Translate

19 Mart 2026 Perşembe

SDG’NİN ZAAFLARI ÜZERİNE...

 

SDG’NİN ZAAFLARI ÜZERİNE...


Salih Müslim’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Kürt halkının başı sağ olsun.

DAİŞ barbarlığına karşı ABD ve Avrupa'yı da içine alacak kadar çok geniş bir ittifak oluştu. Çok önemli bir deneyim oldu. Yanlış değildi. Fakat bu deneyimin birkaç yıldır artık işlemediği ortadaydı. Durum kesinlikle böyledir.(Duran Kalkan)

Rojavayê Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtler ile barış olamaz. Rojava’da soykırım yürüteceksin ama Kürtler ile Türk devleti barış yapacak. Mümkün değildir. Bu siyaset terk edilmeli’(Murat Karayılan)

Halkımız, ‘Yek e, yek e, yek e, Kurdistan yek e’ sloganları atıyor. Ulusal birliğe dair verilen mesaj bizler için  talimattır. Kürdistan siyaseti olarak bu talimatı yerine getirmeliyiz. Hareketimiz adına bütün parti, kurum ve Kürdistani şahsiyetlere çağrı yapıyorum: Yeni bölgesel dizaynda bir kez daha Kürtlere yer vermek istemiyorlar. Eğer verseydiler, Rojava’ya da yer verirlerdi.Murat Karayılan)

I

Yazı dizimizin bu bölümünde SDG’nin bazı önemli zaafları üzerinde durmak istiyoruz. Değerlendirme yazımız nispeten geniş olduğundan ikinci kısmını bir sonraki bölümde yayınlayacağız.

Ancak kısaca da olsa öncelikle bazı gerçeklere değinmek gerekmektedir.

Rojava devrimi* bağıntısında eleştirel değerlendirmeler yapmak kaçınılmazdır. Çünkü hiçbir tarihsel politik hareket önemli zafiyetler ve yetersizlikler göstermeden yolunu açamaz, başarıyla ilerleyemez, zaferi kazanamaz. Aksini düşünmek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu gerçeği anlamayanlar ya da anlıyormuş gibi yaparken aksi doğrultuda “analiz”ler yapanlar idealizme, subjektif idealizme saplanmış olanlardır. Kimsenin elinde bir dokunuşta sorunları çözecek, hatalardan, zaaflardan azade hedeflere ulaşılmasını sağlayacak sihirli bir asa yoktur. Ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinin tarihsel deneyimleri bu olguyu doğrulamaya devam etmektedir.



Bir muhasebe, eleştirel bir muhasebe kaçınılmazdır. Bu bakımdan Karayılan’ın 26 Ocak 2026 tarihli Stêrk TV’nin sorularını yanıtlarken söyledikleri şunlardır:

    Soru: DSG’yi yenilmiş gibi yansıtmaya çalışan çevreler de söz konusu. Böyle mi?

Bizim takip ettiğimiz kadarıyla bu tür iddia ve yorumlar doğru değil. DSG yenilmedi. DSG’ye dönük büyük bir saldırı var ve direniyor. Kuşkusuz eksiklikleri ve yanlışlıkları olabilir; şu an için biz bilemiyoruz...

Belki ileride bilgiler yansıyınca daha geniş değerlendirmeler de yapılabilir ve eleştiri konuları açığa çıkabilir ama burada kısaca belirtmem gerekir: Özerk Yönetim ve DSG Komutanlığının bu büyük komployu ne zaman hissettiğini tam bilemiyoruz. Açık ki vaktinde hissedememişler. Buradan şu belirtilebilir; şayet derin bir öngörü olsaydı durum daha farklı ele alınabilirdi. Bu, belki bir eleştiri konusu olabilir. Yoksa geri çekilme yanlış değildi, çünkü 10 Mart Mutabakatı ile DSG zaten bu bölgelerden geri çekileceğini kabul etmişti. Bu konuda genel bir anlaşmanın ve imzaların atılmasını beklediğini belirtiyordu. ‘İmzaladıktan sonra çekilelim’ diyordu ama bir komplo olduğu için karşısındaki güçler imzayı filan beklemedi. Zaten devir imkanlarını da oluşturmadılar, sonra da üzerine geldiler. Yoksa DSG’nin o bölgeler için hiçbir zaman, ‘burası Kürdistan’dır, daima bizim olacaktır’ gibi bir şey belirttiğini duymadık. Zaten 10 Mart’ta imzalanan mutabakatta bu vardır.(Yeni Yaşam, boldlar bana ait-bba-)

Evet, bir muhasebe kaçınılmazdır. Üzerinde durduğumuz konuyu da içeren bir röportajında Duran Kalkan ise, şunları söylemektedir:

.13-14 yıllık Rojava varlık ve özgürlük mücadelesi deneyimi -Rojava Devrim deneyimi- gerçekten zengin dersleri olan önemli bir deneyim.”

"Önümüzdeki süreçte bunlar (Rojava Devrimi) daha çok tartışılacak, değerlendirilecek, başarıları da başarısızlıkları da, olumlulukları da, olumsuzlukları da değerlendirme konusu olacak, tartışacağız. Onun hepsini şimdiden yapamayız. Bu dersler mutlaka çıkartılacak.” (Mezopotamya Ajansı, 11 Şubat 2026, bba.)



Kandil’in bir “muhasebeye ihtiyaç var”, “muhasebe yapılacak” açıklaması önemlidir. Bekleyip göreceğiz.

Rojava devrimine romantik devrimciliğin, sol oportünist keskinliğin; artçılığın, sosyal reformizmin; sosyal şovenizmin, ezen ulus milliyetçiliğinin; ezilen ulus milliyetçiliğinin; Troçkizmin, postmodernizmin gözünden bakanların Rojava savunusu, analiz ve eleştirileri de objektif olmaktan, hiç olmazsa büyük bir ölçüde objektif olmaktan uzaktır ya da uzak kalması kaçınılmazdır. Birbirine zıt mevzilerde konumlanmış gibi gözüken bir dizi akımın, Rojava devrimi söz konusu olduğunda son tahlilde burjuva ve küçük burjuva kulvarda birleşmesi tesadüfi olmasa gerek. Devrimci olan ve Rojava devrimini anlamaya, katılmaya, desteklemeye çalışan devrimcilik türünün çabaları oldukça değerlidir, ancak bu devrimciliğin devrimi yapacak devrimcilik aşamasına giremediği de bir diğer olgudur...

Rojava Devrimi’nin, SDG’nin zaaflarının eleştirisi ve derslerinin açığa çıkarılması ve ideolojik mücadele konusu yapılmasının Apocu hareket tarafından tahammülsüzlükle karşılandığı biliniyor. Böyle bir değerlendirmenin yalnızca kendi hakları olduğunu düşünüyor olabilirler ama yaşam ve Rojava gerçekliği bu sınırlara ve perspektife sığmaz ve sığmamaktadır. Söz konusu tepkisel yaklaşım salt Rojava’yla sınırlı değildir kuşkusuz, bu durum esasen ve en güçlü ifadesini Öcalan/İmralı çizgisinin eleştiri karşısında ortaya çıkmaktadır. Oysa dostça eleştiriler kaçınılmazdır. Dostluk, müttefiklik, ortak savaşım eleştirisiz, “evet efendimci” bir dostluk ve müttefiklik değildir, olamaz da. Bu eleştiriler dün olduğu gibi bugün de devam edecektir. Ayrıca özel olarak belirtmek gerekmektedir; eleştirilere tahammülsüzlük, yıpratıcı karşı baskı ve sekter tutumun ne sosyalist demokrasiyle ne de devrimci-demokrasiyle bir ilişkisi yoktur; aksine, bu zafiyet, olsa olsa, sakat, anti-demokratik bir zihniyetin, yöntemin, biçimlenmenin, alışkanlığın, kültün ifadesi ve yansıması olabilir. Sırası gelince ya da ihtiyaç duyulunca, “Hayır biz dostça eleştirileri doğal karşılıyoruz” denilmesi (olumlu olmakla birlikte), bu açıklamalar ana tavırlarla bağdaşmayan bir tutumun ötesine geçememektedir.

Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi ortak savaşımın olmazsa olmazıdır ve bu ilke aynı zamanda eleştiri, özeleştiri, ideolojik mücadeleyle de anlamlı tarzda yaşam bulur. Nalıncı keseri anlayış ve uygulamalarının geçtik her şeyi, tutarlı bir burjuva demokratizmde bile yeri olmamalıdır. Ağır siyasal koşullar, gerici ve faşist kuşatma ve saldırılar, kirli psikolojik savaşım, keza PKK ve Öcalan düşmanlığına dayanan “ilkel Kürt milliyetçi” çevrelerin yıpratma savaşı gibi gerçekler de yürüyen mücadele arenasının olgularıdır. Kuşkusuz ki bu kategoride yer alan baskılara, dezenfermasyona, yıpratma savaşına karşı güçlü durmak ve etkin bir tarzda karşı mücadele yürütmek meşru, doğru, ihmal edilmemesi gereken bir görevdir. Ancak bu gerçekler ileri sürülerek yurtsever hareketin ve önderinin zaaflarının eleştirisinin görünür ve “görünmez” biçimlerde baskı altına alınması ve sekter yıkıcılığa uzanan zaafları da haklı gösteremez, göstermemelidir**.

II

Suriye küresel ve bölgesel emperyalist ve gerici rekabete dayanan kanlı savaşın bir arenası olarak öne çıkmıştı. Suriye’yi, küçük bir Orta Doğu olarak kavramak gerekir. Bölgenin bütün çelişki ve çatışmalarının iz düşümlerini bu ülkede görebilirsiniz... Ve Batı Kürdistan (Rojava Kürdistanı) Kürdistan’ın en küçük parçası olarak nesnel koşulların elverişli hale gelmesiyle, yurtsever hareketin (PKK) başarılı devrimci müdahalesiyle siyasal bakımdan öne çıktı ve bu dönemeç, Kürt halkının tarihsel mücadele birikimine dayanarak Kürt davasının uluslararasılaşmasına her şeyden daha fazla katkı yaptı... Özellikle 6 Ocak 2026 Paris Anlaşması’yla başlatılan SDG’nin ve Özerk Bölge’nin tasfiyesine karşı ortaya çıkan küresel düzeyde de güçlü etkiler yaratan büyük Kürt serhildanı Rojava Devrimi’nin zaferinden sonra, bu bakımdan temel bir dönemeç oldu. Öyle ki patlak veren ve hızla genelleşen Kürt halkının baş kaldırısı PKK de dahil öncü kuvvetleri aştı...

Konu hakkında Duran Kalkan’ın, “İkinci 15 Şubat komplosu” olarak tanımladığı süreçle ilgili şu değerlendirmesi önemli ve aydınlatıcıdır:

... öyle bir gerileme oldu evet, 30 günde bir ayda Rojava halkı Kürtleri neler yaşadı? Dünya neler yaşadı? DAİŞ’e karşı mücadeledeki gibi dört parça Kürdistan ve dünyanın dört bir yanındaki Kürtler ve demokratik çevreler ayağa kalktılar. Onu kat kat aşan düzeyde ayağa kalktılar. 1 Kasım Kobanê günlerini kat kat aşan yürüyüşler oldu. Bir aydır Kürt toplumu, demokratik çevreler, dostları ayaktalar. Sokakları, meydanları dolduruyorlar. Dünyanın dört bir yanında büyük bir devrim yaşanıyor. Büyük ulusal birlik ortaya çıktı. Halk tutumu ortaya çıktı. Bunların hepsine kadınlar öncülük ediyor. Bu yürüyüşlerle dört parça Kürdistan'a ve dünyanın dört bir yanına daha fazla yayıldı. Bu gerçekleri görmemek, bu mücadeleyi mücadele saymamak çok yanlış bir şeydir. Devrimci gücü silaha ve orduya indirgeyen halkın gücüne, kadının gücüne, gencin gücüne, kitlelerin gücünü görmeyen yaklaşım doğru bir yaklaşım değil. Aslında evet askeri olarak, yönetim olarak değişiklikler oldu. Kuzeydoğu Suriye yönetiminde gerilemeler oldu. Ama Kürtler yeniden bir duygu, ruh, ulusal birlik devrimi yaşadılar. Kendilerini nereye dağılmış olurlarsa olsunlar Kürt iradesi olarak yeniden çok güçlü bir biçimde birleştirdiler. Toplum Kürt siyasetinin çok önüne geçti. Siyasete talimat verir hale geldi. ‘Kürdistan birdir, Kürt halkı birdir, birlik olacaksınız. Mücadele edeceksiniz’ diyor halk. Halkın, mücadelenin gücü bir kere daha kendini net ortaya çıkardı, gösterdi. Şimdi bunlar bizim için çok önemli. Büyük bir devrimci hareket, eylem yaşanıyor. Suriye buna vesile oldu. Başka kimse, hiçbir güç yapamazdı bunu. Araplar da Kürtlerde demokratik ulus çizgisine sadık kaldılar.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim; gerçekten de, bu bir ay içerisindeki halk kalkışı böyle hiçbir çalışmayla gerçekleştirilemezdi. Onu söyleyebilirim. Biz hep düşünüyoruz. Acaba nasıl, ne kadar çalışsak, ne yapsak bunu sağlayabilirdik? Bu sağlandı. Toplumun kendi ayağa kalkışıdır. Kendi refleksidir. Duygusu düşüncesidir, iradesidir. Öyle hiç kimsenin zoruyla olmuyor. Elbette ki gelişmeler etkiliyor. Özgürlük mücadele bilinç verdi, yön verdi. Tecrübe kazandırdı. O temelde ilerleme oluyor. Bu bütün bu yürüyüşler böyle ortaya çıkıyor. Bu en üst düzeye çıktı. Kürt düşmanı parçalayacağız diyenler, dört parçaya bölenler, Kürtleri dünyanın dört bir yanına dağıtanlar, soykırıma uğratacağız diyenler, bunun için uluslar komplolar düzenleyenler; boşa çıktılar. Kürtler demokratik ulus olarak en güçlü bilinçlenmeyi, örgütlülüğü, ruh birliğini, duygu birliğini Rojava Kürdistan'ı sahiplenmede gösterdiler.

Halk, Kürt siyasetine eylemleri ile talimat verdi. Kürt siyaseti bunu değerlendirmeli. Bunu değerlendirmezse toplumun gerisine düşer. Bu bakımdan da Demokratik Kürt Birliği çok acil, ertelenemez, önemli bir görev haline gelmiş durumda.(Adı geçen röportajdan -agr-, bba.)

Kalkan’ın yaptığı analizin önemli olduğu açıktır. Kürt halkının tarihsel deneyimi, tarihsel ve güncel belleği ve kolektif aklı kendi öncülerini de aşarak, öncü kuvvetlerine de ayar vermiş, ileri iterek, mücadelenin daha yüksek talepler ve düzeylerde yürütülmesini sağlayabilmiştir. Söz konusu direnişle Kürtler ulusal özgürlük ve statü talebindeki ısrarını bütün dünya önünde açık-seçik ortaya koymuştur. Kürtler ulusal özgürlük ve kolektif kimliklerinin tanınmasına dayanan STATÜ istiyor. Statüsüz Kürt sorununun çözümü olanaklı değildir. Bu statünün hangi biçimlerde gerçekleşeceği (bağımsız ulusal devlet, federatif ulusal devlet, özerklik gibi) ise, güçler dengesine ve Kürt halkının iradesine bağlı olacaktır. Statü istemeden Kürt sorunun çözümü politikası ise, Kürt halkının iradesine, tarihsel eğilimine, bugüne dek ödediği ağır bedellere, güncel taleplerine aykırıdır.

Suriye’de yaşanan kriz, çözülme, kaos, savaş Orta Doğu’da yaşanan yapısal ve tarihsel krizin ve çözülmenin bileşeni olmaya devam etmektedir. Orta Doğu’nun krizi, aynı zamanda Orta Doğu’da Kürtlerin mahkum edildiği acımasız statükonun krizini ve çözülmesini yansıtmaktadır. Bu kriz süreci yüksek tehlike ve tehditlerin yanı sıra aynı zamanda yeni imkanların ve fırsatların da açığa çıktığı bir süreçtir Kürtler için... Rojava Devrimi, söz konusu gerçekler zemininde doğmuştur.

Rojava Devrimi’nin başarısı Orta Doğu’nun çelişkili, çatışmalı, çok aktörlü, çok katmanlı derin kriz sürecinin dinamikleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Daha özel olarak belirtmek gerekir ki, Suriye özgülünde Kürtler ve öncüleri gerek içeride gerekse de dışarıdan kendi çaplarını aşan sayısız faktörün baskı ve kuşatması altında yolunu açmış ve ileri atılış ve gerilemeler sürecinde, son tahlilde hiç olmazsa bugüne kadar kazanımlarını azçok korumayı başarmışlardır. Ve bu mücadele sürmektedir. Böylesine çapraşık koşullarda hatasızlık, zaafsızlık beklemek haydi haydi olanaklı değildi, değildir. Meseleye ideolojik ve siyasal bakmak kaçınılmazdır, çünkü Orta Doğu ve Suriye, küçük ya da büyük güçlerin sınıfsal temelleriyle birlikte çarpışmaların arenasıdır. Sınıflar üstü, sınıflar dışı, ideolojisiz, siyasetsiz bir dünya yoktur karşımızda. Orta Doğu gibi Suriye de ideolojik-siyasal güçlerin ve merkezlerin rekabet, hegemonya ve çözüm arayışlarıyla şekillenmekte ve şekillendirilmektedir...

III

Bilindiği gibi, Colani liderliğindeki cihadist faşist terör çeteleri (HTŞ) emperyalizmin, siyonizmin ve başta TC olmak üzere bölge devletlerin desteğiyle adeta tek kurşun atmadan elini kolunu sallayarak yönetimi ele geçirdiler. Ardından ABD liderliğindeki emperyalist ve gerici koalisyon Colani ve HTŞ’sine gerekli “uluslararası meşruiyet”i de verdi.

Hikayesi bir yana, SDG, Colani/HTŞ iktidarını tanıdı. Fakat ne yazık ki, bu tanıma ortada herhangi bir güvence yokken erken bir tarihte gerçekleşti. Bu durum SDG ve Özerk Bölge aleyhine tablonun ortaya çıkmasında ilk temel zaafı oluşturdu. TC ve rejim, bu gelişmeyi zaman kazanarak SDG aleyhine güçlü bir tarzda kullandı. Oysa ortaya çıkan yeni güç dengelerine rağmen SDG’nin eli hala güçlüydü. Belli temel garantileri almadan HTŞ yönetimini tanımayabilirdi. Bu erken ve zamansız tanıma, SDG’nin aleyhine gelişmelerin yolunu açmada önemli bir zafiyeti oluşturduğu kanısındayız. Bu bağlamda ABD ve TC’nin baskı ve kuşatmasına karşı koyulamadığı anlaşılıyor.

Kürt yurtsever hareketinin, SDG’nin bir diğer önemli ya da temel zafiyet noktası da, şeriatçı faşist çetelerin iktidarına karşı, muhalif kesimlerle (Aleviler, Dürziler, seküler Araplar gibi) stratejik bir ön görüyle, gecikmeden “ulusal ölçek”te etkin, yaratıcı, inisiyatifli bir birleşik cephe politikasını başarıyla geliştirememesiydi. Bu ittifak sadece Özek Bölge’yle sınırlı kaldı. Bu olgu, TC ve HTŞ’nin elini güçlendirirken tablonun giderek SDG’nin aleyhine dönmesine hizmet etti. Suriye’nin güneyinde Alevi soykırımı yapılırken ABD baskısıyla HTŞ ile 10 Mart (2025) anlaşmasının imzalanması (ki anlaşmanın hemen ardından PYD lideri Salih Müslim bu anlaşma ile Kürtlerin “Suriye’nin ortağı, devletin ortağı” haline geleceğini açıklamıştı) önemli bir güvensizlik etkeni haline geldi. Oysa SDG gerek IŞİD’e karşı başarılı savaşı, gerekse de demokratik, birleştirici, kadın özgürlükçü politikası ile Suriye’de ve uluslararası arenada güçlü bir sempati yaratmıştı. İttifak kurulabilecek potansiyel kuvvetlerin ya da azçok etkinleşmiş kesimlerin haklı olarak SDG’den belli beklentileri de ortaya çıkmıştı. SDG’nin olası risk ve tehditleri daha baştan hesaba katarak, pratik-politik olarak güçlü ve sarsılmaz bir kararlılıkla böylesine bir birleşik cepheyi yaratamaması realize edilebilecek stratejik bir imkandan mahrum kalmasına yol açtı. Bu durum, TC, ÖSO, MSO, IŞİD, HTŞ ittifakına karşı doğal müttefik olan güçlerin aleyhine de bir durumdu. Bu görevin zamanında bilince çıkarılamamasının, belki de daha da önemlisi gerekli iradenin esasen gösterilememesinin yıkıcı sonuçları giderek açığa çıktı. Alevi ve Dürzi soykırımı genişleyerek Rojava sınırlarına gelip dayandı. Bunun nedenlerinden birisi de Colani ve TC karşısında Suriye çapında etkili olabilecek bir birleşik cephe yaratılamamış olmasıdır. Gelişmelerin gösterdiği gibi, Kürtlerin örgütlü savaşçı bir gücü oluşturmasından dolayı, cihatçılığın ve kırımın hedefi olan söz konusu kesimler YPG’ye, SDG’ye olumlu bakarken SDG’den beklentileri de ciddiydi...

Bu önemli noktaları saptadıktan sonra, SDG’nin ağır mevzi yitimi ile Rojava sınırlarına kadar gerilemesine gelelim.

IV

Öncelikle Halep’te direnmek yerine hızla geri çekilme kararının alınması doğru olmamıştır. Bu karar, dev bir Kürt kitlesinin (sayı hakkında değişik açıklamalar var ama yüz binlerden bahsediliyor) Halep’i terkederek Kürt bölgelerine sığınmasına yol açtı. Çok önemli bir mevzi kolayca yitirildi. IŞİD’in en güçlü olduğu dönemde cihadist terörist çetelere karşı başarılı ve güçlü bir savaş vererek korunan ve oldukça önemli bir deneyim birikimine sahip, keza HTŞ yönetimine karşı direnmeye de devam eden iki tarihsel mahallenin hızla terki TC ve HTŞ’nin saldırılarının alan hakimiyeti sağlayarak Rojava sınırlarına dek genişlemesine yol verdi. Bu durum, ciddi bir moral bozukluğuna da yol açtı. Hatırlatmak gerekir; daha önce TC ve HTŞ’nin baskı ve saldırıları sonucu SDG, ağır silahları geri çekerek asayişle sınırlı bir güç bırakmıştı (1 Nisan 2025 anlaşması) Halep’te. Belki de ilk hata, zaaf söz konusu adımla başlamıştı. Bilindiği gibi HTŞ 1 Nisan anlaşmasına da hiçbir zaman bağlı kalmadı...

Denebilir ki, “Halep’ten çekilme kararıyla kapsamlı bir soykırım önlenmiştir.” Evet, önlenmiştir fakat, direnişsiz geri çekilmek yerine direnme hattı üzerinden manevralar yapılabilirdi. Alan olabildiğince tutulmalıydı. Alandaki savaşçı güçlerin böyle bir direnme kararlığı taşıdığı anlaşılıyor. İlk birkaç gün sergilenen devrimci direniş de bunu göstermektedir. Direniş kararlılığı “Geri çekil” emri ile kırılmıştır. Rojava sınırlarına dek gerilemeye yol açan HTŞ saldırısının ilk başarısını Halep’te kazanması, SDG açısından ilk kırılma noktasının Halep olması bu bağlamda bizlere bir fikir vermektedir.

Açığa çıktığı gibi, SDG saldırıya hazırlıksız yakalanmıştır.

25 Ocak 2026’da Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim, Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Mehmet Aslan’ın sorularını yanıtlarken şunları söylemektedir:

Bu saldırıların detaylı bir planlamaya dayandığı ve daha önce gizli yürütüldüğü, Paris’teki görüşmelerle netleşmiştir. Paris’te mutabakata varılmasından sadece birkaç saat sonra Halep’teki Kürt mahallelerine saldırı başlatıldı. Bu durum, hazırlıkların önceden yapıldığını kanıtlıyor. İki mahalleyi kuşatmak için 40 bin kişilik bir güç sevk edilmiş; bu kadar kısa sürede bu denli büyük bir gücü, tankları ve silahları hazırlamak mümkün değildir. 10 Mart ve 1 Nisan’da mahallelerin güvenliği için imzalanan anlaşmalara rağmen bu saldırıların gerçekleşmesi, durumun bir komplo olduğunu göstermektedir.(Bba.)

Bu komplonun içinde kimler yer alıyor?

Paris’te bulunanlar. Toplantıda İsrail, Türkiye, Fransa, İngiltere ve ABD de vardı. Bu da şunu gösteriyor; demek ki uluslararası bir plan, komplo var.

Bu analiz önemli ve söz konusu saldırıya SDG’nin hazırlıksız yakalandığının da açık ifadesidir. Yeridir, hatırlatmak isteriz; Paris Anlaşması’na giden süreçte yalnız Halep’te değil, Özerk Bölge’yi daha fazla baskı altına alacak ve olası operasyona da hazırlığı ifade eden açıkça görülen güç yığınağı sürekli yapılmaktaydı. Yani bu bilinmeyen, görülmeyen bir durum değildi. Keza, Paris Anlaşması’ndan çok önce, Salih Müslim tarafından yapılan bir açıklamada güç dengelerindeki önemli değişimlere, SDG’nin yerine HTŞ’nin tercih edildiğine, bu konuda ABD’nin acelesi olduğuna dair önemli saptamalar yer almaktaydı. Bu vb. açıklamalar, aslında PYD ve SDG’nin siyasi ve askeri liderlerinin pek çok şeyin farkında olduğunu ama nedense gerekli tedbirlerin alınamadığını sergilemektedir. Bu normal bir durum olarak görülemez. SDG tarafından Rojava Devrimi’ne karşı TC’nin güvenilmez bir güç olarak görülmesine karşın yeterli siyasi uyanıklığın gösterilememesinde ya da zayıf davranılmasında ABD, İsrail faktörünün yanı sıra, önemli bir diğer faktör de “süreç”, “süreç”in baskısı olmalı. Bu bağlamda “süreç”ten, “süreç”te tek yetkili olarak Öcalan’dan abartılı beklentilerin ve yönlendirmelerin de rolü olmuş olmalı. İşin bu boyutu da zamanla aydınlanacaktır.

D. Kalkan’ın şu açıklaması da aydınlatıcıdır:

Şêxmaqsûd ve Eşrefiyê’de yapılan saldırılara karşı neden önlem alınmadığı hususuna değinen Duran Kalkan, şunları söyledi: ‘Niye tedbir alınmadı? deniliyor. Evet, gerçekten de Şêxmaqsûd ve Eşrefiyê halkına dönük saldırı vahşetti. Bu dünyada ben insanım diye yaşayanlar için vicdan azabı olmalı. Biz Paris'teki bu kara anlaşmayı bilmiyorduk. Açığa çıkınca gerçek durumu gördük. Bazı bilgiler söylenenler yanlıştı. QSD kendisi açıkladı, ‘biz çekildik’ diye. Birçok alandan kendileri çekildiler. Araplar ayaklanıp bu yönetimi yıkmadılar. Hiçbir yerde Kürt-Arap çatışması olmadı. Arap toplumundan hiç kimse Kürtlere, Kürt özgürlük savaşçılarına kurşun sıkmadılar. Bunları net söyleyebilirim. Birçok Arap kesim Kürtlerle birlikte direnmek üzere Rojava Kürdistan'a çekildiler. Şam yönetiminin güçleri geldikçe bazı bu aşiret ileri gelenleri reisleri, ağaları rejimle hemen işbirliği yaptılar. Geri çekilen güçlerin arkasından kurşun sıktılar. O kadar. Şunu söylemek istiyorum; bir, QSD kendisi çekildi. Zaten öyle durması, o biçimde pozisyonunu yürütmesi tartışmalık bir durumdu. Demokratik modernite paradigması açısından tartışmalık bir durumdu. Demokratik modernite paradigmasını uygulamaya çalıştı. Rojava özgürlük güçleri de, PYD'de, fakat ne kadarını uyguladı? Yüzde kaç uyguladı? Ne kadar doğru ve başarılı uyguladı? Bunlar tartışma konusudur yani. Uygulama düzeyi yüzde 5, 10'u bile geçmedi. Sanki çizgi uygulanmış da, başarılı olmamış gibi gösteriyorlar. Yok. Öyle değil. Uygulanma düzeyi çok yetersiz olduğu gibi farklı yönlere kaydı.(Agr.)

Kalkan’ın, Biz Paris'teki bu kara anlaşmayı bilmiyorduk. Açığa çıkınca gerçek durumu gördük.saptaması, hazırlıksızlık, tedbirsizlik, siyasi ve askeri uyanıklık yetersizliği üzerine söylediklerimizi doğrulamaktadır. Bu zaaflar, aynı zamanda düşmanın gücünün küçümsenmesi zafiyetinin de yansıması olmuştur.

D. Kalkan’ın şu değerlendirmesi, güçler dengesindeki değişim gerçeğini ve olası sonuçlarının yeterince hesaba katılmadığını net doğrulamaktadır:

DAİŞ barbarlığına karşı ABD ve Avrupa'yı da içine alacak kadar çok geniş bir ittifak oluştu. Çok önemli bir deneyim oldu. Yanlış değildi. Fakat bu deneyimin birkaç yıldır artık işlemediği ortadaydı. Durum kesinlikle böyledir.” (Agr.)

Eğer tablo buyduysa (ki öyledir), bu durumda zafiyetler bağlamı daha derin eleştiriler muhasebenin konusu yapılmalıdır...

Karayılan’ın konu babındaki değerlendirmesini ise yukarıda zaten aktarmıştık.

* Egemen ulusun ayrıcalıklarını savunan ulusalcı Kemalistlerin, küçük burjuva sosyal şovenlerin SDG’nin “ABD’nin ve emperyalizmin işbirlikçisi olduğu”, Rojava’da bir devrim olmadığı vbg iddia ve suçlamalarını yazı dizimizin daha sonra yayınlayacağımız bir bölümünde ayrıca ele alacağız. Bu suçlama, yüzeysel, geri, nesnel durumun analizi ile bağdaşmayan, Kürt sorunu karşısında Türk milliyetçiliği mevzisinde yer alanların suçlamasıdır.

** Aydınlar cephesinden bir örnek olarak Fehim Taştekin’e karşı geliştirilen olumsuz tutumu hatırlatabiliriz. Tutarlı bir anti-faşist ve Kürt dostu olan gazeteci Fehim Taştekin’in PKK çevresinden hiç olmazsa bir kesim tarafından sekterce hedef tahtasına yerleştirilmesine karşı çıkmak gerekmektedir. Dost bir ses olan Taştekin’in haber ve analizlerine katılırsınız ya da katılmazsınız; ancak Orta Doğu ve Suriye gerçeğine derinlemesine hakim olan anti-faşist bir aydını eleştiri ve değerlendirmelerinden ötürü “Ötekileştirme” yönelimi anti-demokratik, sekter yıkıcı bir zihniyeti ifade ettiği gibi bu yıpratma yönelimi, Kürt halkının da hayrına değildir. Eğer Taştekin’in analizlerini doğru bulmuyorsanız, doğru olan, demokratik eleştiri ve yanıt hakkınızı kullanmaktır. Aynı şey, Ayşe Hür, Yekta Türkyılmaz için de geçerlidir. Bunlar Kürt düşmanı falan değildirler. Kürt ulusal demokratik mücadelesine destek veren ama “süreç”i ve Apocu hareketi de eleştiren aydınları sekterce hedefleştirmekte yarar yoktur. Akıllıca olan, olgun olan tutum, bu kategorideki aydınları negatif yönde itmeden eleştirel ama yapıcı ilişkilenmektir. En kötü durumda izlenecek yöntem, “tarafsızlaştırmak”, “tarafsız yandaş” haline getirecek bir tutumla davranmak olmalıdır. Doğrunun, gerçeğin, mükemmelliğin tek ölçüsü ne Öcalan ve yurtsever harekettir ne de yurtsever harekete tutunarak kendi reklamını yapmak, kendini kabul ettirmek, şöhret olmak vb. peşinde koşanların ölçütleridir. Eleştiriye, dostlar cephesinde gelen eleştirilere kibirli tahammülsüzlük ve sessizlik isteğine ya da tek yanlı destek baskısına ve linç kültüne karşı kesin bir tarzda karşı tavır koymak gerekir. “Demokrasi”, “demokratikleşme”, “Demokratik Cumhuriyet”, “Demokratik komünal yaşam” üzerine yazılan binlerce sayfayla, bangır bangır yapılan propagandayla karşılaştırıldığında orta yerde duran çelişki çıplaktır. Dileriz bu yöntem ve zihniyet terkedilir.

DEVAM EDECEK