SDG’NİN
ZAAFLARI... (2. KISIM)
V
Yukarıdaki
saptamaları (“SDG’nin zaafları Üzerine” yayınladığımız
bir önceki bölüm) unutmadan bu bağlamda birkaç nokta üzerinde
durmak istiyoruz.
Bilindiği
gibi, SDG’nin TC ve HTŞ saldırıları karşısında çok hızlı
bir tarzda gerilemesinin, geriye çekilişinin, ağır darbeler
yemesinin nesnel temeli sahadaki güç ilişkilerinin köklü
değişmesidir. Arap aşiretlerinin saf değiştirmesi de güç
ilişkilerindeki değişimin önde gelen olgularından birisiydi.
Öznel faktör açısından gösterilen zaaflar nesnel koşullardaki
değişimlere uygun politikaların geliştirilememesiyle bağlıdır.
Stêrk
TV’nin sorularını yanıtlarken (26 Ocak 2026) HPG Komutanı Murat
Karayılan’ın Arap aşiretlerinin hareket tarzlarını şöyle
özetlemektedir:
“Arap
şeyhleri çoğunlukla dengelere bakıyor, kim güçlüyse onun
tarafını tutuyor. Vakti zamanında BAAS rejimi güçlüydü, onun
tarafındaydılar; sonra DAİŞ geldi, ona katıldılar; ardından
DSG’nin güçlü olduğunu görünce, DSG’yi desteklediler. Bu
sonda baktılar ki ABD ve Uluslararası Koalisyon DSG’yi
desteklemiyor, onlar da tutumlarını değiştirdi. Bunda Suudi
Arabistan’ın da rolü oldu.”
Değişen
güç dengelerine bağlı olarak Özerk Bölge’de ve SDG’de
de ifadesini bulan Kürt ve Arap ittifakının bozulabileceğini;
Arap aşiretlerinin, ağırlık merkezi nereye kayıyorsa buna
göre davranabileceğinin hesaba katılmadığını düşünmek doğru
olmayacaktır. Ancak, buna rağmen, SDG’nin hızlı ve ani bir
değişime karşı yeterince hazırlıklı olmadığı, gerekli
siyasi ve askeri uyanıklığı gösteremediği de pratikte açığa
çıkmıştır.
Tartışılması,
eleştirel bakılması gereken bir diğer nokta da, SDG ve Özerk
Bölge’de somutlaşan ittifakın iç ilişkiler bağlamıdır.
Bu ittifakın gereği olarak Arap aşiretlerine önemli imkanlar
tanındığı, özerkliğin bir gereği olarak kendilerini yönetme
olanağı sağlandığı biliniyor. Fakat Arap aşiretleri ile SDG
arasındaki ilişkiler her zaman kırılgan bir dengede olagelmiştir.
Arap aşiretleri ile ittifak Özerk Bölge kazanımının en zayıf
halkasıydı. Kurulan ittifak, aşiretlerin o koşullarda
çıkarınaydı ve bu ittifakın kuruluşunda ABD, Suudi Arabistan
inisiyatifinin rolü önde geliyordu. TC ise öteden beri SDG’yi
yıkma ve tasfiye etme savaşında Arap aşiretlerini
tarafsızlaştırma, koparma ve kullanma politikası izlemekteydi. 6
Ocak 2026 saldırısından bir hafta, on gün evvel Bahçeli SDG’yi
tehdit ederken Arap aşiretlerini SDG’ye karşı harekete
geçireceklerini açıkça ilan etmişti. Yani söz konusu ittifak,
hassas dengeler üzerinde yürürken, güç dengelerindeki
değişmelerden ilk ve en fazla etkilenecek halkasını
oluşturmaktaydı. Buna karşın, özellikle Arap aşiretleri ile
ilişkilerde ne kadar demokratik davranıldığı da yeterince
bilinmiyor; dahası, bu bakımdan önemli sorunların varlığı da
reddedilemez. Umarız SDG bu konuda objektif bir
değerlendirmeyle, eleştiri ve özeleştiriyle kamuoyunu aydınlatır.
Örneğin
Öcalan kültü Arap bölgelerinde dayatıldı mı? Bunu
gösteren ciddi emareler vardı. Örneğin büyük boy Öcalan
posterlerinin söz konusu Arap bölgelerinde göz alıcı yerlere
asılmış olması hemen dikkat çekmekteydi. Arap şovenizminin
derin etkisi altında olan Arapların ve aşiretlerin bu
durumu hiç de hoşgörü ile karşıladığı iddia edilemez. Arap
aşiretlerinin Öcalan’ı kendi liderleri olarak görmedikleri ise
kesindi(r).
Örneğin,
SDG ve Özerk Bölge’nin merkezi karar verici yönetiminde
Araplara, işlevsel olacak tarzda yeterince yer verildi mi?
Sözgelimi, Araplardan Mazlum Abdi, İlham Ahmed gibi kamuoyunda öne
çıkan etkin figürleri göremedik. Bu bir tesadüf olmasa gerek.
Denebilir ki, iç savaş, HTŞ ve TC, IŞİD baskıları vb.
koşullarda Arap aşiretlerine karşı başka bir tarzda
davranılamazdı. Bu koşulların varlığı bir olguydu ancak,
geçici siyasal koşullarda özgün bir şekilde oluşmuş olan söz
konusu bağlaşmanın az ya da çok sağlamlaştırılması,
ittifakın olası yıkılışı ya da sonlanması koşullarında
Rojava Devrimi aleyhine ortaya çıkabilecek hasarları en az kayıpla
atlatmak bakımlarından gönüllük esası, ikna yöntemi,
“demokratik müzakere”, demokratikleşme bağlamına sağlamca
bağlı kalmak yaşamsal önemdeydi. Bu çerçevenin ne kadar
uygulandığı tartışma götürmektedir. Dahası bu noktanın
da kesin bir tarzda sorgulanması gerekmektedir. Dünyanın neresinde
olursa olsun, demokratik, halkçı, devrimci, birleştirici bir
modelin varlığı tek başına tartıştığımız konuda da bir
güvence oluşturmaz; önemli olan pratiktir...
Görünen
o ki, Kürt yurtsever hareketi özerk yapıya katılmış olan Arap
aşiretlerine ittifakın gereği olan önemli ekonomik imkanlar,
güvenlik ve istikrar sunarken, aşiretlerin iç yaşamına esasen
müdahale etmemekle birlikte, yönetim düzeyinde kolektif karar
mekanizmalarında daha ziyade biçimsel kalan ya da ancak sınırlı
bir katılım olanağı tanımakla yetinmiştir. Bu durum, kurulan
ilişkilerdeki tüm olumlu faktörlere karşın, arkasında milyonlar
olan Arap aşiretlerinin tepkisini çekmiş, tepkilerin birikmesine,
güven ilişkilerini sürekli aşınmasına yol açmış olmalı.
Vurgulamak gerekir ki, bu meseleye de tek yanlı, tepkisel,
duygusal, romantik, “sol” keskinlikle bakılamaz. Her şeyin
mükemmel bir önderlikle gerçekleşmiş olduğunu düşünmek
yaşama, diyalektiğe aykırı idealist ve tutucu bir zihniyeti
yansıtabilir ancak. Eleştirel çıkarılması gereken dersler
olduğu kesindir. Bu dersler sadece Kürt halkı için değil,
halklar cephesi için geçerli, eğitici, geliştirici olacaktır ve
olmalıdır. İşin bu boyutu da zamanla daha net açığa
çıkaracaktır.
Bilindiği
gibi, Kürt ve Arap ittifakı bağlamının esası, aşiretlere
dayanmaktaydı. Aşiretler IŞİD tehdidi ve katliamları ile karşı
karşıyaydı. Kürtler, IŞİD karşısında güçlü ve başarılı
bir savaşım geliştirince, ABD’nin teşvikiyle aşiretler YPG ile
birlikte hareket etmeye yöneldiler. Üstelik bu yönelim ve duruşun
kendilerine sağladığı pek çok avantaj da olacaktı vb. Ancak
biliniyordu ki, Orta Doğu’nun tarihsel ve toplumsal olgularından
biri olan ve Suriye’de de özgül ağırlığı olan Arap
aşiretler, devrimci-demokratik oldukları için değil, o aşamada
çıkarları (kaos ortamına saplanmış ülke gerçeğiyle bağlı
olarak ekonomik, siyasi, güvenlik çıkarları) Kürtlerle birlikte
hareket etmekte yattığı için söz konusu ittifaka dahil oldular.
Her ne kadar bu durum Rojava eksenli devrimin lehine olsa da, bu
yapıların “Kadın özgürlükçü demokratik komünal
paradigma”yla yönetilmesi ve kendilerini buna uygun dönüştürmesi,
hele de kaotik Suriye’nin somut tarihsel koşullarında böyle bir
politikanın yaşam bulması zaten pek olanaklı değildi.
Rojava
merkezli kurulan devrimci-demokratik yönetim, farklı ulus, ulusal
topluluk ve inançlara saygı duyan birleştirici demokratik bir
modeldi. Bu durum geçici de olsa aşiretlerin Kürt hareketiyle
birlikte hareket etmesini kolaylaştıran ve belli güvenceler
sunan bir yapılanmaydı. IŞİD yenilgiye uğratılınca, Colani
liderliğinde HTŞ iktidara taşınıp uluslararası meşruiyete
büründürülünce, ağırlık merkezi değişti. Bunun doğal
sonuçlarından biri de aşiretlerin ana gövdesinin saf değiştirmesi
oldu. İttifak bağlamını değerlendirerek aşiret tabanlarına
yapılan devrimci-demokratik propaganda, saf değişikliğine karşın,
Arap emekçiler nezdinde elbette ki görece olumlu hatırlanacaktır.
Ancak, yapılan ittifaka karşın, egemen ulus şovenizminin derin
etkileri ve buradan gelen tarihsel ve siyasal ön yargı ve
tepkilerin sürdüğü de bir gerçekti. Bu ittifak, nesnel olarak
devrimci bir rol oynasa da, Arap aşiretlerini devrimci bir güç
yapmaya yetmeyecekti ve yetmedi de. Kürt Arap ittifakını, Arap
aşiret yapısı gerçeğini ittifak bozulana kadar kamuoyuna tek
yanlı ve abartılı sunulması sürecin
karakteristiklerinden biri oldu. Kurulmuş ittifakın karakteri,
sağlamlığı hakkında öteden beri yapılagelen propagandanın,
aşiretlerin saf değiştirmesiyle birlikte, abartılı olduğu, bazı
önemli yanılgıları beslediği anlaşılıyor. Bu “şok etkisi”
yaratan saf değiştirme ile birlikte Arap halkına karşı patlak
veren demokratik ve enternasyonalist olmayan aşırı güvensizliği
kışkırtan Kürt milliyetçisi tepkilerin ortaya çıkması ve
yaygınlaşması da dikkat çekicidir. Buna karşın, YPG/SDG’nin
halkların kardeşliği mevzisinde durması ise söz konusu geri
milliyetçi tepkileri sınırlamanın en önemli faktörü de olmaya
devam etti.
VI
Ayrıca,
Özerk Bölge yapılanmasının askeri gücü (SDG) hakkında uzun
yıllara dayalı yürütülen tek yanlı, abartılı propagandanın
kamuoyu nezdinde mükemmeliyetçiliğe tekabül eden bir görünüm
yarattığı da biliniyor... Nitekim söz konusu tek yanlılıklar ve
öznel zaaflar dönüp SDG’yi vurabilmiştir. Keza “Kürtlerin
yüzyılı başlamıştır”, “Zaman Kürtlerin zamanıdır”,
“Kürtlerin başka seçenekleri de vardır” analiz ve
propagandasının aşırı abartılarla gündemleştirilmesi
de, siyasi uyanıklığı zayıflatan önemli bir rol oynamıştır.
Bunda özel olarak belirtilmesi gereken bir diğer nokta da, yaşanan
süreçte ABD ve İsrail bağlamına fazla bel bağlanmasıdır.
Orta
Doğu’ya, Suriye’ye ABD ve İsrail müdahalesinin Kürtler
bakımından yarattığı ve yaratabileceği objektif imkanları
abartma ile ABD ve İsrail’e abartılı bel bağlama eğiliminin
gelişmesi arasındaki bağıntıyı görmek gerekir. Bu
müdahale süreçlerinin özellikle de Kürt milliyetçiliğinin en
geri kesimlerinde ABD ve İsrail hayranlığını büyüttüğü de
biliniyor. Bu eğilimin salt dar geri Kürt milliyetçisi parti ve
çevreleri değil, nispeten geniş sıradan Kürt kitlelerini de
ciddi bir şekilde etkilediği gerçeğine de dikkat çekmek
gerekmektedir. Her ne kadar bu bakımdan son tahlilde Kürt yurtsever
hareketi ve YPG kendini kaybetmemiş olsa da, bu durumun yurtsever
hareketin ve YPG’nin uyanıklığını zayıflattığını görmek
gerekir. Dolayısıyla SDG’nin siyasi ve askeri liderliğinin
ABD’den, İsrail’den abartılı beklentilerinin de bu zaaflı
tablonun gelişiminde önemli bir zafiyeti oluşturduğu
saptanmalıdır. Yani sorun salt geri Kürt milliyetçiliğinin ABD
ve İsrail sempatisiyle vs. sınırlanamaz. SDG’yi bu zaaflardan
azade göstermek doğru değildir. Bu bağlamda SDG’nin
zaaflarının eleştirisi de önem taşımaktadır.
Yukarıda
eleştirdiğimiz tablo ve propagandanın abartılı ve tek yanlı
olmasında öncelikle Rojava Devrimi’ne önderlik eden yurtsever
hareket sorumludur; bu sorumluluğu, Rojava devrimini sevinçle
karşılayan, destekleyen şu veya bu biçimde devrimde yer alan
devrimci örgütlü çevreler takip etmektedir. Sınırlı güçlerle
de olsa, Rojava’ya giderek savaşıma katılan devrimci çevrelerin,
Rojava’yı kendi tabanlarına pragmatik ve abartılı bir tarzda
yansıtmalarının açık bir zaaf oluşturduğu da net bir tarzda
vurgulanmalıdır. Önemli bir deneyim olan Rojava Devrimi’ne
pratik olarak katılmışlık olgusunun “Baş dönmesi” yarattığı
bütün açıklığıyla dile getirilmelidir. Bu bağlamda, Türkiye
cephesinde devrimci öncülük adına, keza somut olarak Kürt
halkının haklı savaşımına Türk işçi ve emekçilerini
kazanmada başarısız pratik, başarıya susamışlık;
Türkiye’de kazanılması gereken ama kazanılamamış
başarıyı Rojava’da “yaratmak” ve başarı öyküsü inşa
etmek gibi yönelimler ve gerçekler de bilince çıkarılmalı,
eleştiri, özeleştiri konusu yapılmalıdır. “Türkiye solu”nun
bu bağlamda da eleştirel bir muhasebe yapması gerektiği açık ve
kesindir...
SDG’nin
stratejik çekirdeğini ve liderliğini oluşturan, hegemonyayı elde
tutan Kürt hareketiydi. Dolayısıyla nesnelerin doğası gereği
ele aldığımız konudaki pozitif uygulamalar kadar negatif
uygulamaların, zaafların da sorumluluğu öncelikle ve belirleyici
olarak yurtsever harekete aittir. Yukarıda, ihtiyatla da olsa,
ifade ettiğimiz hata ve zaafların, Kürt yurtsever hareketinin ve
SDG’nin, gücünü abartmasıyla, “baş dönmesi”yle, daha da
önemlisi ABD ve “Uluslararası Koalisyon”dan beklenti çıtasını
subjektif ve abartılı yüksek tutmasıyla ilgili olduğu
saptanmalıdır. IŞİD’e karşı yürütülen haklı ve başarılı
mücadelenin yanı sıra geniş bir bölgeye hükmetmenin yarattığı
“Baş dönmesi”nin, ABD ve İsrail başta olmak üzere,
“Uluslararası Koalisyon”un yapabileceği manevraların yeterince
anlaşılmamasının SDG’nin ağır darbeler almasında özel
rolünü görmemek olanaklı değildir. Açık ki, ABD ile kurulan
“taktik ittifak”a fazlasıyla güvenilmiş, abartılı
beklentilerle hareket edilmiş; bu olgu, SDG’nin siyasi ve askeri
uyanıklığını zayıflatan önemli bir neden oluşturmuştur.
Kuşkusuz ki bu bağlam, yurtsever hareketin henüz anti-emperyalist
olmaktan çıkmamış olmakla birlikte, anti-emperyalizm
perspektifindeki zayıflıklarıyla, tutarsızlıklarıyla,
gerilemesiyle de ilgilidir. Burada, İmralı paradigmasının yalnız
devrimi değil, devrimci anti-emperyalizmi de mahkum ettiği, böyle
bir anti-emperyalizmin aşılmış bir çağa, “reel sosyalizm”
çağına ve onun PKK üzerindeki olumsuz etkisine ait olduğu teori
ve propagandasının rolünü görmezden gelmek ideolojik ve politik
saflık olacaktır...
VII
SDG’nin
ciddi zaaflar ve yetersizlikler sergilemesinde, ABD ile kurduğu
askeri ve siyasi ittifak her ne kadar taktik bir ittifaktıysa da, bu
ilişkinin mali ve askeri bakımlardan ABD’ye ciddi bir
bağımlılık yarattığı da bir diğer gerçektir. Bu durumun, SDG
esasen bağımsızlığını korumakla birlikte, bağımsız hareket
alanını ve yapacağı manevraları önemli ölçüde
sınırlandırdığı, SDG’yi Amerikan emperyalizminin baskısına
açık hale getirdiği de saptanmalıdır. Küresel jeopolitik
kapışmanın arenası haline gelmiş, küresel ve bölgesel
devletlerin ellerinin Suriye içerisinde olduğu ve Kürdistan’ın
da en küçük parçasını oluşturan Suriye Kürdistanı gibi bir
yerde yurtsever hareketin, SDG’nin dilediği gibi hareket etmesinin
olanaklı olmadığını anlayabiliyoruz, ancak buna rağmen, SDG
göreli de olsa bu bağımlılık ilişkilerinin getirebileceği
yanılgıları, yetersizlikleri, baskıları görerek daha nitelikli
bir politika izleyebilir, mevzilerini daha güçlü tutabilir ya da
bu mevzileri öyle kolay kolay yitirmezdi. Bu bağlamdaki zaafları
görmezden gelmek, savunma psikolojisine dayalı bir analiz inşa
ederek kendini savunmak olanaklı değildir. Böyle bir tutum, Kürt
halkının da yararına olmayacaktır.
VIII
Şu
gerçeği de görmezlikten gelemeyiz: Büyük politik önemine karşın
Rojava Devrimi’ne ve SDG’ye, objektifliğin ötesine geçerek
abartılı anlamlar yükleyen tek yanlılık zaafı, SDG ağır
kayıplar eşliğinde Rojava’ya dek gerileyince, çok önemli
mevziler kaybedince tersine dönmeye, SDG’ye ve yurtsever harekete
karşı ters yönde sağlıksız tepkilerin yükselmesine yol açtığı
gibi, ilerici kitleler nezdinde de ağır bir hayal kırıklığı
yarattı. Bu hayal kırıklığının Kürt halkı nezdinde de
geliştiği saptanmalıdır. Durumu önemli ölçüde tersine çeviren
ana faktör ise, 6 Ocak Paris Toplantısı’nda Kürtlerin
emperyalist, siyonist, dinci faşist hesaplara kurban edilmesine
karşı patlak veren ve PKK’yi de aşan büyük Kürt
serhildanı oldu. Esas olarak gerçek durumu ifade etmekten uzak
“Durumu Öcalan kurtardı”, “Durumu Öcalan tersine çevirdi.”
propagandası ise, İmralı ve Saray eksenli “süreç”e zaten
baştan beri mesafe koyan, güven duymayan geniş anti-faşist
kitleler nezdinde de itibar bulmadı ya da mesafeli yaklaşıldı.
17
Ocak’ta Öcalan’la görüşen ve durumu anlamamıza hizmet eden
DEM İmralı Heyeti’nin 18 Ocak günü yaptığı şu açıklama
oldukça uyarıcı olmalı. Heyet, “Görüşmede
Sayın Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine bağlı
olduğunu ve 27 Şubat perspektifinin geçerliliğini koruduğunu
ifade etti”ğini
söylerken, şu bilgileri de vermektedir:
“Görüşmenin
ana
gündemi
ise Suriye’de
yaşanan gelişmelerdi. Çatışmalar ve artan gerilim nedeniyle son
derece endişeli
olduğunu belirten Sayın Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik
Toplum Sürecini baltalama
girişimi olarak değerlendirdi. Suriye’deki tüm
sorunların
ancak diyalog, müzakere ve ortak akılla çözülebileceğini ve
çözülmesi gerektiğini ısrarla vurguladı.”
(Bba.)
6
Ocak Paris toplantısının hemen ardından TC’nin liderliğinde
HTŞ çetelerinin Rojava ve SDG’yi ezerek
tasfiye
etmek amacıyla başlattığı topyekün
kanlı saldırı devam ederken, Öcalan, “son
derece endişeli olduğunu”,
bu durumun
“Barış
ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi“ olduğunu
dile getirmekle yetiniyor ve
“Suriye’deki
tüm sorunların ancak diyalog, müzakere ve ortak akılla
çözülebileceğini ve çözülmesi gerektiğini ısrarla”
vurguluyor.
“Endişeli” olmak, ”süreci
baltalamak”, “demokratik müzakere”yle sorunların “çözümü”nü
istemek!
Kamuoyuna
açıklanan tutum bu. Soykırım
ve tasfiye istim
üzerinde sürerken Öcalan’ın takındığı tavrı acaba kaç
insan içine
sindirebilmiştir?!!!
Üstelik
“Görüşmenin
ana gündemi” de
Suriye’de yaşanan gelişmeler”dir...
Rojava
Devrimi ve yaşanan gelişmeler, ortaya çıkan ve ağır kayıplara
yol açan zaaflar elbette ki Rojava ve Suriye’yle sınırlanamaz,
dersleri de bu sınırlara mahkum edilemez. Kapsamlı bir muhasebeye
(eleştiri, özeleştiriye) ihtiyaç var. Uluslararası komplo, Kürt
Arap iç savaşı, Kürt soykırımı tehdit ve yönelimleriyle
çerçevelendirilip sınırlandırılmış bir muhasebe ise, gerçek
bir muhasebe değil, olsa olsa gerçek bir muhasebeden kaçınmanın
ifadesi olabilir ancak. “Önderliği anlayamadık”la başlayıp
bitecek bir muhasebe ile de ne özeleştiri yapılabilir ne de Kürt
halkı ve halklar için gerçek tarihsel ve politik dersler
çıkarılabilir. Kandil ve SDG tarafından tekil değil ama süreci
kapsayan bütünsel bir muhasebenin yapılıp yapılmayacağını
ise, hep birlikte göreceğiz.
IX
Tartışma
ve eleştiri konusu yapılan önemli noktalardan birisi de YPG’nin
Rojava Kürdistan sınırlarında kalmayarak Rakka’ya dek uzanan
Arap topraklarına girmesi ve böylece Doğu ve Kuzey Suriye Özerk
Bölgesi’ni kurmasıdır.
Bu
bağlamda birkaç noktanın ele alınması gerekmektedir.
İlkin,
kuşkusuz ki, Kürt yurtsever hareketi için meşru hareket
alanı ve sınırları Rojava sınırlarıdır. Daha baştan bu
sınırlar içerisinde Kürt Demokratik Özerk Bölgesi ilan
edilebilirdi. Dahası, Kürtlerin ayrı devletleşme hakkı güçlü
bir şekilde vurgulanıp, özerkliğin ötesinde “Suriye’nin
toprak bütünlüğü” çerçevesinde Kürt Federe Devleti de ilan
edilebilirdi. Böylece yeniden kurulacak Suriye devletinin federatif
bir devlet modeli olarak şekillendirilmesi talebi doğrultusunda
mücadele edilebilirdi. Kanımızca ABD’nin, “Uluslararası
güçler”in baskısı ve özelde TC devletinin saldırganlığı
söz konusu adımların atılmasını önlemiştir. Suriye
Kürdistanı’nın (Rojava Kürdistanı) Kürdistan’ın en küçük
parçası olmasının da, bu bağlamda içerisinde geçilen
konjonktürde söz konusu adımların atılmasını nesnel olarak
sınırlayıp geri çektiği de belirtilmelidir. Rojava’nın Suriye
egemen sınıflarının sömürgeci politikalara bağlı demografik
yapıyı parçalamak için uyguladığı “Arap Kemeri” bu
bağlamda hesaba katılması gereken bir diğer gerçeği oluşturduğu
gözden kaçırılmamalıdır. Tüm bunlara rağmen, yurtsever
hareket, daha ileri adımlar atarak, kararlı davranarak statüsünü
ileri taşıyabilirdi. Süreç geliştikçe, yasal garantilerle de
şekillenecek bu statü talebinin giderek yerini, daha geri bir
politik söyleme bırakması, statü talebinin “ademi
merkeziyetçilik” talep ve söylemiyle sulandırılıp geri
çekilmesi ayrıca eleştirilmelidir. Deneyim, bu tür
yumuşatmaların, manevraların, işin çevresinden dolanarak verilen
tavizlerin işe yaramadığını, dahası, eli güçlenen TC ve
HTŞ’nin bu zayıf tutumları kullanarak SDG’nin üzerine daha
güçlü gitmesinin aracı haline geldiğini ve getirildiğini açığa
çıkarmıştır.
İkinci
nokta, YPG’nin ve YPŞ’nin Kürdistan sınırlarını aşarak
nispeten geniş Arap topraklarına ilerleyerek sınırlarını
genişletmesidir meselesidir. Kürt Arap ittifakına dayanan SDG’nin
kuruluşu, Doğu ve Kuzey Suriye Özerk Yönetimi’nin ilanı özelde
söz konusu genişlemeyle anlam bulmuş ve birleştirici bir
adlandırmayla hareket meşrulaştırmaya çalışılmıştır. Bu
ittifak, ittifakın etki alanı, seçilen isimlendirme rastgele
değil, politik bir tercihin ürünü olduğu belliydi. Bu tercihle,
“Kürt Özerk Bölgesi” yerine “Doğu ve Kuzey Suriye Özerk
Bölgesi” kurulmuştur. Buradan da “Biz Suriye’nin toprak
bütünlüğünden yanayız.” mesajı verilmiştir. Böylece
“Bölücü terör”, “Teröristan” propagandasına karşı da
meşru bir pozisyon tutulmaya çalışılmıştır.
Kürt
hareketinin Rojava Kürdistanı’nın sınırlarının ötesine
geçerek, Arap topraklarına ilerleyişinin Kandil, YPG, PYD
bağlamında nasıl tartışıldığını bilmiyoruz ya da biz bu
konuda yeterli bir bilgiye sahip değiliz. Esasen bu konuda yurtsever
hareket tarafından kamuoyunu aydınlatacak açıklamalar
da yapılmamıştır. Ancak ilk dönemde farklı fikirlerin ve
tartışmaların olduğu; bu bağlamın, “Rojava’da kalalım”,
“Hayır ilerleyelim” diyen seçenekler arasında olduğu
anlaşılıyor. YPG’nin meşru Kürt sınırlarını aşarak Arap
topraklarına girmesinin çok ciddi riskler taşıdığı da açıktı.
Ancak son tahlilde yapılan tercih ilerleme yönünde olmuştur.
Bu
noktada ABD faktörü, ABD’nin YPG’nin Rojava’yı geçerek
Deyra Zor’a, Rakka’ya kadar ilerlemesini ısrarla istediği
de unutulmamalıdır.
İhtiyatlı
bir anlatıyla, dallandırıp budaklandırmadan şunları
söyleyebiliriz.
IŞİD
Kürtler için çok büyük ve yıkıcı bir tehditti. IŞİD’in
ağır bir darbeyle çökertilmesi Kürtlerin lehineydi. IŞİD’in
yenilgisi aynı zamanda TC’nin yenilgisiydi. TC’nin IŞİD’i
maddi ve manevi desteklediği, Rojava’nın, Kobani’nin soykırımla
tasfiyesi için harekete geçirildiğini biliyoruz...
Deryazor’dan
Rakka’ya olan geniş alanın o gün için IŞİD’in, ÖSO’nun,
MSO’nun elinde bırakılması doğru olmayacaktı... Ayrıca
unutulmamalıdır, Rakka IŞİD’in “İslam Devleti”nin
“Başkent”iydi. Bu cihadist İslamcı katiller ordusunun söz
konusu geniş alanda yenilgiye uğratılması, “Başkent”leri
Rakka’nın düşürülmesi, YPG’nin askeri ve politik
başarısıdır, bu durum aynı anda psikolojik üstünlüğün ele
geçirilmesini, Rojava devriminin Kadın Özgürlükçü karakteriyle
dünya kamuoyunda yüksek bir prestij ve destek kazanılmasının da
aracı oldu. Rojava kazanımı ve Rakka’nın düşürülmesi,
IŞİD’in yenilgiye uğratılması, Orta Doğu ölçeğinde bir
sorun olan Kürt sorununun ve Kürt halkının mücadelesinin dünya
kamuoyunun gündemine girmesinin, geniş bir alan açılmasının da
çok güçlü bir aracı olduğu hatırlanmalıdır.
Karmaşık,
ne olacağı henüz belli olmayan, son derece kaygan ve kırılgan
bir Suriye gerçeğinde başlangıç evresinde kendisini sadece
Rojava’yla sınırlayacak bir hareket, kendi eliyle kendisini yok
oluşa götürebilecek tehditlerin hemen yanı başında olmasına
göz yummuş olacaktı. Kaos içinde yüzen, mayınlı bir tarla olan
Suriye gerçeğinde YPG’nin ilerleme hamlesi doğru bir
adımdı, YPG böylece yıkım tehdidine karşı savunmasını ileri
hatlarda kurmuş oldu. Arap aşiretlerinin IŞİD tehdidi karşısında
o günkü çıkarları, Kürtlerle birlikte hareket etmekte yattığı
için Kürt ve Arap ittifakı doğmuş oldu. Bu da olumlu ve
geliştirici bir çıkıştı. Kuşkusuz ki, YPG, YPŞ’nin ilgili
Arap topraklarındaki ilerleyişi ve etki gücü, Arap şovenizminin
hegemonyasında olan Arap emekçilerinin önem kesimlerinin tepkisini
de çekmiştir. ABD, İsrail, “IŞİD Karşıtı Uluslararası
Koalisyon”un varlığı önemli bir negatif unsur olarak buna ciddi
bir katkı yapmıştır. TC, üstelik Suriye’de (Arap ve Kürt
topraklarında) işgalci bir güç, Suriye’yi istikrarsızlaştıran
bir güç olarak bulunduğu halde, Arap şovenizmini ve aşiretleri
kışkırtmada bu durumu fütursuzca kullanmıştır. Bu
kışkırtmaların olumsuz etkisi olmadığını düşünmek pek
olanaklı değildir.
Asıl
mesele bu evreden sonra başlamaktadır. SDG’nin başarısı,
uluslararası arenada kazandığı prestij, başarı sarhoşluğu,
“IŞİD Karşıtı Koalisyon”nun, öncelikle de ABD’nin
desteği, Colani’nin ve HTŞ’nin meşrulaştırmasıyla başlayan
süreçte değişmekte olan ya da değişmeye başlayan güçler
dengesindeki verileri doğru ya da zamanında okuyamama gibi olgular,
SDG’nin bu bölgelerden en elverişli kesitte çekilmesini
engellemiştir. Keza SDG İsrail’in cihadist teröristlerin
iktidarına (HTŞ) karşı politikasını da değerlendirmede esasen
tek yanlılığa düşmüştür. SDG elindeki güce ve arkasında
görünen desteklere abartılı anlamlar yüklemiştir. Sahadaki
gelişmeler (SDG’nin tasfiyesi) ağır zaafların varlığını
açığa çıkarmıştır.
SDG’nin,
Kürdistan’ın sınırlarının ötesine geçmiş kontrol
alanlarının imkanlarını (petrol, verimli tarımsal alanlar, su
kaynakları gibi) bir pazarlık kozu olarak elde tutmanın
çekiciliğine de kapılmıştır. Kısa vadede doğru olan geniş
alan kontrolünün orta ve uzun vadede kendi aleyhine dönebileceğini
yeterince hesaba katamamış ve bu alanlardan zamanında geri
çekilememiştir...
Burada
sorun, SDG’nin zamanında (yaşamsal önemde olan) bazı
manevraları yapamaması, bu bağlamda güçler dengesini kimi
bakımlardan doğru okuyamamış olmasıyla bağlıdır. Son tahlilde
belirleyici olan sahadaki kuvvet ilişkilerinin değişmesi olsa da,
mesele bu gelişmeleri zamanında anlayan politikalarla yol almada ve
yol açmada gösterilen zaaflarla bağlıdır. İşin bu yanını
(öznel alandaki zaafları) görmeden bütün meseleyi nesnel kuvvet
ilişkilerindeki değişmeyle izah etmek kaba materyalist bir
yaklaşım olduğu kadar meseleyi salt öncünün zaaflarına
bağlayan bir perspektifle izah etmek de subjektif idealizme dayanır.
Her iki yöntem ve yaklaşım tek yanlı ve yanlıştır. Meselenin,
nesnel ve öznel koşulların karşılıklı etkileşimi içerisinde
bütünsel ele alınması gerekmektedir. 2011’den başlayarak 2026
yılına dek uzanan tarihsel kesitte Kürt halkı kahramanca savaştı.
Ağır bedeller vererek önemli kazanımlar elde etti. Fakat tüm
bunlar önemli hatalarla, eksikliklerle, zaaflarla iç içe yaşandı.
Her şeye karşın, son tahlilde Kürt halkı, Rojava devrimi
şahsında çok önemli kazanımlar elde etti. Ki bu kazanımların
ne kadar korunup korunamayacağını, geliştirilip
geliştirilemeyeceğini ise hep birlikte göreceğiz.
Afrin,
Serekani ve Gire Spi’de gerçekleşen Türk ordusunun işgalleri
süreci ve bu süreçte Kandil, YPG, YPJ, SDG cephesindeki
gelişmelerin sunduğu eleştirel derslerin yurtsever hareket
tarafından yapılacak genel muhasebede yer almasını da umuyoruz.
X
Şu
soru da mutlaka sorulmalıdır: Sömürgeci faşist diktatörlük ve
Sarat, Kürt sorununu çözmek için değil ama Saray rejimini
korumak ve kalıcılaştırmak; Türk egemen sınıfının ve
devletinin neo-Osmanlıcı stratejisine bağlı olarak Orta Doğu’da
ABD ve İsrail stratejisi ve yeniden yapılanma sürecinde rol kapmak
ve gelecek olası tehditlerden korunmak; özelde de bölgesel rekabet
ve Amerikancı stratejik çıkışların açabileceği nesnel
olanaklardan Kürtlerin mevzilerinin büyüterek çıkmasını
engellemek; PKK hareketini ve Rojava mevzisini tasfiye etmek için
için başlatılan “süreç”in, Rojava’daki gelişmeler
üzerinde negatif bir etkisi oldu mu olmadı mı? “Süreç” bu
bakımdan SDG üzerinde nasıl bir etki yarattı? Bu olgunun
değerlendirilmesi gerekmez mi? TC ve Saray İmralı ile başlatılmış
süreci bu bakımdan kullanmadı mı?
Kullandığı
açıktır. Sömürgeci faşist diktatörlüğün ve merkezi Sarayın,
“süreç”i zamana oynayarak Rojava’yı (SDG ve Özerk Bölge)
tasfiye etmek için tepe tepe kullandığı biliniyor. Bu durumun
(“süreç”, “demokratik müzakare”) SDG’nin siyasi
uyanıklığını zayıflattığı, elini güçlendirmekten çok,
zayıflatan bir rol oynadığı saptanmalıdır. Bu olgu zamanla daha
açık görülecektir.
“Süreç”
devam ederken TC ve HTŞ saldırısının başlatıldığını,
SDG’nin ağır kayıplar verdiğini biliyoruz. Yani “süreç”in
sömürgeci Rojava’ya dönük tasfiye saldırısına son vermek bir
yana, herhangi bir biçimde engelleme rolü de olmamıştır. Dahası
Saray, bir de “süreç”ten cesaret alarak saldırılarına güven
içinde devam etmiştir. Eğer Rojava tasfiye edilemediyse, bunun en
başta gelen nedeni, Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına
gelip dayanan askeri saldırganlığa karşı Kürtlerin dünyanın
dört bir yanında ayağa kalkmış olmasıydı...
Bir
diğer gerçek de şudur: Deneyimler uluslararası diplomasi sac
ayağının inşasının önemini yeterince ortaya koymuştur.
Kürdistan çapında birleşik bir Kürt cephesine dayanan
uluslararası kamuoyuna hitap yeteneği yüksek bir diplomasi
cephesinin yeterince geliştirilememiş olması, yalnız Rojava’nın
değil, Kürt halkının mücadelesinin zayıf yanlarından
birisidir. Ulusal birlik yetersizliği, çok parçalı yapı,
önderlik rekabeti gibi olgular etkin bir diplomasi cephesinin
inşasını ve geliştirilmesini önlemektedir. Rojava’nın
tasfiyesi operasyonuna karşı dört bir yanda ayağa kalkan Kürt
halkı Kürdistan çapında ulusal birlik ve ulusal özgürlük,
eşitlik, statü istemini ortaya koyarken, aynı zamanda ortak bir
diplomasi cephesinin inşasını da güçlü bir tarzda Kürt ulusal
öncü yapılarının önüne yakıcı bir görev koymuştur. Güney
Kürdistan’da Barzani ve Talibani önderliklerini aşarak onları
da peşinde sürükleyen Kürt direnişi, Irak Güney Kürdistan
Federe Devleti’nin (Kürdistan Bölgesel Yönetimi-KBY) diplomasi
olanaklarını da harekete geçirerek sürece ciddi katkılar
yaptığını gösterdi. Kürt halkı ilk kez Güney Kürdistan’da
bu denli güçlü, kitlesel harekete geçti ve bölgesel ve küresel
arenada ortaya çıkan ulusal direniş cephesinin güçlü bir sac
ayağına dönüştü. Evet, ulusal özgürlük ve statü talebi Kürt
halkının temel tarihsel eğilimidir ve bu eğilim, ilk kez bu denli
çarpıcı düzeylere sıçrayarak yeni bir tarih dersi verdi.
Dileğimiz
derin ve yıkıcı tarihsel acılara rağmen Kürt halkının ulusal
birlik mücadelesi yeni ve daha yüksek politik ve örgütsel birliğe
dönüşerek ulusal demokratik mücadelenin daha güçlü
geliştirilmesidir...
Önümüzdeki
bölümde Rojava’da bir devrim olmadığı, SDG’nin ABD uzantısı
ve işbirlikçisi olduğu iddialarını ele alacağız.
DEVAM
EDECEK