşist diktatörlüğün karakterine, politik hesaplarına ve kurulan tuzaklara uygundur. Yaşanan süreç, Öcalan’ın iddia ettiği gibi “Barış ve Demokratik Toplum” süreci de değildir. Bir tarafın süreci böyle tanımlanması ve propaganda etmesi, “demokratik toplum”u hedefliyor oluşu gerçeği değiştirmiyor. İstenen, niyet edilen, beklenen ile gerçekler arasında bir uçurum varsa bu olguyu halklar nezdinde açıklıkla ortaya koymak, kitleleri seferber ederek faşist terörü ve planları, tasfiyeleri boşa çıkarmak olmazsa olmaz bir görevdir.
Öcalan, “27 Şubat Manifestosu”nda (çağ değişikliği ve) “tarihsel toplum sosyolojisi”ne aykırı düştüğü gerekçeleriyle Kürtlerin temel demokratik haklarından vazgeçtiğini, sadece legalleşmiş, demokratik siyaset yapan bir güç haline gelmek istediklerini deklare etmişti. Bu amaçla çıkarılacak bir yasayla silahlı hareketin tasfiyesinin “hukuki ve siyasi” zemininin hazırlanmasını ve gerçekleştirilmesini, üstelik metin dışı sözlü bir dip notla talep etmişti. Nitekim sadece birkaç kişinin bildiği (Erdoğan-Bahçeli-Öcalan-Barak) bir yasa tasarısı hazırlanıp hızla yasallaştırıldı. Yasanın içerik ve biçim açısından negatif bir karakterle çıkmasının Öcalan ve yurtsever hareketin bir tercihi olduğu elbette ki söylenemez. Fakat güçler dengesi ve sergilenen zaaflar bağlamında yasanın, söz konusu içerik ve biçimle çıkması onaylanmıştır. Yasa tasarısının Kürt halkının hiç olmazsa asgari ölçekte lehine yasallaşması için zorunlu olan her şeyin yapıldığı da söylenemez. “Süreç”le birlikte bir yandan “müzakere” ve pazarlıklar sürerken öte yandan da toplumsal muhalefet güçleri ile birleşik tarzda büyük kitlesel seferberliğe dayanan sokak hareketleri geliştirilebilirdi. Bu bağlamda “müzakere” gerekçesine sığınılarak ağır bir zafiyet gösterildiği açıktır. İmralı’da devletle/iktidarla başlatılan sürecin aleniyet ilkesinden uzak, kamuoyuna kapalı olması sorunun toplumsallaşmasını engellediği gibi Öcalan’ın, yurtsever hareketin, Kürt halkının elini ağır bir şekilde zayıflatmıştır. Şimdi bu vb. gerçekleri görmeden ya da göz ardı etmeden “Bu yasa ancak bu şekilde çıkabilirdi” diyebilir miyiz??! Eleştirel davranmak gerektiği açıktır...
Yasa/kanun, Türk egemen sınıfını, sömürgeci faşist diktatörlüğü ve merkezi Saray iktidarını, kirli, haksız soykırımcı savaşın yürütücülerini haklı tarafa, Kürt halkının ve öncülerinin yürüttüğü haklı ve meşru savaşı ise haksız savaş cephesine, militan ve savaşçılarını “terörist suçlular” kategorisine koymaktadır. Bu kanunun Kürt halkı nezdinde de kabul edilir, sindirilebilir bir kanun olmadığını söylemek bir abartı olmayacaktır. “Yasanın dilini eleştiriyoruz”, “yasanın eksiklikleri var” gibisinden açıklamalarla durumu kurtarmak mümkün değil. Mesele yasanın içeriğinin yanı sıra aynı zamanda o “eksiklikleri”nin ve yasanın dilinin on milyonlar tarafından nasıl algılandığı meselesidir...
“Süreç” boyunca inisiyatifi devlet ve Saray elde tuttu. İki yıla yakın süre Kürt halkı, mücadelesi, temsilcileri devlet ve iktidar tarafından sürekli aşağılandı. Bilinmezlik, belirsizlik, beklenti yaratıp doğru dürüst bir adım atmama, hareketsiz bırakma, zaman kazanma, hareketi çürütme, Kürt halkının ve ilerici güçlerin moral iradesini kırma siyaseti, “Terörsüz Türkiye ve bölge” stratejisi ve taktiklerine dayalı uygulandı. Bu süreçte devlet ve iktidar doğru dürüst bir adım atmaz, daha büyük tavizler elde etmek için Öcalan ve yurtsever güçler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırırken, “sürecin tıkanmaması” adına atılan adımlar, gösterilen fedakarlık ve verilen tavizler tek yanlı olarak Kürt tarafından geldi. Bu gerçeği Rojava deneyiminde de görmekteyiz. “Süreç” Rojava devriminin aleyhine de sonuna dek kullanılmıştır. Bu durum salt Öcalan’ın karşı tarafa koz vermemek için masadan kalkan ilk taraf olmama kararlığına bağlanamaz, yanı sıra, özellikle de Öcalan’ın bütün devrimci kısıtlardan koparak legalleşme hedefindeki ısrarıyla bağlıydı.
IV
TBMM’de yasallaştırılan kanun bir kez daha inisiyatifin devlet ve Saray iktidarında olduğunu tescilledi. Birlikte okuyalım:
“MADDE 1- (1) Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir.”
Özel bir yoruma gerek yok. Faşist iktidara üstünlük ve keyfiyet sağlayan bir yasayla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Kürt halkı bu gerçeği görecek donanım ve deneyime sahip bir halktır...
Yasayla, feshedilen PKK adına tek yetkili ve baş müzakereci konumda olan Öcalan’a “umut hakkı” da tanınmamıştır.
Bahçeli tornistan edene kadar ısrarla “Umut hakkı”ndan bahsetmişti. AHİM’in “umut hakkı” konusundaki kararı da biliniyor. Yasada bu talep de karşılık bulmamıştır. Oysa yurtsever hareket ısrarla “Yasa, Rêber Apo tarafından yürütülür ve yönetilirse uygulanabilir” demiş ve bu talep PKK’nin fesih kongresinde de özel olarak kararlaştırılmıştı. Öcalan’ın kendi cephesinde süreci fiilen yönettiği biliniyor ama bu bir şeydir, sürece resmi ve özgür bir statüde müdahale eder konumda olması farklı şeydir. Öcalan tek kişilik satranç oynadığını söylemekle içinde bulunduğu zayıf konumu açıklıkla itiraf etmiş bulunuyor. Diktatörlük ve iktidar Öcalan’ı sadece araçsallaştırarak işine geldiği kadarıyla kullanma peşindedir...
Yasada Öcalan’a resmi bir statü tanınmamıştır. Ancak kurulacak bir alt komisyonda Öcalan’ın yer alacağı, alabileceği anlaşılıyor. Öcalan’ın buradaki işlevi “Terörsüz Türkiye” doğrultusunda silahlı hareketin ve kurumların tasfiyesiyle sınırlı olacaktır. Bu sınırların da yıkılıp aşılması, Öcalan’ın “umut hakkı”nın da bir olguya dönüşmesi gündemde kalmaya devam edecektir.
Yasa, tümüyle Kürt hareketinin aleyhine olan kategorileştirmeye dayanmaktadır. Örneğin, 2005 öncesi dışta tutulmaktadır... Devletin ve Saray’ın kurduğu bu barikat yıkılıp aşılması gereken bir barikattır. Yüzlerce kişiyi kapsayan ulusal mücadelenin önde gelen deneyimli lider, yönetici ve kadrolarının ülkeye geri dönmesine izin verilmeyecek olması, yasanın ne denli yurtsever hareket ve Kürt halkı aleyhine olduğunu gösteren bir diğer faşist tedbirdir.
Yasada "Asker ve polislerin hayatını kaybetmesine neden olan kişiler" kapsam dışı tutulmaktadır. Kapsam dışı tutulan insan sayısının bir hayli yüksek olduğu anlaşılıyor. Keza, "Başka terör örgütlerinin yasadan yararlanması söz konusu değil. Anayasa Mahkemesi’ne götürmelerinde bundan istifade edemezler" (Adalet Bakanı Akın Gürlek)
Önce yasaya “eksikliklerine rağmen” onay verip sonra da “bu yasaklar, dışlanmalar kabul edilemez” açıklamaları (Kandil vb.) inandırıcı değildir. Yasaya onay verdikten sonra ısrarla “Hayır, bu kategorileştirme kabul edilemez” mealinden yapılan açıklamalar tabanın “gazını alma” işlevini görebilir; bu açıklamaların, manipülatif olduğu açıktır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” sözünü burada hatırlatmak gereksiz olmayacaktır.
Yasa, toplu başvuruları yasaklıyor; buna göre, “teröristler”; “Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında; Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Dışişleri Bakanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinin yer aldığı” kurula bireysel olarak başvuracak; bu başvurular kurul tarafından tek tek incelenecek, “başvuruların kabul edilip edilmeyeceğine ve bazı hakların iade edilip edilmeyeceğine” Kurul “karar verecektir."
Keza diktatörlük cephesinden yapılan açıklamalar, toplu gelişlere izin verilmeyeceğini, Türkiye’ye döneceklerin ancak küçük gruplar halinde gelişlerine izin verileceğini göstermektedir. kabul edileceği anlaşılıyor. Hatırlanacağı gibi, 2009 yılında Öcalan’ın çağrısıyla (Kandil ve Mahmur Kampı’ndan) Türkiye’ye giriş yapan “Demokratik Barış ve Çözüm Grubu” büyük bir devrimci coşku yaratmış ve büyük kitleler tarafından sahiplenilmişti... Bu durum devlet ve hükümet tarafından “toplumun duyarlılığına aykırı” bulunmuş ve karşı baskıya yol açmıştı. Çıkarıldığı iddia edilen derslerin ışığında bu kez, bu “duyarlılığın” yurtsever hareket tarafından dikkate alınacağı anlaşılıyor; bazı KCK yetkililerinin yaptığı açıklamalar bu anlamı taşımaktadır.
Bu “duyarlılık” Kürt halkının değil, açık ki dinsel faşist diktatörlüğün ve Saray iktidarının duyarlılığıdır. Açık ki, Kürt halkının, gelen evlatlarını coşkuyla bağrına basması; karşılama törenlerinin geçmişte olduğu gibi anti-sömürgeci, anti-faşist kitlesel hareketlere dönüşmesi istenmemektedir. Kürt halkının ve militanlarının, anti-faşist güçlerin moralini bozma, iradesini kırma, devlet ve iktidardan bağımsız her türlü kitlesel hareketi engelleme ve ezme faşizmin temel olgularından birisidir. “Süreç” başladığından bu yana Kürt halkının moral üstünlüğünü kırma, moral kazanmasını önleme politikası boşu boşuna izlenmiyor. Kürt halkının bu yasağa uyacağı beklenmemelidir.
Devam edelim.
Uygulama sürecinin Saray’ın, MİT’in, kontur gerillanın ve sözde “bağımsız yargı” kurumlarının insafında olacağı bellidir.
Yasa bir “demokratik barış yasası” değil, aksine “terörizme karşı mücadele” stratejisine dayanan “güvenlikçi” bir yasasıdır. Yasanın “suç ve ceza” mantığı, işlevi ve eğer uygulanabilirse karakteristikleri buna göre şekillendirilmiştir. “Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi”, “yurtdışı”ndan gelecek ve hapishanelerde çıkacak olanlara konulan siyaset yasakları ile Kürt halkı, politik ve askeri savaşçıları rehine tutulacaktır. İnfaz ertelemeleri ve siyaset yasağı demoklesin kılıcı gibi her an enselerinde sallanacaktır. İstendiği zaman, “Gözünün üstünde kaşın var” denilip her türlü baskı ve uygulama yapılacaktır. Bu konuda aksi yönde, Kürt halkına ve öncü kuvvetlerine güvence veren anayasal ve yasal haklar, fiili güvenceler de bulunmamaktadır. Ortada üçüncü bir göz de yok. İrade kırma, kırılmış iradeyi araçsallaştırma; Saray iktidarının iç ve dış politikadaki hedeflerine varma aracı olarak süreci kullanma sermaye devletinin ve sömürgeci faşist elebaşılarının politikasıdır. Ancak her şeye karşın Kürt halkının sömürgeci faşist diktatörlüğün rehine tutma politikasını kabul edeceğini, kurulacak demir çembere boyun eğeceğini düşünmüyoruz. Ağır bir moral yenilgiye uğratılmadan Kürdün tersi davranacağı beklenmemelidir. Kürt halkının dünyada en politikleşmiş halkların başında geldiğini unutamayız.
Kürt halkına dayatılan şey açıktır: Teslimiyet! Kürt halkına ve savaşçılarına küstahça suçlu muamelesi yapılmaktadır. Böylece Kürt halkı bir kez daha aşağılanmaktadır. Yasayla ve yürütülen psikolojik savaşla Kürt halkı yenilmiş, suçlu, teslim olan taraf olarak lanse edilmektedir. Bunu kabul etmek olanaklı değil. Kürt halkı yenilmiş bir halk değil, haklı ve meşru bir savaşın, ulusal zulme ve soykırımcı savaşa karşı kendi ulusal kimliğine ve haklarına, evlatlarına sahip çıkmış, büyük bedeller pahasına davasını sahiplenmiş onurlu bir halktır. Vurgulamak gerekir; kimden gelirse gelsin, Kürde ve haklı savaşına, temel taleplerine reddiye yazan her şey ve her girişim gericidir.
“Devletle bütünleşme” politikası gerici bir politikadır. “Devletle bütünleşme” Kürt halkının ve halkların çıkarlarını değil, Kürt burjuvazisinin ve egemen sermaye sınıfının çıkarlarını temsil eder. “Devletle bütünleşme”, “devletin demokratik kanadı” olma istek ve hedefi olsa olsa Kürt burjuvazisinin liberal politikasını temsil edebilir. Dün olduğu gibi bugün de yarın da sömürgeci Türk egemen sınıflarının devleti halkların, başta da Kürt halkının devleti olmayacaktır. Kürt halkının ulusal devletini kurma hakkını yok sayarak ama sömürgeci Türk sermaye devletiyle “bütünleşme”yi savunarak Kürdün hakkı savunulamaz. Hem devlete, her türlü “iktidarcı” anlayış ve politikaya karşı olduğunu bangır bangır ilan edeceksin hem de sömürgeci Türk sermaye devletini “Kürdün de devleti” haline getirme politikasını izleyeceksin. İşte bu olmaz! Kanımızca Kürt halkı sömürgeci Türk sermaye devletini bundan sonra da kendi devleti olarak görmemeye devam edecektir.
“Müzakere” gerekçesiyle birleşik anti-faşist mücadeleden fiilen geri çekilen, Kürt halkını pasifize eden, aşırı abartılı beklentiler yaratan politika ve politika tarzının, “demokratikleşme, demokratik anayasa, seçimler” halkalarında “müzakere” olarak devam edeceği anlaşılıyor. Yukarıda incelediğimiz yasanın tanıklığında böyle bir gelişme çizgisinin Kürt halkının ve halkların hayrına olmayacağı açıkça görülmelidir.
Yasa Kürt halkına vurulmuş bir boyunduruktur. Bu boyunduruğu kırmak Kürt halkının ve Türkiye halklarının ortak görevidir. Halkların birleşik mücadelesi yürünmesi gereken yoldur...
Erdoğancı faşist diktatörlük süreci ve yasayı politik iktidar tekelini ayakta tutmak; iç ve dış politik amaçları için kullanmak peşindedir. Amerikan emperyalizmi siyaseti Erdoğan üzerinden, Erdoğan siyaseti Kılıçdaroğlu ve Öcalan üzerinden dizayn etmek; faşist terör ve böl ve yönet operasyonuyla “iç cepheyi güçlendirmek” peşinde koşmaktadır. Ancak hatırlanmalıdır ki, muhalefet hareketini parçalamak, dikensiz gül bahçesi yaratarak seçimleri kazanmak ve istediği anayasayı çıkarmak, iktidarının sürekliliğini (“Monarşi”yi) “yeni anayasa”yla güvence altına almak gibi hesapları karşısında bir de halkların iradesi ve mücadelesi durmaktadır...
Sermaye ve faşizmin aşağılık hesaplarının, harekat planının ters teperek iktidarı vurması ciddi bir olasılık olarak orta yerde durmaktadır... Bu işler “ben yaptım oldu” zorbalığıyla yürümüyor...
Kürt halkının başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere tüm ulusal demokratik hakları için her yerde ve hep beraber mücadele etmek söz konusu yasanın diktiği barikatları da yırtıp atmanın, kurulmuş tuzakları boşa çıkarmanın tek ve temel yoludur.
Kürt halkı, Türkiye halkları yeni bir dönemeçten ve deneyimden daha geçiyor. Gelişmeleri ve olası sonuçları da hep birlikte göreceğiz.
* Konu babında ilk yazımız 13 Ağustos 2026’da Gazete Ninova sitesinde yayınlanmıştı.

