Translate

Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2026 Çarşamba

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?

 

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?


I

30 ocak anlaşması kamuoyunda değişik görüş açılarından yoğun bir şekilde tartışıldı... Biz anlaşma belgesinde yer alan maddeleri tek tek ele almayacak, bazı önemli noktaları incelemekle yetineceğiz. SDG ve Kürt halkı saygı değer büyük bir mücadele yürüttü. Ağır bedeller ödedi. Bu mücadele hala devam etmektedir. Mücadele eden hata da yapar. SDG’nin önemli hataları, eksikleri ve zaafları olmadığını düşünmek saflık olacaktır. Ancak bazı önemli noktaların aydınlatılmasına da beklemek gerekmektedir. Muhakkak ki, SDG, önümüzdeki süreçte bir muhasebe yapacaktır. Böylece daha sağlıklı eleştirel değerlendirmeler yapma olanağı da doğacaktır. Sahaya hakim olmak başka, sahaya hakim olmadan konuşmak başka bir şeydir. Sahaya hakim olamamak subjektif değerlendirmelere ve haksız eleştirilere de yol açar ve açmaktadır. SDG’nin zaaflarını bir sonraki makalemizde inceleyeceğimizi hatırlatıp geçiyoruz.

II

ABD, İsrail, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler “Paris Anlaşması”yla SDG’nin tasfiyesine onay vermekle birlikte geçmişten bu yana TC ve HTŞ’den farklı konumlanmıştır. Bu farklılığın/çelişkilerin en azaldığı kesit Paris Anlaşması’yla ortaya çıktı. Ancak Paris Anlaşması’na dayanan tasfiye politikasına karşı genelleşen Kürt direnişi söz konusu devletlerin iç çelişkilerini de keskinleştirerek yeni bir ayar verdi. TC ile söz konusu devletler arasındaki açı farkı yeniden büyüdü. Bu devletlerin TC’yi yatıştırma, SDG’nin burnunu sürterek yola getirme, HTŞ’li merkezi iktidara tabi kılarak denetim altına alma politikası, SDG’nin kaybettiği geniş alanlar ve özerkliğin aldığı ağır darbelerle “dengelendi”.

Temeli haklı Kürt direnişine dayandığı halde, ABD-AB-hattında YPG ve YPJ temsilcilerinin uluslararası bir dizi platformda diplomatik sahada “parlatılma”sı, emperyalist beklenti ve baskılarla, Rojava’yı “ıslah etme” operasyonuyla da ilgili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onların hesabı ne olursa olsun, Kürt temsilciler de, bu fırsatı ve olanağı kendi haklı davalarını ve kazanımlarını dünyaya tanıtmanın, desteklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Ve bu, doğru bir tavırdır.

III

HTŞ ile yapılan anlaşmada, HTŞ, TC hiç istemediği halde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi yer almıştır. Bu, Kürt direnişi ve sehildanının baskısı altında kalarak SDG’ye verilen bir taviz ve kabullenişin ifadesidir.

Ayrıca hatırlayalım; Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Dışişleri nezdinde Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan ortak açıklamada (27 Ocak 2026 tarihli ortak deklarasyonda) yer alan, “Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz.” vurgusu, Kürt halkının ve SDG’nin öz gücüne dayalı yürüttüğü mücadelenin etkisini yansıtmaktadır.

IV

İmzalanan anlaşma hakkında HTŞ ve SDG birbirini tutmayan açıklamalar yapmaktadır. Öyle ya da böyle, mesele sahadaki gelişmeler bağlamında önümüzdeki dönemde daha görünür hale gelecektir.

Anlaşmayla ilgili HTŞ’nin açıklamaları ve propagandası TC’nin ve HTŞ’nin aşırı gerici saldırgan niteliğine ve yürüttükleri psikolojik harp politikasına uygundur. Fiziki terör ve katliamcılığının yanı sıra demagoji, manipülasyon, kara propaganda TC ve HTŞ’nin başlıca silahlarıdır...

Ancak, anlaşmayla ilgili PYD ve SDG’nin en yetkili yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da tatmin edici değildir. Yapılan açıklamalara göre, verilen tavizlere karşın anlaşmayla (adı konmasa da) HTŞ, Rojava’nın ve SDG’nin özerkliğini esasen tanımaktadır.

Bu doğrultuda yapılan son açıklamalardan biri de PYD Başkanlık Konseyi üyesi Hediye Yusif’e ait. Yusif’in açıklamasına göre, Bölgemizde var olan kurumlarımız özerk yapısını koruyarak, merkezi hükümetin içinde yer alacak.” (Yeni Yaşam gazetesi, 21 Şubat)

Yapılan açıklamalar olanı değil, isteneni, hedefleneni dile getirmektedir. SDG’nin anlaşma belgesine dayanarak özerklik üzerine yaptığı açıklamalar imzalanan anlaşma maddelerinde görünmemektedir. Her şey belirsiz, ortada sağa sola çekilmeden yorumlanabilecek somut bir şey de yok ya da her bir taraf belgeyi ve maddelerini kendi lehlerine yorumlamaktadır. Ortada “demokratik entegrasyon” diyebileceğimiz bir süreç yok. Ne bugün ne de yarın cihadist şeriatçı faşist çete iktidarıyla “demokratik entegrasyon” süreci yaşanmayacaktır. Son tahlilde ortaya çıkacak statüko “demokratik müzakere”, “demokratik entegrasyon” tarafından değil, sahadaki fiili kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilmiş olacaktır.

SDG tarafından (düşülen tüm ihtiyat paylarına karşın) yapılan keskin açıklamalara mesafeli durmak doğru olacaktır. Bu açıklamalar belli bir tek yanlılık taşımakta, siyasi uyanıklığı zayıflatan, liberal beklentiler uyandıran özellikler göstermektedir. 30 Ocak anlaşması nihai ve somut garantilerden uzaktır. “Garantör devletler”in garantörlüğü resmi anlaşmalara dayanmamaktadır. Her bir taraf bunun farkında. ABD Kongresi’ndeki girişimler, Münih Konferansı’nda, AB Parlamentosu’nda Kürtlerin temsilcilerinin görünür hale gelmesi, diplomasi alanındaki olumlu gelişmeler yanıltıcı olmamalı, subjektif beklentilere yol açmamalıdır. Ancak bunun böyle olmadığını ya da siyasi uyanıklığı zayıflatan ciddi bir etki gücü yaratmadığını ya da yaratmayacağını düşünmek kanımızca saflık olur. Açık ki, Kürt halkının ve savaşçılarının inanmadığı ve inanmayacağı hayaller yaymaktan ya da hayali beklentiler uyandırmaktan ısrarla uzak durulmalı, siyasi uyanıklık daima yüksek ve keskin tutulmalıdır.

Tetikte olma”, “hazırlıklı olma” gerçeğine karşın, Paris Anlaşması’nın hemen ardından TC ve HTŞ’nin başlattığı ve ağır darbelerle sonuçlanan süreci unutmak olanaklı değil. S. Müslim’in böyle bir şey beklemiyorduk özlü açıklaması tesadüfi olmasa gerek...

Anlaşmaya dayanılarak SDG tarafından Özerklik üzerine yapılan abartılı açıklamalar pazarlıklarda el yükseltmeyi, kamuoyunu bu hedef doğrultusunda motive etmeyi, Kürt halkının sindiremediği, kabul edemediği durumu “idare etme”, moralleri yüksek tutma tutumunu yansıtıyor olmalı.

V

30 Ocak Anlaşması’nın 10 Mart 2025 tarihinde yapılan anlaşmaya göre geri bir anlaşma, ancak Hewler’de ABD dayatması ile kabul edilen ama ikinci gün Şam’da yapılan görüşmelerde general Mazlum Abdi tarafından reddedilen anlaşmaya göre çok ileri bir anlaşma olduğu görülüyor. Eğer Hewler’de ABD heyetiyle yapılan toplantıda HTŞ ile yapılan anlaşmaya bağlı kalınsaydı bu, açık bir yenilgi, Kürt kazanımlarının açık tasfiyesi anlamına gelecekti. Bu uğursuz anlaşmanın altına atılan imzanın ABD (temsilcisi leş kargası Barak) baskısının ürünü olduğu anlaşılıyor. SDG Başkomutanı Mazlum Abdi’nin ağır baskılar altında taktiksel bir manevra kapsamında söz konusu imzayı atmış olması en geçerli açıklama olarak görünmektedir bize.

TC liderliğindeki cihatçı saldırı ile “Kuzey ve Doğu Özerk Bölgesi” Rojava özerk bölgesine, SDG YPG’ye doğru daralmıştır. Özerk yapı hala varlığını korumaktadır. Yapılan anlaşmaya karşın, fiili durum budur. Kademeli uygulanacak anlaşmanın nihai kaderi, dar ve geniş anlamda mücadele eden tarafların güçlerine dayanan iradeler savaşı tarafından belirlenecektir. Her bir taraf karşı tarafın iradesini kırmayı, en fazlasını almayı, karşı tarafa en azını vermeyi, süreçten en fazla kazanımla çıkmayı hedeflemektedir. Yeni bir mücadele evresine girildiği açıktır. Meselenin çözümü niyet beyanlarıyla, tarafların birbirine güvenmesiyle değil, son derece kaygan olan bir zeminde politik, askeri, jeopolitik kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilecektir. Bu mücadele, salt SDG ve HTŞ arasındaki ilişkiler bağlamında değil, bunu da içermekle birlikte, bölgesel ve küresel kuvvetlerle, onların stratejik ve taktik yönelimleriyle, beklenti ve yönlendirmeleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Kanımızca SDG yaşadığı deneyimlerin ışığında bu gerçeği daha etkin hesaba katarak yol almaya çalışacaktır. ABD-İsrail ve müttefiklerinin İran’a karşı başlattığı askeri saldırı ve savaş ve bu savaşın olası sonuçları, güç dengeleri üzerindeki derin etkileri açığa çıkmadan da Suriye’de TC, HTŞ rejimi ve Rojava’nın statüsü ve karşılıklı ilişkileri istikrar kazanmayacaktır... Bu bağlam özellikle TC, Saray bakımında özel önem taşımaktadır...

VI

Tüm tavizlere, ağır darbelere ve gerilemelere karşın, SDG (YPG) askeri gücünü korumaktadır. Bu bağlamda da ana sorun, bu koruma ve konumlanmanın HTŞ yönetimiyle (merkezi iktidar) ilişkide özerklik esasına dayanıp dayanmayacağıdır. Ki askeri özerkliğin korunmasının yaşamsal önem taşıdığı açık ve kesindir. Ayrıca bu bağlam, yalnızca profesyonel askeri güç ve yerel asayiş kurumlarıyla da sınırlanamaz; bunun da ötesinde silahlanmış halk, halkın genel silahlı örgütlenmesinin (milis) korunmasına da özel önem verilmesi gerektiği açıktır. HTŞ’nin ve TC’nin gerek SDG’nin profesyonel askeri birliklerin (tümen, tugay, yerel asayiş birlikleri) özerkliğini gerekse de sıradan halkın silahlı bir ordu olmasını kabul etmediği açıktır. Her alanda olduğu gibi özellikle bu alanlarda çetin bir pazarlık ve mücadelenin süreceği kesindir.

Özerk Bölge’nin “devlet” olan ama henüz devletleşememiş, keza henüz dinci faşist çetelere dayanan milis örgütlenmesinin ötesine geçememiş “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu”na “entegrasyon”unun zorbalıkla dayatılmasına karşı SDG’nin de Geçici Hükümet’in/HTŞ’nin SDG’ye ve Özerk Bölge’ye göre entegre olmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu görevin zorlu bir mücadeleyle dayatılması ve gerçekleştirilmesi yakıcı bir görevdir. Büyük Kürt serhildanından sonra yapılan “Münih Konferansı” ve sonrasında uluslararası alanda imajı yükselen SDG’nin bu bakımdan elinin önemli ölçüde güçlendiği saptanmalıdır. Ki siyasi özerklik korunamadığı koşullarda askeri özerkliğin de korunamayacağının altı çizilmelidir. Özerkliğin siyasi, idari, askeri bir özerklik olması gerektiği; siyasi özerkliğin korunamadığı koşullarda “idari özerklik”in rejimin “vasalı” olmanın ötesine geçemeyeceği vurgulanmalıdır.

Bilindiği gibi, TC ve HTŞ’nin SDG’nin “Suriye devleti”ne ve “ordusu”na “entegre” edilmesi politikasının tek anlamı tam teslimiyet, köleleşme ve zorla tasfiye politikasıdır. Kürt hareketi bunun farkındadır. Yalnız içeride değil, dışarıya da terör ihraç eden emperyal bir teröristan cumhuriyeti olan ve başını da Erdoğan ve Saray rejiminin çektiği neo-Osmanlıcı provokasyonlara karşı özel bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğu kesindir. TC ve HTŞ’nin zamana oynayarak, yeni fırsatlar yaratarak ya da yeni elverişli koşulların oluşmasıyla elde kalmış, korunmaya çalışılan Kürt kazanımlarının dibine kibrit suyu dökmeye devam edeceğinden kuşku duyulamaz. TC’nin 30 Ocak Anlaşması’nı kabul eder görünmesi, örneğin 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, taktik bir manevradan ibarettir. Güç dengeleri şimdilik dinci faşist rejimi buna zorlamıştır. Söz konusu anlaşmaya karşın, Kobani etrafındaki TC çetelerinin ve HTŞ’nin ablukasının sürmesi, Kobani’ye bağlı 50 köyün işgal altında tutulması; TC Milli Savunma Bakanı’nın TC ordusu ve çeteleri tarafından işgal edilmiş bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması; 30 Ocak Anlaşması’na ve uluslararası alanda Kürtlerin lehine ortaya çıkan pozitif havaya rağmen baskı ve saldırıların sürmesi; TC Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şengal’e, Mahmur’a, Kandil’e, Irak’a dönük küstahça tehditleri somut durumu anlamak bakımından önemli ip uçları sunmaktadır...

Teorik olarak yanlış, politik olarak karşılığı olmayan “Demokratik ulus”, “Çağımızın, keza Orta Doğu’nun, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerde Kürt sorunu”nun “başlıca çözüm yöntemi”nin “demokratik müzakere yöntemi” olacağı paradigmasının ütopik karakteri ve geçersizliği bilakis Suriye gerçeğinde somut ve çarpıcı bir tarzda bir kez daha açığa çıkmıştır; bunu ABD-İsrail’in başlamış olan askeri saldırıları gerçeğinde, İran’da da tanık olmaktayız... Ki TC’de devam etmekte olan “süreç”e yön veren şey de “demokratik müzakere” ilkesi ve yöntemi değil...

VII

Hatırlanırsa, 2016 yılında “Fırat Kalkanıoperasyonu ile Cerablus, Azez ve El-Bab; 2018 yılında “Zeytin Dalıoperasyonu ile Afrin ve çevresi; 2019 “Barış Pınarı” operasyonu ile Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri işgal edilerek MİT’in tasmalı dinci faşist çeteleri (ÖSO-MSO) bu bölgelere yerleştirilmişti.

Konu babında Anlaşma’nın 14. maddesinde şunlar yazılı: Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn/ Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.”

SDG yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu bölgelerin Özerk Bölge’ye devredileceği ya da özerk olacağı, bazı sorunlar olsa bile buralarda da özerk yönetimlerin (“Tabii ki entegrasyon anlaşması temelinde Cizre Kantonu ve Kobanê’de oluşturulacak sistem Serêkaniye, Efrîn ve Gîre Spî için de geçerli olacak.”) kurulacağı iddia edilmektedir.

Oysa TC tarafından işgal edilmiş söz konusu Kürdistan topraklarında nasıl bir yönetimin kurulacağı da anlaşmada yer almamaktadır. Anlaşmada, “... bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” ifadesi gerçekte “hiçbir şey” anlatmamaktadır. Lastik gibi dört bir yana çekilecek bir madde...

Bu konuda HTŞ ve TC cephesi nettir, ama SDG tarafından anlaşmaya dayanılarak yapılan açıklamalarda sanki işgalci güçler çekildikten sonra bu alanların da Özerk olacağı açıklamaları subjektiftir. Evet, dayatılması ve zorlu mücadele ile kazanılması gereken özerkliktir. Fakat HTŞ geçici yönetimiyle yapılan anlaşmada işgal bölgelerine özerklik verileceğine dair hiçbir şey yoktur. Adı “Özerk Bölge” konmasa bile, “ademi merkeziyetçi”liğe dayanan ama fiili ve yasal olarak, gerçekte özerk olacak bir çözüm ne bu bölgeler için ne de şu anki özerk bölge için öngörülmemektedir.

HTŞ’nin ve TC’nin özerkliğin tasfiyesi, şeriatçı iktidara şartsız biat karşılığında bazı kültürel hakların kabulü ile yetinilmesi politikası SDG tarafından dün olduğu gibi bugün de kabul edilmemektedir. Ana dilde eğitimin bile kabul edilmemiş olması aynı tasfiye, “en aza razı etme” dayatmasının açık göstergelerinden birisidir. Öyle Colani kararnameleriyle “Kürtler vardır, kardeşimizdir, Kürtçe Suriye’nin ulusal dillerindendir, Kürtçe seçmeli ders haline getirilecektir, Newroz ulusal bayramdır” manevralarıyla Kürtlerin aldatılacağını ya da Kürtlerin bunlara tav olacağının beklenmemesi gerektiği bizce açıktır.

VIII

Kuşkusuz ki, Kürt halkı ve SDG belirsizliklerle dolu bir gelecekle karşı karşıyadır ve bu, HTŞ için de geçerlidir. Bu olgu, yapılan anlaşmanın kaderi bakımından da geçerlidir. Suriye’de de, Orta Doğu’da da taşlar henüz yerli yerine oturmuş değildir; dahası, Orta Doğu cangılında taşlar kolay kolay da yerine oturmayacaktır... Emperyalist zorbalığa dayanan bölgesel dizayn, dönüp, dizaynı yapan ABD, İsrail, İngiltere gibi devletleri vuracak dinamikleri de büyütecektir. Her dizany girişimi ve saldırısı yeni bir başlangıç olduğu kadar dönüp sahiplerini vuracak yeni bir dönemeç ve süreci de içermektedir. Orta Doğu çok katmanlı bir krizin yapısal girdabında kıvranmaktadır. Geleneksel statüko(lar) çoktan çökmüştür. Bugün Filistin’de, Irakta, Lübnan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de yapılmış ya da yapılacak emperyalist ve siyonist dizayn, İran’ı çökertme baskı ve saldırısı, her ne kadar üstünlük şimdilik dizayıncı güçlerin lehine olsa da ve lehine görünse de bu durumun geçici olacağını görmek gerekir. Bölge ve Suriye, jeopolitik önemi, enerji kaynakları, yol ve kavşak projeleri vb. bakımından küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin en önemli stratejik alanlarından birisidir. Bölgedeki çelişki ve çatışmaların zamana yayılmakla birlikte keskinleşeceğini, bunun bölgesel çapta dindirilemez bir istikrarsızlığı üreteceğini görmek gerekmektedir. Bu olgu, küresel ve bölgesel güçlerin keskin bir mücadele alanı olan Suriye için de geçerlidir.

Suriye’de Esad rejimi yıkılmasına, Colani liderliğindeki cihatçı HTŞ iktidara taşınmasına karşın ülkede istikrar sağlanmış olmak bir yana ülke çok katmanlı, ucu açık derin bir kriz süreci yaşamaktadır. TC ve Saray, bölgeye dönük özgün hesapları ve yayılmacılığıyla, Suriye’de ve Irak’ta işgalci provokatif saldırgan bir güç olarak bulunmasıyla bölgeyi istikrarsızlaştıran önemli bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir. Çok uluslu ve çok inançlı Suriye açık bir kimlik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Suriye’de sular kolay kolay durulmayacaktır. SDG’de de bugünkü anlaşma ve ateşkes sürecine güvenilemeyeceğinin, yeni risklerin yanı sıra yeni imkanların da doğabileceğinin bilincindedir...

Dileğimiz SDG’nin bu süreci en az hatayla yönetmesidir. Süreç son derece büyük risklerle ve keza doğabilecek yeni olanaklarla iç içedir. Bu riskler ve olası yeni olanaklar hem TC-HTŞ hem de SDG için geçerlidir... HTŞ’nin ve TC’nin Suriye halklarının hiçbir temel sorununu çözme nitelik ve yeteneği bulunmamaktadır. HTŞ yönetimine kol-kanat açan ve kullanan emperyalist güçler için de bu geçerlidir...

Emperyalistlerle, siyonistlerle, şeriatçı gericilikle, cihadist terörist katliam çeteleri ile Suriye’ye “demokrasi” geleceği; böylece Kürt sorununun, ulusal toplulukların, azınlık inançların, siyasal özgürlüklerin demokratik çözümünün gerçekleşeceğini düşünmek son derece romantik ve gerici bir beklentilerden ibarettir. Son tahlilde her şeyi güç dengeleri belirleyecektir. HTŞ ve HTŞ’yi destekleyip kullananların laik, seküler Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Şiilerin, diğer azınlıkların haklarını tanımak ve güvenceler sağlamak gibi bir hedefi olmadığını “herkes” biliyor olmalı. Böl ve yönet taktiği hep gündemde kalmaya devam edecektir. Alevi, Dürzi, Kürt soykırımları ve soykırımcı girişimleri gelecekte olabileceklerin habercisidir...

Rojava babında ortaya çıkan son durum ve yapılan anlaşma, TC’de sürmekte olan “Süreç” üzerindeki etkisi ayrıca başlı başına değerlendirmeyi hak ediyor deyip, devam ediyoruz. Dinci faşist neo-Osmanlıcı Saray iktidarı, içeride ve dışarıdaki hesaplarını yaşama geçirmek için “süreç”i kullanmaya devam edecektir. Saray bağlaşması ve iktidarı “Buraya kadar!” deyinceye dek “süreç” devam edecektir. “Süreç”in, esasen sermaye devleti ve Saray rejimi lehine işlediği de açıkça görülmektedir...

TC ve HTŞ yönetimi bazı kültürel hakların ötesine geçebilecek her türlü Kürt kazanımına karşıdır. Aslında bu siyaset, TC’de sürmekte olan sürecin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Dinci faşist diktatörlüğün çizdiği çerçeve, “Milli Güvenlik Siyaset Belge”lerinde yer aldığı gibi “Kamusal alana özgü olmamak koşuluyla kültürel haklar”ı tanımanın ötesine geçmeyecektir. Diktatörlüğün Kürt ulusunun kolektif haklarını tanımak, anayasa katına yükseltmek gibi bir politikası da yoktur. Sarayın CHP gibi bir partiyi terörle ezme, “süreç”ten dışlama siyaseti bile tek başına devletin ve Sarayın hesaplarını deşifre etmeye yetmektedir... Faşist Bahçeli’nin Paris Anlaşması’nın hemen ardından HTŞ çetelerinin gelip Rojava dayandığı dönemde ısrarla, azgın ırkçı açıklamalar eşliğinde “Bir baştan bir başa temizlik” isteyerek Rojava’ya Kürt soykırımını dayatması “süreç”e nasıl bir rol yüklediğini de göstermektedir. Bugün “Kurucu önderlik”e övgüler dizen Bahçeli’nin (ki bu hiç de hayra alamet değildir!) yarın elinde iple sahnelerde arzı endam ederek Öcalan’ı “Terörist elebaşı”, “Bebek katili”, “Asın onu!” demeyeceğini inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir...

DEVAM EDECEK

21 Ağustos 2025 Perşembe

KÜRDİSTAN’IN JEOPOLİTİK ÖNEMİ

 

KÜRDİSTAN’IN JEOPOLİTİK ÖNEMİ



II

Kürdistan Orta Doğu’da dört parçaya bölünmüş, ulusal birliği ve ulusal devletleşmesi zoraki önlenmiş bir ülkedir. Dolayısıyla ulusal devlet bağlamında Kürdistan’ın jeopolitik önemi üzerine bir analiz yapılamaz. Fakat küresel karakter taşıyan bölgesel rekabet ve hegemonya mücadelelerinde Kürdistan coğrafyasının ve Kürtlerin özel bir yeri vardır. Bu jeopolitik önem salt Kürdistan’ın coğrafik konumlanışı ile ilgili değildir; bu olgu daha geniş bir bağlama oturmaktadır.

Kürdistan Orta Doğu’da jeoekonomik, jeopolitik, jeostratejik kapışmalarda önemli bir yerde durmaktadır. Gelişmenin yönü bağlamında Kürt ulusal uyanışı ve mücadelesi, kazanımları bakımından bu durum, hem aleyhine hem de lehine bir tablo oluşturmaktadır. Kuşkusuz ki bu tablo, ulusal devletinden yoksun olması itibari ile esas olarak Kürt ulusunun aleyhine işlemekte, küreselleşmiş bölgesel kapışmalarda “ayak altında” ezilmesine yol açmaktadır.

Her şeyden önce, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmüş ve dört bölge devleti tarafından kontrol ediliyor oluşu her bakımdan stratejik bir dezavantajdır. Ancak bu durum ve pozisyon ağır bedeller pahasına da olsa, karmaşık bir tarihsel gelişme sürecinden geçecek de olsa, biçimlerinin ne olacağı bugünden söylenemese de, eni-sonu, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’la taçlanacaktır. Bu taçlanmanın bölge halklarının ve Kürt halkının birleşik mücadelesiyle devrimci-demokratik, giderek sosyalist bir gelişme çizgisinde mi ya da değişik bağımlılık ilişkilerinin girdabında mı gelişeceğini bugünden bilemeyiz. İstenen ve özlenen, hedeflenecek şey, devrimci ve sosyalist bir gelişme çizgisinde devrimci ve sosyalist bir çözümdür... Tarihsel bakımdan ortaya çıkacak çözümler bağımsız ulusal bir devletin varlığında da federatif bir Orta Doğu devletler birliğinde de somutlaşabilir... Kaldı ki, devrimci olmayacak bir ulusal devletleşme de Kürt ulusunun hakkıdır. Eğer ulus böyle bir tercihte bulunursa bu iradeye karşı saygılı olmak, bu iradenin yaşama geçmesi karşısına dikilecek her türlü ırkçı ve şovenist baskı ve saldırıya tam bir tutarlıkla karşı çıkmak ve mücadele etmek zorunlu bir demokratik görevdir. Her somut durumda ulusal hareketin politik bakımdan desteklenip desteklenmeyeceği değerlendirilecektir ama her durumda ulusal kaderini tayin hakkına karşı çıkılamaz. Herhangi bir ulusun uğradığı ulusal zulme ve soykırıma karşı çıkmak, ulusal eşitlik talebinini desteklemek için devrimci ve komünist olmak da gerekmiyor. Ulusal zulme karşı çıkmak demokratik bir görevdir ve tutarlı bir demokrat olmanın da zorunlu koşuludur. Irkçılıkla, şovenizmle, sömürgecilikle, haksız savaşla belirlenen gerici statükolara karşı savaşmadan, bu savaşımı pratik-politik tutarlılıkla sürdürmeden, bu savaşımları desteklemeden tutarlı bir burjuva demokrat bile olunamaz. Bu savaşımı veren ulusların ve onların öncü siyasi ve askeri kuvvetlerinin yanında olmadan yapılan “demokrasi”, “barış” havariliği gibi, bu mücadeleleri “bölücülük ve terörizm” olarak tanımlamak da olsa olsa iki yüzlülük olacaktır.

1974 yılında dünya proletaryasının, halkların, ezilen sömürge ulusların mücadelelerinin bir kazanımı olarak BM tarafından kabul edilmek zorunda kalınan şu kararı hatırlatmak isteriz:

Halkların, silahlı savaşım da içinde olmak üzere her türlü aracı kullanarak sömürge ve yabancı egemenliği ve boyunduruğundan kurtulma savaşımlarının meşruiyetini yeniden doğrular” (“BM Genel Kurulu’nun Ezilen Halkların Bağımsızlık ve Silahlı Savaşım Hakkına İlişkin 3246 Sayılı Kararı”, 29 Kasım 1974)

Açık ki, Kürt ulusunun ulusal ayaklanmasının, silahlı direnişinin şoven ve sosyal şoven çevreler tarafından sözde “demokrasi” adına mahkum edilmesi gayri-meşrudur...

Kürt ulusunun ulusal birliği doğrultusundaki kaçınılmaz tarihsel eğilim ve mücadele, iç rekabetlerine ve gerektiğinde birbirlerine karşı kullanmalarına rağmen, söz konusu dört devletin ve egemen sınıflarının saldırı ve baskısıyla dün olduğu gibi bugün de karşı karşıyadır ve karşı karşıya kalacaktır...

Kürt ulusu ve halkını kuşatmış ve ilhak altında tutan, sömürgeci ulusal zulümle ezen dört ülkenin merkezinde Kürdistan’ın yer aldığı havzada sınır komşusu olması Kürtler bakımından hem bir dezavantaj hem de bir avantajdır.

Dezavantaj TC, Irak, Suriye, İran’ın Kürtlere karşı kurduğu gerici bağlaşmanın, Kürt statükosunun değişmesine karşı canhıraş birlikte davranmalarında, avantaj ise, özelde dört ülke halklarıyla uzun vadede birlikte mücadele etmenin Kürt ulusal özgürleşmesine imkan sunması ya da sunacak olmasıdır. Bu ikinci noktada ana zorluk ve dezavantaj egemen ve sömürgeci ulusların egemen sınıfları tarafından kendi halklarının ırkçılıkla, şovenizmle, militarizmle zehirlenmiş ve yedeklenmiş olmaları gerçeğidir. Ve biliyoruz ki, Kürt ulusal mücadelesinin en büyük dezavantajı, Kürdistanı aralarında paylaşmış olan egemen ulusların/devletlerin halklarının politik destek ve dayanışmasını alamamasıdır... Bu stratejik zayıflık, Kürt ulusal devriminin aleyhine, gerici devletlerin ise lehine işlemektedir.

Halkların birleşik mücadelesinin geliştirilebilmesinin ön koşulu, devrimci bir gelişme çizgisidir. Böyle bir tarihsel ve siyasal bağlaşmanın kazanılabilmesi ancak emperyalizme, Siyonizme, yerli gericiliklere karşı tutarlı bir mücadeleyi gerektirir. Halkların devrimci birleşik mücadelesi karşı-devrim cephesi içerisindeki parçalanmalardan, kıyasıya rekabetten yararlanacaktır ancak bu çelişkilere oynarken şu veya bu gerici burjuva devlete ya da gerici bloklaşmalara bel bağlanamayacağı da vurgulanmalıdır. Kuşkusuz ki Orta Doğu’da halkların birleşik mücadelesinin başarısı başta Kürt ulusunun ayrılma, ayrı ulusal devletini kurma hakkı olmak üzere Kürtlerin ulusal eşitlik talebinin tam bir devrimci tutarlılıkla savunulmasını gerektirir...

Kürdistan salt bir sömürgeci ülkenin değil dört ülkenin “istikrar”ını tehdit eden konumdadır. Bu istikrarı tehdit etmektedir çünkü söz konusu “istikrar”, Kürt ülkesinin emperyalizmin desteğinde dört devlet tarafından işgal ve ilhakıyla zoraki sağlanmış gerici bir istikrardır. Bu “istikrar”ın yıkılması meşrudur. Doğal olarak, Kürt ulusal mücadelesinin dört ülkeyi derinden sarsması, bölgesel ve küresel sarsıntılara vb. yol açması kaçınılmazdır. Unutmamak gerekir ki, Orta Doğu’nun egemen ulusları Araptır ve Arap devletleri bölgede bir Kürt ulusal devletinin, hele de bölgesel çapta birleşik bir ulusal Kürt devletinin kurulmasına karşıdır. Keza aynı olgu, Fars gericiliği ve İran devleti bakımında da geçerlidir. İsrail ise, kendi jeopolitik stratejisi bakımından rakip dört devleti zayıf düşürecek, geriletecek bir gelişme olacağı için son tahlilde Orta Doğu’da devrimci bir odağa dönüşmeyecek bir Kürt ulusal devletleşmesinden yanadır. Sonuçta mesele ekonomik, siyasi, askeri, jeopolitik çıkarlarla ilgilidir...

Kürdistan coğrafyası/Kürt ülkesi, maden zenginliği, hidrokarbon zenginliği, su kaynakları, enerji geçiş hatları, nehirleri, tarım havzaları, tarımsal üretim bakımından yağlı bir parçadır. Bu zenginlikler ve avantajlar dört ülke tarafından yağmalanmaktadır. Olası bir birleşik Kürdistan devleti dört ülkenin zorla elde ettikleri söz konusu avantajları kaybetmesi demektir. Bunu düşünmek bile söz konusu ülkeleri çıldırtmaktadır.

Kürdistan ülkesinin/coğrafyasının denizlerle sınır olmaması Kürdistan için jeoekonomik, jeopolitik bakımdan temel bir dezavantajdır.

Böyle olmakla birlikte dünyamızda çok sayıda ülkenin deniz sınırı olmadığını da biliyoruz...

Kürdistan, küresel ve bölgesel kapışmalarda yaşamsal önem taşıyan enerji ve tedarik zincirleri, ticaret bakımından çizilen haritaların merkez noktalarından birisini oluşturmaktadır.

Kürt coğrafyası, Çin liderliğinde 2013’de başlayan Doğu ve Batıyı birbirine bağlayacak belki de tarihin tanık olduğu en kapsamlı ve iddialı proje olan “Modern İpek Yolu Projesi”nin (“Kuşak ve Yol Girişimi KYG) stratejik mekanlarından birisini oluşturmaktadır...

ABD liderliğinde 2023 yılında Hindistan’da toplanan G-20 zirvesinde Çin projesine karşı geliştirilen alternatif bir proje ((“IMEC”) onaylandı. Çin’e karşı alternatif bir proje olan IMECHindistan'ı Orta Doğu'ya, Orta Doğu'yu da Avrupa'ya bağlayacak bir demir yolu, kara yolu ve liman ağı kurulmasına dayanmaktadır (ki TC bu projeden dışlanmıştır). Bu proje, sabık ABD Başkanı Joen Biden tarafından "Ezber bozan tarihi bir adım.", İsrail Başbakanı Binyamin Netenyahu tarafından "Orta Doğu'nun ve İsrail'in çehresini değiştirecek ve tüm dünyayı etkileyecek tarihteki en büyük işbirliği projesi", AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından da "Hindistan, Orta Doğu ve Avrupa arasındaki en verimli güzergah" olarak tanımlanmıştı.

Keza Kuveyt’ten Avrupa’ya TC üzerinden geçecek projenin ("Kalkınma Yolu Projesi" KYP) geçiş yollarının da Kürdistan’dan geçecek olması Kürt coğrafyasını jeoekonomik ve jeopolitik stratejik kapışmada oldukça değerli bir yere yerleştirmektedir. Bu olgu, olası bir Kürt devletleşmesi durumunda denizle sınırı olmayan Kürdistan’a çok önemli avantajlar sunacaktır. Kuşkusuz ki bu avantajlar bir yandan da Kürdistan coğrafyasında fillerin tepişmesine ve bu tepişmeden Kürt halkının ağır fatura ödemesine yol açabilecektir. Öte yandan bu durum ve konum, Kürt ulusal mücadelesine önemli avantajlar da sunacaktır; küresel emperyalist ve bölgesel burjuva devletlerin rekabeti, Kürtlere manevra alanları da açacak ve bu çelişki ve çatışmalardan yararlanma, kendi lehlerine olabilecek dengeleri kullanma imkanı sunacaktır.

Bu projeler dört devleti de doğrudan ilgilendirmektedir. Bu projeler bu ülkelere ekonomik ve jeopolitik çok önemli imkanlar sunmaktadır, sunacaktır. Böylesine yaşamsal projeleriyle ilişkileri ve olası avantajları ve beklentileri söz konusu dört devletin “bölünme korkusu”nu daha da büyütmektedir. Olası bir Kürt ulusal devletinin kurulması demek küçülen dört devlet ve söz konusu üç büyük geçiş ve yol projelerinden nemalanmada çok önemli avantajları kaybetmeleri demektir. Böyle bir durum bu ülkeler için gerek bölgesel gerekse de Avrasya bağlamında açılım politikalarının ağır bir darbe alması anlamına gelecektir.

Küresel arenada olduğu gibi Orta Doğu çapında da Soğuk Savaş dönemi statükoları çöktü. Bu çöküşle güç dengeleri yeniden şekillenmeye başladı. Ortaya çıkan yeni güç dengelerinin ve doğan boşlukların her bir tarafın kendi lehine dönüştürme atraksiyonları Kürdistan gerçeğinde de çarpıcı bir olguya dönüştü. Bu olgu, bir yandan bölgesel çapta gerici Arap milliyetçiliğini, diğer yandan özelde dört sömürgeci devletin gerici milliyetçiliğini kabarttığı ve olası “Kürt bölücülüğü”nden aşırı ürkmesine yol açtığını görüyoruz. İsrail’in, ABD ve AB’nin kendi çıkarları gereği Irak’ta, henüz statüsü netleşmemiş olsa da Suriye’de Kürt otonom bölgelerini şöyle ya da böyle sahiplenmeleri ya da çeşitli biçimlerde destek sunmaları Kürt sorununun geleceğe dönük olası gelişmesi bağlamında önemli ip uçları sunmaktadır. Bölgesel çapta sürmekte olan yeniden yapılanma sürecinde sıra İran’dadır. İran egemen sınıfları, ABD’ye, İsrail’e şartsız ya da esasen boyun eğmediği koşullarda, şu veya bu zamanda, çökertilecektir ya da küçültülerek güçten düşürülmüş bir ülke haline getirilecektir. Bu durumda İran üzerinde bir baskı, denge, sıkıştırma aracı olarak İran Kürdistanı’nı (Rojhilat) kopartarak ya da (Irak örneğinde olduğu gibi) kendilerine bağımlı özerk statüye çekerek ellerini güçlendirmeye çalışacaklardır. Şüphesiz ki bu iş burada da kalmayacaktır...

DEVAM EDECEK

14 Mayıs 2025 Çarşamba

V. BÖLÜM ORTADOĞU VE TÜRKİYE (İKİNCİ KISIM)

 

ORTA DOĞU ÜZERİNE NOTLAR

V. BÖLÜM

ORTADOĞU VE TÜRKİYE (İKİNCİ KISIM)



V

SSCB önderliğindeki “Doğu Bloku”nun çöküşüyle ortaya çıkan yeni güç dengeleri ve gelişmenin yönü bu yeni dönemde yalnızca küresel emperyalist güçler için değil, bölgesel devletler bakımından da yaşamsal önem taşıyan bir gelişme aşamasını ifade etmekteydi. Bu olgu Türk egemen sınıfları bakımından da geçerliydi. “Atlantik eksenli dünya”nın “Asya-Pasifik eksenli dünya”ya kaymaya başladığı dünya gerçekliğinde işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisi de yeniden pozisyon al. Fiiliyatta zaten aşınmış olan Kemalist devlet ideolojisi ve politika çizgisinin (“Yurtta sulh, cihanda sulh”) eskiyerek aşılması, “1. cumhuriyet”ten “2. cumhuriyet”e geçiş; “Adriyatikten Çin’e” genişletilen yeni Türklük tanımı, “Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi”nin Türklüğün ve İslamcı Türk devletinin “yeni sınırlar”ı olarak ilan edilmesi; Osmanlı-İslamcı kültürel değerlerin neo-Osmanlıcılık politikaları temelinde yüceltilmesi; sözde “İslam aleminin lideri TC” propagandası ve atağı; Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihçi yayılmacılığını kapitalist fetihçilik politikası ile meşrulaştırma; insanlık tarihinin biriktirdiği ilerici değerlere, keza burjuva demokratik devrimler çağının ilerici, demokratik, devrimci değerlerine ve kazanımlarına sınırsız düşmanlık; kadının en bağnaz İslamcı kültürel ve toplumsal değerler eşliğinde aşağılanması ve ataerkil İslamcı aile kurumunun kutsanması; laik ve seküler kitlelere çıplak düşmanlık;ümmetçilik politikası” ile başta Kürt ulusu olmak üzere ulusal topluluklara dönük sömürgeciliğin yüceltilmesi; sınır tanımayan mezhepçilik ve Alevi düşmanlığı; Yahudi halkına düşmanlığı ifade eden Semitist propaganda; Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi; Osmanlının ihtişamlı günlerine dönerek, özelde Orta Doğu hidrokarbon enerji yataklarına ve ticari geçiş hatlarına el koyarak zenginleşmek ve “Türkiye’yi yeniden büyük ve zengin yapmak”, çevre ülkesi değil, kendi hinterlandında “merkez ülke” olmak; Osmanlı mirasına atıfta bulunarak yeniden özgün ve uzun ömürlü siyasî düzen kuran bir medeniyetin merkezipropagandası ile emekçi kitleleri manipüle etmek; gösterişli “Dünya beşten büyüktür” sloganı eşliğinde de Monşerliğe hayır”, proaktif ve çok boyutlu politika”, “dinamik ve esnek bir diplomasi” inşası ve geliştirilmesi, Türk burjuvazisinin genişleme-yayılma stratejisi, söz konusu yapısal değişimi ve yeni stratejik yönelimi yansıtmaktadır.

Ekonomik ve jeopolitik önemi yaşamsal olan Orta Doğu’yu “İslam dini etrafında oluşan bütünlük ve Osmanlı’dan kalan ortak tarihî miras“a dayanarak iç etme (çökme) yönelimi TC’nin “Yeni Nizamı-Alem”ini kurma hedefinin yaşamsal alanıdır. “Petrol ile özdeşleşen bölge jeoekonomisi ve petrole bağlı dengelerin yönlendirdiği bölge jeopolitiği özellikle bölgenin su kaynakları, tarım havzaları ve enerji kaynaklarının” “Haçlı kafirlere” yedirilmesinin kabul edilemez olduğu; “din ve medeniyet eksenli bir kutuplaşma”yla Orta Doğu’nun kurtarılması gerektiği propagandası Türk egemen sınıflarının yayılmacı, hegemonyacı saldırgan stratejisini örtülemenin argümanlarıdır.

Siyasal islamcı, neo-Osmanlıcı, sömürgeci Türk burjuvazisinin, TC’nin ve Saray rejiminin özelde Orta Doğu’ya hükmetmeden “Türkiye’nin bölünmesi”nin engellenemeyeceği vurguları da önemlidir. “Bölgede bu konuda en köklü tarihî birikime sahip olan Türkiye'nin bu meseleyi iç çatışmaya dönüşmeden aşabilmesi ve yeni bir medeniyet açılımına girebilmesi sadece ülke bütünlüğü açısından değil, bölgenin geleceği açısından da büyük bir önem taşımaktadır.” analizi durumu kavramamıza hizmet etmektedir. “Bölünme“ korkusu Türk burjuvazisinin tarihsel ve güncel korkusudur. Orta Doğu’da Kürt sorunu ve mücadelesi, Orta Doğu cangılında tüm devletleri ilgilendiren, keza Türk egemen sınıflarının, devletinin jeopolitik pozisyonunu, yönelimini ve gelecek planlarını derinden etkileyen bir sorun olduğu açıktır...

Amerikancı, NATO’cu emperyal ve sömürgeci İslamcı-Osmanlıcı-Türkçü politikanın aşağılık bir demagoji ile “anti-emperyalizm”, “İslam aleminin bağımsızlık mücadelesi” görüntüsü altında lanse edilmesi kullanılan örtülerden bir diğeridir. Dindar, kindar” ve fetihçi gençlik yetiştirilmesi, toplumsal psikolojinin Osmanlıcı, dinci, ümmetçi ve ırkçı milliyetçilikle şekillendirilmesi söz konusu tabloyu tamamlamaktadır.



Eğitim ve öğretimin dincileştirilmesi; bir bakanlık bile olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevsel bir fetva merkezine dönüştürülmesi; birkaç bakanlığın bütçesinden daha büyük bütçeye sahip olması; dinci vakıfların, tarikatların, cemaatların siyaseti, toplumsal yapıyı bir ahtopot gibi sararak gelişmesi; sinemanın, TV dizilerinin, sosyal medyanın bu amaçla enerjik tarzda kullanılması vb. söz konusu tablo ve politikanın unsurlarıdır. Tüm azgınca saldırılara karşın Erdoğan’ın “Kültürel savaşı kazanamadık” açıklaması dinci faşist diktatörlüğün zayıflığını yansıttığı kadar daha sistemli bir saldırı direktifidir de.

İfade ettiğimiz yönelim ve yeni politik açılım, jeo-politik mücadelede TC’nin duruş ve yönelimini açık bir şekilde dile getirmektedir. TC tarihi boyunca devlet disipliniyle sistematik kutlanan resmi bayramların “toplumu pasifize ediyor”, “tarihimizle barışmamızı önlüyor, bizi bugünkü sınırlarımıza mahkum ediyor” vurguları ve söz konusu kutlamaların geniş çaplı tasfiyesi, Osmanlı’nın, hilafetin, II. Abdülhamit’in, Vahteddin’in yüceltilmesi gibi politikalar rastgele ortaya çıkmadı.

Sözgelimi giderek daha yüksek sesle küstahça Bizi Misak-i Milli sınırlarına (resmi devlet sınırlarına) hapsetmek etmek istiyorlar, bu kabul edilemez”, “Türkiye Türkiye’den büyüktür”,Millet olarak ufkumuzu 782 bin kilometrekareyle sınırlandıramayız”, “Tarihin millet olarak bize yüklediği misyonu görmek mecburiyetindeyiz”, “Bize Lozan’ı bir zafer diye yutturmaya çalıştılar. Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik”, Türkiye’nin savunması Balkanlar’da, Orta Asya’da, Kafkaslar’da başlar”, Musul, Kerkük bizimdir”, “Suriye/Şam bizim vilayetimizdir”, “Mavi Vatan sloganları ve politikası emperyal yayılmacılık ve saldırganlığın açık göstergeleridir. Daha önce Kerkük ve Musul’a plaka numarası veren TC ve Erdoğan yandaşları şimdi de Halep ve Şam’a plaka numaraları vermiştir. Suriye’nin TC’nin himayesinde bir ülke olarak lanse edilmesi, HTŞ hamiliği, Suriye’nin pek çok noktasında askeri üs inşa etme politikası ve propagandası, Türk egemen sınıflarının ve neo-Osmanlıcı Türkçü saldırganlığın çarpıcı ifadeleridir.

Osmanlı İmparatorluğu gibi kendi “Nizamı Alem”ini kurma propagandasının iç kamuoyunu yönlendirmede önemli bir faktör olduğunu kaydetmeliyiz. Osmanlı’nın kuruluş yıl dönümünün vb. günlerin kutlanması resmi bayramlara dönüştürme çabası, Saray ihtişamı, Emevi İslamın, İslamcı ve Osmanlıcı sembollerin yüceltilmesi; yurttaşlık bilincinin tasfiyesiyle bağlı ümmetçiliğin ve tebaa, biat, kul kültürünün inşası; İslamcı terörist çetelere yapılan güzellemeler ve kurulan organik bağlar sözünü ettiğimiz saldırgan, yayılmacı yeni vizyonla, “Yeni Türkiye”, “Yeni Türk yüzyılı” vizyonuyla bağlıdır.

Tarihin ve coğrafyanın ülkemize yüklediği kaderden kaçamayızdemagojisiyle İslamcılığa-Osmanlıcılığa-Türkçülüğe dayanan yayılmacı ve hegemonyacı politikalar yeni stratejik yönelimi meşrulaştırmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Kendi tarihimizle barışmak, tarih bilinciyle hareket etmek zorundayız”, İslam kimliğimiz”, “Osmanlı mirasımız”, “kimlik bunalımımızı aşma üzerine yırtınırcasına 24 saat yapılan propaganda tesadüfi değil yani.

Somali, Libya, Irak, Suriye’ye yapılan askeri müdahaleler ve işgaller, Katar’da edinilen askeri üs; MİT’in bölgesel çapta emperyal yayılma politikasının gereklerine bağlı yeniden yapılandırılması; SADAT’ın aynı zamanda dış politikada hegemonya, rekabet, yayılma politikasının bir aracı olarak bölgesel çapta üstlendiği rol; TC ordusunun aynı anda birkaç cephede ve denizlerde savaşı yürütebilecek bir kara-hava-deniz gücünü kazanması yönelimi yukarıda işaret ettiğimiz gerçeklerle bağlıdır.

Bu politika ve yönelim bir yandan ABD ve İsrail ve Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda üstlenilmiş olan işbirlikçi misyonla, diğer yandan da Türk burjuvazisinin bölgesel çapta hegemonya kazanma politikasıyla bağlıdır.

Türk burjuva devletinin nükleer silah edinme stratejisi bölgesel yayılmacı karakteri ve stratejisiyle dolaysızca bağlıdır. Nükleer bir güç olmayı başaracak bir TC’nin bölgede çok önemli bir yerde duracağı açıktır...

TC, Soğuk Savaş yıllarının alışagelinen taşeron devleti olmanın ötesine geçmiştir. Bir diğer ifadeyle TC bağlı olduğu emperyalist blogun basit bir aleti, pasif bir taşeronu olarak ele alınamaz. İran’ın Filistin, Lübnan, Suriye’de aldığı ağır darbelerden sonra TC ve İsrail bölgenin öne çıkan, rekabet eden en önemli iki bölgesel devletidir. Bu rekabet mücadelesi önümüzdeki süreçte daha açık ve keskin hale gelecektir. Suriye’de iktidarın altın tepsi içerisinde HTŞ’ye sunulmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni durumda keskinleşen TC İsrail rekabetinin, gerek hidrokarbon zenginliğin geçiş hatları üzerinde yoğun bir şekilde sürmekte olan rekabet mücadelesinde, gerek İran’ı dize getirme ya da tasfiye etme sürecinde, gerekse de Orta Doğu’da Kürt sorunu ve emperyalist, siyonist hesaplar ve yönelimler bağlamında, Akdeniz ve Kıbrıs bağıntısında bu rekabetin daha da keskinleşeceğini göreceğiz. TC, NATO üyesi olmasına karşın İsrail ABD-AB desteği bakımından açık ara ile öndedir. Bu durumun TC bakımından önemli bir dezavantaj oluşturduğu açıktır.

İran, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan da bölgesel çapta rekabet yürüten diğer dört önemli devlettir. ABD, AB, Fransa, İngiltere dışında enerji kaynakları, ticari geçiş yolları bakımından Hindistan, Rusya, Çin, Japonya gibi çıkarları olan devletler gerçeği de bölgenin olgudur. Yani TC için GOP coğrafyası her istediğini yapacağı dikensiz gül bahçesi değildir. Başkanlık rejiminin tepesinde oturan savaş ve terör kışkırtıcı ve yayıcısı lumpen megolamanın her ağzını açtığında bölgenin patronu/efendisi gibi konuşmasına bakmamak lazım. TC kendisini çevreleyen dar ve geniş bölgede, jeoekonomik, jeopolitik önemi yüksek, stratejik jeopolitik rekabet tarafından kuşatılmış durumda ve TC saldırganlığının gidebileceği en ileri noktanın da sınırları var. Megaloman Erdoğancı palavralar dinsel faşizmin etkisinde olan geniş kitleleri manipüle etmede bir dönem işe yarasa da yaşamın gerçekleri gösteriyor ki, “TC’den büyük Allah var.”

Davutoğlu’nun “Stratejik derinlik”te ifade ettiği “Yakın komşularımızın asırlarca Osmanlı yönetimi altında kalmış olması bu rejimleri sürekli müteyakkız halde tutmakta ve karşı psikolojik tepkiler, müzakerelerin öncelikli şartı olan güven ortamının sağlanamaması dolayısıyla, siyasî diyalogların etkisini kaybetmesine yol açmaktadır.sözleri, komşu devletler ve halkların gerek dün gerekse de bugün Türk egemen sınıflarını, TC’yi dost değil düşman ülke kategorisinde gördüğünün itirafıdır.

Komşularla sıfır sorun” politikasının hızla deşifre olup çöktüğünü, özel olarak vurgulamak isteriz... TC’nin, Saray rejiminin kendisini çevreleyen bölgede (“kendi arka bahçemiz”, “etkin alanımız”, “bizim hinterlandımız”da) sorunlu olmadığı, çatışmadığı tek bir komşu devlet neredeyse kalmamıştır. Bunun öncelikle sorumlusu kuşkusuz ki TC’dir, yöneticileridir. Komşu devletler ve halklarla demokratik, barışçıl, eşit ilişkilenmeyi, iç işlerine karışmama politikasını açıkça ve fiilen reddeden saldırgan bir TC’nin sorun kaynağı olması zaten var olan çelişki ve çatışmaları başlı başına kışkırtmakta ve keskinleştirmektedir.

TC, uluslararası hukuki tanımlama bağlamında ABD ve İsrail gibi haydut devletler kategorisinde yer almaktadır. İki kutuplu dünyanın son bulduğu 90’lar sonrası ortaya çıkan yeni güç dengeleri ve oluşmakta olan yeni küresel güç dengeleri iki kutuplu dünya dengeleri içerisinde ortaya çıkan “uluslararası hukuk”u ve sözde onun güvencesi olan BM gibi oluşumları çoktan eskitip işlevsiz hale getirmişti. Bugün bu olgu çok daha çarpıcı biçimler almaktadır. Yakın dönemin örneği olarak Trump’un neofaşist saldırgan stratejisinin küstahça açıklamalar eşliğinde “uluslararası hukuk” denen hiçbir şeyi takmadan hareket etmesinden de bu gerçeği görmekteyiz. Bu olgu, Türk burjuva devletinin ve Saray diktatörlüğünün fırsat bulduğunda, gücü yettiği koşullarda sergilediği yönelimden de görülebilir...

Geçmeden ekleyelim; yeniden oluşan ve gelişimini tamamlamaktan henüz uzak olan yeni güç dengelerinin oluşumu küresel çapta bir emperyalist hegemonya krizini de yaratmıştır. Bu kriz derinleşecektir. Krizin derinleşip kapsamlılaşması, doğal olarak, “uluslararası hukuk ve normları” denen şeyi de daha biçimsel, işlevsiz ve iğreti hale getirecektir.

Yukarıda kabaca işaret ettiğimiz yeniden yapılanma ve stratejik yönelim en gelişkin ve çarpıcı ifadesini Erdoğan ve AKP’nin iktidarlaşmasında buldu. “Topluma” giydirilmiş deli gömleği olan Başkanlık sistemi, Saray rejimi söz konusu yapılanmanın rafine ifadesi oldu. İşbirlikçi kapitalizmin, egemen sınıfın, İslamcı faşist diktatörlüğün içeride ve dışarıda çok yönlü saldırgan politikasının gerekleri tek kişiye dayanan ve Sarayda somutlaşan iktidarı biçimlendirmiştir. Sofraya sonradan gelen kudurmuş aç sırtlanlardan oluşan İslamcı sermayenin hızlı yükselişi, sermaye birikimi bu yoldan da güvence altına alınmıştır. Yasama-yürütme-yargı erkini ele geçiren Erdoğan megaloman ve psikopat karakteriyle de bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu ispatlamıştır.

VI

TC, “Atlantik ekseni”ne karşı “Asya-Pasifik” eksenini temel alan bir yönelim içerisinde yer almamaktadır. TC, başını Amerikan emperyalizminin çektiği emperyalist bloktan kopmuş değil. Halihazırda böyle bir temel yönelim de yok. Tarihin gelişimi içerisinde mutlak ve değişmez olan veya kalan eksenler, mutlak ve değişmez tek seçeneğe endeksli bağımlılık ilişkileri de olamaz. Bu bağlamda TC’nin uzun vadede kamp değiştirmeyeceği de iddia edilemez. Ancak bugün ve görünür gelecekte böyle bir politika değişikliği görünmemektedir. Kısacası TC’nin “eksen değiştirdiği” iddiası gerçek dışı bir saptamadır.

TC, tekelci sermaye ve dinci faşist diktatörlük “eksen değiştirme”ye, Çin ve Rusya eksenine geçmeye değil, bağlı olduğu eksenle birlikte “çok yönlü politika” ile iki kamp arasında manevralar yaparak inisiyatif alanını geliştirmeye çalışmaktadır. Türk sermaye cumhuriyetinin gidebildiği en ileri nokta hala son tahlilde ABD-NATO’nun temel stratejik çıkarlarıyla belirlenip biçimlenmektedir.

Türk burjuvazisi ve devletinin, Erdoğancı faşist diktatörlüğün güç ve yeteneği emperyalist bir gücün güç ve yeteneği, niteliği değildir. Göreli bağımsız davranış ve yönelimi, bölgesel ölçekte önemli ama sınırlı sermaye ihracı, askeri müdahaleleri gibi olgular TC’nin emperyalist bir ülke olduğunu göstermez ama emperyalistleşme istek ve yönelimini gösterir. Emperyalist bir ülkenin iktisadi temeli özellikle 1950’ler, 1980’ler sonrası tarihsel kesitte ÇUŞ’lara dayanır, dayanmak zorundadır. Bu bağlamda TC’nin ekonomik yapısının ve egemen sınıflarının henüz böyle bir gerçeği olmadığını biliyoruz... TC konumu ve pozisyonu itibari ile emperyalizmin bölgedeki taşeronudur ama bu taşeronluk Türk işbirlikçi sermaye birikiminin özgün çıkarları ve yöneliminin ifadesi olan yayılmacı saldırganlıkla iç içedir.

Geniş ve dar anlamıyla Orta Doğu’da yaşanan ve büyümekte olan krizin temelinde emperyalizme bağımlılık, Siyonist İsrail, işbirlikçi devletlerin varlığı, küresel emperyalist ve bölgesel yayılmacı devletler durmaktadır. TC İslamcı-Osmanlıcı-Türkçü yayılmacı saldırgan politikasıyla Orta Doğu’daki tarihsel ve güncel krizi keskinleştirmektedir. Gerek tek tek ülkelerde gerekse de bölgesel çapta tarihin çağrısına yanıt verecek bir gelişme düzeyine ve savaş yeteneğine sahip devrimci ve komünist bir çekim merkezinin olmaması proletarya ve halkların kaderlerini ele almasını önlemektedir. Krize devrimci yanıt ve devrimci çözüm bölgenin de çözümünü bekleyen en yaşamsal tarihsel ve politik görevi ve sorunudur.



VII

TC bir baştan bir başa ABD ve NATO üs ve tesisleriyle işgal altındadır. Bu olgu, TC’nin emperyalizme bağımlılığının önemli göstergelerindendir.

CIA, 19 Kasım 1980 tarihinde hazırladığı belgede Türkiye’deki üs ve tesislere dikkat çekmiştir. Belgede ABD'nin Türkiye'de 40 üs ve tesisinin olduğu belirtilmiştir. Bunların 26'sının üs olarak kullanıldığı ifade edilmiştir. Bu üslerden Adana-İncirlik Hava Üssü ve İzmir-Çiğli Hava Üssünün en önemlileri olduğu belirtilmiştir.” bilgisi Atatürk Araştırma Merkezi sitesinde yer alan Sinan Kıyaç imzalı “Soğuk Savaş Yıllarında ABD Üs ve Tesisleri” başlıklı çalışmada yer almaktadır.

Durum gazetesinde ise şu bilgiler verilmektedir: “Türkiye'nin toplamda 16 noktasında ABD Silahlı Kuvvetleri'ne ait askeri üsleri yer almakta, yine 15 farklı noktada ise NATO radarları vardır. Ayrıca 5 farklı noktada da ABD'nin füze ve nükleer bomba kontrol merkezleri konuşlanmıştır. İzmit, Balıkesir, Eskişehir, Konya, Ankara, Malatya ve Erzurum'da ise ABD'ye ait nükleer silah depoları yer alıyor. ABD'nin Türkiye'de bulunan en büyük askeri üssü İncirlik Hava Üssü'dür.” Türkiye’de sayısı bilinmeyen gizli tutulan ABD ve NATO üsleri de bulunmaktadır.

ABD'nin Orta Doğu'da yer alan 11 ülkede (Katar, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan, BAE, Mısır, İsrail, Suriye, Ürdün, Irak ve Umman) toplam 82 askeri üssü, 50 binden fazla askeri bulunmaktadır. En çok ABD-NATO üs ve radarının bulunduğu ülke ise Türkiye’dir.

Devam edelim.

Aralarındaki sorunlara ve çelişkilere karşın, ABD ve AB desteği TC’nin arkasındadır. TC, bir yanda Batılı emperyalistlere bağımlılığının baskısı altında yaşarken öte yandan da bir dizi ekonomik, ticari, mali, siyasal, askeri, istihbari, diplomatik destek almaktadır. Türk egemen sınıfları, emperyalist devletler arasındaki çelişkilere oynayarak “Avrasya” açılımını gözetmektedir. Rusya ve Çin, özellikle Rusya ile ilişkilerinde bu çelişkilere oynama olgusu daha da belirgindir.

Dünya çapında büyük kapışmanın, hegemonya ve rekabet mücadelelerin merkezine girmiş olan Asya-Pasifik jeopolitiğinde ve pazarlarında tutunamayan az ya da çok etkili olamayan bir devletin olduğu gibi, TC’nin de geriye düşmesi kaçınılmazdır. Çin’i, Rusya’yı dolaysızca karşısına alacak saldırgan bir TC’nin, tek yanlı olarak ABD’ye yaslanan bir TC’nin süreç içerisinde kapsamlı bir tecrit duvarına çarpması kaçınılmazdır ya da çarpması çok büyük bir olasılıktır. “Ulusalcı-Batıcı” eğilimle “Avrasyacı” eğilimlerin çatışması biçiminde açığa çıkan burjuvazi ve devlet klikleri içerisindeki mücadele işaret ettiğimiz gerçeklerle bağlıdır. Ancak sermayenin ve devlet içi kliklerin başlı başına “Avrasyacı” ve “Batıcı” olarak ikiye bölünmüş olduğundan henüz söz edilemez.

Türk tekelci burjuvazisi, sömürgeci faşist diktatörlük, “Doğu blog”unun ve Varşova Paktı’nın dağılışından sonra ama özellikle de Erdoğan’la birlikte Balkanlar’da, Orta Asya’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da ilişkilerini çok yönlü geliştirdi. Bu bölgelerde BM ve NATO adına (veya bazı durumlarda kendi adına) askeri misyonlar üstlenirken (Kosova, Bosna, Afganistan, Somali, Libya, Karabağ vb.) yanı sıra askeri üsler edinme yönelimine de girdi. Katar’da, Sudan’da (Sevaki adası) askeri üsler kurdu. Arnavutluk örneğinde olduğu gibi askeri işbirliği adına Adriyatik kıyısında Volare’de askeri üs edindi. Irak’ta, Suriye’de Kürdistan topraklarının önemli bölümlerini işgal ederek yerleşti. Sadece Suriye’de işgal altında tuttuğu bölgelerde 10 bini bulan askeri bir güç bulundurmaktadır. TC HTŞ aracılığıyla Suriye’de legalite kazandırılmış çok sayıda askeri üsler edinme peşindedir. Aynı şekilde Irak’ta (Katar’dan TC üzerinden Avrupa’ya uzanacak enerji koridoru projesinin arkasına saklanarak) iç bölgelerde Irak hükümeti nezdinde yasalite kazanmış askeri üsler kurma peşinde koşmaktadır.

TC’nin Azerbeycan’da da askeri üssü ya da üsleri bulunmaktadır. İlham Aliyev her ne kadar "Türkiye'nin Azerbaycan'da askeri üs kurma planlarına ilişkin medyada çıkan haberler, siyasi spekülasyondan ibaret" dese de gerçekte Azerbeycan’da TC’nin askeri üs kurduğu anlaşılıyor. Aliyev’in aynı açıklamasında, Azerbaycan ile Türkiye arasında imzalanmış olan “Şuşa Beyannamesi”nde yer aldığını söylediği, "iki ülkeden birinin dış tehdit veya dış saldırıyla karşı karşıya kalması durumunda diğerinin yardıma koşma taahhüdü. Dolayısıyla Beyannamesi'nin bu maddesi, özünde, topraklarımızda kalıcı askeri altyapıların oluşturulmasını kesinlikle gereksiz kılıyor." açıklaması yarı dolaylı ama Türk askeri varlığını açık bir teyit niteliği taşımaktadır.

TC’nin İslamcı cihadist terörist çetelerle yaygın ve derin bağlar kurduğu ve bu bağları gerek ABD-Batı-NATO çıkarları gerekse de kendi hedefleri temelinde kullandığı biliniyor. TC, Libya’da, Yemen’de, Afrika’da, Çin Sincan’da, Orta Asya ve Kafkaslar’da, Ukrayna’da radikal İslamcı terörist çeteler aracılığıyla bir istikrarsızlık kaynağı olmaya devam edecektir. TC rekabet mücadelesinde her sıkıştığında ya da kendine yol açmada elinde tuttuğu bu kozu değişik biçimlerde kullanacaktır. Türkiye’de MİT ve kontur gerillanın denetimi altında yaygın bir tarzda örgütlenmiş cihadist terör çetelerin özellikle devrim ve sosyalizm kavgasının yükseleceği dönemlerde vurucu bir güç olarak kullanılacağı açıktır. Keza bu çetelerin denetim dışına çıkma olasılığı, böylece bu çetelerin emperyalist ve bölgesel rekabet mücadelesinde TC’ye karşı bir koz olarak kullanılma olasılığı da her zaman mevcuttur. Aşağılık ve saldırgan bir tarzda komşu ülkelerin iç işlerine müdahale eden, rejim yıkan, ülkeleri istikrarsızlaştıran, işgal eden bir TC gerçeğiyle karşı karşıyayız ama bu olgu, bugün değilse yarın, diğer devletlerin de benzer bir tarzda çok yönlü TC’nin iç işlerine karışmasına açık davetiye çıkardığı çok açıktır.

VIII

Türk egemen sınıfları ya gelişip güçlenmek ya da gerilemek seçenekleriyle karşı karşıya. Bu bağlamda gerilememek için Türk tekelci sermayesinin Asya-Pasif merkezli pazarda yer kapmak hedefi vardır. Bu bağıntıda Kafkaslar, Orta Asya, Rusya, Çin, Hindistan’la bağlar geliştirmeye, küresel kapışmanın çelişkilerinden yararlanarak alan açmaya çalıştığı görülüyor. Dünyanın merkezinin Asya-Pasifik havzasına kaydığı, en büyük kapışmaların bu bölgede olacağı gerçeğini dikkate almayan, bu olgudan da yola çıkarak stratejiler geliştiremeyen devletlerin gerilemesi, küçülmesi kaçınılmazdır. TC bunun farkındadır. Vahşi orman yasalarının, sosyal Darwinizmin geçerli olduğu dünyamızda çok uzun bir zamandır MGK belgelerinde de bu konu işlenmektedir...

İşin bu boyutu bir yana “büyümek ve küçülmek” bağlamında Orta Doğu’nun sınırlarını uzun zaman önce aşmış, küreselmiş Kürt sorunu TC’nin kaderini tayin etmede en önemli sorunu oluşturmaktadır. Türk burjuva devleti Kürdistan sorununda, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi ve gelişmenin yönü bakımından GOP’ta Kürt kartı üzerine oynayan emperyalist ve bölgesel devletlerin Türk devleti bakımından oluşturduğu tehlike ve tehditlerin farkındadır. Sömürgeci dinci faşist diktatörlük Orta Doğu çapında Kürt kazanımlarını değişik yollardan yok ederek, ulusal demokratik mücadeleyi ezerek Kürt sorununu “çözmek” istemektedir. Bu bağlamda aralarındaki çelişki ve çatışmalara karşın Fars ve Arap gericiliği ve milliyetçiliklerinin ortaklaşa desteğini kullanmaya önem vermektedir. Böyle olmakla birlikte TC’nin Kürt sorununda gerek Kuzey Kürdistan’da gerekse de diğer parçalara dönük izleyegeldiği geleneksel sömürgeci politikası tıkanmış ve kapsamlı krizler üreten bir olguya dönüşmüştür. Bu kriz ve çöküş Kürt halkının lehinedir...

Kendi bölgesinde bir teröristan devleti olan, terör ihraç eden, işgallere girişen TC çözümü gecikmiş bir ulusal sorun olan Kürt sorununun ağır baskısı altında olmaya, Kürt ulusal direnişinin de gelişip güçlenerek kendi çözümünü dayatmasıyla daha keskin ve derin karşı karşıya gelmeye mahkumdur. Rojava gerçeğinin sömürgeci TC üzerinde yarattığı ağır baskının yakın dönemin gerçeği olduğunu hepimiz biliyoruz. TC’nin Kürt sorununda izleyegeldiği strateji Orta Doğu çapında çoktan iflas ettiği halde Türkiye ve Suriye’de Ez ve çöz” politikasında ısrar etmektedir. Öte yandan değişik manevralarla, taktik açılımlarla Kürt gerçeğinin baskısı göğüslenmek, Kürt kazanımları yok edilmek istenmektedir. Devlet Bahçeli’nin çıkışlarıyla başlayan Öcalan’la “Kürt sorununu çözme” girişimi de krize saplanmış, daha ağır krizler üreten, Kürt sorunundaki iflas etmiş sömürgeci politika ekseninde yapılan, yapılmak zorunda kalınan bir girişimi ifade etmektedir. Kürt sorunu TC’nin stratejik zayıflıklarından birisidir, dahası en yakıcısıdır. Bu sorun, TC’nin jeopolitik konumunu da derinden sarsan ve çözülmediği koşullarda daha keskin, daha çaplı bunalımlara yol açacak sorunudur da...

İslamcı Türk faşist diktatörlüğü, GOP’ta süren “düşük yoğunluklu bölgesel savaş”ın içerisinde kışkırtıcı, işgalci, yayılmacı, soykırımcı bir devlet olarak yer almaktadır. Bunun en çarpıcı örneğini Suriye oluşturmaktadır. Suriye küçük bir Orta Doğu’dur. Suriye savaşı bölgesel çapta bir savaş karakteri taşımakta ve Suriye küresel emperyalist rekabet ve kapışmanın yoğunlaştığı arenalardan birisini oluşturmaktadır. 24 saat içinde Şam’da Emevi Camisi’nde namaz kılmayı hedefleyen ve bunu da dünya aleme ilan eden Erdoğan ve iktidarı Suriye’yi bir baştan diğer başa işgal etme politikasını dile getirmişti. O ve devleti, ordusu ilk aşamada bunu başaramadı, hevesleri kursaklarında kaldı ama Suriye’nin bir bölümünü (Rojava’nın bir bölümünü) işgal etmeyi başardı. Erdoğancı sömürgeci faşist diktatörlük, bugün iktidarı ele geçirmiş radikal İslamist terörist çeteler aracılığıyla Suriye’yi istikrarsızlaştırmaya da devam etmektedir. Rojava devrimini boğmak için hem ordusuyla hem de doğrudan ve dolaylı örgütledikleri paralı çakallar ordusuyla soykırım yapmaktadır. TC ve Erdoğan iktidarı, emperyalist devletler arasındaki çelişkilere de oynayan ve direnen Rojava’yı (yerel Kürt devleti) yıkmayı başaramamakla birlikte Orta Doğu’da ikinci İsrail devleti olarak Rojava’ya ateş ve ölüm yağdırmaya, öyle ya da böyle, Rojava devriminin kazanımlarını yok etme stratejisini izlemeye devam edecektir... Irak bölgesel Kürt devletini kendi vasalı haline getirme, PKK’yi ezme, “barışçıl” taktikleri de kullanarak tasfiye amaçlı operasyonları ise kesintisiz sürmektedir. Kimyasal silahlar başta olmak üzere seyretilmiş uranyumlu taktik başlıklı nükleer silahlar da içinde Güney Kürdistan’da PKK mevzilerini sürekli vuran sömürgeci Türk sermaye devleti ve Saray rejimi, içeride ve dışarıda yürüttüğü topyekün saldırganlığa karşın, bugüne dek “ez ve çöz” politikasında başarılı olamadı ve olamayacak da. HTŞ eliyle Rojava devrimini tasfiye etme politikası ise tutmayacaktır.

Kürt ulusal devrimi ve Kürt sorunu ve direnişi dinci faşist diktatörlüğün iç ve dış politikasına damgasını basmaya devam etmektedir. Kürt direnişini bahane olarak kullanan dinci faşist diktatörlüğün Irak ve Suriye Kürdistanı’nda askeri işgali ve askeri yerleşmesi bir olgudur. Dahası, Suriye’de işgal ettiği Suriye ve Kürt topraklarında TC’nin vilayetlerini oluşturmaktadır. Bütün kurumlaşma ağı buna göre işlemektedir. Suriye’den İran’a uzanan hat boyunca Suriye ve İran topraklarında (gerçekte Kürdistan toprakları) 40 km içeride kurulmak istenen tampon bölge, TC adına vekalet savaşları yürüten paralı İslamcı çetelerle vb. doldurulmak istenmektedir. Bu politika açık ki sömürgeci işgali genişletme, yayılma politikasına dayanmaktadır. Kerkük-Musul-Rojava petrol bölgelerini ele geçirme stratejisi ve saldırısı da söz konusu yayılmacı politikanın öteden beri süregelen yaşamsal sac ayaklarından birisidir. TC döneme, duruma göre biçimleri değişse de özünde sözünü ettiğimiz hedeften vazgeçmeyecektir...

Hemen eklemek gerekir ki Orta Doğu çapında temel bir sorun olan Kürt sorunu ve mücadelesi bir yandan da sömürgeci Türk devletinin Orta Doğu çapında yayılmacı ve saldırgan politikasını örtülemenin aracı olarak kullanılmaktadır. “Terörizme karşı mücadele”, “Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarları” adına bugün Irak ve Suriye’ye yapılan askeri saldırılar ve işgaller yarın İran’a da müdahalenin gerekçesi olarak kullanılabilecektir. Terörizme karşı mücadele”, “Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarları” propagandası TC’nin Orta Doğu’ya müdahalesi ve işgallerini meşrulaştırmanın bir diğer adıdır. Ama aynı propaganda İsrail devletinin de kullandığı propaganda ve İsrail egemen sınıfının Orta Doğu’ya müdahale ve işgalci yayılmasını meşrulaştırmanın aracıdır. Bu bağlamda her iki devletin kendi özgün çıkarları doğrultusunda aynı propagandaya başvurması olgusu da sürekli teşhir edilmelidir. Her iki saldırgan burjuva devletin kendi çıkarlarına dayanan farklı gündemleri onların uluslararası destek almaya önem vermelerinde de somutlaşmaktadır. ABD ve AB bu rekabet mücadelesinde İsrail’i bir tür eleştirisiz destekleyerek ağırlıklı olarak İsrail yanlısı bir politika izlemektedir. Kuşkusuz ki bu durum İslamcı Türk faşizminin tepkisine yol açmaktadır. Ancak yalnızca bugün değil, gelecekte de İsrail bu avantajlı konumunu korumaya devam edecektir.

(Önümüzdeki bölümde “Orta Doğu ve Kürt Sorunu”nu işleyeceğiz.)

DEVAM EDECEK