Translate

12 Haziran 2026 Cuma

“MUTLAK BUTLAN” DARBESİ VE POLİTİK REJİM

 


MUTLAK BUTLAN” DARBESİ VE POLİTİK REJİM


Not: 8. 06. 2026 tarihli bu makale 9 Haziran günü Avrupa Demokrat’ta yayınlandı. Kısaltarak AD’ye gönderdiğimiz makaleyi geniş haliyle yayınlıyoruz. Kısmen de yeni gelişmelere atıfta bulunacağız. AD’ta yayınlanan makalenin “Erdoğan ve Mutlak Butlan Darbesi” başlığını ise değiştik.

1-FAŞİST DARBE REJİMİNDE YENİ BİR AŞAMA

2-SÜREKLİLEŞTİRİLMİŞ DARBECİLİK, SARAY DİKTATÖRLÜĞÜNÜN KARAKTERİDİR

3-CHP’YE NEDEN ÇÖKÜLDÜ?

4-OLAN-BİTEN ALEVİLİKLE İZAH EDİLEMEZ

5-MESELENİN ANA NEDENİ, “YENİ TÜRKİYE”NİN GEREKLERİ VE İNŞASIDIR

6-“YESİNLER BİRBİRİNİ” DEYİP SEYİRCİ KALINAMAZ



FAŞİST DARBE REJİMİNDE YENİ BİR AŞAMA

Devletin kurucu partisi, burjuva ana muhalefet ve Türkiye’nin gelecek seçimlerde Erdoğan’ı yenme olasılığı yüksek bir numaralı partisi CHP hakkında alınan “mutlak butlan” kararı, dinsel faşist diktatörlüğün Erdoğan liderliğinde gerçekleştirdiği açık bir darbedir. Bu darbenin “hukuki” olup olmadığı tartışması boş bir tartışmadır. Yasalarla bağlanmış, az-çok yasalara, hukuka bağlı hareket etme kaygısına dayanan bir devlet ve rejim yok ortada. “Hukuk” Erdoğan’dır. Bu hukuksuzluk ya da hukuksuzluğun hukuk olması “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin karakteridir. CHP’ye dönük başlatılmış saldırılar, butlan darbesi ile yeni bir aşamaya yükselmiştir. Devlet terörü sınır tanımıyor. CHP herhangi bir parti değil, egemen ve ayrıcalıklı ulusun “Beyaz Türk” partisidir. Ayırıcı olan bu olgudur. Dün Kürt hareketi ve halkının maruz kaldığı faşist saldırganlık bugün daha özgün nedenlerle “Beyaz Türk” partisini hedefleştirmiştir.

Mutlak butlan” kararı da dahil CHP’ye dönük kapsamlı provokatif saldırı dalgasının arkasında ABD, ABD’nin onayıyla sermaye, devlet, Saray, “Cumhur İttifakı” durmaktadır. Saray’la işbirliği yapan Kemal Kılıçdaroğlu söz konusu darbenin taşeronudur. Kılıçdaroğlu artık Saray’ın CHP’ye atadığı kayyımdır. Saray’ın gönüllü kayyımı Kılıçdaroğlu “Terörsüz Türkiye” stratejisinin, rejimin “siyaset mühendisliği”nin işlevsel bir diğer ayağıdır.

Perde gerisinde kotarılmasından bu yana CHP’yi hedefleyen saldırı kampanyasında somutlaşan tipik bir “algı inşası”, “toplum mühendisliği”, “halkla ilişkiler uzmanlığı” olgusuyla; devlet ve Saray’ın, dezenformasyona dayanan propagandasıyla, (açık ve) örtülü psikolojik harp politik saldırısı ile karşı karşıyayız. Rejim ve taşeronu “Bay Kemal”, butlan projesini meşrulaştırmak için kitlelerin algısını, yönelimini değiştirmek, Özel-İmamoğlu ittifakına dayanan CHP’nin direnişini kırmak, morallerini çökertmek için propaganda, psikolojik savaş, topyekun mücadele politikası üzerinde yürümeye devam edecektir.

Saray’ın kurduğu oyun planına ve belirlenmiş ana hedefe bağlı olarak Kılıçdaroğlu butlan darbesine kadar “hesaplanmış sessizlik” ve “hesaplanmış belirsizlik” alanında pusuda bekledi. Bu politika Saray ve MİT’in kurduğu oyun planının sac ayaklarından birisiydi. “Bay Kemal” belirsizliği üreterek”, rakibi sürekli güvensizlik duygusu içinde tutma yolunda yürüdü. Bu taktik ve psikolojik savaş, Erdoğan’ın “Bay Kemal” üzerinden hedefi/rakibi/Özel’leri yönetmenin, yönlendirebilmenin bir biçimi olarak kullanıldı. Acaba Kılıçdaroğlu ne yapacak?”, “acaba neler olacak?”, “acaba CHP parçalanacak mı?” vb. gibi sayısız soruların sorulmasına, kafaların karışmasına, stresin yükselmesine; hedefleşenlerin altan alta öz güveninin sarsılmasına ve umutsuzluklarının büyümesine, iradelerin kırılmasına, böylece sırası gelince mecali kalmamış rakiplere ağır darbeler indirilmesine yarayan bir gelişme çizgisiydi.

Saray diktatörlüğün terörü altında CHP’yi etkisizleştirme harekatı nihayet “mutlak butlan”la yeni bir aşamaya yükseldi. Süreç kendi mantığı ve hedefleri doğrultusunda derinleşmekte ve genişlemektedir. Bu hareketin ne kadar tutup tutmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.

Açık ki butlan kararıyla CHP bir kaosun içine atıldı. Saray’ın cambazı Kılıçdaroğlu büyük bir iştahla Saray’ın darbesini “Türkiye’ye hayırlı olsun” diyerek selamladı. “Bayramlaşma” vesilesiyle eline tutuşturulmuş metni okuyan Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın CHP’ye dönük suçlamalarını, tam bir sadakatle dile getirdi. Sırtını Erdoğan ve Bahçeli’ye dayamış olmanın güveniyle, Yargı kararlarına herkes uymak zorunda.vb. dedi.

Kılıçdaroğlu CHP’nin 38. Kurultayı’nda (2023) genel başkanlık seçimini kaybettikten kısa bir süre sonra “Cumhur İttifakı”na iltihak etmişti. Süreç bu olguyu açığa çıkarmıştır. Bu sürecin arkasında hangi pazarlıkların durduğunu ve “Bay Kemal’e hangi vaatlerde bulunulduğunu zamanla daha iyi göreceğiz. Orta yerde küresel, bölgesel, iç durum ve gelişmeler bağlamında devletin bekası” ve “Terörsüz Türkiye”, “iç cephenin sağlamlaştırılması” stratejisi, stratejileri durmaktadır. Erdoğan-Bahçeli-Kılıçdaroğlu ittifakı bu bağlama dayalı kurulmuştur. Dolayısıyla meseleyi salt bireylere, onların bireysel hırslarına indirgeyen analizler manipülatiftir.

Tek kişi diktatörlüğü”, “başkanlık rejimi”, “otoriter sistem” kendi gereklerine uygun bir politik biçimlenme ister ve yaratır. Siyasetin sınırlarını olduğu gibi muhalefetin de sınırlarını çizer. Sermaye devleti, Erdoğancı diktatörlük ve politik rejim, Türkiye’nin tarihsel, toplumsal, siyasal gerçeklerini bir çırpıda silip bir kenara atamağı için biçimsel de olsa hala sandıklı, seçimli, çok partili demokrasi”ye tahammül etmek zorunda kalmaktadır. “otoriter, yönetilebilir demokrasi” rejiminin bir diğer sac ayağı da, yönetilebilir bir “demokratik muhalefet”e duyulan ihtiyaçtır. Bu bağlamda ihtiyaç duyulan “muhalefet” politik rejime payanda olacak sözde “demokratik muhalefet”tir.

Böyle bir devlet, politik iktidar ve rejim yapılanması gerçekte seçimlerin, meclisin, muhalefet partilerinin ciddi bir hükmünün olmadığı bir sözde “demokrasi”de cisimleşir. Bu “demokrasi” alabildiğine merkezileşmiş bir rejim inşasında ifadesini bularak sermayenin ve bağımlı olduğu emperyalist devletlerin jeopolitik zorunluluklarına ve politikalarına yanıt verir.

Siyasetin ve sivil toplumun alanı”nı daraltmadan, apolitisizmin hegemonyasını kurmadan, söz konusu siyaset ve rejimin uzun vadeli korunması da olanaklı değildir. Toplumsal rıza üretiminin zayıfladığı koşullarda, söz konusu politik iktidar tekeli, egemen sınıf ancak beyaz terörle, toplumu terörize ederek ayakta kalabilir. Bu bağlam söz konusu olunca Kılıçdaroğlu tipi siyasetçilerin değeri daha da yükselir. İşte Kılıçdaroğlu tam da bu yapılanmanın gereksinmelerine yanıt olan bürokrat siyasetçi tipidir.

O, “Yenikapı mutabakatı”nın yani “Milli birlik mutabakatı”nın politikacısı olduğu içindir ki, kaybettiği CHP’nin başına butlan darbesiyle yeniden oturtuldu. Yandaş basın ve Saray, CHP’nin “FETÖ” ve “dış güçler”in eline geçtiğini, butlan kararı ile CHP’nin “yeniden milli parti”, “milli bir muhalefet partisi”, “ayakları milli toprağa basan parti” haline gelmekte olduğunu; bunun CHP’nin özüne dönme”, “Bu, muhalefetin artık muhalefet yapacak olması” demek olduğunu yazıp çizmektedir. CHP’ye dönük operasyonun “iç cephenin güçlendirilmesi ya da Terörsüz Türkiye projesinin bir devamı” olduğu vurgulanırken, Kılıçdaroğlu sayesinde “Yeniden Yenikapı ruhu”nun inşası sürecine girildiğinin altı çizilmektedir.

Herkes bilir ki, Kılıçdaroğlu, burjuva politik arenaya devlet bürokrasisinden gelen bir memurdur. Yaptığı politika da devlet refleksi ve bilinciyle şekillenmiş memur politikasıdır. O, Majestelerin muhalefeti” için biçilmiş kaftandır.

Vurgulamak isteriz; Kılıçdaroğlu her zaman kitlelerin sokak siyasetine karşı çıkmıştı. O bu politikasını, “Bizi sokaklara çekmek istiyorlar. Bu provokasyonlara gelmeyeceğiz.”, “Çözüm yeri meclis ve sandıktır.” açıklamalarıyla dile getirmişti. O, sokaklarda yapılacak siyasetin kitlelerin birikmiş siyasal ve toplumsal öfkesinin patlamasını kolaylaştıracağını iyi bilmektedir. Patlak veren anti-faşist kitle hareketlerinin CHP’yi aşarak devleti, rejimi, majestelerin muhalefeti”ni tehlikeye atabileceğinin bilincindedir. Bunu bildiği içindir ki, devlet ve Saray’ın sınırlarını çizdiği politik çerçevede muhalefet yapmaya daima büyük bir özen gösterdi.

Sermaye, devlet ve Saray daima kitlelerin sokaklara çıkmasını tehlikeli ve kabul edilemez buluyordu. Keza “Bay Kemal” de. Bu bağlamda kitleleri oyalama, sermaye ve rejimin emniyet sigortası olarak politika yapma Kılıçdaroğlu ve CHP’nin belirleyeni oldu. Sermaye devletinin, Saray’ın, “demokrat” Kılıçdaroğlu’nun sessiz, boyun eğen, tebaa olmayı kabul eden bir toplum ve rejim inşası üzerinde birleştikleri vurgulanmalıdır. 2017’de kitlelerin büyümekte olan toplumsal öfkesinin ve CHP tabanın ağır baskısı altında gerçekleştirmek zorunda kaldığı görkemli geçen “Adalet yürüyüşü” ise, kitlelerin iş, ekmek, adalet, eşitlik, özgürlük istek ve öfkesini deşarj etmeyi hedefledi “Bay Kemal”.

Hatırlatmak isteriz, doldur ve boşalt” taktiği de aynı muhalefet çizgisinin gereklerinden birisidir.

Kılıçdaroğlu, büyük bir utanmazlıkla İmamoğlu’nun tutuklanmasına ve CHP belediyelerine dönük operasyonlara ve kayyım atanmasına karşı sokaklara çıkılmasını yanlış ve tehlikeli bulduğunu açıklamıştı. Bu duruş, Saray’la çatılmış hareket planının bir gereği ve yansımasıydı; ve bu politika tarzı daima Kılıçdaroğlu’na yön veregelmiştir. CHP yönetimini Erdoğan sayesinde gasp eden Bay Kemal”, butlan darbesine ve kayyım rejimine karşı haklı olarak direnen Özer’i, CHP tabanını, kitleleri “sokaklara çıkmayın, provokasyona gelmeyin, tek çözüm yolu gelip Erdoğan yargının, butlanın, benim şefkatli kollarıma atılmanızdır” demeye devam etmektedir.

Kılıçdaroğlu, Amerika, devlet ve Saray rejimi tarafından kontrol edilebilir muhalefet çizgisinin iştahlı ve yetkin temsilcisidir. Kılıçdaroğlu’nun Özel-İmamoğlu ittifakı karşısında yenilmesi bu cennahı ciddi bir şekilde rahatsız etmişti. Özel ve ekibinin CHP’nin rejim karşısında göreli bağımsız bir politikleşme yönelimine girmesi Saray’ın ve dayandığı sermaye ve devlet klikleri bakımından tahammül edilmesi olanaklı olmayan bir yönelimdi. Butlan tezgahı ve darbesiyle bu yönelime “dur” denildi.

AKP ve Erdoğan iktidarını uzun yıllardan beri başarıyla sırtında taşıyagelmiş Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına atanmış kayyım olarak kendisine verilen görevi yerine getirmektedir. Ki Kılıçdaroğlu, öteden beri sermaye ve devletin güvenilir bir memuru olagelmiştir. Erdoğan liderliğinde üstlendiği kayyım göreviyle o, bu güveni hak ettiğini bir kez daha kanıtlamıştır. Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu sevdiği söylenemez ama aynı Erdoğan, kendi iktidarını sürdürmesi için yaptığı eşsiz katkılardan dolayı yatıp kalkıp Kılıçdaroğlu’na “dua” ettiğini birçok kez açıklamıştı. Kılıçdaroğlu Erdoğan nezdinde “makul lider”, CHP’si ise “makul muhalefet” olarak görülegelmiştir. Nitekim Kılıçdaroğlu söz konusu işin hakkını verirken aynı zamanda Erdoğan’ın “şamar oğlanı” da olagelmişti.

SÜREKLİLEŞTİRİLMİŞ DARBECİLİK, SARAY DİKTATÖRLÜĞÜNÜN KARAKTERİDİR

Darbelerle iktidarı elde tutma tarzı özellikle 2015’ten bu yana dinci faşist Erdoğan’ın ve inşa ettiği politik rejimin siyaset tarzıdır. Geçmişin askeri darbeleri yerini “sivil darbe”lere, “postmodern darbeler”e bırakmıştır. Bu “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” farkıdır...

2015’ten bu yana kaybedilmiş “siyasi meşruiyet” yerini dinci faşist iktidarın olağanüstü hal ve kriz yönetimine ve darbe sistematiğine bırakmıştır. 2015’lerden bu yana geniş kitleler nezdinde desteğini yitirmiş Erdoğan liderliğindeki siyasal İslamcı faşist politik rejim ancak herhangi bir yasayla sınırlandırılmamış faşist terör, böl ve yönet politikası sayesinde ayakta kalabilmektedir.

Süreklileştirilmiş bir OHAL ve kriz yönetimi, süreklileştirilmiş bir darbe rejiminde yaşadığımız açıktır. Anayasa da, yasama da, yargı da, yürütme de Erdoğan’dır. Türkiye’de “kötü” ya da “eksik” de olsa hala “demokrasi, meclis, anayasa, hukuk, seçme ve seçilme hakları” olduğunu ileri sürerek sözde “muhalefet” yapan partiler, başta da CHP büyük bir ikiyüzlülük sergilemektedirler. Zaten Erdoğan ve rejimi bunu istemekte ve dayatmaktadır. Erdoğan ve AKP iktidarının meşruiyet kaynağı rıza üretimiyle desteğini alabildiği geniş kitleler değil, sermaye, ele geçirdiği devlet ve ABD emperyalizmidir. ABD’ye koşarak giden, biatını tazeleyerek Trump’tan yüzsüzce “meşruiyet” dilenen ve alan da dinci faşist ele başıdır.

Kısa hatırlatmalar yapmak yararlı olacaktır.

Erdoğan, Erbakan liderliğindeki partiyi (MSP) ABD desteğinde bir darbeyle parçalayarak partileşmişti.

Mayıs 2010 yılında seks şantajı kaseti darbesiyle Deniz Baykalı CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettirip tasfiye eden de darbeci Erdoğan’dı. Ve unutmayalım; Kılıçdaroğlu “devlet aklı”na dayanan Erdoğan sayesinde CHP’nin başına getirilmişti.

2015 yılında “Dolmabahçe mutabakatı”nı bir darbeyle çöpe atan, ardından yeni bir darbeyle Demirtaş ve HDP’nin önde gelenlerini tecrit hapishanelerine atan da aynı Erdoğan’dı. Bu dönemdeki “Barış süreci”ne ısrarla karşı çıkan ve “masanın devrilmesi”ni destekleyen de Kılıçdaroğlu’ydu. Hatırlayalım, “Anayasaya aykırı ama oy vereceğiz” diyerek Demirtaşların milletvekilliklerinin düşürülmesine destek veren de “Bay Kemal”di.

15 Temmuz 2016 “FETÖ darbesi”ni “Allah’ın lütfu” ilan eden Erdoğan, darbe karikatürü “Cemaat darbesi”ni Saray-MİT-Genelkurmaya dayanarak manipüle edip karşı darbeyle yönetti. Yeni bir kurtuluş ve kurucu destan inşa etmek için Meclisi de, Saray’ı da bombalatan Erdoğan’dı. Kontur-gerilla, AKP mafyası, SADAT eliyle yüzlerce insanı da katleden Butlancı Erdoğan’dı. “15 Temmuz darbesi” esas olarak Erdoğan’ın darbesiydi. Asıl darbeyi gerçekleştiren darbeci Erdoğan, derhal OHAL ilan ederek, kararnameler sistemiyle korkunç tasfiyeler gerçekleştirdi. Bu örtülü ve çoklu kamuflajlı darbenin açığa çıkarılması için gerçekte göstermelik kalan mücadelesinin dışında Kılıçdaroğlu “geçmişe sünger” çekti. “Geçmişe sünger çekmek” devrimin yangın söndürücüsü, sistemin yedek lastiği CHP’nin tarihsel ve siyasi misyonudur.

Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi”ne geçişin aracı olan anayasa değişikliğini hedefleyen 16 Nisan 2017 referandumunda 3 milyon geçersiz/mühürsüz oyu geçerli sayarak yeni sistemi “yasal”laştıran Erdoğan’dı. Erdoğan, gerçekte kaybettiği referandumu 2.5-3 milyon geçersiz/mühürsüz oy darbesiyle kazandı. Kılıçdaroğlu utanç verici bir şekilde bu darbeyi de kuzu kuzu onayladı ya da sineye çekti.

Erdoğan, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerçekte kaybetmişti. Fakat Erdoğan yeni bir darbeyle seçim sürecine ve oy oranlarına müdahale ederek seçildiğini ilan etmişti. Seçimin galibi olduğunu düşündüğü halde, şamar oğlanı Kılıçdaroğlu ve CHP’si darbeyi onaylayarak Erdoğan ve Sarayı sırtında taşımaya devam etti. Bu duruma tepki göstererek eylemlere başlayan CHP’li gençler ise derhal susturulmuştu.

Erdoğan 2015’ten bu yana, iktidar tekelini “Allah’ın lütfu” olan faşist darbelerle elde tutabilmiştir. AKP birinci parti olma konumunu korusa da ilk kez 2015 genel seçimlerinde tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa, yeter mebus sayısına ulaşamadı. Bu AKP’nin uğradığı ilk büyük yenilgiydi. Seçimlere ilk kez katılan HDP ise bu seçimlerde (devlet ve Saray tarafından büyük bir tehlike olarak görülen) 13.1 oy oranıyla %10 barajını aşarak 80 milletvekili kazanmıştı. Seçim sonuçları hiçbir partiye tek başına hükümet kuracak çoğunluğu vermemişti. Erdoğan seçimleri iptal etmeyi kafasına koymuştu. O, anayasanın gereği olduğu halde CHP’ye hükümeti kurma görevini bile vermedi. Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve partisinin son derece çirkin biçimler alan “gönüllü oyalama” desteğiyle “Başarısız koalisyon görüşmeleri”nin ardından 7 Haziran genel seçimlerini geçersiz sayıp “Ya ben ya kaos!” stratejisiyle ve bu strateji ve taktiğe dayanan bombalı saldırılarla, Suruç’tan Ankara Gar katliamına uzanan kitlesel katliamlarla 2015 Kasım’ında yapılan seçimlerde Bahçeli ile ittifak kurarak bir kez daha “malı” götürdü.

Erdoğan çok sayıda seçimi düpedüz çalmıştı. Kılıçdaroğlu bu gerçeği bilenlerin başında geliyordu. Ancak bu sahtekarlıkların ve darbelerin üzerine esaslı bir tarzda gitmedi. Sermayenin, İslamcı faşist diktatörlüğün, Saray’ın, ABD ve AB’nin sınırlarını çizdiği “uysal muhalefet” çerçevesinin sadık temsilcisi olmaya devam etti. Ancak üstünden atlamak doğru olmayacaktır; Özer de dahil çok sayıda CHP yetkilisi de o sürecin tarihsel ve siyasal suç ortaklarıydı. Bu gerçeklerin de unutulmaması gerekir.

CHP’YE NEDEN ÇÖKÜLDÜ?

CHP burjuva ana muhalefet partisidir. Son yerel seçimlerden başlayarak politik etkisi, kitlesel ve eylemsel gücü ve inisiyatifi büyümektedir. Bu yükseliş Kılıçdaroğlu’nun kurultayda başkanlığı kaybetmesiyle açılan yeni dönemde gerçekleşti. Özel ve İmamoğlu ittifakına dayanan CHP bir sonraki genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaya aday en büyük partidir.

Erdoğan bir sonraki genel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetme yüksek riski ile karşı karşıyadır. Böyle bir gelişme hem hızla semiren, büyük sermayenin bir bileşeni haline gelen İslamcı sermayeyi; hem henüz oturmamış, sürekliliği güvenceye alınamamış “başkancı” politik rejimi tehdit ederken; hem de iç, bölgesel, uluslararası suçlar işlemiş iktidar cenahının yargılanması riskinin büyümekte olduğunu göstermektedir. Bu olgular, ABD, Türk tekelci sermayesi, Erdoğancı sermaye kliği bakımından bir “Milli Güvenlik” sorunu oluşturmaktadır. Dolayısıyla “iç cephenin sağlamlaştırılması” için birinci parti haline gelen, toplumsal muhalefetin etrafında toplandığı CHP’nin ağır kuşatma ve baskılarla etkisizleştirilmesi zorunluydu.

CHP’nin varlık yokluk sorunuyla karşı karşıya kaldığı bir politik kesitte büyümekte olan toplumsal öfkenin ve tabandan gençliğin ve kitlelerin baskısıyla sokaklara çıkarak siyaset yapması; bir tür “Majestelerin muhalefeti” rolüne mahkum edilmiş olmaktan çıkmaya başlaması, “Yeni Türkiye” ve “küresel liderimiz” için açık ve güçlü bir tehdit taşımaktaydı. “Mutlak butlan” saldırısı bu gelişmelerin önünü kesmek, söz konusu tehlikeleri etkisizleştirip bertaraf etmek için alındı. Erdoğan’nın, Bahçeli’nin “Sokakları, Anadolu’yu bırak, Ankara’ya gel, Ankara merkezli siyaset yap” çağrısı boşuna değildi yani. Bu çağrı Kılıçdaroğlu’nun da çağrısıydı.

Açık ki, butlan darbesiyle CHP’ye “ayar” veriliyor. CHP’nin Erdoğan, AKP, “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”yle uyumlu, o çerçevede kalarak “muhalefet” yapması isteniyor. Böyle bir siyaset tarzının üstadı olduğu için bu görev taşeron “Bay Kemal”e havale edildi. Üstelik böyle bir operasyonla Saray’ın ve Erdoğan’ın istediği şey, sorun sanki CHP’nin iç sorunuymuş gibi gösterilmiş, “Görüyorsunuz işte CHP’liler birbirini yiyor. CHP’den ne köy ne de kasaba olur” mesajı da kitlelere verilmiş oluyor. Bu taktiğin kurnazca bir taktik olduğu açıktır.

Mutlak butlan” darbesinin merkezi Saray’dır. Lideri Erdoğan’dır. Taşeronu Kılıçdaroğlu’dur. “Bay Kemal”in has elemanlarının Devlet, Kemal Bey’i istiyor, uygun görüyor” propagandası boşuna değildir. “Bay Kemal”i isteyen “devlet” ve “devlet aklı” ABD ve Saray iktidarının aklıdır. Saray aklından bağımsız bir “devlet aklı”, devletten bağımsız bir “Saray aklı” yoktur. Bağımsız, derinlerde gizli, görünmez, dokunulmaz, her şeye karar veren bir devlet aklının varlığı manipülatif ve demogojiktir. Özellikle de kitleleri aldatmaya dönük sistematik bir ajitasyondur.

Kılıçdaroğlu yalnızca ABD’nin, devletin değil, devletin merkezine oturmuş iktidar merkezi “Osmanlı Sarayı”nın da çıkarlarını savunmaktadır. “Bay Kemal”in neo-Osmanlıcılığı kutsayan açıklamaları da bunun kanıtıdır. ABD, büyük sermaye, devlet ve Saray’dan oluşan akıl, “devlet aklı”dır ve Kılıçdaroğlu bu aklın eseri ve gönüllü esiridir.

Butlan saldırısı ve darbesi inceden inceye planlanarak uygulanmaktadır. Erdoğan, Saray, AKP, yandaş basın, suç ortakları “mutlak butlan”ın “bağımsız yargının kararı” olduğunu, “karara saygı duyulması” gerektiği propagandasını yapmaktadır. Meselenin Erdoğan’la, AKP’yle, “Cumhur İttifakı”yla hiçbir ilişkisinin olmadığını; hiçbir partinin “iç işleri”ne müdahale etmediklerini, “anayasa ve yasaların, demokrasinin”, Erdoğan ve AKP’nin “tertemiz ahlakı”nın da buna izin vermediğini; meselenin “CHP’nin iç kavgası” olduğunu vurgulamaya özen göstermektedir.

Kılıçdaroğlu, sınır tanımayan bir iki yüzlülüklemazlum”, “hakkı yenmiş”, “haksızlığa uğramış lider” rolünü oynamaya devam etmektedir. İnanacak olursak, “bağımsız, demokratik yargı” Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye Özer-İmamoğlu tarafından yapılmış haksızlığı düzeltmiştir vs. Baş sahtekar, manipülatör, darbecibaşı ise, “Ana muhalefet partisi içinde gerilimler bizi ilgilendirmiyor. Bu siyasi ve hukuki gerilimlerde yokuz, olmadık ve olmayacağız.” “Yargı kararlarını sükunetle çözmek yerine kimi zaman bizi de suçlayarak kendilerine toz kondurmuyorlar. Rüşvet iddiaları kendilerinden çıktı. Gazi Mustafa Kemal'in kurduğu partiyi, pavyon masalarına düşürenler yine kendileridir. Dün, 'halkın umudu' dediklerine bugün 'hain' damgası vuranlar da kendilerinden başkası değildir.” diyerek taşeronuna “bu oyununu oynamaya devam et” demektedir.

Bahçeli’nin ardındanSiyasi amaçları için hareket edenler unutmasın ki bu sokaklar hukuk tanımazlığa prim vermez. Sokaklarımızın karıştırılmasına, milletimizin kutuplaştırılmasına, halkla güvenlik görevlilerinin karşı karşıya getirilmesine izin vermeyiz.diyerek CHP’ye yapılan saldırılara karşı Özel liderliğinde direnenleri devletin zor aygıtlarıyla ezmekle tehdit ediyor...

Kılıçdaroğlu da daha önce Saray’da kararlaştırdıkları propagandanın sözcüsü olarak hareket etmekte, faşist darbeyi ve darbeci Saray ve rejimini dışta tutup meşrulaştırmaya ve kendi “haklılığı”nı kanıtlamaya çalışmaktadır. "Hesap soracağım hesap. Bunu herkes bilsin.” diyen Kılıçdaroğlu’nun kullandığı “CHP’yi ahlaksızlıktan ve ahlaksızlardan arındırma”, “kurucu kodlara dönme”, CHP’yi gaspçıFETÖ’cülerden kurtarmapropagandası ile; Özer’leri, “rüşvet talanı” yapmakla, “haram sofraları” kurmakla, "iç karışıklık yaratmak”la, “topyekün halk ayaklanması” çıkarmakla, yurtdışında TC devletinin “itibarını düşürmek”le, “dış müdahale heveslilerine zemin hazırlamak”la itham etmektedir. Dikkat edilsin bu propaganda milimi milimine Erdoğan propagandasıdır. “Cumhuriyet Halk Partisi'nin şerefli delegelerini pavyon masalarında pazarlık konusu yapanların Mustafa Kemal'in partisini mahkeme kapılarına düşürüp itibarımızı ayaklar altına almaya çalışanların maskesini vaktinde indiremediğimiçin “özür dilerim” diyen Kılıçdaroğlu, CHP adına konuşan Erdoğan’dır. Kılıçdaroğlu’nun kişisel dürüstlüğü üzerine kalem oynatanlar, faşist darbeyi Kılıçdaroğlu’nun “kişisel hırsları”yla izah edenler, olan bitenleri magazinleştirenler de Saray darbesini, darbenin bir numaralı organizatörü Erdoğan’ı meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Erdoğan iktidarı tarafından uzun zaman önce planlanan bu saldırı, özellikle 19 Mart 2025 dönemeci ve darbesiyle yürürlüğe girmişti. CHP rüşvet ve yolsuzluk, entrika bataklığına batmış, ahlaki olarak çökmüş, her türlü melanetin başı haline gelmiş, arınması gereken bir parti olarak kamuoyuna lanse edildi. Kılıçdaroğlu da bu propagandanın hem arkasında durdu hem de atandıktan sonra yüksek sesle dile getirdi ve getirmeye de devam etmektedir.

CHP’ye ve belediyelerine dönük operasyonlar durdurak bilmeden sür. Seçimi kaybetmiş bir lideri açık faşist bir yargı darbesiyle CHP’nin başına paraşütle indiren Erdoğan, yerel seçimde kaybettiği belediyeleri de darbeyle, kayyımlarla ele geçirmeye devam etmektedir. Milyonların, on milyonların verdiği oyların ise Erdoğan için zaten kıymet-i harbiyesi bulunmamaktadır. Her türlü ekonomik, siyasal, kültürel ahlaksızlık ve çöküşün merkezi haline gelmiş mafyatik Saray (ve ittifakları); 23 yıldır memleketin başına çökmüş her türlü fırsattan, imkandan, ahlaksızlıktan zenginlik, güç devşiren Erdoğan ve iktidarı, her zaman yaptığı gibi kendi ahlaksızlığının yükünü Özel ve CHP’ye fatura etme kurnazlığıyla yol almaktadır. Burjuva bir muhalefet partisi olarak CHP’nin temiz olduğu elbette ki iddia edilemez ama 23 yıldır iktidarda olan ve ülkenin başına çöken AKP ve Erdoğan’dır. Kendisi, partisi, iktidarı, belediyeleri tarafından kurulmuş rant, rüşvet, yolsuzluk, uyuşturucu ağı vbg. suçlar hakkında konuşmaya cüret eden herkesi ezen kişinin “arınma”, “ahlak” vs. üzerine konuşması sınır tanımaz bir iki yüzlülükten ibarettir. Hemen hatırlayalım; Antalya Havalimanı işletmesine dönük 4 milyar dolarlık ihalenin 1 milyar dolarını rüşvet olarak bir çırpıda cebine indiren aç kurt Erdoğan’la yarışmak bir yana kimse yanına bile yaklaşamaz. Ki, bu konuda Türk burjuva cumhuriyeti tarihinde bunun bir diğer örneği yoktur. Eee yüreğinde “Allah korkusu”, elinde Kur’an, ağzında dua eksik olmayan, “namazında-niyazında”,ahlaklı”, rakiplerinin ve tehlikeli gördüğü herkesin malına-mülküne de küstahça çöken Erdoğan durup dururken dünyanın en zengin politikacılarından birisi haline gelmedi.

Yukarıda anlattığımız taktiğin kurnazca bir taktik olduğu su götürmez. Bu taktiğin CHP’yi dışa dönük politikadan kopararak yüzünü içe dönmesine, kendini tüketmesine hizmet ettiği ve edeceği açıktır. CHP’yi kapatmak yerine böyle bir kaosa sürüklemenin Saray’ın tercihi olduğu açıktır.

Bu politika, Erdoğan’ın tek parti, tek lider diktatörlüğü politikasının, “meşruti monarşiyi” kurumsallaştırma politikasının; muhalefetsiz seçim ya da görünüşte “muhalefet” olan ama “Majestelerin muhalefeti” olmanın ötesine geçmeyen “seçimler ve çok partililik” politikasının yansımasıdır. Bu sınırları aşmaya çalışan parti ve siyasi yapıların ise, kayyumlarla, butlanlarla, mebusluğunun düşürülmesiyle, hapisle, seks kasetleriyle, her türlü şantajla, CHP örneğinde olduğu gibi genel merkezlerinin polis terörüyle, plastik mermiyle, gaz bombaları eşliğinde kapılarının kırılarak işgal edilmesiyle karşılaşması kaçınılmazdır.

Kılıçdaroğlu’nun Saray ile birlikte inceden inceye planlanmış olan harekatı tam bir gözü dönüklükle yaşama geçireceği açıktır. Kılıçdaroğlu, kamuoyunda aldığı tepkilere, geniş bir şekilde teşhir olmasına aldırmadan yürüyecektir. CHP’nin bölünmesine, Özel’in ve çevresinin meclisten tasfiyesine ve hapislere kadar bu işin ucu ve yolu açıktır. MİT tarafından Kılıçdaroğlu’nun eline tutuşturulan seks ve şantaj kasetleri de cabası. Kesin olan şudur ki, Kılıçdaroğlu, Özer-İmamoğlu kliğine karşı her hamlesinde Erdoğan’ı, sözde “bağımsız yargı”sını hep yanında bulacaktır.

Dahası Kılıçdaroğlu her aşamada Erdoğan’ın şantaja açık nesnesi haline gelmiştir. Erdoğan’ı ve rejimi rahatsız edebilecek her durumda dinci faşist elebaşı, Kılıçdaroğlu’nu ve kliğini kolayca yönlendirebilecektir. Devlet ve rejimin çizdiği sınırlarda CHP’nin yönetimini ele geçiren Kılıçdaroğlu bu tabloyu bilakis kendi politikasıyla, kendi elleriyle yaratmıştır. O artık Saray’ın tutsağıdır.

Fütursuzca faşist terörün hedefi haline getirilen, kışkırtılan ve yönlendirilmeye çalışılan CHP ve CHP’deki kapışma, açık bir şekilde, uysal ve etkisiz bir CHP yaratmayı; Özel’lerle birlikte göreli ama önemli olan CHP ve DEM yakınlaşmasını yıkmayı; işçi sınıfı ve halkların, ezilen toplumsal kimliklerin toplumsal muhalefetini terörize etmeyi hedeflemektedir. Her kesime “sus ve biat et” denilmektedir.

Kılıçdaroğlu Ergenokon’un Sarayla ittifak kurmuş kanadına dayanmaktadır. Söz konusu devletli klik, özellikle 2010-11 sonrası neo-liberal, neo-Osmanlıcı, bölgesel yayılmacı saldırgan program ve stratejinin gereklerine uygun bir “muhalefet” çizgisinde politik iktidarla anlaşmış bulunmaktaydı. “FETÖ darbesi” bu süreci olgunlaştırıp açığa çıkardı. Kılıçdaroğlu’nun “mutlak butlan” darbesinden sonra yaptığı pan-Türkist ve neo-Osmanlıcı açıklamalar ve propaganda dayandığı gerici-faşist devlet kliklerinin yukarıda işaret ettiğimiz gerçekliğiyle bağlıdır.

Hemen hatırlatalım Osmanlı “ecdadımız”a ve Osmanlı İmparatorluğu’na sahip çıkan, Osmanlının yolunda neo-Osmanlıcı politikalara çağrı yapan Alevi “Bay Kemal”, en büyük Alevi katliamlarının İslamcı Sünni Osmanlı döneminde yapıldığını da çok iyi bilmektedir. İslamcı faşist diktatörlük ve neo-Osmanlıcılık da sınırsız Alevi düşmanlığına dayanmaya devam etmektedir. Butlanla kendini ortaya koyan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın neo-İslamcılığıyla birleştiğini açıkça ortaya koymuştur. “Bay Kemal”, ABD ve Saray’ın Sünni İslama ve neo-Osmanlıcılığa dayanan Orta Doğu’da “Türk, Kürt, Arap” ittifakı ile yol alma stratejisinin savunucusu haline gelmiştir. Bu tabloda bir kez daha Alevilere yer yoktur.

İktidar ve rejimi tehlikeye sürüklemeden muhalefet yürütme politikası ve bu politikanın Kılıçdaroğlu ve CHP eliyle yürütülmesi, “Yeni Türkiye”nin şekillendirdiği bir politikadır. “Katı” ulusalcı Kemalist kliklerin CHP’deki hegemonyasına esasen son vererek CHP’nin yeni döneme hazırlanmasının başat lideri de Kılıçdaroğlu’dur.

OLAN-BİTENLER ALEVİLİKLE İZAH EDİLEMEZ

Sorunu ve butlan kararını haksızlığa uğramış Kılıçdaroğlu’nun “Alevi”liğiyle, Alevi sorunuyla izah etmek gerçekleri ters yüz etmek demektir. Kılıçdaroğlu, “Beyaz Türk”tür. Kürtlüğünü açıktan inkar ederek kendisini “Türk”, “Türkmen” olarak tanımlamıştır. Şimdi de neo-Osmanlıcılık yapmaktadır.

Burjuva ana muhalefet partisinin seçilmiş başkanı olarak partisinin başında olduğu dönemde Kılıçdaroğlu, sayısı 15-20 milyonu bulan Alevilerin kimlik sorununu gündemleştirmemiş, bundan uzak durmuş, Alevilerin haklı ve meşru taleplerinin mücadelesini herhangi bir biçimde vermemiştir. Onun Alevi kitlelerden istediği tek şey CHP’ye payanda olmaları ve oylarını CHP’ye vermeleri olmuştur. Şimdi de Alevileri soykırımcı Osmanlılığa ve neo-Osmanlıcılığa payanda yapmak için Saray’a taşeronluk yapmaktır.

Bay Kemal” hem Alevi hem de Kürt kökenlerine yabancılaşmış bir burjuva politikacısıdır.

O, Alevilerin kanını içse de doymayacak biri olan Erdoğan’ın Dersimlilik ve Alevilik üzerinden Kılıçdaroğlu’nu sürekli aşağılayan ideolojik ve politik saldırısına karşı da sessiz kalmış, sadece bir kez, Cumhurbaşkanlığı adaylığı döneminde, “Evet, Aleviyim, Alevi olmak suç değildir” türünden geçiştirici bir açıklama yapmakla yetinmiştir.

Kılıçdaroğlu, Aleviler devrimci harekete kaymasın, Aleviler Kürt ulusal mücadelesi ile ittifak kurmasın, Aleviler doğal haklarının ve meşru taleplerinin mücadelesini vermesin diye özellikle CHP’nin başına getirildi. O, CHP’yi Sünni, Türk, sağcı, dinci, ülkücü kadrolarla doldurdu. Bozkurt işaretleriyle, “helalleşme” şarlatanlığıyla, devlet ve rejimin taleplerine yanıt verdi. O, bu duruşuyla bir de buradan Aleviliğin aşağılanmasına, horlanmasına hizmet etti. Kılıçdaroğlu Dersimli değil Tunceli’lidir... Dün olduğu gibi bugün de Kılıçdaroğlu’nun Aleviliği hikayesi butlancı Erdoğan merkezli cephe tarafından Alevi Sünni, laik anti-laik çelişkilerini kışkırtarak kitleleri bölmenin ve yönetmenin aracı olarak kullanılmaktadır...

Alevilerin kanını içse de doymak bilmeyen intikamcı dinci faşist kalemler, sağcı “Bay Kemal”i “solcu” gösterirken, “CHP’nin Kılıçdaroğlu eliyle millileştirilmesi, CHP kadar Alevi vatandaşların da, büyük bir oranda solun da dış müdahalelerden korunmasını, Türkiye’ye daha fazla tutunmasını sağlayacaktır.” diye yazmaktadır. “Çok açık ki, yeni bir Türkiye kuruluyor” diyor yandaş basın ve Saray’ın propaganda aygıtı. Saray “Yeni Türkiye”de Kılıçdaroğlu’lu CHP’yle Alevileri politik rejimin karakteri olan neo-Osmanlıcılık politikası yolunda devlet zoruyla teslim almaya, payandaşlaştırmaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu’nun bir yol düşkünüdür. Hem Alevilerin sürekli aşağılanmasına ses çıkarmayıp boyun eğeceksin, hem Alevilerin demokratik meşru mücadelesini ve taleplerini yok sayacaksın, hem İslamcı faşist Saray’ın taşeronu olacaksın, hem de neo-Osmanlı politikalara Alevileri kurban seçeceksin ama Alevi yol düşkünü de olmayacaksın! İşte bu olmaz.

Kılıçdaroğlu, sermayenin, devletin, rejimin isteği gibi, Alevi kitlelerin anti-faşist, anti-emperyalist, devrimci mücadelelerde yer almasını önleme misyonunu üstlenegelmiş bir burjuva politikacıdır. Kılıçdaroğlu’nun Alevilerin tarihsel direnişçi geleneğini, kültürünü unutturma, demokratik meşru taleplerinin mücadelesini vermesini önleme, sisteme ve devlete yedekleme misyonunun altı da özenle çizilmelidir. Onun bu rolü Alevileri neo-Osmanlıcı politikalara kurban etme misyonuyla sürmektedir. Aleviler bu oyunlara gelmeyecektir...

Kılıçdaroğlu Saray’ın kullanışlı aparatı olarak Erdoğan’ın bir tür piyonu haline geldi. Bu durum ve gelişme Erdoğan rejimine oldukça güçlü imkanlar sundu. Unutmayalım bu durum ve gelişmeler “Terörsüz Türkiye”, projesinin temel bileşenlerinden birisidir. “Süreç” de, Saray’ın “Terörsüz Türkiye” projesinin temel ayaklarından birisidir. “Süreç” ve CHP’nin etkisizleştirilmesi, aynı sürecin bileşenleridir.

Ayrıca altını çizmek isteriz: İmralı’yla başlatılmış olan ve iki yıla yaklaşarak devam etmekte olan “Süreç” pek çok açıdan Saray’ın eline olağanüstü bir fırsat ve imkan sunmuştur. “Süreç” adına girilen yol, Kürt yurtsever hareketini ve DEM’i pasifize etmiş; aktif anti-faşist muhalefet politikası yerini “tarafsız” ve etkisiz siyasete bırakmıştır. Aktif muhalefet çizgisi yerini berbat bir diplomasiye, fiilen Erdoğan’ın tek parti, tek lider diktatörlüğüne; Erdoğancı dinsel faşist diktatörlüğün planlarını amansızca yaşama geçirmesine hizmet etmiştir. Objektif durum budur.

Yandaş basın CHP’ye dönük operasyonların ve Butlan kararının “Terörsüz Türkiye projesinin bir devamı” ve onun sac ayaklarından birisi olduğunu gözlere soka soka yazmaktadır. Bu objektif gerçek, Saray’ın daha baştan planlayıp yaşama geçirdiği CHP’ye yönelen sistematik saldırı için de Erdoğan’a oldukça büyük bir politik fırsat sunmuştur. Her türlü faşist teröre karşı, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarıyla birlikte birleşik politik özgürlük kavgasına sokaklarda esasen sahip çıkılmaması Kürt yurtsever hareketinin ve Kürt halkının aleyhine olmuştur. Saray kendisine karşı olan cepheyi parçalamak, teker teker hedef haline getirerek etkisizleştirmek, tasfiye etmek politikası izlemektedir. Öcalan merkezli Saray ile başlatılmış ve sürmekte olan “Süreç”te Kürt halkının lehine olan şey, “müzakere” nedeniyle sokaklardan çekilmek değil, her cephede anti-faşist özgürlükçü mücadeleyi omuzlamaktı. Bu, İmralı’nın elini de güçlendirecekti. Ne yazık ki, “müzakere mi mücadele mi” ikilemine sıkıştırılan ve “müzakere” gerekçesine dayandırılarak izlenen hat, DEM’i bir tür felç etmiştir... “Müzakere” ile “mücadele”yi birleştiren fakat birleşik halk hareketini geliştiren bir savaş hattından yürünmemiş olması, ağır bir zaaf olmuştur...

Öcalan, bayram görüşmesinde Özgürlük ve demokrasiye her zamankinden daha yakın olduğumuzu belirtiyor, halkımızın bayramını kutluyorum.hayallerini pompalamaya devam ederken, görüşmeden birkaç gün önce çıkarılan yeni bir yasayla, Türkiye çapında tüm belediyelerin kuracağı şirketler, kooperatifler ve bunların iştirakçilerinin belirlenmesine kadar her şey Erdoğan’ın imzasına bağlı hale getirildi...

Geçerken hatırlatalım; bugün CHP’nin başına gelenler Kürt halkının suçu değildir; aynı zamanda Kılıçdaroğlu CHP’sinin ve Kılıçdaroğlu sonrası CHP başına geçen kliğin geçmişteki zaaf ve suçlarının kefaretidir... Kürt sorunu ve mücadelesine dönük CHP’nin kendi tarihine ise girmeye gerek yok...

MESELENİN ANA NEDENİ, “YENİ TÜRKİYE”NİN GEREKLERİ VE İNŞASIDIR

Meselenin temelinde yer alan sorun esaslı bir şekilde yıkılmış olan “Eski Türkiye”nin yerine geçirilen “Yeni Türkiye”nin gereksinimleridir.

Hatırlayalım; ABD tarafından Erdoğan’nın iktidara taşınmasıyla birlikte Türk burjuva devleti adım adım neo-Osmanlıcı proje kapsamında yeniden yapılandırıldı. İçeride İslamcı-Osmanlıcı-Türkçü politika ile dışarıda bölgesel yayılmacı strateji söz konusu yeniden yapılanmanın birbirini tamamlayan bileşenleri oldu.

Yeni Türkiye” yöneliminin maddi temelini, Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikimi temelinde artık kabına sığmaz hale gelmiş olması oluşturmaktaydı. “Eski Türkiye” artık gelişmenin önünde bir engele dönüşmüştü. Tasfiye edilmesi kaçınılmazdı. Bu tasfiye eylemi, yeni dönemin gereksinmelerine bağlı olarak devletin, üstyapının, iç ve dış politikanın yeniden yapılandırılmasında ifadesini buldu. Öncesi bir yana, 12 Eylül askeri faşist darbesi söz konusu sürecin yolunu açtı. Özal ve ANAP’ıyla bir aşama kaydedildi. En gelişkin ve güçlü ifadesini ise, Erdoğan ve AKP’sinde buldu...

Türk egemen sınıflarının Amerikan emperyalizmiyle çatışmadan, ABD’nin “BOP” stratejisine yedeklenerek; jeopolitik çatışma ve kamplaşmalardan yararlanarak bölgesel yayılmacı gelişme çizgisi takip etmesi, “Yeni Türkiye” gerçeğidir.

Böyle bir yeniden yapılanmanın gereksinmelerine yanıt olacak politik rejim, alabildiğine merkezileşmiş; “Başkanlık sistemi”nde ifadesini bulan bir sistem olabilirdi. Özellikle 2015 sonrası bu başarıldı da.

Neo-faşist Trump ve temsilcisi Barrack’ınOrta Doğu'da işe yarayan tek şey, güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu.”; Orta Doğu’nun ihtiyacı "güçlü otoriter liderlik rejimleri"dir;Körfez monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı liderlikler; güvenliği, ekonomik büyümeyi ve halkın yaşam kalitesinde iyileşmeyi sağladı.”; "Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki güçlü ve merkezi liderliğin; istikrarı, ekonomik dinamizmi ve bölgesel nüfuzu nasıl sağladığının bir örneğidir" açıklamaları ABD ve Türk sermayesinin stratejisini, Erdoğan’ın yönelimini çarpıcı bir tarzda ortaya koymaktadır.

Toplumsal rıza” üretme yeteneğini esaslı şekilde kaybettiği halde, Erdoğan hala gözden çıkarılmamıştır. Kuşkusuz ki ABD ve sermaye açısından daha da önemli olan “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”nin sürekliliğini güvence altına almaktır... Bu bakımdan Kılıçdaroğlu ismi ve misyonu önemsenmektedir. Bahçeli’nin “Türkiye'de siyasal istikrarın korunması için CHP’ye ihtiyaç var” vurgusu Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye kesilen rolü dile getirmektedir.

YESİNLER BİRBİRİNİ” DEYİP SEYİRCİ KALINAMAZ

Proletarya ve halkların ağır bir sömürü ve yoksullaşma altında inliyor. Sermayenin artı-değer, kar, faiz ve rant vurgunu sınır tanımıyor. Ahlaki ve kültürel çöküş ve çürüme at başı ilerliyor. Devlet mafyalaşmış. Merkezinde Saray’ın bulunduğu devlet bir Narko devlet olarak yapılanmış. Rüşvet ve yolsuzluk çarkı devlet ve burjuva siyaseti ve toplumu korkunç bir şekilde dejenere etmeye devam etmekte. Politik ve toplumsal kriz keskinleşiyor. Dinci faşist terörün yoğunlaşacağı, emperyal saldırgan fetihçi yönelimin derinleşerek kapsamlılaşacağı kesindir. Bu koşullar içerisinde kitlelerin toplumsal ve siyasal tepkisinin büyümeye devam ediyor. Mutlak butlan kararı toplumun geniş kesiminde siyasi, haksız, hukuksuz bir darbe olarak görülüyor. Özel liderliğindeki CHP aldığı ağır darbelere karşın direniyor ve bu direniş demokrasi, hukuk, eşitlik, adalet adına toplumdan geniş bir destek almaya devam ediyor. Bu koşullarda CHP’ye dönük faşist terör ve hesapların tutmak bir yana dönüp sahiplerini vurma olasılığı çok yüksektir...

Ancak güçlü, sürekliliğe dayanan, daha kapsamlı ve etkili kitlesel siyasal mücadeleler önünü kesmedikçe, CHP’ye dönük darbeler ağırlaşarak sürecektir...

Yesinler burjuva partiler birbirini” deyip “sol” keskinlik yaparak seyirci kalmak apolitisizmdir. CHP’ye yedeklenmeden ama CHP kitlesi ile birlikte eylem alanlarında “ortaklaşmak”tan da kaçınılmamalı. Kitlelerin anti-faşist öfkesi büyümeye devam etmektedir. Boşluğu Özel’lerin CHP’si doldurmaktadır. Bu objektif bir olgu. Bu boşluk ve sonuç devrimci hareketimizin güçsüzlüğü ve gelişememesiyle izah edilebilir. Ancak CHP’ye yönelen emekçi kitleler bugün devrimci propaganda ve ajitasyona çok daha açık hale gelmiştir. Önemli olan şey bu boşluğu devrimci açıdan doldurabilmektir. Bir dönem devrimcilerin attığı bazı önemli sloganların, okunan şiirlerin Özel’ler üzerinden gündemleşmesi tesadüfi değildir. Bu yansıma tabandan kitlelerin büyümekte ve radikalleşmekte olan öfke ve mücadele isteğinin yansımasıdır. Yoksa CHP durup dururken söz konusu sloganlara, marşlara, şiirlere başvurmayacaktı...

Kuşkusuz ki kitleler yeni bir öz deneyimden geçiyor. Birleşik anti-faşist kitle mücadelesini hızla örgütlemek en yakıcı görevdir. En ufak bir ilerici ve devrimci eylem ve etkinliğin bile faşist devlet terörüyle ezildiği, ezilmeye çalışıldığı politik koşullar dikkate alındığında 19 Mart’tan bu yana sokakların hareketlenmesi geri geniş kitlelerde kendine güveni geliştirmektedir. Sokaklar kitlelerin eylemsel sürecin eğitici gücüyle tanışmasına ve sessizlik perdesini yırtıp Saray rejimi şahsında nesnel olarak anti-faşist mücadeleye yönelmesine hizmet etmektedir.

Kuşkusuz ki, faşist darbeye karşı direnen CHP birikmiş ve açığa çıkmış ve büyümekte olan toplumsal öfke ve yönelimi elbette ki kendi burjuva sınıf çıkarları temelinde kullanmaktadır ve kullanacaktır. DEM’in şimdilik bir muhalefet ve direniş partisi olmaktan çıkarak İmralı ile devlet-Saray ve “kamuoyu” arasında diplomatik misyon üstlenmiş bir parti haline gelmiş olması, anti-faşist birleşik cephenin geliştirilip sıçratılmasını önlemektedir. Keza DEM’in Öcalan talimatlarıyla üstlendiği bu geri, pasif, aracı, seyirci politika ve pozisyonuyla; keza buna koşut pompalamaya devam ettiği liberal beklentilerle geniş kitlelerin Özel CHP’sine yönelmesine de oldukça elverişli bir ortam sunmaktadır. Maddi politik bir güç olarak siyasal gündemleri etkileyebilecek bir güç olan DEM’in pasifize olması boşluğu doldurmak için önemli bir olanaktan yoksun kalındığı anlamına gelmektedir. Oysa CHP’nin ezilmesi, Saray’a tabi bir partiye dönüştürülmesi DEM’in de Kürt halkının da yararına değildir...

Sorun CHP’nin ötesinde faşist teröre, dinci faşist diktatörlüğe, Saray iktidarına karşı birikmiş toplumsal öfkeyi realize edecek ve en geniş kitlelere dayanan anti-faşist bağlaşma ve cepheleşmeyi yaratarak güçlü, örgütlü bir mücadele dalgasını geliştirebilmektir.

Baş düşman Amerikan emperyalizmi ve dinsel faşist diktatörlüktür. Ana darbenin merkezinde bu iki düşman durmaktadır. Bu mücadelede kavranacak halka, Saray diktatörlüğünü yıkmaktır. Saray iktidarı, diktatörlüğün en zayıf halkasıdır. Baş düşmanlara karşı mücadelede başarılı olmak için darbelerin Saray iktidarına yoğunlaştırılması gerekir. Sistemin yedek lastiği olan CHP, egemen sınıflarla kitleleri uzlaştıran başlıca toplumsal güçtür. CHP gerçeğinin sınıf mücadelesi içerisinde kitlelere anlatılması, açığa çıkarılması kesintisiz bir görevdir. CHP faşizme karşı kurulup geliştirilmesi gereken mücadelenin stratejik ittifakı değildir. CHP hakkında hayaller yayılmamalıdır ama CHP tabanı ile yakınlaşmanın, ortaklaşmanın, onları anti-faşist mücadeleye çekmenin yollarını bulmak da yaşamsaldır. Elverişli ortamlardan yararlanarak fiili olarak bu kitleyle buluşabilmek bu yöntemlerden birisidir. Gettolaşmış yapılardan bahsetmiyoruz, politik mücadeleyi ve gündemi etkileme gücü olan DEM gibi bir partinin CHP ile stratejik değil ama değişik biçimler alabilecek çeşitli taktiksel ittifaklar kurmasına “militanlık” adına karşı çıkılamaz. Fakat yurtsever hareketin girdiği yönelim (“Süreç”) DEM’i “3. Yol” politikasından alabildiğine uzaklaştırmıştır. Büyük bir dezavantajla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Önemli olan da dezavantajlı durumu değiştirecek yol ya da yollar bulmaktır...