''KİŞİ
KÜLTÜ'' VE STALİN GERÇEĞİ

“Bana
olan bağlılığından sözediyorsun… Sana, kişilere bağlılık
‘ilkesini’ terketmeni salık veriyorum. Bu, Bolşeviklerin tarzı
değildir. Işçi sınıfına, onun Partisine, onun devletine
bağlılık duy. Bu güzel ve yararlı bir seydir. Ancak bunu, kıt
akıllı entellektüellerin kişilere duyduğu boş ve sahte
bağlılıkla karıştırma!”
(J.
V. Stalin)
“Y(osif)
V(isarionoviç), ‘Marks-Engels-Lenin-Stalin’in Bayrağı Altında’
sloganını kabul etmezken, yalnızca ‘Marks-Engels-Lenin!’
biçiminde kalmasına razı oldu.”
(G.
Dimitrov, Günlük-1,
s. 236-237)
“J.V.
Stalin kişinin putlaştırılmasına karşı çıkmış ve onu sık
sık eleştirmişti; kitlelerin rolünü doğru bir biçimde
değerlendirmiş ve partinin ve Sovyet devletinin kolektif önderliği
ilkesini daima yüksekte tutmuştu. Ancak hayatının son yıllarında
parti önderliğindeki gizli düşmanlarının ibret verici ve
uğursuz kışkırtmaları altında Sovyet propagandasının
kendisine yağdırdığı aşırı ve tamamen gereksiz övgüleri
dizginlemek için yeterince tedbir almamıştı.” (AEP
Tarihi Cilt 2, s. 163, Yurt Yay.)
“Birini
ne kadar severseniz, ona o kadar az dalkavukluk edersiniz. Gerçek
sevginin kanıtı, eleştiriyi esirgememektir.”
KİŞİ
KÜLTÜ ve STALİN’İN DURUŞU
I
Devam
etmekte
olan "TROÇKİZMİN
BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN..."
ana
başlıklı yazı dizimizin
değişik alt başlıklarında bu
konu
ele
alındı. Konuyu
farklı
boyutlarıyla incelemeye
devam edeceğiz.
"Kişi
kültü" SSCB gerçeğinde bir olguydu. Ana
sorun, bu meselenin hangi sınıfın ideolojik ve siyasi çıkarları
ekseninde incelendiği
ve nasıl
sonuçlar çıkarıldığıdır.
Sınıflı
bir dünyada, sınıflar mücadelesiyle belirlenip biçimlenen bir
dünyada, hiçbir sorun sınıflar üstü ya da dışı bir bakış
açısıyla ele alınamaz, incelenemez. Diğer sorunlar gibi, kişi
kültü hakkında
da,
sorunun
sınıfsal
ve tarihsel temeli ve
evrimi
ortaya koyulmadan
söylenen
her şey, boş bir sözden ibaret kalacaktır.
"Kişi
kültü" sloganı, tümüyle kapitalizmle sosyalizm, proletarya
ile burjuvazi, Marksizm-Leninizm ile burjuva ideolojisi arasındaki
tarihsel (ve
güncel)
uzlaşmaz mücadeleyle bağlıdır.
Tarihsel
temellerinden, somut tarihsel koşullarından,
burjuvazinin ve oportünist dostlarının
politik hesap
ve amaçlarından
koparılmış bir "kişi kültü" tartışması demagoji ve
manipülasyondan ibarettir. Burjuvazinin,
sosyal-demokrasinin, Troçkizmin, modern revizyonizmin, "yeni
sol"un "kişi kültüne karşı mücadele" sloganı,
anti-komünist, anti-Sovyet (anti-Stalinist)
kutsal
ittifakın ardına
gizlendiği bir slogandır. Bu
ittifakın amacı "üzüm yemek değil, bağcı dövmek"tir.
Anti-komünist
ittafıkın "kişi kültüne karşı mücadele" bayrağı
altında
birleşmesi,
Kruşçevleri, Gorbaçov-Yeltsinleri alkışlar arasında yüceltmesi
ifade
ettiğimiz
tarihsel ve siyasal gerçeğin
çok çarpıcı yansımasıdır.
Şu
her seferinde pişmanlık gösterileri eşliğinde partiye dönen
"önderler",
Stalin'in sürekli mahkum ettiği "kişi kültü"nün
geliştirilmesinde, öncü
rol oynamıştır. Başını
Troçki'nin çektiği Troçkist-Zinovyevist-Buharinist geniş
bağlaşmanın bu gerçeği görülmeden sorun aydınlatılamaz.
Sözgelimi Deutscher, 1933'de bir kez daha ''teslim'' olan Zinovyev
ve Kamenev hakkında ''Bu
sefer pişman olduklarını bildirirken Stalin'in yanılmazlığını
da yüceltmişler ve
onun tek büyük ve
dahi lider olduğunu söylemişlerdi.''
(Troçki,
Kovulan Sosyalist, C. III,
s. 250-251,
iba.) diye
yazmaktadır.
Bir
de Medvedev'i
dinleyelim:
"Roy
Medvedev şuna işaret ediyor:
‘Pravda’nın 1934’te
yayımlanan birinci sayısında Radek’in, Stalin’i çılgınca
bir övgü yağmuruna tutan iki büyük sayfalık makalesi yer
alıyordu. Yıllardır Stalin’e karşı muhalefeti yöneten bu eski
Trotskist şimdi onu ‘Lenin’in en iyi öğrencisi, Leninist
Parti’nin modeli, onun kemiğinin kemiği ve kanının kanı’
biçiminde niteliyordu… (O’nun için- G.A)
‘Lenin kadar uzakgörüşlü’ vb. diyordu. Bunun basında özel
olarak Stalin’i pohpohlamaya adanmış ilk büyük-ölçekli makale
olduğu anlaşılıyor; bu makale kısa bir süre sonra tirajı
225,000’i bulan bir broşür biçiminde yeniden basıldı, ki bu, o
zamanlar için çok büyük bir rakamdı.” (R. A. Medvedev, Let
History Judge: The Origins and Consequences of Stalinism, Londra,
1972, s. 148" (Aktaran
B.
Bland)
Ünlü
"Ruytin
platformu"nda
"Teslim olan eski muhalefet liderleri"nin
suçlandığını
biliyoruz.
Bu liderlerin "Stalinist kliğe karşı mücadeleye"
öncülük yapamayacağı, "Ruhlarının
her zerresiyle Stalin'den nefret ederler ve ona karşı mücadele
başarıyla başlatılırsa ona katılacaklardır. Ancak böyle bir
olay dönüşüne kadar Stalin'i
pohpohlamaya devam
edecekler."i vurgulanıyor. Aslında, bu bir itiraftır. Söz
konusu kültün (Stalin'i putlaştırma/tanrısallaştırma) bilakis,
Troçkist-Zinovyevist-Buharinist bağlaşma tarafından
geliştirilerek kullanıldığının dolaylı ama açık bir
itirafıdır.
Geçmeden
hatırlatalım, "platform"da eski liderlerin
"eleştirilmesi" taktik bir manevraya dayanmaktaydı. Bu
liderlerin önde gelen rolleri gizlenmek ve söz konusu liderlerin
ilkesizliğine, oportünizmine tepki duyan “muhalif” kesimler ise
kararlılık gösterisiyle manipüle edilmek istenmiştir. Ayrıca
dikkat çekmek isteriz, Beşinci Kol’un lideri Troçki, bireysel
teröre, iç savaş kışkırtıcılığına, askeri darbeye, dış
güçlere dayanan politikalarının en önemli kararlarını,
hilelerini "blok" önderlerinin çoğundan gizlemeye önem
vermiştir. “Komplo ve gizlilik sanatı Stalinist iktidara karşı
en iyi silahımızdır” diyen Troçki’nin bu mücadele tarzı
anlaşılırdır; zira bu, komplonun karakteri gereği böyleydi.
Yenilgi üstüne yenilgi alan, Sovyet proletaryası ve halkından,
uluslararası devrimci hareketten tecrit edilen siyasal sahtekarlar
çetesinin daha derin manevralara, en berbat “esnek” politikalara
yönelmeleri kaçınılmazdı; onlara göre bu, “savaş
hileleri”nden ibaretti.
Bu
politika (Stalin kültünü
geliştirme)
gizli ya da deşifre olan oportünist kliklerin politikasının en
önemli biçimlerinden
birisiydi. "Muhalefet" ne kadar çok teşhir olduysa
kamuoyu
önünde bir
o
kadar da
Stalin kültünü yüceltti. Stalin kendisinin yüceltilmesinin, kişi
kültünün geliştirilmesinin düşmanlarının
işi, partiye ve sosyalizme karşı yürütülen saldırının
araçlarından birisi olduğunu açıklıkla vurgular. ''Muhalifler''
böyle bir saldırının Rusya'nın tarihsel
gerçeğinde bir
karşılığı
olduğunu ve henüz baskın olan köylü
havasında
karşılığını bulacağını iyi biliyorlardı. Stalin'i
yücelterek "her şeye kadir Stalin" imajı yaratarak
"SSCB'nin mutlak tek hakimi kanlı diktatör propagandası"na
da kan taşımak istediler. Stalin kültünün ardına sığınarak
işledikleri suçları Stalin'e mal ettiler. Bu kurnazlığı yıkıcı
faaliyetlerini kamufle etmede aktif kullandılar ve önemli sonuçlar
da aldılar...
Troçkistlerin,
Kruşçevlerin vb. ''Stalin kültüne'' karşı mücadele adına
yaptıkları şey “Leninist ideolojik mücadele”, “Leninizme
dönüş”, “devrimci-Bolşevik eleştiri” değil,
Marksizm-Leninizm'i, proletarya diktatörlüğünü, SSCB'nin ağır
bedellerle kazandığı eşsiz zaferleri ve kazanımları yok etmeyi,
gözden düşürmeyi hedefleyen anti-komünist bir mücadeleden
ibaretti.
"Leninsizleştirme"
ve "Stalinsizleştirme", Troçkizmin ve Kruşçevizmin
ortak hedef ve karakteridir. Her iki akım da kendilerini
"Leninist/Bolşevik" ilan etmiştir. Her iki akım Stalin'i
ve "Stalinizm"i baş düşman ilan etmiştir. Her iki akım,
Leninizm'e karşı mücadelesini Stalin ve "Stalinizme karşı
mücadele" adına kamufle etmiştir.
Bu
iki akım, aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, kendi özgün
konumlarından aynı içerik ve hedefte, devrimleri ve
sosyalizmi, Marksizm-Leninizm'i tasfiye etme çizgisinde birleşerek
mücadele etti. Troçki’nin vasiyetini Kruşçevci burjuva
karşıdevrim yerine getirdi; “anti-Stalinizm” adı altında
yürütülen tarihsel-sınıfsal mücadele Troçki’nin gözü
dönükçe istediği ve mücadelesini verdiği gibi sosyalizmin (ve
giderek “Doğu bloku”nun) yıkılmasıyla sonlandı ama
anti-Stalinist mücadele devam etti...
Stalin'in
''Stalin kültü'' yaratmaya karşı mücadelesini kanıtlayan pekçok
veri sunabiliriz.
Sözgelimi
burjuva
demokrat tarihçi J.
Arch Getty şunları
yazıyor:
''Hayatına
dair bir sergi önerisine Stalin, 'şahsiyet
kültü'... sakıncalıdır ve
partimizin
ruhuyla bağdaşmaz,'
karşılığını vermişti. Keza 1940'ta, Yemelyan Yaroslavski'ye,
'liderleri
aşırı ve mide bulandırıcı bir şekilde överek kendilerini
yükseltmek isteyen'
insanlara karşı 'bizim
görevimiz, bu utanç verici ve aşağılık duygulara... bilimsel
tarihle tutarsız bu dalkavukluğa ... bir son vermektir'
diye yazdı. Başka bir vesileyle, hayatının ayrıntılarına
yönelik saplantıyı 'vülger
bir saçmalık'
diye bir kenara itti. Bir Sovyet gazeteci kendisine, annesiyle
yaptığı bir söyleşiyi gönderdiği zaman, diktatör
sayfanın başına şu notu yazdı: 'Ben bu işe karışmam. Ne
doğrularım ne de yalanlarım.
Bu
beni ilgilendirmez.'
Bir keresinde, kendisi hakkında bir biyografiyi şu notla geri
çevirdi: 'Bakmaya
vaktim yok.'⁹
Büyük
adamların tarihte önemli olduğunu düşünmesine karşın, Stalin
birden çok kez bu
tür lider tapımını
(Voroşilov'un Lenin hakkında dediği gibi) bir
'SD kuramı'
(Narodnik-bn.)
olarak niteledi; bununla kastettiği, başat odağın sınıftan çok
liderlere yönelmesiydi. Çocuk Yayınevi'ne (ancak ölümünden
sonra yayımlanacak bir mektupla) kendisi hakkında önerilen bir
çocuk kitabının 'bir
sürü ihtimal dışı olgular, değişiklikler ve
hak edilmemiş övgülerle dolu' olduğunu
yazdı: 'Kahramanlar'
ile kitleler kuramı Bolşevist bir kuram değildir.
Size bu
kitabı yakmanızı tavsiye ederim.'
Bu bakımdan, etrafında geliştirilmekte olan kültten rahatsız
olan Lenin'in
yolunu
izlemişti. 'Bunu
okumak bile bir utanç. Her şeyi abartmakla kalmamışlar, beni bir
dahi, özel bir kişi olarak nitelemişler.
Biz ömrümüz boyunca kişiliğin yüceltilmesine karşı ideolojik
bir mücadele verdik.... çok uzun zaman önce kahramanlar sorununu
çözdük. Ve
ansızın
burada bir kez daha karşımıza bireyin yüceltilmesi
çıkıyor!'
Kendi
kültünden duyduğu tiksintiye karşın, Lenin, onun
kullanışlılığını gördü ve profesyonel fotoğraflarının
çekilmesine olduğu gibi, pazarlanmasına da izin verdi. Lenin gibi,
Stalin de kültün aşırılıklarına öfkelense de, aynı zamanda
ona karşı işlevsel, faydacı bir tutumla yaklaştı. Alman
yazar Lion Feuchtwanger'le özel
bir
görüşmesinde, kendi kültünü işçilere ve köylülere
birleştirici bir güç verecek 'aptalca' bir şey olarak bir kenara
atmaktaydı.
Kuşkusuz, tevazu ve kültün inkârı ifadelerinin kendisi, o kült
için faydalı ve umulan destekler olarak da görülebilir: 'Kült bu
söylemde, tam da bunun yadsıma kılıfı altında daha iyi
yapılandırılabilmesi için yadsınıyordu.' Öte yandan, Stalin'in
itirazları, geniş kamusal tüketime sunulmuyordu; bunların çoğu
ancak ölümünden sonra öğrenildi. Imgeyi lekeleyecek hiçbir şeye
izin verilemezdi.'' (Stalinizm
Hükmederken,
s. 147, 148)
Getty'in
kendi perspektifinden yaptığı eleştirilere girmeyeceğiz, burada
bizi ilgilendiren Stalinist olmayan, burjuva demokrat
bir yazarın ciddiye alarak kitabına aktardığı gerçek
bilgilerdir.
Stalin
etrafında bir kişi kültü geliştirildiği gerçektir ama Stalin
ne bu kültü geliştirdi ne de teşvik etti. Stalin daima sade,
alçak gönüllü bir komünist olarak yaşadı. Proleter sadeliğe,
alçak gönüllülüğe karşı olan her şeyle mücadele etti. “Bir
emirle bunu (kişi putlaştırması) durduramaz mısınız?”
sorusuna verdiği “denedim ama olmadı” yanıtı, bir gerçeği
dile getirmekteydi. (Ki Stalin’in bu doğrultuda pek çok
müdahalesi olmuştur.) Bu yanıtla aynı zamanda sorunun kendisini
aştığı gerçeğinin de altını çizmiş oluyordu. “Öte
yandan,
Stalin kendisine karşı gösterilen bu aşırı bağlılık
gösterilerini durdurma gücüne sahip olsa da bunu yapmamayı tercih
etmiştir.”
propagandası
anti-Stalinizm kampanyasının kurnazca
düzenlenmiş içeriğiyle bağlıdır.
“Stalin'in
kendini çevreleyen kült hakkında ne düşündüğü açık
değildir. Lenin gibi Stalin de halk içinde tevazu ve gösterişsiz
şekilde davranıyordu. John
Gunther 1936
yılında Stalin'in ziyaretçilerine karşı gösterdiği nezaketi ve
iyi davranışı kastederek ‘O âsude görünen
tek diktatör’ diye yazmıştır.[3] 1930'larda
Stalin bazı konuşmalarında liderlerin bireysel önemini azaltan ve
kendisi etrafında oluşan kültü Bolşevik olmayan davranış
olarak niteleyip kötülemiş ve
bireyler yerine daha geniş sosyal güçlerin önemini vurgulamıştır.
Stalin, Lenin'in bir lider olarak çok büyük hürmet görmesi
gerekliliğinin tek nedeninin Lenin'in bu sosyal güçleri anladığını
ve dolayısıyla da Sovyet halkının arzularını nasıl etkin bir
şekilde yönlendireceğini bildiği için olduğunu belirtmiştir.
Stalin'in halk içindeki davranışları kendi kültünü küçümsediği
beyanını destekler niteliktedir. Stalin sıklıkla Kremlin kabul
raporlarını düzelterek kendisi için olan alkışları kısa
kesmiş ve diğer Sovyet liderlerini alkışlatmıştır.[20] Walter
Duranty Stalin
ile yaptığı bir röportajın taslağında kullandığı ‘Lenin'in
otoritesinin mirasçısı’ ifadesini Stalin'in düzelterek
‘Lenin'in sadık hizmetkarı’ olarak değiştirdiğini
bildirir.[3] Ayrıca
1936'da Stalin
kendi adının yer adı olarak verilmesini yasaklamıştır.[21] Gunther
yine de Stalin'in bazen kendisinden üçüncü şahıs zamiri
kullanarak söz ettiğini söyler.[3]”
(Wikipedia)
Makyavelizmde
sınır yok, her şeye bir kulp takılır; bir
gerçek varsa, mızrak
çuvala sığmıyorsa,
ardından ya da öncesinde bu
değerlendirmeleri
etkisizleştirecek
operasyon unsurları zaten devrededir. “İnternet
ansiklopesi”nden aktardığımız bilgilerden
de görüleceği üzere,
Stalin, “Stalin kültü”ne
karşı
mücadeleyi,
“gizli
kapılar” arkasında değil,
doğrudan
kamuoyu önünde, kitleler içerisinde örgütlemiştir.
Stalin
tarihte bireyin rolünü doğru
değerlendirmiş,
ideolojik-kültürel devrim bağlamında bu
sorunu etraflıca
işlemiş;
“kişi kültü” yaratmada gerek oportünist
muhalefetin
ve
Beşinci Kol’un
gerekse de “kızıl
bürokrat”ların
uğursuz
rolünü teşhir etmiştir.
“Önlemede
yetersizlik” bağlamında eleştiriler
yapılabilir
ama yanı sıra meselenin
bir çırpıda, bir kararla aşılamayacak nesnel nedenleri
olduğu
gerçeğini
de
görmek
zorundayız.
Tarihin
akışı, nesnel durumlar tek başına emirlerle,
kararnameler
çıkarmakla aşılamıyor...
Bunu
ancak idealistler düşünebilir.
Rusya’nın
özgün tarihsel gerçeklerini, nesnel ve öznel gerçeklerin
bütünlüğünü dikkate almadan yapılan değerlendirmeler, aslında
tipik bir idealizmden, “her şeye hükmeden tiran Stalin”, “bir
emriyle her şeyi yaptıran Stalin” safsatasından ibarettir. Başka
bir yerde de belirtmiştik; yüksek prestijlerine karşın ne Lenin
ne de Stalin hiçbir zaman, evet, hiçbir zaman kadir-i mutlak bir
güç olmadılar; ki bu olanaklı da değildi. Stalin zamanında
sosyalist inşanın sorunları daha karmaşık, daha ağır ve
kapsamlıydı. Olağanüstü koşullar ve kuşatılmışlık
şartlarında görkemli zafer ve başarılar Stalin önderliğinde
kazanıldı. Proletarya ve halklar nezdinde eşsiz bir sevgi ve
saygıyla anılan Stalin, bu sevgiyi, saygıyı hakketmişti; bu
hakkediş çok değişik toplumsal kategoriler, eğilimler tarafından
istismar edildi. Bu gerçeğin altı çizilmelidir. Büyük önderlik
gerçekliğine karşın Stalin’in azınlıkta kaldığı zamanlar
oldu. Stalin’e rağmen Stalin adına tezgahlar döndü. Stalin’e
rağmen “Stalin putu” yaratıldı. Belirlenen her politikanın,
alınan her kararın, verilen her direktifin tıkır tıkır
uygulandığı bir durum yoktu. Sadece hatırlatıyoruz; örneğin
parti MK kararına rağmen, partinin aşırı üye yapılmasıyla
şiştiği zamanlar yaşandı. Kızıl terör çığırından
çıkarılarak “Stalinizm”e karşı kullanıldı; öyle ki
“mutlak hakimiyet”e sahip olduğu iddia edilen Stalin dahil,
Bolşevik çekirdeğin Molotov, Kaganoviç gibi liderleri giderek bu
terörün hedefi haline getirilebildi; Yagoda, Yejov gibilerin
çekmecelerinde Stalin ve sözü geçen liderler hakkında
hazırlanmış “suç çetele”leri çıktı; saptırılan terör
onların en yakın akrabalarına dek uzandı. Dilin kemiği, gizli ve
açık düşmanın ise bel kemiği yoktur. Konu Stalin ve sosyalizm
olunca salla her türlü iftirayı...
Şu
açıklamayı da okuyalım:
''Konuşma
savaşın
ertesinde
Stalin'e, Sovyetler
Birliği Kahramanı unvanının
verilmesine geldi. Stalin
Sovyetler Birliği Kahramanı ölçütlerine uymadığını söyler.
Bu
unvan kişisel cesaret örneklerine verilmektedir.
'Ben
böyle bir cesaret göstermedim,'
der Stalin.
Ve
yıldızı
kabul etmez.
Yine de portrelerine eklerler. Öldüğü zaman Nişanlar Dairesi
başkanı ona bir altın yıldız verir. Yıldız bir yastığa
iğnelenir ve cenaze töreni sırasında taşınır.
-Stalin'in
sadece
bir yıldızı vardı, Sosyalist Çalışma Kahramanı yıldızı.
Ben
bazen Lenin nişanımı takardım, dedi Molotov. Bir
dönem
Moskova'nın adını Stalin yapmak için sürekli öneriler vardı.
Çok üstelenmişti! Ben
karşıydım, Kaganoviç 'Sadece Leninizm yok, Stalinizm de var!'
diyerek bundan yana çıkıyordu.
Bu
Stalin'i kızdıran bir şeydi.
16.06.1977 '' (Felikx
Çuyev, Molotov Anlatıyor.,
s. 273-274, iba.)
Kişi
olarak Stalin'in ''Stalin kültü''nü teşvik ederek geliştirdiğinin
tek bir kanıtı, evet, tek bir kanıtı bulunmamaktadır. Varsa
buyurun ortaya konulsun. Molotov’un “ömrünün son yıllarında
biraz hoşuna gitmeye başlamıştı” mealinden sözleri nesnel
gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, en nihayetinde Molotov bu
sözlerini doğrulayacak herhangi bir veri de sunmamıştır. Stalin
40’ların sonlarına doğru Molotov’u ve Kaganoviç’i sertçe
eleştirir. Molotov eleştirilere yanıt vermeye çalışırken “Sen
bizim öğretmenimizsin, biz senin öğrencileriniz” sözlerini
Stalin sertçe eleştirir ve “Benim öğrencilerim yok,
hepimiz Lenin’in öğrencileriyiz” yanıtını verir.
"Muhalifler"den,
keza yardakçı takımından, "saman altında su yürüten"
katmanlardan farklı olarak, sıradan kitlelerin dev kazanımlardan
ve başarılardan dolayı Stalin'e (ve partiye) içten, coşkulu,
sarsılmaz bir sevgi duyması tümüyle anlaşılırdır. Bu, “kişi
kültü” değildir. Hak edilmiş sevgidir. İşçi sınıfı ve
halk içtenlikle kendileri için hizmet eden devrimci kadroları,
komünist liderleri her zaman bağrına basmıştır. Sovyet halkı
ve işçisi Stalin putunu değil, gerçek Stalin’i sevmiştir. Ama
bir diğer gerçekte şu ki, kitlelerin Stalin sevgisi, anti-parti,
anti-Sovyet düşmanlar ve yardakçı, çıkarcı kesimler tarafından
istismar edilmiştir. Bu
istismar, bu
yöntem ve politika Marksizm-Leninizm'e, Stalin'e, parti ve
sosyalizme karşı geliştirilen
kirli savaşın
aracı olarak kullanılmıştır.
Elbette
bu alanda
partinin önemli içsel
zaafları
olmasaydı, kişi, parti, devlet kültü bu denli etkin
gelişemeyecekti. Bu kültün gelişmesini tek başına
"Muhalefet"in rolüyle izah etmek saçmalık olacaktır.
"Muhalefet" maddi-toplumsal
koşulların sunduğu olanakları kullanmıştır.
Kişi
kültünün gelişmesinde SSCB'de Stalin önderliğinde kazanılan
devasa başarılardan doğan
zafer sarhoşluğunun
özel bir rolü olmuştur. Her ne kadar Stalin 1930'lu, 1940'lı
yıllarda bu sarhoşluğa ve
tehlikelerine dikkat çekerek ısrarlı bir mücadele yürütmüşse
de, bu mücadele yetersiz kalmıştır. Bu
sarhoşluk bir yanda Stalin'in aşırı yüceltilmesini getirirken,
öte yandan da pek
çok manipülasyonun
aracı olarak
kullanılmıştır.
Stalin
ve parti bu bağlamda yeterli önlemleri alamamak, güçlü bir
mücadele geliştirememekle eleştirilmelidir. O dönem ortaya çıkan
ağır zaaflarda olduğu gibi, kuşkusuz ki bu konuda da Stalin
sürecin siyasal sorumluluğunu taşımaktadır. Dolayısıyla
sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkan bürokratikleşme zaafı,
lider, parti, devlet kültünün gelişmesinde Stalin ve parti
sorumlu tutulmalıdır. Çünkü ülkeyi yöneten onlardı.
Olağanüstü tarihsel koşullar altında inşa edilen sosyalizmin
bağrında gelişen yeni tip bürokratikleşme, "kişi kültü"
kamuflajıyla iç içe gelişti. "Kişi
kültü" (Stalin'in aşırı yüceltilmesi) yeni tip bürokratik
katmanların bilinçli-bilinçsiz
kullandığı bir silahtı. Bu
büyük bir tehlikeydi, daha da önemlisi, bu
tehlikenin sosyalist
ve enternasyonalist
görkemli
başarıların gölgesinde
gelişmesiydi. "Zafer
sarhoşluğu" bir olguydu. Gölgesine sığınan katmanlar bu
silahı
etkili bir silah olarak kullanılabildi. 1952 yılında yapılan 19.
Parti Kongresi Raporu'nda da bu zaaf sert bir tarzda eleştirilir,
eleştiriye rağmen, bu zaaf kapitalist restorasyonu hazırlayan,
örgütleyen kesimleri beslemeye devam etti...
Zafer
sarhoşluğu, devrimci kadroların, komünist partilerin kendilerini
kaybetmelerinin,
ideolojik-siyasal-örgütsel uyanıklıklarını
yitirmelerinin,
özeleştiriden kopmalarının,
kibire batmalarının,
paslanarak çürümelerinin
en tehlikeli
ve en berbat
yollarından birisidir.
SSCB
somutunda bu zaafın parti ve devlet yöneticilerini zayıf
düşürdüğünü, siyasi uyanıklığını zayıflattığını,
oportünist ve bürokrat öğelerin, kesimlerin, ekiplerin,
hiziplerin kendilerini gizleyerek
burjuva hedeflerine yürüyüşüne hizmet ettiği kesindir.
Belirtmek
gerekir ki, mesele Leninizm ve sosyalizm düşmanlığı değilse, bu
durumda eleştiri ve özeleştiri, devrimci ve Leninist olmak
zorundadır. Topyekün reddiye senaryoları yazmak ve dizileri
çekmek, olsa olsa sınıf bilinçli düşmanın işi ve ona
güdümlenen iradesi kırılmış, umudunu yitirmiş, kendini
kaybetmiş çevrelerin ve aydınların işi olabilir. Tarihte,
zaaflardan, kirliliklerden vb. azade, sütten çıkmış ak kaşık
misali devrimler, sosyalist inşalar beklenmemelidir; yapılacak tek
şey, çıkarılacak dersler ışığında aynı ya da benzer
zaafları tekrarlamamaktır...
Farklı
örneklerle devam edelim.
“ Günümüz
tarihinin en önemli figürü olarak Stalin’den söz ederken, onun,
aynı zamanda büyük bir bilim adamı olduğunu gerçeğini de
gözden kaçırmamalıyız. Stalin toplumbilimine doğrudan katkıda
bulunmakla kalmadı, bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde
yeni, giderek yayılan halk biliminin yaratılmasında, bilim ve
tekniğin her koluna devinim gücü ve gelişme olanağı sağladı.
Stalin’in
bilimin gelişimine katkısı, sosyalizmin inşacısı ve koruyucusu
olarak yarattığı büyük eserden ayrılamaz.” diye yazan değerli
bilim insanı Bernal şöyle devam eder:
“Stalin,
işbirliği ile çalışmanın ve ikna yöntemlerinin gereğini,
örnekler göstererek, uyarılarda bulunarak, defalarca vurguladı ve
yöneticilerin buyurgan bürokratik pratiğini kınadı. O, Hitler'i
kaçınılmaz sona götüren içi boş 'Führer Prinzip'e yalnızca
küçümseyerek bakıyordu. ( J.D.Bernal, Marksizm ve
Bilim, PDF, s. 97, Birinci Basım: Mart 2007, Evrensel Basım
Yayın)
“
‘Herkesçe
kabul edilmelidir ki, diye yazıyordu (Stalin-bn.),
‘hiçbir bilim, fikir mücadelesi olmadan, eleştiri özgürlüğü
olmadan gelişip ilerleyemez. Ne var ki, herkesçe bilinen kural
görmezden geliniyor ve saygısızca ayaklar altına alınıyordu.
Dar bir yanılmaz yöneticiler grubu çıktı ortaya, bunlar her
türlü olası eleştiriye karşı önlemlerini aldıktan sonra,
kendi bildiklerini okudular ve akıllarına eseni yapmaya
başladılar.’ ” (Concerning Marxism in Linguistics [Dilbiliminde
Marksizm Üzerine], Soviet News, Londra, sf. 22) (Age.,
s.
100)
"
'Fransız yazar Henri Barbusse, 'Stalin, kendi hanesine yazılması
gereken çok büyük başarılar kazanmış olmakla birlikte,
sistemli
bir biçimde bütün ilerlemeleri Lenin’in hanesine yazmaktadır.'
”
demektedir.
(Alıntılayan,
Stalin,
Söylence ve Gerçek, ‘Kişiye
Tapınma’ -1934-52-
Bill
Bland tarafından
Mayıs 1991’de Stalin Derneği’ne sunulan tebliğ, iba.)
B.
Bland’ın çalışmasından, kendi kültünü yaratmak isteyenlere
karşı Stalin’in verdiği yanıtları, aktarmaya devam edeceğiz.
“
'Doğrusunu
isterseniz yoldaşlar, bana yapılan övgülerden yarısını bile
hak etmiyorum. Beni hem Ekim Devrimi’nin kahramanı, hem Sovyetler
Birliği Komünist Partisinin lideri, hem Komintern’in lideri,
mucizevi bir kişi olarak gösteriyorlar. Bunların hepsi
saçmalık yoldaşlar, gereksiz abartmalar. Genelde ölmüş
devrimcilerin tabutunun başında böyle konuşulur. Ama benim ölmeye
niyetim yok...
Ben
aslında Tiflis’teki demiryolu atölyelerinin önde gelen
işçilerinin öğrencilerinden biriydim, hâlâ da öyleyim.''
Kolektifleştirme,
kulakların sınıf olarak yok edilmesi (İkinci Ekim Devrimi)
sürecinde parti politikasına aykırı sapmalara, aşırılıklara
karşı yazdığı makaleyle ilgili olarak söylenenlere, Nisan 1930
tarihli açıklamasında şu yanıtı verir Stalin:
''
'Başarı sarhoşluğu' yazısının Stalin’in kendi girişimleriyle
yazıldığını düşünüyorlar. Bu, kesinlikle saçmalık. MK’da
kişisel inisiyatif kullanıp böyle bir şey yapacak kimse yok. ''
“Ağustos
1930:
'Bana
gelince, ben sadece Lenin’in öğrencisiyim ve
hayatımın amacı, ona layık bir öğrenci olabilmek...
Marksizm,
ön plana çıkmış ya da tarihi değiştirmiş kişilerin rolünü
tamamen reddetmez... Büyük insanlar sadece şartları doğru bir
şekilde anlamakla kalmazlar, onları nasıl değiştireceklerini de
bilirler. Eğer bu şartları anlamazlar ve düşüncelerini hayata
geçirecek bir biçimde değiştirmek istemezlerse, DonKişot
konumuna düşerler...
Hayır,
kararlar tek başına alınamaz. Tek başına alınan kararlar her
zaman ya da neredeyse her zaman, tek taraflı kararlardır. Her
kurulda, her kolektif yapıda fikirlerinin dikkate alınması gereken
insanlar vardır. Her kurulda, her kolektif yapıda yanlış da olsa
görüşlerini dile getirebilecek insanlar vardır. Üç devrim
tecrübesi bize, kolektif olarak gözden geçirilip düzeltilmemiş
100 karardan 90’nının tek taraflı
olduğunu gösterdi...
Emekçilerimiz
hiçbir zaman, hiçbir koşul altında tek kişinin
yönetimine maruz kalmadı. Oldukça önemli
yetkililer, emekçi kitleler onlara olan güvenini kaybeder
kaybetmez, emekçi kitlelerle bağları kopar kopmaz gözden düşerler
ve bir hiçe dönüşürler.'' (J.V.
Stalin. Alman yazar Emil Ludwig’le görüşme. // Aynı eser. s.
105-107 ve 110. İba.)
Jakoben
diktatörlüğün liderlerinden
S.
Just,
“Herkes yönetme sevdasında. Kimse yurttaş olmak istemiyor. ...
Hepsi
de devrimci gibi davranarak, bağımsızlık ve mutlak güçler elde
ediyor, sanki devrim gücü kendilerindeymiş gibi...
Hükümet devrimcidir ama, yetkili
kişiler, gönülden yürekten devrimci değiller.
Kendilerine ‘Uygula!’ denilen tedbirleri uyguladıkları için
devrimcidirler. Kendi
başlarına devrimci gibi davranırlarsa, o zaman zorbalık olur bu,
halkın yıkımına yol açar.”
eleştirisini yapar ve “Onun için yetkili kişilerin yetki
sınırlarını
kesin olarak belirleyin! Çünkü insan kafasının sınırları
vardır. Dünyanın da kendi sınırları vardır.” sert uyarısını
yapar. Bu
uyarı ve eleştiriden öğrenmek lazım...
Stalin,
belirsiz, sınırsız, kendi kültüne endeksli bir teori ve pratiğe,
yetki gücüne dayanmadı hiçbir zaman. Kendisini
sınıfın, Lenin’in, partinin üstünde ve
dokunulmaz
görmedi. Ama
O,
kendilerini
her şeyin üzerinde gören tiplerin
her yerde
ve
her
düzeyde olduğunun
farkındaydı.
O,
“gönülden
yürekten devrimci” olmadıkları
halde, kendisiyle birlikte yürümek zorunda kalanların da
farkındaydı ve O, bu kadroların “Bolşevik
mayadan yoksun”
olduklarını kavrayacak kadar siyasi uyanıklığa sahipti.
Stalin
(ve
sağlam Bolşevik çekirdek)
“Stalin dalkavukları”na,
kızıl
bürokratlara
karşı mücadele etti ve
partiyi eğitmeye çalıştı.
Ancak,
anlaşılıyor ki, bu tasfiyeci bürokratik eğilim, Stalin’in
görebildiğinden daha derin, daha kapsamlıydı... Buna
karşın O, kendisini “günümüzün
Lenin’i”, “eşi-benzeri olmayan dahi” ilan edenlere karşı
sürekli mücadele etti.
Aynı
kaynaktan aktarmaya devam ediyoruz:
“Mayıs
1933:
'Robins:
Sizi ziyaret edebilme imkânını bulabilmiş olmak benim için büyük
bir onur.
Stalin:
Çok önemli bir şey değil. Abartıyorsunuz.
Robins:
(gülerek) Benim için en ilginç olan Rusya’nın her yerinde
Lenin-Stalin isimlerine birlikte rastlamış olmak.
Stalin:
Bu konuda da abartıyorsunuz. Ben Lenin’le nasıl aynı
seviyede olabilirim?'' (V.İ.
Stalin. Albay Robins'le 13 Mayıs 1933 tarihinde yaptığı görüşme.
(Kısa kayıt) // Aynı eser, s. 260)
“Şubat
1938:
'Stalin’in
çocukluğu hakkında öyküler' isimli kitabın basılmasına
kesinlikle karşıyım.
Kitapta
fazlasıyla gerçekle tutarsızlıklar, çarpıtmalar, abartmalar ve
gereksiz övgü var. Yazar ancak masallarda, saçma öykülerde
rastlanabilecek gereksiz abartmalara başvurmuş (bunları
iyi niyetinden yapmış olabilir). Yazar için üzgünüm ama
gerçekler değiştirilemez.
Ama
ana mesele bu değil. Ana mesele Sovyet çocuklarının (ve
genel olarak insanlarının) bilincinde kişi, önder, kusursuz
kahraman kültü yaratma eğiliminin olması. Bu çok
tehlikeli ve zararlı. 'Kahraman' ve 'kitle' kuramı
Bolşeviklerin kuramında değil Sosyalist Devrimci (SR) kuramda
vardır. 'Kahramanlar halkı yaratır, onu kitleden halka dönüştürür'
der SR’liler. 'Halk kahramanları yaratır' diye karşılık
verir Bolşevikler, SR’lilere. Kitap SR’lilerin değirmenine su
taşıyor. Sosyalist devrimci partililerin değirmenine su
taşıyan her kitap Bolşevizme zarar verir.
Bu
kitabın yakılmasını tavsiye ediyorum.'' (J.V.
Stalin. Komsomol MK’ya Detizdat hakkında mektup) (İba.)
“Edebiyat
alanındaki ödüllere isim verme fikri ilk olarak Gorki’den çıktı.
Stalin’in SBKP(B) MDK ve MK birleşik genel toplantısında (7-12
Ocak 1933) yaptığı konuşmayı gazetede okuyan yazar çok coşkulu
bir mektup yazdı.
16
Ocak 1933:
'Sevgili
Josef Vissarionoviç!
'İç
Savaş Tarihi' ile ilgilenen Sekreterya personeli ilk dört cilt için
materyal seçimini tamamladı.
Editörlerin,
yazarların bu materyalleri işlerken izleyecekleri yolu artık
onaylamaları gerekiyor ve bu konuda yardımınızı rica ediyorum.
Yazarlar taslak metni 31 Marta kadar teslim etmek zorundalar. Sizden
çok rica ediyorum: lütfen bu işin yapılmasını sağlayın!
Editörlerin bu çalışmayı sabote ettikleri izlenimine
kapılıyorum.
Genel
toplantıda yaptığınız etkili ve anlamlı konuşmayı büyük bir
keyif ve hayranlıkla okudum. Emekçilerden çok güçlü bir yankı
getireceğinden kesinlikle eminim. Patlamaya hazır fırtına öncesi
sakinliğinde bir konuşmaydı, geçmiş yıllarda yakaladığımız
ilerleme rüzgârı sözcüklerin yarattığı o sakin havayı
dağıtacak, esip gürleyecek gibiydi. Hiçbir övgüye ihtiyacınız
olmadığını biliyorum ama sanırım doğruları söyleme hakkım
var. Büyük bir insan, gerçek bir lidersiniz ve Sovyetler Birliği
proletaryası başlarında mantığı kuvvetli, enerjisi tükenmeyen
ikinci bir İlyiç olduğu için çok mutlu. Sizi kutluyorum, sevgili
ve saygıdeğer yoldaş.
L.
Peşkov (Gorki).'
Gorki
mektubu yazdığı kâğıdın arkasına iki ekleme yapmış ve
bunlardan İkincisinde şöyle diyor:
''Aleksey
Tolstoy komedi dalında Sovyetler Birliği çapında bir yarışma
planlıyor, bu yarışma hakkında bir karar taslağı hazırlamanızı
arz ediyorum.
Yazarlar
arasında büyük bir heves ve çalışma isteği hissediliyor, bu
yüzden bu yarışma iyi bir sonuç verebilir. Ama tüm ülke çapında
yapılacak bir yarışma için yedi ödül az, en az 15 ödül
verilmeli ve birincilik ödülü 25 bin olmalı -Tanrının cezaları,
parasız bir şey yapmazlar!- ve bu girişimi siz başlattığınız
için, ödüller Stalin adına verilmeli.
Ayrıca:
Neden sadece komedi? Dram dalında da ödül verilmeli...
Sizi
bu konuyla meşgul ettiğim için özür dilerim.
A.L
(Gorki).'
Stalin
3 Şubat 1933 tarihinde Gorki’ye cevap gönderdi:
'Sevgili
Aleksey Maksimoviç!
16.1.33
tarihli mektubunuzu aldım. İçten sözleriniz ve 'övgüleriniz'
için teşekkür ederim. İnsan ne kadar rahatsız olsa da 'övgülere'
kayıtsız kalamıyor. Benim de bu konuda diğer insanlardan farklı
olmadığım belli oluyor...
3.
Komedi (ve dram) yarışmasını birkaç gün içinde düzenleyeceğiz.
Tolstoy’un önerisini geciktirmeyeceğiz. Tüm taleplerinizi kabul
ediyoruz. Ama ödüllerin Stalin adına verilmesine kesinlikle
(kesinlikle!) karşıyım.
Saygılarımla!
J.Stalin.'' (Alıntı: Vasiliy
Soyma. “Yasaklı Stalin”. - Yay:OLMA-PRESS. 2005, s. 20-21. )
(İba.)
Stalin
hakkında her türlü iftira atılmıştır. “Kendine tapınan
Stalin”, “zorla kendi kültünü yaratan Stalin” vs. gibi
iddialar kara propagandanın eseridir.
Liderin
dışında başka gerçeklik olmadığı, liderin otoritesinin mutlak
ve sorgulanamaz olduğu propagandasının arkasına sığınanlar,
faşist-totaliter SSCB tablosu çizmektedirler.
Şu
açıklamaları birlikte okumaya devam edelim.
“J.V.
Stalin, Kısa Biyografi"
Stalin'in
‘Kısa Biyografi’ye yaptığı düzeltmeleri yayınlayan V. A.
Belyanov altını çiziyor:
Stalin
hayranları, aralarında kitabı hazırlayanların iltifatlarının
da olduğu sayısız abartılı ifadenin
(‘Stalin'in önderliğinde’, ‘deha’
vb.) üstünü çizen liderin alçakgönüllülüğünün
kanıtlarını bulabilirler.’
‘Stalin,
kadınların oynadığı rolün vurgulandığı paragraf da olmak
üzere ‘Kısa Biyografi’ de pek çok değişiklik yaptı:
Stalin'in
bu dönemindeki, büyük sorunların çözümü için tüm halkın
seferber edilmesi gereken sanayileşmenin ve kolektivizasyonun ilk
dönemdeki en büyük başarılarından biri de kadın konusunu,
kadın emeği, işçi ve köylü kadınlar ekonomik, sosyal ve
politik hayattaki rollerini gündeme getirmesi ve gerekli seviyeye
çıkardıktan sonra doğru çözümü uygulamasıdır.’
L.
V. Mansimenkov, Hruşçov’un, Stalin’in ‘Kısa Biyografi’de
yaptığı düzeltmeleri çarpıtarak anlattığını belirtiyor:
Hruşçov’un
bu tezinin aksine... Leninist ilkeleri yücelip Stalin kültü
ideolojisini oldukça geri planda tuttu. Tüm ‘Stalin
ilkeleri’ çıkartıldı... Stalin, 1950 yılında kendi
talimatıyla hazırlanan Lenin biyografisinin taslak metninde
kurulmuş olan Lenin-Stalin paralelliğinin seviyesini düşürdü...
N. S. Hruşçov , P.N. Pospelov, M.A. Suslov, L.F. Ilyiçev
ve ‘buzların dönemleri’ döneminin diğer ideologları
anlaşabilir nedenlerden ötürü ne konuşmalarında ne de
yazılarında bu düzeltmeden hiç bahsetmediler...’
(‘Stalin,
Kendisi Hakkında. Kendi Biyografisinde Yaptığı Düzeltmeler’
SBKP MK Üzvestiya, 1990; sayı 9, s. 113-129)”
"‘Kısa
Tarih’ çalışmasına
katılanlardan
biri olan V.D. Moçalov,
Stalin'in kitabın
ilk haline sert eleştiriler getirdiği
iki toplantının
kayıtlarını
verdi:
Bir
sürü hata var. Bu hiç hoş değil, Sosyalist Devrimci Parti (SR)
tavrı.
Benim savaşı daimi faktörleri
hakkında
ve diğer konularda ortaya koyduğum bazı ilkeler var. Ama
sanki, Lenin sadece sosyalizmden bahsetmiş, komünizm hakkında
hiçbir şey söylememiş gibi, komünizmin ilkelerini de ben
koymuşum gibi görünüyor. Komünizm konusunda da konuşmalar
yaptım ama
ilkelerini ben
koymadım. Ayrıca
ülkenin sanayileşmesi, tarımın
kolektifleştirilmesi vb. konularda da ilkeleri ben koymuşum gibi
görünüyor.
Ama ülkemizin sanayileşmesi, ayrıca bununla bağlantılı tarımın
kolektifleştirilmesi gibi konularda ilkeleri belirleme başarısı
Lenin’e
aittir.
Bu
biyografide övgüler, kişinin oynadığı rol çok abartılmış.
Bu
biyografiyi okuyanlar ne düşünür? Benim
önümde diz çöküp bana tapınmayı...
Bakü
hakkında, ben oralara gidinceye dek Bolşeviklerin hiçbir şey
yapmadığı ama ben gider gitmez her şeyin bir çırpıda değiştiği
söyleniyor. İsteyen
inansın, istemeyen inanmasın! Gerçekte böyle mi oldu
sanıyorsunuz? Gerekli
kadroları oluşturmak gerekti.
Bakü'de Bolşevik kadrolar oluşturuldu. Konuyla ilgili konuşma
yaptığım
yerlerde bu insanların adını söyledim.
Başka
bir dönem için de aynısını yaptım. Dzerjinskiy, Frunze,
Kuybıyşev o dönemi yaşadılar,
o dönemde hizmet ettiler
ama sanki bu insanlar hiç varolmamış gibi onlar hakkında hiçbir
şey yazmıyorlar...
Aynı
şey Vatanseverlik Savaşı Dönemi için de geçerli. Yetenekli
kişileri toplayıp bir araya getirmek, çelik gibi sertleştirmek
gerekiyordu... Bu insanlar Kızıl Ordunun yüksek komuta
kademelerinde bir araya geldiler.
K endimi
hep Lenin'in öğrencisi olarak gördüm ve hala
da
öyle görüyorum.
Bunu Ludwig'le yaptığım
o meşhur söyleşide açıkça söyledim...
Ben
Lenin'in öğrencisiyim.
Lenin bana öğretmenlik yaptı,
bunun tersi kesinlikle doğru değil. O yolu açtı, biz de onun
açtığı yolda ilerliyoruz.’
”
Devam
edelim aynı çalışmadan aktarmalarımıza:
“İngiliz
Fabyanları Sidney ve Beatrice Webb, anıtsal Soviet Communism:
A New Civilisation adli kitaplarında Stalin’in diktatörlük
iktidarı uyguladığı yolundaki görüşleri şiddetle
reddetmekteydiler:
‘Bazan,…
devletin tümüyle tek bir kişinin, Jozef Stalin’in iradesine
bağlı olarak yönetildiği ileri sürülmektedir.
“Öncelikle;
Mussolini, Hitler ve diğer çağdas diktatörlerden farklı olarak
yasaların Stalin’e yurttasları üzerinde herhangi bir
otorite kullanma yetkisi vermediğini kaydetmek gerekir. Hatta
Stalin, Amerikan Anayasasının dört yılda bir birbirlerini izleyen
baskanlara verdiği genis yetkilere de sahip değildir… Stalin…
SSCB’nin Baskanı değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır…
Hatta o bir Halk Komiseri, yani bir Hükümet üyesi de değildir…
O… Parti’nin Genel Sekreteridir…”
“Biz,
Parti’nin tek bir kişinin iradesine bağlı olarak yönetildiğini
ya da Stalin’in böyle bir konuma sahip olmayı iddia edecek ya da
isteyecek türden bir insan olduğunu sanmıyoruz. Kendisi, böylesi
bir kişisel diktatörlüğü çok açık bir biçimde yadsımıştır;
ki bu,… bizim olgulardan edindiğimiz izlenimlerle kesinlikle
uyuşmaktadır.
“SSCB’nin
Komünist Partisi, kendi örgütlenmesi için betimlemiş olduğumuz
örüntüyü benimsemiştir… Bu tarzda kişisel diktatörlüğün
yeri yoktur. (Bu örüntüde- G. A.) ayrıntılı önlemlere hedef
olan kişisel kararlara güven duyulmaz. Önyargı, öfke,
kıskançlık, kibir ve
diğer aksiliklerden kaynaklanabilecek hatalardan kaçınabilmek
için… bireyin her zaman, konuyu açıkyüreklilikle tartışması
olan ve kendilerini de alınan kararlardan ortaklaşa sorumlu kılan
eşit düzeydeki çalışma arkadaşlarının onayını edinme
zorunluluğu yoluyla denetim altında tutulması istenir.
“Stalin…
sık sık… kendisinin, Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin
kararlarını yaşama geçirmekten öte bir şey yapmadığına
işaret etmistir…
“Çıplak
gerçek şudur: Son on yılda, sözümona Stalin’in diktatörlüğü
altında bulunan SSCB’nin yönetiminin incelenmesi, önemli
kararların, genellikle diktatörlüklerin erdemleri sayılan
hızlılık, zamanındalık ya da gözükara inat gibi belirtileri
sergilemediğini göstermiştir. Tam tersine Parti çoğu zaman o
denli uzun ölçüp biçmelerden sonra eyleme geçmiş ve tartışmanın
sonuçları bazan o denli hararetli ve kırıcı olmuştur ki,
bunların formülasyonu, üzerlerinde duraksama ve güven
eksikliğinin izlerini taşımışlardır… Bu politikalar… komite
denetiminin işaretlerini sergilerler.’ (Sidney
& Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation,
Londra, 1936, s. 431, 432, 433, 435) (İba.)
Stalin
üzerine yazdığı düşmanca biyografide Isaac Don Levine şöyle
diyor:
‘Stalin
şan-şöhret pesinde değildir. O debdebeden nefret eder. O kamu
önünde gösterişe karşıdır. İsteseydi büyük bir
devletin sahip olduğu tüm törensel kıyafet ve rütbeleri
edinebilirdi. Ama o arka planda kalmayı tercih eder.’
(I. D. Levine, Stalin: A
Biography, Londra, 1931, s. 248-49)
Lyons
Stalin’e şu soruyu sordu:
‘Siz
bir diktatör müsünüz?”
‘Stalin,
sorunun saçma olduğunu ima edercesine gülümsedi:
‘Hayır’
dedi yavaşça. ‘Ben bir diktatör değilim. Bu sözcüğü
kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve Komünist Partisi’nin
yöntemlerini anlamıyorlar. (Bizde- G. A.) herhangi bir kişi ya da
kişi grubu kendisini dayatamaz. Kararlar Parti tarafından alınır
ve onun organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro tarafından
yaşama geçirilir.’ (E.
Lyons, adigeçen yapit, s. 203)
Stalin’e
şiddetle karşı olan Finli revizyonist Arvo Tuominen, The
Bells of the Kremlin adlı kitabında Stalin’in kişi olarak
kendini silikleştirmesi konusunda şu yorumu yapıyor:
“Stalin
konuşma ve yazılarında her zaman arka plana çekilir,
sadece komünizmden, Sovyet iktidarından ve Parti’den söz eder ve
kendisinin gerçekte düşüncenin ve örgütün temsilcisi olduğunun
altını çizmekle yetinirdi…
‘Ben
Stalin’de hiçbir zaman bir kibir izine rastlamadım.’
(A. Tuominen, The Bells
of the Kremlin, Hanover (New Hampshire, ABD), 1983, s. 155, 163)
Grover
Furr, “Hruşçov’un Yalanları” hakkında yazdığı
kitapta (ve diğer çalışmalarında) Troçkist, Kruşçevci,
emperyalist propaganda aygıtının Stalin hakkındaki iftiralarını
genişçe ele alırken, “Kişi kültü” meselesi hakkında da bir
dizi veriyi ve yeni veriyi derli toplu ortaya koymaktadır. Furr’un
çalışmaları önemlidir, incelenmelidir. Furr eleştirel
dersler çıkarmada elbette yetersiz kalmakta, bu, eleştiri
konusu yapılabilir ama, özellikle de 1990’lar sonrası Stalin
bağlamında özel bir çalışmaya yönelmiş olması son derece
değerlidir. Arşivlere girme ve dayanma bakımından bu çalışmalar
önemsenmelidir.
Stalin
“Benim kişiliğim etrafında yaratılan abartılı, aşırı
derecede hayranlığa” karşıyım, bunu engellemek için defalarca
müdahale ettim ama “sonuç alamadım” diyor.
Örneğin
“55. doğum günüm için bir kutlama yapmak istediler. SBKP (B) MK
aracılığıyla bunu yasakladım.” Kendi etrafında örülmek
istenen “kişi kültü”nü “Adı çıkmış
kültürsüzlüğümüzün bir görünümü” saptamasını
yapıyor. 55. doğum günü kutlanması önerisinin “Zararlı
ve partimizin ruhuna uygun olmayan ‘kişi kültü’nü
güçlendirecek bu tür uygulamalara karşıyım.” yanıtını
verir.
“Başarılı
olan her partide, partiye sokulmaya çalışan yabancı öğeler,
kariyeristler vardır. O partidekilere benzeyerek kendilerini
korumaya çalışırlar- büstler dikerler,
inanmadıkları sloganları yazarlar.” diyor.
Örneğin
Stalin’in 70. doğum günün kutlama taleplerine ret yanıtı verir
(ancak MK karar alarak doğum günü etkinliği yapar).
Stalin
“sınırsız yetkiye sahip, kendi keyfince kararlar alan, parti ve
MK disiplinini hiçe sayan, kendini partinin üstünde gören bir
zorba, bir diktatör, kişisel diktatörlük için mücadele eden”
bir küçük burjuva olmadı hiçbir zaman.
Onu
yakından tanıyan ve savaş sürecinde Başkomutanlığı altında
çalışan pek çok generalin, anılarında, Stalin’in kolektif
çalışmaya, kolektif akla ne denli önem verdiğini, kişisel
olarak kendini dayatmadığını, aksine, yanlışları
gösterildiğinde de özeleştirel davrandığını anlattığını
biliyoruz. Deutscher’in Troçki ve Stalin’in önderlik ve
çalışma tarzını kıyaslarken anlattıkları da Stalin’in
kolektif çalışma ve kolektif birleştiricilik bakımından
olağanüstü yeteneğini yansıtmaktadır.
Örneğin;
“Savaş
yıllarında Stalin’le çok yakın çalışan Mareşal S. M.
Ştemenko ‘Savaş Yıllarında Genelkurmay’ isimli hatıralarında
vurguluyor:
‘Stalin’in
savaşta karşılaşılan en önemli sorunlar hakkında tek başına
çözmeyi hiç sevmediğini söylemeliyim. Bu karışık alanda
kolektif bir çalışma yapmak gerektiğini iyi anlamıştı, askeri
konularda yetkililere danışırdı, hepsinin görüşlerini
değerlendirirdi ve herkes görüşünü belirtmekle yükümlüydü.”
(Aktaran G. Furr, Hruşçov’un Yalanları, s. 316)
Stalin’i
“zorba ve diktatör” ilan eden ama her zaman Stalin’e
yaltaklanan Kruşçev soytarısına gelince, inisiyatifi ele
geçirince nasıl da kendi kültünü geliştirmek istediğini,
entrika üstüne entrika örgütleyerek zorbaca kişisel
diktatörlüğünü inşa etmeye çalıştığını, böylece nasıl
teşhir ve tecrit olduğunu anlatan pek çok kanıt ve değerlendirme
vardır.
Kolektif
önderlik yeteneği Stalin’in çok temel nitelik ve yeteneğiydi.
Peki
soytarı Kruşçev?
Buyurun
birlikte okuyalım:
“MK
Genel Toplantısı 14 Ekim 1964 günü başladı. Brejnev, gündemde
SBKP MK birinci sekreteri Hruşçov’un uygunsuz davranışları
yüzünden
MK Başkanlık Heyetinde olağandışı bir durum olduğunu
belirterek
toplantıyı açtı.
Sonra M. Suslov uzun bir konuşma yaptı.
Hruscov yoldaşın parti ve devlet yönetiminde
uyguladığı yanlış yöntemler
yüzünden
son zamanlar MK ve Başkanlık Heyetinde olağandışı durumların
oluştuğunu vurguladı. Hruşçov,
Lenin'in kolektif
yönetim ilkesini çiğneyerek en önemli devlet ve parti sorunları
konusunda tek başına karar alıyordu.
Suslov, Hruşçov'un
en önemli konularda
bile kendi
öznel ve çoğunlukla
yanlış bakış açısıyla tek başına karar aldığını
ekledi.
Hiç
hata yapmadığını, doğruları
bir tek kendisinin bildiğini
düşünüyordu.
Hruşçov, görüşlerini beğenmediği herkese
insan onurunu zedeleyen, küçümseyici ve aşağılayıcı lakaplar
takıyordu. Bunun sonucunda
kolektif
yönetim
fiilen
imkansız hale gelmişti.
Ayrıca
Hruşçov
yoldaş sistematik olarak komplolar kuruyor, Başkanlık Heyeti
üyelerini birbirine düşürmeye çalışıyordu.
Hruşçov yoldaşın son
yıllarda sorunların
görüşülmesi
için MK Genel Toplantıları yerine beş altı bin kişinin
katıldığı ve kürsüye çıkanların Hruşçov yoldaşı övdüğü
Tümbirlik Konferansları düzenlemesi,
MK ve Başkanlık Heyetinin denetiminden kaçtığının bir
kanıtıdır.”
(Aktaran
G. Furr,
age., s.317, iba.)
Modern
revizyonistlerin değişik kanatları arasındaki çatışma bir
yana, Kruşçev’in gerçeği bu. Molotov, Kaganoviç gibi eski
Bolşevik liderlerin açıklamalarında da bu gerçeğin altı
çizilmiştir. Yazı dizimizin değişik bölümlerinde Kruşçev’in
Stalin hakkında neler söylediğini ele almıştık. Girmeyeceğiz
ama bu pislik kendi bastırılmış özlemlerini, isteklerini, zorba
karakterini, kolektivizm düşmanı ruhunu, aşağılık entrikacı
niteliğini iktidarlaşmaya gidiş sürecinde ve 20. Kongre ile
iktidarlaşmasından sonra açıkça ortaya koymuştur.
Stalin,
her fırsatta parti ve MK’nın kolektif önderliğini vurgular,
yazılan veya önerilen bir dizi karar ve kitap çalışmasında
Stalin’i öne çıkaran, dizginsizce övgüler dizen ifadelere,
anlayışlara, külte karşı mücadele eder.
Stalin’in
dört istifa girişiminin öyküsü onun “zorbalığı”nın,
“kişisel diktatörlük” peşinde koşan, kendi kültünü
yaratmak için her şeyi yapan bir lider olduğunun değil,
olmadığının çarpıcı kanıtıdır. İktidar koltuğunu ele
geçirip, sıkı sıkıya yapışarak, her türlü entrikayı
çevirerek, istifanın “iddiasızlık olduğu” teorisini yaparak,
önderliklerini ebedi gören garip insanları gördükçe, Stalin’in
değerini daha iyi anlamaktayız.
“Genel
sekreterlik” kurumunun kaldırılmasında ısrar eden ve bunu
başaran da Stalin’dir. Bu kurumun kaldırılmasından sonra
Stalin sadece MK sekreterlerinden birisidir ve “Birinci
sekreter”dir. Bu kurumun tasfiyesinden sonra da parti genel
başkanı gibi ünvanları da almamıştır. Stalin hiçbir zaman
“ben önderim”, “beni önder ilan edin”, “ben stratejik
önderim, beni stratejik önder ilan edin” gibi garip, saçma
sapan, burjuva revizyonist, kariyerist, kişi kültü geliştirmeye
çalışan biri olmamış; genel sekreterlik, parti başkanlığı
vs. gibi ünvanlar peşinde koşmamış, bu tür anlayış ve
yönelimlere beş paralık önem vermemiş, kişi kültünü
de yerden yere çalmıştır.
Dimitrov,
Günce’sinde Stalin’in olduğu bir toplantıda (yıl 1937)
Stalin’in konuşmasını özetler. Stalin diğer şeylerin yanı
sıra, “orta kadrolar”ın önemi üzerinde durur. Dimitrov, söz
alır ve Stalin’in bir dahi olduğunu söyler ve “Stalin
ile bağlı olarak düşünmeden, Lenin’den söz edilemez!” der.
Bunun üzerine Stalin şunları söyler:
“Benim
yoldaş Dimitrov’a büyük saygım vardır. Biz onunla arkadaşız
ve arkadaş kalacağız. Ama ben dediklerini kabul etmiyorum. O
hatta Marksistçe konuşmadı. Davanın zaferi için uygun
şartlar gereklidir, önder ise bulunur. Doğru yolu göstermek
yeterli değildir... Asıl olan, orta kadrolardır...” (Günlük-1,
s. 175, iba.)
Bunun
üzerine Kruşçev, “Bizde mutlu bir uyum var; hem ulu
önder, hem orta kadrolar.” der. Kruşçev, “Bolşevik mayalı
olmayan” bu zat-ı muhteremdir; Stalin’i “ulu önder” ilan
eden, “Marksizm-Leninizm-Stalinizm” ideolojisi diye konuşmalar
yapan bu sürüngen, 1956’ya gelince Stalin’i baş düşman ilan
etmişti... Modern revizyonist karşı devrimin örgütlenmesinde
Kruşçev ve Mikoyan öne çıkan iki figürdür. Molotov bu ikilinin
Stalin’e dalkavuklukta öne çıkan iki isim olduğunu söyler.
Dimitrov
anlatıyor:
“26
Nisan 1939” tarihinde, çağrı üzerine Kremlin’de bir toplantı
yapılır. “Toplantıya katılanlar: Stalin, Molotov, Kaganoviç,
Voroşilov, Mikoyan, Jdanov ve Dimitrov.
1
Mayıs çağrı metni üzerine konuşulur. Stalin Dimitrov’a sorar:
“‘Siz bu çağrıyı gördünüz mü?” Dimitrov “metnin son
şeklini; hayır. Ama o, kolektifin bir eseridir, yoldaş Man(ulski)
yazı işleri heyetinin başıdır.
Çağrıda,
Stalin’e övgüler yöneltilen yerlerle ilgili olarak, özellikle
şu sözler dolayısıyla.
‘Yaşasın
bizim Stalin’imiz! Stalin, barış demektir! Stalin, komünizm
demektir! Stalin bizim utkumuzdur!’
Y(osif)
V(isarionoviç):
Manuilski
dalkavuktur! O, Troçkiciydi!
Troç(kiciler)
çetesinin tasfiyesi sırasında susuyor, hiç konuşmuyor diye
kendisini eleştiriyorduk, o ise yağcılık yapmaya başladı!
Bu, çok şüphe uyandırıcı bir durum!
...
Onun
Pravda’da çıkan Stalin ve Dünya Komünist Hareketi başlıklı
yazısı, zararlı bir provokasyon yazısıdır.” (bDa.)
Konuşma
sürer.
Günce’de
şunlar yazılır aynı toplantıyla ilgili:
“Y(osif)
V(isarionoviç), ‘Marks-Engels-Lenin-Stalin’in Bayrağı Altında’
sloganını kabul etmezken, yalnızca ‘Marks-Engels-Lenin!’
biçiminde kalmasına razı oldu.” (Günlük-1,
s. 236-237)
“Haziran
1933'te Yaşlı Bolşevikler Derneği yönetimi dernekte açacakları
‘İç Savaş yıllarında Yoldaş Stalin'in faaliyeti’ konulu
sergi için Stalin'den
fotoğraf malzemesi istedikleri zaman Stalin dilekçenin üzerine
şöyle yazar: ‘Ben buna KARŞIyım,
çünkü bu türden çıkışlar partimizin çizgisine uymuyor.’
”
“1935'te
Yaroslavskiy, Knorin ve Pospelov'un yazdığı Bolşevik parti tarihi
kitabından Stalin'in
1902 tarihli
Batum gösterisine önderlik ettiğini tasvir eden bir resmin
çıkarılmasını ister. ‘Bu doğru değil’
der.” (Aktaran C. Badem)
Stalin’i
anlamak bakımından bu örnekler önemli. Peki acaba Stalin’in
yerinde olsaydılar, bu durumlarda megaloman Troçki ve öğrencisi
megaloman Kruşçev nasıl davranırlardı acaba!
“Derin
analitik bir aklı olan, kararlı, iradeli ve hedef sahibi bir insan
olan Stalin astlarında da aynı nitelikleri teşvik etti, kendi
bakış açısını kim olursa olsun herkesin önünde savunabilen,
sağlam ve bağımsız yargıları olan insanlara bariz bir sempati
duyardı, aksine, yüreksiz, yaltakçı, önderin önceden bilinen
fikrine kendini uydurmaya çalışanları sevmezdi.
Ve eğer genç, yeni başlayan kadrolara, ilk baştaki çekingenlik
ve deneyimsizlikleri için belli bir müsamaha, bir tür ‘indirim’
uygulanıyorduysa, deneyimlilerin
ve pek çok emek vermiş olanların benzeri ‘insani zaafları’
hiç affedilmezdi.
‘İşe yarar bir uzman’ demişti bunlardan biri hakkında bir
keresinde Stalin. “Ama idari işlere koymamak lazım. Fazla
dalkavuk. Böylesi amirlerine sevgisinden dolayı en gaddar düşmandan
daha fazla zarar verir ve hesap da soramazsın – amirlerin onayı
alınmıştır”. (V.
Litov, Stalin
ve Hruşçov Hakkında İvan Aleksandroviç Benediktov ile Söyleşi,
çeviren Candan Badem, Yazılama Yayınları, 2008, s. 65, iba.)
Açık
ki Stalin, kendisinin yüceltilmesine, Lenin’le bir sayılmasına,
Lenin’den daha üstün bir dahi olarak sunulmasına her zaman karşı
çıkmıştır. “Zorba” Stalin’in “kendi kültünü bilinçli
olarak yarattığı ve dayattığı” vs. propagandası, burjuva bir
palavradan ve iftiradan ibarettir. Bu sorun, somut tarihsel koşulları
içerisinde kapitalizm ile sosyalizm arasındaki sınıf mücadelesi
gerçeği üzerinde ele alınmak zorundadır. Birey olarak,
komünist-Leninist-Bolşevik bir lider olarak Stalin kendisini asla
tanrılaştırmadı ama bir yanda onun görkemli prestiji ile
toplumun kültürel geriliğinin birleşmesi, öte yanda sınıf
düşmanlarının, Beşinci Kol’un komünizm maskeli anti-komünist
bilinçli yıkıcı propagandası, diğer yanda, küçük burjuva
çıkarcı kesimlerin gayretkeşliği ve mevzi kazanma, mevzilerini
koruma kariyerizmi “Stalin kültü”nü geliştirdi. Bu bağlamda
bir faktör de, Stalin ismi etrafında örülecek kültün Sovyet
halkı için birleştirici bir faktör olacağına içtenlikle inan
pragmatik kesimlerin varlığıdır. Bu kategorinin parti ve
devletin üst katlarında yer aldığını hatırlatmak
isteriz. Bu olgunun “Stalin kültü”nün gelişmesinde önemli,
oldukça önemli bir yerinin olduğunu kabul etmek gerekir.
Stalin
hakkında bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız iftiraya dayanarak
iki ciltlik kitap yazan anti-komünist, anti-Stalinist Sımon
Sebag Montefıore şu “tiran”, “kan dökmekten zevk alan”,
“milyonları yok eden” Stalin hakkında şunları yazıyor:
“Stalin'in
partisinin sahiplenilmesinin temeli korku değildi. Bu gücü
insanlar büyüleyerek
elde ediyordu.
Stalin adamlarına iradesiyle
hükmediyordu, fakat onlar da Stalin’in
siyasetlerini genellikle uygun buluyorlardı. Stalin, Başkan Kalinin
dışında yaşça hepsinden büyüktü, ancak adamları ona her
zaman ‘sen’ diye hitap ederlerdi.” (Stalin:
Kızıl Çarın Sarayı,
s. 51)
En
yakın adamlarının bile her an yok olma korkusuyla yaşadığı
iddia edilen “zorba
Stalin” hakkında Montefıore
şu
bilgileri de
veriyor:
“Stalin,
Politbüro toplantılarını asla yönetmez, başkanlık koltuğunu
Başbakan’a, Rikov’a bırakırdı. Mikoyan’ın anlattığına
bakılırsa, asla ilk sözü alan kişi olmazdı. Önce herkes kendi
fikrini söyler, böylece hiç kimse onun fikirleriyle kendini
bağlamış olmazdı.” (Agk., s. 56)
Molotov
bu konuyla
ilgili şunları açıklar:
“Değişmez
bir kural vardı: Politibüro toplantılarına başkanlık eden kişi
hep Halk Komiserleri Konseyi başkanı idi. Lenin’den sonra Rikov
ve daha sonra ben yaklaşık bir on yıl boyunca başkanlık ettim.
08.03.1974.” (Feliks
Çuyev, Molotov
Anlatıyor, Stalin’in Sağkolu İle Yapılan 140 Görüşme,
s. 219,
2.
Basım, Yordam Kitap)
“Bize
MK içinde her zaman bağımsız karakterli adamlar
lazım.”
diyen
Stalin ömrü boyunca bu politikaya bağlı kalmıştır. Stalin
yardakçı, yaltakçı kadrolara, kariyeristlere,
bürokratlara
karşı mühtiş
bir öfke duymuştur.
Kruşçev
haini, 20. Parti Kongresi’nde bir dizi aşağılık saldırının
ve berbat bir demagojinin eşliğinde Stalin’in “Başkomutanlığa
uygun olmadığı”nı, “bir küreye bakarak savaşı yönettiği”ni
ve “beceriksiz” biri olduğunu, ancak Stalin’in kendi
etrafında efsane yaratmak, “kişi kültü”nü inşa etmek
için tarihi çarpıttığını vb. ileri sürmüştü.
Kruşçev’in
sahtekarlığını açığa çıkaran şu açıklamaları birlikte
okuyalım:
Mareşal
Jukov:
''Sağduyusu,
politik yönetim tecrübesi, güçlü sezgileri, engin bilgisi
silahlı mücadeleyi yönetirken J.V. Stalin’e yardım etti.
Stratejik durumdaki temel faktörü bulur, iyice kavradıktan sonra
düşmana karşı koyup, sonra da saldırıya geçmenin yolunu
tasarlardı. Kesinlikle, başkomutanlık yapacak yeteneği vardı...
Ayrıca
Başkomutanın askeri operasyonlara hazırlık, stratejik kaynakların
sağlanması, çatışma için gerekli malzemelerin üretilmesi ve
genel olarak savaşın sürdürülmesi için tüm ihtiyaçların
karşılanması konusunda olağanüstü bir organizatör olduğunu
söyleyebilirim. Hakkını teslim etmek zorundayız'' (G.K.
Jukov. “Hatıralar ve Düşünceler”. Cilt 1. Bölüm 11, s. 342)
Mareşal
Vasilevskiy:
''Savaştan
sonraki ilk yıllarda N.S. Hruşçov ile güzel bir ilişkimiz vardı.
J.V. Stalin’in operasyon stratejisi ile ilgili konuları
incelemediği ve orduların operasyonlarını yönetebilecek
yetenekte bir Başkomutan olmadığı açıklamalarından sonra bu
ilişki bozuldu. Böyle bir şeyi nasıl iddia edebildiğini hâlâ
anlamıyorum. Parti MK Politbüro ve bir dizi cephenin Askerî Konsey
üyesi olan N. S. Hruşçov, Genelkurmay ve Stalin’in askeri
operasyonları idare etme konusunda büyük bir otorite olduklarını
bilmiyor olamazdı. Ordu ve cephe komutanlarının Genelkurmay ve
Stalin’e büyük bir saygı duyduklarını ve silahlı çatışmanın
yönetimi konusunda büyük bir uzman olarak gördüklerini de
bilmiyor olamazdı.'' (A.M.
Vasilevskiy. “Hayatımı Adadığım Mesele”. Bölüm 11, s. 246)
Amiral
Kuznetsov:
''Büyük
Vatanseverlik Savaşı yıllarında Başkomutan askerî konularda
herkesten çok mareşal G.K. Jukov’la konuşurdu ve onu herkesten
iyi tanıyan Jukov, hakkında 'Başkomutanlığa layık biri' derdi.
Bildiğim kadarıyla Stalin’i gören ya da Stalin’le karşılaşan
tüm komutanlar da bu görüşteydi.'' (N.G.
Kuznetsov. “Keskin Dönüşler: Amiralin Hatıralarından“.
Elektronik basım. R.V.Kuznetsovoy. - Yay: Fond Pamyati Admirala
flota Covyetskava Sayuza N.G.Kuznetsova (admiral.centro.ru)i 1997.
Ayrıca bkz: Voenno-isloriçeskiy jurnal. 1993, sayı:4, s. 51)
Sergey
Konstantinov, “Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi” isimli
makalesinde şunları yazıyor:
''Hruşçov,
Kızıl Ordu’nun 1942 yılında Harkov yakınlarında uğradığı
felaketin tüm suçunu Stalin’e yıkarken açıkça yalan
söylüyordu. En son yayınlanan ve bu felaketin sorumluluğunu
Hruşçov, Güneybatı cephesi komutanı Semen Timoşenko ve bu
cephenin Askerî Konsey üyesi İvan Bagramyan’a yükleyen arşiv
belgeleri, Aleksandr Vasilevskiy, Georgiy Jukov, Semen Ştemenko’nun
hatıralarında anlattıklarını doğruluyor. Büyük Vatanseverlik
Savaşı’nda Stalin’le birlikte görev yapan üst rütbeli
komutanlardan çoğu, Hruşçov’un yürüttüğü
de-Stalinizasyona, her şeyden önce Nikita Sergeyeviç tarihsel
gerçekleri çarpıttığı için, oldukça olumsuz yaklaşıyorlardı.
Ayrıca bu komutanlardan bazıları Stalin’e bir insan olarak da
sempati duyuyorlardı. Hava mareşali Aleksandr Golovanov yazar
Feliks Çuyev’e bu konudan bahsetmişti. Hruşçov mareşal
Rokossovskiy’den Stalin hakkında, XX. Kongrede alınan kararlara
uygun bir şeyler yazmasını istemişti. Ama Hruşçov şu karşılığı
aldı: 'Nikita Sergeyeviç, Stalin yoldaş benim gözümde bir
azizdir!' Başka bir seferinde Rokossovskiy ve Golovanov bir yemekte
Hruşçov'la kadeh tokuşturmayı reddettiler...'' (S.Konstantinov.
"Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi.// Nezavisitaya gazeta.
2001. 14 Şubat)
(Grover
Furr, Hruşçov’un Yalanları, s. 408-409-410, Yordam
Yayınları)
Açık
ki, savaşı yöneten generaller Stalin’in Başkomutan olarak
yaşamsal rolünü açıkça ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla
modern revizyonist burjuva karşı devrimin ele başı Kruşçev’in
kendi efsanesini ve kültünü yaratmak için Stalin’in zorbaca vs.
davrandığı açıklama ve propagandası rezil bir kirli savaştan,
kara propagandadan ibarettir.
Kruşçev,
en az Troçki kadar, en az dünya burjuvazisi ve gericiliği kadar
Stalin’den nefret etmektedir. Kruşçevcilerin zamanında açığa
çıkarılarak hesap sorulamamış olması acı bir tarihsel derstir.
İster muhalefette isterse iktidarda olunsun her zaman
için komünist partilerde Kruşçevler vardır ve olacaktır; önemli
olan bu proletarya ve Marksizm-Leninizm, devrim düşmanlarının
zamanında açığa çıkarılarak tasfiye edilmesidir...
Stalin’in
ömrünün son yıllarında yaşlanmaktan kaynaklanan
sorunları nedeniyle çalışmalara giderek daha sınırlı
katıldığı, Stalin olmadan Stalin adına resmi damgaların
kullanıldığını değişik açıklamalardan biliyoruz. Bu olgunun
da yükselmekte olan komünizm maskeli bürokrat revizyonistlere
önemli bir alan açtığını özel olarak göz önünde
tutmak gerekir. Bu bir olgudur, önemli sonuçları vardır, öyle
görmezden gelinecek bir şey değildir. Arşivden alınmış resmi
kayıtlar Stalin’in çalışmalara katılımının giderek nasıl
düştüğünü göstermiştir. Bu durumun yarattığı boşluğun
özellikle parti önderlik organında ve devletin tepesinde önemli
bir açık yarattığı, anti-Sovyet, anti-Stalinist karşı
devrimi örgütleyen kliklere çok önemli bir fırsat
yarattığı kesindir.
Şu
“kült” sorununa açıklık getiren tarihin kaydettiği bir
gerçeğin de altını çizelim:
Cephede,
partizan savaşında Kızıl Ordu komutanları, askerleri, gerillalar
faşist katiller ordusunun üstüne “Yaşasın Stalin!”,
“Yaşasın SSCB!” sloganları ile hücum ediyordu.
Faşist
katiller tarafından kurşuna dizilen askerler, partizanlar “Yaşasın
Stalin!”, “Yaşasın Anayurt!” sloganıyla toprağa
düşüyordu. Bu “Stalin kültü” falan değildi, gerçek
durumun, Stalin ve anayurt sevgisinin yenilmez gücüydü.
Bir
de Stalingrad’ta Kızıl Ordu’ya karşı savaşan Hitler’ci
ordunun bir askerinin ailesine yazdığı şu çarpıcı satırları
hep birlikte okuyalım:
“İşte
sen de böylece benim geri dönmeyeceğimi biliyorsun. Bunu
ana-babama usulünce
ilet. Çok sarsıldım ve her şeyden şüphe ediyorum. Önceleri
inançlı ve kuvvetliydim, şimdi zayıf ve inançsız. Burada olan
şeylerin birçoğundan haberim olmayacak, ama yaşadığım bu denli
az şey bile kaldıramayacağım kadar ağır. Beni
kimse askerlerin dudaklarında ‘Almanya’ veya ‘Yaşasın
Hitler’ sözleriyle öldüğüne inandıramaz. Ölünüyor,
bu yadsınamaz, ama son söz, ana veya en sevilen kimsenin adı veya
bir yardım çağrısı oluyor. Yüzlerce kişiyi, vurulurken,
ölürken gördüm ve bunların çoğu benim gibi ‘Hitler
Gençliği’ne üyeydi; ama hepsi, eğer sesleri çıkabiliyorsa,
yardım istediler yahut kendilerine yardım edemeyecek birinin adını
çağırdılar.”
(Stalingrad'dan
Son Mektuplar, s.
22,
2004,
Çeviri: Muammer Sığırcı, Papirüs Yayınları)
“Kişi
kültü” saldırısının Stalin’den önce Lenin’e
karşı yöneltildiğini, bu saldırının Stalin ile şirazesinden
çıktığını unutmayalım.
III
Vasili
Stalin babasının
öldürüldüğünü her yerde haykırır.
Kruşçevler Vasili’nin
nedamet
getirerek Stalin’i
lanetlemesini
ve “Stalin” soyadını değiştirmesini
talep eder. Vasili açık
bir şekilde ölüm
tehdidi
altındadır.
Buna
rağmen
burjuva karşı-devrimin ağır ve yıkıcı saldırısına
karşı
yiğitçe direnir
ve
bu aşağılık talepleri reddeder.
Vasili
Stalin
şunları yazıyor:
“Benim
vicdanım temiz, yalana dayanan bir suçlama ile kir- letilemez.
Tıpkı yalan ve iftiranın babamın anısını kirletemeyeceği
gibi. O, genç Sovyet ülkesini Lenin'in ellerinden dört bir yanı
düşmanların, ki bunların bir kısmı içerdendi, tehditleri
aItındayken
aldı ve kardeş sosyalist ülkelerle çevrili, büyük sosyalist bir
ülke olarak devretti. Bu suç mu? Bu utanılacak bir şey mi?
Hangi kişi kültünden söz edilebilir? Babam, ülkeyi refaha ve
zafere götüren bir kaptandı. Bu yüzden ona saygı duyuluyordu.
İşte ‘kült’ denen şey tamamen bundan ibaret. Nasıl da iğrenç
bir sözcük bulmuşlar. ‘Kült’, secde etmek demektir. Babam
seviliyor ve sayılıyordu. Bunun
adı kült değil, halk sevgisidir.
Anıtları
kaldırabilirsiniz, fakat sevgi ve
saygıyı insanların yüreğinden söküp alamazsınız. Bu sevgi
aziz ve daimidir.
Yüz yıl sonra Hruşçov ile Bulganin’i
hiç kimsenin
hatırlamayacağına eminim. Yoldaş
Stalin daima hatırlanacak.
Bunu bir evlat olarak değil, bir Sovyet insanı, komünist ve
diyalektik materyalist olarak söylüyorum.” (Vasili
Stalin, Babamı Savunuyorum,
Önsöz Yerine, s. 9-10, Ceylan Yayınları)
Vasili
haklı, Stalin adı daima yaşayacaktır. Fakat Kruşçev gibi
hainler çoktan unutuldu, hatırlayanlar
varsa eğer,
onu ve onun gibileri ihanet ve döneklikleriyle hatırlamaktadırlar.
Bütün dezenformasyona karşın, kapitalist/revizyonist
kampın dağılmasından sonra Stalin adı yine işçilerin ve
emekçilerin ellerinde yükselmektedir. Peki
şu Gorbaçov gibi
sürüngenleri kaç
kişi hatırlıyor acaba? Hatırlayanların
ise nasıl hatırladığı açık...
“Yüz
yıl” demiş Vasili, belki lafın gelişi, belki
de yalnızlığının baskısı altında ama bir
gerçeği dile getirmek için söylemiştir bu
sözleri; kuşkusuz
ki ne Sovyet halkı onu unutmuştu, ne dünya komünist hareketi ve
devrimciler ne de düşmanları...
“Stalin
kültü”
Stalin’in kendini tanrılaştırmak için inşa ettiği bir şey
değil, buna kuşku yok; bu kült yukarıda anlatageldiğimiz
gerçekler ışığında geliştirildi. Sosyalist
inşanın görkemli başarıları gölgesinde bu kült, gerçekte,
yeni tip küçük burjuva bir tabakanın doğuş ve gelişmesiyle
ilgiliydi... Stalin
kendini tanrılaştırdığı için değil, sosyalist inşa sürecinde
ortaya çıkan ve yükselen “kızıl bürokrat”lar tabakasının
gelişimini önleyemediği için eleştirilebilir ancak.
Anlayabildiğimiz
kadarıyla Stalin 1945 sonrası yeniden bir yapılanma ve kızıl
bürokratları tasfiye etme hazırlığı içerisindeydi; bunu
bizzat Kruşçev ve hempaları dile getirmektedir.
O’nun
partiyi
gençleştirme yönelimi bunun kanıtıdır. Parti
ve devlet aygıtında yapmaya başladığı düzenlemeler bir
diğer
veridir. Parti
ve devlet aygıtı fonksiyonlarını
ayrıştırma,
birbirinin yerine geçme diyebileceğimiz eğilime
karşı mücadelesi başka
bir
veridir.
Yeni
bir program taslağı hazırlama yönelimi bir
veridir.
Keza
sosyalist üretici güçler ile sosyalist üretim ilişkileri
arasında ortaya
çıkan çelişkileri (zorunlu uygunluk yasası temelinde)
çözmeyi hedefleyen mücadelesi
bunun kanıtıdır.
Stalin’in
“Son Yazıları” önemli
bir kanıttır.
Önemsiyoruz
ve yeniden hatırlatmak gereksinimi duyuyoruz:
1945-1953
arası kesitte parti çapında yaşanan kapsamlı tartışmalar
proletarya diktatörlüğünün, sosyalist inşanın, ortaya çıkan
sosyalist kampın, dünya proleter devriminin gereksinmeleri ve
emperyalist kampla sosyalist kamp arasındaki savaşın kaçınılmaz
olduğu koşullarda daha yüksek hedeflere sıçramanın zorunlu
olduğu koşullarda gündemleşmişti. Stalin
önderliğinde başlayan yeniden yapılanma yönelimi bu gerçeklerle
bağlıydı. Ya
ileri sıçranacak ya da geriye gidilecekti. Ortası
yoktu. Ulaşılan gelişme aşaması bunu kesin bir tarzda
dayatıyordu. Bu
olgu, dipten
mayalanan ve
esas
olarak parti içi mücadelelerde dile gelerek
varlığını yansıtan bir kriz durumuydu.
Parti
içinde neredeyse tüm sorunlarda patlak veren tartışmalar bu kriz
durumunun
yansımasıydı. Stalin
açıklıkla daha yüksek hedeflere kilitlenmiş bir sıçramayı
hedef göstermekteydi. Ne
yazık ki, tamda tarihin çok kritik bir dönemecinde Stalin
katledildi; böylece yeni dönem için öngörülen ve hazırlanan
yeni yönelimin önü kesilerek kriz
tersten, kapitalizmin restorasyonu yoluna girilerek çözüldü.
Bu
dönem söz konusu olunca Stalin’in
ve Bolşeviklerin planlarını,
hedeflerini,
özellikle
de bu
hedeflere götürecek somut
politikaları
yeterince
bilmiyoruz. Ortaya
çıkan
veriler
hala bazı
önemli sorunları
aydınlatmak bakımından
yetersizdir.
Ancak zamanla yeni verilerin, belgelerin açığa çıkacağını
düşünmek
gerekir.
SSCB’de
sosyalizmin inşası olağanüstü
koşullar içerisinde
gerçekleşti.
Çok
yoğun ve kapsamlı pratik çalışmayla yüklüydü parti. Keza yeni
yetişen kuşaklar iktisadi,
siyasal
ve sosyal yaşamın örgütlenmesinde öne çıkmaya başlamıştı.
Büyük Yurtsever Enternasyonalist
Savaş’ta
üç milyon komünist en
önde savaşırken yaşamını yitirmişti.
Bu da önemli bir boşluk yaratmıştı her cephede.
Stalin,
partinin düşmüş olan
ideolojik ve
siyasi
seviyesini
yükseltmenin
yaşamsal önemini kavramıştı. Bu yalnızca 1945 sonrası için
değil, 1930’lu yılların gerçekleri içerisinde de zorunlu bir
gereksinimdi ve Stalin daha o dönemde partinin ve kadroların
ideolojik-siyasi düzeyini yükseltme, iktisadi sorunlara fazlasıyla
gömülmüş ve partinin Sovyetlerin yerine geçme eğilimlerini açık
ve sert bir tarzda eleştirmişti. Bu olgu, SBKP’nin kongre
raporlarında da
ele
alınmıştı. Kimi
nesnel ve öznel nedenlerle birlikte partinin Marksist-Leninist
niteliğini yükselme planının istenildiği gibi yaşama
geçirilemediği gözüküyor. Bu
konuda G. Furr’un, Molotov’un,
Kaganoviç’in, Benediktov’un ve başka yazarların
açıklamaları,
değerlendirmeleri
önemli veriler sunmaktadır. Lenin,
objektif bir olgu olarak, Marksizm’in genişlemesine
yayılmasının onun derinlemesine
kavranmasını
önlediğine
dikkat çekmişti. SSCB
sınıflı bir toplumdu ve komünistler hala toplumun küçük bir
kesimiydi. Marksist-Leninist ideoloji ve pratik
işçi sınıfı
ve emekçi kitlelerin birleştirici gücü ve kudreti olsa da, gerçek
buydu.
Stalin,
yeni tip küçük burjuva bir katmanın yükseldiğini görmüştü.
İdeolojik-siyasal
seviyenin düşük olmasının bu bakımdan dezavantajlarının
farkındaydı.
Bakın
Stalin’in şu değerlendirmesi olan-bitenleri anlamak bakımından
oldukça önemlidir:
“Biz,
birinci kuşak yaşlı Bolşevikler teorik olarak çok sağlamdık.
Kapital’i sayfa sayfa bilirdik, özetler çıkarır, tartışmalar
yapar, birbirimizin bilgisini ölçerdik. Bu bizim gücümüzdü ve
bu çok işimize yaradı. İkinci kuşak daha az hazırlıklıydı.
Pratik sorunlar ve sosyalist inşayla meşgullerdi. Onlar Marksizmi
kitapçıklardan öğrendi. Üçüncü kuşak ise satirik makaleler
ve gazete makaleleriyle yetişiyor. Derin bir kavrayışları yok…
Çoğunluk Marx ve Lenin okuyarak değil, onlardan yapılan
alıntılarla yetişiyor.
Alıntılarla
yetişip, yeni fikir ve eylem geliştirmeden bu şekilde devam
edilirse insanlar yakın zamanda daha da yozlaşacak. Amerika’da
insanlar şöyle diyor: ‘Bizim dolara ihtiyacımız var, teori
nemize gerek?’ Bizde de insanlar benzer şekilde düşünebilir:
‘Sosyalizmi inşa ederken Kapital nemize gerek?’ Bu bizim için
bir tehdittir, yozlaşmadır, ölümdür.” (Stalin,
Sovyet Ekonomistleriyle Beş Görüşme, 1950, bkz.
İnternet)
Donanımını
sürekli geliştiremeyen, somut tarihsel gereksinimlere yanıt
veremeyen partiler kaybetmeye
mahkumdur. Bu da tarihin diğer bir dersidir.
Şu
noktayı vurgulamak isteriz:
“Stalinsizleşme”
operasyonu, başlangıçta, “Leninizm” adına ortaya çıktı.
Aslında bu olguyu, “Leninsizleşme”, “Leninizmsizleştirme”
olarak tanımlamak gerekir. Bu
Lenin döneminde başladı. Lenin’in ölümü ile atağa geçti.
Liderliğini Troçki yaptı. Bu
blok Buharin’le genişledi. Giderek yeni tip küçük burjuva bir
tabakanın gelişmesiyle, kapsamı alabildiğine genişledi.
“Stalinsizleşme” harekatı 1945’ler sonrası değişik
biçimler alarak ilerledi. Bu eğilim ve yönelim, Stalin’in
ölümüyle yarı-açık biçimler alarak ortaya çıkmaya başladı.
1956 ile iktidarı ele geçirdi. Anti-komünizm, anti-Sovyetizm demek
olan modern revizyonist karşı devrim böylece anti-Stalinizm
bayrağını göndere çekmeyi başardı. Burada bir tarihsel
süreklilik var. Bu süreklilik değişik aşamalarda değişik
biçimlerde ortaya çıkarak yeniden ve yeniden yapılandı. Bu
olgunun toplumsal maddi temelini
gerek içeride,
gerekse de uluslararası arenada
sürmekte
olan
keskin sınıf mücadelesi oluşturmaktaydı.
Aslında
“kişi
kültü”, Stalin etrafındaki kuşatma ve baskının
bir
aracı haline
gelmiştir, getirilmiştir.
1930’lu yılların ortasında ve 1945 sonrası dönemde,
Stalin’in ağır bir kuşatma altında olduğu, Stalin ve
sağlam Bolşevik çekirdeğin bu baskıyı püskürtmede çok önemli
mücadeleler verdiğini ama esasen 1945 sonrası için yeterince
etkili olamadığı anlaşılıyor. Stalin’in ölümü ya da
öldürülmesi (zehirlenerek öldürüldüğü anlaşılıyor)
ile bu gerçek hızla açığa çıkmıştır. Parti ve MK’da
gizlenmiş revizyonistlerin daha
Stalin yaşarken çok önemli bir ağırlık
oluşturmayı başardıkları anlaşılıyor... Bu olgunun da
derinlemesine tahlil edilmesi gerektiği açıktır.
Stalin’i
kişisel diktatörlük kurmakla suçlayan ve karalayanlara göre, “o
kendisini yanılmaz, hatasız” biri olarak görmekteydi ve “her
zaafını ustalıkla gizleyerek, muhaliflerini, rakiplerini
suçlardı.”
Sayısız
anti-Stalinist tanıklıklar ve analizlerde, bu demagoji ve
manipülasyonu boşa çıkarak çok sayıda veri sunulmaktadır. Buna
girmeye gerek yok. Ancak önemli üç tarihsel uğrakta
Stalin’in gerçeğini ortaya koyan üç değerlendirmeyi
hatırlatmamız gerekir.
1)
Stalin (ve parti), tüm dünyanın gözü önünde, 1930’lu
yıllarda sergilenen aşırılıkları, yapılan haksızlıkları ve
partinin hatalarını açıklıkla, cesurca ilan eder.
2)
Stalin, Hitler faşizmi Moskova önlerine dayanmışken, Hitler
faşizmini yeneceklerini ve zaferi kazanacaklarını ilan eden ünlü
konuşmasını yapar. Konuşmada eğip bükmeden, aldıkları askeri
yenilginin nedenlerini ve sergilenen zaafları açıkça ortaya koyar
ve yapılması gerekenleri açıklıkla sergiler tüm Sovyet halkı
ve dünya kamuoyu önünde.
3)
Stalin, savaş sürecindeki gösterilen zaaflardan dolayı,
“Başka bir halk hükümetine şöyle diyebilirdi:
Beklentilerimizi karşılayamadınız; gidiniz, biz Almanya‘yla
barış yaparak bize huzurlu bir hayat sağlayacak başka bir hükümet
kuracağız.” saptamasını ve açıklamasını yapar ve Sovyet
halkına karşı sevgi ve saygısını vurgular.
İşte
size kendine “Tanrısallık” atfettiği, Hitler’in liderlik
ilkesini uyguladığı iddia edilen Stalin’in zihniyet ve duruşu.
Stalin’e
yol gösteren, Lenin’in dediğidir; hatalarımızı, zaaflarımızı,
yenilgilerimizi, geri çekilişlerimizi
“kendimizden,
işçi sınıfından, kitlelerden gizleseydik, kendi
politik bilinç eksikliğimizi belgelemek; mevcut durumla yüzleşme
cesaretinden yoksun olduğumuzu kanıtlamış olurduk. Bu şartlar
altında çalışmak ve savaşmak imkânsız olurdu.” ilkesi,
politikası
ve ahlakıdır.
Stalin’in
1934 yılında toplanmış olan 17. Parti Kongresi’nde şunları
söyler:
“Davayı
ne tarafa yöneltmek gerektiğini sadece bizim Partimiz bilmekte ve
başarılı
bir şekilde yol göstermektedir ona. Partimiz, üstünlüğünü
neye borçludur? Üstünlüğünü; Marksist bir parti; Leninist bir
parti olmasına borçludur. Üstünlüğünü;
bütün işlerinde, Marx'ın, Engels'in ve lenin'in ilkelerine uygun
olarak yönetilmesine
borçludur. Bu ilkelere bağlı kaldığımız ve bu pusula elimizde
olduğu sürece, işlerimizde başarıya
ulaşacağımızdan şüphe edilemez."
Stalin
ve “Stalinizm”in başarıları, “Stalin kültü”nün değil,
Marksizm-Leninizm’in ustalarına bağlı kalmasının,
bu ilkeleri somut koşullara uygulama yeteneğini göstermiş
olmasının
ürünüdür.
“Kişi
kültü”ne karşı mücadele kisvesine bürünmüş sapkın
kafalarla
proletarya diktatörlüğünün,
sosyalist inşanın dev ve görkemli başarı ve kazanımlarının
nedeni anlaşılamaz,
dahası burjuvaziye ve anti-komünist, anti-Stalinist Kutsal
İttifak’a
yedeklenmek
kaçınılmaz hale
gelir.
“Bolşevik
devriminin düşmanı olan sabık başbakan A.F. Kerenskiy bile şöyle
demiştir: Stalin Rusya'yı küllerinden yeniden yaratmış, süper
bir güç yapmış, Hitler'i yenmiş, Rusya'yı ve insanlığı
faşizm belasından kurtarmıştır.
(YY, İZS, s. 564)” (Aktaran
B. Bland)
Kerenskiy’e
bu sözleri söyleten “Stalin
kültü” değil
Leninizm’in kudretidir, Stalin önderliğindeki sosyalizmin
gücüdür.
Kerenskiy,
Lenin ve Stalin’e düşman biridir ama tarihsel gerçeğin altını
da çizmekten geri kalmamıştır.
Tarihte
eşi benzeri olmayan yüksek başarıların kazanıldığı bir
coğrafyada ve dünyada “Stalin kültü”nün gelişmesinin bir
karşılığı da
olduğu
açıktır.
İçerisinde
yetişerek
geldiğimiz tarihsel gelenekte Stalin’i idealize ettiğimizi, tek
yanlı bir yüceltmeyle şekillendiğimizi belirtmek gerekir. Oysa
Stalin, dev başarıların önderi olduğu gibi hatalardan,
zaaflardan azade biri değildi. Bu
gerçeği zamanla kavramaya başladık ama iş, Stalin
ve sosyalizmin
hata ve eksikliklerini
anti-Stalinizme
varmanın aracı haline getirilince,
Stalin’in ve SSCB’nin somut tarihsel gerçeğinin ret ve inkarı
aracına çevrilmeye gelince,
her komünistin orada Leninizm düşmanlarına “Dur!”
demesini ve dahası gerçek yüzleri açığa çıkarmasını bilmesi
gerekir.
Ve
bu, ilkesizlik demek olan oportünizmle, ideolojik uzlaşıcılıkla
yapılamaz... “Ders
çıkarma” adına Stalin’e, sosyalist inşaya reddiye yazılamaz.
Yazanlar ise zaten komünist olamaz.
III
Stalin
öldüğünde arkasından on milyonlar ağladı. Ama sevinçlerinden
değil, büyük sevgilerinden dolayı.
180
milyonu oluşturan, sayısız ulus ve ulusal topluluktan oluşan bu
dev ülkede, Sovyet halkı derin bir acıyla derin bir yasa büründü.
Dünya çapında
on milyonlar arkasından göz yaşı döktü. Sevinçlerinden değil,
yaşadıkları acıdan dolayı. Onların
sevgisi de acısı da içtendi.
Elbette
ki Stalin’in ölümünü büyük bir sevinç ve mutlulukla
karşılayanlar da vardı: Devrilmiş gericilik,
tasfiye
edilmiş burjuvazinin kalıntıları, emperyalizm ve gericilik,
oportünistler,
Troçkizm,
Stalin
sonrasına yatırım yapmış revizyonistler...
İnsanlık
tarihinin hiçbir döneminde tanık olunmamış zaferlerin altında
imzası olan Stalin’di. Bunlara girmeye gerek yok. Sovyet
işçi sınıfı ve halkı, dünya proletaryası ve halklarının
geniş bir kesimi Stalin’i
büyük bir içtenlikle seviyordu, saygı duyuyordu.
1905,
1917 Şubat, 1917 Ekim devrimlerini yaşamış; 1918-1921 arasında
iç savaş ve emperyalist işgale karşı savaşın deneylerinden
geçmiş; kır burjuvazisini
tasfiye eden İkinci
Devrimi’ni gerçekleştirmiş; kent ve kırda dev atılımlarla
sosyalizmi kurmuş; Hitler faşizmini ezmiş, sosyalist kampın
doğuşuna önderlik etmiş; bilimsel, teknolojik ve kültür
devrimleriyle görkemli düzeye yükselmiş, dünyanın en güçlü
ülkesini yaratmış SSCB işçi sınıfı ve halklarını
enayi yerine koyarak Stalin tarafından köleleştirilmiş, kolektif
belleği silinmiş, korkudan altına eden kişiliksiz bir halk olarak
sunan; Sovyet uluslarının sosyalist ve enternasyonalist kardeşçe
birliğini kurarak kenetlenmiş Sovyet halkını, Sovyet
yurtseverliğini Çarlık döneminden bin beter bir uluslar
hapishanesi ve
Rus milliyetçiliği
olarak sunan Troçkist, faşist ve emperyalist güçler ve onların
kara propagandasının Sovyet halkı tarafından lanetlenmiş olması
anlaşılırdır.
Bir
halk ki, en büyük bedeller pahasına zaferleri Stalin
önderliğinde
kazanmıştı.
Bir
halk ki Stalin liderliğinde çelikten
ve
yenilmez bir
ülke yaratmıştı. İşte
Sovyet
halkının
Stalin ve sosyalizm sevgisinin nedenleri
buradadır. Bu
halkın içten
bir
sevgiyle
Stalin’in
arkasından acı ve gözyaşına boğulmasından daha doğal bir şey
olabilir mi!!!
Peki
soralım:
Troçki’nin
arkasından kaç kişi ağladı? Peki Hitler’in? Peki
Kruşçev’in?Peki Brejnev’in? Peki Gorbaçov’un? Kim Stalin’i
tarihin belleğinden silebilir ki!
N e
demişti Stalin:
“Ben
ölünce mezarıma pisleyecekler biliyorum fakat tarihin rüzgârı o
pislikleri temizleyecek.”
Anthony
Barnett, anti-komünist
ve anti-Stalinist
bir yazardır. Kitabının
“Onu
Sevmişlerdi” alt
başlığı altında yazdığı
şu satırları birlikte
okuyalım:
“Sorun
şu ki, onu seviyorlardı.
Kötü
bir çardı ve onu seviyorlardı.
Köylülüğü
parçaladı ve yine de onu sevdiler.
Yakın
arkadaşlarını tasfiye etti, onların dövülmesini isteyen notlar
yazdı, haklarında uyduruk suçlamaları onayladı ve arkadaşlarının
ölümünü bizzat emretti.
Osip
Mandelstam'ın ölümsüz deyişiyle (ki Mandelstam bunu, hayatıyla
ödemişti) Stalin, ‘İdam kararlarını ağzının suyu akarak
veriyordu’ ama ona hayrandılar.
Her
yirmi kişiden biri kamplara girip çıkmıştı ve yine de öldüğü
zaman gözyaşı döktüler.
Açıklama
yapmanın güçlüğü burda işte.”
(Anthony
Barnett, Sovyetlerde Özgürlük,
s. 141
)
Peki
iddia edildiği gibi o “korkunç suçlar”ı işlediği halde
Stalin neden bu kadar eşsiz bir sevgiyle sevildi?
Bu
sevgiyi açıklayabilmek için, Stalin gerçeğini kabullenmek lazım.
Bu gerçeği anlayabilmek için, örneğin yazarın Stalin’e
atfettiği iftiraları reddetmesini bilmek lazım.
Bu
gerçeği anlayabilmek için kara propagandayı mahkum etmek lazım.
B
u
gerçeği kavrayabilmek için, Stalin’e (ve
Sovyet toplumuna) dönük sahte
suçlamaların değil, 180 milyonluk SSCB halkının gözünden
bakmasını bilmek lazım.
Bu
tarihsel gerçeği anlayabilmek için, bu
sevgiyi
anlamak istemeyenlerin, bu sevgi
ve güveni, hayranlığı
anlamak için çaba sarfetmeyenlerin, dünya burjuvazisinin,
Troçkizmin sahte, ikiyüzlü demagoji ve manipülasyonunu gerçekmiş
gibi inananların yolundan kopuşmak lazım.
İşte
bu yapılırsa, “Açıklama
yapmanın güçlüğü” aşılmış
ve neden Stalin’e inanıldığı, neden
Stalin’in sevildiği
anlaşılmış
olacaktır.
Barnett’in
de anlayamadığı ya da görmezden geldiği şey budur.
Bilinçli
tahrifat ve demagojinin temsilcileri olmamakla birlikte etkisinde
kalanların bakış açılarıyla da bu sevgi, güven, saygı
fırtınası anlaşılamaz.
Barnett’in
sözleri, bir itiraftır.
Stalin
gerçeğinin, Sovyet toplumunun gerçeğinin itirafıdır.
Stalin
bir şeytan değildi, o dünya proletaryasının ve halkların haklı
davasının, kavgasının, ideallerinin ve zaferlerinin
Marksist-Leninist
önderiydi.
Meselenin
özü ve özeti bundan ibarettir.
DEVAM
EDECEK