Translate

4 Mart 2026 Çarşamba

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?

 

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?


I

30 ocak anlaşması kamuoyunda değişik görüş açılarından yoğun bir şekilde tartışıldı... Biz anlaşma belgesinde yer alan maddeleri tek tek ele almayacak, bazı önemli noktaları incelemekle yetineceğiz. SDG ve Kürt halkı saygı değer büyük bir mücadele yürüttü. Ağır bedeller ödedi. Bu mücadele hala devam etmektedir. Mücadele eden hata da yapar. SDG’nin önemli hataları, eksikleri ve zaafları olmadığını düşünmek saflık olacaktır. Ancak bazı önemli noktaların aydınlatılmasına da beklemek gerekmektedir. Muhakkak ki, SDG, önümüzdeki süreçte bir muhasebe yapacaktır. Böylece daha sağlıklı eleştirel değerlendirmeler yapma olanağı da doğacaktır. Sahaya hakim olmak başka, sahaya hakim olmadan konuşmak başka bir şeydir. Sahaya hakim olamamak subjektif değerlendirmelere ve haksız eleştirilere de yol açar ve açmaktadır. SDG’nin zaaflarını bir sonraki makalemizde inceleyeceğimizi hatırlatıp geçiyoruz.

II

ABD, İsrail, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler “Paris Anlaşması”yla SDG’nin tasfiyesine onay vermekle birlikte geçmişten bu yana TC ve HTŞ’den farklı konumlanmıştır. Bu farklılığın/çelişkilerin en azaldığı kesit Paris Anlaşması’yla ortaya çıktı. Ancak Paris Anlaşması’na dayanan tasfiye politikasına karşı genelleşen Kürt direnişi söz konusu devletlerin iç çelişkilerini de keskinleştirerek yeni bir ayar verdi. TC ile söz konusu devletler arasındaki açı farkı yeniden büyüdü. Bu devletlerin TC’yi yatıştırma, SDG’nin burnunu sürterek yola getirme, HTŞ’li merkezi iktidara tabi kılarak denetim altına alma politikası, SDG’nin kaybettiği geniş alanlar ve özerkliğin aldığı ağır darbelerle “dengelendi”.

Temeli haklı Kürt direnişine dayandığı halde, ABD-AB-hattında YPG ve YPJ temsilcilerinin uluslararası bir dizi platformda diplomatik sahada “parlatılma”sı, emperyalist beklenti ve baskılarla, Rojava’yı “ıslah etme” operasyonuyla da ilgili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onların hesabı ne olursa olsun, Kürt temsilciler de, bu fırsatı ve olanağı kendi haklı davalarını ve kazanımlarını dünyaya tanıtmanın, desteklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Ve bu, doğru bir tavırdır.

III

HTŞ ile yapılan anlaşmada, HTŞ, TC hiç istemediği halde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi yer almıştır. Bu, Kürt direnişi ve sehildanının baskısı altında kalarak SDG’ye verilen bir taviz ve kabullenişin ifadesidir.

Ayrıca hatırlayalım; Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Dışişleri nezdinde Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan ortak açıklamada (27 Ocak 2026 tarihli ortak deklarasyonda) yer alan, “Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz.” vurgusu, Kürt halkının ve SDG’nin öz gücüne dayalı yürüttüğü mücadelenin etkisini yansıtmaktadır.

IV

İmzalanan anlaşma hakkında HTŞ ve SDG birbirini tutmayan açıklamalar yapmaktadır. Öyle ya da böyle, mesele sahadaki gelişmeler bağlamında önümüzdeki dönemde daha görünür hale gelecektir.

Anlaşmayla ilgili HTŞ’nin açıklamaları ve propagandası TC’nin ve HTŞ’nin aşırı gerici saldırgan niteliğine ve yürüttükleri psikolojik harp politikasına uygundur. Fiziki terör ve katliamcılığının yanı sıra demagoji, manipülasyon, kara propaganda TC ve HTŞ’nin başlıca silahlarıdır...

Ancak, anlaşmayla ilgili PYD ve SDG’nin en yetkili yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da tatmin edici değildir. Yapılan açıklamalara göre, verilen tavizlere karşın anlaşmayla (adı konmasa da) HTŞ, Rojava’nın ve SDG’nin özerkliğini esasen tanımaktadır.

Bu doğrultuda yapılan son açıklamalardan biri de PYD Başkanlık Konseyi üyesi Hediye Yusif’e ait. Yusif’in açıklamasına göre, Bölgemizde var olan kurumlarımız özerk yapısını koruyarak, merkezi hükümetin içinde yer alacak.” (Yeni Yaşam gazetesi, 21 Şubat)

Yapılan açıklamalar olanı değil, isteneni, hedefleneni dile getirmektedir. SDG’nin anlaşma belgesine dayanarak özerklik üzerine yaptığı açıklamalar imzalanan anlaşma maddelerinde görünmemektedir. Her şey belirsiz, ortada sağa sola çekilmeden yorumlanabilecek somut bir şey de yok ya da her bir taraf belgeyi ve maddelerini kendi lehlerine yorumlamaktadır. Ortada “demokratik entegrasyon” diyebileceğimiz bir süreç yok. Ne bugün ne de yarın cihadist şeriatçı faşist çete iktidarıyla “demokratik entegrasyon” süreci yaşanmayacaktır. Son tahlilde ortaya çıkacak statüko “demokratik müzakere”, “demokratik entegrasyon” tarafından değil, sahadaki fiili kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilmiş olacaktır.

SDG tarafından (düşülen tüm ihtiyat paylarına karşın) yapılan keskin açıklamalara mesafeli durmak doğru olacaktır. Bu açıklamalar belli bir tek yanlılık taşımakta, siyasi uyanıklığı zayıflatan, liberal beklentiler uyandıran özellikler göstermektedir. 30 Ocak anlaşması nihai ve somut garantilerden uzaktır. “Garantör devletler”in garantörlüğü resmi anlaşmalara dayanmamaktadır. Her bir taraf bunun farkında. ABD Kongresi’ndeki girişimler, Münih Konferansı’nda, AB Parlamentosu’nda Kürtlerin temsilcilerinin görünür hale gelmesi, diplomasi alanındaki olumlu gelişmeler yanıltıcı olmamalı, subjektif beklentilere yol açmamalıdır. Ancak bunun böyle olmadığını ya da siyasi uyanıklığı zayıflatan ciddi bir etki gücü yaratmadığını ya da yaratmayacağını düşünmek kanımızca saflık olur. Açık ki, Kürt halkının ve savaşçılarının inanmadığı ve inanmayacağı hayaller yaymaktan ya da hayali beklentiler uyandırmaktan ısrarla uzak durulmalı, siyasi uyanıklık daima yüksek ve keskin tutulmalıdır.

Tetikte olma”, “hazırlıklı olma” gerçeğine karşın, Paris Anlaşması’nın hemen ardından TC ve HTŞ’nin başlattığı ve ağır darbelerle sonuçlanan süreci unutmak olanaklı değil. S. Müslim’in böyle bir şey beklemiyorduk özlü açıklaması tesadüfi olmasa gerek...

Anlaşmaya dayanılarak SDG tarafından Özerklik üzerine yapılan abartılı açıklamalar pazarlıklarda el yükseltmeyi, kamuoyunu bu hedef doğrultusunda motive etmeyi, Kürt halkının sindiremediği, kabul edemediği durumu “idare etme”, moralleri yüksek tutma tutumunu yansıtıyor olmalı.

V

30 Ocak Anlaşması’nın 10 Mart 2025 tarihinde yapılan anlaşmaya göre geri bir anlaşma, ancak Hewler’de ABD dayatması ile kabul edilen ama ikinci gün Şam’da yapılan görüşmelerde general Mazlum Abdi tarafından reddedilen anlaşmaya göre çok ileri bir anlaşma olduğu görülüyor. Eğer Hewler’de ABD heyetiyle yapılan toplantıda HTŞ ile yapılan anlaşmaya bağlı kalınsaydı bu, açık bir yenilgi, Kürt kazanımlarının açık tasfiyesi anlamına gelecekti. Bu uğursuz anlaşmanın altına atılan imzanın ABD (temsilcisi leş kargası Barak) baskısının ürünü olduğu anlaşılıyor. SDG Başkomutanı Mazlum Abdi’nin ağır baskılar altında taktiksel bir manevra kapsamında söz konusu imzayı atmış olması en geçerli açıklama olarak görünmektedir bize.

TC liderliğindeki cihatçı saldırı ile “Kuzey ve Doğu Özerk Bölgesi” Rojava özerk bölgesine, SDG YPG’ye doğru daralmıştır. Özerk yapı hala varlığını korumaktadır. Yapılan anlaşmaya karşın, fiili durum budur. Kademeli uygulanacak anlaşmanın nihai kaderi, dar ve geniş anlamda mücadele eden tarafların güçlerine dayanan iradeler savaşı tarafından belirlenecektir. Her bir taraf karşı tarafın iradesini kırmayı, en fazlasını almayı, karşı tarafa en azını vermeyi, süreçten en fazla kazanımla çıkmayı hedeflemektedir. Yeni bir mücadele evresine girildiği açıktır. Meselenin çözümü niyet beyanlarıyla, tarafların birbirine güvenmesiyle değil, son derece kaygan olan bir zeminde politik, askeri, jeopolitik kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilecektir. Bu mücadele, salt SDG ve HTŞ arasındaki ilişkiler bağlamında değil, bunu da içermekle birlikte, bölgesel ve küresel kuvvetlerle, onların stratejik ve taktik yönelimleriyle, beklenti ve yönlendirmeleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Kanımızca SDG yaşadığı deneyimlerin ışığında bu gerçeği daha etkin hesaba katarak yol almaya çalışacaktır. ABD-İsrail ve müttefiklerinin İran’a karşı başlattığı askeri saldırı ve savaş ve bu savaşın olası sonuçları, güç dengeleri üzerindeki derin etkileri açığa çıkmadan da Suriye’de TC, HTŞ rejimi ve Rojava’nın statüsü ve karşılıklı ilişkileri istikrar kazanmayacaktır... Bu bağlam özellikle TC, Saray bakımında özel önem taşımaktadır...

VI

Tüm tavizlere, ağır darbelere ve gerilemelere karşın, SDG (YPG) askeri gücünü korumaktadır. Bu bağlamda da ana sorun, bu koruma ve konumlanmanın HTŞ yönetimiyle (merkezi iktidar) ilişkide özerklik esasına dayanıp dayanmayacağıdır. Ki askeri özerkliğin korunmasının yaşamsal önem taşıdığı açık ve kesindir. Ayrıca bu bağlam, yalnızca profesyonel askeri güç ve yerel asayiş kurumlarıyla da sınırlanamaz; bunun da ötesinde silahlanmış halk, halkın genel silahlı örgütlenmesinin (milis) korunmasına da özel önem verilmesi gerektiği açıktır. HTŞ’nin ve TC’nin gerek SDG’nin profesyonel askeri birliklerin (tümen, tugay, yerel asayiş birlikleri) özerkliğini gerekse de sıradan halkın silahlı bir ordu olmasını kabul etmediği açıktır. Her alanda olduğu gibi özellikle bu alanlarda çetin bir pazarlık ve mücadelenin süreceği kesindir.

Özerk Bölge’nin “devlet” olan ama henüz devletleşememiş, keza henüz dinci faşist çetelere dayanan milis örgütlenmesinin ötesine geçememiş “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu”na “entegrasyon”unun zorbalıkla dayatılmasına karşı SDG’nin de Geçici Hükümet’in/HTŞ’nin SDG’ye ve Özerk Bölge’ye göre entegre olmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu görevin zorlu bir mücadeleyle dayatılması ve gerçekleştirilmesi yakıcı bir görevdir. Büyük Kürt serhildanından sonra yapılan “Münih Konferansı” ve sonrasında uluslararası alanda imajı yükselen SDG’nin bu bakımdan elinin önemli ölçüde güçlendiği saptanmalıdır. Ki siyasi özerklik korunamadığı koşullarda askeri özerkliğin de korunamayacağının altı çizilmelidir. Özerkliğin siyasi, idari, askeri bir özerklik olması gerektiği; siyasi özerkliğin korunamadığı koşullarda “idari özerklik”in rejimin “vasalı” olmanın ötesine geçemeyeceği vurgulanmalıdır.

Bilindiği gibi, TC ve HTŞ’nin SDG’nin “Suriye devleti”ne ve “ordusu”na “entegre” edilmesi politikasının tek anlamı tam teslimiyet, köleleşme ve zorla tasfiye politikasıdır. Kürt hareketi bunun farkındadır. Yalnız içeride değil, dışarıya da terör ihraç eden emperyal bir teröristan cumhuriyeti olan ve başını da Erdoğan ve Saray rejiminin çektiği neo-Osmanlıcı provokasyonlara karşı özel bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğu kesindir. TC ve HTŞ’nin zamana oynayarak, yeni fırsatlar yaratarak ya da yeni elverişli koşulların oluşmasıyla elde kalmış, korunmaya çalışılan Kürt kazanımlarının dibine kibrit suyu dökmeye devam edeceğinden kuşku duyulamaz. TC’nin 30 Ocak Anlaşması’nı kabul eder görünmesi, örneğin 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, taktik bir manevradan ibarettir. Güç dengeleri şimdilik dinci faşist rejimi buna zorlamıştır. Söz konusu anlaşmaya karşın, Kobani etrafındaki TC çetelerinin ve HTŞ’nin ablukasının sürmesi, Kobani’ye bağlı 50 köyün işgal altında tutulması; TC Milli Savunma Bakanı’nın TC ordusu ve çeteleri tarafından işgal edilmiş bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması; 30 Ocak Anlaşması’na ve uluslararası alanda Kürtlerin lehine ortaya çıkan pozitif havaya rağmen baskı ve saldırıların sürmesi; TC Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şengal’e, Mahmur’a, Kandil’e, Irak’a dönük küstahça tehditleri somut durumu anlamak bakımından önemli ip uçları sunmaktadır...

Teorik olarak yanlış, politik olarak karşılığı olmayan “Demokratik ulus”, “Çağımızın, keza Orta Doğu’nun, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerde Kürt sorunu”nun “başlıca çözüm yöntemi”nin “demokratik müzakere yöntemi” olacağı paradigmasının ütopik karakteri ve geçersizliği bilakis Suriye gerçeğinde somut ve çarpıcı bir tarzda bir kez daha açığa çıkmıştır; bunu ABD-İsrail’in başlamış olan askeri saldırıları gerçeğinde, İran’da da tanık olmaktayız... Ki TC’de devam etmekte olan “süreç”e yön veren şey de “demokratik müzakere” ilkesi ve yöntemi değil...

VII

Hatırlanırsa, 2016 yılında “Fırat Kalkanıoperasyonu ile Cerablus, Azez ve El-Bab; 2018 yılında “Zeytin Dalıoperasyonu ile Afrin ve çevresi; 2019 “Barış Pınarı” operasyonu ile Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri işgal edilerek MİT’in tasmalı dinci faşist çeteleri (ÖSO-MSO) bu bölgelere yerleştirilmişti.

Konu babında Anlaşma’nın 14. maddesinde şunlar yazılı: Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn/ Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.”

SDG yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu bölgelerin Özerk Bölge’ye devredileceği ya da özerk olacağı, bazı sorunlar olsa bile buralarda da özerk yönetimlerin (“Tabii ki entegrasyon anlaşması temelinde Cizre Kantonu ve Kobanê’de oluşturulacak sistem Serêkaniye, Efrîn ve Gîre Spî için de geçerli olacak.”) kurulacağı iddia edilmektedir.

Oysa TC tarafından işgal edilmiş söz konusu Kürdistan topraklarında nasıl bir yönetimin kurulacağı da anlaşmada yer almamaktadır. Anlaşmada, “... bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” ifadesi gerçekte “hiçbir şey” anlatmamaktadır. Lastik gibi dört bir yana çekilecek bir madde...

Bu konuda HTŞ ve TC cephesi nettir, ama SDG tarafından anlaşmaya dayanılarak yapılan açıklamalarda sanki işgalci güçler çekildikten sonra bu alanların da Özerk olacağı açıklamaları subjektiftir. Evet, dayatılması ve zorlu mücadele ile kazanılması gereken özerkliktir. Fakat HTŞ geçici yönetimiyle yapılan anlaşmada işgal bölgelerine özerklik verileceğine dair hiçbir şey yoktur. Adı “Özerk Bölge” konmasa bile, “ademi merkeziyetçi”liğe dayanan ama fiili ve yasal olarak, gerçekte özerk olacak bir çözüm ne bu bölgeler için ne de şu anki özerk bölge için öngörülmemektedir.

HTŞ’nin ve TC’nin özerkliğin tasfiyesi, şeriatçı iktidara şartsız biat karşılığında bazı kültürel hakların kabulü ile yetinilmesi politikası SDG tarafından dün olduğu gibi bugün de kabul edilmemektedir. Ana dilde eğitimin bile kabul edilmemiş olması aynı tasfiye, “en aza razı etme” dayatmasının açık göstergelerinden birisidir. Öyle Colani kararnameleriyle “Kürtler vardır, kardeşimizdir, Kürtçe Suriye’nin ulusal dillerindendir, Kürtçe seçmeli ders haline getirilecektir, Newroz ulusal bayramdır” manevralarıyla Kürtlerin aldatılacağını ya da Kürtlerin bunlara tav olacağının beklenmemesi gerektiği bizce açıktır.

VIII

Kuşkusuz ki, Kürt halkı ve SDG belirsizliklerle dolu bir gelecekle karşı karşıyadır ve bu, HTŞ için de geçerlidir. Bu olgu, yapılan anlaşmanın kaderi bakımından da geçerlidir. Suriye’de de, Orta Doğu’da da taşlar henüz yerli yerine oturmuş değildir; dahası, Orta Doğu cangılında taşlar kolay kolay da yerine oturmayacaktır... Emperyalist zorbalığa dayanan bölgesel dizayn, dönüp, dizaynı yapan ABD, İsrail, İngiltere gibi devletleri vuracak dinamikleri de büyütecektir. Her dizany girişimi ve saldırısı yeni bir başlangıç olduğu kadar dönüp sahiplerini vuracak yeni bir dönemeç ve süreci de içermektedir. Orta Doğu çok katmanlı bir krizin yapısal girdabında kıvranmaktadır. Geleneksel statüko(lar) çoktan çökmüştür. Bugün Filistin’de, Irakta, Lübnan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de yapılmış ya da yapılacak emperyalist ve siyonist dizayn, İran’ı çökertme baskı ve saldırısı, her ne kadar üstünlük şimdilik dizayıncı güçlerin lehine olsa da ve lehine görünse de bu durumun geçici olacağını görmek gerekir. Bölge ve Suriye, jeopolitik önemi, enerji kaynakları, yol ve kavşak projeleri vb. bakımından küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin en önemli stratejik alanlarından birisidir. Bölgedeki çelişki ve çatışmaların zamana yayılmakla birlikte keskinleşeceğini, bunun bölgesel çapta dindirilemez bir istikrarsızlığı üreteceğini görmek gerekmektedir. Bu olgu, küresel ve bölgesel güçlerin keskin bir mücadele alanı olan Suriye için de geçerlidir.

Suriye’de Esad rejimi yıkılmasına, Colani liderliğindeki cihatçı HTŞ iktidara taşınmasına karşın ülkede istikrar sağlanmış olmak bir yana ülke çok katmanlı, ucu açık derin bir kriz süreci yaşamaktadır. TC ve Saray, bölgeye dönük özgün hesapları ve yayılmacılığıyla, Suriye’de ve Irak’ta işgalci provokatif saldırgan bir güç olarak bulunmasıyla bölgeyi istikrarsızlaştıran önemli bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir. Çok uluslu ve çok inançlı Suriye açık bir kimlik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Suriye’de sular kolay kolay durulmayacaktır. SDG’de de bugünkü anlaşma ve ateşkes sürecine güvenilemeyeceğinin, yeni risklerin yanı sıra yeni imkanların da doğabileceğinin bilincindedir...

Dileğimiz SDG’nin bu süreci en az hatayla yönetmesidir. Süreç son derece büyük risklerle ve keza doğabilecek yeni olanaklarla iç içedir. Bu riskler ve olası yeni olanaklar hem TC-HTŞ hem de SDG için geçerlidir... HTŞ’nin ve TC’nin Suriye halklarının hiçbir temel sorununu çözme nitelik ve yeteneği bulunmamaktadır. HTŞ yönetimine kol-kanat açan ve kullanan emperyalist güçler için de bu geçerlidir...

Emperyalistlerle, siyonistlerle, şeriatçı gericilikle, cihadist terörist katliam çeteleri ile Suriye’ye “demokrasi” geleceği; böylece Kürt sorununun, ulusal toplulukların, azınlık inançların, siyasal özgürlüklerin demokratik çözümünün gerçekleşeceğini düşünmek son derece romantik ve gerici bir beklentilerden ibarettir. Son tahlilde her şeyi güç dengeleri belirleyecektir. HTŞ ve HTŞ’yi destekleyip kullananların laik, seküler Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Şiilerin, diğer azınlıkların haklarını tanımak ve güvenceler sağlamak gibi bir hedefi olmadığını “herkes” biliyor olmalı. Böl ve yönet taktiği hep gündemde kalmaya devam edecektir. Alevi, Dürzi, Kürt soykırımları ve soykırımcı girişimleri gelecekte olabileceklerin habercisidir...

Rojava babında ortaya çıkan son durum ve yapılan anlaşma, TC’de sürmekte olan “Süreç” üzerindeki etkisi ayrıca başlı başına değerlendirmeyi hak ediyor deyip, devam ediyoruz. Dinci faşist neo-Osmanlıcı Saray iktidarı, içeride ve dışarıdaki hesaplarını yaşama geçirmek için “süreç”i kullanmaya devam edecektir. Saray bağlaşması ve iktidarı “Buraya kadar!” deyinceye dek “süreç” devam edecektir. “Süreç”in, esasen sermaye devleti ve Saray rejimi lehine işlediği de açıkça görülmektedir...

TC ve HTŞ yönetimi bazı kültürel hakların ötesine geçebilecek her türlü Kürt kazanımına karşıdır. Aslında bu siyaset, TC’de sürmekte olan sürecin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Dinci faşist diktatörlüğün çizdiği çerçeve, “Milli Güvenlik Siyaset Belge”lerinde yer aldığı gibi “Kamusal alana özgü olmamak koşuluyla kültürel haklar”ı tanımanın ötesine geçmeyecektir. Diktatörlüğün Kürt ulusunun kolektif haklarını tanımak, anayasa katına yükseltmek gibi bir politikası da yoktur. Sarayın CHP gibi bir partiyi terörle ezme, “süreç”ten dışlama siyaseti bile tek başına devletin ve Sarayın hesaplarını deşifre etmeye yetmektedir... Faşist Bahçeli’nin Paris Anlaşması’nın hemen ardından HTŞ çetelerinin gelip Rojava dayandığı dönemde ısrarla, azgın ırkçı açıklamalar eşliğinde “Bir baştan bir başa temizlik” isteyerek Rojava’ya Kürt soykırımını dayatması “süreç”e nasıl bir rol yüklediğini de göstermektedir. Bugün “Kurucu önderlik”e övgüler dizen Bahçeli’nin (ki bu hiç de hayra alamet değildir!) yarın elinde iple sahnelerde arzı endam ederek Öcalan’ı “Terörist elebaşı”, “Bebek katili”, “Asın onu!” demeyeceğini inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir...

DEVAM EDECEK

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder