Translate

4 Şubat 2023 Cumartesi

SEÇİMLER, POLİTİKA VE SEÇİM TAKTİĞİ

 

Dinci faşist diktatörlüğün elebaşı seçim tarihini açıkladı: 14 Mayıs. İşin “hukuksal” tarafını geçiyoruz. Ortada anayasa ve yasalarla bağlanmış bir yasal çerçeveden bahsedilemez. Bunlar özellikle 2013’ten bu yana “tarih” oldu. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”yle yasama, yürütme, yargı tek elde toplaştı; başında da TC tarihinin gördüğü en kibirli “Cumhurbaşkanı” dinci faşist Erdoğan var. Söylediği her şey yasadır, en üst yasadır. Dinci faşist keyfilik sınır tanımıyor. Dinci faşist devlet terörü ve toplumsal demagoji, dış politikada şoven, ırkçı, ilhakçı, yayılmacı saldırganlık süreci belirliyor. “Topluma giydirilmiş bir deli gömleği” var. En ufak muhalif tavır bile faşist cezalandırılma yoluyla eziliyor. Politik özgürlük yoksunluğu yaşamın her zerresine damgasını basıyor. Müthiş bir toplumsal çürüme düzeni sarmış durumda. “Narko devlet”, “mafya devlet” olgusu sıradanlaşmış. Sıradan kitleler kendi deneyimleriyle bir dizi gerçeği daha çıplak görmeye başladı...

I

Seçimler yapılabilir mi? Yapılabilir. Peki seçimler yapılmayabilir mi? Yapılmayabilir. Yapılırsa iptal edilebilir mi? Edilebilir. Peki seçimlerin yapılıp yapılmayacağı neye bağlıdır? Politik güçler dengesine. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı devrimle karşı devrim arasındaki mücadeleye, karşı devrimin kendi iç çelişki ve çatışmalarına; bu olgunun iç, bölgesel, uluslararası konjonktürdeki yerine; dinci faşist “Saray yönetimi”nin hesaplarına bağlıdır. Her halükarda Erdoğan’ın kadir-i mutlak bir güç olmadığını bilmek gerekiyor.

Tepesinde Erdoğan’ın oturduğu, AKP-MHP bağlaşmasına dayanan politik rejim her cephede yıpranmaya devam ediyor. Politik rejim ve Erdoğan AKP’si önemli bir güç kaybı yaşıyor. Bu eğilimin süreceği anlaşılıyor. İç ve uluslararası sermaye henüz tümden desteğini çekmemekle birlikte Erdoğan’la daha fazla gidilemeyeceğini görüyor. Sömürü ve zulme, toplumsal adaletsizliğe karşı birikmiş ve büyümekte olan ve “sosyal patlama”ya dönüşme tehdidi taşıyan siyasal ve toplumsal öfke gibi gerçekler, bir seçim yapılmasını gerektiriyor. Ekmek, adalet, özgürlük talebi toplumsallaşmaya, politikleşmeye devam ediyor. Bu eğilim özellikle Batı’da büyük kitle hareketlerine dönüşmemiş olmakla birlikte, gelişmektedir. “Sosyal patlama” korkusu iktidarı ve muhalefetiyle burjuvazinin realitesidir. Kendi aralarındaki it dalaşında da bu tehlike ve tehdidi hep hesaba katmaktadırlar. Sokakları faşist terör eşliğinde yasaklayıp ezen politika ile, “bizi sokaklara çekmek istiyorlar, provokasyona gelmeyeceğiz, sandıkta hesap soracağız” diyen politika, aynı burjuva politikanın birbirini tamamlayan iki yüzüdür. Bu birlik, proletaryaya, halka, Kürt ulusal devrimine karşı kurulmuş burjuva ittifakın gerçeğidir.

AKP kendiliğinden çekilip gitmeyecektir. Erdoğan bunu defalarca açıkladı; “kaybedeceğimiz çok şey var” diyerek altını da çizdi. İç politikada sınır tanımayan toplumsal demagoji ve manipülasyon, dizginsiz faşist devlet terörü, neoliberal ekonomik saldırı; dış politikada emperyal yayılmacı, ilhakçı, işgalci saldırganlık ve kışkırtıcılık, dinsel faşist rejimin ve Erdoğan’ın politik çizgisidir. Politik iktidarı bırakmamak için, kaybedeceği bir seçimi yaptırmama ya da bugün öne çıkan yanıyla yapıldığı koşullarda seçim sonuçlarını tanımama, oy gasbıyla iktidarı zorla elde tutma politikası Erdoğan faşizminin politikasıdır. Örgütlediği ve yönettiği, silahlandırdığı on binlerce dinci faşist paralı askerini, SADAT’ı da, daha önce yaptığı gibi, açık bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan geri durmamaktadır. Dinci faşist rejimin planlarının ve tehditlerinin boşa çıkarılıp çıkarılamayacağı son tahlilde işçi sınıfının ve halkların gücüne ve direnişine bağlıdır.

Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-anti-laik kutuplaştırması yoluyla denetimli iç savaş yönelimi, Kürdistan’a, Kobani’ye daha kapsamlı bir işgal saldırısı; keza örneğin 3-5 Yunan adasına/kayalıklarına bir çıkartma yaparak ya da içeride Ankara Gar katliamı gibi katliamlar gerçekleştirerek ya da Suriyeli göçmenlere dönük ırkçı faşist kışkırtma ve kitlesel katliamlar yaparak kitleleri terörize edecek bombalamalarla, birkaç önemli politikacısını suikastle öldürerek “terörizme” vs. karşı mücadele gibi manevralarla olağanüstü hal ilan ederek seçimleri yaptırmayabilir ya da iptal edilebilir, seçim sonuçları hiçe sayılabilir. Açık ki, faşist elebaşı, bir kez daha “Ya ben ya da kaos!” politikasını fütursuzca dayatacaktır. Geçmişte bunlar yaşandı ama bu kez, daha keskin bir saldırganlık eşliğinde bu oyun oynanacaktır. Kedinin fareyle oynaması örneğinde olduğu gibi, Erdoğan ve AKP’si “millet ittifakı” ile oynamaktadır. Yani, Erdoğan senaryoları karşısında durabilecek dirençli bir burjuva koalisyon yok. Ki “Cumhur ittifakı” ile “Millet ittifakı” arasında büyük bir oy farkı da olmadığı görünüyor. Politik rejimin, Erdoğan ve AKP’sinin bu denli yıprandığı koşullarda bile memnuniyetsiz, öfkeli geniş kitleleri yanlarına çekememeleri, bir çekim merkezi haline gelememeleri CHP’nin, “Millet ittifakı” cephesinin gerçeğidir. Etkili bir halk hareketinin gelişememesinin yanı sıra, Erdoğan’nın en büyük avantajlarından birisi de karşısında, kendisinin çizdiği sınırlar içerisinde sözde “muhalefet” yapan burjuva partilerin varlığıdır. O da bu olanağı tepe tepe kullanmaktadır ve kullanacaktır.

Bütün olasılıkların hesaba katılması, bu bağlamda mücadeleci pozisyon alınması, yaşamsal önemdedir. Olası gelişmeleri boşa çıkarabilecek güç, şimdilik devrimci hareket, özellikle de yurtsever hareket ve HDP’dir; meşruluk hattında mücadele etmek, geniş kitleleri seferber etmeyi başararak sokaklarda mücadele etmek tek çıkış yoludur. Hatırlatmak gereksizdir ki, Erdoğan rejiminin manevraları ve saldırıları, tersinden dönüp onu vurabilir. Tersinden bu tablo, yeni devrimci olanakların ortaya çıkması ve kullanılmasının aracı haline dönüşebilir. Bütün mesele hazırlıklı olmak, buna uygun konumlanmak ve militan kitlesel mücadele yolunda yürüyebilmektir. Bu görevi yerine getirebilmek ise tümüyle hazırlık düzeyinizle, manevra yeteneğinizle, vs. bağlıdır. “Emek, Özgürlük İttifakı” bu araçlardan birisidir. HDP olmazsa ittifakta yer alan çoğu partiden ise böyle bir militanlık beklenemez...

Seçim sürecinde devrimci ve komünist programa bağlı faaliyet önemlidir. “Sosyal reform” program ve stratejisine bağlanmış bir çalışma kuşkusuz ki devrim ve sosyalizm programının yok sayıldığı ya da ikincil plana itildiği bir siyasal çalışmadır. Bütün zayıflığına ve zaaflarına karşın, devrimci-demokrasinin ve komünist hareketin varlığı, devrimci niteliğinde ısrar etmesi son derece değerlidir. Kuşkusuz ki sadece program ve ilkelerle, genel stratejik sloganlarla sınırlı yapılacak bir seçim çalışması karşılıksız kalacaktır. Bu bağlamda önemli olan, programın ışığında güncelleştirilmiş, sınıfın ve halkların güncel talepleriyle birleştirilmiş, somutlaştırılmış politika yapabilmektir... Bu olgu, en geniş anti-faşist kuvvetlerin birleşik cephesini ve mücadelesini gerektirmektedir. Bu sınıf mücadelesinin yakıcı ve her bir gelişme evresinde her bakımdan geliştirilmesi gereken politik gereksinimdir.

II

Geçen seçimlerde (yerel seçim) HDP’nin politikası, doğru taktik bir politikaydı. Devrimi anlamayan devrimcilik kategorisi ve yönelimi bu gerçeği anlayamamıştı ve “sol” keskinlikle biçimlenen “seçim taktiği”yle “mücadele” etmişti.

Herhangi bir burjuva kampa yedeklenmemek; burjuva muhalefeti kitlelere bir alternatif olarak sunmamak; karşı devrim içerisindeki çelişkilere fiilen oynamak, Erdoğan rejimine ve AKP’ye, AKP-MHP ittifakına (“Cumhur ittifakı”) kaybettirmek; faşizm ve sermayeye karşı mücadelede darbeyi, en zayıf halkaya, “Saray rejimi”ne yöneltmek; İyi Parti’nin aday olduğu kentlerde karşı aday çıkarmak; halkların kardeşliği hattında yoğunlaşmak, izlenen taktiğin unsurlarıydı.

Nitekim bu taktik başarılı oldu. AKP başta metropoller olmak üzere pek çok yerde yerel seçimleri kaybetti. Bu, geniş kitlelere moral ve cesaret verdi. Türk ırkçılığının, şovenizmin politik etkisi altında olan kitlelere halkların kardeşliği doğrultusunda gerekli ve önemli bir mesaj verildi. Şovenizmin etkisi altında olan Türk ulusundan kitlelerin, (öncelikle de CHP tabanı) üzerinde sorgulamaya yol açan etki gücü yarattı. HDP’nin Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olarak kilit rolü; HDP’siz “Millet ittifakı”nın kaybetmeye mahkum olduğu daha keskin biçimde açığa çıktı. Ve burjuva muhalefet cephesi ve kitle tabanında HDP’nin güç ve rolü daha belirginleşti. Ki burjuvazi ve klikleri bu gerçeğin çok iyi bilincindedirler.

Bir olgunun altı çizilmelidir. Burjuva karşı devrim içerisindeki parçalanma, çelişkilerin keskinleşmesi, dolaylı olarak devrime yarar. Stalin bu olguyu “stratejide dolaylı yedekler” kategorisinde inceler. Ancak karşı devrimin iç parçalanmasından yararlanabilmek politik güç olmayla bağlıdır; herhangi bir politik güç değil, manevralar yapmayı, darbeler indirmeyi sağlayacak bir politik maddi güçten, kudretli bir kitlesel hareketten ve öncü kuvvetin varlığından bahsediyoruz. Kürt halkı, yurtsever hareket, HDP böyle bir güçtür. HDP Türk ulusundan işçi ve emekçilerin özellikle de ileri kesimlerinin politik desteğini almayı başaran bir partidir. İşte bundan dolayıdır ki, geçen yerel seçimlerde AKP’ye ağır darbeler indirilebildi ve HDP’nin siyasetteki kilit rolü gösterilebildi. HDP’nin seçim taktiği, güç toplamaya, kitleler nezdinde politik etkisinin büyümesine hizmet etti. Faşist propagandanın HDP’nin “terör örgütü” olduğu demagojisi de ciddi bir darbe aldı. Şovenizme kitle temeli oluşturan geniş kitleye halkların kardeşliği mesajı taşınabildi. Bu, nesnel olarak devrimci, anti-faşist olanakları geliştirdi ama seçim sonrası bu olanaklardan ne kadar yararlanılabildiği sorunu ayrıca incelenmelidir; bu bağlamda, devrimci ve komünist hareketin, HDP’nin atıl kaldığı söylenebilir. Bu da devrimci-demokratik ve komünist hareketin zayıf bir güç oluşuyla, güncel mücadelenin gereksinmelerine yanıt olmaktan uzak olmasıyla bağlıydı ve bağlıdır...

HDP’yi pek çok açıdan eleştirebiliriz (parlamenter hayaller, sınıflar arası uzlaşma vs.) ve eleştirmeliyiz de. “Birlikte vurma” taktiği ve siyasal tarzı, her zaman ve her konuda HDP’yi onaylamak anlamına gelmez. HDP’ye destek eleştirel “destek”, propaganda ve ajitasyon özgürlüğüne dayanan bir destek olacaktır. İdeolojik ve siyasal bağımsızlığı korumak ama politik mücadelede birlikte yürümek politik mücadelenin gereksinimidir. Ortak düşmana (faşizm ve sermayeye) karşı ortak mücadele perspektifi ve güncel politikasının gözden yitmesi ağır bir zaaf olur...

Kuşkusuz ki, taktik politikalar koşullara bağlı olarak değişir. Dün doğru, geliştirici, devrimci ya da devrimci rol oynayan taktikler, bir başka durumda mücadelenin gelişmesinin önünde engele dönüşebilir vs. İlkelerde katı, taktiklerde esnek olmak sınıf mücadelesinin bir gereğidir. Taktiklerin stratejik zaferi uzaklaştıran değil, yakınlaştıran; strateji doğrultusunda güç toplayarak seferber etmesine hizmet etmesi durumunda anlamlı bir politik ağırlığı olacaktır. Sınıf ve geniş kitlelerle bağı olmayan, kendine dönüklükten kurtulamayan, sınırlı grupsal güçle yapılanmış parti ve siyasi çevrelerin “seçim taktiğimiz” üzerine yazıp çizmesi de pek anlamlı olmamaktadır. Eğer maddi bir güç olarak sınıfa ve kitlelere dayanan politik bir güç değilsen, bu durumda “seçim taktiği” adına söylenenler etkisiz kalır. Dahası bu tarz siyaset lafazanlığa, biçimselliğe tekabül eder. Doğru taktik politikaların toplumsal ve siyasal bir karşılığını bulması yaşama geçirilmesinin ön koşuludur. Gündemi etkileyen ciddi bir politik güç değilsen, “seçim taktiğimiz” üzerine yapılacak propaganda ve ajitasyonun da, kendi dar siyasal çevreni memnun etmenin ötesinde çok bir anlamı kalmamaktadır. Unutulmamalı ki, “militanlık” içerisinde geçilen siyasal koşulların gündemleştirdiği politik gereksinmelere yanıt vermekten, lafta değil, gerçek ilişkilerde karşılığını bulacak ve bulması gereken yanıt olmakta somutlaşır. Militan mücadelenin komünist teori ve pratikte anlamı budur; yani militanlığın ölçüsü, dar grupsal çıkarlara, mezhepçi taktiklere, “radikal eylem”lere dayanmaz; ölçü, devrim ve sosyalizm kavgasının ve bu kavganın güncel koşullarına ve gereklerine ne kadar yanıt verip veremeceğinle ölçülür ve ölçülmelidir.

Komünist işçi hareketi yaratamayan, işçi sınıfı hareketi içerisinde ciddi bir politik güç haline gelemeyen, proletaryanın en yakın müttefiği olan kent yoksulları (yarı-proletarya) içerisinde ciddi bir ağırlık oluşturmayan, bu eksende emekçi kitleler içinde ciddi bir ağırlık oluşturmayan bir güç isen, bu durumda, “taktik politika”lar, “seçim taktiğimiz” üzerine yazılıp çizilenlerin fazla bir rolü olmayacaktır. Bu komünist hareketin tarihsel ve güncel açmazıdır. Bu olgu, hem komünist hareketi hem de işçi sınıfı hareketini güçsüz bırakan en yakıcı olgudur. “Ezilencilik”le bu sorun çözülmek bir yana, “ezilenler” teorisi ve pratiği ile komünist hareket kendi öz sınıfsal temellerinden daha fazla koparak halkçı eğilimlerin tutsağı haline gelmektedir. Komünist işçi hareketine dayanan bir güç olarak “ezilenlerle” ilişkilenmek ile “ezilenci”liğin peşinde sürüklenmek farklı şeylerdir. Komünist hareketin gerekleri ve gereksinmeleri birincisine dayanır ve dayanmalıdır. Bugün de olduğu gibi, işçi sınıfı hareketinin tarih boyunca hep reformistlere, burjuva sendikal harekete terkedilmiş olması; bu tabloyu yıkacak sistematik bir politikanın, teori ve pratiğin ortaya konulamamış olmasıyla bağlıdır. İşçi sınıfının ve kent yoksullarının ana kitlesinin gerici ve faşist partilerin oy deposu olması komünist iddianın neden yaşam bulamadığının sorgulanmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Kesin olan şudur: Türkiye devriminin kaderi büyük sanayi merkezleri ve işçi sınıfı tarafından belirlenecektir...

III

Burjuvazi karşısında proletaryanın siyasal bağımsızlığın korunması, taktik değil, ilkesel bir sorundur. Taktikler ilke bozmaya tekabül edemez. Ama ilkeler de taktiğin yerine ikame edilemez; ilke bozmaya tekabül eden taktik politikalar, berbat bir oportünizme sürükler. Ama taktik politikaların yerine idame ettirilen ilkeler de “sol” oportünizm ve aydın geveziliği üretir. Her iki durumun da proleter devrimci öncülükle ilişkisi yoktur; mücadelenin gereksinmelerine yanıt vermez. Güncel siyasetini ilkelerine, program ve stratejine bağlı olarak yürütmek zorundasın. Ama güncel politika ve taktiklerin yerine/adına ilkelerini, program ve stratejini geçirirsen, burada yapılan politika değil, “politika”dır. İşte proleter militanlık denen şey, asgari ve azami amaçlarına bağlanmış güncel siyaset üretmekten ve somut mücadelenin gereksinmelerini karşılamakta somutlaşır. Bunu yapamadığın koşullarda öncü adını hak edemezsin, kendiliğindenliğin önünde boyun eğer, yarı-kendiliğindenci bir çizgide sürüklenip gidersin; üstüne üslük “İdarei maslahatçılık”ı, dar pratikçi ilkelliği “büyük politika” vb. olarak lanse edersin; ama nihayetinde gerçek yaşamda proleter ve geniş emekçi kitlelerden, kitle hareketlerinden kopuk durumun teorisini yaparak kendi küçük dünyan içinde ne kadar mükemmel olduğunun ajitasyonunu yaparsın, ama bu kadar işte.

Devrimciliğin, komünistliğin ölçütü “sol” keskinlik değildir. Burjuvaziye ve faşizme karşı en keskin lafların arkasına geçebilir, buna da “yüksek siyaset ve öncülük” diyebilirsiniz. Bu, öteden beri Türkiye devrimci hareketinin karakteristiklerindendir. Sağ oportünizmin “sol” oportünizme ya da tersi yalpalamalara dönüşmesi, savrulmalar da bu tarihin geri yanlarından, karakteristiklerinden birisidir. Bu iki uç, birbirinin yerine geçebilir ve bu potansiyel her zaman vardır...

Geçen seçim deneyi, yeni süreçte dikkate alınmalıdır. Önemli bir politik deneyimdi. İki burjuva bloktan birine yedeklenmeden fiili manevralar yaparak gücü açığa çıkarmak; güç toplamaya, karşı devrimin iç çelişki ve çatışmaları derinleştirmeye, kendine alan açmaya, daha etkili darbeler indirmeye, mücadeleyi geliştirmeye hizmet eden taktikler yaşamsal önemdedir.

Lenin,

Daha güçlü bir düşman, ancak en büyük çabayı sarf ederek ve düşmanlar arasındaki herhangi bir, hatta en küçük yarıkların en eksiksiz, uyanık, dikkatli, ustaca ve zorunlu kullanımıyla yenilebilir.

Bunu anlamayanlar, Marksizmin, genel olarak modern bilimsel sosyalizmin en küçük bir zerresini bile anlayamadıklarını ortaya koyarlar.” diyor.

Burjuva karşı devrim cephesinde büyümekte olan iç parçalanmayı derinleştirerek de yolu açma politik mücadelenin ve tarihin önemli bir dersidir. İster iktidar da ol, isterse muhalefette, her dönem karşı devrim içi parçalanmalardan yararlanmasını bilmek gerekir; lafla değil, kitlesel politik bir güç, politik ve askeri bir güç olarak, yoksa bu “yararlanma” sözleri lafazanlıktan öteye zaten geçmez.

Politika sanatı ve politik önderlik yeteneği, politik mücadele tarzı bakımından Lenin’in şu sözlerinden öğrenilmelidir ve Lenin’in söylediği şey, ancak politik-maddi bir güçsen yaşama geçirebilir.

Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son kertesine varan bir çaba gösterilerek ve düşmanlar arasındaki en küçük çatlaktan, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiki kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde yenilgiye uğratılabilir.”

Burjuva cephenin iç parçalanmasına yedeklenmek ile, bu parçalanmadan devrimci, anti-faşist ve sosyalist mücadelede yararlanmak iki farklı politikadır. Birincisi reddedilmelidir, ikincisini kavramadan da devrimci politik öncülük iddiasında bulunamazsın.

Türkiye’de seçim mücadelesi, yalnızca dar anlamda iç bir sorun değil, mücadelenin diğer sorunlarında da olduğu gibi, iç bölgesel, uluslararası politik mücadele ve güçler dengesinin ve mücadelesinin bir parçasıdır. Sözgelimi, AKP-MHP ittifakının, dinci faşist rejimin yıkılıp yıkılmaması sorunu sadece iç politikanın sorunu değildir ve ortaya çıkacak sonuçlar da içerisiyle sınırlı olmayacaktır... Yani meseleyi geniş bir perspektiften ele almak ve değerlendirmek zorunludur.

Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi, faşizm ve sermayeye karşı kurulan güç ve eylem birliklerinde, cepheleşmelerde olmazsa olmaz koşuldur; dahası bu ilkesel bir sorundur.

HDP bir birleşik cephe harekatıdır; keza bileşimi genişlemeye açık olarak kurulan “Emek ve Özgürlük” bağlaşması da aynı özellikte, olumlu bir gelişmedir. Bu ittifak güçlerinin sokak vurgusu önemlidir ve pratik tutarlılıkla uygulanması için azami derecede bir irade sergilenmelidir. Böyle bir iradenin geliştirilmemesi durumunda, söz konusu saptama kuru laf kalabalığı olarak kalacaktır. Ki bu bağlam başlı başına bir irade savaşımını gerektirir. Yoksa bağlaşmaya dahil olan reformist ilerici partilerin yapacakları şey, ortadadır.

Proletarya için, parlamento ve parlamenter mücadele, devrim ve sosyalizm mücadelesinde yardımcı bir mücadele alanıdır. Keza parlamenter mücadele parlamento dışı mücadeleye bağlıdır...

Genel ve yerel seçimler, proletaryanın asgari ve azami amaçları temelinde politik müdahalenin fırsatları ve biçimleridir. Bu bağlamda devrimci ve komünist hareketin stratejik hedefleri HDP ve sosyal reformist hareketten temelde farklıdır. Bu bilinç ve donanıma sıkı sıkıya bağlı kalmak gerekir.

Bu hatırlatmaları şundan dolayı yapma gereği duyduk; faşizm ve sermayeye karşı kurulan ittifaklar şu veya bu akımı tatmin etmeyebilir. Bu bağlamda da, birleşik cephe politikaları içerisinde yer alan devrimci ve komünist kuvvetler, propaganda ve ajitasyon özgürlüğünü kullanarak, kendi amaçlarına bağlı faaliyetlerini yürütecektir. Bu seçimlerde devrimci yapılar HDP etrafında gündemleşecek “seçim taktiği”nde yetersiz gördüğü her konuda kendini özgürce ifade edebilecektir. Bir diğer ifadeyle, eğer HDP etrafında örülen bağlaşma ortak bir seçim taktiği etrafında şekillenirse, bu durumda, her bir akım, çevre, parti, yetersiz bulduğu her konuda “kamuoyu”na seslenme özgürlüğü vardır; dar kafalı, tarikatçı, mezhepçi, sekter analizlerle, bu gerçeği görmezden gelmek baştan aşağı yanlış olacaktır. Sen bir yerden bir yere kadar omuz omuza yürürsün, yürüdüğün süreçte de kendini ifade etmek istediğin her konuda da propaganda ve ajitasyonunu yürütürsün. İdeolojik mücadele yürütmenin de önünde hiçbir engel yoktur.

Doğru, devrimci bir seçim taktiği bahanesinin arkasına gizlenerek HDP’den uzak durma politikası sosyal şoven bir sınıfsal, ideolojik-politik kimliğin bas bas bağırmasıdır. Sermaye ve faşizmin baskısının ürünü olan Kürtlerle bir arada görünmemek” politikası, düpedüz politik özgürlük mücadelesinden kaçma politikasıdır. Bu politika CHP vb. partiler için anlaşılabilir ama “devrimcilik”, “sosyalizm” adına iddia sahibi görünenler için kabul edilebilir değildir. Değildir, çünkü bu duruş ve zihniyette devrimciliğin D’si, sosyalizmin S’si yoktur. Dahası bu duruş ve zihniyetle tutarlı bir anti-faşist demokratik bir mücadele bile yürütülemez.

Devrimciler herhangi bir burjuva cepheye taraf olamaz, bundan dolayı HDP seçim taktiği dün yanlıştı, bugün de böyle bir politikayı kabul edemeyiz” vs. diyenler var.

Peki bu değerlendirme ve eleştiri ne kadar doğru? Evet herhangi bir burjuva kampa dahil olmamak gerekli. Ama geçen seçimlerde HDP “Millet ittifakı”nın bir uzantısı ya da yedeği olmadı ki! Bu burjuva blok on milyonlara kurtuluş seçeneği de olarak sunulmadı. Buna inanmayan her devrimci yapı da kendi programının propagandasını yaptı. HDP’nin kilit parti konumuna gelmiş olması, her kanadıyla burjuvazinin istemediği şeydir. Ve bu istenmeyen şey, politik bir gerçek olarak kendini burjuvaziye ve şovenizmin, milliyetçiliğin etkisi altında olan kitlelere kendini dayattı; “iç ve dış güçler”den hiç kimse bu gerçeği yadsıyamıyor. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor. Bugün HDP boşuna mı sürekli faşist terörle susturulmaya çalışılıyor? HDP’yi siyaseten etkisiz bir güç haline getirmek, kapatma hamleleri vb. tesadüfi değil ki! Yurtsever Kürt hareketini ezemeden HDP’yi ezemezsin ve HDP “Doğusu ve Batısı”yla birlikte ciddi bir politik güç ve cephedir. HDP kurtuluş değildir ama kurtuluşa giden yolda bir araç olarak görülmelidir. Bugün, nesnel olarak devrimci rol oynayan anti-faşist, anti-sömürgeci bir partidir. Faşist diktatörlük, bütün kamplarıyla burjuva bloklar, Kürt ulusal burjuvazisi, sayısız yol ve araçla HDP’yi tasfiye etmek ya da sistemin uysal bir parçası olacak partiye dönüştürme mücadelesi veriyor. HDP “bize aittir”. Sınıfsal iddia ve politik hedefinde sağlam dur ama anti-faşist mücadelede birlikte yürü; seçim süreci de bunun aracıdır.

Seçimler sürecine girildi. Henüz ciddi bir heyecan dalgasından bahsedilemez. Ancak bu hava gelişmektedir. HDP cumhurbaşkanı seçimi bağlamında gelişmelere göre taktiksel tutumunu somutlaştıracaktır. HDP kapatılma tehdidi altında yaşıyor ve her bakımdan ağır baskı ve saldırıların kuşatmasında. Ancak en kötü durumda bile bu süreci atlatacaktır.

Değişik seçeneklerin gündemde olduğu görülüyor. HDP, Emek ve Özgürlük bloğu” İlk turda kendi bağımsız cumhurbaşkanı adayı etrafında seçimlere katılabilir. Resmi bir ittifak kurmadan, fiili olarak, “Millet ittifakı”nın “uygun” bulunabilecek adayı desteklenebilir ya da bu “destekleme” ikinci turda ortaya çıkabilir. Boykot taktiği HDP’nin gündeminde yok. (Boykot taktiği son erekte özel koşullarda gündeme girebilecek bir taktik politika olabilir.) Seçimlere katılmak en geçerli politika olacak ama ne olursa olsun, sokakların, milyonların gücü temelinde ilerlemek, geniş kitlelerin birikmiş öfkesine ve taleplerine dayanarak eylem gücünü açığa çıkarmak temel olmalıdır. HDP, “üçüncü yol” üzerinde yürüyecektir. Ve “üçüncü yol” “Millet ittifakı” ile anlaşma-blok kurmak gibi bir yol değildir. HDP, “Emek ve Özgürlük blogu” kendi yolunda ayrı yürüyecektir. Bu durum, değişik burjuva partilerle görüşmek gibi manevraları dışlamaz. “Toplum”, “Kamuoyu” nezdinde, kendi gücünü burjuva muhalefete dayatarak onları teşhir etmesi doğru bir tutumdur. Burjuva muhalefet partilerine, “Millet ittifakı”na ilkesel tutum açıklama istek ve baskısı, kamuoyunun gündemine girme, azgın faşist teröre karşın kendini geniş kitlelere duyurma, etkileme taktiğinin bir boyutudur. “Millet ittifakı” ve partileri “oyuna ihtiyaç duydukları” HDP’ye muhtaçtırlar. HDP oyları “çantada keklik” değildir. Buna karşın onlar HDP’nin baskısına karşı direnmektedir. Dahası, bir arada görünmeme politikasını izlemektedirler. Her adımları hesaplı-kitaplıdır. Ortada tarafların “irade savaşı” var. Her bir tarafın hesabı farklı farklı. Bu da kaçınılmazdır. Fakat devletinden Erdoğan’ına, CHP’sinden bilmem ne partisine kadar uzanan cephede herkes HDP’nin kilit parti rolünün farkındadır. Burjuva cephelerin manevraları bu gerçeği de hep hesaba katarak şekillenmektedir...

Neymiş efendim, “burjuva bir partiyle, Millet ittifakı ile görüşülemezmiş.” Peki neden? “Çünkü onlar düşman, bu onlar hakkında hayaller yayar.” vs. Bu dar kafalılıktır. HDP ağırlığı olan, legal, meşru siyaset yapan politik bir güç olarak, mücadeleyi geliştirdikten sonra, şeytanla da görüşebilir... Duruma göre şu burjuva partiyle görüşür, duruma göre şu partiyle görüşmez ya da görüşme talebini ret eder ve bu taktik manevraları da kendi politikasının gereklerine bağlı ele alır.

Ayrıca şu gerçeğin üzerinden atlayamazsınız: HDP Türkiye ve Kürdistan’da devrimi yapacak, sosyalizmi kuracak bir parti değil ki. HDP’nin böyle bir iddiası ve hedefi yok. Ona “neden bizim programımızı, amaçlarımızı benimsemiyorsunuz” diyemezseniz ki! O zaman ne dediğinizin farkında değilsiniz. HDP’nin nesnel sınırlarının ve politik karakterinin bilincinde olmak gerekiyor. Dünya da bizden ibaret değildir. Karşı devrimi zayıflatacak, devrim cephesini güçlendirecek, halkların kardeşliğini ve ortak mücadelesini geliştirecek taktiklerle seçim sürecini omuzlamak lazım.

Burada söz konusu olan “cumhurbaşkanı” seçimidir. Çıkarılacak aday önemli olmakla birlikte bir değerlendirmede sorun politikanın bütünlüğü içerisinde ele alınacaktır. Kendi cumhurbaşkanı adayı ile ortaya çıkmak HDP’nin, “Emek ve Özgürlük bloku”nun doğal hakkıdır. Bunun nasıl gerçekleşeceği koşullara bağlıdır. Daha baştan “ne olursa olsun kendi adayını göstermemeli” denemez. Bu politik toyluk olur. HDP ve ilerici blokun ne pahasına olursa olsun “Millet ittifakı”nın adayını desteklemesi politikası olamaz. Böyle bir cendereye girmek de kabul edilemez. Faşist diktatörlüğe karşı mücadelede yakalanacak taktik halka, dinci faşist Erdoğan rejiminin yıkılmasıdır. Darbeyi faşist diktatörlüğün zayıf halkasına indirmek gerekir. Burada sorun salt AKP-MHP Hükümeti’nin ve Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi değildir; bu ilk adımdır, daha da önemlisi sonraki süreçtir... Tek başına Erdoğan cephesinin cumhurbaşkanlığı seçimlerini, milletvekili seçimlerini kaybetmesi politik rejimin çöküşü anlamına gelmez ama buradan önemli bir yol açılır ve bu açılan gedikten sokak siyaseti ve gücü ile yeni ve yıkıcı darbeler indirerek yürümesini bilmek gerekecek. Doğaldır ki devrimci ve komünist hareket her bir aşamada kendi program ve stratejisine bağlı davranacak ve taktiksel politikaları bu ayrım çizgisinde uygulayacaktır. Yani reformist perspektifle devrimci perspektif arasındaki temel ayrımın her bir gelişme evresinde korunması gerekir. Bu bakımdan HDP öncülüğündeki blokun çizdiği çerçevenin ötesinde sorun ele alınmak zorundadır. Emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin, işbirlikçi tekelci burjuvazinin egemenliğinin devrimle yıkılması, sorun bu hedefle bağlı ele alınmalıdır. Bu bağlamda, faşist diktatörlüğe karşı mücadelede anti-faşist blokun başarısı önemli bir adım ama yetersiz bir adım olacaktır özellikle sokak siyaseti yolundan politik mücadelenin geliştirilmesine yüklenmek gerekir.Sosyal reformlar”ın yolunun açılabilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılıp genişletilmesi bile tamamen proletarya ve halkların ortay koyacağı mücadele gücüne bağlıdır.

Bu seçim süreci de devrim ve karşı devrim cephesi arasında sert ve karmaşık mücadelelere tanık olacak. Zayıf halkayı yakalamak, yüklenmek ve kırmak güncel anti-faşist görevdir. Bunu başarmak, Türkiye, Ortadoğu halklarının, Kürt halkının lehine olacaktır. Ve Erdoğan faşist hükümetinin yıkıldığı koşullarda, “restorasyon hükümeti” olarak devreye girebilecek burjuva muhalefetten de hiçbir beklenti içerisinde olmadan mücadeleyi güçlü ve yaygın tarzda sürdürmek gerekecektir...

AKP’nin ve Erdoğan’nın seçimleri kaybetmesi, ne devletin ne de politik rejimin yıkılması anlamına gelmez. AKP devlet içerisinde etkin, yaygın örgütlenmiş bir güçtür; seçimleri kaybetmesi, otomatik olarak, onun devlet içindeki iktidar mevzilerini kaybetmesi anlamına gelmez... Bu gerçeklerin sınıfa, geniş kitlelere anlatılmasının, anti-faşist kitle hareketinin devrimci baskısının dayatılmasının, olası bir “restorasyon” hükumetinin kurulması koşullarında, yakıcı bir görevdir.

Hatırlatmak gereksiz olmayacak; “Cumhur ittifakı”nın seçimleri kaybetmesi, “Millet ittifakı”nın hükümeti kurması durumunda “burjuva demokratik” açılımlar beklenmemeli. Olası yeni cumhurbaşkanı ve hükümet, bazı sınırlı taktik manevraların dışında, geçmişe sünger çekme politikası izleyecektir. Liberal beklentilerile hayaller yayılmamalı ve karşı mücadele yürütülmelidir. Her şey, proletarya ve halkların fiili, meşru mücadelesine bağlıdır ve bağlı olacaktır. “Devletin bekası”ndan başka bir şey düşünmeyen burjuva muhalefetten “demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik”, “Kürt sorununda demokratik açılım” bekleyenler burjuva liberalleridir ve onlar bu hayalleri sürekli yaymakta ve yaygın beklentiler yaratmaktadırlar. Dolayısıyla bu liberal eğilime karşı kesin bir ideolojik mücadele geliştirmek, sınıfı ve kitleleri uyarmak, yeni ve daha etkili mücadelelere hazır olmak gerekir.

Son olarak eklemek isteriz. HDP öncülüğünde anti-faşist blokun salt seçim bloku olmamasını dileriz... Keza kurulan blok içinde yer alan değişik parti ve grupların kendileri için en fazla milletvekili koparma grupçuluğuna, oportünist fırsatçı ve hesaplı tutumlarına karşı da mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu çirkinlik her zaman göz çıkarmıştır...







23 Ocak 2023 Pazartesi

''KİŞİ KÜLTÜ'' VE STALİN GERÇEĞİ

 

''KİŞİ KÜLTÜ'' VE STALİN GERÇEĞİ

Bana olan bağlılığından sözediyorsun… Sana, kişilere bağlılık ‘ilkesini’ terketmeni salık veriyorum. Bu, Bolşeviklerin tarzı değildir. Işçi sınıfına, onun Partisine, onun devletine bağlılık duy. Bu güzel ve yararlı bir seydir. Ancak bunu, kıt akıllı entellektüellerin kişilere duyduğu boş ve sahte bağlılıkla karıştırma!” (J. V. Stalin)

Y(osif) V(isarionoviç), ‘Marks-Engels-Lenin-Stalin’in Bayrağı Altında’ sloganını kabul etmezken, yalnızca ‘Marks-Engels-Lenin!’ biçiminde kalmasına razı oldu.” (G. Dimitrov, Günlük-1, s. 236-237)

J.V. Stalin kişinin putlaştırılmasına karşı çıkmış ve onu sık sık eleştirmişti; kitlelerin rolünü doğru bir biçimde değerlendirmiş ve partinin ve Sovyet devletinin kolektif önderliği ilkesini daima yüksekte tutmuştu. Ancak hayatının son yıllarında parti önderliğindeki gizli düşmanlarının ibret verici ve uğursuz kışkırtmaları altında Sovyet propagandasının kendisine yağdırdığı aşırı ve tamamen gereksiz övgüleri dizginlemek için yeterince tedbir almamıştı.” (AEP Tarihi Cilt 2, s. 163, Yurt Yay.)

Birini ne kadar severseniz, ona o kadar az dalkavukluk edersiniz. Gerçek sevginin kanıtı, eleştiriyi esirgememektir.”

KİŞİ KÜLTÜ ve STALİN’İN DURUŞU

I

Devam etmekte olan "TROÇKİZMİN BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN..." ana başlıklı yazı dizimizin değişik alt başlıklarında bu konu ele alındı. Konuyu farklı boyutlarıyla incelemeye devam edeceğiz.

"Kişi kültü" SSCB gerçeğinde bir olguydu. Ana sorun, bu meselenin hangi sınıfın ideolojik ve siyasi çıkarları ekseninde incelendiği ve nasıl sonuçlar çıkarıldığıdır. Sınıflı bir dünyada, sınıflar mücadelesiyle belirlenip biçimlenen bir dünyada, hiçbir sorun sınıflar üstü ya da dışı bir bakış açısıyla ele alınamaz, incelenemez. Diğer sorunlar gibi, kişi kültü hakkında da, sorunun sınıfsal ve tarihsel temeli ve evrimi ortaya koyulmadan söylenen her şey, boş bir sözden ibaret kalacaktır. "Kişi kültü" sloganı, tümüyle kapitalizmle sosyalizm, proletarya ile burjuvazi, Marksizm-Leninizm ile burjuva ideolojisi arasındaki tarihsel (ve güncel) uzlaşmaz mücadeleyle bağlıdır. Tarihsel temellerinden, somut tarihsel koşullarından, burjuvazinin ve oportünist dostlarının politik hesap ve amaçlarından koparılmış bir "kişi kültü" tartışması demagoji ve manipülasyondan ibarettir. Burjuvazinin, sosyal-demokrasinin, Troçkizmin, modern revizyonizmin, "yeni sol"un "kişi kültüne karşı mücadele" sloganı, anti-komünist, anti-Sovyet (anti-Stalinist) kutsal ittifakın ardına gizlendiği bir slogandır. Bu ittifakın amacı "üzüm yemek değil, bağcı dövmek"tir. Anti-komünist ittafıkın "kişi kültüne karşı mücadele" bayrağı altında birleşmesi, Kruşçevleri, Gorbaçov-Yeltsinleri alkışlar arasında yüceltmesi ifade ettiğimiz tarihsel ve siyasal gerçeğin çok çarpıcı yansımasıdır.

Şu her seferinde pişmanlık gösterileri eşliğinde partiye dönen "önderler", Stalin'in sürekli mahkum ettiği "kişi kültü"nün geliştirilmesinde, öncü rol oynamıştır. Başını Troçki'nin çektiği Troçkist-Zinovyevist-Buharinist geniş bağlaşmanın bu gerçeği görülmeden sorun aydınlatılamaz. Sözgelimi Deutscher, 1933'de bir kez daha ''teslim'' olan Zinovyev ve Kamenev hakkında ''Bu sefer pişman olduklarını bildirirken Stalin'in yanılmazlığını da yüceltmişler ve onun tek büyük ve dahi lider olduğunu söylemişlerdi.'' (Troçki, Kovulan Sosyalist, C. III, s. 250-251, iba.) diye yazmaktadır.

Bir de Medvedev'i dinleyelim:

"Roy Medvedev şuna işaret ediyor:
‘Pravda’nın 1934’te yayımlanan birinci sayısında Radek’in, Stalin’i çılgınca bir övgü yağmuruna tutan iki büyük sayfalık makalesi yer alıyordu. Yıllardır Stalin’e karşı muhalefeti yöneten bu eski Trotskist şimdi onu ‘Lenin’in en iyi öğrencisi, Leninist Parti’nin modeli, onun kemiğinin kemiği ve kanının kanı’ biçiminde niteliyordu… (O’nun için- G
.A) ‘Lenin kadar uzakgörüşlü’ vb. diyordu. Bunun basında özel olarak Stalin’i pohpohlamaya adanmış ilk büyük-ölçekli makale olduğu anlaşılıyor; bu makale kısa bir süre sonra tirajı 225,000’i bulan bir broşür biçiminde yeniden basıldı, ki bu, o zamanlar için çok büyük bir rakamdı.” (R. A. Medvedev, Let History Judge: The Origins and Consequences of Stalinism, Londra, 1972, s. 148" (Aktaran B. Bland)

Ünlü "Ruytin platformu"nda "Teslim olan eski muhalefet liderleri"nin suçlandığını biliyoruz. Bu liderlerin "Stalinist kliğe karşı mücadeleye" öncülük yapamayacağı, "Ruhlarının her zerresiyle Stalin'den nefret ederler ve ona karşı mücadele başarıyla başlatılırsa ona katılacaklardır. Ancak böyle bir olay dönüşüne kadar Stalin'i pohpohlamaya devam edecekler."i vurgulanıyor. Aslında, bu bir itiraftır. Söz konusu kültün (Stalin'i putlaştırma/tanrısallaştırma) bilakis, Troçkist-Zinovyevist-Buharinist bağlaşma tarafından geliştirilerek kullanıldığının dolaylı ama açık bir itirafıdır.

Geçmeden hatırlatalım, "platform"da eski liderlerin "eleştirilmesi" taktik bir manevraya dayanmaktaydı. Bu liderlerin önde gelen rolleri gizlenmek ve söz konusu liderlerin ilkesizliğine, oportünizmine tepki duyan “muhalif” kesimler ise kararlılık gösterisiyle manipüle edilmek istenmiştir. Ayrıca dikkat çekmek isteriz, Beşinci Kol’un lideri Troçki, bireysel teröre, iç savaş kışkırtıcılığına, askeri darbeye, dış güçlere dayanan politikalarının en önemli kararlarını, hilelerini "blok" önderlerinin çoğundan gizlemeye önem vermiştir. “Komplo ve gizlilik sanatı Stalinist iktidara karşı en iyi silahımızdır” diyen Troçki’nin bu mücadele tarzı anlaşılırdır; zira bu, komplonun karakteri gereği böyleydi. Yenilgi üstüne yenilgi alan, Sovyet proletaryası ve halkından, uluslararası devrimci hareketten tecrit edilen siyasal sahtekarlar çetesinin daha derin manevralara, en berbat “esnek” politikalara yönelmeleri kaçınılmazdı; onlara göre bu, “savaş hileleri”nden ibaretti.

Bu politika (Stalin kültünü geliştirme) gizli ya da deşifre olan oportünist kliklerin politikasının en önemli biçimlerinden birisiydi. "Muhalefet" ne kadar çok teşhir olduysa kamuoyu önünde bir o kadar da Stalin kültünü yüceltti. Stalin kendisinin yüceltilmesinin, kişi kültünün geliştirilmesinin düşmanlarının işi, partiye ve sosyalizme karşı yürütülen saldırının araçlarından birisi olduğunu açıklıkla vurgular. ''Muhalifler'' böyle bir saldırının Rusya'nın tarihsel gerçeğinde bir karşılığı olduğunu ve henüz baskın olan köylü havasında karşılığını bulacağını iyi biliyorlardı. Stalin'i yücelterek "her şeye kadir Stalin" imajı yaratarak "SSCB'nin mutlak tek hakimi kanlı diktatör propagandası"na da kan taşımak istediler. Stalin kültünün ardına sığınarak işledikleri suçları Stalin'e mal ettiler. Bu kurnazlığı yıkıcı faaliyetlerini kamufle etmede aktif kullandılar ve önemli sonuçlar da aldılar...

Troçkistlerin, Kruşçevlerin vb. ''Stalin kültüne'' karşı mücadele adına yaptıkları şey “Leninist ideolojik mücadele”, “Leninizme dönüş”, “devrimci-Bolşevik eleştiri” değil, Marksizm-Leninizm'i, proletarya diktatörlüğünü, SSCB'nin ağır bedellerle kazandığı eşsiz zaferleri ve kazanımları yok etmeyi, gözden düşürmeyi hedefleyen anti-komünist bir mücadeleden ibaretti.

"Leninsizleştirme" ve "Stalinsizleştirme", Troçkizmin ve Kruşçevizmin ortak hedef ve karakteridir. Her iki akım da kendilerini "Leninist/Bolşevik" ilan etmiştir. Her iki akım Stalin'i ve "Stalinizm"i baş düşman ilan etmiştir. Her iki akım, Leninizm'e karşı mücadelesini Stalin ve "Stalinizme karşı mücadele" adına kamufle etmiştir.

Bu iki akım, aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, kendi özgün konumlarından aynı içerik ve hedefte, devrimleri ve sosyalizmi, Marksizm-Leninizm'i tasfiye etme çizgisinde birleşerek mücadele etti. Troçki’nin vasiyetini Kruşçevci burjuva karşıdevrim yerine getirdi; “anti-Stalinizm” adı altında yürütülen tarihsel-sınıfsal mücadele Troçki’nin gözü dönükçe istediği ve mücadelesini verdiği gibi sosyalizmin (ve giderek “Doğu bloku”nun) yıkılmasıyla sonlandı ama anti-Stalinist mücadele devam etti...

Stalin'in ''Stalin kültü'' yaratmaya karşı mücadelesini kanıtlayan pekçok veri sunabiliriz. Sözgelimi burjuva demokrat tarihçi J. Arch Getty şunları yazıyor:

''Hayatına dair bir sergi önerisine Stalin, 'şahsiyet kültü'... sakıncalıdır ve partimizin ruhuyla bağdaşmaz,' karşılığını vermişti. Keza 1940'ta, Yemelyan Yaroslavski'ye, 'liderleri aşırı ve mide bulandırıcı bir şekilde överek kendilerini yükseltmek isteyen' insanlara karşı 'bizim görevimiz, bu utanç verici ve aşağılık duygulara... bilimsel tarihle tutarsız bu dalkavukluğa ... bir son vermektir' diye yazdı. Başka bir vesileyle, hayatının ayrıntılarına yönelik saplantıyı 'vülger bir saçmalık' diye bir kenara itti. Bir Sovyet gazeteci kendisine, annesiyle yaptığı bir söyleşiyi gönderdiği zaman, diktatör sayfanın başına şu notu yazdı: 'Ben bu işe karışmam. Ne doğrularım ne de yalanlarım. Bu beni ilgilendirmez.' Bir keresinde, kendisi hakkında bir biyografiyi şu notla geri çevirdi: 'Bakmaya vaktim yok.'
Büyük adamların tarihte önemli olduğunu düşünmesine karşın, Stalin birden çok kez bu tür lider tapımını (Voroşilov'un Lenin hakkında dediği gibi) bir 'SD kuramı' (Narodnik-bn.) olarak niteledi; bununla kastettiği, başat odağın sınıftan çok liderlere yönelmesiydi. Çocuk Yayınevi'ne (ancak ölümünden sonra yayımlanacak bir mektupla) kendisi hakkında önerilen bir çocuk kitabının 'bir sürü ihtimal dışı olgular, değişiklikler ve hak edilmemiş övgülerle dolu' olduğunu yazdı: 'Kahramanlar' ile kitleler kuramı Bolşevist bir kuram değildir. Size bu kitabı yakmanızı tavsiye ederim.' Bu bakımdan, etrafında geliştirilmekte olan kültten rahatsız olan Lenin'in yolunu izlemişti. 'Bunu okumak bile bir utanç. Her şeyi abartmakla kalmamışlar, beni bir dahi, özel bir kişi olarak nitelemişler. Biz ömrümüz boyunca kişiliğin yüceltilmesine karşı ideolojik bir mücadele verdik.... çok uzun zaman önce kahramanlar sorununu çözdük. Ve ansızın burada bir kez daha karşımıza bireyin yüceltilmesi çıkıyor!'
Kendi kültünden duyduğu tiksintiye karşın, Lenin, onun kullanışlılığını gördü ve profesyonel fotoğraflarının çekilmesine olduğu gibi, pazarlanmasına da izin verdi. Lenin gibi, Stalin de kültün aşırılıklarına öfkelense de, aynı zamanda ona karşı işlevsel, faydacı bir tutumla yaklaştı. Alman yazar Lion Feuchtwanger'le özel bir görüşmesinde, kendi kültünü işçilere ve köylülere birleştirici bir güç verecek 'aptalca' bir şey olarak bir kenara atmaktaydı. Kuşkusuz, tevazu ve kültün inkârı ifadelerinin kendisi, o kült için faydalı ve umulan destekler olarak da görülebilir: 'Kült bu söylemde, tam da bunun yadsıma kılıfı altında daha iyi yapılandırılabilmesi için yadsınıyordu.' Öte yandan, Stalin'in itirazları, geniş kamusal tüketime sunulmuyordu; bunların çoğu ancak ölümünden sonra öğrenildi. Imgeyi lekeleyecek hiçbir şeye izin verilemezdi.'' (Stalinizm Hükmederken, s. 147, 148)

Getty'in kendi perspektifinden yaptığı eleştirilere girmeyeceğiz, burada bizi ilgilendiren Stalinist olmayan, burjuva demokrat bir yazarın ciddiye alarak kitabına aktardığı gerçek bilgilerdir.

Stalin etrafında bir kişi kültü geliştirildiği gerçektir ama Stalin ne bu kültü geliştirdi ne de teşvik etti. Stalin daima sade, alçak gönüllü bir komünist olarak yaşadı. Proleter sadeliğe, alçak gönüllülüğe karşı olan her şeyle mücadele etti. “Bir emirle bunu (kişi putlaştırması) durduramaz mısınız?” sorusuna verdiği “denedim ama olmadı” yanıtı, bir gerçeği dile getirmekteydi. (Ki Stalin’in bu doğrultuda pek çok müdahalesi olmuştur.) Bu yanıtla aynı zamanda sorunun kendisini aştığı gerçeğinin de altını çizmiş oluyordu. “Öte yandan, Stalin kendisine karşı gösterilen bu aşırı bağlılık gösterilerini durdurma gücüne sahip olsa da bunu yapmamayı tercih etmiştir.” propagandası anti-Stalinizm kampanyasının kurnazca düzenlenmiş içeriğiyle bağlıdır.

Stalin'in kendini çevreleyen kült hakkında ne düşündüğü açık değildir. Lenin gibi Stalin de halk içinde tevazu ve gösterişsiz şekilde davranıyordu. John Gunther 1936 yılında Stalin'in ziyaretçilerine karşı gösterdiği nezaketi ve iyi davranışı kastederek ‘O âsude görünen tek diktatör’ diye yazmıştır.[3] 1930'larda Stalin bazı konuşmalarında liderlerin bireysel önemini azaltan ve kendisi etrafında oluşan kültü Bolşevik olmayan davranış olarak niteleyip kötülemiş ve bireyler yerine daha geniş sosyal güçlerin önemini vurgulamıştır. Stalin, Lenin'in bir lider olarak çok büyük hürmet görmesi gerekliliğinin tek nedeninin Lenin'in bu sosyal güçleri anladığını ve dolayısıyla da Sovyet halkının arzularını nasıl etkin bir şekilde yönlendireceğini bildiği için olduğunu belirtmiştir. Stalin'in halk içindeki davranışları kendi kültünü küçümsediği beyanını destekler niteliktedir. Stalin sıklıkla Kremlin kabul raporlarını düzelterek kendisi için olan alkışları kısa kesmiş ve diğer Sovyet liderlerini alkışlatmıştır.[20] Walter Duranty Stalin ile yaptığı bir röportajın taslağında kullandığı ‘Lenin'in otoritesinin mirasçısı’ ifadesini Stalin'in düzelterek ‘Lenin'in sadık hizmetkarı’ olarak değiştirdiğini bildirir.[3] Ayrıca 1936'da Stalin kendi adının yer adı olarak verilmesini yasaklamıştır.[21] Gunther yine de Stalin'in bazen kendisinden üçüncü şahıs zamiri kullanarak söz ettiğini söyler.[3](Wikipedia)

Makyavelizmde sınır yok, her şeye bir kulp takılır; bir gerçek varsa, mızrak çuvala sığmıyorsa, ardından ya da öncesinde bu değerlendirmeleri etkisizleştirecek operasyon unsurları zaten devrededir. “İnternet ansiklopesi”nden aktardığımız bilgilerden de görüleceği üzere, Stalin, “Stalin kültü”ne karşı mücadeleyi, “gizli kapılar” arkasında değil, doğrudan kamuoyu önünde, kitleler içerisinde örgütlemiştir. Stalin tarihte bireyin rolünü doğru değerlendirmiş, ideolojik-kültürel devrim bağlamında bu sorunu etraflıca işlemiş; “kişi kültü” yaratmada gerek oportünist muhalefetin ve Beşinci Kol’un gerekse de “kızıl bürokrat”ların uğursuz rolünü teşhir etmiştir. “Önlemede yetersizlik” bağlamında eleştiriler yapılabilir ama yanı sıra meselenin bir çırpıda, bir kararla aşılamayacak nesnel nedenleri olduğu gerçeğini de görmek zorundayız. Tarihin akışı, nesnel durumlar tek başına emirlerle, kararnameler çıkarmakla aşılamıyor... Bunu ancak idealistler düşünebilir.

Rusya’nın özgün tarihsel gerçeklerini, nesnel ve öznel gerçeklerin bütünlüğünü dikkate almadan yapılan değerlendirmeler, aslında tipik bir idealizmden, “her şeye hükmeden tiran Stalin”, “bir emriyle her şeyi yaptıran Stalin” safsatasından ibarettir. Başka bir yerde de belirtmiştik; yüksek prestijlerine karşın ne Lenin ne de Stalin hiçbir zaman, evet, hiçbir zaman kadir-i mutlak bir güç olmadılar; ki bu olanaklı da değildi. Stalin zamanında sosyalist inşanın sorunları daha karmaşık, daha ağır ve kapsamlıydı. Olağanüstü koşullar ve kuşatılmışlık şartlarında görkemli zafer ve başarılar Stalin önderliğinde kazanıldı. Proletarya ve halklar nezdinde eşsiz bir sevgi ve saygıyla anılan Stalin, bu sevgiyi, saygıyı hakketmişti; bu hakkediş çok değişik toplumsal kategoriler, eğilimler tarafından istismar edildi. Bu gerçeğin altı çizilmelidir. Büyük önderlik gerçekliğine karşın Stalin’in azınlıkta kaldığı zamanlar oldu. Stalin’e rağmen Stalin adına tezgahlar döndü. Stalin’e rağmen “Stalin putu” yaratıldı. Belirlenen her politikanın, alınan her kararın, verilen her direktifin tıkır tıkır uygulandığı bir durum yoktu. Sadece hatırlatıyoruz; örneğin parti MK kararına rağmen, partinin aşırı üye yapılmasıyla şiştiği zamanlar yaşandı. Kızıl terör çığırından çıkarılarak “Stalinizm”e karşı kullanıldı; öyle ki “mutlak hakimiyet”e sahip olduğu iddia edilen Stalin dahil, Bolşevik çekirdeğin Molotov, Kaganoviç gibi liderleri giderek bu terörün hedefi haline getirilebildi; Yagoda, Yejov gibilerin çekmecelerinde Stalin ve sözü geçen liderler hakkında hazırlanmış “suç çetele”leri çıktı; saptırılan terör onların en yakın akrabalarına dek uzandı. Dilin kemiği, gizli ve açık düşmanın ise bel kemiği yoktur. Konu Stalin ve sosyalizm olunca salla her türlü iftirayı...

Şu açıklamayı da okuyalım:

''Konuşma savaşın ertesinde Stalin'e, Sovyetler Birliği Kahramanı unvanının verilmesine geldi. Stalin Sovyetler Birliği Kahramanı ölçütlerine uymadığını söyler. Bu unvan kişisel cesaret örneklerine verilmektedir.

'Ben böyle bir cesaret göstermedim,' der Stalin.

Ve yıldızı kabul etmez. Yine de portrelerine eklerler. Öldüğü zaman Nişanlar Dairesi başkanı ona bir altın yıldız verir. Yıldız bir yastığa iğnelenir ve cenaze töreni sırasında taşınır.

-Stalin'in sadece bir yıldızı vardı, Sosyalist Çalışma Kahramanı yıldızı. Ben bazen Lenin nişanımı takardım, dedi Molotov. Bir dönem Moskova'nın adını Stalin yapmak için sürekli öneriler vardı. Çok üstelenmişti! Ben karşıydım, Kaganoviç 'Sadece Leninizm yok, Stalinizm de var!' diyerek bundan yana çıkıyordu. Bu Stalin'i kızdıran bir şeydi. 16.06.1977 '' (Felikx Çuyev, Molotov Anlatıyor., s. 273-274, iba.)

Kişi olarak Stalin'in ''Stalin kültü''nü teşvik ederek geliştirdiğinin tek bir kanıtı, evet, tek bir kanıtı bulunmamaktadır. Varsa buyurun ortaya konulsun. Molotov’un “ömrünün son yıllarında biraz hoşuna gitmeye başlamıştı” mealinden sözleri nesnel gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, en nihayetinde Molotov bu sözlerini doğrulayacak herhangi bir veri de sunmamıştır. Stalin 40’ların sonlarına doğru Molotov’u ve Kaganoviç’i sertçe eleştirir. Molotov eleştirilere yanıt vermeye çalışırken “Sen bizim öğretmenimizsin, biz senin öğrencileriniz” sözlerini Stalin sertçe eleştirir ve “Benim öğrencilerim yok, hepimiz Lenin’in öğrencileriyiz” yanıtını verir.

"Muhalifler"den, keza yardakçı takımından, "saman altında su yürüten" katmanlardan farklı olarak, sıradan kitlelerin dev kazanımlardan ve başarılardan dolayı Stalin'e (ve partiye) içten, coşkulu, sarsılmaz bir sevgi duyması tümüyle anlaşılırdır. Bu, “kişi kültü” değildir. Hak edilmiş sevgidir. İşçi sınıfı ve halk içtenlikle kendileri için hizmet eden devrimci kadroları, komünist liderleri her zaman bağrına basmıştır. Sovyet halkı ve işçisi Stalin putunu değil, gerçek Stalin’i sevmiştir. Ama bir diğer gerçekte şu ki, kitlelerin Stalin sevgisi, anti-parti, anti-Sovyet düşmanlar ve yardakçı, çıkarcı kesimler tarafından istismar edilmiştir. Bu istismar, bu yöntem ve politika Marksizm-Leninizm'e, Stalin'e, parti ve sosyalizme karşı geliştirilen kirli savaşın aracı olarak kullanılmıştır.

Elbette bu alanda partinin önemli içsel zaafları olmasaydı, kişi, parti, devlet kültü bu denli etkin gelişemeyecekti. Bu kültün gelişmesini tek başına "Muhalefet"in rolüyle izah etmek saçmalık olacaktır. "Muhalefet" maddi-toplumsal koşulların sunduğu olanakları kullanmıştır.

Kişi kültünün gelişmesinde SSCB'de Stalin önderliğinde kazanılan devasa başarılardan doğan zafer sarhoşluğunun özel bir rolü olmuştur. Her ne kadar Stalin 1930'lu, 1940'lı yıllarda bu sarhoşluğa ve tehlikelerine dikkat çekerek ısrarlı bir mücadele yürütmüşse de, bu mücadele yetersiz kalmıştır. Bu sarhoşluk bir yanda Stalin'in aşırı yüceltilmesini getirirken, öte yandan da pek çok manipülasyonun aracı olarak kullanılmıştır. Stalin ve parti bu bağlamda yeterli önlemleri alamamak, güçlü bir mücadele geliştirememekle eleştirilmelidir. O dönem ortaya çıkan ağır zaaflarda olduğu gibi, kuşkusuz ki bu konuda da Stalin sürecin siyasal sorumluluğunu taşımaktadır. Dolayısıyla sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkan bürokratikleşme zaafı, lider, parti, devlet kültünün gelişmesinde Stalin ve parti sorumlu tutulmalıdır. Çünkü ülkeyi yöneten onlardı. Olağanüstü tarihsel koşullar altında inşa edilen sosyalizmin bağrında gelişen yeni tip bürokratikleşme, "kişi kültü" kamuflajıyla iç içe gelişti. "Kişi kültü" (Stalin'in aşırı yüceltilmesi) yeni tip bürokratik katmanların bilinçli-bilinçsiz kullandığı bir silahtı. Bu büyük bir tehlikeydi, daha da önemlisi, bu tehlikenin sosyalist ve enternasyonalist görkemli başarıların gölgesinde gelişmesiydi. "Zafer sarhoşluğu" bir olguydu. Gölgesine sığınan katmanlar bu silahı etkili bir silah olarak kullanılabildi. 1952 yılında yapılan 19. Parti Kongresi Raporu'nda da bu zaaf sert bir tarzda eleştirilir, eleştiriye rağmen, bu zaaf kapitalist restorasyonu hazırlayan, örgütleyen kesimleri beslemeye devam etti...

Zafer sarhoşluğu, devrimci kadroların, komünist partilerin kendilerini kaybetmelerinin, ideolojik-siyasal-örgütsel uyanıkklarını yitirmelerinin, özeleştiriden kopmalarının, kibire batmalarının, paslanarak çürümelerinin en tehlikeli ve en berbat yollarından birisidir. SSCB somutunda bu zaafın parti ve devlet yöneticilerini zayıf düşürdüğünü, siyasi uyanıklığını zayıflattığını, oportünist ve bürokrat öğelerin, kesimlerin, ekiplerin, hiziplerin kendilerini gizleyerek burjuva hedeflerine yürüyüşüne hizmet ettiği kesindir.

Belirtmek gerekir ki, mesele Leninizm ve sosyalizm düşmanlığı değilse, bu durumda eleştiri ve özeleştiri, devrimci ve Leninist olmak zorundadır. Topyekün reddiye senaryoları yazmak ve dizileri çekmek, olsa olsa sınıf bilinçli düşmanın işi ve ona güdümlenen iradesi kırılmış, umudunu yitirmiş, kendini kaybetmiş çevrelerin ve aydınların işi olabilir. Tarihte, zaaflardan, kirliliklerden vb. azade, sütten çıkmış ak kaşık misali devrimler, sosyalist inşalar beklenmemelidir; yapılacak tek şey, çıkarılacak dersler ışığında aynı ya da benzer zaafları tekrarlamamaktır...

Farklı örneklerle devam edelim.

“ Günümüz tarihinin en önemli figürü olarak Stalin’den söz ederken, onun, aynı zamanda büyük bir bilim adamı olduğunu gerçeğini de gözden kaçırmamalıyız. Stalin toplumbilimine doğrudan katkıda bulunmakla kalmadı, bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde yeni, giderek yayılan halk biliminin yaratılmasında, bilim ve tekniğin her koluna devinim gücü ve gelişme olanağı sağladı.

Stalin’in bilimin gelişimine katkısı, sosyalizmin inşacısı ve koruyucusu olarak yarattığı büyük eserden ayrılamaz.” diye yazan değerli bilim insanı Bernal şöyle devam eder:

Stalin, işbirliği ile çalışmanın ve ikna yöntemlerinin gereğini, örnekler göstererek, uyarılarda bulunarak, defalarca vurguladı ve yöneticilerin buyurgan bürokratik pratiğini kınadı. O, Hitler'i kaçınılmaz sona götüren içi boş 'Führer Prinzip'e yalnızca küçümseyerek bakıyordu. ( J.D.Bernal, Marksizm ve Bilim, PDF, s. 97, Birinci Basım: Mart 2007, Evrensel Basım Yayın)

“ ‘Herkesçe kabul edilmelidir ki, diye yazıyordu (Stalin-bn.), ‘hiçbir bilim, fikir mücadelesi olmadan, eleştiri özgürlüğü olmadan gelişip ilerleyemez. Ne var ki, herkesçe bilinen kural görmezden geliniyor ve saygısızca ayaklar altına alınıyordu. Dar bir yanılmaz yöneticiler grubu çıktı ortaya, bunlar her türlü olası eleştiriye karşı önlemlerini aldıktan sonra, kendi bildiklerini okudular ve akıllarına eseni yapmaya başladılar.’ ” (Concerning Marxism in Linguistics [Dilbiliminde Marksizm Üzerine], Soviet News, Londra, sf. 22) (Age., s. 100)

" 'Fransız yazar Henri Barbusse, 'Stalin, kendi hanesine yazılması gereken çok büyük başarılar kazanmış olmakla birlikte, sistemli bir biçimde bütün ilerlemeleri Lenin’in hanesine yazmaktadır.' demektedir. (Alıntılayan, Stalin, Söylence ve Gerçek, Kişiye Tapınma’ -1934-52- Bill Bland tarafından Mayıs 1991’de Stalin Derneği’ne sunulan tebliğ, iba.)

B. Bland’ın çalışmasından, kendi kültünü yaratmak isteyenlere karşı Stalin’in verdiği yanıtları, aktarmaya devam edeceğiz.

'Doğrusunu isterseniz yoldaşlar, bana yapılan övgülerden yarısını bile hak etmiyorum. Beni hem Ekim Devrimi’nin kahramanı, hem Sovyetler Birliği Komünist Partisinin lideri, hem Komintern’in lideri, mucizevi bir kişi olarak gösteriyorlar. Bunların hepsi saçmalık yoldaşlar, gereksiz abartmalar. Genelde ölmüş devrimcilerin tabutunun başında böyle konuşulur. Ama benim ölmeye niyetim yok...

Ben aslında Tiflis’teki demiryolu atölyelerinin önde gelen işçilerinin öğrencilerinden biriydim, hâlâ da öyleyim.''

Kolektifleştirme, kulakların sınıf olarak yok edilmesi (İkinci Ekim Devrimi) sürecinde parti politikasına aykırı sapmalara, aşırılıklara karşı yazdığı makaleyle ilgili olarak söylenenlere, Nisan 1930 tarihli açıklamasında şu yanıtı verir Stalin:

'' 'Başarı sarhoşluğu' yazısının Stalin’in kendi girişimleriyle yazıldığını düşünüyorlar. Bu, kesinlikle saçmalık. MK’da kişisel inisiyatif kullanıp böyle bir şey yapacak kimse yok. ''

Ağustos 1930:

'Bana gelince, ben sadece Lenin’in öğrencisiyim ve hayatımın amacı, ona layık bir öğrenci olabilmek...

Marksizm, ön plana çıkmış ya da tarihi değiştirmiş kişilerin rolünü tamamen reddetmez... Büyük insanlar sadece şartları doğru bir şekilde anlamakla kalmazlar, onları nasıl değiştireceklerini de bilirler. Eğer bu şartları anlamazlar ve düşüncelerini hayata geçirecek bir biçimde değiştirmek istemezlerse, DonKişot konumuna düşerler...

Hayır, kararlar tek başına alınamaz. Tek başına alınan kararlar her zaman ya da neredeyse her zaman, tek taraflı kararlardır. Her kurulda, her kolektif yapıda fikirlerinin dikkate alınması gereken insanlar vardır. Her kurulda, her kolektif yapıda yanlış da olsa görüşlerini dile getirebilecek insanlar vardır. Üç devrim tecrübesi bize, kolektif olarak gözden geçirilip düzeltilmemiş 100 karardan 90’nının tek taraflı olduğunu gösterdi...

Emekçilerimiz hiçbir zaman, hiçbir koşul altında tek kişinin yönetimine maruz kalmadı. Oldukça önemli yetkililer, emekçi kitleler onlara olan güvenini kaybeder kaybetmez, emekçi kitlelerle bağları kopar kopmaz gözden düşerler ve bir hiçe dönüşürler.'' (J.V. Stalin. Alman yazar Emil Ludwig’le görüşme. // Aynı eser. s. 105-107 ve 110. İba.)

Jakoben diktatörlüğün liderlerinden S. Just, “Herkes yönetme sevdasında. Kimse yurttaş olmak istemiyor. ... Hepsi de devrimci gibi davranarak, bağımsızlık ve mutlak güçler elde ediyor, sanki devrim gücü kendilerindeymiş gibi... Hükümet devrimcidir ama, yetkili kişiler, gönülden yürekten devrimci değiller. Kendilerine ‘Uygula!’ denilen tedbirleri uyguladıkları için devrimcidirler. Kendi başlarına devrimci gibi davranırlarsa, o zaman zorbalık olur bu, halkın yıkımına yol açar.” eleştirisini yapar ve “Onun için yetkili kişilerin yetki sınırlarını kesin olarak belirleyin! Çünkü insan kafasının sınırları vardır. Dünyanın da kendi sınırları vardır.” sert uyarısını yapar. Bu uyarı ve eleştiriden öğrenmek lazım...

Stalin, belirsiz, sınırsız, kendi kültüne endeksli bir teori ve pratiğe, yetki gücüne dayanmadı hiçbir zaman. Kendisini sınıfın, Lenin’in, partinin üstünde ve dokunulmaz görmedi. Ama O, kendilerini her şeyin üzerinde gören tiplerin her yerde ve her düzeyde olduğunun farkındaydı. O, gönülden yürekten devrimci” olmadıkları halde, kendisiyle birlikte yürümek zorunda kalanların da farkındaydı ve O, bu kadroların “Bolşevik mayadan yoksun” olduklarını kavrayacak kadar siyasi uyanıklığa sahipti. Stalin (ve sağlam Bolşevik çekirdek) “Stalin dalkavukları”na, kızıl bürokratlara karşı mücadele etti ve partiyi eğitmeye çalış. Ancak, anlaşılıyor ki, bu tasfiyeci bürokratik eğilim, Stalin’in görebildiğinden daha derin, daha kapsamlıydı... Buna karşın O, kendisini “günümüzün Lenin’i”, “eşi-benzeri olmayan dahi” ilan edenlere karşı sürekli mücadele etti.

Aynı kaynaktan aktarmaya devam ediyoruz:

Mayıs 1933:

'Robins: Sizi ziyaret edebilme imkânını bulabilmiş olmak benim için büyük bir onur.

Stalin: Çok önemli bir şey değil. Abartıyorsunuz.

Robins: (gülerek) Benim için en ilginç olan Rusya’nın her yerinde Lenin-Stalin isimlerine birlikte rastlamış olmak.

Stalin: Bu konuda da abartıyorsunuz. Ben Lenin’le nasıl aynı seviyede olabilirim?'' (V.İ. Stalin. Albay Robins'le 13 Mayıs 1933 tarihinde yaptığı görüşme. (Kısa kayıt) // Aynı eser, s. 260)

Şubat 1938:

'Stalin’in çocukluğu hakkında öyküler' isimli kitabın basılmasına kesinlikle karşıyım.

Kitapta fazlasıyla gerçekle tutarsızlıklar, çarpıtmalar, abartmalar ve gereksiz övgü var. Yazar ancak masallarda, saçma öykülerde rastlanabilecek gereksiz abartmalara başvurmuş (bunları iyi niyetinden yapmış olabilir). Yazar için üzgünüm ama gerçekler değiştirilemez.

Ama ana mesele bu değil. Ana mesele Sovyet çocuklarının (ve genel olarak insanlarının) bilincinde kişi, önder, kusursuz kahraman kültü yaratma eğiliminin olması. Bu çok tehlikeli ve zararlı. 'Kahraman' ve 'kitle' kuramı Bolşeviklerin kuramında değil Sosyalist Devrimci (SR) kuramda vardır. 'Kahramanlar halkı yaratır, onu kitleden halka dönüştürür' der SR’liler. 'Halk kahramanları yaratır' diye karşılık verir Bolşevikler, SR’lilere. Kitap SR’lilerin değirmenine su taşıyor. Sosyalist devrimci partililerin değirmenine su taşıyan her kitap Bolşevizme zarar verir.

Bu kitabın yakılmasını tavsiye ediyorum.'' (J.V. Stalin. Komsomol MK’ya Detizdat hakkında mektup) (İba.)

Edebiyat alanındaki ödüllere isim verme fikri ilk olarak Gorki’den çıktı. Stalin’in SBKP(B) MDK ve MK birleşik genel toplantısında (7-12 Ocak 1933) yaptığı konuşmayı gazetede okuyan yazar çok coşkulu bir mektup yazdı.

16 Ocak 1933:

'Sevgili Josef Vissarionoviç!

'İç Savaş Tarihi' ile ilgilenen Sekreterya personeli ilk dört cilt için materyal seçimini tamamladı.

Editörlerin, yazarların bu materyalleri işlerken izleyecekleri yolu artık onaylamaları gerekiyor ve bu konuda yardımınızı rica ediyorum. Yazarlar taslak metni 31 Marta kadar teslim etmek zorundalar. Sizden çok rica ediyorum: lütfen bu işin yapılmasını sağlayın! Editörlerin bu çalışmayı sabote ettikleri izlenimine kapılıyorum.

Genel toplantıda yaptığınız etkili ve anlamlı konuşmayı büyük bir keyif ve hayranlıkla okudum. Emekçilerden çok güçlü bir yankı getireceğinden kesinlikle eminim. Patlamaya hazır fırtına öncesi sakinliğinde bir konuşmaydı, geçmiş yıllarda yakaladığımız ilerleme rüzgârı sözcüklerin yarattığı o sakin havayı dağıtacak, esip gürleyecek gibiydi. Hiçbir övgüye ihtiyacınız olmadığını biliyorum ama sanırım doğruları söyleme hakkım var. Büyük bir insan, gerçek bir lidersiniz ve Sovyetler Birliği proletaryası başlarında mantığı kuvvetli, enerjisi tükenmeyen ikinci bir İlyiç olduğu için çok mutlu. Sizi kutluyorum, sevgili ve saygıdeğer yoldaş.

L. Peşkov (Gorki).'

Gorki mektubu yazdığı kâğıdın arkasına iki ekleme yapmış ve bunlardan İkincisinde şöyle diyor:

''Aleksey Tolstoy komedi dalında Sovyetler Birliği çapında bir yarışma planlıyor, bu yarışma hakkında bir karar taslağı hazırlamanızı arz ediyorum.

Yazarlar arasında büyük bir heves ve çalışma isteği hissediliyor, bu yüzden bu yarışma iyi bir sonuç verebilir. Ama tüm ülke çapında yapılacak bir yarışma için yedi ödül az, en az 15 ödül verilmeli ve birincilik ödülü 25 bin olmalı -Tanrının cezaları, parasız bir şey yapmazlar!- ve bu girişimi siz başlattığınız için, ödüller Stalin adına verilmeli.

Ayrıca: Neden sadece komedi? Dram dalında da ödül verilmeli...

Sizi bu konuyla meşgul ettiğim için özür dilerim.

A.L (Gorki).'

Stalin 3 Şubat 1933 tarihinde Gorki’ye cevap gönderdi:

'Sevgili Aleksey Maksimoviç!

16.1.33 tarihli mektubunuzu aldım. İçten sözleriniz ve 'övgüleriniz' için teşekkür ederim. İnsan ne kadar rahatsız olsa da 'övgülere' kayıtsız kalamıyor. Benim de bu konuda diğer insanlardan farklı olmadığım belli oluyor...

3. Komedi (ve dram) yarışmasını birkaç gün içinde düzenleyeceğiz. Tolstoy’un önerisini geciktirmeyeceğiz. Tüm taleplerinizi kabul ediyoruz. Ama ödüllerin Stalin adına verilmesine kesinlikle (kesinlikle!) karşıyım.

Saygılarımla! J.Stalin.'' (Alıntı: Vasiliy Soyma. “Yasaklı Stalin”. - Yay:OLMA-PRESS. 2005, s. 20-21. ) (İba.)

Stalin hakkında her türlü iftira atılmıştır. “Kendine tapınan Stalin”, “zorla kendi kültünü yaratan Stalin” vs. gibi iddialar kara propagandanın eseridir.

Liderin dışında başka gerçeklik olmadığı, liderin otoritesinin mutlak ve sorgulanamaz olduğu propagandasının arkasına sığınanlar, faşist-totaliter SSCB tablosu çizmektedirler.

Şu açıklamaları birlikte okumaya devam edelim.

J.V. Stalin, Kısa Biyografi"

Stalin'in ‘Kısa Biyografi’ye yaptığı düzeltmeleri yayınlayan V. A. Belyanov altını çiziyor:

Stalin hayranları, aralarında kitabı hazırlayanların iltifatlarının da olduğu sayısız abartı ifadenin (‘Stalin'in önderliğinde’, ‘deha’ vb.) üstünü çizen liderin alçakgönüllülüğünün kanıtlarını bulabilirler.’

Stalin, kadınların oynadığı rolün vurgulandığı paragraf da olmak üzere ‘Kısa Biyografi’ de pek çok değişiklik yaptı:

Stalin'in bu dönemindeki, büyük sorunların çözümü için tüm halkın seferber edilmesi gereken sanayileşmenin ve kolektivizasyonun ilk dönemdeki en büyük başarılarından biri de kadın konusunu, kadın emeği, işçi ve köylü kadınlar ekonomik, sosyal ve politik hayattaki rollerini gündeme getirmesi ve gerekli seviyeye çıkardıktan sonra doğru çözümü uygulamasıdır.’

L. V. Mansimenkov, Hruşçov’un, Stalin’in ‘Kısa Biyografi’de yaptığı düzeltmeleri çarpıtarak anlattığını belirtiyor:

Hruşçov’un bu tezinin aksine... Leninist ilkeleri yücelip Stalin kültü ideolojisini oldukça geri planda tuttu. Tüm ‘Stalin ilkeleri’ çıkartıldı... Stalin, 1950 yılında kendi talimatıyla hazırlanan Lenin biyografisinin taslak metninde kurulmuş olan Lenin-Stalin paralelliğinin seviyesini düşürdü... N. S. Hruşçov , P.N. Pospelov, M.A. Suslov, L.F. Ilyiçev ve ‘buzların dönemleri’ döneminin diğer ideologları anlaşabilir nedenlerden ötürü ne konuşmalarında ne de yazılarında bu düzeltmeden hiç bahsetmediler...’

(‘Stalin, Kendisi Hakkında. Kendi Biyografisinde Yaptığı Düzeltmeler’ SBKP MK Üzvestiya, 1990; sayı 9, s. 113-129)”

"‘Kısa Tarih’ çalışmasına katılanlardan biri olan V.D. Moçalov, Stalin'in kitabın ilk haline sert eleştiriler getirdiği iki toplantının kayıtlarını verdi:

Bir sürü hata var. Bu hiç hoş değil, Sosyalist Devrimci Parti (SR) tavrı. Benim savaşı daimi faktörleri hakkında ve diğer konularda ortaya koyduğum bazı ilkeler var. Ama sanki, Lenin sadece sosyalizmden bahsetmiş, komünizm hakkında hiçbir şey söylememiş gibi, komünizmin ilkelerini de ben koymuşum gibi görünüyor. Komünizm konusunda da konuşmalar yaptım ama ilkelerini ben koymadım. Ayrıca ülkenin sanayileşmesi, tarımın kolektifleştirilmesi vb. konularda da ilkeleri ben koymuşum gibi görünüyor. Ama ülkemizin sanayileşmesi, ayrıca bununla bağlantılı tarımın kolektifleştirilmesi gibi konularda ilkeleri belirleme başarısı Lenin’e aittir.

Bu biyografide övgüler, kişinin oynadığı rol çok abartılmış. Bu biyografiyi okuyanlar ne düşünür? Benim önümde diz çöküp bana tapınmayı...

Bakü hakkında, ben oralara gidinceye dek Bolşeviklerin hiçbir şey yapmadığı ama ben gider gitmez her şeyin bir çırpıda değiştiği söyleniyor. İsteyen inansın, istemeyen inanmasın! Gerçekte böyle mi oldu sanıyorsunuz? Gerekli kadroları oluşturmak gerekti. Bakü'de Bolşevik kadrolar oluşturuldu. Konuyla ilgili konuşma yaptığım yerlerde bu insanların adını söyledim.

Başka bir dönem için de aynısını yaptım. Dzerjinskiy, Frunze, Kuybıyşev o dönemi yaşadılar, o dönemde hizmet ettiler ama sanki bu insanlar hiç varolmamış gibi onlar hakkında hiçbir şey yazmıyorlar...

Aynı şey Vatanseverlik Savaşı Dönemi için de geçerli. Yetenekli kişileri toplayıp bir araya getirmek, çelik gibi sertleştirmek gerekiyordu... Bu insanlar Kızıl Ordunun yüksek komuta kademelerinde bir araya geldiler.

K endimi hep Lenin'in öğrencisi olarak gördüm ve hala da öyle görüyorum. Bunu Ludwig'le yaptığım o meşhur söyleşide açıkça söyledim... Ben Lenin'in öğrencisiyim. Lenin bana öğretmenlik yaptı, bunun tersi kesinlikle doğru değil. O yolu açtı, biz de onun açtığı yolda ilerliyoruz.’

Devam edelim aynı çalışmadan aktarmalarımıza:

İngiliz Fabyanları Sidney ve Beatrice Webb, anıtsal Soviet Communism: A New Civilisation adli kitaplarında Stalin’in diktatörlük iktidarı uyguladığı yolundaki görüşleri şiddetle reddetmekteydiler:

Bazan,… devletin tümüyle tek bir kişinin, Jozef Stalin’in iradesine bağlı olarak yönetildiği ileri sürülmektedir.

Öncelikle; Mussolini, Hitler ve diğer çağdas diktatörlerden farklı olarak yasaların Stalin’e yurttasları üzerinde herhangi bir otorite kullanma yetkisi vermediğini kaydetmek gerekir. Hatta Stalin, Amerikan Anayasasının dört yılda bir birbirlerini izleyen baskanlara verdiği genis yetkilere de sahip değildir… Stalin… SSCB’nin Baskanı değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır… Hatta o bir Halk Komiseri, yani bir Hükümet üyesi de değildir… O… Parti’nin Genel Sekreteridir…”

Biz, Parti’nin tek bir kişinin iradesine bağlı olarak yönetildiğini ya da Stalin’in böyle bir konuma sahip olmayı iddia edecek ya da isteyecek türden bir insan olduğunu sanmıyoruz. Kendisi, böylesi bir kişisel diktatörlüğü çok açık bir biçimde yadsımıştır; ki bu,… bizim olgulardan edindiğimiz izlenimlerle kesinlikle uyuşmaktadır.

SSCB’nin Komünist Partisi, kendi örgütlenmesi için betimlemiş olduğumuz örüntüyü benimsemiştir… Bu tarzda kişisel diktatörlüğün yeri yoktur. (Bu örüntüde- G. A.) ayrıntılı önlemlere hedef olan kişisel kararlara güven duyulmaz. Önyargı, öfke, kıskançlık, kibir ve diğer aksiliklerden kaynaklanabilecek hatalardan kaçınabilmek için… bireyin her zaman, konuyu açıkyüreklilikle tartışması olan ve kendilerini de alınan kararlardan ortaklaşa sorumlu kılan eşit düzeydeki çalışma arkadaşlarının onayını edinme zorunluluğu yoluyla denetim altında tutulması istenir.

Stalin… sık sık… kendisinin, Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin kararlarını yaşama geçirmekten öte bir şey yapmadığına işaret etmistir…

Çıplak gerçek şudur: Son on yılda, sözümona Stalin’in diktatörlüğü altında bulunan SSCB’nin yönetiminin incelenmesi, önemli kararların, genellikle diktatörlüklerin erdemleri sayılan hızlılık, zamanındalık ya da gözükara inat gibi belirtileri sergilemediğini göstermiştir. Tam tersine Parti çoğu zaman o denli uzun ölçüp biçmelerden sonra eyleme geçmiş ve tartışmanın sonuçları bazan o denli hararetli ve kırıcı olmuştur ki, bunların formülasyonu, üzerlerinde duraksama ve güven eksikliğinin izlerini taşımışlardır… Bu politikalar… komite denetiminin işaretlerini sergilerler.’ (Sidney & Beatrice Webb, Soviet Communism: A New Civilisation, Londra, 1936, s. 431, 432, 433, 435) (İba.)

Stalin üzerine yazdığı düşmanca biyografide Isaac Don Levine şöyle diyor:

Stalin şan-şöhret pesinde değildir. O debdebeden nefret eder. O kamu önünde gösterişe karşıdır. İsteseydi büyük bir devletin sahip olduğu tüm törensel kıyafet ve rütbeleri edinebilirdi. Ama o arka planda kalmayı tercih eder.’ (I. D. Levine, Stalin: A Biography, Londra, 1931, s. 248-49)

Lyons Stalin’e şu soruyu sordu:

Siz bir diktatör müsünüz?”

Stalin, sorunun saçma olduğunu ima edercesine gülümsedi:

Hayır’ dedi yavaşça. ‘Ben bir diktatör değilim. Bu sözcüğü kullananlar Sovyet hükümet sistemini ve Komünist Partisi’nin yöntemlerini anlamıyorlar. (Bizde- G. A.) herhangi bir kişi ya da kişi grubu kendisini dayatamaz. Kararlar Parti tarafından alınır ve onun organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro tarafından yaşama geçirilir.’ (E. Lyons, adigeçen yapit, s. 203)

Stalin’e şiddetle karşı olan Finli revizyonist Arvo Tuominen, The Bells of the Kremlin adlı kitabında Stalin’in kişi olarak kendini silikleştirmesi konusunda şu yorumu yapıyor:

Stalin konuşma ve yazılarında her zaman arka plana çekilir, sadece komünizmden, Sovyet iktidarından ve Parti’den söz eder ve kendisinin gerçekte düşüncenin ve örgütün temsilcisi olduğunun altını çizmekle yetinirdi…

Ben Stalin’de hiçbir zaman bir kibir izine rastlamadım.’ (A. Tuominen, The Bells of the Kremlin, Hanover (New Hampshire, ABD), 1983, s. 155, 163)

Grover Furr, “Hruşçov’un Yalanları” hakkında yazdığı kitapta (ve diğer çalışmalarında) Troçkist, Kruşçevci, emperyalist propaganda aygıtının Stalin hakkındaki iftiralarını genişçe ele alırken, “Kişi kültü” meselesi hakkında da bir dizi veriyi ve yeni veriyi derli toplu ortaya koymaktadır. Furr’un çalışmaları önemlidir, incelenmelidir. Furr eleştirel dersler çıkarmada elbette yetersiz kalmakta, bu, eleştiri konusu yapılabilir ama, özellikle de 1990’lar sonrası Stalin bağlamında özel bir çalışmaya yönelmiş olması son derece değerlidir. Arşivlere girme ve dayanma bakımından bu çalışmalar önemsenmelidir.

Stalin “Benim kişiliğim etrafında yaratılan abartılı, aşırı derecede hayranlığa” karşıyım, bunu engellemek için defalarca müdahale ettim ama “sonuç alamadım” diyor.

Örneğin “55. doğum günüm için bir kutlama yapmak istediler. SBKP (B) MK aracılığıyla bunu yasakladım.” Kendi etrafında örülmek istenen “kişi kültü”nü “Adı çıkmış kültürsüzlüğümüzün bir görünümü” saptamasını yapıyor. 55. doğum günü kutlanması önerisinin “Zararlı ve partimizin ruhuna uygun olmayan ‘kişi kültü’nü güçlendirecek bu tür uygulamalara karşıyım.” yanıtını verir.

Başarılı olan her partide, partiye sokulmaya çalışan yabancı öğeler, kariyeristler vardır. O partidekilere benzeyerek kendilerini korumaya çalışırlar- büstler dikerler, inanmadıkları sloganları yazarlar.” diyor.

Örneğin Stalin’in 70. doğum günün kutlama taleplerine ret yanıtı verir (ancak MK karar alarak doğum günü etkinliği yapar).

Stalin “sınırsız yetkiye sahip, kendi keyfince kararlar alan, parti ve MK disiplinini hiçe sayan, kendini partinin üstünde gören bir zorba, bir diktatör, kişisel diktatörlük için mücadele eden” bir küçük burjuva olmadı hiçbir zaman.

Onu yakından tanıyan ve savaş sürecinde Başkomutanlığı altında çalışan pek çok generalin, anılarında, Stalin’in kolektif çalışmaya, kolektif akla ne denli önem verdiğini, kişisel olarak kendini dayatmadığını, aksine, yanlışları gösterildiğinde de özeleştirel davrandığını anlattığını biliyoruz. Deutscher’in Troçki ve Stalin’in önderlik ve çalışma tarzını kıyaslarken anlattıkları da Stalin’in kolektif çalışma ve kolektif birleştiricilik bakımından olağanüstü yeteneğini yansıtmaktadır.

Örneğin;

Savaş yıllarında Stalin’le çok yakın çalışan Mareşal S. M. Ştemenko ‘Savaş Yıllarında Genelkurmay’ isimli hatıralarında vurguluyor:

Stalin’in savaşta karşılaşılan en önemli sorunlar hakkında tek başına çözmeyi hiç sevmediğini söylemeliyim. Bu karışık alanda kolektif bir çalışma yapmak gerektiğini iyi anlamıştı, askeri konularda yetkililere danışırdı, hepsinin görüşlerini değerlendirirdi ve herkes görüşünü belirtmekle yükümlüydü.” (Aktaran G. Furr, Hruşçov’un Yalanları, s. 316)

Stalin’i “zorba ve diktatör” ilan eden ama her zaman Stalin’e yaltaklanan Kruşçev soytarısına gelince, inisiyatifi ele geçirince nasıl da kendi kültünü geliştirmek istediğini, entrika üstüne entrika örgütleyerek zorbaca kişisel diktatörlüğünü inşa etmeye çalıştığını, böylece nasıl teşhir ve tecrit olduğunu anlatan pek çok kanıt ve değerlendirme vardır.

Kolektif önderlik yeteneği Stalin’in çok temel nitelik ve yeteneğiydi.

Peki soytarı Kruşçev?

Buyurun birlikte okuyalım:

MK Genel Toplantısı 14 Ekim 1964 günü başladı. Brejnev, gündemde SBKP MK birinci sekreteri Hruşçov’un uygunsuz davranışları yünden MK Başkanlık Heyetinde olağandışı bir durum olduğunu belirterek toplantıyı açtı. Sonra M. Suslov uzun bir konuşma yaptı. Hruscov yoldaşın parti ve devlet yönetiminde uyguladığı yanlış yöntemler yünden son zamanlar MK ve Başkanlık Heyetinde olağandışı durumların oluştuğunu vurguladı. Hruşçov, Lenin'in kolektif yönetim ilkesini çiğneyerek en önemli devlet ve parti sorunları konusunda tek başına karar alıyordu. Suslov, Hruşçov'un en önemli konularda bile kendi öznel ve çoğunlukla yanlış bakış açısıyla tek başına karar aldığını ekledi. Hiç hata yapmadığını, doğrula bir tek kendisinin bildiğini düşünüyordu. Hruşçov, görüşlerini beğenmediği herkese insan onurunu zedeleyen, küçümseyici ve aşağılayıcı lakaplar takıyordu. Bunun sonucunda kolektif yönetim fiilen imkansız hale gelmişti. Ayrıca Hruşçov yoldaş sistematik olarak komplolar kuruyor, Başkanlık Heyeti üyelerini birbirine düşürmeye çalışıyordu. Hruşçov yoldaşın son yıllarda sorunların görüşülmesi için MK Genel Toplantıları yerine beş altı bin kişinin katıldığı ve kürsüye çıkanların Hruşçov yoldaşı övdüğü Tümbirlik Konferansları düzenlemesi, MK ve Başkanlık Heyetinin denetiminden kaçtığının bir kanıtıdır.” (Aktaran G. Furr, age., s.317, iba.)

Modern revizyonistlerin değişik kanatları arasındaki çatışma bir yana, Kruşçev’in gerçeği bu. Molotov, Kaganoviç gibi eski Bolşevik liderlerin açıklamalarında da bu gerçeğin altı çizilmiştir. Yazı dizimizin değişik bölümlerinde Kruşçev’in Stalin hakkında neler söylediğini ele almıştık. Girmeyeceğiz ama bu pislik kendi bastırılmış özlemlerini, isteklerini, zorba karakterini, kolektivizm düşmanı ruhunu, aşağılık entrikacı niteliğini iktidarlaşmaya gidiş sürecinde ve 20. Kongre ile iktidarlaşmasından sonra açıkça ortaya koymuştur.

Stalin, her fırsatta parti ve MK’nın kolektif önderliğini vurgular, yazılan veya önerilen bir dizi karar ve kitap çalışmasında Stalin’i öne çıkaran, dizginsizce övgüler dizen ifadelere, anlayışlara, külte karşı mücadele eder.

Stalin’in dört istifa girişiminin öyküsü onun “zorbalığı”nın, “kişisel diktatörlük” peşinde koşan, kendi kültünü yaratmak için her şeyi yapan bir lider olduğunun değil, olmadığının çarpıcı kanıtıdır. İktidar koltuğunu ele geçirip, sıkı sıkıya yapışarak, her türlü entrikayı çevirerek, istifanın “iddiasızlık olduğu” teorisini yaparak, önderliklerini ebedi gören garip insanları gördükçe, Stalin’in değerini daha iyi anlamaktayız.

Genel sekreterlik” kurumunun kaldırılmasında ısrar eden ve bunu başaran da Stalin’dir. Bu kurumun kaldırılmasından sonra Stalin sadece MK sekreterlerinden birisidir ve “Birinci sekreter”dir. Bu kurumun tasfiyesinden sonra da parti genel başkanı gibi ünvanları da almamıştır. Stalin hiçbir zaman “ben önderim”, “beni önder ilan edin”, “ben stratejik önderim, beni stratejik önder ilan edin” gibi garip, saçma sapan, burjuva revizyonist, kariyerist, kişi kültü geliştirmeye çalışan biri olmamış; genel sekreterlik, parti başkanlığı vs. gibi ünvanlar peşinde koşmamış, bu tür anlayış ve yönelimlere beş paralık önem vermemiş, kişi kültünü de yerden yere çalmıştır.

Dimitrov, Günce’sinde Stalin’in olduğu bir toplantıda (yıl 1937) Stalin’in konuşmasını özetler. Stalin diğer şeylerin yanı sıra, “orta kadrolar”ın önemi üzerinde durur. Dimitrov, söz alır ve Stalin’in bir dahi olduğunu söyler ve “Stalin ile bağlı olarak düşünmeden, Lenin’den söz edilemez!” der. Bunun üzerine Stalin şunları söyler:

Benim yoldaş Dimitrov’a büyük saygım vardır. Biz onunla arkadaşız ve arkadaş kalacağız. Ama ben dediklerini kabul etmiyorum. O hatta Marksistçe konuşmadı. Davanın zaferi için uygun şartlar gereklidir, önder ise bulunur. Doğru yolu göstermek yeterli değildir... Asıl olan, orta kadrolardır...” (Günlük-1, s. 175, iba.)

Bunun üzerine Kruşçev, “Bizde mutlu bir uyum var; hem ulu önder, hem orta kadrolar.” der. Kruşçev, “Bolşevik mayalı olmayan” bu zat-ı muhteremdir; Stalin’i “ulu önder” ilan eden, “Marksizm-Leninizm-Stalinizm” ideolojisi diye konuşmalar yapan bu sürüngen, 1956’ya gelince Stalin’i baş düşman ilan etmişti... Modern revizyonist karşı devrimin örgütlenmesinde Kruşçev ve Mikoyan öne çıkan iki figürdür. Molotov bu ikilinin Stalin’e dalkavuklukta öne çıkan iki isim olduğunu söyler.

Dimitrov anlatıyor:

26 Nisan 1939” tarihinde, çağrı üzerine Kremlin’de bir toplantı yapılır. “Toplantıya katılanlar: Stalin, Molotov, Kaganoviç, Voroşilov, Mikoyan, Jdanov ve Dimitrov.

1 Mayıs çağrı metni üzerine konuşulur. Stalin Dimitrov’a sorar: “‘Siz bu çağrıyı gördünüz mü?” Dimitrov “metnin son şeklini; hayır. Ama o, kolektifin bir eseridir, yoldaş Man(ulski) yazı işleri heyetinin başıdır.

Çağrıda, Stalin’e övgüler yöneltilen yerlerle ilgili olarak, özellikle şu sözler dolayısıyla.

Yaşasın bizim Stalin’imiz! Stalin, barış demektir! Stalin, komünizm demektir! Stalin bizim utkumuzdur!’

Y(osif) V(isarionoviç):

Manuilski dalkavuktur! O, Troçkiciydi!

Troç(kiciler) çetesinin tasfiyesi sırasında susuyor, hiç konuşmuyor diye kendisini eleştiriyorduk, o ise yağcılık yapmaya başladı! Bu, çok şüphe uyandırıcı bir durum!

...

Onun Pravda’da çıkan Stalin ve Dünya Komünist Hareketi başlıklı yazısı, zararlı bir provokasyon yazısıdır.” (bDa.)

Konuşma sürer.

Günce’de şunlar yazılır aynı toplantıyla ilgili:

Y(osif) V(isarionoviç), ‘Marks-Engels-Lenin-Stalin’in Bayrağı Altında’ sloganını kabul etmezken, yalnızca ‘Marks-Engels-Lenin!’ biçiminde kalmasına razı oldu.” (Günlük-1, s. 236-237)

Haziran 1933'te Yaşlı Bolşevikler Derneği yönetimi dernekte açacakları ‘İç Savaş yıllarında Yoldaş Stalin'in faaliyeti’ konulu sergi için Stalin'den fotoğraf malzemesi istedikleri zaman Stalin dilekçenin üzerine şöyle yazar: ‘Ben buna KARŞIyım, çünkü bu türden çıkışlar partimizin çizgisine uymuyor.’ ”

1935'te Yaroslavskiy, Knorin ve Pospelov'un yazdığı Bolşevik parti tarihi kitabından Stalin'in 1902 tarihli Batum gösterisine önderlik ettiğini tasvir eden bir resmin çıkarılmasını ister. ‘Bu doğru değil’ der.” (Aktaran C. Badem)

Stalin’i anlamak bakımından bu örnekler önemli. Peki acaba Stalin’in yerinde olsaydılar, bu durumlarda megaloman Troçki ve öğrencisi megaloman Kruşçev nasıl davranırlardı acaba!

Derin analitik bir aklı olan, kararlı, iradeli ve hedef sahibi bir insan olan Stalin astlarında da aynı nitelikleri teşvik etti, kendi bakış açısını kim olursa olsun herkesin önünde savunabilen, sağlam ve bağımsız yargıları olan insanlara bariz bir sempati duyardı, aksine, yüreksiz, yaltakçı, önderin önceden bilinen fikrine kendini uydurmaya çalışanları sevmezdi. Ve eğer genç, yeni başlayan kadrolara, ilk baştaki çekingenlik ve deneyimsizlikleri için belli bir müsamaha, bir tür ‘indirim’ uygulanıyorduysa, deneyimlilerin ve pek çok emek vermiş olanların benzeri ‘insani zaafları’ hiç affedilmezdi. ‘İşe yarar bir uzman’ demişti bunlardan biri hakkında bir keresinde Stalin. “Ama idari işlere koymamak lazım. Fazla dalkavuk. Böylesi amirlerine sevgisinden dolayı en gaddar düşmandan daha fazla zarar verir ve hesap da soramazsın – amirlerin onayı alınmıştır”. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında İvan Aleksandroviç Benediktov ile Söyleşi, çeviren Candan Badem, Yazılama Yayınları, 2008, s. 65, iba.)

Açık ki Stalin, kendisinin yüceltilmesine, Lenin’le bir sayılmasına, Lenin’den daha üstün bir dahi olarak sunulmasına her zaman karşı çıkmıştır. “Zorba” Stalin’in “kendi kültünü bilinçli olarak yarattığı ve dayattığı” vs. propagandası, burjuva bir palavradan ve iftiradan ibarettir. Bu sorun, somut tarihsel koşulları içerisinde kapitalizm ile sosyalizm arasındaki sınıf mücadelesi gerçeği üzerinde ele alınmak zorundadır. Birey olarak, komünist-Leninist-Bolşevik bir lider olarak Stalin kendisini asla tanrılaştırmadı ama bir yanda onun görkemli prestiji ile toplumun kültürel geriliğinin birleşmesi, öte yanda sınıf düşmanlarının, Beşinci Kol’un komünizm maskeli anti-komünist bilinçli yıkıcı propagandası, diğer yanda, küçük burjuva çıkarcı kesimlerin gayretkeşliği ve mevzi kazanma, mevzilerini koruma kariyerizmi “Stalin kültü”nü geliştirdi. Bu bağlamda bir faktör de, Stalin ismi etrafında örülecek kültün Sovyet halkı için birleştirici bir faktör olacağına içtenlikle inan pragmatik kesimlerin varlığıdır. Bu kategorinin parti ve devletin üst katlarında yer aldığını hatırlatmak isteriz. Bu olgunun “Stalin kültü”nün gelişmesinde önemli, oldukça önemli bir yerinin olduğunu kabul etmek gerekir.

Stalin hakkında bildiğimiz ve bilmediğimiz sayısız iftiraya dayanarak iki ciltlik kitap yazan anti-komünist, anti-Stalinist Sımon Sebag Montefıore şu “tiran”, “kan dökmekten zevk alan”, “milyonları yok eden” Stalin hakkında şunları yazıyor:

Stalin'in partisinin sahiplenilmesinin temeli korku değildi.  Bu gücü insanlar büyüleyerek elde ediyordu. Stalin adamlarına iradesiyle hükmediyordu, fakat onlar da Stalin’in siyasetlerini genellikle uygun buluyorlardı. Stalin, Başkan Kalinin dışında yaşça hepsinden büyüktü, ancak adamları ona her zaman ‘sen’ diye hitap ederlerdi.” (Stalin: Kızıl Çarın Sarayı, s. 51)

En yakın adamlarının bile her an yok olma korkusuyla yaşadığı iddia edilen “zorba Stalin” hakkında Montefıore şu bilgileri de veriyor:

Stalin, Politbüro toplantılarını asla yönetmez, başkanlık koltuğunu Başbakan’a, Rikov’a bırakırdı. Mikoyan’ın anlattığına bakılırsa, asla ilk sözü alan kişi olmazdı. Önce herkes kendi fikrini söyler, böylece hiç kimse onun fikirleriyle kendini bağlamış olmazdı.” (Agk., s. 56)

Molotov bu konuyla ilgili şunları açıklar:

Değişmez bir kural vardı: Politibüro toplantılarına başkanlık eden kişi hep Halk Komiserleri Konseyi başkanı idi. Lenin’den sonra Rikov ve daha sonra ben yaklaşık bir on yıl boyunca başkanlık ettim. 08.03.1974.” (Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor, Stalin’in Sağkolu İle Yapılan 140 Görüşme, s. 219, 2. Basım, Yordam Kitap)

Bize MK içinde her zaman bağımsız karakterli adamlar lazım.” diyen Stalin ömrü boyunca bu politikaya bağlı kalmıştır. Stalin yardakçı, yaltakçı kadrolara, kariyeristlere, bürokratlara karşı mühtiş bir öfke duymuştur.

Kruşçev haini, 20. Parti Kongresi’nde bir dizi aşağılık saldırının ve berbat bir demagojinin eşliğinde Stalin’in “Başkomutanlığa uygun olmadığı”nı, “bir küreye bakarak savaşı yönettiği”ni ve “beceriksiz” biri olduğunu, ancak Stalin’in kendi etrafında efsane yaratmak, “kişi kültü”nü inşa etmek için tarihi çarpıttığını vb. ileri sürmüştü.

Kruşçev’in sahtekarlığını açığa çıkaran şu açıklamaları birlikte okuyalım:

Mareşal Jukov:

''Sağduyusu, politik yönetim tecrübesi, güçlü sezgileri, engin bilgisi silahlı mücadeleyi yönetirken J.V. Stalin’e yardım etti. Stratejik durumdaki temel faktörü bulur, iyice kavradıktan sonra düşmana karşı koyup, sonra da saldırıya geçmenin yolunu tasarlardı. Kesinlikle, başkomutanlık yapacak yeteneği vardı...

Ayrıca Başkomutanın askeri operasyonlara hazırlık, stratejik kaynakların sağlanması, çatışma için gerekli malzemelerin üretilmesi ve genel olarak savaşın sürdürülmesi için tüm ihtiyaçların karşılanması konusunda olağanüstü bir organizatör olduğunu söyleyebilirim. Hakkını teslim etmek zorundayız'' (G.K. Jukov. “Hatıralar ve Düşünceler”. Cilt 1. Bölüm 11, s. 342)

Mareşal Vasilevskiy:

''Savaştan sonraki ilk yıllarda N.S. Hruşçov ile güzel bir ilişkimiz vardı. J.V. Stalin’in operasyon stratejisi ile ilgili konuları incelemediği ve orduların operasyonlarını yönetebilecek yetenekte bir Başkomutan olmadığı açıklamalarından sonra bu ilişki bozuldu. Böyle bir şeyi nasıl iddia edebildiğini hâlâ anlamıyorum. Parti MK Politbüro ve bir dizi cephenin Askerî Konsey üyesi olan N. S. Hruşçov, Genelkurmay ve Stalin’in askeri operasyonları idare etme konusunda büyük bir otorite olduklarını bilmiyor olamazdı. Ordu ve cephe komutanlarının Genelkurmay ve Stalin’e büyük bir saygı duyduklarını ve silahlı çatışmanın yönetimi konusunda büyük bir uzman olarak gördüklerini de bilmiyor olamazdı.'' (A.M. Vasilevskiy. “Hayatımı Adadığım Mesele”. Bölüm 11, s. 246)

Amiral Kuznetsov:

''Büyük Vatanseverlik Savaşı yıllarında Başkomutan askerî konularda herkesten çok mareşal G.K. Jukov’la konuşurdu ve onu herkesten iyi tanıyan Jukov, hakkında 'Başkomutanlığa layık biri' derdi. Bildiğim kadarıyla Stalin’i gören ya da Stalin’le karşılaşan tüm komutanlar da bu görüşteydi.'' (N.G. Kuznetsov. “Keskin Dönüşler: Amiralin Hatıralarından“. Elektronik basım. R.V.Kuznetsovoy. - Yay: Fond Pamyati Admirala flota Covyetskava Sayuza N.G.Kuznetsova (admiral.centro.ru)i 1997. Ayrıca bkz: Voenno-isloriçeskiy jurnal. 1993, sayı:4, s. 51)

Sergey Konstantinov, “Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi” isimli makalesinde şunları yazıyor:

''Hruşçov, Kızıl Ordu’nun 1942 yılında Harkov yakınlarında uğradığı felaketin tüm suçunu Stalin’e yıkarken açıkça yalan söylüyordu. En son yayınlanan ve bu felaketin sorumluluğunu Hruşçov, Güneybatı cephesi komutanı Semen Timoşenko ve bu cephenin Askerî Konsey üyesi İvan Bagramyan’a yükleyen arşiv belgeleri, Aleksandr Vasilevskiy, Georgiy Jukov, Semen Ştemenko’nun hatıralarında anlattıklarını doğruluyor. Büyük Vatanseverlik Savaşı’nda Stalin’le birlikte görev yapan üst rütbeli komutanlardan çoğu, Hruşçov’un yürüttüğü de-Stalinizasyona, her şeyden önce Nikita Sergeyeviç tarihsel gerçekleri çarpıttığı için, oldukça olumsuz yaklaşıyorlardı. Ayrıca bu komutanlardan bazıları Stalin’e bir insan olarak da sempati duyuyorlardı. Hava mareşali Aleksandr Golovanov yazar Feliks Çuyev’e bu konudan bahsetmişti. Hruşçov mareşal Rokossovskiy’den Stalin hakkında, XX. Kongrede alınan kararlara uygun bir şeyler yazmasını istemişti. Ama Hruşçov şu karşılığı aldı: 'Nikita Sergeyeviç, Stalin yoldaş benim gözümde bir azizdir!' Başka bir seferinde Rokossovskiy ve Golovanov bir yemekte Hruşçov'la kadeh tokuşturmayı reddettiler...'' (S.Konstantinov. "Nikita Hruşçov’un Şok Terapisi.// Nezavisitaya gazeta. 2001. 14 Şubat)

(Grover Furr, Hruşçov’un Yalanları, s. 408-409-410, Yordam Yayınları)

Açık ki, savaşı yöneten generaller Stalin’in Başkomutan olarak yaşamsal rolünü açıkça ortaya koymaktadırlar. Dolayısıyla modern revizyonist burjuva karşı devrimin ele başı Kruşçev’in kendi efsanesini ve kültünü yaratmak için Stalin’in zorbaca vs. davrandığı açıklama ve propagandası rezil bir kirli savaştan, kara propagandadan ibarettir.

Kruşçev, en az Troçki kadar, en az dünya burjuvazisi ve gericiliği kadar Stalin’den nefret etmektedir. Kruşçevcilerin zamanında açığa çıkarılarak hesap sorulamamış olması acı bir tarihsel derstir. İster muhalefette isterse iktidarda olunsun her zaman için komünist partilerde Kruşçevler vardır ve olacaktır; önemli olan bu proletarya ve Marksizm-Leninizm, devrim düşmanlarının zamanında açığa çıkarılarak tasfiye edilmesidir...


Stalin’in ömrünün son yıllarında yaşlanmaktan kaynaklanan sorunları nedeniyle çalışmalara giderek daha sınırlı katıldığı, Stalin olmadan Stalin adına resmi damgaların kullanıldığını değişik açıklamalardan biliyoruz. Bu olgunun da yükselmekte olan komünizm maskeli bürokrat revizyonistlere önemli bir alan açtığını özel olarak göz önünde tutmak gerekir. Bu bir olgudur, önemli sonuçları vardır, öyle görmezden gelinecek bir şey değildir. Arşivden alınmış resmi kayıtlar Stalin’in çalışmalara katılımının giderek nasıl düştüğünü göstermiştir. Bu durumun yarattığı boşluğun özellikle parti önderlik organında ve devletin tepesinde önemli bir açık yarattığı, anti-Sovyet, anti-Stalinist karşı devrimi örgütleyen kliklere çok önemli bir fırsat yarattığı kesindir.

Şu “kült” sorununa açıklık getiren tarihin kaydettiği bir gerçeğin de altını çizelim:

Cephede, partizan savaşında Kızıl Ordu komutanları, askerleri, gerillalar faşist katiller ordusunun üstüne “Yaşasın Stalin!”, “Yaşasın SSCB!” sloganları ile hücum ediyordu.

Faşist katiller tarafından kurşuna dizilen askerler, partizanlar “Yaşasın Stalin!”, “Yaşasın Anayurt!” sloganıyla toprağa düşüyordu. Bu “Stalin kültü” falan değildi, gerçek durumun, Stalin ve anayurt sevgisinin yenilmez gücüydü.

Bir de Stalingrad’ta Kızıl Ordu’ya karşı savaşan Hitler’ci ordunun bir askerinin ailesine yazdığı şu çarpıcı satırları hep birlikte okuyalım:

İşte sen de böylece benim geri dönmeyeceğimi biliyorsun. Bunu ana-babama usulünce ilet. Çok sarsıldım ve her şeyden şüphe ediyorum. Önceleri inançlı ve kuvvetliydim, şimdi zayıf ve inançsız. Burada olan şeylerin birçoğundan haberim olmayacak, ama yaşadığım bu denli az şey bile kaldıramayacağım kadar ağır. Beni kimse askerlerin dudaklarında ‘Almanya’ veya ‘Yaşasın Hitler’ sözleriyle öldüğüne inandıramaz. Ölünüyor, bu yadsınamaz, ama son söz, ana veya en sevilen kimsenin adı veya bir yardım çağrısı oluyor. Yüzlerce kişiyi, vurulurken, ölürken gördüm ve bunların çoğu benim gibi ‘Hitler Gençliği’ne üyeydi; ama hepsi, eğer sesleri çıkabiliyorsa, yardım istediler yahut kendilerine yardım edemeyecek birinin adını çağırlar.” (Stalingrad'dan Son Mektuplar, s. 22, 2004, Çeviri: Muammer Sığırcı, Papirüs Yayınları)

Kişi kültü” saldırısının Stalin’den önce Lenin’e karşı yöneltildiğini, bu saldırının Stalin ile şirazesinden çıktığını unutmayalım.

III

Vasili Stalin babasının öldürüldüğünü her yerde haykırır. Kruşçevler Vasili’nin nedamet getirerek Stalin’i lanetlemesini ve “Stalin” soyadını değiştirmesini talep eder. Vasili açık bir şekilde ölüm tehdidi altındadır. Buna rağmen burjuva karşı-devrimin ağır ve yıkıcı saldırısına karşı yiğitçe direnir ve bu aşağılık talepleri reddeder.

Vasili Stalin şunları yazıyor:

Benim vicdanım temiz, yalana dayanan bir suçlama ile kir- letilemez. Tıpkı yalan ve iftiranın babamın anısını kirletemeyeceği gibi. O, genç Sovyet ülkesini Lenin'in ellerinden dört bir yanı düşmanların, ki bunların bir kısmı içerdendi, tehditleri aItındayken aldı ve kardeş sosyalist ülkelerle çevrili, büyük sosyalist bir ülke olarak devretti. Bu suç mu? Bu utanılacak bir şey mi? Hangi kişi kültünden söz edilebilir? Babam, ülkeyi refaha ve zafere götüren bir kaptandı. Bu yüzden ona saygı duyuluyordu. İşte ‘kült’ denen şey tamamen bundan ibaret. Nasıl da iğrenç bir sözcük bulmuşlar. ‘Kült’, secde etmek demektir. Babam seviliyor ve sayılıyordu. Bunun adı kült değil, halk sevgisidir. Anıtları kaldırabilirsiniz, fakat sevgi ve saygıyı insanların yüreğinden söküp alamazsınız. Bu sevgi aziz ve daimidir. Yüz yıl sonra Hruşçov ile Bulganin’i hiç kimsenin hatırlamayacağına eminim. Yoldaş Stalin daima hatırlanacak. Bunu bir evlat olarak değil, bir Sovyet insanı, komünist ve diyalektik materyalist olarak söylüyorum.” (Vasili Stalin, Babamı Savunuyorum, Önsöz Yerine, s. 9-10, Ceylan Yayınları)

Vasili haklı, Stalin adı daima yaşayacaktır. Fakat Kruşçev gibi hainler çoktan unutuldu, hatırlayanlar varsa eğer, onu ve onun gibileri ihanet ve döneklikleriyle hatırlamaktadırlar. Bütün dezenformasyona karşın, kapitalist/revizyonist kampın dağılmasından sonra Stalin adı yine işçilerin ve emekçilerin ellerinde yükselmektedir. Peki şu Gorbaçov gibi sürüngenleri kaç kişi hatırlıyor acaba? Hatırlayanların ise nasıl hatırladığı açık...

Yüz yıl” demiş Vasili, belki lafın gelişi, belki de yalnızlığının baskısı altında ama bir gerçeği dile getirmek için söylemiştir bu sözleri; kuşkusuz ki ne Sovyet halkı onu unutmuştu, ne dünya komünist hareketi ve devrimciler ne de düşmanları...

Stalin kültü” Stalin’in kendini tanrılaştırmak için inşa ettiği bir şey değil, buna kuşku yok; bu kült yukarıda anlatageldiğimiz gerçekler ışığında geliştirildi. Sosyalist inşanın görkemli başarıları gölgesinde bu kült, gerçekte, yeni tip küçük burjuva bir tabakanın doğuş ve gelişmesiyle ilgiliydi... Stalin kendini tanrılaştırdığı için değil, sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkan ve yükselen “kızıl bürokrat”lar tabakasının gelişimini önleyemediği için eleştirilebilir ancak. Anlayabildiğimiz kadarıyla Stalin 1945 sonrası yeniden bir yapılanma ve kızıl bürokratları tasfiye etme hazırlığı içerisindeydi; bunu bizzat Kruşçev ve hempaları dile getirmektedir. O’nun partiyi gençleştirme yönelimi bunun kanıtıdır. Parti ve devlet aygıtında yapmaya başladığı düzenlemeler bir diğer veridir. Parti ve devlet aygıtı fonksiyonları ayrıştırma, birbirinin yerine geçme diyebileceğimiz eğilime karşı mücadelesi başka bir veridir. Yeni bir program taslağı hazırlama yönelimi bir veridir. Keza sosyalist üretici güçler ile sosyalist üretim ilişkileri arasında ortaya çıkan çelişkileri (zorunlu uygunluk yasası temelinde) çözmeyi hedefleyen mücadelesi bunun kanıtıdır. Stalin’in “Son Yazıları” önemli bir kanıttır.

Önemsiyoruz ve yeniden hatırlatmak gereksinimi duyuyoruz:

1945-1953 arası kesitte parti çapında yaşanan kapsamlı tartışmalar proletarya diktatörlüğünün, sosyalist inşanın, ortaya çıkan sosyalist kampın, dünya proleter devriminin gereksinmeleri ve emperyalist kampla sosyalist kamp arasındaki savaşın kaçınılmaz olduğu koşullarda daha yüksek hedeflere sıçramanın zorunlu olduğu koşullarda gündemleşmişti. Stalin önderliğinde başlayan yeniden yapılanma yönelimi bu gerçeklerle bağlıydı. Ya ileri sıçranacak ya da geriye gidilecekti. Ortası yoktu. Ulaşılan gelişme aşaması bunu kesin bir tarzda dayatıyordu. Bu olgu, dipten mayalanan ve esas olarak parti içi mücadelelerde dile gelerek varlığını yansıtan bir kriz durumuydu. Parti içinde neredeyse tüm sorunlarda patlak veren tartışmalar bu kriz durumunun yansımasıydı. Stalin açıklıkla daha yüksek hedeflere kilitlenmiş bir sıçramayı hedef göstermekteydi. Ne yazık ki, tamda tarihin çok kritik bir dönemecinde Stalin katledildi; böylece yeni dönem için öngörülen ve hazırlanan yeni yönelimin önü kesilerek kriz tersten, kapitalizmin restorasyonu yoluna girilerek çözüldü.

Bu dönem söz konusu olunca Stalin’in ve Bolşeviklerin planları, hedeflerini, özellikle de bu hedeflere götürecek somut politikaları yeterince bilmiyoruz. Ortaya çıkan veriler hala bazı önemli sorunları aydınlatmak bakımından yetersizdir. Ancak zamanla yeni verilerin, belgelerin açığa çıkacağını düşünmek gerekir.

SSCB’de sosyalizmin inşası olağanüstü koşullar içerisinde gerçekleşti. Çok yoğun ve kapsamlı pratik çalışmayla yüklüydü parti. Keza yeni yetişen kuşaklar iktisadi, siyasal ve sosyal yaşamın örgütlenmesinde öne çıkmaya başlamıştı. Büyük Yurtsever Enternasyonalist Savaş’ta üç milyon komünist en önde savaşırken yaşamını yitirmişti. Bu da önemli bir boşluk yaratmıştı her cephede. Stalin, partinin düşmüş olan ideolojik ve siyasi seviyesini yükseltmenin yaşamsal önemini kavramıştı. Bu yalnızca 1945 sonrası için değil, 1930’lu yılların gerçekleri içerisinde de zorunlu bir gereksinimdi ve Stalin daha o dönemde partinin ve kadroların ideolojik-siyasi düzeyini yükseltme, iktisadi sorunlara fazlasıyla gömülmüş ve partinin Sovyetlerin yerine geçme eğilimlerini açık ve sert bir tarzda eleştirmişti. Bu olgu, SBKP’nin kongre raporlarında da ele alınmıştı. Kimi nesnel ve öznel nedenlerle birlikte partinin Marksist-Leninist niteliğini yükselme planının istenildiği gibi yaşama geçirilemediği gözüküyor. Bu konuda G. Furr’un, Molotov’un, Kaganoviç’in, Benediktov’un ve başka yazarların açıklamaları, değerlendirmeleri önemli veriler sunmaktadır. Lenin, objektif bir olgu olarak, Marksizm’in genişlemesine yayılmasının onun derinlemesine kavranmasını önlediğine dikkat çekmişti. SSCB sınıflı bir toplumdu ve komünistler hala toplumun küçük bir kesimiydi. Marksist-Leninist ideoloji ve pratik işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin birleştirici gücü ve kudreti olsa da, gerçek buydu.

Stalin, yeni tip küçük burjuva bir katmanın yükseldiğini görmüştü. İdeolojik-siyasal seviyenin düşük olmasının bu bakımdan dezavantajlarının farkındaydı.

Bakın Stalin’in şu değerlendirmesi olan-bitenleri anlamak bakımından oldukça önemlidir:

Biz, birinci kuşak yaşlı Bolşevikler teorik olarak çok sağlamdık. Kapital’i sayfa sayfa bilirdik, özetler çıkarır, tartışmalar yapar, birbirimizin bilgisini ölçerdik. Bu bizim gücümüzdü ve bu çok işimize yaradı. İkinci kuşak daha az hazırlıklıydı. Pratik sorunlar ve sosyalist inşayla meşgullerdi. Onlar Marksizmi kitapçıklardan öğrendi. Üçüncü kuşak ise satirik makaleler ve gazete makaleleriyle yetişiyor. Derin bir kavrayışları yok… Çoğunluk Marx ve Lenin okuyarak değil, onlardan yapılan alıntılarla yetişiyor.

Alıntılarla yetişip, yeni fikir ve eylem geliştirmeden bu şekilde devam edilirse insanlar yakın zamanda daha da yozlaşacak. Amerika’da insanlar şöyle diyor: ‘Bizim dolara ihtiyacımız var, teori nemize gerek?’ Bizde de insanlar benzer şekilde düşünebilir: ‘Sosyalizmi inşa ederken Kapital nemize gerek?’ Bu bizim için bir tehdittir, yozlaşmadır, ölümdür.” (Stalin, Sovyet Ekonomistleriyle Beş Görüşme, 1950, bkz. İnternet)

Donanımını sürekli geliştiremeyen, somut tarihsel gereksinimlere yanıt veremeyen partiler kaybetmeye mahkumdur. Bu da tarihin diğer bir dersidir.

Şu noktayı vurgulamak isteriz:

Stalinsizleşme” operasyonu, başlangıçta, “Leninizm” adına ortaya çıktı. Aslında bu olguyu, “Leninsizleşme”, “Leninizmsizleştirme” olarak tanımlamak gerekir. Bu Lenin döneminde başladı. Lenin’in ölümü ile atağa geçti. Liderliğini Troçki yaptı. Bu blok Buharin’le genişledi. Giderek yeni tip küçük burjuva bir tabakanın gelişmesiyle, kapsamı alabildiğine genişledi. “Stalinsizleşme” harekatı 1945’ler sonrası değişik biçimler alarak ilerledi. Bu eğilim ve yönelim, Stalin’in ölümüyle yarı-açık biçimler alarak ortaya çıkmaya başladı. 1956 ile iktidarı ele geçirdi. Anti-komünizm, anti-Sovyetizm demek olan modern revizyonist karşı devrim böylece anti-Stalinizm bayrağını göndere çekmeyi başardı. Burada bir tarihsel süreklilik var. Bu süreklilik değişik aşamalarda değişik biçimlerde ortaya çıkarak yeniden ve yeniden yapılandı. Bu olgunun toplumsal maddi temelini gerek içeride, gerekse de uluslararası arenada sürmekte olan keskin sınıf mücadelesi oluşturmaktaydı.

Aslında “kişi kültü”, Stalin etrafındaki kuşatma ve baskının bir aracı haline gelmiştir, getirilmiştir. 1930’lu yılların ortasında ve 1945 sonrası dönemde, Stalin’in ağır bir kuşatma altında olduğu, Stalin ve sağlam Bolşevik çekirdeğin bu baskıyı püskürtmede çok önemli mücadeleler verdiğini ama esasen 1945 sonrası için yeterince etkili olamadığı anlaşılıyor. Stalin’in ölümü ya da öldürülmesi (zehirlenerek öldürüldüğü anlaşılıyor) ile bu gerçek hızla açığa çıkmıştır. Parti ve MK’da gizlenmiş revizyonistlerin daha Stalin yaşarken çok önemli bir ağırlık oluşturmayı başardıkları anlaşılıyor... Bu olgunun da derinlemesine tahlil edilmesi gerektiği açıktır.

Stalin’i kişisel diktatörlük kurmakla suçlayan ve karalayanlara göre, “o kendisini yanılmaz, hatasız” biri olarak görmekteydi ve “her zaafını ustalıkla gizleyerek, muhaliflerini, rakiplerini suçlardı.”

Sayısız anti-Stalinist tanıklıklar ve analizlerde, bu demagoji ve manipülasyonu boşa çıkarak çok sayıda veri sunulmaktadır. Buna girmeye gerek yok. Ancak önemli üç tarihsel uğrakta Stalin’in gerçeğini ortaya koyan üç değerlendirmeyi hatırlatmamız gerekir.

1) Stalin (ve parti), tüm dünyanın gözü önünde, 1930’lu yıllarda sergilenen aşırılıkları, yapılan haksızlıkları ve partinin hatalarını açıklıkla, cesurca ilan eder.

2) Stalin, Hitler faşizmi Moskova önlerine dayanmışken, Hitler faşizmini yeneceklerini ve zaferi kazanacaklarını ilan eden ünlü konuşmasını yapar. Konuşmada eğip bükmeden, aldıkları askeri yenilginin nedenlerini ve sergilenen zaafları açıkça ortaya koyar ve yapılması gerekenleri açıklıkla sergiler tüm Sovyet halkı ve dünya kamuoyu önünde.

3) Stalin, savaş sürecindeki gösterilen zaaflardan dolayı, “Başka bir halk hükümetine şöyle diyebilirdi: Beklentilerimizi karşılayamadınız; gidiniz, biz Almanya‘yla barış yaparak bize huzurlu bir hayat sağlayacak başka bir hükümet kuracağız.” saptamasını ve açıklamasını yapar ve Sovyet halkına karşı sevgi ve saygısını vurgular.

İşte size kendine “Tanrısallık” atfettiği, Hitler’in liderlik ilkesini uyguladığı iddia edilen Stalin’in zihniyet ve duruşu.

Stalin’e yol gösteren, Lenin’in dediğidir; hatalarımızı, zaaflarımızı, yenilgilerimizi, geri çekilişlerimizikendimizden, işçi sınıfından, kitlelerden gizleseydik, kendi politik bilinç eksikliğimizi belgelemek; mevcut durumla yüzleşme cesaretinden yoksun olduğumuzu kanıtlamış olurduk. Bu şartlar altında çalışmak ve savaşmak imkânsız olurdu.” ilkesi, politika ve ahlakıdır.

Stalin’in 1934 yılında toplanmış olan 17. Parti Kongresi’nde şunları söyler:

Davayı ne tarafa yöneltmek gerektiğini sadece bizim Partimiz bilmekte ve başalı bir şekilde yol göstermektedir ona. Partimiz, üstünlüğünü neye borçludur? Üstünlüğünü; Marksist bir parti; Leninist bir parti olmasına borçludur. Üstünlüğünü; bütün işlerinde, Marx'ın, Engels'in ve lenin'in ilkelerine uygun olarak yönetilmesine borçludur. Bu ilkelere bağlı kaldığımız ve bu pusula elimizde olduğu sürece, işlerimizde başaya ulaşacağımızdan şüphe edilemez."

Stalin ve “Stalinizm”in başarıları, “Stalin kültü”nün değil, Marksizm-Leninizm’in ustalarına bağlı kalmasının, bu ilkeleri somut koşullara uygulama yeteneğini göstermiş olmasının ürünüdür.Kişi kültü”ne karşı mücadele kisvesine bürünmüş sapkın kafalarla proletarya diktatörlüğünün, sosyalist inşanın dev ve görkemli başarı ve kazanımlarının nedeni anlaşılamaz, dahası burjuvaziye ve anti-komünist, anti-Stalinist Kutsal İttifak’a yedeklenmek kaçınılmaz hale gelir.

Bolşevik devriminin düşmanı olan sabık başbakan A.F. Kerenskiy bile şöyle demiştir: Stalin Rusya'yı küllerinden yeniden yaratmış, süper bir güç yapmış, Hitler'i yenmiş, Rusya'yı ve insanlığı faşizm belasından kurtarmıştır. (YY, İZS, s. 564)” (Aktaran B. Bland)

Kerenskiy’e bu sözleri söyleten “Stalin kültü” değil Leninizm’in kudretidir, Stalin önderliğindeki sosyalizmin gücüdür. Kerenskiy, Lenin ve Stalin’e düşman biridir ama tarihsel gerçeğin altını da çizmekten geri kalmamıştır.

Tarihte eşi benzeri olmayan yüksek başarıların kazanıldığı bir coğrafyada ve dünyada “Stalin kültü”nün gelişmesinin bir karşılığı da olduğu açıktır. İçerisinde yetişerek geldiğimiz tarihsel gelenekte Stalin’i idealize ettiğimizi, tek yanlı bir yüceltmeyle şekillendiğimizi belirtmek gerekir. Oysa Stalin, dev başarıların önderi olduğu gibi hatalardan, zaaflardan azade biri değildi. Bu gerçeği zamanla kavramaya başladık ama iş, Stalin ve sosyalizmin hata ve eksikliklerini anti-Stalinizme varmanın aracı haline getirilince, Stalin’in ve SSCB’nin somut tarihsel gerçeğinin ret ve inkarı aracına çevrilmeye gelince, her komünistin orada Leninizm düşmanlarına “Dur!” demesini ve dahası gerçek yüzleri açığa çıkarmasını bilmesi gerekir. Ve bu, ilkesizlik demek olan oportünizmle, ideolojik uzlaşıcılıkla yapılamaz... “Ders çıkarma” adına Stalin’e, sosyalist inşaya reddiye yazılamaz. Yazanlar ise zaten komünist olamaz.

III

Stalin öldüğünde arkasından on milyonlar ağladı. Ama sevinçlerinden değil, büyük sevgilerinden dolayı.

180 milyonu oluşturan, sayısız ulus ve ulusal topluluktan oluşan bu dev ülkede, Sovyet halkı derin bir acıyla derin bir yasa büründü. Dünya çapında on milyonlar arkasından göz yaşı döktü. Sevinçlerinden değil, yaşadıkları acıdan dolayı. Onların sevgisi de acısı da içtendi.

Elbette ki Stalin’in ölümünü büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılayanlar da vardı: Devrilmiş gericilik, tasfiye edilmiş burjuvazinin kalıntıları, emperyalizm ve gericilik, oportünistler, Troçkizm, Stalin sonrasına yatırım yapmış revizyonistler...

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde tanık olunmamış zaferlerin altında imzası olan Stalin’di. Bunlara girmeye gerek yok. Sovyet işçi sınıfı ve halkı, dünya proletaryası ve halklarının geniş bir kesimi Stalin’i büyük bir içtenlikle seviyordu, saygı duyuyordu.

1905, 1917 Şubat, 1917 Ekim devrimlerini yaşamış; 1918-1921 arasında iç savaş ve emperyalist işgale karşı savaşın deneylerinden geçmiş; kır burjuvazisini tasfiye eden İkinci Devrimi’ni gerçekleştirmiş; kent ve kırda dev atılımlarla sosyalizmi kurmuş; Hitler faşizmini ezmiş, sosyalist kampın doğuşuna önderlik etmiş; bilimsel, teknolojik ve kültür devrimleriyle görkemli düzeye yükselmiş, dünyanın en güçlü ülkesini yaratmış SSCB işçi sınıfı ve halklarını enayi yerine koyarak Stalin tarafından köleleştirilmiş, kolektif belleği silinmiş, korkudan altına eden kişiliksiz bir halk olarak sunan; Sovyet uluslarının sosyalist ve enternasyonalist kardeşçe birliğini kurarak kenetlenmiş Sovyet halkını, Sovyet yurtseverliğini Çarlık döneminden bin beter bir uluslar hapishanesi ve Rus milliyetçiliği olarak sunan Troçkist, faşist ve emperyalist güçler ve onların kara propagandasının Sovyet halkı tarafından lanetlenmiş olması anlaşılırdır.

Bir halk ki, en büyük bedeller pahasına zaferleri Stalin önderliğinde kazanmış.

Bir halk ki Stalin liderliğinde çelikten ve yenilmez bir ülke yaratmışİşte Sovyet halkının Stalin ve sosyalizm sevgisinin nedenleri buradadır. Bu halkın içten bir sevgiyle Stalin’in arkasından acı ve gözyaşına boğulmasından daha doğal bir şey olabilir mi!!!

Peki soralım:

Troçki’nin arkasından kaç kişi ağladı? Peki Hitler’in? Peki Kruşçev’in?Peki Brejnev’in? Peki Gorbaçov’un? Kim Stalin’i tarihin belleğinden silebilir ki!

N e demişti Stalin:

Ben ölünce mezarıma pisleyecekler biliyorum fakat tarihin rüzgârı o pislikleri temizleyecek.”

Anthony Barnett, anti-komünist ve anti-Stalinist bir yazardır. Kitabının Onu Sevmişlerdi” alt başlığı altında yazdığı şu satırları birlikte okuyalım:

Sorun şu ki, onu seviyorlardı.

Kötü bir çardı ve onu seviyorlardı.

Köylülüğü parçaladı ve yine de onu sevdiler.

Yakın arkadaşlarını tasfiye etti, onların dövülmesini isteyen notlar yazdı, haklarında uyduruk suçlamaları onayladı ve arkadaşlarının ölümünü bizzat emretti.

Osip Mandelstam'ın ölümsüz deyişiyle (ki Mandelstam bunu, hayatıyla ödemişti) Stalin, ‘İdam kararlarını ağzının suyu akarak veriyordu’ ama ona hayrandılar.

Her yirmi kişiden biri kamplara girip çıkmıştı ve yine de öldüğü zaman gözyaşı döktüler.

Açıklama yapmanın güçlüğü burda işte.”

(Anthony Barnett, Sovyetlerde Özgürlük, s. 141 )

Peki iddia edildiği gibi o “korkunç suçlar”ı işlediği halde Stalin neden bu kadar eşsiz bir sevgiyle sevildi?

Bu sevgiyi açıklayabilmek için, Stalin gerçeğini kabullenmek lazım. Bu gerçeği anlayabilmek için, örneğin yazarın Stalin’e atfettiği iftiraları reddetmesini bilmek lazım.

Bu gerçeği anlayabilmek için kara propagandayı mahkum etmek lazım.

B u gerçeği kavrayabilmek için, Stalin’e (ve Sovyet toplumuna) dönük sahte suçlamaların değil, 180 milyonluk SSCB halkının gözünden bakmasını bilmek lazım.

Bu tarihsel gerçeği anlayabilmek için, bu sevgiyi anlamak istemeyenlerin, bu sevgi ve güveni, hayranlığı anlamak için çaba sarfetmeyenlerin, dünya burjuvazisinin, Troçkizmin sahte, ikiyüzlü demagoji ve manipülasyonunu gerçekmiş gibi inananların yolundan kopuşmak lazım.

İşte bu yapılırsa, “Açıklama yapmanın güçlüğü” aşılmış ve neden Stalin’e inanıldığı, neden Stalin’in sevildiği anlaşılmış olacaktır.

Barnett’in de anlayamadığı ya da görmezden geldiği şey budur.

Bilinçli tahrifat ve demagojinin temsilcileri olmamakla birlikte etkisinde kalanların bakış açılarıyla da bu sevgi, güven, saygı fırtınası anlaşılamaz.

Barnett’in sözleri, bir itiraftır.

Stalin gerçeğinin, Sovyet toplumunun gerçeğinin itirafıdır.

Stalin bir şeytan değildi, o dünya proletaryasının ve halkların haklı davasının, kavgasının, ideallerinin ve zaferlerinin Marksist-Leninist önderiydi.

Meselenin özü ve özeti bundan ibarettir.

DEVAM EDECEK