ABARTI HASTALIĞI...
II
“Ütopya, hayalcilik (...) bağımlılığın, zayıflığın ürünleridirler. Hayalcilik, zayıfların kaderidir.” (Düşünceler ve Aforizmalar, s.237, iLa.)
Alıntıdaki temel yol gösterici perspektifi akılda tutarak devam edelim.
Stalin’in “Ayrıca bizi zor durumda bırakan bir grup soru var. Olayların kendi mantığı vardır: Bir şey söyleriz, ancak olaylar diğer yönde gider.” sözleri politik mücadelenin somut ve denetlenebilir gerçekliği temelinde partileri, yöneticileri eleştirel değerlendirmede özenle hesaba katılmalıdır. Bu bilinçten yoksun ya da bu bilince/donanıma yeterince sahip olmayan partilerin, yöneticilerin, kadroların gerçek durumu eleştirel bilince çıkararak mücadele etmesi, kendilerini aşması olanaklı değildir. Stalin’in sözleri, nesnel değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri, kolektivizm silahının kullanım tarzı bakımından yaşamsal sözlerdir... Proletaryayı temel aldığını söyleyip “halk”ı, “ezilenler”i temel alan, stratejiden bahsedip günü kurtarmayı temel alan, “Devrim kitlelerin eseridir” deyip kitlelerden kopuk kendi dar dünyalarında tecride mahkum olan yapıların durumu bu bakımdan akla gelen ilk örneklerdir.
Tamda burada Marks’ın “partilerin sözleriyle kuruntuları ve gerçek karakterleri, gerçek çıkarları, kendilerine ilişkin tasarımlarıyla reel durumları arasında ayrım yapılmalıdır." analizi, “Marksist-Leninist” olma iddiasında olan devrimci yapıları ve kadroları, nesnel pozisyonları eleştirel incelemeye, sorgulamaya, dersler çıkarmaya götürmelidir. Geliştirici olan, öncülük/önderlik iddiasını başarıya götürecek olan şeylerden birisi de, budur. Bu gerçeği de anlayamayan devrimcilik, nesnel karakteri itibariyle iddiasını da kaybetmiş devrimcilik türüdür.
Mesele objektif gerçektir; objektif gerçeğe uygun devrim ve iktidar mücadelesinin gereklerine yanıt veren başarılı bir çizginin inşası ve geliştirilmesi meselesidir. Lenin’in dediği gibi, “olayların objektif mantığı sayesinde meselelerin nereye sürüklendiğini” ve sürüklendiğimizi anlayabilir, müdahale edebilir, düzeltebiliriz. Olayların, gelişmelerin, kavramların, yönelimlerin, sloganların objektif anlamları vardır; siz keyfinizce bunlarla oynayamazsınız; hem komünistlik iddiasında bulunup hem de nesnel, bilimsel, denetlenebilirliğin yerine subjektivizmi, ajitatif hayalciliği, romantizmi, şirazesinden çıkmış romantik söylem ve abartıyı, romantik formülasyonları geçiremezsiniz. Geçirmeye başlarsanız sınıf mücadelesi cangılında giderek kendinizi kaybetmeniz, kaybolmanız da kaçınılmazdır.
Devrimci bir partinin kendi hakkındaki değerlendirmesi ile “reel durumu” bire bir çakışmayabilir. “Hayır, dağ gibi işte buradayım. Devrimin, sosyalizmin önderi/öncüsü benim-biziz” ajitasyonu ise, herhangi bir şeyi kurtarmaz ya da “Karın doyurmaz.” Çünkü yaşamın içerisinde karşılığı yoktur ve bu, açık bir subjektivizmdir. Öyle özü sağcılık olan “sol” keskinliğe bürünmüş romantik açıklama ve çağrılarla da yol alınamaz, başarıyla hedeflere doğru yürünemez.
Marks’ın dediği şey, yani partilerin kendi kendileri hakkındaki iddiaları ile “reel durumu” arasında fark vardır ya da bu ikisi bire bir çakışmayabilir sözleri hiç de istisnai bir durumu dillendirmez. Devrimci hareketimizin realitesi de bu olguyu açıkça kanıtlamaktadır. Marksizm-Leninizm’den etkilenmekle birlikte Marksist-Leninist olmayan devrimci-demokrasiyi temsil eden sayısız akımın durumundan da bunu görebiliriz. Komünist partiler oldukları halde zamanla Marksizm-Leninizm’den kopan partilerin deneyiminden bunu görebiliriz. SSCB’nin, SBKP’nin tarihsel deneyiminden bunu görebiliriz.
Sınıf mücadelesinin gelişim seyrinde yaygın bir şekilde ortaya çıkan bu çelişkiyi görebilmek ve köklü müdahaleyle aşabilmek Marksist-Leninist yöntem, bakış açısı, ilkeler ışığında bilimsel olarak durumun kavranmasıyla ya da bilince çıkarılmasıyla olanaklıdır.
2024 yerel seçimlerinde ortaya çıkan, devrimci alternatifsizlikten CHP’nin yelkenini şişiren anti-faşist öfke patlamasını hatırlayalım. 19 Mart’ta gençliğin militan eylemleriyle önü açılan süreci ve geniş anti-faşist kitlesel hareketi düşünelim. İrili-ufaklı ama son derece önemli ve süreklilik gösteren işçi sınıfının meşruiyet zemininde gelişen eylemlerini, direnişlerini hatırlayalım... “En Marksist-Leninist”i de içinde olmak üzere devrimci öncü kuvvetler süreçlerin neresindeydi, neresindedir?.. Demek ki “öncüyüz” diyen partilerin “reel durumu” ile öncülük iddialarının çakışmaması hiç de nadir görülen bir durum değildir... Büyük bir deneyim olan PKK’nin tarihsel deneyiminden bu bakımdan eleştirel öğrenilmesi gereken ciddi dersler olduğu açıktır. O, Kürdistan’ın özgün gerçeğinde karşılığını bulan ve ulusal demokratik talepler ekseninde halklaşan bir mücadele gerçeğini inşa edebilmiştir...
Açık ki, işçi sınıfı, emekçi kitleler içerisinde olmadan ve gelişmeden toplumsal tepki, sosyal patlamalar da devrimci öncü alternatiflere yönlendirilemiyor. “Devrim kitlelerin eseridir”, “Devrim ezilenlerin eseridir” demekle de kitleler örgütlenemiyor. Eğer durum buysa, bu girdaptan çıkamayan kadro ve yapıların kendi “yanılmazlık” iddia ve ajitasyonunu, son derece romantik olan kendi kendilerine güzellemelerini bir yana bırakması; lafta değil ama pratik-politik mücadelede karşılığını bulacak, yolu açacak bir ideolojik ve örgütsel hesaplaşmayı ve yenilenmeyi başarması gerekir. Burada Leninist eleştiri ve özeleştiri silahının bütünsel kullanılması, her cepheyi kapsayan bir sorgulamanın bilince çıkarılması olmazsa olmazdır... Sorunu, sorunları genel değil de sadece şu veya bu alandaki hatalara, zaaflara, eksikliklere indirgeyen zihniyetin ya da meseleyi dışsallaştırarak kendinin iyi ama başkalarının kötü olduğu propagandasına indirgeyen zihniyet ve alışkanlıkların terkedilmesi gerekir. Fakat bunun kolay olmadığını, koca bir tarihsel döneme dayanan ideolojik ön yargılarla ve alışkanlıklarla şekillendiğini; tarihten ders çıkararak politik bir silaha dönüştürmede sınırlı ilerlemelerin ötesine geçemeyen yapısal gerçekliği dikkate aldığımızda, bu saptamamızın doğruluğu daha iyi görülecektir.
Sınıf ve kitleler içerisinde kendini üretememeyi, yol açamamayı sadece ağır siyasal koşullar ve düşman saldırılarıyla izah edemeyiz; bu son derece önemli bir olgu olsa da asıl sorunun siyasal koşullara yanıt olacak, yolu açacak siyasal çizginin, ideolojik-örgütsel dönüşümün gerçekleştirilememesi ve geliştirilememesi olduğu vurgulanmalıdır. Oysa tüm dezavantajlara karşın herkesin gözleri önünde proletarya ve geniş kitlelerin birikmiş ve çeşitli biçimlerde açığa çıkan toplumsal öfkesi büyümekte, eylemleri de gelişmektedir. Sorunun özü ve özetinin, koşullar elverişli olmasına karşın, “Öncülük” iddiasının gereklerine yanıt verilememesinde somutlaştığı açıktır. Bu gerçeği her cephede, ister “ezilenler”i ister “sınıf merkezli” çalışmayı temel alanlar cephesinde görmekteyiz. Oysa “Dağlar kadar birikmiş” deneyimler var. Yani her şeyden önce dönüp kendimize, her yapı kendisine bakmalı. Negatif tabloyu geri yaklaşımlarla dış faktörlere, bazı zaaflara bağlamak körleşmeyi ifade eder. Körleşmeyle, sağırlaşmayla tarihin çağrısına yanıt verilemeyeceğini ise, hatırlatmaya bile gerek yok.
Keza sorunları “Hayatı başarılarla geçmiş ve yanılmaz stratejik önderlik”e, “başarılı, tuttuğunu koparan, yanılmaz önderlik ve önderlere”lere, “başarılı önderliğe”, “başarılı siyasi önderlik”e, rağmen, “örgütsel yetmezlikle”, “örgütsel önderlik”in yetmezliğiyle, “taktik önderliklerin yetersizliği ve kavrayışsızlığı”yla vb. izah etmek aşırı bir yüzeysellik ve gerilik olduğu kadar, bu hayali, romantik, hayalci izah, her cepheyi kapsayan ve öğüten yapısal krizin kavranmadığını gösterir sadece. Lafta değil, içerik olarak kavranmayan bir tablo ise değiştirilemez, aşılamaz.
Örgütsel alandaki başarısızlık teorik ve politik düzeyde ve derinlikte ele alınmak zorundadır. Örgütsel çizgi ve pratiği politik çizgi, politika, politik önderlik belirler. Politikan, politika tarzın “getto”culuksa, gettoculuğa hitap ediyorsa; politik stratejinin gereklerine değil, “öncü çıkış”lara, dar eylemciliğe dayanıyorsa; taktiği, strateji düzeyine çıkarmışsan ya da ikincisini birincisinin yerine ikam etmişsen ya da yaşamında siyasal strateji adına ortada bir şey bırakmamışsan; siyasetten “an”ı, “dönemi” kurtarmayı anlar hale gelmişsen, pragmatizme tutsak düşmüşsen; temsil ettiğin sınıfa “Elveda” diyorsan örgütlenmen de aynı zihniyet ve pratiğin temsilini, kadro ve örgüt tipini koşullayıp üretiyor demektir. Bu çizgiyi temsil ediyorsan, normalin buysa ya da bu çizgiye sapıp bunu da normal kabul ediyorsan, bu demektir ki, söz konusu politika ve politik tarzın örgütsel politika ve tarzının da temeli ve belirleyenidir. Doğru-dürüst kitle çalışması yürütemiyorsan; kendini sınıf hareketi, genel demokratik halk hareketi, geniş kitleler içerisinde üretemiyorsan bu durumda, doğal olarak ne etkin bir kadrolaşma ne de etkin, işlevli örgütler sistemi kurup geliştiremezsin...
“Politika, ne bir sınıf politikasıdır, ne de ilke politikası. Marksist bir politik örgütün izleyeceği politikanın tek sağlaması, örgüt olarak, güç ve kudret edinmek, ve iktidar olmaktır.” diyen Teori ve Politika dergisinin bu tasfiyeci oportünist çarpıcı savunusu tipik bir ilkesizlik, sınıfın, sınıfın ideoloji ve politikasının reddi, şirazesinden çıkmış pragmatizmi temsil ediyor. Buna göre, güç olmaya bakacaksın, gerisi boştur. Devrimci hareketimizin gerçeği budur. Pragmatizm böyle bir şeydir. Bu kafa yapısı ilk kez post-Marksist Teori ve Politika çevresi tarafından dile getirilmiyor elbette ama sözlerin, analizin içsel bütünlüğü, çarpıcı formülasyonu, devrimci hareket somutunda ideolojik etki gücü, zihniyetin ideolojik hegemonyası düşünüldüğünde göz çıkarmaktadır. “Komünist”lik iddiasında bulunanların söz konusu sözlerde ifadesini bulan teori ve pratiğin üzerinde tekrar tekrar düşünmesi, pratiklerini eleştirel sorgulamaları yararsız olmayacaktır. “İdeolojik tutuculuğa”, “sınıfçılık”a dönük “Marksist-Leninist”, “en Marksist-Leninist”, “komünist” eleştiri yapanların Marksizm-Leninizm’le bir bağı kalmadığı bizce açıktır.
Bu yolu izleyen devrimci yapılar, kağıt üstünde yazılanlar bir yana, nerede hareket orada bereket çizgisinde yol almaya çalışıyorlar. Bu açık bir belkemiksizlik ve yönsüzlüktür. Bu yönsüzlük tipik bir pragmatizmdir. Pragmatik gelişme yolu izleyen herhangi bir devrimci yapının devrimci program ve ilkelere dayanan bir stratejisinden, o stratejiye dayanan taktiksel gelişme hattından devrimi zafere taşıması olanaklı değil; dahası bu kafaya göre çalışan, buna alışmış yapılar söz konusu perspektife göre de önemli bir siyasal güç haline gelememiştir ve gelememektedir.
Eleştirdiğimiz zihniyet ve pratik, öteki şeylerin yanı sıra, yapısallaşmış, tarihselleşmiş, taşlaşmış, alışılmış bir bozunumun ifadesidir. Bu tablonun doğal, meşru, normal vb. kabul edilmesi, gerçekte, tarihsel zaaflara, ideolojik ve örgütsel tasfiyeciliğe, dar kafalı önderlik/öncülük anlayışına ve gettoculuğa dayanıldığını göstermektedir. Fakat bu “meşruiyet” gelişmenin ana engeli haline çoktan dönüşmüştür. Bu çizgide ısrar ise, biçim ve söylemi ne olursa olsun, daha da derinleşen, daha da katılaşan bir kendini var etme, dar grup yapısına tutunarak ayakta kalma iradesini perçinlemektedir. Altı çizilmelidir: Sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırıları bu durumun anlaşılmasını alabildiğine zorlaştırmaktadır. Bu bir olgudur. Görmezden gelinemez. Bu saldırıların yarattığı ağır kayıplar ve açtığı yıkımlar elbette ki küçümsenemez. Fakat bu çemberin, zaaflı şekillenmenin mutlak kırılması ve aşılması gerekiyor. Dar yapılar, kendine dönük yapılar kalarak sorunlar çözülemez...
Devrimci hareketimizin nesnel durumu, ağır siyasal koşulları göğüsleyemediğini gösteriyor. Başat irade kırılması, kendine dönüklük, adını hak edebilecek bir kitle çalışmasının olmaması aynı zamanda söz konusu durumun ürünüdür. Bu durum, sınıf düşmanının ağır baskı ve saldırılarının daha da yıkıcı olmasına yol açmaktadır...
Çıkış, arayış, yenilenme yönelimlerinin başarısız olmasının başta gelen nedenleri bilince çıkarılamadan da çözüm yoluna girilemez. Kaldı ki bu nedenleri bilince çıkarmak ve pratikleştirmek ilk temel adımı oluşturacaktır sadece... Biliyoruz ki, her devrimci örgüt başarılı olmak istemekte, iyi niyetli devrimci çabalar göstermekte, çözüm arayışları sürmektedir. Sorun şu ki, kısmi devrimci çabalar ve devrimci niyetlerle yapısal ve güncel sorunlar çözülmüyor. Teori, politika, örgütlenme alanlarında bütünsel ve dinamik eleştirel bir yenilenmeye ihtiyaç var... “Teorimiz mükemmel ama pratiğimiz yetersiz”, “politikamız mükemmel ama örgütlenmemiz yetersiz”, “örgütlenmemiz mükemmel ama kitleleri kazanamıyoruz”, “önderliğimiz mükemmel ama örgütlerimiz, kadrolarımız bunu anlayamıyor” gibi ya da özü buraya çıkan/varan abartılı, romantik, hayali “analiz” ve ajitasyonla sorunların çözülemeyeceğini, sınıf mücadelesinin genel ve güncel gereksinmelerine yanıt verilmeyeceğini her “ortalama akıl” anlayabilir. Ama çoğu zaman bunun böyle olmadığını da biliyoruz. “Ortalama akıl” söz konusu yapısal, tarihsel köklü zihniyete, geleneğe, tarza, kültüre göre şekillenip kötürümleşmiş; güncelde de kendini yeniden ve yeniden üretmeye devam etmektedir. Bu sorun niyetle, niyetlerle ilgili değildir. Sınırlayarak söyleyelim; küçük burjuva sınıfın tutuculuğu ve ön yargıları büyük bir güçtür. Konu babında bu gerçeği görmemiz ve analiz etmemiz gerekiyor. Keza, tarihte devrimci geleneklerin büyük ve geliştirici bir güç olduğunu biliyoruz ama geri, gelişmeyi önleyen, köklü kopuşulamayan gelenekler de bir o kadar büyük bir güçtür ve bu ikincisi, “ortalama bir aklın” anlayabileceği şeyi de görünmez hale getirmede aktif bir rol oynamaktadır...
İstediğiniz kadar mücadeleci olun, istediğiniz kadar bedel ödeyin söz konusu zaaflara tutsaklığın zincirlerini kırmadan tarihin, sınıfın, halkların geleceği demek olan devrimciliği, devrimi yapacak devrimciliği başarıyla inşa edip geliştiremezsiniz; tarihte de bunun tek bir örneği yok. Devrimi anlamayan devrimciliği kendi dışında, başka yerlerde değil, kendinde arayıp bulacaksın; ideolojik ve örgütsel olarak hesaplaşıp yolu açacaksın. Bunun ortası yok. Yapılmayan, yapılmasına yaklaşılmayan da bu. Ağır bedeller pahasına ısrarla devrimcilikte direnmesine karşın yarım asrı aşan tarihsel deneyim, devrimci hareketimizin yapısal ve tarihsel zaaflı gerçeğiyle kopuşamadığını; devrimci hareketimizin nesnel olarak bir tarihsel döneminin çoktan tükendiğini; “devrimi anlamayan devrimcilik”le belirlenen döneminin yeni bir dinamizm ve atılım evresinden geçerek yeni tipte bir devrimci gelişme dönemiyle, devrimi yapacak devrimcilikle aşılacağını göstermektedir. Açık olan şu ki, eski kilitle yeni kapı açılmaz, eski kilitlerle yeni kapılar açılamaz. Bu kopuş ve niteliksel sıçramanın hangi yollardan geçerek gerçekleşeceğini ise süreç gösterecektir.
DEVAM EDECEK
