Translate

5 Şubat 2026 Perşembe

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER...

 

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER...


ÖZERK BÖLGE VE SDG TASFİYE EDİLMEK İSTENİYOR

Yazacağımız birkaç makale ile, Rojava üzerine patlak veren gelişmeleri en önemli yanlarıyla inceleyeceğiz.

Yazacaklarımızı, HPG Komutanı Murat Karayılan’ın “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın ortaklaştığı, ABD, Britanya, Almanya ve Fransa gibi uluslararası güçlerin de onayladığı plan gereği Kürtlere yeni dizaynda yer verilmek istenmediğini”; “Yeni bölgesel dizaynda bir kez daha Kürtlere yer vermek istemiyorlar. Eğer verseydiler, Rojava’ya da yer verirlerdi.” saptamasını göz önünde bulundurarak okumakta yarar vardır. Karayılan’ın bu saptaması Özerk bölgenin ve SDG’nin tasfiyesi meselesinin özüne işaret etmektedir.

Rojava devrimi, Kürt halkı büyük bir baskı, kuşatma ve soykırımcı saldırı altında. Kuşkusuz ki yapılması gereken ilk şey, Rojava’yı iç, bölgesel, uluslararası alanlarda militan kitlesel birleşik seferberlikle savunmak, savaşımı geliştirmektir. Nitekim Orta Doğu’da ve dünyanın dört bir yanında militanca sokaklara dökülen ve sokakları terk etmeyen yüz binlerce, milyonlarca Kürt ve dostları yürünecek yolu büyük bir açıklıkla ortaya koymuştur. Bu devsel eylemsel süreç, ağır kayıplara uğramasına karşın, şimdilik Rojava’yı, SDG’yi tasfiye etme plan ve saldırısını geri püskürtmüş, savaşım yeni bir evreye girmiştir...

Emperyalizm ve gericiliğin amacı, Rojava’yı devrimci bir merkez olmaktan çıkarmak, Kürt ulusal kazanımlarını yok etmek, dinci faşist katliamcı çetelerin HTŞ önderliğindeki iktidarını sağlamlaştırmaktır. Bu plan ve saldırı, Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan merkezli bir politika üzerinde yürütülmektedir. Tasfiye sürecinin lideri Amerikan emperyalizmidir. Rusya, söz konusu devletlerle çıkar çatışmalarına ve emperyalist rekabete karşın, tasfiye sürecinin destekçisi ve suç ortağıdır.

İsrail’e gelince, İsrail için önemli olan şey, HTŞ’den istediklerini almaktı. Paris anlaşmasıyla istediğini alan İsrail Kürt hareketinin tasfiyesini onaylamıştır. Fakat İsrail, özelde Suriye’den gelecek olası ama ciddi tehditlerin farkındadır; bugün HTŞ’nin kontrol altına alınmış olmasına da güvenmemektedir. Gelecekte gerek Suriye’den, gerekse de TC’den gelebilecek tehditlere, keza İran’ı çökertme politikasının gerekleri doğrultusunda Kürtlere ihtiyacının olacağının farkındadır. Bu bağlamda gerek Orta Doğu gerekse de Suriye bağlamında Kürt sorunu karşısında daha özgün hesaplara ve planlara sahiptir. Kuşkusuz ki İsrail için önemli olan tek şey ekonomik, siyasi, askeri ve jeopolitik çıkarlarıdır, yoksa İsrail de Kürdün kara kaşına, kara gözüne sevdalı değildir. Emperyalizm ve gericilik için kendi stratejik ve jeopolitik çıkarları için Kürdü araçsallaştırmak, sırası gelince acımasızca harcamak son derece doğal bir sınıf politikasıdır.

Saldırı ve tasfiye sürecinin emperyalist, siyonist, gerici özneleri, farklı çıkarlarına, aralarındaki emperyalist ve gerici rekabete karşın, Kürtleri feda ederek hedeflerine ulaşmaya çalışmaktadır. 6-7 Ocak’ta Paris’te yapılan toplantı ve anlaşmanın hemen ertesi günü HTŞ ve MİT’e bağlı cihadist katliam çetelerinin Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan askeri saldırı ve yağma harekatı bu gerçeği kanıtlamaktadır.

PKK ve Rojava’nın tasfiyesi süreci, ABD liderliğinde, ABD ve İsrail çıkarları ekseninde geniş Orta Doğu’yu kapsayan, gerici, emperyalist yeniden yapılandırma stratejisiyle; bu stratejinin önünde engel olan ilerici, devrimci kuvvetlerin ve halkların ezilmesiyle; yanı sıra İran, Irak, Yemen gibi devletleri de her türlü aracı kullanarak “yeniden yapılandırma” yönelimiyle bağlıdır. Gazze’den Rojava’ya uzanan, İran ve Irak’ı da yakıcı bir şekilde hedefleyen tasfiye operasyonları bu kapsamın içerisinde yer almaktadır.

ABD, İsrail, Avrupa için dün SDG ve özerk bölge bir ihtiyaç olarak görülüyor ve destekleniyordu. Sonra güçler dengesi yeniden yapılandı, artık SDG’ye değil, HTŞ iktidarının sağlamlaştırılmasına gerek duyulmaktadır... Bu politika emperyalizm ve gericiliğin ilk defa Suriye ve Rojava’da uyguladığı bir politika da değildir...

Dün olduğu gibi bugün de Rojava’ya dönük soykırımcı saldırı harekatında TC devleti, dinci faşist diktatörlüğün merkezi Erdoğan ve Saray rejimi birinci derece rol üstlenmiştir. Dinci faşist diktatörlük ve elebaşı, HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırması için zamana oynayarak, Rojava’nın tasfiyesi sürecini hazırlamaktaydı. Erdoğan, “dostu” neo-faşist Trump’un başkanlık seçimini kazanmasıyla isteği ortamı elde etti. Erdoğan önce Beyaz Saray’da Trump’la yapılan görüşmede Trumpçu faşist yönetimden istediği “meşruiyet”i elde etti. Karşılığında ABD devletinin ve Trump’ın kirli, sömürgeci stratejisine uygun politikalar izleyeceği sözünü verdi.

Dinci faşist Saray iktidarı, Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin stratejik çıkarları ve politikasının uygulanmasında, Büyük Orta Doğu projesi-stratejisinin (BOP) yaşama geçirilmesinde neo-Osmanlıcı politik çizgisiyle güçlü bir sac ayağı olageldi. Esad iktidarının yıkılması, şeriatçı faşist çetelerin iktidara getirilmesi, Kaddafi iktidarının yıkılması vb. örnekleri ilk hatırlatılacak örneklerdir. Son olarak TC ve Erdoğan’ın Trump’ın, ABD ve İsrail’in Gazze’yi Filistinsizleştirme soykırımcı politikasının aleti olarak “Barış Kurulu”nda yer alması da söz konusu olgunun güncel görünümlerinden birisidir...

Rojava devriminin ezilmesini, Kürt kazanımlarının gasp edilmesini özel olarak gözeten dinci faşist diktatörlük, politikasını “Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Suriye” sloganı ve politikasıyla birlikte geliştirdi. Bu duruş ve yönelim, iç politikada (Öcalan’nın “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı) “Terörsüz Türkiye” hedefine kilitlenmiş sözde “Barış süreci”nde; dış politikada ise terörist cihadist yağmacı çetelerden oluşan IŞİD (DEAŞ), HTŞ ve MİT’e bağlı terörist katillerden oluşan ittifakın Rojava’ya, SDG’ye karşı vurucu güç olarak kullanmasında somutlaştı... Türkiye’de başlayan “Süreç” aynı zamanda Saray faşizminin zamana oynayarak Rojava’yı ezme, tasfiye etme siyasal hedefiyle bağlıydı.

Açık ve kesin olarak vurgulanmalıdır ki, devlet ve Sarayın İmralı’ya uzattığı elle başlayan “süreç” Trump liderliğinde Orta Doğu’nun ABD ve İsrail ekseninde başlayan yeniden yapılandırılmasında rol kapmak; Türk egemen sınıflarına yönelecek olası riskleri önlemek ve denetleyebilmek; Kürt hareketini silahsızlandırıp tasfiye etmek; Rojava’yı ezmek için başlatıldı. Devlet klikleri ve “Cumhur İttifakı”, politik rejimin sürekliliği ön koşulu üzerinde ise birleşmiş durumda... Öcalan’ın izlediği 27 Şubat deklarasyonunda ifadesini bulan politika da (ki yurtsever hareket tarafından “Çağın Manifestosu” olarak tanımlandı) güçlü ve sistemli bir psikolojik harp taktiği ile bu sürecin payandası haline getirildi, getirilmeye çalışıldı. DEM’in pasif, etkisiz, kendi tabanında prestijini sarsacak tarzda tarafsızlaştırılması; Kürt halkı nezdinde kafa karışıklığının yaratılması; CHP’nin devlet terörüyle cezalandırılması; Suriye’de elverişli koşulların yaratılmasına dayanan SDG’nin parçalanması; Rojava’nın varlık-yokluk ikilemine sıkıştırılması bu saptamamızı doğrulamaktadır.

Kuşkusuz ki mesele DEM’i aşmaktadır; burada ana dikkati Öcalan ve çizgisine çekmek gerekir. DEM Öcalan’ın politikasının uygulaması için sadece kolaylaştırıcı bir misyon üstlenmiştir. Bağımsız politika yapma şansı da bulunmamaktadır... DEM’in “Üçüncü Yol” politikasından sapmasının ana nedenini de başka yerde değil, İmralı gerçeğinde, sürmekte olan sözde “Barış süreci”nde arayıp bulmak gerekir...

Not edelim: Öcalan ve yurtsever hareketin Rojava’yı kurtarmak için “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine girdiği analizlerinin tek yanlı olduğu açıklık kazanmıştır. Bu analiz, tek taraflı, üstün körü yapılan reformist ve liberal eksende yaygınlaştırılan manipülatif bir analiz ve propagandadan ibaretti, ibarettir. Mesele Rojava’yı da içermekle birlikte, daha geniş bir bağlamda ele alınmalıdır.

Değerlendirmelerimizi yayınlayacağımız makalelerle sürdüreceğiz.

DEVAM EDECEK





11 Ocak 2026 Pazar

ABARTI HASTALIĞI...

 

ABARTI HASTALIĞI...


II

Ütopya, hayalcilik (...) bağımlılığın, zayıflığın ürünleridirler. Hayalcilik, zayıfların kaderidir.” (Düşünceler ve Aforizmalar, s.237, iLa.)


Alıntıdaki temel yol gösterici perspektifi akılda tutarak devam edelim.

Stalin’in “Ayrıca bizi zor durumda bırakan bir grup soru var. Olayların kendi mantığı vardır: Bir şey söyleriz, ancak olaylar diğer yönde gider.” sözleri politik mücadelenin somut ve denetlenebilir gerçekliği temelinde partileri, yöneticileri eleştirel değerlendirmede özenle hesaba katılmalıdır. Bu bilinçten yoksun ya da bu bilince/donanıma yeterince sahip olmayan partilerin, yöneticilerin, kadroların gerçek durumu eleştirel bilince çıkararak mücadele etmesi, kendilerini aşması olanaklı değildir. Stalin’in sözleri, nesnel değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri, kolektivizm silahının kullanım tarzı bakımından yaşamsal sözlerdir... Proletaryayı temel aldığını söyleyip “halk”ı, “ezilenler”i temel alan, stratejiden bahsedip günü kurtarmayı temel alan, “Devrim kitlelerin eseridir” deyip kitlelerden kopuk kendi dar dünyalarında tecride mahkum olan yapıların durumu bu bakımdan akla gelen ilk örneklerdir.

Tamda burada Marks’ın “partilerin sözleriyle kuruntuları ve gerçek karakterleri, gerçek çıkarları, kendilerine ilişkin tasarımlarıyla reel durumları arasında ayrım yapılmalıdır." analizi, “Marksist-Leninist” olma iddiasında olan devrimci yapıları ve kadroları, nesnel pozisyonları eleştirel incelemeye, sorgulamaya, dersler çıkarmaya götürmelidir. Geliştirici olan, öncülük/önderlik iddiasını başarıya götürecek olan şeylerden birisi de, budur. Bu gerçeği de anlayamayan devrimcilik, nesnel karakteri itibariyle iddiasını da kaybetmiş devrimcilik türüdür.

Mesele objektif gerçektir; objektif gerçeğe uygun devrim ve iktidar mücadelesinin gereklerine yanıt veren başarılı bir çizginin inşası ve geliştirilmesi meselesidir. Lenin’in dediği gibi,olayların objektif mantığı sayesinde meselelerin nereye sürüklendiğinive sürüklendiğimizi anlayabilir, müdahale edebilir, düzeltebiliriz. Olayların, gelişmelerin, kavramların, yönelimlerin, sloganların objektif anlamları vardır; siz keyfinizce bunlarla oynayamazsınız; hem komünistlik iddiasında bulunup hem de nesnel, bilimsel, denetlenebilirliğin yerine subjektivizmi, ajitatif hayalciliği, romantizmi, şirazesinden çıkmış romantik söylem ve abartıyı, romantik formülasyonları geçiremezsiniz. Geçirmeye başlarsanız sınıf mücadelesi cangılında giderek kendinizi kaybetmeniz, kaybolmanız da kaçınılmazdır.

Devrimci bir partinin kendi hakkındaki değerlendirmesi ile “reel durumu” bire bir çakışmayabilir. Hayır, dağ gibi işte buradayım. Devrimin, sosyalizmin önderi/öncüsü benim-biziz” ajitasyonu ise, herhangi bir şeyi kurtarmaz ya daKarın doyurmaz.” Çünkü yaşamın içerisinde karşılığı yoktur ve bu, açık bir subjektivizmdir. Öyle özü sağcılık olan “sol” keskinliğe bürünmüş romantik açıklama ve çağrılarla da yol alınamaz, başarıyla hedeflere doğru yürünemez.

Marks’ın dediği şey, yani partilerin kendi kendileri hakkındaki iddiaları ile “reel durumu” arasında fark vardır ya da bu ikisi bire bir çakışmayabilir sözleri hiç de istisnai bir durumu dillendirmez. Devrimci hareketimizin realitesi de bu olguyu açıkça kanıtlamaktadır. Marksizm-Leninizm’den etkilenmekle birlikte Marksist-Leninist olmayan devrimci-demokrasiyi temsil eden sayısız akımın durumundan da bunu görebiliriz. Komünist partiler oldukları halde zamanla Marksizm-Leninizm’den kopan partilerin deneyiminden bunu görebiliriz. SSCB’nin, SBKP’nin tarihsel deneyiminden bunu görebiliriz.

Sınıf mücadelesinin gelişim seyrinde yaygın bir şekilde ortaya çıkan bu çelişkiyi görebilmek ve köklü müdahaleyle aşabilmek Marksist-Leninist yöntem, bakış açısı, ilkeler ışığında bilimsel olarak durumun kavranmasıyla ya da bilince çıkarılmasıyla olanaklıdır.

2024 yerel seçimlerinde ortaya çıkan, devrimci alternatifsizlikten CHP’nin yelkenini şişiren anti-faşist öfke patlamasını hatırlayalım. 19 Mart’ta gençliğin militan eylemleriyle önü açılan süreci ve geniş anti-faşist kitlesel hareketi düşünelim. İrili-ufaklı ama son derece önemli ve süreklilik gösteren işçi sınıfının meşruiyet zemininde gelişen eylemlerini, direnişlerini hatırlayalım... “En Marksist-Leninist”i de içinde olmak üzere devrimci öncü kuvvetler süreçlerin neresindeydi, neresindedir?.. Demek ki “öncüyüz” diyen partilerin “reel durumu” ile öncülük iddialarının çakışmaması hiç de nadir görülen bir durum değildir... Büyük bir deneyim olan PKK’nin tarihsel deneyiminden bu bakımdan eleştirel öğrenilmesi gereken ciddi dersler olduğu açıktır. O, Kürdistan’ın özgün gerçeğinde karşılığını bulan ve ulusal demokratik talepler ekseninde halklaşan bir mücadele gerçeğini inşa edebilmiştir...

Açık ki, işçi sınıfı, emekçi kitleler içerisinde olmadan ve gelişmeden toplumsal tepki, sosyal patlamalar da devrimci öncü alternatiflere yönlendirilemiyor. “Devrim kitlelerin eseridir”, “Devrim ezilenlerin eseridir” demekle de kitleler örgütlenemiyor. Eğer durum buysa, bu girdaptan çıkamayan kadro ve yapıların kendi “yanılmazlık” iddia ve ajitasyonunu, son derece romantik olan kendi kendilerine güzellemelerini bir yana bırakması; lafta değil ama pratik-politik mücadelede karşılığını bulacak, yolu açacak bir ideolojik ve örgütsel hesaplaşmayı ve yenilenmeyi başarması gerekir. Burada Leninist eleştiri ve özeleştiri silahının bütünsel kullanılması, her cepheyi kapsayan bir sorgulamanın bilince çıkarılması olmazsa olmazdır... Sorunu, sorunları genel değil de sadece şu veya bu alandaki hatalara, zaaflara, eksikliklere indirgeyen zihniyetin ya da meseleyi dışsallaştırarak kendinin iyi ama başkalarının kötü olduğu propagandasına indirgeyen zihniyet ve alışkanlıkların terkedilmesi gerekir. Fakat bunun kolay olmadığı, koca bir tarihsel döneme dayanan ideolojik ön yargılarla ve alışkanlıklarla şekillendiğini; tarihten ders çıkararak politik bir silaha dönüştürmede sınırlı ilerlemelerin ötesine geçemeyen yapısal gerçekliği dikkate aldığımızda, bu saptamamızın doğruluğu daha iyi görülecektir.

Sınıf ve kitleler içerisinde kendini üretememeyi, yol açamamayı sadece ağır siyasal koşullar ve düşman saldırılarıyla izah edemeyiz; bu son derece önemli bir olgu olsa da asıl sorunun siyasal koşullara yanıt olacak, yolu açacak siyasal çizginin, ideolojik-örgütsel dönüşümün gerçekleştirilememesi ve geliştirilememesi olduğu vurgulanmalıdır. Oysa tüm dezavantajlara karşın herkesin gözleri önünde proletarya ve geniş kitlelerin birikmiş ve çeşitli biçimlerde açığa çıkan toplumsal öfkesi büyümekte, eylemleri de gelişmektedir. Sorunun özü ve özetinin, koşullar elverişli olmasına karşın, “Öncülük” iddiasının gereklerine yanıt verilememesinde somutlaştığı açıktır. Bu gerçeği her cephede, ister “ezilenler”i ister “sınıf merkezli” çalışmayı temel alanlar cephesinde görmekteyiz. Oysa Dağlar kadar birikmiş” deneyimler var. Yani her şeyden önce dönüp kendimize, her yapı kendisine bakmalı. Negatif tabloyu geri yaklaşımlarla dış faktörlere, bazı zaaflara bağlamak körleşmeyi ifade eder. Körleşmeyle, sağırlaşmayla tarihin çağrısına yanıt verilemeyeceğini ise, hatırlatmaya bile gerek yok.

Keza sorunları “Hayatı başarılarla geçmiş ve yanılmaz stratejik önderlik”e, “başarılı, tuttuğunu koparan, yanılmaz önderlik ve önderlerelere, başarılı önderliğe”, “başarılı siyasi önderlik”e, rağmen, “örgütsel yetmezlikle”, “örgütsel önderlik”in yetmezliğiyle, “taktik önderliklerin yetersizliği ve kavrayışsızlığı”yla vb. izah etmek aşırı bir yüzeysellik ve gerilik olduğu kadar, bu hayali, romantik, hayalci izah, her cepheyi kapsayan ve öğüten yapısal krizin kavranmadığını gösterir sadece. Lafta değil, içerik olarak kavranmayan bir tablo ise değiştirilemez, aşılamaz.

Örgütsel alandaki başarısızlık teorik ve politik düzeyde ve derinlikte ele alınmak zorundadır. Örgütsel çizgi ve pratiği politik çizgi, politika, politik önderlik belirler. Politikan, politika tarzın “getto”culuksa, gettoculuğa hitap ediyorsa; politik stratejinin gereklerine değil, öncü çıkış”lara, dar eylemciliğe dayanıyorsa; taktiği, strateji düzeyine çıkarmışsan ya da ikincisini birincisinin yerine ikam etmişsen ya da yaşamında siyasal strateji adına ortada bir şey bırakmamışsan; siyasetten “an”ı, “dönemi” kurtarmayı anlar hale gelmişsen, pragmatizme tutsak düşmüşsen; temsil ettiğin sınıfa “Elveda” diyorsan örgütlenmen de aynı zihniyet ve pratiğin temsilini, kadro ve örgüt tipini koşullayıp üretiyor demektir. Bu çizgiyi temsil ediyorsan, normalin buysa ya da bu çizgiye sapıp bunu da normal kabul ediyorsan, bu demektir ki, söz konusu politika ve politik tarzın örgütsel politika ve tarzının da temeli ve belirleyenidir. Doğru-dürüst kitle çalışması yürütemiyorsan; kendini sınıf hareketi, genel demokratik halk hareketi, geniş kitleler içerisinde üretemiyorsan bu durumda, doğal olarak ne etkin bir kadrolaşma ne de etkin, işlevli örgütler sistemi kurup geliştiremezsin...

Politika, ne bir sınıf politikasıdır, ne de ilke politikası. Marksist bir politik örgütün izleyeceği politikanın tek sağlaması, örgüt olarak, güç ve kudret edinmek, ve iktidar olmaktır.diyen Teori ve Politika dergisinin bu tasfiyeci oportünist çarpıcı savunusu tipik bir ilkesizlik, sınıfın, sınıfın ideoloji ve politikasının reddi, şirazesinden çıkmış pragmatizmi temsil ediyor. Buna göre, güç olmaya bakacaksın, gerisi boştur. Devrimci hareketimizin gerçeği budur. Pragmatizm böyle bir şeydir. Bu kafa yapısı ilk kez post-Marksist Teori ve Politika çevresi tarafından dile getirilmiyor elbette ama sözlerin, analizin içsel bütünlüğü, çarpıcı formülasyonu, devrimci hareket somutunda ideolojik etki gücü, zihniyetin ideolojik hegemonyası düşünüldüğünde göz çıkarmaktadır.Komünist”lik iddiasında bulunanların söz konusu sözlerde ifadesini bulan teori ve pratiğin üzerinde tekrar tekrar düşünmesi, pratiklerini eleştirel sorgulamaları yararsız olmayacaktır. “İdeolojik tutuculuğa”, “sınıfçılık”a dönük “Marksist-Leninist”, “en Marksist-Leninist”, “komünist” eleştiri yapanların Marksizm-Leninizm’le bir bağı kalmadığı bizce açıktır.

Bu yolu izleyen devrimci yapılar, kağıt üstünde yazılanlar bir yana, nerede hareket orada bereket çizgisinde yol almaya çalışıyorlar. Bu açık bir belkemiksizlik ve yönsüzlüktür. Bu yönsüzlük tipik bir pragmatizmdir. Pragmatik gelişme yolu izleyen herhangi bir devrimci yapının devrimci program ve ilkelere dayanan bir stratejisinden, o stratejiye dayanan taktiksel gelişme hattından devrimi zafere taşıması olanaklı değil; dahası bu kafaya göre çalışan, buna alışmış yapılar söz konusu perspektife göre de önemli bir siyasal güç haline gelememiştir ve gelememektedir.

Eleştirdiğimiz zihniyet ve pratik, öteki şeylerin yanı sıra, yapısallaşmış, tarihselleşmiş, taşlaşmış, alışılmış bir bozunumun ifadesidir. Bu tablonun doğal, meşru, normal vb. kabul edilmesi, gerçekte, tarihsel zaaflara, ideolojik ve örgütsel tasfiyeciliğe, dar kafalı önderlik/öncülük anlayışına ve gettoculuğa dayanıldığını göstermektedir. Fakat bu “meşruiyet” gelişmenin ana engeli haline çoktan dönüşmüştür. Bu çizgide ısrar ise, biçim ve söylemi ne olursa olsun, daha da derinleşen, daha da katılaşan bir kendini var etme, dar grup yapısına tutunarak ayakta kalma iradesini perçinlemektedir. Altı çizilmelidir: Sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırıları bu durumun anlaşılmasını alabildiğine zorlaştırmaktadır. Bu bir olgudur. Görmezden gelinemez. Bu saldırıların yarattığı ağır kayıplar ve açtığı yıkımlar elbette ki küçümsenemez. Fakat bu çemberin, zaaflı şekillenmenin mutlak kırılması ve aşılması gerekiyor. Dar yapılar, kendine dönük yapılar kalarak sorunlar çözülemez...

Devrimci hareketimizin nesnel durumu, ağır siyasal koşulları göğüsleyemediğini gösteriyor. Başat irade kırılması, kendine dönüklük, adını hak edebilecek bir kitle çalışmasının olmaması aynı zamanda söz konusu durumun ürünüdür. Bu durum, sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırılarının daha da yıkıcı olmasına yol açmaktadır...

Çıkış, arayış, yenilenme yönelimlerinin başarısız olmasının başta gelen nedenleri bilince çıkarılamadan da çözüm yoluna girilemez. Kaldı ki bu nedenleri bilince çıkarmak ve pratikleştirmek ilk temel adımı oluşturacaktır sadece... Biliyoruz ki, her devrimci örgüt başarılı olmak istemekte, iyi niyetli devrimci çabalar göstermekte, çözüm arayışları sürmektedir. Sorun şu ki, kısmi devrimci çabalar ve devrimci niyetlerle yapısal ve güncel sorunlar çözülmüyor. Teori, politika, örgütlenme alanlarında bütünsel ve dinamik eleştirel bir yenilenmeye ihtiyaç var... “Teorimiz mükemmel ama pratiğimiz yetersiz”, “politikamız mükemmel ama örgütlenmemiz yetersiz”, “örgütlenmemiz mükemmel ama kitleleri kazanamıyoruz”, “önderliğimiz mükemmel ama örgütlerimiz, kadrolarımız bunu anlayamıyor” gibi ya da özü buraya çıkan/varan abartılı, romantik, hayali “analiz” ve ajitasyonla sorunların çözülemeyeceğini, sınıf mücadelesinin genel ve güncel gereksinmelerine yanıt verilmeyeceğini her “ortalama akıl” anlayabilir. Ama çoğu zaman bunun böyle olmadığını da biliyoruz. “Ortalama akıl” söz konusu yapısal, tarihsel köklü zihniyete, geleneğe, tarza, kültüre göre şekillenip kötürümleşmiş; güncelde de kendini yeniden ve yeniden üretmeye devam etmektedir. Bu sorun niyetle, niyetlerle ilgili değildir. Sınırlayarak söyleyelim; küçük burjuva sınıfın tutuculuğu ve ön yargıları büyük bir güçtür. Konu babında bu gerçeği görmemiz ve analiz etmemiz gerekiyor. Keza, tarihte devrimci geleneklerin büyük ve geliştirici bir güç olduğunu biliyoruz ama geri, gelişmeyi önleyen, köklü kopuşulamayan gelenekler de bir o kadar büyük bir güçtür ve bu ikincisi, “ortalama bir aklın” anlayabileceği şeyi de görünmez hale getirmede aktif bir rol oynamaktadır...

İstediğiniz kadar mücadeleci olun, istediğiniz kadar bedel ödeyin söz konusu zaaflara tutsaklığın zincirlerini kırmadan tarihin, sınıfın, halkların geleceği demek olan devrimciliği, devrimi yapacak devrimciliği başarıyla inşa edip geliştiremezsiniz; tarihte de bunun tek bir örneği yok. Devrimi anlamayan devrimciliği kendi dışında, başka yerlerde değil, kendinde arayıp bulacaksın; ideolojik ve örgütsel olarak hesaplaşıp yolu açacaksın. Bunun ortası yok. Yapılmayan, yapılmasına yaklaşılmayan da bu. Ağır bedeller pahasına ısrarla devrimcilikte direnmesine karşın yarım asrı aşan tarihsel deneyim, devrimci hareketimizin yapısal ve tarihsel zaaflı gerçeğiyle kopuşamadığını; devrimci hareketimizin nesnel olarak bir tarihsel döneminin çoktan tükendiğini; “devrimi anlamayan devrimcilik”le belirlenen döneminin yeni bir dinamizm ve atılım evresinden geçerek yeni tipte bir devrimci gelişme dönemiyle, devrimi yapacak devrimcilikle aşılacağını göstermektedir. Açık olan şu ki, eski kilitle yeni kapı açılmaz, eski kilitlerle yeni kapılar açılamaz. Bu kopuş ve niteliksel sıçramanın hangi yollardan geçerek gerçekleşeceğini ise süreç gösterecektir.

DEVAM EDECEK