Translate

YPG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YPG etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2026 Salı

ROJAVA VE SDG ABD’NİN UZANTISI MI?

 

ROJAVA VE SDG ABD’NİN UZANTISI MI?

I

Uzun yıllardır, PYD’nin, YPG’nin, SDG’nin ABD’nin uzantısı olduğu propagandası değişik merkezler tarafından yapılageldi. TC devleti, siyasal İslamcılar, Kemalistler, sosyal şoven çevreler, ortaklaşan şeylerin yanı sıra değişik saiklerle de olsa bu propaganda etrafında birleşmektedir. Bazı dar kafalı, sekter devrimci yapılar da benzer içerikli iddialarda bulunmaktadır. Söz konusu propaganda ve ideolojik saldırılar “anti-emperyalizm”, “anti-Amerikancılık” argümanlarıyla da süslenmektedir. Yalnızca Türk gericiliğine değil, Fars ve Arap gericiliğine yedeklenenler de söz konusu propagandayı yapmaktadırlar. Öteden beri PKK de aynı şekilde suçlanarak sürekli teşhir edilmekteydi.

Ulusal devrimci hareket (PYD, YPG, YPJ, SDG) Suriye’de sahada ortaya çıkan nesnel çakışmadan (özelde IŞİD’e, “İslam Devleti”ne karşı mücadele) dolayı, ABD ve “Uluslararası Koalisyon”la geçici bir ittifak kurmuştur. Bu ittifak taktik, özellikle askeri alanda ortaya çıkan bir askeri ittifak biçimiydi. Kuşkusuz ki, söz konusu askeri ittifak YPG’nin, SDG’nin siyasal yönelimi tarafından şekillendirilmiştir. Böyle bir ittifak daha baştan büyük riskler taşımaktaydı. Dünya halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi ile taktiksel düzeyde olsa kurulabilecek olası bir ittifak düşüncesi dahi ürkütücüydü. Devrimci anti-emperyalizm tarihinden gelen ve bu politikaya sadakatle bağlı olan bazı devrimci (ve ilerici) akımlar için taktiksel düzeyde olsa bile, bu politika anlaşılır bir şey değildi; dolayısıyla söz konusu taktiksel ittifaka ya mesafeli duruldu ya da reddiye yazıldı.

Bu konuda devrimci hareketin bir bölümü Kürt gerçeği ve mücadelesinin ve Orta Doğu gerçeğinin sunduğu politika derslerini devrimci perspektiflerine bağlı kalarak anlamaya çalıştı. Yalpalamalarına, tereddütlerine karşın Rojava Devrimi’ni, SDG’yi destekledi. Bazıları sınırlı güçlerle de olsa Rojava Devrimi’nde yer aldı. Bazıları eleştirisiz bir iştahla, bazıları ise, eleştirel davranmaya çalışarak Rojava Devrimi’yle ilişkilendi. Bu bağlamda devrimi anlamayan devrimcilikle, devrimi yapacak devrimcilik sorununun ayrıca özenle incelenmesi gerekmektedir. Çünkü ikisi aynı şey değildir; Türkiye devrimci hareketinin Rojava Devrimi’ni destekleyen, desteğin ötesine geçerek devrime katılan bölüklerinin temel karakteristiklerinden bir tanesi de, tüm iddialı söylemlerine karşın devrimi yapacak devrimciliği temsil edememesidir. Herhangi bir ülkenin devrimini, keza Rojava Devrimi’ni anlamak, gidip devrime katılmak, devrimi yapacak devrimciliğin kavranmış olduğunu göstermez. Türkiye devrimci hareketinin gerçek durumu, yazılan çizilenlerin ötesinde gettoculuğa hapsolmuş fiili durumu, bu bakımdan yapılacak analizlerde yol göstericidir...

Ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin Türk işçi ve emekçileri nezdinde sınıfsal ve enternasyonalist desteğinin, birlikteliğinin ve devrimci katılımının sağlanamamış olması herhalde tesadüflerle, devrimi yapacak devrimcilikle izah edilemez. Tarihsel deneyim ve güncel gerçekler devrimi yapacak devrimcilik olgusundan uzaklığın, donanımsızlığın, niteliksel geriliğin, yenilenememenin vb. çarpıcı tanığı olmaya devam etmektedir.

II

PKK hareketini ve Rojava Devrimini de etkileyen bir diğer önemli olguyu daha bilince çıkarmak gerekmektedir. “Doğu blogu”nun (70’lerden bu yana revizyonist/kapitalist kamp) 89-91 dönemecinde çöküş süreci ve sonrasında, ABD, Batılı emperyalist kuvvetler, NATO ve işbirlikçi müttefik devletler, bu fırsattan yararlanarak çöken kamp içerisinde yer alan ulusların ulusal hareketlerini (Yugoslavya deneyimini hatırlayalım) yedekleyerek, işbirlikçileştirerek kullanmaya önem verdi. “Ulusların Sovyet diktası ve zulmünden kurtuluşu”, “demokrasi”, “kendi kaderini tayin hakkı” vb. gibi argümanlar söz konusu emperyalist strateji ve taktiğin kılıfı olarak kullanıldı. 1917 Büyük Ekim Devrimi’nden başlayarak gelen, 1950’ler sonrası devsel boyutta atağa geçerek emperyalist klasik sömürge sistemini yıkan ulusal kurtuluşçu devrimler döneminden farklı olarak, 1990’lar sonrası anti-emperyalist ulusal kurtuluşçu hareketler de zayıflayarak güç kaybetti. Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere emperyalist ve gerici devletler bu durumu hegemonya ve yayılmacı politikaları doğrultusunda kullanmaya devam etti...

Bu olgu, devrimci anti-emperyalizm çizgisi ve geleneği mevzisinde kalmaya devam eden, anti-emperyalist tarihsel deneyime ısrarla sahip çıkan devrimci çevre ve partilerin haklı devrimci öfkesini büyüttü. Bu sürecin devrimci hareket üzerinde değişik etkileri oldu.

Bu süreç, devrimci hareketin bir bölümünün anti-emperyalizm perspektifini darlaştırarak katılaştırdı. Bir diğer bölümünün devrimcilikte direnmesine karşın post-Marksizmin etkisi altında girdikleri oranda sulandırılmış bir anti-emperyalizme sarılmalarına yol açtı.

İçerisinden geçilen (proletarya ve halkların aleyhinde olan) tarihsel konjonktür düşünüldüğünde sözünü ettiğimiz darlaşma ve sektarizme kayış bir hatadır ama anlaşılabilirdir. Suriye Kürt yurtsever hareketinin taktiksel düzeyde kalsa bile, ABD ile geçici yakınlaşmasına karşı devrimci hareketin bir kesiminin Rojava Devrimi’ne karşı sekter tutum almasında, mesafeli duruşunda bu olgunun rolü de görülmelidir.

Devam edelim.

III

Söz konusu ittifak potansiyel olarak stratejik ittifaka dönüşerek SDG’yi ABD uzantısı haline getirebilirdi ama Rojava’da yurtsever hareket (Kandil, YPG, YPJ) ile ABD ittifakı stratejik bir ittifak değildi ve bu düzeye de sıçramadı. Gerek ABD’nin, gerek Kandil’in, gerekse de SDG’nin siyasi yöneticilerinin yaptıkları açıklamalar ve olgular bu ittifakın sahada kurulmuş kısmi ve geçici bir siyasi ve askeri ittifak olduğunu açığa çıkarmıştır. Emperyalistlerin ve ittifak güçlerinin HTŞ’yi iktidara taşımasıyla SDG ile kurulan ittifaka son verilmiştir. Şu veya bu biçimde bağlar sürmekle birlikte durum budur. Şu an bir ittifaktan değil, SDG ve Özerk Bölge’nin tasfiyesine, denetim altına alınmasına dayanan bir operasyon sürecinden bahsetmek gerekir...

6 Ocak’ta Paris’te yapılan anlaşmayla SDG’nin ve Özerk Bölge’nin tasfiyesine karar verilmiş olması, hemen ertesi gün TC güdümünde HTŞ, DAİŞ, “MSO” çeteleriyle topyekün askeri saldırıların başlatılmış olması YPG/SDG’nin ABD, İsrail vb. işbirlikçisi olmak bir yana, tasfiye edilmesi gereken devrimci bir odak olarak görüldüğünü çarpıcı bir tarzda ortaya çıkarmıştır. İddia edildiği gibi SDG ABD işbirlikçisi ve emireri olsaydı bu gelişmeler yaşanmaz, ABD ne istiyorsa SDG de hiç olmazsa büyük ölçüde isteneni yapacaktı...

Hatırlayalım, ABD ve Koalisyon, keza TC PYD ve YPG’nin Esad iktidarına karşı kendi güdümlerinde vurucu askeri bir güç olarak harekete geçmesini dayatmıştı. YPG ve Kürt hareketi bu dayatmayı reddetmiş ve savrulan tehditlere de karşı koymuştu.

O koşullarda yurtsever Kürt hareketi, doğru bir taktik, “tarafsızlık” taktiği izlemişti. Sınırlı kalan geçici çatışmalar hariç, Esad güçleri ile başlı başına bir savaşa da girmemişti. Yurtsever hareket, içeriden ve dışarıdan emperyalist müdahalelere, emperyalizm ve bölgesel devletlerin uzantısı cihadist terörist çetelerin savaşlarına karşın, krizi, gerici iç savaşı ulusalcı devrimci savaşa çevirmeyi, kriz ve kaostan bir devrim çıkarmayı başarmıştır.

Vurgulanması gerekir ki, Kürtlerin savaşı, diğer gerici ve emperyalist kuvvetlerden farklı olarak haklı savaşı temsil ediyordu. Bu ayrım çizgisinin gözden yitirilmemesi özellikle yaşamsaldır. İç ve dış gerici saldırgan kuvvetlerin Esad iktidarına karşı mücadelesi emperyalizm ve bölgesel gericiliği besler, geliştirir, güçlendirirken, var olan nesnel koşulları kendi lehine değerlendiren Kürt yurtsever hareketinin mücadelesi ise emperyalizm ve bölgesel gericiliği zayıflatan, gerileten bir rol oynuyordu. ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın, Körfez ülkelerinin, TC devletinin uzantısı, aleti, işbirlikçisi olan İslamist terörist vurucu güçlerden ayrı olarak YPG, YPJ kendi ulusalcı perspektifi içerisinde esas olarak bağımsız politik duruşunu korumuştur. Bu alandaki eleştirilerimizi ise yayınladığımız makalelerde ifade etmiştik. Yeniden girmiyoruz.

Ayrıca hatırlatılması gereken bir diğer önemli nokta da şu: ABD YPG/SDG’nin Irak’ta Haşdi Şabi’ye karşı vurucu bir askeri güç olarak savaşa girmesini istemiş ve dayatmıştı. SDG bunu da reddetmişti. Bu tutum ve politik duruş YPG’nin, SDG’nin “ABD’nin uzantısı, vurucu gücü” olmadığını gösteren önemli olgulardan bir diğeridir.

IV

SDG’nin ABD ve İsrail’den abartılı beklentiler içerisine girmesine, sahadaki güç dengelerindeki değişmenin politik ve askeri sonuçlarını değerlendirmede zafiyet göstermesine karşın, ABD ve İsrail’i kurtarıcı bir güç, stratejik ittifak yapılacak güçler olarak görmediği bizce açıktır. Hareket içinde buna istekli eğilimler olmadığı söylenemez ama SDG’nin duruşunu bu eğilimler belirleyip biçimlendirmedi. Kürt kurtuluşunu ABD’ye, İsrail’e endeksleyen eğilimlerin çizgisi ise, her zaman ezilen ulusun gerici milliyetçi bir eğilimini temsil ettiği vurgulanmalıdır. Emperyalizm ve gericilik içerisindeki parçalanmalardan yararlanmak ile işbirlikçi ya da işbirlikçi olmaya iştahlı olmak farklı şeylerdir...

ABD ile IŞİD’e karşı kurulan ittifak, sahada IŞİD yenilgiye uğratılınca, ehlileştirilmiş IŞİD olan HTŞ iktidara taşınınca son bulmuştur. Bilakis bu olgu ABD tarafından, Trump tarafından, Trump’un temsilcisi Barak tarafından da açıklıkla vurgulanmıştır.

İttifak süresince yurtsever Kürt hareketine ve SDG’ye çekilen balans ayarlarına, ıslah etme politika ve baskısına karşın ABD SDG’yi kendi uzantısı haline getirememiştir. Bilakis, yerelle sınırlı kalsa da kurulan ulusal devrimci demokratik iktidar ve ön gördüğü demokratik, halklar nezdinde birleştirici model, başta ABD olmak üzere ABD etrafında ortaya çıkan gerici ittifak güçleri tarafından bir tehlike ve tehdit olarak görülmüş ve sırası gelince tasfiyesine karar verilmiştir...

Böl ve yönet politikası; ulusal, etnik, dinsel ayrılıkları, ataerkil değerleri kışkırtarak halkları birbirine boğazlatarak Orta Doğu’ya “Hayırsever monarşiler”, "güçlü otoriter liderlik rejimleri" modelini dayatan emperyalizm ve siyonizm kuşkusuz ki, halkların kardeşliğine dayanan Rojava devrimini sırası gelince zorla tasfiye etme politikası izleyecekti. Nitekim pratik ve deneyim bu gerçekleri açığa çıkarmıştır.

Tüm bu gerçekleri görmezden gelmek, yok saymak, gerçeklerin yerine kirli ve sahte propagandayı geçirmek devrimcilerin işi olamaz, olmamalıdır.

Önümüzdeki makalede “İmralı çizgisi” ile Rojava Devrimi ilişkisini, Rojava Devrimi’nin İmralı çizgisini “doğruladığı” iddiasını inceleyeceğiz.

DEVAM EDECEK

19 Nisan 2026 Pazar

ROJAVA’DA DEVRİM OLMADI MI?

 

ROJAVA’DA DEVRİM OLMADI MI?

I

Rojava’da bir devrimin gerçekleşmediği, YPG, YPJ, SDG’nin emperyalizmin uzantısı olduğu propaganda ediliyor. “Marksist”, “sosyalist”, “enternasyonalist” olmakla kendilerini tanımlayan bazı siyasi çevrelerin bu propagandası sosyal şovenist propagandadan ibarettir. Egemen ulusun egemenliğinden ve ayrıcalıklarından yana olan sosyal şoven çevrelerin objektif olma gibi bir sorunu yoktur. Egemen ve sömürgeci Türk ulusunun egemen sınıflarının ve devletinin ayrıcalıklarının sürmesinden yana olan söz konusu siyasi çevrelerin “Marksizm”le, “sosyalizm”le, “komünizm”le, “enternasyonalizm”le ilişkisi yoktur. Bunların devrim gibi bir sorunu da yoktur. Bu çevreler yalnızca sosyal şoven değil aynı zamanda sosyal reformisttirler. Bunlar, egemen ulusun burjuva ve küçük burjuva sınıfının şovenist, milliyetçi sözcüleridirler. Bu cephe, devrimci ve komünist çizgide yer almak bir yana, devrimin önünde reformist, sosyal reformist, milliyetçi bir ideolojik barikatın sözcülüğünü yaparak bilerek ya da bilmeyerek Türk egemen sınıflarına hizmet etmektedir. Bu cephenin ana kuvvetleri öteden beri Kemalizm’e yedeklenegelmiş çevrelerden oluşmaktadır. Dillerinden düşürmedikleri anti-emperyalizm söylemi ise sosyal şovenizmlerini meşrulaştırmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Bunların anti-emperyalizmi egemen ulusun egemenliğini, ayrıcalıklarını savunma politikasının kılıfını oluşturmaktadır.

Doğrudan Kemalist çevreler ise, Kürt ulusunun ulusal varlığını, başta ayrı devlet kurmak hakkı olmak üzere ulusal demokratik haklarını ret ve inkar etmekte, sorunu “Bölücü terörizm”le tanımlayarak tipik şovenistler olduğunu ortaya koymaktadırlar. Bunlara göre PKK, SDG “terörist” oluşumlardır, “dış güçler”in uzantısıdır, “emperyalizmin maşası”dır vb.

II

Rojava’da bir devrim gerçekleşmiştir. Bu devrim, ulusal kurtuluşçu bir devrimdir. Sosyalist değil ama demokratik halkçı bir devrimdir. Rojava Devrimi, Esad iktidarının gerileyip çökmesi ile, IŞİD’in ezilmesi, IŞİD’in kurduğu, başkenti Rakka olan “İslam Devleti”nin ezilmesiyle zafere erişen bir devrimdir. Rojava’da egemen ulus olan Arap ulusunun egemen sınıfının, sömürgeci tahakküm kurmuş bir sınıfın ezilen bir ulus olarak Kürtlerin mücadelesiyle, ayaklanmasıyla, iktidarı ele geçirmesiyle, devrimci-demokratik karakterde yeni bir iktidar kurmasıyla zafere erişen bir devrim gerçekleşmiştir. Küçük bir devrim ama cürmü büyük olan bir devrim. Kendi sınırlarının ötesine geçerek yarattığı devrimci etkiden de bu gerçek görülebilir.

Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Her devrimin temel ve esas belirtisi gerici iktidarın yıkılması, ezilen bir sınıfın ya da sınıfların iktidarının kurulmasıdır. Rojava’da bu gerçekleşmiştir. Bu temel tarihsel ve politik gerçeği yok sayarak, üstünden atlayarak bir devrimin varlığı ve yokluğu bilince çıkarılamaz.

Rojava’da gerçekleşen devrim sosyalist değil, bir politik devrimdir. Rojava devriminin perspektifi ulusal devrimci demokratik bir devrimin sınırlı perspektifidir. Rojava devrimine önderlik eden öncü, sosyalist/komünist değil, Kürt ulusal mücadelesini devrimci-demokrasi çerçevesinde temsil eden bir önderlik ve öncüydü. Dolayısıyla harekete damgasını basan böyle bir önderlik ve programla zaten sosyalist bir devrim zaten yapılamaz ya da ulusal kurtuluşçu bir demokratik devrim olan Rojava Devrimi sosyalist devrime de dönüştürülemezdi.

Dünya devrimi ve tek tek ülkelerin devrimi tek tip devrimlerden oluşmadığı gibi, her ülke devrimi kendi somut tarihsel gerçekliğine dayanan özgünlüğü ile tarih sahnesine çıkar. Hiçbir devrim diğer bir devrimin tıpkı basımı olmamıştır ve olamaz da. Her devrim, dünya devrimine kendi özgün katkısını yaparak tarihte yer alır ve almıştır... Rojava Devrimi gerçeğine de bu açıdan bakmak ve anlamak gerekir.

Rojava Devrimi’ni kendi kafalarındaki mekanik, dogmatik, kaba, mükemmeliyetçi formüllere sığdıramadıkları için devrimden saymayanlar, kuşkusuz ki ağır bir yanılgı içerisindedirler. Esad iktidarının yenilgisi, IŞİD’in yenilgisi, TC, IŞİD, ÖSO, MSO gibi karşı devrimci, soykırımcı, halklara düşman kuvvetlerin Rojava’dan püskürtülmesi ve yenilgiye uğratılması, kadın özgürlükçü çizgisiyle de öne çıkan seküler Rojava Devrimi’nin yok sayılması yalnızca geri değil, gerici bir perspektifi, analizi, propagandayı da ifade etmektedir.

III

Rojava Kürtleri Suriye’de patlak veren krizi, emperyalist ve gerici müdahaleyi, Esad iktidarının zayıflamasını, dış müdahale ve gerici iç savaşı kendi lehlerine değerlendirmeyi başardılar. Eğer krizin yarattığı ortamı ulusal kazanımlar ve devrim için değerlendirecek bir öncü olmasaydı ya da ortaya böyle bir öncü çıkmasaydı bir Rojava Devrimi’nden de, onun başarısından da bahsedilemezdi. Kürt ulusal hareketi ne Esad’a ne de ABD, İsrail, TC, Körfez ülkelerine yedeklendi. İç çelişkilerden yararlandı ve Rojava’da yerel düzeyde de olsa ulusal demokratik devrimci bir iktidar kurdu. Ayrıca hatırlatmak isteriz; Esad iktidarı yıkılışa giderken bile Kürt ulusunun varlığını, ulusal demokratik haklarını tanımaya yanaşmadı. Egemen ve ayrıcalıklı ulus olan Arap ulusunun egemen sınıfının ırkçı, şovenist ulusçuluğunun bu tutumu, tesadüfi değildi. Bu katı, uzlaşmaz, imha ve inkar üzerinde yükselen politika Fars ve Türk egemen sınıflarının da ortak özelliğidir...

Rojava Devrimi uluslararası arenada da devrimci bir rol oynadı. 1930’larda İspanya’da Franko faşizmine karşı kurulan uluslararası enternasyonal tugaylar deneyiminden de esinlenen enternasyonal tugayların ortaya çıkması, Rojava Devrimi’nin devrimci etkisini yansıtan çarpıcı olgulardan birisidir. Rojava Devrimi’nin Suriye ve Orta Doğu’da cihadist İslamist kara fırtınaya, Orta Doğu’nun şeriatçı gerici sömürgeci devletlerine, dinci faşist Erdoğan iktidarına indirdiği darbelerin devrimci darbeler olduğu açık ve nettir. Halklar ve inançlar nezdinde demokratik birleştirici karakteriyle Rojava Devrimi, Kürdistan’ın bu en küçük parçasında zafere ulaşan bu devrim, tüm zaaflarına, eksikliklerine, yalpalamalarına vb. karşın, Orta Doğu halkları için de devrimci çözüm yolunu gösteren bir devrim oldu. Bu etki zamanla daha fazla açığa çıkacaktır. Tüm bunları yok sayan, yok saymıyorsa küçümseyen, hor bakan kafaların ya son derece dar kafalı devrimciler ya da düpedüz Kemalist, sosyal şoven çevreler olduğunun altı çizilmelidir. Şeriatçı gericiliğe, dinci faşist Saray iktidarına karşı özgürlük, laiklik sloganları atanların iş Kürtlerin mücadelesine, kazanımlarına gelince üstelik laik, seküler, kadın özgürlükçü, halkları kardeşleşmeye çağıran Kürt hareketine saldırmaları, dinsel faşist diktanın terör ve katliamlarına destek sunmaları, fütursuzca savunmaları berbat bir iki yüzlülüktür. “Solcu” geçinen bu kesimlerin, Kürt, Kürdistan, Kürt ulusal demokratik mücadelesi ve kazanımları söz konusu olunca egemen sınıfın şoven, gerici milliyetçi, militarist sömürgeci politikalar etrafında saf tutmaları çarpıcı olgulardan birisidir.

Deniyor ki; “Ne devrimi kardeşim, Esad rejimi geri çekilerek oraları Kürtlere bıraktı, böyle devrim mi olur!”

Bu çok safça, çok cahilce bir değerlendirmedir. YPG’nin bir bataklığa çevrilmiş kaotik Suriye’de Esad rejimi ile başlı başlına silahlı bir mücadeleye tutuşmamış olması, doğru bir tavırdı. Tarihte karşı-devrim cephesindeki parçalanmaları, çelişki ve çatışmaları kullanmadan zafere erişen herhangi bir devrim örneği bulamazsınız. Rojava Devrimi’nin öncüsü karşıdevrim içerisindeki bölünmeleri kullanarak zafere yürüyebilmiştir. Örneğin, Rojava Devrimi’ni beğenmek ya da devrimden saymak için Kürt halkı ve öncülerinin Esad ile çatışmasını, Esad iktidarını silahlı ayaklanmayla ezmesini ön koşul saymak saçmalamaktan ibarettir. Suriye’nin özgün koşulları, ortaya çıkan kaos, Esad rejiminin alabildiğine zayıflamış olması, Kürt direnişi gerçeği Esad güçlerinin o bölgeden çekilmesinin nedenidir. Eğer rejim Kürt halkıyla başlı başına savaşma gücüne sahip olsaydı geçmişte olduğu gibi kitlesel katliamlar da dahil, her türlü zorbalığa başvuracaktı. Ama mecali yoktu. Bu durum, geçmişten bu yana Suriye’de de direnen Kürt halkının tarihsel ve güncel birikimlerinin akıllıca kullanılmasına hizmet etti. Böylece eski gerici iktidar yıkılmış, yeni devrimci iktidar kurulmuştur. Boşluğu yıkım ve katliamlar yaratarak doldurmaya, İslamcı cihadist katiller ordusunun iktidarını kurmaya yönelen anti-Kürt, anti-demokratik ve emperyalizm ve bölgesel gericilik güdümlü güçler ise, yenilgiye uğratılmıştır...

Suriye’de rekabet eden, kaos yaratan, halkların kanını döken yerel, bölgesel, uluslararası gerici ve emperyalist kuvvetler gerçeği; kaosa sürüklenen Suriye gerçeği, devrimci müdahale ile Rojava olgusunu yaratacak bir öncü gücün varlığı nasıl Suriye gerçeklerinin bileşenleri ise; Esad’ın “gönüllü” olarak Rojava ve çevresinden “çekilmesi”, kendi zayıflığından ve yıkılışa doğru gitmesinden dolayı mecburen uyguladığı bir manevraysa, bu da o ülkede ortaya çıkan Rojavalı ulusal devrimcilerin başarıyla kullandıkları bir diğer özgünlüktü. Bu durum, Rojava Devrimi’nin zaferine giden yolda özgün fırsatlardan birisini oluşturmuştur. Burada anormal olan hiçbir şey olmadığı gibi, bu vb. olanakları kullanma mahareti gösteren Kürtler de gayrimeşru bir iş yapmış değillerdi. Aksine bu fırsat doğru, devrimci bir şekilde kullanılmıştır. Tarih Kürtleri bir ulus olarak sahneye davet etmiştir. Rojava Devrimi Kürdistan’ın en küçük parçasında Kürtlerin sahneye çıkışı ve mevzilenmesiyle tarihin çağrısına verilen bir yanıt olmuştur. Rojava Devrimi Kürt uluslaşmasının ve Kürt sorununun küreselleşmesinin gelişiminde tarihsel dönüm noktalarından birisi rolünü oynamıştır.

IV

Rojava’nın geleceği hakkında şimdiden net bir şey söylemek olanaklı değil. Çok uçlu, ağır bir yenilgiye dönüşerek tasfiye olma seçeneği de dahil değişik alternatiflere açıktır. Suriye “üniter devlet” yapısıyla “entegrasyon”un demokratik bir entegrasyon olması olanaklı değildir. Yeni bir iç savaşa sürüklenme koşulları mevcut. Kriz ve belirsizlik ortamı sürmektedir. Net olan emperyalist “uluslararası meşruiyet”e dayanan HTŞ’nin iktidarın merkezinde oturuyor oluşudur. Tarafların “entegrasyon”dan anladıkları şey, birbirinden farklıdır. Eğer “entegrasyon”, “iç barış”, “istikrar” , “iç cepheyi sağlamlaştırma” Kürtlerin kolektif kimliğinin kamusal alanda tanınmasına, Özerk Bölge’nin adı ne olursa olsun fiilen tanınmasına, bu durumun anayasa katında da meşrulaştırılmasına dayanmazsa ortada ne Rojava Devrimi ne de Kürt mevzisi kalır...

Önümüzdeki makalede SDG’nin emperyalizmin, ABD’nin, NATO’nun kullandığı işbirlikçi bir yapı olduğu iddiasını inceleyeceğiz.

DEVAM EDECEK



4 Mart 2026 Çarşamba

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?

 

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?


I

30 ocak anlaşması kamuoyunda değişik görüş açılarından yoğun bir şekilde tartışıldı... Biz anlaşma belgesinde yer alan maddeleri tek tek ele almayacak, bazı önemli noktaları incelemekle yetineceğiz. SDG ve Kürt halkı saygı değer büyük bir mücadele yürüttü. Ağır bedeller ödedi. Bu mücadele hala devam etmektedir. Mücadele eden hata da yapar. SDG’nin önemli hataları, eksikleri ve zaafları olmadığını düşünmek saflık olacaktır. Ancak bazı önemli noktaların aydınlatılmasına da beklemek gerekmektedir. Muhakkak ki, SDG, önümüzdeki süreçte bir muhasebe yapacaktır. Böylece daha sağlıklı eleştirel değerlendirmeler yapma olanağı da doğacaktır. Sahaya hakim olmak başka, sahaya hakim olmadan konuşmak başka bir şeydir. Sahaya hakim olamamak subjektif değerlendirmelere ve haksız eleştirilere de yol açar ve açmaktadır. SDG’nin zaaflarını bir sonraki makalemizde inceleyeceğimizi hatırlatıp geçiyoruz.

II

ABD, İsrail, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler “Paris Anlaşması”yla SDG’nin tasfiyesine onay vermekle birlikte geçmişten bu yana TC ve HTŞ’den farklı konumlanmıştır. Bu farklılığın/çelişkilerin en azaldığı kesit Paris Anlaşması’yla ortaya çıktı. Ancak Paris Anlaşması’na dayanan tasfiye politikasına karşı genelleşen Kürt direnişi söz konusu devletlerin iç çelişkilerini de keskinleştirerek yeni bir ayar verdi. TC ile söz konusu devletler arasındaki açı farkı yeniden büyüdü. Bu devletlerin TC’yi yatıştırma, SDG’nin burnunu sürterek yola getirme, HTŞ’li merkezi iktidara tabi kılarak denetim altına alma politikası, SDG’nin kaybettiği geniş alanlar ve özerkliğin aldığı ağır darbelerle “dengelendi”.

Temeli haklı Kürt direnişine dayandığı halde, ABD-AB-hattında YPG ve YPJ temsilcilerinin uluslararası bir dizi platformda diplomatik sahada “parlatılma”sı, emperyalist beklenti ve baskılarla, Rojava’yı “ıslah etme” operasyonuyla da ilgili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onların hesabı ne olursa olsun, Kürt temsilciler de, bu fırsatı ve olanağı kendi haklı davalarını ve kazanımlarını dünyaya tanıtmanın, desteklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Ve bu, doğru bir tavırdır.

III

HTŞ ile yapılan anlaşmada, HTŞ, TC hiç istemediği halde “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi yer almıştır. Bu, Kürt direnişi ve sehildanının baskısı altında kalarak SDG’ye verilen bir taviz ve kabullenişin ifadesidir.

Ayrıca hatırlayalım; Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Dışişleri nezdinde Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan ortak açıklamada (27 Ocak 2026 tarihli ortak deklarasyonda) yer alan, “Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz.” vurgusu, Kürt halkının ve SDG’nin öz gücüne dayalı yürüttüğü mücadelenin etkisini yansıtmaktadır.

IV

İmzalanan anlaşma hakkında HTŞ ve SDG birbirini tutmayan açıklamalar yapmaktadır. Öyle ya da böyle, mesele sahadaki gelişmeler bağlamında önümüzdeki dönemde daha görünür hale gelecektir.

Anlaşmayla ilgili HTŞ’nin açıklamaları ve propagandası TC’nin ve HTŞ’nin aşırı gerici saldırgan niteliğine ve yürüttükleri psikolojik harp politikasına uygundur. Fiziki terör ve katliamcılığının yanı sıra demagoji, manipülasyon, kara propaganda TC ve HTŞ’nin başlıca silahlarıdır...

Ancak, anlaşmayla ilgili PYD ve SDG’nin en yetkili yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da tatmin edici değildir. Yapılan açıklamalara göre, verilen tavizlere karşın anlaşmayla (adı konmasa da) HTŞ, Rojava’nın ve SDG’nin özerkliğini esasen tanımaktadır.

Bu doğrultuda yapılan son açıklamalardan biri de PYD Başkanlık Konseyi üyesi Hediye Yusif’e ait. Yusif’in açıklamasına göre, “Bölgemizde var olan kurumlarımız özerk yapısını koruyarak, merkezi hükümetin içinde yer alacak.” (Yeni Yaşam gazetesi, 21 Şubat)

Yapılan açıklamalar olanı değil, isteneni, hedefleneni dile getirmektedir. SDG’nin anlaşma belgesine dayanarak özerklik üzerine yaptığı açıklamalar imzalanan anlaşma maddelerinde görünmemektedir. Her şey belirsiz, ortada sağa sola çekilmeden yorumlanabilecek somut bir şey de yok ya da her bir taraf belgeyi ve maddelerini kendi lehlerine yorumlamaktadır. Ortada “demokratik entegrasyon” diyebileceğimiz bir süreç yok. Ne bugün ne de yarın cihadist şeriatçı faşist çete iktidarıyla “demokratik entegrasyon” süreci yaşanmayacaktır. Son tahlilde ortaya çıkacak statüko “demokratik müzakere”, “demokratik entegrasyon” tarafından değil, sahadaki fiili kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilmiş olacaktır.

SDG tarafından (düşülen tüm ihtiyat paylarına karşın) yapılan keskin açıklamalara mesafeli durmak doğru olacaktır. Bu açıklamalar belli bir tek yanlılık taşımakta, siyasi uyanıklığı zayıflatan, liberal beklentiler uyandıran özellikler göstermektedir. 30 Ocak anlaşması nihai ve somut garantilerden uzaktır. “Garantör devletler”in garantörlüğü resmi anlaşmalara dayanmamaktadır. Her bir taraf bunun farkında. ABD Kongresi’ndeki girişimler, Münih Konferansı’nda, AB Parlamentosu’nda Kürtlerin temsilcilerinin görünür hale gelmesi, diplomasi alanındaki olumlu gelişmeler yanıltıcı olmamalı, subjektif beklentilere yol açmamalıdır. Ancak bunun böyle olmadığını ya da siyasi uyanıklığı zayıflatan ciddi bir etki gücü yaratmadığını ya da yaratmayacağını düşünmek kanımızca saflık olur. Açık ki, Kürt halkının ve savaşçılarının inanmadığı ve inanmayacağı hayaller yaymaktan ya da hayali beklentiler uyandırmaktan ısrarla uzak durulmalı, siyasi uyanıklık daima yüksek ve keskin tutulmalıdır.

“Tetikte olma”, “hazırlıklı olma” gerçeğine karşın, Paris Anlaşması’nın hemen ardından TC ve HTŞ’nin başlattığı ve ağır darbelerle sonuçlanan süreci unutmak olanaklı değil. S. Müslim’in böyle bir şey beklemiyorduk özlü açıklaması tesadüfi olmasa gerek...

Anlaşmaya dayanılarak SDG tarafından Özerklik üzerine yapılan abartılı açıklamalar pazarlıklarda el yükseltmeyi, kamuoyunu bu hedef doğrultusunda motive etmeyi, Kürt halkının sindiremediği, kabul edemediği durumu “idare etme”, moralleri yüksek tutma tutumunu yansıtıyor olmalı.

V

30 Ocak Anlaşması’nın 10 Mart 2025 tarihinde yapılan anlaşmaya göre geri bir anlaşma, ancak Hewler’de ABD dayatması ile kabul edilen ama ikinci gün Şam’da yapılan görüşmelerde general Mazlum Abdi tarafından reddedilen anlaşmaya göre çok ileri bir anlaşma olduğu görülüyor. Eğer Hewler’de ABD heyetiyle yapılan toplantıda HTŞ ile yapılan anlaşmaya bağlı kalınsaydı bu, açık bir yenilgi, Kürt kazanımlarının açık tasfiyesi anlamına gelecekti. Bu uğursuz anlaşmanın altına atılan imzanın ABD (temsilcisi leş kargası Barak) baskısının ürünü olduğu anlaşılıyor. SDG Başkomutanı Mazlum Abdi’nin ağır baskılar altında taktiksel bir manevra kapsamında söz konusu imzayı atmış olması en geçerli açıklama olarak görünmektedir bize.

TC liderliğindeki cihatçı saldırı ile “Kuzey ve Doğu Özerk Bölgesi” Rojava özerk bölgesine, SDG YPG’ye doğru daralmıştır. Özerk yapı hala varlığını korumaktadır. Yapılan anlaşmaya karşın, fiili durum budur. Kademeli uygulanacak anlaşmanın nihai kaderi, dar ve geniş anlamda mücadele eden tarafların güçlerine dayanan iradeler savaşı tarafından belirlenecektir. Her bir taraf karşı tarafın iradesini kırmayı, en fazlasını almayı, karşı tarafa en azını vermeyi, süreçten en fazla kazanımla çıkmayı hedeflemektedir. Yeni bir mücadele evresine girildiği açıktır. Meselenin çözümü niyet beyanlarıyla, tarafların birbirine güvenmesiyle değil, son derece kaygan olan bir zeminde politik, askeri, jeopolitik kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilecektir. Bu mücadele, salt SDG ve HTŞ arasındaki ilişkiler bağlamında değil, bunu da içermekle birlikte, bölgesel ve küresel kuvvetlerle, onların stratejik ve taktik yönelimleriyle, beklenti ve yönlendirmeleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Kanımızca SDG yaşadığı deneyimlerin ışığında bu gerçeği daha etkin hesaba katarak yol almaya çalışacaktır. ABD-İsrail ve müttefiklerinin İran’a karşı başlattığı askeri saldırı ve savaş ve bu savaşın olası sonuçları, güç dengeleri üzerindeki derin etkileri açığa çıkmadan da Suriye’de TC, HTŞ rejimi ve Rojava’nın statüsü ve karşılıklı ilişkileri istikrar kazanmayacaktır... Bu bağlam özellikle TC, Saray bakımında özel önem taşımaktadır...

VI

Tüm tavizlere, ağır darbelere ve gerilemelere karşın, SDG (YPG) askeri gücünü korumaktadır. Bu bağlamda da ana sorun, bu koruma ve konumlanmanın HTŞ yönetimiyle (merkezi iktidar) ilişkide özerklik esasına dayanıp dayanmayacağıdır. Ki askeri özerkliğin korunmasının yaşamsal önem taşıdığı açık ve kesindir. Ayrıca bu bağlam, yalnızca profesyonel askeri güç ve yerel asayiş kurumlarıyla da sınırlanamaz; bunun da ötesinde silahlanmış halk, halkın genel silahlı örgütlenmesinin (milis) korunmasına da özel önem verilmesi gerektiği açıktır. HTŞ’nin ve TC’nin gerek SDG’nin profesyonel askeri birliklerin (tümen, tugay, yerel asayiş birlikleri) özerkliğini gerekse de sıradan halkın silahlı bir ordu olmasını kabul etmediği açıktır. Her alanda olduğu gibi özellikle bu alanlarda çetin bir pazarlık ve mücadelenin süreceği kesindir.

Özerk Bölge’nin “devlet” olan ama henüz devletleşememiş, keza henüz dinci faşist çetelere dayanan milis örgütlenmesinin ötesine geçememiş “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu”na “entegrasyon”unun zorbalıkla dayatılmasına karşı SDG’nin de Geçici Hükümet’in/HTŞ’nin SDG’ye ve Özerk Bölge’ye göre entegre olmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu görevin zorlu bir mücadeleyle dayatılması ve gerçekleştirilmesi yakıcı bir görevdir. Büyük Kürt serhildanından sonra yapılan “Münih Konferansı” ve sonrasında uluslararası alanda imajı yükselen SDG’nin bu bakımdan elinin önemli ölçüde güçlendiği saptanmalıdır. Ki siyasi özerklik korunamadığı koşullarda askeri özerkliğin de korunamayacağının altı çizilmelidir. Özerkliğin siyasi, idari, askeri bir özerklik olması gerektiği; siyasi özerkliğin korunamadığı koşullarda “idari özerklik”in rejimin “vasalı” olmanın ötesine geçemeyeceği vurgulanmalıdır.

Bilindiği gibi, TC ve HTŞ’nin SDG’nin “Suriye devleti”ne ve “ordusu”na “entegre” edilmesi politikasının tek anlamı tam teslimiyet, köleleşme ve zorla tasfiye politikasıdır. Kürt hareketi bunun farkındadır. Yalnız içeride değil, dışarıya da terör ihraç eden emperyal bir teröristan cumhuriyeti olan ve başını da Erdoğan ve Saray rejiminin çektiği neo-Osmanlıcı provokasyonlara karşı özel bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğu kesindir. TC ve HTŞ’nin zamana oynayarak, yeni fırsatlar yaratarak ya da yeni elverişli koşulların oluşmasıyla elde kalmış, korunmaya çalışılan Kürt kazanımlarının dibine kibrit suyu dökmeye devam edeceğinden kuşku duyulamaz. TC’nin 30 Ocak Anlaşması’nı kabul eder görünmesi, örneğin 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, taktik bir manevradan ibarettir. Güç dengeleri şimdilik dinci faşist rejimi buna zorlamıştır. Söz konusu anlaşmaya karşın, Kobani etrafındaki TC çetelerinin ve HTŞ’nin ablukasının sürmesi, Kobani’ye bağlı 50 köyün işgal altında tutulması; TC Milli Savunma Bakanı’nın TC ordusu ve çeteleri tarafından işgal edilmiş bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması; 30 Ocak Anlaşması’na ve uluslararası alanda Kürtlerin lehine ortaya çıkan pozitif havaya rağmen baskı ve saldırıların sürmesi; TC Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şengal’e, Mahmur’a, Kandil’e, Irak’a dönük küstahça tehditleri somut durumu anlamak bakımından önemli ip uçları sunmaktadır...

Teorik olarak yanlış, politik olarak karşılığı olmayan “Demokratik ulus”, “Çağımızın, keza Orta Doğu’nun, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerde Kürt sorunu”nun “başlıca çözüm yöntemi”nin “demokratik müzakere yöntemi” olacağı paradigmasının ütopik karakteri ve geçersizliği bilakis Suriye gerçeğinde somut ve çarpıcı bir tarzda bir kez daha açığa çıkmıştır; bunu ABD-İsrail’in başlamış olan askeri saldırıları gerçeğinde, İran’da da tanık olmaktayız... Ki TC’de devam etmekte olan “süreç”e yön veren şey de “demokratik müzakere” ilkesi ve yöntemi değil...

VII

Hatırlanırsa, 2016 yılında “Fırat Kalkanı” operasyonu ile Cerablus, Azez ve El-Bab; 2018 yılında “Zeytin Dalı” operasyonu ile Afrin ve çevresi; 2019 “Barış Pınarı” operasyonu ile Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri işgal edilerek MİT’in tasmalı dinci faşist çeteleri (ÖSO-MSO) bu bölgelere yerleştirilmişti.

Konu babında Anlaşma’nın 14. maddesinde şunlar yazılı: “Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn/ Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.”

SDG yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu bölgelerin Özerk Bölge’ye devredileceği ya da özerk olacağı, bazı sorunlar olsa bile buralarda da özerk yönetimlerin (“Tabii ki entegrasyon anlaşması temelinde Cizre Kantonu ve Kobanê’de oluşturulacak sistem Serêkaniye, Efrîn ve Gîre Spî için de geçerli olacak.”) kurulacağı iddia edilmektedir.

Oysa TC tarafından işgal edilmiş söz konusu Kürdistan topraklarında nasıl bir yönetimin kurulacağı da anlaşmada yer almamaktadır. Anlaşmada, “... bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” ifadesi gerçekte “hiçbir şey” anlatmamaktadır. Lastik gibi dört bir yana çekilecek bir madde...

Bu konuda HTŞ ve TC cephesi nettir, ama SDG tarafından anlaşmaya dayanılarak yapılan açıklamalarda sanki işgalci güçler çekildikten sonra bu alanların da Özerk olacağı açıklamaları subjektiftir. Evet, dayatılması ve zorlu mücadele ile kazanılması gereken özerkliktir. Fakat HTŞ geçici yönetimiyle yapılan anlaşmada işgal bölgelerine özerklik verileceğine dair hiçbir şey yoktur. Adı “Özerk Bölge” konmasa bile, “ademi merkeziyetçi”liğe dayanan ama fiili ve yasal olarak, gerçekte özerk olacak bir çözüm ne bu bölgeler için ne de şu anki özerk bölge için öngörülmemektedir.

HTŞ’nin ve TC’nin özerkliğin tasfiyesi, şeriatçı iktidara şartsız biat karşılığında bazı kültürel hakların kabulü ile yetinilmesi politikası SDG tarafından dün olduğu gibi bugün de kabul edilmemektedir. Ana dilde eğitimin bile kabul edilmemiş olması aynı tasfiye, “en aza razı etme” dayatmasının açık göstergelerinden birisidir. Öyle Colani kararnameleriyle “Kürtler vardır, kardeşimizdir, Kürtçe Suriye’nin ulusal dillerindendir, Kürtçe seçmeli ders haline getirilecektir, Newroz ulusal bayramdır” manevralarıyla Kürtlerin aldatılacağını ya da Kürtlerin bunlara tav olacağının beklenmemesi gerektiği bizce açıktır.

VIII

Kuşkusuz ki, Kürt halkı ve SDG belirsizliklerle dolu bir gelecekle karşı karşıyadır ve bu, HTŞ için de geçerlidir. Bu olgu, yapılan anlaşmanın kaderi bakımından da geçerlidir. Suriye’de de, Orta Doğu’da da taşlar henüz yerli yerine oturmuş değildir; dahası, Orta Doğu cangılında taşlar kolay kolay da yerine oturmayacaktır... Emperyalist zorbalığa dayanan bölgesel dizayn, dönüp, dizaynı yapan ABD, İsrail, İngiltere gibi devletleri vuracak dinamikleri de büyütecektir. Her dizany girişimi ve saldırısı yeni bir başlangıç olduğu kadar dönüp sahiplerini vuracak yeni bir dönemeç ve süreci de içermektedir. Orta Doğu çok katmanlı bir krizin yapısal girdabında kıvranmaktadır. Geleneksel statüko(lar) çoktan çökmüştür. Bugün Filistin’de, Irakta, Lübnan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de yapılmış ya da yapılacak emperyalist ve siyonist dizayn, İran’ı çökertme baskı ve saldırısı, her ne kadar üstünlük şimdilik dizayıncı güçlerin lehine olsa da ve lehine görünse de bu durumun geçici olacağını görmek gerekir. Bölge ve Suriye, jeopolitik önemi, enerji kaynakları, yol ve kavşak projeleri vb. bakımından küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin en önemli stratejik alanlarından birisidir. Bölgedeki çelişki ve çatışmaların zamana yayılmakla birlikte keskinleşeceğini, bunun bölgesel çapta dindirilemez bir istikrarsızlığı üreteceğini görmek gerekmektedir. Bu olgu, küresel ve bölgesel güçlerin keskin bir mücadele alanı olan Suriye için de geçerlidir.

Suriye’de Esad rejimi yıkılmasına, Colani liderliğindeki cihatçı HTŞ iktidara taşınmasına karşın ülkede istikrar sağlanmış olmak bir yana ülke çok katmanlı, ucu açık derin bir kriz süreci yaşamaktadır. TC ve Saray, bölgeye dönük özgün hesapları ve yayılmacılığıyla, Suriye’de ve Irak’ta işgalci provokatif saldırgan bir güç olarak bulunmasıyla bölgeyi istikrarsızlaştıran önemli bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir. Çok uluslu ve çok inançlı Suriye açık bir kimlik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Suriye’de sular kolay kolay durulmayacaktır. SDG’de de bugünkü anlaşma ve ateşkes sürecine güvenilemeyeceğinin, yeni risklerin yanı sıra yeni imkanların da doğabileceğinin bilincindedir...

Dileğimiz SDG’nin bu süreci en az hatayla yönetmesidir. Süreç son derece büyük risklerle ve keza doğabilecek yeni olanaklarla iç içedir. Bu riskler ve olası yeni olanaklar hem TC-HTŞ hem de SDG için geçerlidir... HTŞ’nin ve TC’nin Suriye halklarının hiçbir temel sorununu çözme nitelik ve yeteneği bulunmamaktadır. HTŞ yönetimine kol-kanat açan ve kullanan emperyalist güçler için de bu geçerlidir...

Emperyalistlerle, siyonistlerle, şeriatçı gericilikle, cihadist terörist katliam çeteleri ile Suriye’ye “demokrasi” geleceği; böylece Kürt sorununun, ulusal toplulukların, azınlık inançların, siyasal özgürlüklerin demokratik çözümünün gerçekleşeceğini düşünmek son derece romantik ve gerici bir beklentilerden ibarettir. Son tahlilde her şeyi güç dengeleri belirleyecektir. HTŞ ve HTŞ’yi destekleyip kullananların laik, seküler Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Şiilerin, diğer azınlıkların haklarını tanımak ve güvenceler sağlamak gibi bir hedefi olmadığını “herkes” biliyor olmalı. Böl ve yönet taktiği hep gündemde kalmaya devam edecektir. Alevi, Dürzi, Kürt soykırımları ve soykırımcı girişimleri gelecekte olabileceklerin habercisidir...

Rojava babında ortaya çıkan son durum ve yapılan anlaşma, TC’de sürmekte olan “Süreç” üzerindeki etkisi ayrıca başlı başına değerlendirmeyi hak ediyor deyip, devam ediyoruz. Dinci faşist neo-Osmanlıcı Saray iktidarı, içeride ve dışarıdaki hesaplarını yaşama geçirmek için “süreç”i kullanmaya devam edecektir. Saray bağlaşması ve iktidarı “Buraya kadar!” deyinceye dek “süreç” devam edecektir. “Süreç”in, esasen sermaye devleti ve Saray rejimi lehine işlediği de açıkça görülmektedir...

TC ve HTŞ yönetimi bazı kültürel hakların ötesine geçebilecek her türlü Kürt kazanımına karşıdır. Aslında bu siyaset, TC’de sürmekte olan sürecin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Dinci faşist diktatörlüğün çizdiği çerçeve, “Milli Güvenlik Siyaset Belge”lerinde yer aldığı gibi “Kamusal alana özgü olmamak koşuluyla kültürel haklar”ı tanımanın ötesine geçmeyecektir. Diktatörlüğün Kürt ulusunun kolektif haklarını tanımak, anayasa katına yükseltmek gibi bir politikası da yoktur. Sarayın CHP gibi bir partiyi terörle ezme, “süreç”ten dışlama siyaseti bile tek başına devletin ve Sarayın hesaplarını deşifre etmeye yetmektedir... Faşist Bahçeli’nin Paris Anlaşması’nın hemen ardından HTŞ çetelerinin gelip Rojava dayandığı dönemde ısrarla, azgın ırkçı açıklamalar eşliğinde “Bir baştan bir başa temizlik” isteyerek Rojava’ya Kürt soykırımını dayatması “süreç”e nasıl bir rol yüklediğini de göstermektedir. Bugün “Kurucu önderlik”e övgüler dizen Bahçeli’nin (ki bu hiç de hayra alamet değildir!) yarın elinde iple sahnelerde arzı endam ederek Öcalan’ı “Terörist elebaşı”, “Bebek katili”, “Asın onu!” demeyeceğini inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir...

DEVAM EDECEK

14 Kasım 2022 Pazartesi

İSTİKLAL CADDESİ’NDEKİ KATLİAM SARAYIN VE MİT’İN KATLİAMIDIR

 

İSTİKLAL CADDESİ’NDEKİ KATLİAM SARAYIN VE MİT’İN KATLİAMIDIR

13.11.2022 tarihinde İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde sivilleri hedef alan bombalı katliam sömürgeci faşist diktatörlüğün gerçekleştirdiği bir katliamdır.

Katliam Saray rejimi tarafından organize edilmiş; Erdoğan-MİT-Akar-Soylu tarafından bir taşla birkaç kuş vurma hesabıyla gerçekleştirilmiştir.

Katliamda 6 sivil hayatını kaybederken, 81 kişi yaralanmıştır. Katliamın “toplumun vicdanını” derinden sarsacak tarzda planlanıp gerçekleştirilmesi Erdoğan rejiminin “Ya ben, ya kaos!” strateji ve taktiğinin bir gereğidir. Katliam dört dörtlük Erdoğan ve rejiminin ihtiyaçlarına uygun şekilde planlanıp gerçekleştirilmiştir.

İçişleri bakanlığı ve resmi yetkililer tarafından, sözde “kamuoyunu bilgilendirmek” için yapılan açıklamalarla PKK-PYD-YPG bombalı saldırının faili olarak sunuldu. Uyuşturucu ticaretinin, devlet ve Saray mafyasının organizatörü Soylu, “talimat”ın Kobani”den verildiğini iddia etti. “Yandaş medya” mesajı aldı ve iğreti bir tarzda Kürt ulusal hareketine saldırmaya başladı.

Doğu Perinçek, ırkı faşizmin, Kürt soykırımcılığının bu önde gelen azgın ve rezil temsilcisi, henüz saldırı yeni gerçekleşmişti ki, hızla bu kanlı eylemi Kürt hareketine yükledi ve “derhal HDP kapatılmalıdır” çağrısını yaptı.

Başında Ümit Özdağ’ın bulunduğu ırkçı faşist “Zafer Partisi” babası poliste gözaltında kaybedilmiş olan Kürt yurtsever Avukat Jiyan Tosun’u anında hedef gösterdi.

Eren Keskin ve İHD telefonlardan ısrarla tehdit edildi.

Bu veriler de göstermektedir ki, önceden hazırlanmış bir saldırı planı yürürlüktedir.

Katliamın ardından, “fail” jet hızıyla “ele geçirildi.” “Fail”in Suriyeli (Ahlam Albashır) olması, Türk işgali altında ve MİT’in yönettiği paralı askerlerin üssü olan Afrin üzerinden Türkiye’ye giriş yapması ayrıca dikkat çekicidir. “Fail” olsa olsa faşizm ve sermayenin, Erdoğan rejiminin basitçe kullandığı birileridir. Gerçek fail, Türk burjuva devletidir, Erdoğan’dır. Katliamı gerçekleştiren faşist diktatörlük ve İçişleri Bakanı Soylu’nun, Türk devletinin “büyük bir devlet” olduğunu ve “terörle başarılı” mücadele ettiklerini açıklaması bilindik faşist demagojiden ibarettir.

Hedef gösterilen ve fail olarak gösterilen, HPG, HPG Karargah Komutanlığı aracılığıyla şu açıklamayı yaptı:

“Öncelikle 13 Kasım günü İstanbul’da yaşanan olayda hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralılara şifa diliyoruz. Bu olayla ilişkimizin olmadığı, doğrudan sivilleri hedeflemeyeceğimizi ve sivilleri hedefleyen eylemleri kabul etmediğimizi halkımız ve demokratik kamuoyu yakından bilmektedir." (14 Kasım 2022)

Keza hedef tahtasına oturtulan YPG adına, doğrusu DSG (Demokratik Suriye Güçleri) adına DSG Genel Komutanı Mazlum Kobani tarafından sosyal medya hesabından yapılan açıklama ile Erdoğan rejimine yanıt verildi. Açıklamada, “ Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Kobani, “Güçlerimizin İstanbul’daki bombalamayla hiçbir ilgisi olmadığını teyit ediyor ve güçlerimizi bununla suçlayan iddiaları reddediyoruz” dedi.

Kobani, “Hayatını kaybedenlerin ailelerine ve Türk halkına en içten taziyelerimizi sunar, yaralılara acil şifalar dileriz” ifadesini kullandı.

Açık ki katliam Kürtlerin üzerine yıkılarak “Türk Kürt” savaşı kışkırtılıyor...

Katliam toplumu terörize etmek amacıyla gerçekleştirildi.

İstiklal katliamı ile Türkiye’nin gündemi değiştirildi.

Katliam öncesi, Türkiye ve Kürdistan’da işçi ve emekçilerin ekonomik talepler başta olmak üzere ekonomik, sosyal, siyasal hakları için mücadelesi gelişmekteydi.

TC ordusunun gerçekleştirdiği kimyasal katliamlara karşı kitleselleşme istidadı gösteren iç ve uluslararası mücadelesi büyümekteydi.

Türk ordusunun kendi askerlerini benzinle yakması vahşeti kamuoyunun gündemine girmeye başlamıştı.

Türk burjuva devletinin ve başı Erdoğan rejiminin dünya uyuşturucu ticaretinin ana üslerinden biri olduğu gerçeği artan oranda açığa çıkmaya başlamıştı.

Bombalı sivil katliamla bu gelişmelerin önü kesildi ya da etkisizleştirildi.

“Ya kaos ya ben!” politikası bir kez daha gündemde. İktidarını kaybetmemek için Erdoğan rejiminin yapmayacağı şey yoktur.

Bu katliamla halkların dikkati iç politikadan dış politikaya yönlendirildi.

Bu oyun genel olarak dünya burjuvazisinin, özel olarak Türk egemen sınıflarının ve sözcülerinin uyguladığı klasik oyundur. Erdoğan rejimi “Dış düşmanlar” propagandası üzerinden kitlelerin dikkatini dışarıya çekmek; “iç düşman”ı ezmek, politik ve askeri hedeflerine varmak için bu taktiği hep kullanageldi.

Hedef, seçimlere doğru gidilirken, yıpranan, gözden düşen, güç kaybetme süreci yaşayan Saray rejimini ayakta tutmaktır.

Hedef Batı’da anti-faşist mücadeleyi ezmek, Kürt ve Türk halkının mücadelesinin birleşmesini engellemek, Kürdistan’da Kürt ulusal özgürlük hareketini ezmektir.

Hedef, Türk sermaye devletinin dış politikada yayılmacı, saldırgan, işgalci, ilhakçı, soykırımcı politikasına meşruiyet kazandırmaktır.

Hedef, Türkiye’nin üçüncü büyük partisi, seçim sürecinde de kilit parti durumunda olan HDP’yi etkisizleştirmektir.

Hedef, başta CHP olmak üzere burjuva muhalefetin (“Millet İttifakı”) oyun alanını daraltmak, güç kazanmasını engellemek, burjuva muhalefeti içeriden bölmek ve teşhir etmektir. Yeni Akit isimli dinci faşist “gazete”nin “Kılıçdaroğlu Ekim ayında ‘Kasım’ı bekleyin’ demişti! ‘Patlamayı mı kastetti?’ sorusu gündemde.” ajitasyonuna başvurması tesadüfi değildir.

“6’lı masa”, bu yazı yazılırken sürmekte olan toplantıları sırasında bir açıklama yayınlayarak, “Terörü, terör örgütlerini ve terörden medet umanları lanetliyoruz.” “Terör örgütlerinin amaçlarına ulaşmalarına hiçbir koşulda müsaade etmeyeceğiz.” açıklamasını yaptı.

“6’lı masa” “Teröre karşı mücadele”de daima Saray rejiminin, Erdoğan’ın yanında oldu. Erdoğan rejimine meşruluk sağladı, güç taşıdı. “6’lı masa” söz konusu açıklamasıyla gerçek fail orta yerde dururken, hedef saptırarak, Saray rejiminin terör politikasına, terörist saldırganlığına destek vermeye, geniş kitleleri manipüle etmeye devam etmektedir.

Hedef, ırkçı “Suriyeli hassasiyeti”ni kullanarak Suriyeli mültecilere karşı yeni katliamlar hazırlamak, “Ya ben, ya kaos” politikası için Suriyeli göçmenleri de kullanmaktır.

Sivil katliamı hedefleyen ve gerçekleştiren gerçek ve tek fail, Erdoğan ve rejimidir. Fail, ele geçirilememiştir ama suçüstü yakalanmıştır; ihaleyi “Suriyeli terörist”e, Kobani’ye fatura ederek kapatamayacaklar. Buna fırsat tanınmamalı... Suruç, Ankara Gar Katliamı gibi katliamlar henüz unutulmuş değil. Bu katliamların da gerçek faili devlet ve Erdoğan’dı. Bu katliamlarda Erdoğan’ın suç ortağı İŞID ise bir alet olarak kullanıldı.

Sömürgeci faşist diktatörlük yalnızca içeride değil, dışarıda da Kürt ulusal devrimini ezmede istediği başarıyı elde edemedi. Saray, son “Pençe-Kilit Operasyonu” sürecinde de ağır kayıplar verdi ve vermeye de devam etmektedir. Suriye Kürdistanı’na kapsamlı bir askeri müdahale ve işgal harekatı için Amerika’dan da istediği desteği alamadı. Soylu’nun “ABD Büyük Elçiliği’nin taziye mesajını kabul etmiyoruz” açıklaması aynı zamanla bu gerçeklerle bağlıdır.

Dün İran tarafından Süleymaniye ve Hewlere dönük gerçekleştirilen füze saldırısı sömürgeci bölge devletlerinin Kürt düşmanlığını sergileyen yeni bir gelişme oldu.

Önümüzdeki süreçte proletarya ve halklar daha büyük tehditlerle, saldırılarla karşı karşıya kalacaktır. Önemli olan bu saldırıların halkların birleşik cephesi ve karşı saldırılarla püskürtülmesidir...