Translate

4 Mart 2026 Çarşamba

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?

 

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?


I

30 ocak anlaşması kamuoyunda değişik görüş açılarından yoğun bir şekilde tartışıldı... Biz anlaşma belgesinde yer alan maddeleri tek tek ele almayacak, bazı önemli noktaları incelemekle yetineceğiz. SDG ve Kürt halkı saygı değer büyük bir mücadele yürüttü. Ağır bedeller ödedi. Bu mücadele hala devam etmektedir. Mücadele eden hata da yapar. SDG’nin önemli hataları, eksikleri ve zaafları olmadığını düşünmek saflık olacaktır. Ancak bazı önemli noktaların aydınlatılmasına da beklemek gerekmektedir. Muhakkak ki, SDG, önümüzdeki süreçte bir muhasebe yapacaktır. Böylece daha sağlıklı eleştirel değerlendirmeler yapma olanağı da doğacaktır. Sahaya hakim olmak başka, sahaya hakim olmadan konuşmak başka bir şeydir. Sahaya hakim olamamak subjektif değerlendirmelere ve haksız eleştirilere de yol açar ve açmaktadır. SDG’nin zaaflarını bir sonraki makalemizde inceleyeceğimizi hatırlatıp geçiyoruz.

II

ABD, İsrail, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler “Paris Anlaşması”yla SDG’nin tasfiyesine onay vermekle birlikte geçmişten bu yana TC ve HTŞ’den farklı konumlanmıştır. Bu farklılığın/çelişkilerin en azaldığı kesit Paris Anlaşması’yla ortaya çıktı. Ancak Paris Anlaşması’na dayanan tasfiye politikasına karşı genelleşen Kürt direnişi söz konusu devletlerin iç çelişkilerini de keskinleştirerek yeni bir ayar verdi. TC ile söz konusu devletler arasındaki açı farkı yeniden büyüdü. Bu devletlerin TC’yi yatıştırma, SDG’nin burnunu sürterek yola getirme, HTŞ’li merkezi iktidara tabi kılarak denetim altına alma politikası, SDG’nin kaybettiği geniş alanlar ve özerkliğin aldığı ağır darbelerle “dengelendi”.

Temeli haklı Kürt direnişine dayandığı halde, ABD-AB-hattında YPG ve YPJ temsilcilerinin uluslararası bir dizi platformda diplomatik sahada “parlatılma”sı, emperyalist beklenti ve baskılarla, Rojava’yı “ıslah etme” operasyonuyla da ilgili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onların hesabı ne olursa olsun, Kürt temsilciler de, bu fırsatı ve olanağı kendi haklı davalarını ve kazanımlarını dünyaya tanıtmanın, desteklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Ve bu, doğru bir tavırdır.

III

HTŞ ile yapılan anlaşmada, HTŞ, TC hiç istemediği halde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi yer almıştır. Bu, Kürt direnişi ve sehildanının baskısı altında kalarak SDG’ye verilen bir taviz ve kabullenişin ifadesidir.

Ayrıca hatırlayalım; Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Dışişleri nezdinde Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan ortak açıklamada (27 Ocak 2026 tarihli ortak deklarasyonda) yer alan, “Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz.” vurgusu, Kürt halkının ve SDG’nin öz gücüne dayalı yürüttüğü mücadelenin etkisini yansıtmaktadır.

IV

İmzalanan anlaşma hakkında HTŞ ve SDG birbirini tutmayan açıklamalar yapmaktadır. Öyle ya da böyle, mesele sahadaki gelişmeler bağlamında önümüzdeki dönemde daha görünür hale gelecektir.

Anlaşmayla ilgili HTŞ’nin açıklamaları ve propagandası TC’nin ve HTŞ’nin aşırı gerici saldırgan niteliğine ve yürüttükleri psikolojik harp politikasına uygundur. Fiziki terör ve katliamcılığının yanı sıra demagoji, manipülasyon, kara propaganda TC ve HTŞ’nin başlıca silahlarıdır...

Ancak, anlaşmayla ilgili PYD ve SDG’nin en yetkili yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da tatmin edici değildir. Yapılan açıklamalara göre, verilen tavizlere karşın anlaşmayla (adı konmasa da) HTŞ, Rojava’nın ve SDG’nin özerkliğini esasen tanımaktadır.

Bu doğrultuda yapılan son açıklamalardan biri de PYD Başkanlık Konseyi üyesi Hediye Yusif’e ait. Yusif’in açıklamasına göre, Bölgemizde var olan kurumlarımız özerk yapısını koruyarak, merkezi hükümetin içinde yer alacak.” (Yeni Yaşam gazetesi, 21 Şubat)

Yapılan açıklamalar olanı değil, isteneni, hedefleneni dile getirmektedir. SDG’nin anlaşma belgesine dayanarak özerklik üzerine yaptığı açıklamalar imzalanan anlaşma maddelerinde görünmemektedir. Her şey belirsiz, ortada sağa sola çekilmeden yorumlanabilecek somut bir şey de yok ya da her bir taraf belgeyi ve maddelerini kendi lehlerine yorumlamaktadır. Ortada “demokratik entegrasyon” diyebileceğimiz bir süreç yok. Ne bugün ne de yarın cihadist şeriatçı faşist çete iktidarıyla “demokratik entegrasyon” süreci yaşanmayacaktır. Son tahlilde ortaya çıkacak statüko “demokratik müzakere”, “demokratik entegrasyon” tarafından değil, sahadaki fiili kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilmiş olacaktır.

SDG tarafından (düşülen tüm ihtiyat paylarına karşın) yapılan keskin açıklamalara mesafeli durmak doğru olacaktır. Bu açıklamalar belli bir tek yanlılık taşımakta, siyasi uyanıklığı zayıflatan, liberal beklentiler uyandıran özellikler göstermektedir. 30 Ocak anlaşması nihai ve somut garantilerden uzaktır. “Garantör devletler”in garantörlüğü resmi anlaşmalara dayanmamaktadır. Her bir taraf bunun farkında. ABD Kongresi’ndeki girişimler, Münih Konferansı’nda, AB Parlamentosu’nda Kürtlerin temsilcilerinin görünür hale gelmesi, diplomasi alanındaki olumlu gelişmeler yanıltıcı olmamalı, subjektif beklentilere yol açmamalıdır. Ancak bunun böyle olmadığını ya da siyasi uyanıklığı zayıflatan ciddi bir etki gücü yaratmadığını ya da yaratmayacağını düşünmek kanımızca saflık olur. Açık ki, Kürt halkının ve savaşçılarının inanmadığı ve inanmayacağı hayaller yaymaktan ya da hayali beklentiler uyandırmaktan ısrarla uzak durulmalı, siyasi uyanıklık daima yüksek ve keskin tutulmalıdır.

Tetikte olma”, “hazırlıklı olma” gerçeğine karşın, Paris Anlaşması’nın hemen ardından TC ve HTŞ’nin başlattığı ve ağır darbelerle sonuçlanan süreci unutmak olanaklı değil. S. Müslim’in böyle bir şey beklemiyorduk özlü açıklaması tesadüfi olmasa gerek...

Anlaşmaya dayanılarak SDG tarafından Özerklik üzerine yapılan abartılı açıklamalar pazarlıklarda el yükseltmeyi, kamuoyunu bu hedef doğrultusunda motive etmeyi, Kürt halkının sindiremediği, kabul edemediği durumu “idare etme”, moralleri yüksek tutma tutumunu yansıtıyor olmalı.

V

30 Ocak Anlaşması’nın 10 Mart 2025 tarihinde yapılan anlaşmaya göre geri bir anlaşma, ancak Hewler’de ABD dayatması ile kabul edilen ama ikinci gün Şam’da yapılan görüşmelerde general Mazlum Abdi tarafından reddedilen anlaşmaya göre çok ileri bir anlaşma olduğu görülüyor. Eğer Hewler’de ABD heyetiyle yapılan toplantıda HTŞ ile yapılan anlaşmaya bağlı kalınsaydı bu, açık bir yenilgi, Kürt kazanımlarının açık tasfiyesi anlamına gelecekti. Bu uğursuz anlaşmanın altına atılan imzanın ABD (temsilcisi leş kargası Barak) baskısının ürünü olduğu anlaşılıyor. SDG Başkomutanı Mazlum Abdi’nin ağır baskılar altında taktiksel bir manevra kapsamında söz konusu imzayı atmış olması en geçerli açıklama olarak görünmektedir bize.

TC liderliğindeki cihatçı saldırı ile “Kuzey ve Doğu Özerk Bölgesi” Rojava özerk bölgesine, SDG YPG’ye doğru daralmıştır. Özerk yapı hala varlığını korumaktadır. Yapılan anlaşmaya karşın, fiili durum budur. Kademeli uygulanacak anlaşmanın nihai kaderi, dar ve geniş anlamda mücadele eden tarafların güçlerine dayanan iradeler savaşı tarafından belirlenecektir. Her bir taraf karşı tarafın iradesini kırmayı, en fazlasını almayı, karşı tarafa en azını vermeyi, süreçten en fazla kazanımla çıkmayı hedeflemektedir. Yeni bir mücadele evresine girildiği açıktır. Meselenin çözümü niyet beyanlarıyla, tarafların birbirine güvenmesiyle değil, son derece kaygan olan bir zeminde politik, askeri, jeopolitik kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilecektir. Bu mücadele, salt SDG ve HTŞ arasındaki ilişkiler bağlamında değil, bunu da içermekle birlikte, bölgesel ve küresel kuvvetlerle, onların stratejik ve taktik yönelimleriyle, beklenti ve yönlendirmeleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Kanımızca SDG yaşadığı deneyimlerin ışığında bu gerçeği daha etkin hesaba katarak yol almaya çalışacaktır. ABD-İsrail ve müttefiklerinin İran’a karşı başlattığı askeri saldırı ve savaş ve bu savaşın olası sonuçları, güç dengeleri üzerindeki derin etkileri açığa çıkmadan da Suriye’de TC, HTŞ rejimi ve Rojava’nın statüsü ve karşılıklı ilişkileri istikrar kazanmayacaktır... Bu bağlam özellikle TC, Saray bakımında özel önem taşımaktadır...

VI

Tüm tavizlere, ağır darbelere ve gerilemelere karşın, SDG (YPG) askeri gücünü korumaktadır. Bu bağlamda da ana sorun, bu koruma ve konumlanmanın HTŞ yönetimiyle (merkezi iktidar) ilişkide özerklik esasına dayanıp dayanmayacağıdır. Ki askeri özerkliğin korunmasının yaşamsal önem taşıdığı açık ve kesindir. Ayrıca bu bağlam, yalnızca profesyonel askeri güç ve yerel asayiş kurumlarıyla da sınırlanamaz; bunun da ötesinde silahlanmış halk, halkın genel silahlı örgütlenmesinin (milis) korunmasına da özel önem verilmesi gerektiği açıktır. HTŞ’nin ve TC’nin gerek SDG’nin profesyonel askeri birliklerin (tümen, tugay, yerel asayiş birlikleri) özerkliğini gerekse de sıradan halkın silahlı bir ordu olmasını kabul etmediği açıktır. Her alanda olduğu gibi özellikle bu alanlarda çetin bir pazarlık ve mücadelenin süreceği kesindir.

Özerk Bölge’nin “devlet” olan ama henüz devletleşememiş, keza henüz dinci faşist çetelere dayanan milis örgütlenmesinin ötesine geçememiş “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu”na “entegrasyon”unun zorbalıkla dayatılmasına karşı SDG’nin de Geçici Hükümet’in/HTŞ’nin SDG’ye ve Özerk Bölge’ye göre entegre olmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu görevin zorlu bir mücadeleyle dayatılması ve gerçekleştirilmesi yakıcı bir görevdir. Büyük Kürt serhildanından sonra yapılan “Münih Konferansı” ve sonrasında uluslararası alanda imajı yükselen SDG’nin bu bakımdan elinin önemli ölçüde güçlendiği saptanmalıdır. Ki siyasi özerklik korunamadığı koşullarda askeri özerkliğin de korunamayacağının altı çizilmelidir. Özerkliğin siyasi, idari, askeri bir özerklik olması gerektiği; siyasi özerkliğin korunamadığı koşullarda “idari özerklik”in rejimin “vasalı” olmanın ötesine geçemeyeceği vurgulanmalıdır.

Bilindiği gibi, TC ve HTŞ’nin SDG’nin “Suriye devleti”ne ve “ordusu”na “entegre” edilmesi politikasının tek anlamı tam teslimiyet, köleleşme ve zorla tasfiye politikasıdır. Kürt hareketi bunun farkındadır. Yalnız içeride değil, dışarıya da terör ihraç eden emperyal bir teröristan cumhuriyeti olan ve başını da Erdoğan ve Saray rejiminin çektiği neo-Osmanlıcı provokasyonlara karşı özel bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğu kesindir. TC ve HTŞ’nin zamana oynayarak, yeni fırsatlar yaratarak ya da yeni elverişli koşulların oluşmasıyla elde kalmış, korunmaya çalışılan Kürt kazanımlarının dibine kibrit suyu dökmeye devam edeceğinden kuşku duyulamaz. TC’nin 30 Ocak Anlaşması’nı kabul eder görünmesi, örneğin 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, taktik bir manevradan ibarettir. Güç dengeleri şimdilik dinci faşist rejimi buna zorlamıştır. Söz konusu anlaşmaya karşın, Kobani etrafındaki TC çetelerinin ve HTŞ’nin ablukasının sürmesi, Kobani’ye bağlı 50 köyün işgal altında tutulması; TC Milli Savunma Bakanı’nın TC ordusu ve çeteleri tarafından işgal edilmiş bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması; 30 Ocak Anlaşması’na ve uluslararası alanda Kürtlerin lehine ortaya çıkan pozitif havaya rağmen baskı ve saldırıların sürmesi; TC Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şengal’e, Mahmur’a, Kandil’e, Irak’a dönük küstahça tehditleri somut durumu anlamak bakımından önemli ip uçları sunmaktadır...

Teorik olarak yanlış, politik olarak karşılığı olmayan “Demokratik ulus”, “Çağımızın, keza Orta Doğu’nun, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerde Kürt sorunu”nun “başlıca çözüm yöntemi”nin “demokratik müzakere yöntemi” olacağı paradigmasının ütopik karakteri ve geçersizliği bilakis Suriye gerçeğinde somut ve çarpıcı bir tarzda bir kez daha açığa çıkmıştır; bunu ABD-İsrail’in başlamış olan askeri saldırıları gerçeğinde, İran’da da tanık olmaktayız... Ki TC’de devam etmekte olan “süreç”e yön veren şey de “demokratik müzakere” ilkesi ve yöntemi değil...

VII

Hatırlanırsa, 2016 yılında “Fırat Kalkanıoperasyonu ile Cerablus, Azez ve El-Bab; 2018 yılında “Zeytin Dalıoperasyonu ile Afrin ve çevresi; 2019 “Barış Pınarı” operasyonu ile Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri işgal edilerek MİT’in tasmalı dinci faşist çeteleri (ÖSO-MSO) bu bölgelere yerleştirilmişti.

Konu babında Anlaşma’nın 14. maddesinde şunlar yazılı: Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn/ Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.”

SDG yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu bölgelerin Özerk Bölge’ye devredileceği ya da özerk olacağı, bazı sorunlar olsa bile buralarda da özerk yönetimlerin (“Tabii ki entegrasyon anlaşması temelinde Cizre Kantonu ve Kobanê’de oluşturulacak sistem Serêkaniye, Efrîn ve Gîre Spî için de geçerli olacak.”) kurulacağı iddia edilmektedir.

Oysa TC tarafından işgal edilmiş söz konusu Kürdistan topraklarında nasıl bir yönetimin kurulacağı da anlaşmada yer almamaktadır. Anlaşmada, “... bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” ifadesi gerçekte “hiçbir şey” anlatmamaktadır. Lastik gibi dört bir yana çekilecek bir madde...

Bu konuda HTŞ ve TC cephesi nettir, ama SDG tarafından anlaşmaya dayanılarak yapılan açıklamalarda sanki işgalci güçler çekildikten sonra bu alanların da Özerk olacağı açıklamaları subjektiftir. Evet, dayatılması ve zorlu mücadele ile kazanılması gereken özerkliktir. Fakat HTŞ geçici yönetimiyle yapılan anlaşmada işgal bölgelerine özerklik verileceğine dair hiçbir şey yoktur. Adı “Özerk Bölge” konmasa bile, “ademi merkeziyetçi”liğe dayanan ama fiili ve yasal olarak, gerçekte özerk olacak bir çözüm ne bu bölgeler için ne de şu anki özerk bölge için öngörülmemektedir.

HTŞ’nin ve TC’nin özerkliğin tasfiyesi, şeriatçı iktidara şartsız biat karşılığında bazı kültürel hakların kabulü ile yetinilmesi politikası SDG tarafından dün olduğu gibi bugün de kabul edilmemektedir. Ana dilde eğitimin bile kabul edilmemiş olması aynı tasfiye, “en aza razı etme” dayatmasının açık göstergelerinden birisidir. Öyle Colani kararnameleriyle “Kürtler vardır, kardeşimizdir, Kürtçe Suriye’nin ulusal dillerindendir, Kürtçe seçmeli ders haline getirilecektir, Newroz ulusal bayramdır” manevralarıyla Kürtlerin aldatılacağını ya da Kürtlerin bunlara tav olacağının beklenmemesi gerektiği bizce açıktır.

VIII

Kuşkusuz ki, Kürt halkı ve SDG belirsizliklerle dolu bir gelecekle karşı karşıyadır ve bu, HTŞ için de geçerlidir. Bu olgu, yapılan anlaşmanın kaderi bakımından da geçerlidir. Suriye’de de, Orta Doğu’da da taşlar henüz yerli yerine oturmuş değildir; dahası, Orta Doğu cangılında taşlar kolay kolay da yerine oturmayacaktır... Emperyalist zorbalığa dayanan bölgesel dizayn, dönüp, dizaynı yapan ABD, İsrail, İngiltere gibi devletleri vuracak dinamikleri de büyütecektir. Her dizany girişimi ve saldırısı yeni bir başlangıç olduğu kadar dönüp sahiplerini vuracak yeni bir dönemeç ve süreci de içermektedir. Orta Doğu çok katmanlı bir krizin yapısal girdabında kıvranmaktadır. Geleneksel statüko(lar) çoktan çökmüştür. Bugün Filistin’de, Irakta, Lübnan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de yapılmış ya da yapılacak emperyalist ve siyonist dizayn, İran’ı çökertme baskı ve saldırısı, her ne kadar üstünlük şimdilik dizayıncı güçlerin lehine olsa da ve lehine görünse de bu durumun geçici olacağını görmek gerekir. Bölge ve Suriye, jeopolitik önemi, enerji kaynakları, yol ve kavşak projeleri vb. bakımından küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin en önemli stratejik alanlarından birisidir. Bölgedeki çelişki ve çatışmaların zamana yayılmakla birlikte keskinleşeceğini, bunun bölgesel çapta dindirilemez bir istikrarsızlığı üreteceğini görmek gerekmektedir. Bu olgu, küresel ve bölgesel güçlerin keskin bir mücadele alanı olan Suriye için de geçerlidir.

Suriye’de Esad rejimi yıkılmasına, Colani liderliğindeki cihatçı HTŞ iktidara taşınmasına karşın ülkede istikrar sağlanmış olmak bir yana ülke çok katmanlı, ucu açık derin bir kriz süreci yaşamaktadır. TC ve Saray, bölgeye dönük özgün hesapları ve yayılmacılığıyla, Suriye’de ve Irak’ta işgalci provokatif saldırgan bir güç olarak bulunmasıyla bölgeyi istikrarsızlaştıran önemli bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir. Çok uluslu ve çok inançlı Suriye açık bir kimlik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Suriye’de sular kolay kolay durulmayacaktır. SDG’de de bugünkü anlaşma ve ateşkes sürecine güvenilemeyeceğinin, yeni risklerin yanı sıra yeni imkanların da doğabileceğinin bilincindedir...

Dileğimiz SDG’nin bu süreci en az hatayla yönetmesidir. Süreç son derece büyük risklerle ve keza doğabilecek yeni olanaklarla iç içedir. Bu riskler ve olası yeni olanaklar hem TC-HTŞ hem de SDG için geçerlidir... HTŞ’nin ve TC’nin Suriye halklarının hiçbir temel sorununu çözme nitelik ve yeteneği bulunmamaktadır. HTŞ yönetimine kol-kanat açan ve kullanan emperyalist güçler için de bu geçerlidir...

Emperyalistlerle, siyonistlerle, şeriatçı gericilikle, cihadist terörist katliam çeteleri ile Suriye’ye “demokrasi” geleceği; böylece Kürt sorununun, ulusal toplulukların, azınlık inançların, siyasal özgürlüklerin demokratik çözümünün gerçekleşeceğini düşünmek son derece romantik ve gerici bir beklentilerden ibarettir. Son tahlilde her şeyi güç dengeleri belirleyecektir. HTŞ ve HTŞ’yi destekleyip kullananların laik, seküler Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Şiilerin, diğer azınlıkların haklarını tanımak ve güvenceler sağlamak gibi bir hedefi olmadığını “herkes” biliyor olmalı. Böl ve yönet taktiği hep gündemde kalmaya devam edecektir. Alevi, Dürzi, Kürt soykırımları ve soykırımcı girişimleri gelecekte olabileceklerin habercisidir...

Rojava babında ortaya çıkan son durum ve yapılan anlaşma, TC’de sürmekte olan “Süreç” üzerindeki etkisi ayrıca başlı başına değerlendirmeyi hak ediyor deyip, devam ediyoruz. Dinci faşist neo-Osmanlıcı Saray iktidarı, içeride ve dışarıdaki hesaplarını yaşama geçirmek için “süreç”i kullanmaya devam edecektir. Saray bağlaşması ve iktidarı “Buraya kadar!” deyinceye dek “süreç” devam edecektir. “Süreç”in, esasen sermaye devleti ve Saray rejimi lehine işlediği de açıkça görülmektedir...

TC ve HTŞ yönetimi bazı kültürel hakların ötesine geçebilecek her türlü Kürt kazanımına karşıdır. Aslında bu siyaset, TC’de sürmekte olan sürecin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Dinci faşist diktatörlüğün çizdiği çerçeve, “Milli Güvenlik Siyaset Belge”lerinde yer aldığı gibi “Kamusal alana özgü olmamak koşuluyla kültürel haklar”ı tanımanın ötesine geçmeyecektir. Diktatörlüğün Kürt ulusunun kolektif haklarını tanımak, anayasa katına yükseltmek gibi bir politikası da yoktur. Sarayın CHP gibi bir partiyi terörle ezme, “süreç”ten dışlama siyaseti bile tek başına devletin ve Sarayın hesaplarını deşifre etmeye yetmektedir... Faşist Bahçeli’nin Paris Anlaşması’nın hemen ardından HTŞ çetelerinin gelip Rojava dayandığı dönemde ısrarla, azgın ırkçı açıklamalar eşliğinde “Bir baştan bir başa temizlik” isteyerek Rojava’ya Kürt soykırımını dayatması “süreç”e nasıl bir rol yüklediğini de göstermektedir. Bugün “Kurucu önderlik”e övgüler dizen Bahçeli’nin (ki bu hiç de hayra alamet değildir!) yarın elinde iple sahnelerde arzı endam ederek Öcalan’ı “Terörist elebaşı”, “Bebek katili”, “Asın onu!” demeyeceğini inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir...

DEVAM EDECEK

17 Şubat 2026 Salı

SDG VE HTŞ’NİN “ATEŞKES VE ANLAŞMA”SI: GEÇİCİ BİR NEFES MOLASI

 


I

HTŞ, 6 Ocak’da SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) ezmek ve Özerk Bölge’yi (Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi) tasfiye etmek amacıyla harekete geçti. HTŞ’nin Halep’te (Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri) başlayan askeri saldırısı Türk devletinin MİT’iyle, askeri kurmaylarıyla yönettiği bir saldırı oldu. TC ve HTŞ’nin bu saldırıları karşısında SDG, açık bir inisiyatif kaybı ve ağır bir gerileme yaşadı. Bu saldırı dalgası altında SDG’nin düzenli bir geri çekilişi başardığı da söylenemez. Bu zafiyet, “tetikte olma” haline karşın, aynı zamanda SDG’nin olası ve ani başlayacak güçlü ve kapsamlı bir saldırıya karşı hazırlıksız olduğunu ya da yeterince uyanık davranamadığını da açığa çıkardı. Özerk Yönetim ve SDG, yönettiği toprakların % 80’ini (Derazor, Rakka ve Tabka) kaybetti. Böylece kaybedilen bölgelerde yer alan doğal gaz, petrol, su kaynakları, barajlar, enerji santralleri, verimli tarımsal araziler gibi ekonomik, siyasi ve askeri önemi yüksek olan imkanlar da yitirilmiş oldu. Saldırı dalgası altında SDG geri çekilebileceği son toprak parçasına, ana üssü olan Rojava sınırlarına kadar geriledi. Bu saatten sonra yapılacak tek şey, topyekün direnme savaşını ilan etmekti. Nitekim, silahlı direniş ve genel seferberlik ilan edildi. Diplomasi silahı da aynı süreçte devrede tutuldu.

Sürecin bir aşamasından sonra Öcalan’ın da aktif şekilde devreye girdiği anlaşılıyor. Kamuoyu, bunu, ilk defa Yeni Yaşam gazetesinde Serdar Altan imzasını taşıyan haberle öğrenmiş oldu. Öcalan’ın devreye girmesi anlaşılırdır ama nedense kamuoyu bu haberi geç bir tarihte, ancak 8 Şubat’ta öğrenebildi. Oysa DEM heyeti, 6 Ocak’ta Halep’te başlayan TC ve HTŞ liderliğindeki saldırıların ardından, 17 Ocak’ta İmralı’ya gitmişti. 17’sine dek geçen sürede HTŞ saldırısı istim üzerinde ilerlemekteydi. Haberde sözü edilen Öcalan girişimi ve Öcalan merkezli gelişmeler, 17 Ocak 2026 tarihinde DEM heyetinin Öcalan’la yaptığı görüşmenin ardından ya da hiç olmazsa 8 Şubat beklenmeden daha erken bir tarihte açıklanabilirdi. Haberde oldukça önem taşıyan bilgilerin kamuoyuna zamanında açıklanmamasının ağır bir zaaf oluşturduğu görülmelidir. Açıklamanın yaygın bir şekilde ihtiyatla, dahası güven eksikliğiyle karşılanmasının bu durumla da ilgili olduğu anlaşılmalıdır*.

Haberde belirtildiği gibi eğer Öcalan “kırmızı çizgimiz” diyerek devreye girmişse, Rojava’nın tasfiyesine karşı durmuşsa, yoksa süreçten çekileceğini belirtmişse bu tutumun önemli olduğu görülmelidir. Öcalan’ın inisiyatifinin etkili olmasının ana nedenini ise, başka bir yerde değil, Rojava devriminin tasfiyesine karşı ortaya çıkan, ulusal özgürlük ve statü talebiyle genelleşen dev direnişte bulmak gerekir. Yurtsever basın ve kalemler tarafından meselenin kişi kültü ekseninde Öcalan’ın “olağanüstü liderliği”yle izah edilmesi tek yanlı bir değerlendirme olduğu açıktır. Bu direniş ve ayağa kalkış olmasaydı elbette ki Öcalan’ın girişimleri de karşılık bulmayacaktı. Ancak bu kadar da değil, ayağa kalkıştan sonra ABD’nin tavır değişikliği ve bu yeni durumda geliştirdiği inisiyatif olmasaydı muhtemelen çok farklı bir tabloyla karşı karşıya kalacaktık...

II

SDG’nin belirgin kayıplarla geri çekilmesine karşın, bu süreçte Erdoğan-Bahçeli, TC, SMO ve HTŞ çeteleri tarafından hedeflenen ve kışkırtılan Kürt Arap iç savaşı boşa çıkarılmıştır. Keza, kapsamlı bir Kürt soykırımının gerçekleşmesi plan ve hedefi de şimdilik önlenmiştir. Rojava merkezli bölgesel (ve küresel) Kürt ulusal direnişi sayesinde TC çeteleri ve HTŞ Rojava sınırlarında durmak, geri adım atmak, ateşkes ilan etmek, yeni bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır.

Bu gelişme Paris anlaşmasıyla Kürt hareketini, Özerk Bölge’yi, SDG’yi tasfiye politikasını, şimdilik etkisizleştirmiştir. Bu olgu, daha dün SDG’yi tasfiyeye karar veren ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi emperyalist devletlerin geri adım atarak, yeni bir pozisyon belirlemesine yol açtı. Bu yeni durumda ABD ve Fransa SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşmanın “garantör devletleri” olacaklarını duyurdular.

Türk sermaye devleti, onun yönetim merkezi dinci faşist rejim ise, şimdilik, 30 Ocak’ta imzalanan “kademeli entegrasyon ve ateşkes anlaşması” kabul eder gibi gözükmeyi seçti. Hatırlayalım; TC devleti ve elebaşıları Rojava’yı (Özerk Bölge’yi) “Teröristan”, SDG’yi “Terör örgütü”, general Mazlum Abdi’yi “Terörist elebaşı” ilan etmiş, dahası Abdi, “yeterince Apocu olmamakla”, “Kurucu lideri dinlememekle” de itham edilmişti.

Öcalan’a ve “sürece” güzellemeler yapan Bahçeli, 6 Ocak’ta başlayan saldırıların ardından, fıtratına uygun olarak ağzından akan salyalar eşliğinde HTŞ’den ve MİT’e bağlı paralı tasmalı katillerden (ÖSO-MSO) Rojava’da “Bir baştan diğer başa temizlik” (soykırım) istemişti. “Barışsever” Bahçeli, Erdoğan ve sömürgeci dinci faşist diktatörlük, şimdilik HTŞ’nin “Teröristan”la, “Terör örgütü”yle, “teröristlerle”, “Terörist elebaşı M. Abdi” (SDG) ile imzalanan anlaşmayı mecburen “yutmak” zorunda kaldı.

III

İsrail ileride Suriye’den gelebilecek olası tehditleri ve bölgesel hesapları nedeniyle Rojava’nın tümden ezilmesini istememekle birlikte, sürecin suç ortağıdır. HTŞ’den istediğini (öncelikle de Suriye’nin güneyini kontrol, işgalle genişlettiği Golan Tepeleri ve çevresini) alan İsrail siyonizmi ve elebaşı Netanyahu, resmen ve fiilen tasfiye planını ve saldırısını onaylamış ya da düpedüz “göz yummuş”tur. Bununla birlikte İsrail, dolaylı olarak, Trump’a oldukça yakın bir Yahudi Senatör olan Lindsey Graham aracılığıyla SDG’nin tümden tasfiye edilmesine karşı politik ve psikolojik baskı unsuru olarak “Kürtleri koruma yasası” için harekete geçirdi. Ancak vurgulamak gerekir ki, bu durum yalnızca İsrail etkeni nedeniyle değil, Amerikan devleti ve ordusu içindeki görüş ayrılıklarının varlığıyla, bir balans ayarı çekmeye karşı çıkmamakla birlikte SDG’nin tümden tasfiyesine karşı çıkan kliklerin varlığıyla da bağlıydı ve bağlıdır...

Özel dikkat çekmek gerekir ki, emperyalistler, siyonistler Orta Doğu’da Kürt sorununu çözmekten yana değildirler. Kürt sorununu ABD, İsrail ekseninde kullanmak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ve Kürtleri Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılmasında emperyalist stratejilerine tabi kılarak öncelikle de dört devleti kontrol etme aracı, bu devletlerin denetim dışına çıkabilecek politikalarını etkisizleştirmek kozu olarak kullanmak istemektedirler.

Kuşkusuz ki, ne emperyalizmin ne de HTŞ’li terörist katliam çetelerinin sözlerine ve garantörlüğüne güvenilebilir; fakat böyle de olsa, ABD ve Fransa’nın, dahası dolaylı olarak Almanya ve İngiltere’nin “garantör”lüğü üstlenmesi, çok kritik bir tarihsel anda HTŞ’nin teşhirine, Rojava’nın meşruiyetinin uluslararası kamuoyunda daha fazla tanınmasına, onaylanmasına hizmet etti. Bu meşruiyet, Erdoğan’ın ABD’den, HTŞ katiller ordusunun ABD, Avrupa, İsrail, Körfez ülkelerinden aldığı aşağılık “meşruiyet”ten farklı olarak, Kürt direnişinin, kazanılmış Kürt mevzilerinin kirli, haksız, sömürgeci savaşa karşı haklı direnişi ve direnme kararlığına dayanmaktadır...

Gerek ABD Kongresi’nde (Senato ve Temsilciler Meclisi), gerek Avrupa devletleri nezdinde (Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz vb.), gerek AB Parlamentosu’nda ortaya çıkan Kürtler lehine girişimler; gerekse de Almanya’da yapılan “Münih Güvenlik Konferansı”da (MGK) ortaya çıkan “sıcak görüntüler”e güvenmemek gerektiği açıktır. Bu girişimler, nesnel olarak Rojava şahsında Kürtler lehine enternasyonal meşruiyetin büyümesine; diplomasi cephesinde (Abdi’nin MGK’ndan sonraki açıklaması: “Olumlu yaklaşımları olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişmeler Rojava için yeni bir aşamayı ifade ediyor. Rojava yönetimi -özellikle askeri yönetimi- ilk kez resmi olarak kabul görüyor”) Kürtlere daha etkin bir alan açmakla birlikte, sayısız riski, tehdidi de kendi içerisinde taşımaktadır. Bu girişimler ve gelişmeler, Kürtlerin ve Rojava’nın lehine olsa da, karşılığında emperyalist güçlerin, SDG’den, (Kürt halkının hayrına olmayacak) tehlikeli beklentiler içerisinde olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Zamanla daha berrak ortaya çıkacak emperyalist beklentilerin GOP stratejisiyle, ABD İsrail ekseninin dört parçada Kürtlerden beklentileriyle bağlıdır...

IV

29 Ocak anlaşmasına karşın, süreç ucu açık, belirsizliklerle, ağır risklerle doludur. Bu hamur daha çok su kaldıracak. Emperyalistler ve gerici devletler sayesinde uluslararası tanınması sağlanmış olmakla birlikte, HTŞ’nin (Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm, Şam Kurtuluş Heyeti) şeriatçı rejimi oturmuş bir rejim değil. HTŞ yönetiminin Suriye halkları nezdinde meşruiyet kazandığından da bahsedilemez. Gerek Orta Doğu’da gerekse de Suriye’de güç dengeleri istikrar kazanmış değil. Sayısız el işin içinde. Soykırımcı HTŞ yönetiminin geleceği henüz belirsizdir. Bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Colani bu geçiş sürecinin elebaşıdır. HTŞ kendi içerisinde bölünmüş, iç iktidar kavgaları da yaşayan bir koalisyondur. HTŞ ve Colani’nin iktidarda kalıp kalmayacağı henüz belli değildir. Pozisyonları son derece kırılgandır. ABD ve İsrail eksenine oturmasına ve Irak’a, İran’a, Hizbullah’a, Filistin ulusal direnişine, Yemen’e karşı onların piyonu olmayı kabul etmesine, Suriye’yi emperyalist sermayenin yağmasına açmasına rağmen, geleceği henüz açık ve net değildir. Bugün değilse yarın bölgeye dönük Çin ve Rusya devletlerinin “yakın tehlike” doğuracak ataklar da yapacağı hesaba katılmalıdır...

Colani zamana oynayarak iktidarı elden kaçırmamaya çalışmaktadır. Ayrıca HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra İsrail ve Batı dünyası için yeni bir sorun kaynağı haline gelip gelmeyeceği de belli değildir. İktidara getirilmiş, “terbiye” edilmiş IŞİD olan cihadist HTŞ’den farklı olarak IŞİD’in iktidardan dışlanmış kanatlarının yeniden etkin bir güç, bir istikrarsızlık kaynağı olarak ortaya çıkma olasılığı da gündemden düşmüş değil.

Cihatçı Colani, sözde “IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu”nda yer alma sözü vermesine rağmen başta İsrail olmak üzere hemen hemen hiçbir devlet bu söze güvenmemektedir. IŞİD militanlarının Irak’a taşınmasının bir nedeni de bu olgudur. En nihayetinde Colan’i ve HTŞ’si de IŞİD’in bugün için “makbul” görülen Selefi cihatçı kanadıdır. “Makbul” kabul edilmeyen binlerce IŞİD militanı “makbul” HTŞ içerisinde yer almaktadır. Dahası HTŞ çeteleri SDG’nin çekildiği bölgede yer alan hapishane kapılarını “Allahu Ekber” haykırışları ve gösterileri eşliğinde açarak binlerce IŞİD militanını serbest bırakmıştır. Bunlar aynı soydandır, hepsi cihadist çetelerdir. Bugün denetlenir olanlar yarın denetim dışına çıkabilirler. Afganistan örneğini hatırlayalım...

Keza, özellikle Suudi Arabistan’ın etkisi altında olduğu söylenen Arap aşiretlerinin büyük bir çoğunluğunun saf değiştirerek HTŞ cephesine geçmiş olmasına karşın, aşiretlerle HTŞ arasındaki ilişkiler de kaygan bir zeminde durmaktadır. Gerek aşiretlerin kendi aralarında, gerekse de aşiretlerin konumlandıkları alanlarda HTŞ ile rant paylaşımında önemli sorunlar, çelişki ve çatışmalar bulunmaktadır. HTŞ’nin safına geçtikten sonra, Özerk Yönetim’in aşiretlere sunduğu imkanları (örneğin petrolden pay gibi) bir çırpıda gasp eden HTŞ’ye karşı tepkilerin büyüdüğü görülüyor. Rant ve etki alanı paylaşımının HTŞ yanlısı aşiretlerle bazı saf değiştirmiş Arap aşiretleri arasında silahlı çatışmalara yol açtığı dünya basınına da haber olarak düştü bile... Bu çelişkilerin yarın-öbürgün hangi biçimlerde yeni ve önemli istikrarsızlıklara ve çatışmalara yol açacağı da bilinmez.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, Özerk Bölge ve SDG açısından eşitsiz güç ilişkileri temelinde ortaya çıkan ortaya çıkan negatif ve üzücü tablo, yurtsever hareketin, SDG’nin zaaflarının ötesinde küresel, bölgesel ve Suriye gerçekliğinde ortaya çıkan yeni güçler dengesi ile, güç dengelerinin aleyhte şekillenmesiyle bağlıdır. Bu belirleyici nesnel olgunun ve sonuçlarının anlaşılmaması ya da yüzeysel bakılması, objektif değerlendirmeler yapılmasını, doğru eleştirel perspektiflerin ortaya konulmasını da engelleyecektir. İşin bu boyutunu daha sonra yayınlayacağımız makalelerimizde belli ihtiyat payları düşerek eleştirel inceleyeceğiz. Olan-biteni salt Abdi’nin, SDG’nin, Öcalan’ın, Kürt yurtsever hareketin zaaflarıyla, yurtsever kuvvetlerin “işi bilmemesi”yle, “yanlış çizgisi”yle izah etmek aşırı tek yanlılıkla belirlenen analizler olduğu görülmelidir...

V

SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşma ne SDG’yi ne de HTŞ’yi tatmin etmiş değildir. Bu anlaşma uzlaşmanın ürünüdür. Uzlaşma kaçınılmaz olarak karşılıkları tavizleri de içerir. Söz konusu anlaşma, HTŞ ve TC’nin kesin zafer kazandığı, SDG’nin ezildiği bir dönemin, dönemecin anlaşması değildir. Masada oturanların bir tarafı muzaffer diğer tarafı yenilmiş, teslim olmuş, dağılmış tarafı oluşturmamaktadır. TC ve HTŞ önemli avantajlar kazanmasına, SDG ağır darbeler yiyerek gerilemesine karşın, hiçbir taraf istediğini henüz elde edememiştir. Çerçeve anlaşma tümüyle geçici ve güvenilmez bir anlaşmadır. Yapılan anlaşmaya güvenmek için hiçbir neden de bulunmamaktadır. Öteden beri HTŞ ile yapılan “ateşkes”lerin, “anlaşma”ların kaderi biliniyor. HTŞ’nin (ve TC’nin) hiçbir sözüne bağlı kalmadığı biliniyor. Ki, düne göre bugün önemli üstünlükler kazanmış HTŞ’nin (ve TC’nin) 30 Ocak anlaşmasına bağlı kalacağını düşünmek çok daha geçersiz bir durumdur. Daha zayıf oldukları dönemlerde anlaşmalara, verdikleri sözlere, ateşkeslere bağlı kalmamış olan HTŞ-Suriye Geçici Yönetimi ve TC’nin 30 Ocak anlaşmasına ve ateşkese tutarlı, istikrarlı bağlı kalacağını düşünmek politik saflık olacaktır...

Anlaşma, güç dengeleri nedeniyle şimdilik bir “nefes molası” özelliğine sahiptir. Açık ki, uzlaşmalara dayanan anlaşma güçler dengesi içerisinde eşitsiz güç ilişkilerinin yansıması olmuştur ve irade savaşı sürmektedir.

Bu anlaşma, SDG açısından açık bir gerilemeyle, çok önemli mevzi kayıplarıyla belirlenen bir anlaşmadır. SDG bir yenilgi sürecine girmişti ama Rojava eksenli dev Kürt direnişi bunun nihai bir yenilgiye dönüşmesini engelledi. Böyle olmakla birlikte, SGD ve özerk bölge hedeflerinin çok gerisine düşmüştür. Bu anlaşma, SDG’nin elinin zayıfladığı, pazarlık gücünün gerilediği bir evrede yapılmıştır. Anlaşmayla, genel çerçeve çizilmiştir. Somutlaşmış bir anlaşma da ortalıkta yok. İçeriği muğlaktır. Belirsizlik üzerinde şekillenen, Kürt halkının kolektif haklarını ve kendi kendini bir yöneten bir otonomiden uzak, kalıcı güvencelerin tanınmadığı anlaşamaya dayanan bir “entegrasyon” süreci ile karşı karşıyayız. “Entegrasyon”un statüsüz bir “yerel yönetim”le sonuçlanması TC ve HTŞ’nin hedefidir. TC ve HTŞ’nin “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisinde yoğunlaşmaya devam edeceği gözden yitirilmemelidir. Anlaşmanın uygulanması sürecinde ne gibi çatışmaların çıkacağı, mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği, nasıl bir sonuca varılacağı da bilinmemektedir. Orta Doğu gibi kaygan bir zeminde yarın, öbür gün tarafların lehinde ya da aleyhinde yeni gelişmeler olabileceğini de asla gözden yitirmemek gerekir.

VI

Suriye yalnızca Suriye değildir. Suriye yalnızca SDG’den, TC ve HTŞ’den ibaret değildir. Suriye küresel ve bölgesel rekabet ve yayılma mücadelesinin, jeopolitik kapışmanın en önemli arenalarından birisidir. Suriye küçük bir Orta Doğu’dur. Gerek Suriye’de gerekse de Orta Doğu’da santranç oyunu devam etmektedir. Bugün kurulan denklemlerin yarın yerini yeni denklemlere bırakmayacağını kimse iddia edemez. Bugün kazandım diyenin yarın kaybetmesi de tamamen mümkündür...

Orta Doğu’ya, “Genişletilmiş Orta Doğu”ya (GOP), Suriye’ye zorbalıkla dayatılan Amerikancı, İsrailci “barış ve istikrar”ın temelleri zayıftır, kırılgandır, kaygandır. Baskı ve zorbalıkla bölgenin tetiklenmiş olan fay hatlarının hareketini önlemek mümkün değildir. Bu olgu, neo-Osmanlıcı dinci faşist TC devleti ve Saray için de olduğu gibi geçerlidir. TC devleti ve Saray’ın kendisi bölgede açık ve saldırgan bir istikrarsızlık kaynağıdır. ABD, İsrail barışı orta ve uzun vadede tutmayacaktır. Gelecek daha büyük istikrarsızlıklara gebedir...

Hatırlatmak gerekmektedir: “IŞİD karşıtı Batı koalisyonu” içinde yer alan TC ve Saray iktidarının IŞİD çeteleriyle yakın ve sıkı bağları sürmektedir. IŞİD’i Kürtlerin kazanımlarına, Güney Kürdistan’a, Şengal’e, “Şii Hilali”ne karşı vurucu güç olarak kullanmaktadır ve kullanacaktır.

Keza ABD, IŞİD çetelerini İran’a dönük saldırılarda, Irak’a “ayar çekme” operasyonunda, Orta Asya’da, dahası daha geniş bir alanda Rusya ve Çin’e karşı kullanma politikası izlemektedir. Dolayısıyla, IŞİD’in yeniden canlanarak yeniden bölgesel denklemleri öyle ya da böyle sarsmayacağının garantisi de yoktur... Bu, Suriye için de olduğu gibi geçerlidir. HTŞ’nin ABD ve İsrail politikalarına tabi olarak Irak ve Lübnan’daki kışkırtma ve girişimleri daha şimdiden dikkat çekmektedir...

Kürtler Suriye’nin yerli halklarındandır. Yaşadıkları coğrafyanın adı Kürdistan’dır. Bugünkü Suriye eski Suriye, bugünkü Kürtler eski Kürtler değildir. Çok uluslu Suriye’de Kürt sorununu kangrenleştirerek istikrar elde etmek olanaklı değildir. Bu saatten sonra “Ez ve çöz” politikası ile sonuç almak da olanaklı değildir. Değişik emperyalist ve siyonist hesaplarla da olsa, son tahlilde, dönemin koşulları içerisinde Kürtlere ileride duyulacak gereksinmelerden dolayı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın, HTŞ’nin çok arzuladığı, hedefledikleri son ferdine kadar Kürdü kırma politikası bir de bu açıdan tutmayacaktır.

Nihai olarak henüz Rojava’nın, SDG’nin yenilgisinden, TC ve HTŞ’nin zaferinden bahsedilemez. HTŞ ve TC çetelerinin, Bahçeli ve Erdoğan’ın, eski MİT Başkanı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ve tasmalı yandaş medyanın zafer kazanmış generaller misali konuşmaları ya da propagandası aldatıcı olmamalı, dahası teşhir edilmelidir. Bu propaganda özel savaşın, psikolojik harbin gereklerine ve gereksinmelerine dayanmaktadır. Ancak, bu bir yana, SDG ağır bir darbe yemiş, prestiji sarsılmıştır. Çok sayıda pazarlık kozunu ve mevzisini kaybetmiştir. Bu durumun başlangıçta yarattığı moral bozukluğunun ve olası daha büyük kayıpların önüne tüm Kürdistan çapında ve diasporada patlak veren serhildanla geçilmiş, moraller yükselmiş, direnme azmi ve duruşu güçlenmiştir.

TC ve HTŞ, önemli kazanımlar elde etmekle birlikte istediklerinin tümünü elde edememiştir. HTŞ, iktidarını sağlamlaştırıp Kürt kazanımlarını yok etmeye çalışacaktır. Erdoğan liderliğindeki dinci sömürgeci faşist diktatörlük, HTŞ’nin iktidarının sağlamlaşması için elinden geleni ardına koymamaya devam edecektir. TC ve Saray, HTŞ üzerindeki etki gücünü pekiştirmeye ve kendisine bağlı paralı katilleri de koordineli kullanarak Kürt kazanımlarını yok etmeye, olmadı en geri pozisyona iterek, kısmi kültürel haklarla sınırlı bir kabulle yetinilmesi hattında yürüyecektir.

HTŞ ve TC suç koalisyonu, SDG’nin ilk anda birkaç gün gösterdiği direnme tavrının ardından direnmeden Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan geri çekilişinin yarattığı ve yaratacağı moral bozukluğunun kendilerine sunduğu ve sunacağı avantajların aksine, tüm ağır darbelere karşın Rojava’yı tasfiye edememiş olmanın Dürziler, Aleviler, seküler Araplar vbg. muhalif kesimler için de önemli bir moral kaynağı, direnme azmini güçlendiren bir gelişme, dinci faşist HTŞ iktidarının “kadir-i mutlak” bir güç olmasını zayıflatan ve zayıflatma rolünü oynamaya devam edecek somut ve nesnel bir imkan olduğunun da bilincindedir... Onlar, öteki şeylerin yanı sıra bunu da hazmedememektedirler. Yürüttükleri baskı ve saldırıları bir de bu açıdan hesaba katmaktadırlar, katacaklardır.

SDG’de de “Ateşkes” ve “Anlaşma”yı kullanarak, zaman kazanmaya, yaralarını sarmaya, direnerek güç toplamaya, hazırlıklarını yetkinleştirmeye, mevzilerini sağlamlaştırıp kazanımlarını büyütmeye, diplomatik çalışmalarını geliştirmeye yoğunlaşacaktır. SGD Arap aşiretlerinin saf değiştirmesiyle parçalanmasına, daha önce yönettiği toprakların geniş bir kesimini kaybetmesine rağmen, halkların kardeşliği yolunda ilerlemeye devam etmektedir.

SDG, Suriye’de kaotik bir durumun olduğunu, hiçbir şeyin kesin ve oturmuş olmadığını; HTŞ’nin soykırımcı, yağmacı şeriatçı faşist saldırganlığının düşman (“Kafir”, “Katli vacip”) ilan ettiği her kesimi hedeflediğini; şeriatçı gerici ve faşist cephenin parçalanmış olduğunu; Suriye’de hala iç savaş tehlikesinin yüksek olduğunu; Irak ve İran bağlamında ABD ve İsrail saldırılarının Suriye’nin iç dengelerini derinden sarsabileceğini ve kendisine alan açabilecek yeni imkanların doğabileceğinin farkındadır. SDG bu vb. çelişki ve çatışmalardan yararlanmaya bakacaktır. Rojava devrimci-demokratik bir odak olmaktan çıkmış değil. Kadın özgürlükçü, halkların kardeşliğini şiar edinmiş, laik-seküler bir politik ve askeri güç olan SDG’nin birden fazla saikle İslamist-şeriatçı bir iktidar karşısında uluslararası meşruiyetinin büyüdüğü gerçeği dikkate alındığında küresel destek ve açılımlarını daha güçlü geliştirme şansı bulunmaktadır. Önümüzdeki süreçte dar ve geniş anlamda bu olanağı kullanmaya daha fazla yönelecektir.

Kürt tarihinin en büyük ve en güçlü, en birleştirici hareketi olan son serhildan atılımı söz konusu bakımlardan da yaşamsal önemdedir. Bu direniş ve başkaldırının Rojava ve SDG lehine alan açan yeni bir olanak olduğu açıktır. Bu bağıntıda bütün mesele bu vb. olanakları Kürdistan çapında ortaya çıkan ulusal iradeleşme hattında olabildiğince birleşik tarzda kullanma niteliğini ve yeteneğini göstermekte yatmaktadır. Güney Kürdistan’ın da çok yönlü tehlikelerle karşı karşıya olması ve bu tehlikelerin tehdide doğru büyümesi olgusu dikkate alındığında, Güney Kürdistan Kürtlerinin Rojava’yı ezme, tasfiye etme, soykırımdan geçirme saldırılarına karşı sahiplenme mücadelesinin canlılığını koruyacağına ve belki de gelişeceğine dikkat çekmek yararsız olmayacaktır...


* Bunun nedeni ya da nedenleri olmalı. Öcalan eleştirilerinin arttığı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ve Barzani’nin Rojava için ciddi bir ağırlık koymasıyla kamuoyunda itibarının yükseldiği bir sürecin ardından, Altan’ın haberiyle söz konusu verilerin gecikmeli açıklanmasının soru işaretleriyle ya da güven eksikliğiyle karşılandığını belirtmek gerekir. Özel olarak şuna dikkat çekmek isteriz: Kamuoyunun zamanında bilgilendirilmemesinin yol açtığı ve açacağı sonuçların sorumluluğu öncelikle muhataplarının, yurtsever Kürt hareketinin sırtındadır. Bu ağır sorumluluğu yok sayıp tek yanlı, sekter ve sağlıksız karşı açıklamaların, muhataplarına da bir faydası dokunmayacaktır. “Süreç”in şeffaflıktan uzak olması, devlet, Saray tarafından ciddiye alınabilecek herhangi bir adımın dahi atılmaması, üstüne üslük Kürtlerin kırmızı çizgisi olan Rojava’yı tasfiye etme politikası ve bu tasfiye saldırısının TC ve Saray eliyle gerçekleştirilmesi, birikmiş olan tepkilerin ve güvensizliklerin artmasına yol açtığı açıktır. İşin diğer yanı da gerici ve faşist psikolojik harp cephesinin, keza gerici milliyetçi Kürt çevrelerinin fırsat bu fırsat deyip bu durumu kullanmasıdır. Bunlar birer gerçek olsa da asıl mesele buna yol açan ya da yol veren zaafların özeleştirel düzeltilerek önüne geçilmesidir. Aşırı bir bilgi kirliliğin olduğu bir sürecin içindeyiz ve dikkat çektiğimiz meselede doğru bir politika izlenmesi de yaşamsaldır.

DEVAM EDECEK