Translate

18 Ekim 2026 Pazar

KÜRT ULUSAL DEVRİMİ VE YENİLGİ

 

KÜRT ULUSAL DEVRİMİ VE YENİLGİ




I

Mazlum Abdi, 20 Ağustos’ta Kamışlo’da entegrasyon sürecinin tamamlandığını, 25 Ağustos’ta Şam’da Başkanlık Sarayı’nda ise SDG’nin feshedildiğini açıklamıştı. Bu açıklamalar (ve fiili gerçekler), Rojava’daki ulusal devrimci-demokratik özerk yapının esasen tasfiye edildiğini göstermektedir. Oldukça sınırlı kazanımlar dışında (tugaylar vb. gibi) aşırı bir gerileme ve ağır mevzi kaybı yaşandığı kesindir...

Mazlum Abdi’nin, “entegrasyon süreci tamamlanmıştır” açıklamasına karşın, “entegrasyon” süreci henüz fiili olarak tamamlanmış değildir. Süreç karmaşık, çelişki ve çatışmalar içerisinde ilerlemekte ya da ilerletilmeye çalışılmaktadır. “Entegrasyon süreci” uluslararası ve bölgesel emperyalist ve gerici devletlerin işin içerisinde olduğu; ağır ve yapısal sorunların üst üste bindiği, iç içe geçtiği belirsizliklerle yüklü, halkların tepki ve öfkesinin büyümeye devam etiği bir süreç olarak devam etmektedir. Sözü edilen “entegrasyon”un geleceği de belirsizdir.

Rojava devriminin eseri olan ulusal devrimci iktidar ve özerk yapının merkezi şeriatçı terörist çeteler koalisyonundan oluşan “devlet”e entegre edilmesi politikası başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, AB, Türkiye ve Körfez devletlerinin politikası olduğu biliniyor. İsrail, HTŞ’nin elinde merkezileşmiş bir devletleşmeye karşı olmakla birlikte, güçler dengesi içerisinde elde ettiği önemli kazanımlar eşliğinde bazı önemli kayıtlarla birlikte son tahlilde bu politikayı destekledi. Unutulmaması gerekir ki, entegrasyon politikası Kürt devrimini yenme ve kazanımlarını tasfiye etme politikasının somutlaşmış biçimiydi, biçimidir. Dün olduğu gibi bugün de Kürt hareketine dayatılan politika tasfiye politikasıdır. Yurtsever Kürt hareketi Halep’ten başlayarak Rojava Kürdistanı sınırlarına kadar dayanan geri çekilme döneminde bir yenilgi sürecine girmişti. (Bu konu yayınlanmış yazılarımızda eleştirel incelenmişti.) Yenilgi sürecine giriş devrimci özerk merkezin tasfiyesiyle devrimin yenilgisine dönüştü. Ortada yerde yenilgi, devrimin yenilgisi olarak tanımlanması gereken bir tablo bulunmaktadır. İç ve dış koşuların ağır baskısı altında PYD’de ve SDG’nin gösterdiği zaaflar, özellikle de Öcalan’ın yönlendirmesiyle birleşerek tarihi bir fırsatın kaçırılmasına yol açtı.

HTŞ devletine entegrasyonun, “toplum ve devletle bütünleşme” sürecinin değişik biçimlerde sürmekte olduğunu ifade etmiştik. Ancak şeriatçı faşist katillerden oluşan Suriye’de “demokratik devletin”, “demokratik cumhuriyet”in kurulacağını düşünmek eğer bilinçli bir tasfiyeci oportünizmin eseri değilse, dar kafalılık ve saf dillik olur. Kaldı ki ortada henüz entegre olacak kurumlaşmış bir devlet de bulunmamaktadır. HTŞ iktidarı İslamist terörist klikler ittifakına dayanan bir koalisyondan ibarettir. Sözü edilen entegrasyon, söz konusu koalisyona entegre sürecinden ibarettir. HTŞ iktidarında ve liderliğinde 5 yıllık (sonra 6 yıla çıkarıldı) bir “geçiş süreci”nin ardından “demokratik” bir anayasayla sürecin tamamlanacağı politikası ve propagandası tümüyle demagojik ve manipülatiftir. Suriye halklarının ağırlıklı bölümünün desteklemediği Colani ve HTŞ emperyalizmin ve bölgesel gerici devletlerin sayesinde zaman kazanarak şeriatçı faşist diktatörlüğü kurumsallaştırmayı ve sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. Sözü edilen gelecekteki anayasada Kürt ulusunun kolektif hakları da tanınmayacaktır. Liberal beklentiler sadece halkları silahsızlandırır.

Fiili gerçekler üzerinde, Kürt halkının aleyhine dönmüş olan nesnel güçler dengesi ortamında iktidar mücadelesi hala değişik biçimlerde sürmekle birlikte Kürtlerin eli son derece zayıflamıştır. Orta Doğu çapındaki gelişmeler esasen Kürt hareketi ve Kürt halkı (ve halklar) aleyhine gelişmeye devam etmektedir. Olağanüstü gelişmeler olmadıkça güç dengeleri Kürt halkının aleyhine de gelişmeye devam edecektir.

Suriye’de yaşanan sürecin ucu hala açık. Suriye’de güç dengeleri hala kaygan bir zeminde. Kaos henüz son bulmuş değil. Ne Orta Doğu’da ne de Suriye’de ortaya henüz oturmuş bir yapı, ön görülebilir bir “istikrar” da çıkmamıştır... Ağır, yıkıcı, çok katmanlı bir krizin pençesinde olan Suriye’de sürecin istikrarsız bir zeminde ilerleyeceği açıktır. Gerek “dış güçler” gerekse de Suriye halkları ve egemen sınıfı geleceğinden hiçbir biçimde emin değil. Ağır iç ve dış sorunlar ve çelişkiler Suriye’nin gırtlağını sıkmaya devam etmektedir. Suriye halkları “iç savaş”ın, dış müdahalelerin, açlık vb. gibi sorunların yıkımı altında durumdan oldukça rahatsız. Himayeci sömürge tipi kukla iktidarın geleceği de garanti altında değildir... ABD, İsrail, Arap, Türk gericiliği ve egemen sınıfları Suriye’nin geleceğine de ipotek koymuş bulunuyorlar. “Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin belirleyici etkisinin olacağını söyleyebilirim.” diyor İlham Ahmed. Bunun gelecek bakımından da hayırlara vesile olmayacağı çok açıktır... Kürt halkı aşağılanmaya, baskı altında tutulmaya da devam edilecektir. Rojava Kürdistanı’nda ağır provokasyonlar örgütleniyor. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olarak kabul edilmemesine karşı başlayan sokak eylemleri, Haseke tugayında görev yapan Kürt asker Sipan Hizni’in kaçırılarak vahşice öldürülmesine karşı, keza Kobani’de hapishane yangını ve katliamına karşı patlak veren protestolarda vb. görüldüğü gibi Kürt halkı ve yurtsever hareketin mücadelesi değişik biçimlerde sürecektir ama şimdilik tablo Kürdün aleyhinedir. Türkiye’de olduğu gibi Rojava’da da “aman sürece zarar vermeyelim” kaygısıyla davranılmaktadır. Bunun son örneğini Haseke provokasyonu ve saldırılarında gördük...

Kürt halkı ciddi bir hayal kırıklığı yaşamakta ve ortaya çıkan tabloya açıklıkla tepki göstermekte, durumu kabullenmemektedir. Her şeye karşın Kürt halkı direnmeye de devam etmektedir.

Öcalan “Süreç” vesilesiyle (nesnel koşullardaki değişimle birlikte) Rojava’ya özel ve belirleyici müdahaleler yaptı. Öcalan’ın bu yönlendirmesi TC ile İmralı arasında başlamış olan “süreç”le bağlıydı. Rojava devriminin mevzilerini esaslı bir tarzda kaybetmesinin, sürecin bir yenilgiye dönüşmesinin en önemli ve önde gelen nedenlerinden birisinin Öcalan’ın “devlet ve toplumla bütünleşme” politikası olduğu vurgulanmalıdır. İslamcı faşist Saray diktatörlüğünün “süreç”i Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de kendi lehine başarıyla kullandığı saptanmalıdır.

Yapılan açıklamalardan görüleceği üzere, TC ve elebaşıları Rojava’da özerk iktidarın tasfiyesinden ve HTŞ iktidarına entegrasyonundan son derece memnundurlar. TC, demokles’in kılıcı gibi Suriye ve Kürt halkının ensesinde durmaktan, kesintisiz baskı yapmaktan vaz geçmeyeceği de kesindir. TC Suriye’de Rojava devriminden kalan sınırlı mevzileri de tasfiye etmek için elinden geleni ardına koymayacaktır. HTŞ iktidarı sağlamlaştıkça TC-HTŞ ittifakı Kürtleri ezmeye, eldeki kırıntıları da gaspetmeye daha fazla yoğunlaşacaktır. Kürdün kolektif haklarını tanımayan, kültürel hakların ötesine geçmeyecek bir düzenlemenin dışında Kürtlere bir hak verilmeyecektir. Çizilen sınır(lar) bellidir. Üstelik bunlar bir lütuf olarak sunulmaktadır. Politika bu. Kürdü ve Suriye’yi bekleyen, “demokratik cumhuriyet”, Suriye devleti’nin “Kürtlerin ve Arapların ortak demokratik devleti” olması değil, kurumsallaşmış faşist şeriatçı diktatörlüktür. Colani ve arkasındaki güçler bu hedefle zamana oynamaktadır...

Kürt, Arap halkları başta olmak üzere ulusal toplulukların, başta Aleviler, Dürziler ve seküler Araplar olmak üzere farklı inançlara sahip ezilenlerin birleşik mücadelesi ve devrimi olmadan, bir adım daha geri çekilerek söyleyecek olursak, halkların ve ezilenlerin güçlü devrimci darbeleri olmadan, şeriatçı faşist politik rejim yıkılmadan burjuva demokrasisine dayanan bir Suriye bile inşa etmek olanaklı değildir.

II

Kuzey Kürdistan’da ise “süreç” ile içerisine girilen tarihsel kesit yurtsever hareketinin yenilgiye giriş süreci olduğu söylenmelidir. Burada söz konusu olan süreç, askeri ve politik olarak ezilmede somutlaşan bir süreç değil, hareket önderliğinin yenilgi sürecini kendi elleriyle hazırlayarak, son yasa örneğinde olduğu gibi devam ettirdiği bir süreçtir. Öcalan’ın “Devlet ve toplumla bütünleşme” “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı “Terörsüz Türkiye, Terörsüz bölge” sürecinin belirsizlik üzerinde yürüdüğü görülmektedir. Bu süreç henüz netleşmemiş ve nasıl süreceği, nereye gideceği, nasıl sonlanacağı belli olmasa da girilen yolun bir yenilgi yolu olduğu saptanmalıdır. Bu süreç değişik nedenlerle (özelde Ortadoğu’da; İran, Irak ve Suriye’de ve Türkiye’de olası yeni gelişmeler ve Kürt halkının daha güçlü ayağa kalkışı gibi) yarın öbür gün tersine de dönebilir...

III

Rojava’da devrimin yenilgisinden, Türkiye Kürdistanı’n da ise, yenilgi sürecine girildiğinden bahsettik. Yenilgileri salt karşı-devrimin silahlı zorla devrimi kanlı bir şekilde ezmesi, devrimci örgütlü kuvvetleri dağıtması bağlamıyla sınırlamamak; soruna daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir.

Yenilgiler her zaman beyaz terör ve silahlı karşı-devrim tarafından ezilme ve yok edilme biçiminde gerçekleşmez. Yenilgiler mücadelelere önderlik eden devrimci öncü kuvvetlerin irade kırılmasıyla temel mevzilerinden ve kazanımlarından, temel devrimci duruşlarından ve hedeflerinden vazgeçişleriyle de gerçekleşebilir. Savaştıkları egemen sınıfa, devlete karşı devrimden, devrimci çizgilerinden ve temel talepleriyle bağlı devrimci mücadeleden vazgeçiş, kazanımsız ya da kısmi taleplerle uzlaşarak devrimci mücadeleyi sonlandırma vbg. biçimlerde de gerçekleşebilir. Suriye’de ortaya çıkan yenilgi, Türkiye’de yurtsever hareketin içerisine girdiği yenilgi süreci, bu ikinci kategoriye girmektedir.

Suriye Kürdistanı’ndaki yenilgi ve Türkiye Kürdistanı’nda içerisine girilen yenilgi, “klasik yenilgiler” biçiminde şekillenmedi. Sözgelimi, bu yenilgi(ler) 1848-49 Avrupa devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905 Rus devrimi, 1923 Bulgaristan ayaklanması, 2009’da Tamil Kaplanları önderliğindeki Tamil devrimi ve devrimlerinin silahlı karşı-devrimlerle ezilmesi biçiminde gerçekleşmedi... Veya geçmiş tarihsel Kürt ulusal direnişleri ve ayaklanmalarında olduğu gibi soykırımlarla ezilerek yenilgiye uğratılmadı.

Suriye ve Türkiye Kürdistanlarındaki yenilgiler, yenilgi sürecine giriş henüz nihai yenilgiler, nihai sonuçlarına varmış gelişmeler olarak da değerlendirilemez. Her şeye karşın Kürt halkı yeniden ayağa kalkarak ulusal hakları için yeniden ileri atılma ve mücadele etme potansiyel ve dinamizmine, bazı önemli imkanlara sahip olmaya devam etmektedir...

IV

Nesnel neden(ler) ve koşulların bu bakımdan rolüne girmeden (bu başka bir makalenin konusudur) bu bağlamda öznel neden(ler) bakımından Öcalan çizgisinin bu yenilgi sürecindeki özel ve belirleyici rolünü vurgulamak gerekir. Öncesi bir yana, bir dönemeç olarak, esasen Öcalan’ın tutsaklığıyla sistematiklik kazanarak geliştirilen “İmralı çizgisi/paradigması”nda somutlaşan devrimci ulusal ideolojiden ve ulusal devrimci siyasi program ve stratejiden vazgeçişle belirlenen yönelimin altı çizilmelidir. Bu çizginin evrimleşmesi sürecinde Türkiye ve Suriye’de aldığı içerik ve biçim, geldiği yer bakımından bir tasfiye operasyonuna dönüşmüştür. Henüz her şey bitmiş değil. Mücadele devam etmektedir. Dileğimiz içerisine girilen sürecin tersine dönerek Kürt halkının ve halkların lehine gelişmesidir.

Hatırlatmak gerekir ki, yaşam ve mücadele ne devletin kırmızı çizgilerine ne de Öcalan’ın çizdiği sınırlara sığabilir. Bu yenilgilerin Kürt halkının ayağa kalkmasını önleyecek derecede ağır bir yenilgiye, yenilgilere dönüşmemesi özellikle önemlidir. Kürt ulusu ve halkı, mücadelesi büyük tehlike ve tehditlerle karşı karşıya. Bu gerçeği görmek ve süreci tersine çevirmek ve kudretli bir birleşik devrim olarak geliştirmek ise, proletarya ve halkların birleşik mücadelesine bağlıdır ve bağlı olacaktır.



2 Ekim 2026 Cuma

KİTLELER YOKSA TAZE KAN DA YOKTUR

 

KİTLELER YOKSA TAZE KAN DA YOKTUR



Dar grupların (parti, örgüt, çevre vb.), sınıf mücadelesinin gereklerine ve gereksinmelerine yanıt verememeleri aynı zamanda proleter sınıf hareketiyle, genel demokratik halk hareketi ile ciddi bağlarının olmamasıyla, kitlelerden kopukla ya da alabildiğine zayıf bağlarla, kitleleri kazanacak devrimci kitle çizgisi izleyememeleri ile belirlenir. Ne yazık ki, öncü parti ve grupların proletarya ve emekçi kitlelerle, onların mücadeleleriyle ciddi bağları yoktur. Birkaç yüz kişiyle, birkaç bin kişiyle sınırlı kalan yapılardır. Yapıları ve çalışmaları “öncü çıkış”larla, oldukça sınırlı bazı örnekler hariç, grev ve direnişlere dışarıdan yardıma gitmeyle, basın açıklamalarıyla, dar bir alana sıkışmış ajitasyonla sınırlıdır. Oysa söz konusu bağların varlığı yaşamsaldır. Proleter ve emekçi kesimlerle geniş bağların varlığı, kitle hareketine bağlanmış öncü bir eğilim olmak, öncü yapıların bürokratik, yüzeysel, romantik, artçı vb. zaaflarını aşabilmelerine uygun koşullar yaratır ya da öncü yapıları kendilerini özeleştirel düzeltmeye zorlar.

Doğru siyasi çizginin yanı sıra, proleter ve halk hareketi ile birleşmiş olmak, devrimci stratejik amaçlara varmanın, zaferi kazanmanın zorunlu şartıdır. Sözde değil ama fiili olarak bu gerçeği içselleştiremeyen, pratik-politik duruşunda ve yöneliminde somutlaştıramayan herhangi bir komünist ve devrimci yapının gelecek vadetmesi, devrimci tarihsel ve politik misyonunu başarıyla yerine getirmesi olanaklı değildir. Türkiye devrimci hareketinin bu bağlamda temel, yapısal bir tarihsel zafiyetle şekillendiğini görmekteyiz. Kuşkusuz ki bu durum, eleştirel ele alınması ve aşılması gereken bir tabloya işaret etmektedir.

Günü birlik, kısa erimli düşünen partiler devrim ve sosyalizm kavgasının stratejik çıkarlarına göre düşünüp davranamaz. Onlar pragmatiklerdir (“reel politiker”). Devrimci kararlılık, ödenen bedeller, ahlaki erdemler vb. bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Bu zafiyet özellikle geri ülkelere ait tarihsel kültürün ve yetişme tarzının gerçeklerinden birisidir.

Küçük burjuvazi, anlık ve gündelik, kısa erimli çıkarlarına bakar. Onun ufku stratejik düşünme ve davranmayla şekillenmez. Esnaf kafalıdır. Anı yaşamaya bakar. Küçük hesaplar yapar. Küçük mülkiyetçiliğin dar kafalılığı, küçük hesapları, manevraları vb. onu şekillendirip belirler. Kendini dünyanın merkezine koyar. Kendine dönüktür. Kendine tapınır. Herkesten itaat ve biat bekler ve dayatır. Bu olgu, devrimci harekette kendine tapınma, aşırı abartı, romantizm, dar grupçuluk, dar pratikçilik, idare-i maslahatçılık, bürokratik merkeziyetçilik ve elitisizm, kendiliğindencilik, pragmatizm, ilkesizlik, devrimin kitlelerin eseri olduğunu haykırırken kendini kitlelerin yerine koyan zafiyetler biçiminde yansır...

Dizimiz boyunca işaret ettiğimiz bürokratik merkeziyetçiliğin, bürokratik bağımlılığın, bürokratik biçimselliğin, çifte standartın, bürokratik elitisizmin inşası aynı zamanda sözünü ettiğimiz sağlıksız sürecin karakteristikleridir. Şu veya bu biçimde bürokratik merkeziyetçiliğin ve bürokratik bağımlılığın demir pençesine düşen, sınıftan ve kitlelerden kopuk yapılar kaçınılmaz olarak iç dinamizmini de yitirerek kendilerini yenilemenin, öncüler olarak gelişmelerinin önüne kalın bir duvar örmüş olmaktadırlar. Devrimci hareketimizin (burnundan kıl aldırmayanları da dahil) gettolaşmış olmasının bir diğer anlamı söz konusu dinamizmin körelmiş, bastırılmış, kötürümleşmiş olmasıdır. Bu olgu tasfiyeciliğin, oportünizmin, pragmatizmin, romantizmin sürekli indirdiği darbelerle ortaya çıkan niteliksizliğin ifadesidir. Proletarya ve halktan kopukluk taze kan akışını önlediği gibi, iç dinamizmin tükenişini, yaşlanmış, güçten düşmüş, romantizmle, tek yanlı manipülasyonla, böbürlenmeyle durumu kurtarmaya çalışan, kendine tapınan yapısal gerçeğin altını çizmektedir. “İrade”, “iktidar ruhu”, “adanmışlık”, “feda ruhu”, “illegalite”, “silahlı mücadele” vb. üzerine istediğiniz kadar yazıp çizin, çağrılar yapın; buradan milyonlara, on milyonlara yönelen, giderek dayanan bir irade, öncülük, önderlik, iktidar ruhu çıkmaz. Nesnel olarak bu çağrılar kendine dönüklükle, kendi dar yapısını ayakta tutmaya çalışmakla sınırlı yüzeysel bir aklı ve pratiği temsil eder ve etmektedir.

Bu gelişme, objektif bir temele, küçük burjuvazinin sınıfsal karakterine; komünist partiler söz konusuysa, bu partilerin küçük burjuvaziye teslim olmasına dayanır.

Lenin’in “Devrimde Proletaryanın Görevleri” başlıklı makalesinde ısrarla altını çizdiği gibi;

“Gerçek yaşamda küçük burjuvazi burjuvaziye bağımlıdır... Burjuvazinin dünya görüşünü izler.”

Bu sorunu sınıflı toplum olgusu, burjuva ve küçük burjuva baskı ve kuşatmayla birlikte incelemek gerekir. Oportünizme, romantizme, pragmatizme, idare-i maslahatçılığa, bürokratizme, elitist kategorileşmeye, iç demokrasi yokluğuna ve getto mantığına ve işlerliğine dayanır hale gelen yapılar, söz konusu içeriden ve dışarıdan gelen burjuva baskıya zaten teslim olmuş yapılardır. Bu bağlama dayanır hale gelen yapıların, durumun teorisini yaparak kendilerini koruma ve meşrulaştırma yönelim ve duruşu; bunu da kutsal bir ayine dönüştürmeleri gerçekte yenilenme niteliğini tükettikleri anlamını gelir. Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın bu tabloyu temsil eden teori ve pratik, dar bir yapının gereksinmelerini bile karşılamayan bir politik öncülük iddiasından ibarettir.

Bu bağlama dayanan yapıların öncülük, önderlik teori ve pratiklerinin nesnel özünü kendiliğinden hareket önünde boyun eğiş ve devrimci kendiliğindencilik oluşturur. Lenin’in dediği gibi, bu, sağ oportünizmle sağ oportünizmin tersyüz edilmiş biçimi olan “sol” oportünizmin ortak kökü ve özüdür. Artçı konumda olan öncü yapılar, bunu istedikleri, hedefledikleri için değil, mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt veremedikleri için öncülük iddialarının hakkını veremezler. Bu çok katmanlı bir yapısal kriz durumudur ve krize teslimiyet kendi özgün koşulları içerisinde kendini yeniden ve yeniden üreterek devrimci iddianın kaybında somutlaşmaktadır. Özü sağcılık olan “sol” romantik keskinlik de bu hastalığa çare değildir. Burada başarısızlık ve yenilgiler, bir tür kendini tekrar, irade kırılması, tarihten dersler çıkarılamaması, mücadelenin yeni dönemeçlerinin kavranamaması ve pratikte yanıt olacak seçeneğin, seçeneklerin geliştirilememesi söz konusu girdaba düşmenin ya da zaten o girdaptan hiç çıkmamış olmanın nesnel doğal sonuçlarıdır. Üstelik burada sonuçların nedenlere dönüşerek kemikleşmiş ve biçim değiştirmiş bir tarzda kendini sürekli üretmesi tarihsel gerçeğiyle karşı karşıyayız...

Çok yönlü sınıfsal ve tarihsel karakterde bir sorunla, sorunlar dizgesi ile karşı karşıyayız. Bu sorun, berbat oportünist bireylerin rolü ne olursa olsun, salt tek tek oportünist bireylere ve kliklere indirgenemez. Oportünizm, tasfiyecilik, romantizm, bürokratizm, elitizm sınıfsal temeli olan sosyal tarihsel olgulardır. Komünist bir parti söz konusu olunca, bu sorun, proletarya sosyalizmi, Marksizm-Leninizm, Bolşevik parti teorisi ve pratiği ile bağdaşmayan bir teorileştirmenin/teori ve pratiğin ve giderek bu çizgiden kopuşmuş olmanın sorunudur. Bu gelişmenin dayandığı sınıf, küçük burjuvazidir; önderleri ise, küçük burjuva oportünist kadro ve kliklerdir. Teorik arka planı, ideolojik ve örgütsel nedenleri açığa çıkarılmadan bu mesele ve yıkımın Leninist kavranışı da olanaklı değildir. Küresel ve yerel düzeyde yaşanan çok katmanlı yapısal kriz gerçeğiyle ve krizin aşılamaması olgusu ile karşı karşıyayız. Özellikle 90’lardan bu yana küresel, bölgesel ve Türkiye gerçeğinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel, jeopolitik köklü dönüşümleri, ağır mı ağır yenilgileri kavramadan da meseleleri bilince çıkarmak olanaklı değildir...

Marks’ın şu sözleri üzerinde düşünmek ve öğrenmek değerli bir çaba olacaktır:

“Bir teori, ne kadar sıradan insanların ellerinde ayağa düşerse, o kadar karikatürleştirilip zavallılaşır. Bir düşüncenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik de onu savunur gibi yapanların içini boşaltmasıdır.”

Bu olguları köklü, bütünsel, eleştirel bilince çıkaramayan devrimci parti ve çevrelerin gerçeğini, yazılıp çizilenlere göre değil, sınıf mücadelesi içerisinde tuttukları yere, tarihsel gelişme hattına, fiili gerçeklerine, 50 yılı aşan tarihsel deneyiminin eleştirel derslerine dayanarak kavramaya bakmak gerekir...

“Abartı Hastalığı” ana başlıklı yazı dizimiz burada sonlanmış bulunuyor.

Üzerinden atlayamadığımız bazı önemli siyasi gelişmelerden dolayı, yazı dizimizin bölümleri değişik tarihlerde yayımlamak zorunda kaldık.

Diziyi derli-toplu incelemek isteyen okura, makalelerin yayınlandığı tarihleri ve bölümlerini aşağıya aktarıyoruz:

I. BÖLÜM, 9 Aralık 2025 Salı.

II.BÖLÜM, 11 Ocak 2026 Pazar.

III. BÖLÜM, 19 Temmuz 2026 Pazar

8 Ağustos 2026 Cumartesi

23 Ağustos 2026 Pazar

SON