“MUTLAK
BUTLAN” DARBESİ VE POLİTİK REJİM
Not:
8. 06. 2026 tarihli
bu makale 9 Haziran günü Avrupa Demokrat’ta
yayınlandı. Kısaltarak AD’ye
gönderdiğimiz makaleyi geniş haliyle yayınlıyoruz. Kısmen
de yeni gelişmelere atıfta bulunacağız. AD’ta
yayınlanan makalenin
“Erdoğan ve Mutlak Butlan
Darbesi”
başlığını ise değiştik.
1-FAŞİST
DARBE REJİMİNDE YENİ BİR AŞAMA
2-SÜREKLİLEŞTİRİLMİŞ
DARBECİLİK, SARAY DİKTATÖRLÜĞÜNÜN KARAKTERİDİR
3-CHP’YE
NEDEN ÇÖKÜLDÜ?
4-OLAN-BİTEN
ALEVİLİKLE İZAH EDİLEMEZ
5-MESELENİN
ANA NEDENİ, “YENİ TÜRKİYE”NİN GEREKLERİ VE İNŞASIDIR
6-“YESİNLER
BİRBİRİNİ” DEYİP SEYİRCİ
KALINAMAZ
FAŞİST
DARBE REJİMİNDE YENİ BİR AŞAMA
Devletin
kurucu partisi, burjuva ana muhalefet ve Türkiye’nin gelecek
seçimlerde Erdoğan’ı yenme olasılığı yüksek bir numaralı
partisi CHP hakkında alınan “mutlak butlan” kararı, dinsel
faşist diktatörlüğün Erdoğan liderliğinde gerçekleştirdiği
açık bir darbedir. Bu darbenin “hukuki” olup olmadığı
tartışması boş bir tartışmadır. Yasalarla bağlanmış, az-çok
yasalara, hukuka bağlı hareket etme kaygısına dayanan bir devlet
ve rejim yok ortada. “Hukuk” Erdoğan’dır. Bu
hukuksuzluk ya da
hukuksuzluğun hukuk olması “Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi”nin
karakteridir. CHP’ye dönük başlatılmış saldırılar,
butlan darbesi ile yeni bir aşamaya yükselmiştir. Devlet terörü
sınır tanımıyor. CHP herhangi bir parti değil, egemen ve
ayrıcalıklı ulusun “Beyaz Türk” partisidir. Ayırıcı
olan bu olgudur. Dün Kürt hareketi ve halkının maruz kaldığı
faşist saldırganlık bugün daha özgün nedenlerle “Beyaz Türk”
partisini hedefleştirmiştir.
“Mutlak
butlan” kararı da dahil CHP’ye dönük kapsamlı provokatif
saldırı dalgasının arkasında ABD, ABD’nin
onayıyla sermaye, devlet, Saray, “Cumhur
İttifakı” durmaktadır. Saray’la işbirliği yapan Kemal
Kılıçdaroğlu söz konusu darbenin taşeronudur.
Kılıçdaroğlu artık Saray’ın CHP’ye atadığı kayyımdır.
Saray’ın gönüllü kayyımı Kılıçdaroğlu
“Terörsüz Türkiye” stratejisinin, rejimin “siyaset
mühendisliği”nin işlevsel bir diğer ayağıdır.
Perde
gerisinde kotarılmasından bu yana CHP’yi hedefleyen saldırı
kampanyasında somutlaşan tipik bir “algı inşası”, “toplum
mühendisliği”, “halkla ilişkiler uzmanlığı” olgusuyla;
devlet ve Saray’ın, dezenformasyona dayanan propagandasıyla,
(açık ve) örtülü psikolojik harp politik saldırısı ile karşı
karşıyayız. Rejim ve taşeronu “Bay Kemal”, butlan projesini
meşrulaştırmak için kitlelerin algısını, yönelimini
değiştirmek, Özel-İmamoğlu ittifakına dayanan CHP’nin
direnişini kırmak, morallerini çökertmek için propaganda,
psikolojik savaş, topyekun mücadele politikası üzerinde yürümeye
devam edecektir.
Saray’ın
kurduğu oyun planına ve belirlenmiş
ana hedefe bağlı olarak Kılıçdaroğlu
butlan
darbesine kadar “hesaplanmış
sessizlik” ve “hesaplanmış
belirsizlik” alanında pusuda
bekledi. Bu
politika Saray ve MİT’in kurduğu
oyun planının sac ayaklarından
birisiydi. “Bay Kemal” “belirsizliği
üreterek”, rakibi sürekli
güvensizlik duygusu içinde tutma yolunda
yürüdü. Bu
taktik ve psikolojik savaş, Erdoğan’ın “Bay Kemal” üzerinden
hedefi/rakibi/Özel’leri
yönetmenin, yönlendirebilmenin
bir biçimi olarak
kullanıldı.
“Acaba
Kılıçdaroğlu
ne yapacak?”, “acaba neler olacak?”, “acaba
CHP parçalanacak mı?”
vb. gibi sayısız soruların sorulmasına, kafaların karışmasına,
stresin yükselmesine; hedefleşenlerin
altan alta öz güveninin
sarsılmasına ve umutsuzluklarının
büyümesine, iradelerin kırılmasına,
böylece sırası
gelince mecali kalmamış rakiplere
ağır darbeler indirilmesine yarayan
bir gelişme çizgisiydi.
Saray
diktatörlüğün terörü altında CHP’yi etkisizleştirme
harekatı
nihayet “mutlak
butlan”la
yeni bir aşamaya yükseldi. Süreç kendi mantığı ve
hedefleri doğrultusunda derinleşmekte
ve genişlemektedir. Bu
hareketin ne kadar tutup tutmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.
Açık
ki butlan kararıyla CHP
bir kaosun içine atıldı. Saray’ın
cambazı Kılıçdaroğlu büyük
bir iştahla Saray’ın darbesini
“Türkiye’ye hayırlı olsun”
diyerek selamladı. “Bayramlaşma”
vesilesiyle eline tutuşturulmuş
metni okuyan Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın CHP’ye
dönük suçlamalarını,
tam bir sadakatle dile getirdi. Sırtını
Erdoğan ve Bahçeli’ye
dayamış olmanın güveniyle, “Yargı
kararlarına herkes uymak zorunda.”
vb.
dedi.
Kılıçdaroğlu
CHP’nin
38.
Kurultayı’nda
(2023)
genel
başkanlık
seçimini
kaybettikten kısa
bir süre sonra
“Cumhur İttifakı”na iltihak
etmişti.
Süreç bu olguyu
açığa çıkarmıştır. Bu
sürecin
arkasında hangi pazarlıkların durduğunu
ve
“Bay
Kemal’e hangi
vaatlerde
bulunulduğunu
zamanla daha iyi göreceğiz. Orta
yerde küresel,
bölgesel, iç durum ve gelişmeler bağlamında “devletin
bekası” ve “Terörsüz
Türkiye”,
“iç cephenin sağlamlaştırılması” stratejisi,
stratejileri durmaktadır.
Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu
ittifakı bu
bağlama dayalı
kurulmuştur.
Dolayısıyla
meseleyi
salt
bireylere, onların bireysel hırslarına indirgeyen
analizler
manipülatiftir.
“Tek
kişi diktatörlüğü”, “başkanlık rejimi”, “otoriter
sistem”
kendi
gereklerine uygun bir
politik biçimlenme ister ve
yaratır.
Siyasetin
sınırlarını olduğu
gibi muhalefetin de sınırlarını çizer.
Sermaye
devleti, Erdoğancı
diktatörlük ve politik rejim, Türkiye’nin tarihsel, toplumsal,
siyasal gerçeklerini bir çırpıda silip bir kenara atamadığı
için biçimsel
de
olsa
hala
“sandıklı,
seçimli,
çok partili demokrasi”ye
tahammül etmek zorunda kalmaktadır. “otoriter,
yönetilebilir
demokrasi” rejiminin bir diğer sac ayağı da,
yönetilebilir
bir
“demokratik muhalefet”e duyulan
ihtiyaçtır. Bu
bağlamda ihtiyaç
duyulan
“muhalefet” politik
rejime payanda olacak
sözde “demokratik
muhalefet”tir.
Böyle
bir devlet,
politik
iktidar ve rejim yapılanması
gerçekte
seçimlerin, meclisin, muhalefet partilerinin ciddi bir hükmünün
olmadığı bir
sözde “demokrasi”de cisimleşir. Bu
“demokrasi” alabildiğine
merkezileşmiş bir
rejim inşasında ifadesini bularak
sermayenin
ve bağımlı olduğu emperyalist devletlerin jeopolitik
zorunluluklarına ve
politikalarına
yanıt verir.
“Siyasetin
ve
sivil toplumun alanı”nı
daraltmadan, apolitisizmin hegemonyasını kurmadan, söz konusu
siyaset ve rejimin
uzun vadeli korunması da
olanaklı
değildir. Toplumsal
rıza üretiminin zayıfladığı koşullarda, söz konusu politik
iktidar tekeli,
egemen sınıf ancak beyaz terörle, toplumu terörize ederek ayakta
kalabilir.
Bu
bağlam söz konusu olunca Kılıçdaroğlu tipi siyasetçilerin
değeri daha da yükselir. İşte
Kılıçdaroğlu
tam da bu yapılanmanın
gereksinmelerine yanıt olan bürokrat
siyasetçi tipidir.
O,
“Yenikapı
mutabakatı”nın
yani “Milli
birlik mutabakatı”nın
politikacısı
olduğu
içindir ki, kaybettiği CHP’nin başına butlan darbesiyle yeniden
oturtuldu.
Yandaş
basın ve Saray, CHP’nin “FETÖ” ve “dış güçler”in
eline geçtiğini, butlan kararı ile CHP’nin “yeniden milli
parti”, “milli
bir muhalefet partisi”, “ayakları
milli toprağa basan parti”
haline gelmekte
olduğunu; bunun
CHP’nin özüne dönme”,
“Bu, muhalefetin artık muhalefet yapacak olması” demek olduğunu
yazıp çizmektedir.
CHP’ye
dönük operasyonun “iç cephenin güçlendirilmesi ya da Terörsüz
Türkiye projesinin bir devamı” olduğu vurgulanırken,
Kılıçdaroğlu
sayesinde “Yeniden Yenikapı ruhu”nun inşası sürecine
girildiğinin
altı çizilmektedir.
Herkes
bilir ki, Kılıçdaroğlu,
burjuva
politik arenaya devlet
bürokrasisinden gelen
bir memurdur.
Yaptığı politika da devlet refleksi ve bilinciyle şekillenmiş
memur
politikasıdır. O,
“Majestelerin
muhalefeti” için biçilmiş kaftandır.
Vurgulamak
isteriz; Kılıçdaroğlu
her zaman kitlelerin sokak siyasetine karşı çıkmıştı. O bu
politikasını, “Bizi sokaklara çekmek istiyorlar. Bu
provokasyonlara gelmeyeceğiz.”, “Çözüm
yeri
meclis
ve
sandıktır.” açıklamalarıyla
dile getirmişti.
O,
sokaklarda
yapılacak
siyasetin
kitlelerin
birikmiş
siyasal ve toplumsal öfkesinin patlamasını
kolaylaştıracağını
iyi
bilmektedir.
Patlak
veren anti-faşist kitle hareketlerinin CHP’yi aşarak devleti,
rejimi, “majestelerin
muhalefeti”ni
tehlikeye atabileceğinin
bilincindedir.
Bunu
bildiği
içindir
ki,
devlet ve Saray’ın sınırlarını
çizdiği
politik
çerçevede muhalefet
yapmaya
daima
büyük
bir özen gösterdi.
Sermaye,
devlet
ve Saray daima
kitlelerin
sokaklara çıkmasını tehlikeli ve
kabul edilemez buluyordu. Keza
“Bay Kemal” de. Bu
bağlamda kitleleri oyalama, sermaye ve rejimin emniyet sigortası
olarak politika yapma Kılıçdaroğlu ve CHP’nin belirleyeni oldu.
Sermaye
devletinin,
Saray’ın,
“demokrat”
Kılıçdaroğlu’nun
sessiz,
boyun eğen, tebaa
olmayı kabul eden bir
toplum ve
rejim
inşası üzerinde birleştikleri vurgulanmalıdır.
2017’de
kitlelerin
büyümekte
olan toplumsal öfkesinin ve
CHP tabanın ağır baskısı altında gerçekleştirmek zorunda
kaldığı
görkemli geçen
“Adalet
yürüyüşü” ise,
kitlelerin iş, ekmek, adalet, eşitlik,
özgürlük
istek ve
öfkesini deşarj etmeyi hedefledi “Bay
Kemal”.
Hatırlatmak
isteriz, “doldur
ve boşalt” taktiği de aynı muhalefet çizgisinin gereklerinden
birisidir.
Kılıçdaroğlu,
büyük
bir utanmazlıkla İmamoğlu’nun
tutuklanmasına ve CHP belediyelerine dönük
operasyonlara ve kayyım
atanmasına karşı sokaklara çıkılmasını yanlış ve
tehlikeli bulduğunu
açıklamıştı.
Bu
duruş, Saray’la çatılmış hareket planının bir gereği ve
yansımasıydı; ve
bu politika tarzı daima Kılıçdaroğlu’na yön veregelmiştir.
CHP
yönetimini Erdoğan sayesinde gasp eden “Bay
Kemal”, butlan
darbesine ve kayyım rejimine karşı haklı
olarak direnen
Özer’i,
CHP
tabanını, kitleleri
“sokaklara çıkmayın, provokasyona gelmeyin, tek çözüm yolu
gelip Erdoğan
yargısının,
butlanın, benim şefkatli kollarıma atılmanızdır” demeye devam
etmektedir.
Kılıçdaroğlu,
Amerika,
devlet
ve Saray rejimi tarafından kontrol edilebilir muhalefet çizgisinin
iştahlı
ve yetkin
temsilcisidir.
Kılıçdaroğlu’nun
Özel-İmamoğlu
ittifakı karşısında yenilmesi bu cennahı ciddi bir şekilde
rahatsız etmişti. Özel
ve
ekibinin CHP’nin
rejim karşısında göreli
bağımsız bir politikleşme
yönelimine
girmesi
Saray’ın
ve dayandığı sermaye ve devlet klikleri bakımından
tahammül edilmesi
olanaklı olmayan
bir yönelimdi. Butlan tezgahı ve darbesiyle bu yönelime “dur”
denildi.
AKP
ve Erdoğan iktidarını uzun
yıllardan beri başarıyla
sırtında
taşıyagelmiş Kılıçdaroğlu, CHP’nin
başına atanmış kayyım olarak kendisine verilen
görevi yerine
getirmektedir. Ki
Kılıçdaroğlu, öteden
beri sermaye
ve devletin güvenilir bir memuru olagelmiştir. Erdoğan
liderliğinde üstlendiği kayyım
göreviyle
o, bu güveni hak ettiğini
bir kez daha kanıtlamıştır.
Erdoğan’ın
Kılıçdaroğlu’nu sevdiği söylenemez
ama
aynı Erdoğan, kendi iktidarını sürdürmesi için yaptığı
eşsiz katkılardan dolayı yatıp kalkıp Kılıçdaroğlu’na
“dua” ettiğini birçok
kez açıklamıştı. Kılıçdaroğlu
Erdoğan nezdinde “makul lider”, CHP’si ise
“makul
muhalefet” olarak
görülegelmiştir. Nitekim
Kılıçdaroğlu söz
konusu işin hakkını verirken
aynı
zamanda
Erdoğan’ın
“şamar oğlanı” da
olagelmişti.
SÜREKLİLEŞTİRİLMİŞ
DARBECİLİK, SARAY DİKTATÖRLÜĞÜNÜN KARAKTERİDİR
Darbelerle
iktidarı elde tutma tarzı özellikle
2015’ten bu yana dinci
faşist Erdoğan’ın
ve
inşa ettiği politik
rejimin
siyaset
tarzıdır. Geçmişin
askeri darbeleri yerini “sivil
darbe”lere, “postmodern
darbeler”e
bırakmıştır. Bu
“Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır...
2015’ten
bu yana kaybedilmiş “siyasi meşruiyet” yerini dinci faşist
iktidarın olağanüstü hal ve kriz yönetimine ve
darbe sistematiğine bırakmıştır. 2015’lerden bu yana
geniş kitleler nezdinde desteğini yitirmiş Erdoğan liderliğindeki
siyasal İslamcı faşist politik rejim ancak herhangi bir yasayla
sınırlandırılmamış faşist terör, böl ve yönet politikası
sayesinde ayakta kalabilmektedir.
Süreklileştirilmiş
bir OHAL
ve
kriz
yönetimi,
süreklileştirilmiş
bir darbe
rejiminde
yaşadığımız açıktır. Anayasa
da, yasama da, yargı da,
yürütme
de Erdoğan’dır.
Türkiye’de
“kötü” ya da “eksik” de olsa hala “demokrasi, meclis,
anayasa, hukuk, seçme ve seçilme hakları” olduğunu ileri
sürerek sözde “muhalefet” yapan partiler, başta da CHP büyük
bir ikiyüzlülük sergilemektedirler. Zaten Erdoğan ve rejimi bunu
istemekte ve dayatmaktadır. Erdoğan
ve AKP iktidarının meşruiyet
kaynağı rıza
üretimiyle
desteğini
alabildiği geniş
kitleler değil, sermaye, ele geçirdiği devlet ve ABD
emperyalizmidir. ABD’ye koşarak giden,
biatını tazeleyerek Trump’tan yüzsüzce “meşruiyet” dilenen
ve
alan da
dinci
faşist ele başıdır.
Kısa
hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır.
Erdoğan,
Erbakan liderliğindeki partiyi (MSP) ABD desteğinde bir darbeyle
parçalayarak partileşmişti.
Mayıs
2010 yılında seks şantajı kaseti darbesiyle Deniz Baykalı CHP
Genel Başkanlığı’ndan istifa ettirip tasfiye eden de darbeci
Erdoğan’dı. Ve unutmayalım; Kılıçdaroğlu “devlet aklı”na
dayanan Erdoğan sayesinde CHP’nin başına getirilmişti.
2015
yılında “Dolmabahçe mutabakatı”nı bir darbeyle çöpe atan,
ardından yeni bir darbeyle Demirtaş ve HDP’nin önde gelenlerini
tecrit hapishanelerine atan da aynı Erdoğan’dı. Bu dönemdeki
“Barış süreci”ne ısrarla karşı çıkan ve “masanın
devrilmesi”ni destekleyen de Kılıçdaroğlu’ydu. Hatırlayalım,
“Anayasaya aykırı ama oy vereceğiz” diyerek Demirtaşların
milletvekilliklerinin düşürülmesine destek veren de “Bay
Kemal”di.
15
Temmuz 2016 “FETÖ darbesi”ni “Allah’ın lütfu” ilan eden
Erdoğan, darbe karikatürü “Cemaat darbesi”ni
Saray-MİT-Genelkurmaya dayanarak manipüle edip karşı
darbeyle yönetti. Yeni bir kurtuluş ve kurucu destan inşa etmek
için Meclisi de, Saray’ı da bombalatan Erdoğan’dı.
Kontur-gerilla, AKP mafyası, SADAT eliyle yüzlerce insanı da
katleden Butlancı Erdoğan’dı. “15 Temmuz darbesi” esas
olarak Erdoğan’ın darbesiydi. Asıl darbeyi gerçekleştiren
darbeci Erdoğan, derhal OHAL ilan ederek, kararnameler sistemiyle
korkunç tasfiyeler gerçekleştirdi. Bu örtülü ve çoklu
kamuflajlı darbenin açığa çıkarılması için gerçekte
göstermelik kalan mücadelesinin dışında Kılıçdaroğlu
“geçmişe sünger” çekti. “Geçmişe sünger çekmek”
devrimin yangın söndürücüsü, sistemin yedek lastiği CHP’nin
tarihsel ve siyasi misyonudur.
“Cumhurbaşkanı
Hükümet Sistemi”ne geçişin aracı olan anayasa değişikliğini
hedefleyen 16 Nisan 2017 referandumunda 3 milyon geçersiz/mühürsüz
oyu geçerli sayarak yeni sistemi “yasal”laştıran Erdoğan’dı.
Erdoğan, gerçekte kaybettiği referandumu 2.5-3 milyon
geçersiz/mühürsüz oy darbesiyle kazandı. Kılıçdaroğlu utanç
verici bir şekilde bu darbeyi de kuzu kuzu onayladı ya da sineye
çekti.
Erdoğan,
2023
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekte kaybetmişti.
Fakat Erdoğan
yeni bir darbeyle seçim
sürecine ve oy oranlarına müdahale ederek seçildiğini
ilan etmişti.
Seçimin
galibi olduğunu düşündüğü halde, şamar
oğlanı Kılıçdaroğlu ve
CHP’si darbeyi
onaylayarak Erdoğan
ve Sarayı
sırtında taşımaya devam etti.
Bu
duruma tepki göstererek
eylemlere
başlayan CHP’li gençler ise derhal susturulmuştu.
Erdoğan
2015’ten bu yana, iktidar tekelini “Allah’ın lütfu” olan
faşist darbelerle elde tutabilmiştir. AKP birinci parti olma
konumunu korusa da ilk kez 2015 genel seçimlerinde tek başına
hükümet kurabilecek çoğunluğa, yeter mebus sayısına ulaşamadı.
Bu AKP’nin uğradığı ilk büyük yenilgiydi. Seçimlere ilk kez
katılan HDP ise bu seçimlerde (devlet ve Saray tarafından büyük
bir tehlike olarak görülen) 13.1 oy oranıyla %10 barajını aşarak
80 milletvekili kazanmıştı. Seçim sonuçları hiçbir partiye tek
başına hükümet kuracak çoğunluğu vermemişti. Erdoğan
seçimleri iptal etmeyi kafasına koymuştu. O, anayasanın gereği
olduğu halde CHP’ye hükümeti kurma görevini bile vermedi.
Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve partisinin son derece çirkin biçimler
alan “gönüllü oyalama” desteğiyle “Başarısız koalisyon
görüşmeleri”nin ardından 7 Haziran genel seçimlerini geçersiz
sayıp “Ya ben ya kaos!” stratejisiyle ve bu strateji ve
taktiğe dayanan bombalı saldırılarla, Suruç’tan Ankara Gar
katliamına uzanan kitlesel katliamlarla 2015 Kasım’ında yapılan
seçimlerde Bahçeli ile ittifak kurarak bir kez daha “malı”
götürdü.
Erdoğan
çok
sayıda seçimi düpedüz çalmıştı. Kılıçdaroğlu bu
gerçeği bilenlerin başında geliyordu. Ancak bu sahtekarlıkların
ve darbelerin üzerine esaslı bir tarzda gitmedi. Sermayenin,
İslamcı faşist diktatörlüğün, Saray’ın, ABD ve AB’nin
sınırlarını çizdiği “uysal muhalefet” çerçevesinin sadık
temsilcisi olmaya devam etti. Ancak
üstünden
atlamak doğru olmayacaktır; Özer de
dahil
çok sayıda CHP yetkilisi de o sürecin tarihsel
ve siyasal suç
ortaklarıydı. Bu gerçeklerin de unutulmaması gerekir.
CHP’YE
NEDEN ÇÖKÜLDÜ?
CHP
burjuva ana muhalefet partisidir. Son yerel seçimlerden başlayarak
politik etkisi, kitlesel ve eylemsel gücü ve inisiyatifi
büyümektedir. Bu yükseliş Kılıçdaroğlu’nun kurultayda
başkanlığı kaybetmesiyle açılan yeni dönemde gerçekleşti.
Özel ve İmamoğlu ittifakına dayanan CHP bir sonraki genel
seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya aday en büyük
partidir.
Erdoğan
bir sonraki genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini
kaybetme yüksek riski ile karşı karşıyadır. Böyle bir gelişme
hem hızla semiren, büyük sermayenin bir bileşeni haline gelen
İslamcı sermayeyi; hem henüz oturmamış, sürekliliği güvenceye
alınamamış “başkancı” politik rejimi tehdit ederken; hem de
iç, bölgesel, uluslararası suçlar işlemiş iktidar cenahının
yargılanması riskinin büyümekte olduğunu göstermektedir. Bu
olgular, ABD, Türk tekelci sermayesi, Erdoğancı sermaye kliği
bakımından bir “Milli Güvenlik” sorunu oluşturmaktadır.
Dolayısıyla “iç cephenin sağlamlaştırılması” için
birinci parti haline gelen, toplumsal muhalefetin etrafında
toplandığı CHP’nin ağır kuşatma ve baskılarla
etkisizleştirilmesi zorunluydu.
CHP’nin
varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya kaldığı bir politik
kesitte büyümekte olan toplumsal öfkenin ve tabandan gençliğin
ve kitlelerin baskısıyla sokaklara çıkarak siyaset yapması; bir
tür “Majestelerin muhalefeti” rolüne mahkum edilmiş olmaktan
çıkmaya başlaması, “Yeni Türkiye” ve “küresel liderimiz”
için açık ve güçlü bir tehdit taşımaktaydı. “Mutlak
butlan” saldırısı bu gelişmelerin önünü kesmek, söz konusu
tehlikeleri etkisizleştirip bertaraf etmek için alındı.
Erdoğan’nın, Bahçeli’nin “Sokakları, Anadolu’yu bırak,
Ankara’ya gel, Ankara merkezli siyaset yap” çağrısı boşuna
değildi yani. Bu çağrı Kılıçdaroğlu’nun da çağrısıydı.
Açık
ki, butlan darbesiyle CHP’ye “ayar” veriliyor. CHP’nin
Erdoğan, AKP, “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi”yle uyumlu, o çerçevede kalarak “muhalefet” yapması
isteniyor. Böyle bir siyaset tarzının üstadı olduğu için bu
görev taşeron “Bay Kemal”e havale edildi. Üstelik böyle bir
operasyonla Saray’ın ve Erdoğan’ın istediği şey, sorun sanki
CHP’nin iç sorunuymuş gibi gösterilmiş, “Görüyorsunuz işte
CHP’liler birbirini yiyor. CHP’den ne köy ne de kasaba olur”
mesajı da kitlelere verilmiş oluyor. Bu taktiğin kurnazca bir
taktik olduğu açıktır.
“Mutlak
butlan” darbesinin merkezi Saray’dır. Lideri Erdoğan’dır.
Taşeronu Kılıçdaroğlu’dur. “Bay Kemal”in has elemanlarının
“Devlet,
Kemal Bey’i istiyor, uygun görüyor” propagandası
boşuna değildir. “Bay
Kemal”i
isteyen
“devlet” ve
“devlet aklı” ABD
ve Saray
iktidarının aklıdır. Saray
aklından bağımsız bir “devlet aklı”,
devletten bağımsız bir “Saray
aklı” yoktur.
Bağımsız,
derinlerde gizli, görünmez, dokunulmaz, her şeye karar veren bir
devlet
aklının
varlığı manipülatif
ve demogojiktir. Özellikle
de kitleleri aldatmaya dönük sistematik
bir
ajitasyondur.
Kılıçdaroğlu
yalnızca ABD’nin, devletin değil, devletin merkezine oturmuş
iktidar merkezi “Osmanlı Sarayı”nın da çıkarlarını
savunmaktadır. “Bay
Kemal”in
neo-Osmanlıcılığı
kutsayan açıklamaları da bunun kanıtıdır. ABD,
büyük sermaye, devlet ve Saray’dan oluşan akıl, “devlet
aklı”dır ve Kılıçdaroğlu bu aklın eseri ve gönüllü
esiridir.
Butlan
saldırısı ve darbesi inceden inceye planlanarak uygulanmaktadır.
Erdoğan, Saray, AKP, yandaş basın, suç ortakları “mutlak
butlan”ın “bağımsız yargının kararı” olduğunu, “karara
saygı duyulması” gerektiği propagandasını yapmaktadır.
Meselenin Erdoğan’la, AKP’yle, “Cumhur İttifakı”yla hiçbir
ilişkisinin olmadığını; hiçbir partinin “iç işleri”ne
müdahale etmediklerini, “anayasa ve yasaların, demokrasinin”,
Erdoğan ve AKP’nin “tertemiz ahlakı”nın da buna izin
vermediğini; meselenin “CHP’nin iç kavgası” olduğunu
vurgulamaya özen göstermektedir.
Kılıçdaroğlu,
sınır tanımayan
bir iki yüzlülükle
“mazlum”, “hakkı yenmiş”,
“haksızlığa uğramış lider”
rolünü
oynamaya devam etmektedir. İnanacak olursak, “bağımsız,
demokratik yargı” Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye Özer-İmamoğlu
tarafından yapılmış haksızlığı düzeltmiştir vs.
Baş sahtekar, manipülatör,
darbecibaşı
ise, “Ana
muhalefet partisi içinde gerilimler bizi ilgilendirmiyor. Bu siyasi
ve hukuki gerilimlerde yokuz, olmadık ve olmayacağız.”
“Yargı
kararlarını sükunetle çözmek yerine kimi zaman bizi de
suçlayarak kendilerine toz kondurmuyorlar. Rüşvet iddiaları
kendilerinden çıktı. Gazi Mustafa Kemal'in kurduğu partiyi,
pavyon masalarına düşürenler yine kendileridir. Dün, 'halkın
umudu' dediklerine bugün 'hain' damgası vuranlar da kendilerinden
başkası değildir.” diyerek
taşeronuna “bu
oyununu oynamaya
devam et”
demektedir.
Bahçeli’nin
ardından
“Siyasi
amaçları için hareket edenler unutmasın ki bu sokaklar hukuk
tanımazlığa prim vermez. Sokaklarımızın karıştırılmasına,
milletimizin kutuplaştırılmasına, halkla güvenlik görevlilerinin
karşı karşıya getirilmesine izin vermeyiz.”
diyerek
CHP’ye yapılan saldırılara karşı Özel
liderliğinde direnenleri
devletin
zor aygıtlarıyla ezmekle tehdit
ediyor...
Kılıçdaroğlu
da daha önce Saray’da kararlaştırdıkları
propagandanın sözcüsü olarak hareket
etmekte,
faşist darbeyi ve darbeci Saray ve rejimini
dışta
tutup meşrulaştırmaya
ve kendi “haklılığı”nı
kanıtlamaya çalışmaktadır. "Hesap
soracağım hesap. Bunu herkes bilsin.”
diyen
Kılıçdaroğlu’nun
kullandığı “CHP’yi
ahlaksızlıktan ve ahlaksızlardan arındırma”, “kurucu
kodlara dönme”, CHP’yi gaspçı
“FETÖ’cülerden
kurtarma”
propagandası
ile;
Özer’leri,
“rüşvet
talanı”
yapmakla, “haram
sofraları”
kurmakla,
"iç
karışıklık
yaratmak”la,
“topyekün
halk ayaklanması”
çıkarmakla,
yurtdışında
TC devletinin “itibarını
düşürmek”le,
“dış
müdahale heveslilerine zemin hazırlamak”la
itham
etmektedir. Dikkat edilsin bu propaganda milimi milimine Erdoğan
propagandasıdır. “Cumhuriyet
Halk Partisi'nin şerefli delegelerini pavyon
masalarında pazarlık
konusu yapanların Mustafa Kemal'in partisini mahkeme kapılarına
düşürüp itibarımızı ayaklar altına almaya çalışanların
maskesini vaktinde indiremediğim”
için
“özür
dilerim”
diyen
Kılıçdaroğlu, CHP adına konuşan Erdoğan’dır.
Kılıçdaroğlu’nun
kişisel dürüstlüğü üzerine kalem oynatanlar, faşist darbeyi
Kılıçdaroğlu’nun “kişisel hırsları”yla izah edenler,
olan
bitenleri
magazinleştirenler de Saray darbesini, darbenin bir numaralı
organizatörü Erdoğan’ı meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Erdoğan
iktidarı tarafından uzun
zaman önce planlanan
bu saldırı, özellikle 19 Mart
2025 dönemeci
ve
darbesiyle
yürürlüğe girmişti. CHP rüşvet ve yolsuzluk, entrika
bataklığına batmış, ahlaki olarak çökmüş, her türlü
melanetin başı haline gelmiş, arınması gereken bir parti olarak
kamuoyuna lanse edildi. Kılıçdaroğlu
da bu propagandanın hem arkasında durdu hem de atandıktan sonra
yüksek sesle dile getirdi ve getirmeye de devam etmektedir.
CHP’ye
ve
belediyelerine dönük
operasyonlar durdurak
bilmeden sürdü.
Seçimi
kaybetmiş bir lideri açık faşist bir yargı darbesiyle CHP’nin
başına paraşütle indiren Erdoğan, yerel seçimde kaybettiği
belediyeleri de
darbeyle,
kayyımlarla
ele geçirmeye devam etmektedir. Milyonların, on milyonların
verdiği oyların ise Erdoğan
için zaten kıymet-i
harbiyesi bulunmamaktadır. Her
türlü ekonomik,
siyasal, kültürel ahlaksızlık
ve çöküşün
merkezi haline gelmiş mafyatik
Saray
(ve
ittifakları);
23 yıldır memleketin başına çökmüş her türlü fırsattan,
imkandan, ahlaksızlıktan
zenginlik,
güç
devşiren Erdoğan ve iktidarı, her
zaman yaptığı gibi kendi
ahlaksızlığının yükünü Özel
ve CHP’ye fatura etme kurnazlığıyla yol almaktadır. Burjuva
bir muhalefet partisi olarak CHP’nin temiz
olduğu elbette ki iddia edilemez ama 23
yıldır iktidarda olan ve ülkenin başına çöken AKP ve
Erdoğan’dır. Kendisi,
partisi, iktidarı, belediyeleri tarafından kurulmuş rant, rüşvet,
yolsuzluk, uyuşturucu ağı vbg. suçlar hakkında konuşmaya cüret
eden herkesi ezen kişinin “arınma”, “ahlak” vs. üzerine
konuşması sınır tanımaz bir iki yüzlülükten ibarettir. Hemen
hatırlayalım; Antalya
Havalimanı işletmesine
dönük 4
milyar dolarlık
ihalenin
1
milyar dolarını
rüşvet olarak
bir çırpıda cebine indiren aç
kurt Erdoğan’la
yarışmak
bir yana kimse
yanına bile yaklaşamaz. Ki,
bu
konuda
Türk burjuva cumhuriyeti tarihinde bunun bir diğer
örneği
yoktur. Eee
yüreğinde
“Allah korkusu”, elinde Kur’an, ağzında dua eksik olmayan,
“namazında-niyazında”,
“ahlaklı”,
rakiplerinin
ve tehlikeli gördüğü herkesin malına-mülküne de
küstahça
çöken
Erdoğan durup dururken dünyanın en zengin politikacılarından
birisi
haline gelmedi.
Yukarıda
anlattığımız taktiğin kurnazca bir taktik olduğu su götürmez.
Bu taktiğin CHP’yi dışa dönük politikadan kopararak yüzünü
içe dönmesine, kendini tüketmesine hizmet ettiği ve edeceği
açıktır. CHP’yi kapatmak yerine böyle bir kaosa sürüklemenin
Saray’ın tercihi olduğu açıktır.
Bu
politika, Erdoğan’ın tek parti, tek lider diktatörlüğü
politikasının, “meşruti monarşiyi” kurumsallaştırma
politikasının; muhalefetsiz seçim ya da görünüşte “muhalefet”
olan ama “Majestelerin muhalefeti” olmanın ötesine geçmeyen
“seçimler ve çok partililik” politikasının yansımasıdır.
Bu sınırları aşmaya çalışan parti ve siyasi yapıların ise,
kayyumlarla, butlanlarla, mebusluğunun düşürülmesiyle, hapisle,
seks kasetleriyle, her türlü şantajla, CHP örneğinde olduğu
gibi genel merkezlerinin polis terörüyle, plastik mermiyle, gaz
bombaları eşliğinde kapılarının kırılarak işgal edilmesiyle
karşılaşması kaçınılmazdır.
Kılıçdaroğlu’nun
Saray ile birlikte inceden inceye planlanmış olan harekatı tam bir
gözü dönüklükle yaşama geçireceği açıktır. Kılıçdaroğlu,
kamuoyunda aldığı tepkilere, geniş bir şekilde teşhir olmasına
aldırmadan yürüyecektir. CHP’nin bölünmesine, Özel’in ve
çevresinin meclisten tasfiyesine ve hapislere kadar bu işin ucu ve
yolu açıktır. MİT tarafından Kılıçdaroğlu’nun eline
tutuşturulan seks ve şantaj kasetleri de cabası. Kesin olan şudur
ki, Kılıçdaroğlu, Özer-İmamoğlu kliğine karşı her
hamlesinde Erdoğan’ı, sözde “bağımsız yargı”sını hep
yanında bulacaktır.
Dahası
Kılıçdaroğlu her aşamada Erdoğan’ın şantaja açık
nesnesi haline gelmiştir. Erdoğan’ı ve rejimi rahatsız
edebilecek her durumda dinci faşist elebaşı, Kılıçdaroğlu’nu
ve kliğini kolayca yönlendirebilecektir. Devlet ve rejimin çizdiği
sınırlarda CHP’nin yönetimini ele geçiren Kılıçdaroğlu bu
tabloyu bilakis kendi politikasıyla, kendi elleriyle yaratmıştır.
O artık Saray’ın tutsağıdır.
Fütursuzca
faşist terörün hedefi haline getirilen, kışkırtılan ve
yönlendirilmeye çalışılan CHP ve CHP’deki kapışma, açık
bir şekilde, uysal ve etkisiz bir CHP yaratmayı; Özel’lerle
birlikte göreli ama önemli olan CHP ve DEM yakınlaşmasını
yıkmayı; işçi sınıfı ve halkların, ezilen toplumsal
kimliklerin toplumsal muhalefetini terörize etmeyi hedeflemektedir.
Her kesime “sus ve biat et” denilmektedir.
Kılıçdaroğlu
Ergenokon’un Sarayla ittifak kurmuş kanadına
dayanmaktadır. Söz konusu devletli klik, özellikle 2010-11 sonrası
neo-liberal, neo-Osmanlıcı, bölgesel yayılmacı saldırgan
program ve stratejinin gereklerine uygun bir “muhalefet”
çizgisinde politik iktidarla anlaşmış
bulunmaktaydı. “FETÖ darbesi” bu süreci olgunlaştırıp açığa
çıkardı. Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” darbesinden
sonra yaptığı pan-Türkist ve neo-Osmanlıcı açıklamalar ve
propaganda dayandığı gerici-faşist devlet kliklerinin yukarıda
işaret ettiğimiz gerçekliğiyle bağlıdır.
Hemen
hatırlatalım Osmanlı “ecdadımız”a ve Osmanlı
İmparatorluğu’na sahip çıkan, Osmanlının yolunda
neo-Osmanlıcı politikalara çağrı yapan Alevi “Bay Kemal”, en
büyük Alevi katliamlarının İslamcı Sünni Osmanlı döneminde
yapıldığını da çok iyi bilmektedir. İslamcı faşist
diktatörlük ve neo-Osmanlıcılık da sınırsız Alevi
düşmanlığına dayanmaya devam etmektedir. Butlanla kendini ortaya
koyan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın neo-İslamcılığıyla
birleştiğini açıkça ortaya koymuştur. “Bay Kemal”, ABD ve
Saray’ın Sünni İslama ve neo-Osmanlıcılığa dayanan Orta
Doğu’da “Türk, Kürt, Arap” ittifakı ile yol alma
stratejisinin savunucusu haline gelmiştir. Bu tabloda bir kez daha
Alevilere yer yoktur.
İktidar
ve rejimi tehlikeye sürüklemeden muhalefet yürütme politikası ve
bu politikanın Kılıçdaroğlu ve CHP eliyle yürütülmesi, “Yeni
Türkiye”nin şekillendirdiği bir politikadır. “Katı”
ulusalcı Kemalist kliklerin CHP’deki hegemonyasına esasen son
vererek CHP’nin yeni döneme hazırlanmasının başat lideri de
Kılıçdaroğlu’dur.
OLAN-BİTENLER
ALEVİLİKLE İZAH EDİLEMEZ
Sorunu
ve butlan kararını haksızlığa uğramış Kılıçdaroğlu’nun
“Alevi”liğiyle, Alevi sorunuyla izah etmek gerçekleri ters yüz
etmek demektir. Kılıçdaroğlu, “Beyaz Türk”tür. Kürtlüğünü
açıktan inkar ederek kendisini “Türk”, “Türkmen” olarak
tanımlamıştır. Şimdi de neo-Osmanlıcılık yapmaktadır.
Burjuva
ana muhalefet partisinin seçilmiş başkanı olarak partisinin
başında olduğu dönemde Kılıçdaroğlu, sayısı 15-20 milyonu
bulan Alevilerin kimlik sorununu gündemleştirmemiş, bundan uzak
durmuş, Alevilerin haklı ve meşru taleplerinin mücadelesini
herhangi bir biçimde vermemiştir. Onun Alevi kitlelerden istediği
tek şey CHP’ye payanda olmaları ve oylarını CHP’ye vermeleri
olmuştur. Şimdi de Alevileri soykırımcı Osmanlılığa ve
neo-Osmanlıcılığa payanda yapmak için Saray’a taşeronluk
yapmaktır.
“Bay
Kemal” hem Alevi hem de Kürt kökenlerine yabancılaşmış bir
burjuva politikacısıdır.
O,
Alevilerin kanını içse de doymayacak biri olan Erdoğan’ın
Dersimlilik ve Alevilik üzerinden Kılıçdaroğlu’nu sürekli
aşağılayan ideolojik ve politik saldırısına karşı da sessiz
kalmış, sadece bir kez, Cumhurbaşkanlığı adaylığı döneminde,
“Evet, Aleviyim, Alevi olmak suç değildir” türünden
geçiştirici bir açıklama yapmakla yetinmiştir.
Kılıçdaroğlu,
Aleviler devrimci harekete kaymasın, Aleviler Kürt ulusal
mücadelesi ile ittifak kurmasın, Aleviler doğal haklarının ve
meşru taleplerinin mücadelesini vermesin diye özellikle CHP’nin
başına getirildi. O, CHP’yi Sünni, Türk, sağcı, dinci, ülkücü
kadrolarla doldurdu. Bozkurt işaretleriyle, “helalleşme”
şarlatanlığıyla, devlet ve rejimin taleplerine yanıt verdi. O,
bu duruşuyla bir de buradan Aleviliğin aşağılanmasına,
horlanmasına hizmet etti. Kılıçdaroğlu Dersimli değil
Tunceli’lidir... Dün olduğu gibi bugün de Kılıçdaroğlu’nun
Aleviliği hikayesi butlancı Erdoğan merkezli cephe tarafından
Alevi Sünni, laik anti-laik çelişkilerini kışkırtarak kitleleri
bölmenin ve yönetmenin aracı olarak kullanılmaktadır...
Alevilerin
kanını içse de doymak bilmeyen intikamcı dinci faşist kalemler,
sağcı “Bay Kemal”i “solcu” gösterirken, “CHP’nin
Kılıçdaroğlu eliyle millileştirilmesi, CHP kadar Alevi
vatandaşların da, büyük bir oranda solun da dış müdahalelerden
korunmasını, Türkiye’ye daha fazla tutunmasını sağlayacaktır.”
diye yazmaktadır. “Çok açık ki, yeni bir Türkiye
kuruluyor” diyor yandaş basın ve Saray’ın propaganda
aygıtı. Saray “Yeni Türkiye”de Kılıçdaroğlu’lu CHP’yle
Alevileri politik rejimin karakteri olan neo-Osmanlıcılık
politikası yolunda devlet zoruyla teslim almaya, payandaşlaştırmaya
çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun bir yol düşkünüdür. Hem
Alevilerin sürekli aşağılanmasına ses çıkarmayıp boyun
eğeceksin, hem Alevilerin demokratik meşru mücadelesini ve
taleplerini yok sayacaksın, hem İslamcı faşist Saray’ın
taşeronu olacaksın, hem de neo-Osmanlı politikalara Alevileri
kurban seçeceksin ama Alevi yol düşkünü de olmayacaksın! İşte
bu olmaz.
Kılıçdaroğlu,
sermayenin, devletin, rejimin isteği gibi, Alevi kitlelerin
anti-faşist, anti-emperyalist, devrimci mücadelelerde yer almasını
önleme misyonunu üstlenegelmiş bir burjuva politikacıdır.
Kılıçdaroğlu’nun Alevilerin tarihsel direnişçi geleneğini,
kültürünü unutturma, demokratik meşru taleplerinin mücadelesini
vermesini önleme, sisteme ve devlete yedekleme misyonunun altı da
özenle çizilmelidir. Onun bu rolü Alevileri neo-Osmanlıcı
politikalara kurban etme misyonuyla sürmektedir. Aleviler bu
oyunlara gelmeyecektir...
Kılıçdaroğlu
Saray’ın kullanışlı aparatı olarak Erdoğan’ın bir tür
piyonu haline geldi. Bu durum ve gelişme Erdoğan rejimine oldukça
güçlü imkanlar sundu. Unutmayalım bu durum ve gelişmeler
“Terörsüz Türkiye”, projesinin temel bileşenlerinden
birisidir. “Süreç” de, Saray’ın “Terörsüz Türkiye”
projesinin temel ayaklarından birisidir. “Süreç” ve CHP’nin
etkisizleştirilmesi, aynı sürecin bileşenleridir.
Ayrıca
altını çizmek isteriz: İmralı’yla başlatılmış olan ve iki
yıla yaklaşarak devam etmekte olan “Süreç” pek çok açıdan
Saray’ın eline olağanüstü bir fırsat ve imkan sunmuştur.
“Süreç” adına girilen yol, Kürt yurtsever hareketini ve DEM’i
pasifize etmiş; aktif anti-faşist muhalefet politikası yerini
“tarafsız” ve etkisiz siyasete bırakmıştır. Aktif muhalefet
çizgisi yerini berbat bir diplomasiye, fiilen Erdoğan’ın tek
parti, tek lider diktatörlüğüne; Erdoğancı dinsel faşist
diktatörlüğün planlarını amansızca yaşama geçirmesine hizmet
etmiştir. Objektif durum budur.
Yandaş
basın CHP’ye dönük operasyonların ve Butlan kararının
“Terörsüz Türkiye projesinin bir devamı” ve
onun sac ayaklarından birisi olduğunu gözlere soka soka
yazmaktadır. Bu objektif gerçek, Saray’ın daha baştan planlayıp
yaşama geçirdiği CHP’ye yönelen sistematik saldırı için de
Erdoğan’a oldukça büyük bir politik fırsat sunmuştur. Her
türlü faşist teröre karşı, Kürt ulusunun ulusal demokratik
haklarıyla birlikte birleşik politik özgürlük kavgasına
sokaklarda esasen sahip çıkılmaması Kürt yurtsever hareketinin
ve Kürt halkının aleyhine olmuştur. Saray kendisine karşı olan
cepheyi parçalamak, teker teker hedef haline getirerek
etkisizleştirmek, tasfiye etmek politikası izlemektedir. Öcalan
merkezli Saray ile başlatılmış ve sürmekte olan “Süreç”te
Kürt halkının lehine olan şey, “müzakere” nedeniyle
sokaklardan çekilmek değil, her cephede anti-faşist özgürlükçü
mücadeleyi omuzlamaktı. Bu, İmralı’nın elini de
güçlendirecekti. Ne yazık ki, “müzakere mi mücadele mi”
ikilemine sıkıştırılan ve “müzakere” gerekçesine
dayandırılarak izlenen hat, DEM’i bir tür felç etmiştir...
“Müzakere” ile “mücadele”yi birleştiren fakat birleşik
halk hareketini geliştiren bir savaş hattından yürünmemiş
olması, ağır bir zaaf olmuştur...
Öcalan,
bayram görüşmesinde “Özgürlük
ve demokrasiye her zamankinden daha yakın olduğumuzu belirtiyor,
halkımızın bayramını kutluyorum.”
hayallerini
pompalamaya devam ederken,
görüşmeden
birkaç gün
önce çıkarılan yeni
bir yasayla,
Türkiye çapında tüm belediyelerin kuracağı şirketler,
kooperatifler ve bunların iştirakçilerinin belirlenmesine kadar
her şey Erdoğan’ın
imzasına
bağlı hale getirildi...
Geçerken
hatırlatalım; bugün CHP’nin başına gelenler Kürt halkının
suçu değildir; aynı zamanda Kılıçdaroğlu CHP’sinin ve
Kılıçdaroğlu sonrası CHP başına geçen kliğin geçmişteki
zaaf ve suçlarının kefaretidir... Kürt sorunu ve mücadelesine
dönük CHP’nin kendi tarihine ise girmeye gerek yok...
MESELENİN
ANA NEDENİ, “YENİ TÜRKİYE”NİN GEREKLERİ VE İNŞASIDIR
Meselenin
temelinde yer alan sorun esaslı bir şekilde yıkılmış olan “Eski
Türkiye”nin yerine geçirilen “Yeni Türkiye”nin
gereksinimleridir.
Hatırlayalım;
ABD tarafından Erdoğan’nın iktidara taşınmasıyla birlikte
Türk burjuva devleti adım adım neo-Osmanlıcı proje kapsamında
yeniden yapılandırıldı. İçeride İslamcı-Osmanlıcı-Türkçü
politika ile dışarıda bölgesel yayılmacı strateji söz konusu
yeniden yapılanmanın birbirini tamamlayan bileşenleri oldu.
“Yeni
Türkiye” yöneliminin maddi temelini, Türk tekelci burjuvazisinin
sermaye birikimi temelinde artık kabına sığmaz hale gelmiş
olması oluşturmaktaydı. “Eski Türkiye” artık gelişmenin
önünde bir engele dönüşmüştü. Tasfiye edilmesi kaçınılmazdı.
Bu tasfiye eylemi, yeni dönemin gereksinmelerine bağlı olarak
devletin, üstyapının, iç ve dış politikanın yeniden
yapılandırılmasında ifadesini buldu. Öncesi bir yana, 12 Eylül
askeri faşist darbesi söz konusu sürecin yolunu açtı. Özal ve
ANAP’ıyla bir aşama kaydedildi. En gelişkin ve güçlü
ifadesini ise, Erdoğan ve AKP’sinde buldu...
Türk
egemen sınıflarının Amerikan emperyalizmiyle çatışmadan,
ABD’nin “BOP” stratejisine yedeklenerek; jeopolitik çatışma
ve kamplaşmalardan yararlanarak bölgesel yayılmacı gelişme
çizgisi takip etmesi, “Yeni Türkiye” gerçeğidir.
Böyle
bir yeniden yapılanmanın gereksinmelerine yanıt olacak politik
rejim, alabildiğine merkezileşmiş; “Başkanlık sistemi”nde
ifadesini bulan bir sistem olabilirdi. Özellikle 2015 sonrası bu
başarıldı da.
Neo-faşist
Trump ve temsilcisi Barrack’ın
“Orta
Doğu'da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya
merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar.
Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen
ülkeler ise başarısız oldu.”;
Orta
Doğu’nun ihtiyacı "güçlü
otoriter liderlik rejimleri"dir;
“Körfez
monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı liderlikler;
güvenliği, ekonomik büyümeyi ve halkın yaşam kalitesinde
iyileşmeyi sağladı.”; "Cumhurbaşkanı
Erdoğan yönetimindeki güçlü ve merkezi liderliğin; istikrarı,
ekonomik dinamizmi ve bölgesel nüfuzu nasıl sağladığının bir
örneğidir"
açıklamaları
ABD
ve Türk sermayesinin stratejisini, Erdoğan’ın
yönelimini
çarpıcı bir tarzda ortaya
koymaktadır.
“Toplumsal
rıza” üretme yeteneğini esaslı şekilde kaybettiği halde,
Erdoğan
hala gözden çıkarılmamıştır.
Kuşkusuz ki ABD ve sermaye açısından daha da önemli olan “Türk
tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”nin sürekliliğini
güvence altına almaktır... Bu
bakımdan Kılıçdaroğlu ismi ve misyonu önemsenmektedir.
Bahçeli’nin
“Türkiye'de
siyasal istikrarın korunması için CHP’ye ihtiyaç var” vurgusu
Kılıçdaroğlu’na
ve
CHP’ye kesilen
rolü dile
getirmektedir.
“YESİNLER
BİRBİRİNİ” DEYİP SEYİRCİ
KALINAMAZ
Proletarya
ve halkların ağır bir sömürü ve yoksullaşma altında inliyor.
Sermayenin
artı-değer, kar, faiz
ve rant
vurgunu sınır tanımıyor.
Ahlaki
ve kültürel çöküş ve
çürüme at
başı ilerliyor.
Devlet
mafyalaşmış.
Merkezinde
Saray’ın bulunduğu devlet bir
Narko
devlet olarak yapılanmış.
Rüşvet
ve yolsuzluk çarkı devlet ve burjuva siyaseti ve toplumu korkunç
bir şekilde dejenere etmeye
devam etmekte.
Politik
ve toplumsal kriz keskinleşiyor.
Dinci
faşist terörün yoğunlaşacağı,
emperyal saldırgan fetihçi
yönelimin
derinleşerek kapsamlılaşacağı kesindir.
Bu koşullar içerisinde
kitlelerin
toplumsal ve siyasal tepkisinin büyümeye devam ediyor.
Mutlak
butlan kararı toplumun geniş kesiminde siyasi, haksız, hukuksuz
bir darbe olarak görülüyor. Özel
liderliğindeki CHP aldığı ağır darbelere karşın direniyor ve
bu direniş demokrasi, hukuk, eşitlik, adalet adına toplumdan geniş
bir destek almaya devam ediyor. Bu
koşullarda CHP’ye
dönük faşist terör ve hesapların tutmak bir yana dönüp
sahiplerini vurma olasılığı çok yüksektir...
Ancak
güçlü, sürekliliğe dayanan, daha kapsamlı ve etkili kitlesel
siyasal mücadeleler önünü kesmedikçe, CHP’ye dönük darbeler
ağırlaşarak sürecektir...
“Yesinler
burjuva partiler birbirini” deyip “sol” keskinlik yaparak
seyirci kalmak apolitisizmdir. CHP’ye yedeklenmeden ama CHP kitlesi
ile birlikte eylem alanlarında “ortaklaşmak”tan da
kaçınılmamalı. Kitlelerin anti-faşist öfkesi büyümeye devam
etmektedir. Boşluğu Özel’lerin CHP’si doldurmaktadır. Bu
objektif bir olgu. Bu boşluk ve sonuç devrimci hareketimizin
güçsüzlüğü ve gelişememesiyle izah edilebilir. Ancak CHP’ye
yönelen emekçi kitleler bugün devrimci propaganda ve ajitasyona
çok daha açık hale gelmiştir. Önemli olan şey bu boşluğu
devrimci açıdan doldurabilmektir. Bir dönem devrimcilerin attığı
bazı önemli sloganların, okunan şiirlerin Özel’ler üzerinden
gündemleşmesi tesadüfi değildir. Bu yansıma tabandan kitlelerin
büyümekte ve radikalleşmekte olan öfke ve mücadele isteğinin
yansımasıdır. Yoksa CHP durup dururken söz konusu sloganlara,
marşlara, şiirlere başvurmayacaktı...
Kuşkusuz
ki kitleler yeni bir öz deneyimden geçiyor. Birleşik anti-faşist
kitle mücadelesini hızla örgütlemek en yakıcı görevdir. En
ufak bir ilerici ve devrimci eylem ve etkinliğin bile faşist devlet
terörüyle ezildiği, ezilmeye çalışıldığı politik koşullar
dikkate alındığında 19 Mart’tan bu yana sokakların
hareketlenmesi geri geniş kitlelerde kendine güveni
geliştirmektedir. Sokaklar kitlelerin eylemsel sürecin eğitici
gücüyle tanışmasına ve sessizlik perdesini yırtıp Saray rejimi
şahsında nesnel olarak anti-faşist mücadeleye yönelmesine hizmet
etmektedir.
Kuşkusuz
ki, faşist darbeye karşı
direnen CHP birikmiş ve açığa çıkmış ve büyümekte
olan toplumsal öfke ve yönelimi elbette ki kendi burjuva sınıf
çıkarları temelinde kullanmaktadır ve kullanacaktır.
DEM’in şimdilik
bir muhalefet ve direniş
partisi olmaktan çıkarak İmralı ile devlet-Saray ve
“kamuoyu” arasında diplomatik misyon
üstlenmiş bir
parti haline gelmiş olması,
anti-faşist birleşik
cephenin geliştirilip sıçratılmasını önlemektedir. Keza DEM’in
Öcalan talimatlarıyla
üstlendiği bu geri,
pasif, aracı, seyirci
politika ve pozisyonuyla;
keza buna koşut
pompalamaya devam ettiği
liberal beklentilerle
geniş kitlelerin Özel
CHP’sine yönelmesine de
oldukça elverişli bir
ortam sunmaktadır.
Maddi politik bir güç
olarak siyasal gündemleri etkileyebilecek bir güç olan DEM’in
pasifize olması boşluğu
doldurmak için önemli
bir olanaktan yoksun kalındığı
anlamına gelmektedir.
Oysa CHP’nin ezilmesi,
Saray’a tabi bir partiye dönüştürülmesi DEM’in
de Kürt halkının da
yararına değildir...
Sorun
CHP’nin ötesinde faşist teröre, dinci faşist diktatörlüğe,
Saray iktidarına karşı birikmiş toplumsal öfkeyi realize edecek
ve en geniş kitlelere dayanan anti-faşist bağlaşma ve
cepheleşmeyi yaratarak güçlü, örgütlü bir mücadele dalgasını
geliştirebilmektir.
Baş
düşman Amerikan emperyalizmi ve dinsel faşist diktatörlüktür.
Ana darbenin merkezinde bu iki düşman durmaktadır. Bu mücadelede
kavranacak halka, Saray diktatörlüğünü yıkmaktır. Saray
iktidarı, diktatörlüğün en zayıf halkasıdır.
Baş düşmanlara karşı mücadelede başarılı olmak için
darbelerin Saray iktidarına yoğunlaştırılması gerekir. Sistemin
yedek lastiği olan CHP, egemen sınıflarla kitleleri
uzlaştıran başlıca toplumsal güçtür. CHP gerçeğinin sınıf
mücadelesi içerisinde kitlelere anlatılması, açığa çıkarılması
kesintisiz bir görevdir. CHP faşizme karşı kurulup geliştirilmesi
gereken mücadelenin stratejik ittifakı değildir. CHP hakkında
hayaller yayılmamalıdır ama CHP tabanı ile yakınlaşmanın,
ortaklaşmanın, onları anti-faşist mücadeleye çekmenin yollarını
bulmak da yaşamsaldır. Elverişli ortamlardan yararlanarak fiili
olarak bu kitleyle buluşabilmek bu yöntemlerden birisidir.
Gettolaşmış yapılardan bahsetmiyoruz, politik mücadeleyi ve
gündemi etkileme gücü olan DEM gibi bir partinin CHP ile stratejik
değil ama değişik biçimler alabilecek çeşitli taktiksel
ittifaklar kurmasına “militanlık” adına karşı çıkılamaz.
Fakat yurtsever hareketin girdiği yönelim (“Süreç”) DEM’i
“3. Yol” politikasından alabildiğine uzaklaştırmıştır.
Büyük bir dezavantajla karşı karşıya olduğumuz açıktır.
Önemli olan da dezavantajlı durumu değiştirecek yol ya da yollar
bulmaktır...