Translate

Mazlum Abdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mazlum Abdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2026 Pazar

KÜRT ULUSAL DEVRİMİ VE YENİLGİ

 

KÜRT ULUSAL DEVRİMİ VE YENİLGİ




I

Mazlum Abdi, 20 Ağustos’ta Kamışlo’da entegrasyon sürecinin tamamlandığını, 25 Ağustos’ta Şam’da Başkanlık Sarayı’nda ise SDG’nin feshedildiğini açıklamıştı. Bu açıklamalar (ve fiili gerçekler), Rojava’daki ulusal devrimci-demokratik özerk yapının esasen tasfiye edildiğini göstermektedir. Oldukça sınırlı kazanımlar dışında (tugaylar vb. gibi) aşırı bir gerileme ve ağır mevzi kaybı yaşandığı kesindir...

Mazlum Abdi’nin, “entegrasyon süreci tamamlanmıştır” açıklamasına karşın, “entegrasyon” süreci henüz fiili olarak tamamlanmış değildir. Süreç karmaşık, çelişki ve çatışmalar içerisinde ilerlemekte ya da ilerletilmeye çalışılmaktadır. “Entegrasyon süreci” uluslararası ve bölgesel emperyalist ve gerici devletlerin işin içerisinde olduğu; ağır ve yapısal sorunların üst üste bindiği, iç içe geçtiği belirsizliklerle yüklü, halkların tepki ve öfkesinin büyümeye devam etiği bir süreç olarak devam etmektedir. Sözü edilen “entegrasyon”un geleceği de belirsizdir.

Rojava devriminin eseri olan ulusal devrimci iktidar ve özerk yapının merkezi şeriatçı terörist çeteler koalisyonundan oluşan “devlet”e entegre edilmesi politikası başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, AB, Türkiye ve Körfez devletlerinin politikası olduğu biliniyor. İsrail, HTŞ’nin elinde merkezileşmiş bir devletleşmeye karşı olmakla birlikte, güçler dengesi içerisinde elde ettiği önemli kazanımlar eşliğinde bazı önemli kayıtlarla birlikte son tahlilde bu politikayı destekledi. Unutulmaması gerekir ki, entegrasyon politikası Kürt devrimini yenme ve kazanımlarını tasfiye etme politikasının somutlaşmış biçimiydi, biçimidir. Dün olduğu gibi bugün de Kürt hareketine dayatılan politika tasfiye politikasıdır. Yurtsever Kürt hareketi Halep’ten başlayarak Rojava Kürdistanı sınırlarına kadar dayanan geri çekilme döneminde bir yenilgi sürecine girmişti. (Bu konu yayınlanmış yazılarımızda eleştirel incelenmişti.) Yenilgi sürecine giriş devrimci özerk merkezin tasfiyesiyle devrimin yenilgisine dönüştü. Ortada yerde yenilgi, devrimin yenilgisi olarak tanımlanması gereken bir tablo bulunmaktadır. İç ve dış koşuların ağır baskısı altında PYD’de ve SDG’nin gösterdiği zaaflar, özellikle de Öcalan’ın yönlendirmesiyle birleşerek tarihi bir fırsatın kaçırılmasına yol açtı.

HTŞ devletine entegrasyonun, “toplum ve devletle bütünleşme” sürecinin değişik biçimlerde sürmekte olduğunu ifade etmiştik. Ancak şeriatçı faşist katillerden oluşan Suriye’de “demokratik devletin”, “demokratik cumhuriyet”in kurulacağını düşünmek eğer bilinçli bir tasfiyeci oportünizmin eseri değilse, dar kafalılık ve saf dillik olur. Kaldı ki ortada henüz entegre olacak kurumlaşmış bir devlet de bulunmamaktadır. HTŞ iktidarı İslamist terörist klikler ittifakına dayanan bir koalisyondan ibarettir. Sözü edilen entegrasyon, söz konusu koalisyona entegre sürecinden ibarettir. HTŞ iktidarında ve liderliğinde 5 yıllık (sonra 6 yıla çıkarıldı) bir “geçiş süreci”nin ardından “demokratik” bir anayasayla sürecin tamamlanacağı politikası ve propagandası tümüyle demagojik ve manipülatiftir. Suriye halklarının ağırlıklı bölümünün desteklemediği Colani ve HTŞ emperyalizmin ve bölgesel gerici devletlerin sayesinde zaman kazanarak şeriatçı faşist diktatörlüğü kurumsallaştırmayı ve sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. Sözü edilen gelecekteki anayasada Kürt ulusunun kolektif hakları da tanınmayacaktır. Liberal beklentiler sadece halkları silahsızlandırır.

Fiili gerçekler üzerinde, Kürt halkının aleyhine dönmüş olan nesnel güçler dengesi ortamında iktidar mücadelesi hala değişik biçimlerde sürmekle birlikte Kürtlerin eli son derece zayıflamıştır. Orta Doğu çapındaki gelişmeler esasen Kürt hareketi ve Kürt halkı (ve halklar) aleyhine gelişmeye devam etmektedir. Olağanüstü gelişmeler olmadıkça güç dengeleri Kürt halkının aleyhine de gelişmeye devam edecektir.

Suriye’de yaşanan sürecin ucu hala açık. Suriye’de güç dengeleri hala kaygan bir zeminde. Kaos henüz son bulmuş değil. Ne Orta Doğu’da ne de Suriye’de ortaya henüz oturmuş bir yapı, ön görülebilir bir “istikrar” da çıkmamıştır... Ağır, yıkıcı, çok katmanlı bir krizin pençesinde olan Suriye’de sürecin istikrarsız bir zeminde ilerleyeceği açıktır. Gerek “dış güçler” gerekse de Suriye halkları ve egemen sınıfı geleceğinden hiçbir biçimde emin değil. Ağır iç ve dış sorunlar ve çelişkiler Suriye’nin gırtlağını sıkmaya devam etmektedir. Suriye halkları “iç savaş”ın, dış müdahalelerin, açlık vb. gibi sorunların yıkımı altında durumdan oldukça rahatsız. Himayeci sömürge tipi kukla iktidarın geleceği de garanti altında değildir... ABD, İsrail, Arap, Türk gericiliği ve egemen sınıfları Suriye’nin geleceğine de ipotek koymuş bulunuyorlar. “Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin belirleyici etkisinin olacağını söyleyebilirim.” diyor İlham Ahmed. Bunun gelecek bakımından da hayırlara vesile olmayacağı çok açıktır... Kürt halkı aşağılanmaya, baskı altında tutulmaya da devam edilecektir. Rojava Kürdistanı’nda ağır provokasyonlar örgütleniyor. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olarak kabul edilmemesine karşı başlayan sokak eylemleri, Haseke tugayında görev yapan Kürt asker Sipan Hizni’in kaçırılarak vahşice öldürülmesine karşı, keza Kobani’de hapishane yangını ve katliamına karşı patlak veren protestolarda vb. görüldüğü gibi Kürt halkı ve yurtsever hareketin mücadelesi değişik biçimlerde sürecektir ama şimdilik tablo Kürdün aleyhinedir. Türkiye’de olduğu gibi Rojava’da da “aman sürece zarar vermeyelim” kaygısıyla davranılmaktadır. Bunun son örneğini Haseke provokasyonu ve saldırılarında gördük...

Kürt halkı ciddi bir hayal kırıklığı yaşamakta ve ortaya çıkan tabloya açıklıkla tepki göstermekte, durumu kabullenmemektedir. Her şeye karşın Kürt halkı direnmeye de devam etmektedir.

Öcalan “Süreç” vesilesiyle (nesnel koşullardaki değişimle birlikte) Rojava’ya özel ve belirleyici müdahaleler yaptı. Öcalan’ın bu yönlendirmesi TC ile İmralı arasında başlamış olan “süreç”le bağlıydı. Rojava devriminin mevzilerini esaslı bir tarzda kaybetmesinin, sürecin bir yenilgiye dönüşmesinin en önemli ve önde gelen nedenlerinden birisinin Öcalan’ın “devlet ve toplumla bütünleşme” politikası olduğu vurgulanmalıdır. İslamcı faşist Saray diktatörlüğünün “süreç”i Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de kendi lehine başarıyla kullandığı saptanmalıdır.

Yapılan açıklamalardan görüleceği üzere, TC ve elebaşıları Rojava’da özerk iktidarın tasfiyesinden ve HTŞ iktidarına entegrasyonundan son derece memnundurlar. TC, demokles’in kılıcı gibi Suriye ve Kürt halkının ensesinde durmaktan, kesintisiz baskı yapmaktan vaz geçmeyeceği de kesindir. TC Suriye’de Rojava devriminden kalan sınırlı mevzileri de tasfiye etmek için elinden geleni ardına koymayacaktır. HTŞ iktidarı sağlamlaştıkça TC-HTŞ ittifakı Kürtleri ezmeye, eldeki kırıntıları da gaspetmeye daha fazla yoğunlaşacaktır. Kürdün kolektif haklarını tanımayan, kültürel hakların ötesine geçmeyecek bir düzenlemenin dışında Kürtlere bir hak verilmeyecektir. Çizilen sınır(lar) bellidir. Üstelik bunlar bir lütuf olarak sunulmaktadır. Politika bu. Kürdü ve Suriye’yi bekleyen, “demokratik cumhuriyet”, Suriye devleti’nin “Kürtlerin ve Arapların ortak demokratik devleti” olması değil, kurumsallaşmış faşist şeriatçı diktatörlüktür. Colani ve arkasındaki güçler bu hedefle zamana oynamaktadır...

Kürt, Arap halkları başta olmak üzere ulusal toplulukların, başta Aleviler, Dürziler ve seküler Araplar olmak üzere farklı inançlara sahip ezilenlerin birleşik mücadelesi ve devrimi olmadan, bir adım daha geri çekilerek söyleyecek olursak, halkların ve ezilenlerin güçlü devrimci darbeleri olmadan, şeriatçı faşist politik rejim yıkılmadan burjuva demokrasisine dayanan bir Suriye bile inşa etmek olanaklı değildir.

II

Kuzey Kürdistan’da ise “süreç” ile içerisine girilen tarihsel kesit yurtsever hareketinin yenilgiye giriş süreci olduğu söylenmelidir. Burada söz konusu olan süreç, askeri ve politik olarak ezilmede somutlaşan bir süreç değil, hareket önderliğinin yenilgi sürecini kendi elleriyle hazırlayarak, son yasa örneğinde olduğu gibi devam ettirdiği bir süreçtir. Öcalan’ın “Devlet ve toplumla bütünleşme” “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı “Terörsüz Türkiye, Terörsüz bölge” sürecinin belirsizlik üzerinde yürüdüğü görülmektedir. Bu süreç henüz netleşmemiş ve nasıl süreceği, nereye gideceği, nasıl sonlanacağı belli olmasa da girilen yolun bir yenilgi yolu olduğu saptanmalıdır. Bu süreç değişik nedenlerle (özelde Ortadoğu’da; İran, Irak ve Suriye’de ve Türkiye’de olası yeni gelişmeler ve Kürt halkının daha güçlü ayağa kalkışı gibi) yarın öbür gün tersine de dönebilir...

III

Rojava’da devrimin yenilgisinden, Türkiye Kürdistanı’n da ise, yenilgi sürecine girildiğinden bahsettik. Yenilgileri salt karşı-devrimin silahlı zorla devrimi kanlı bir şekilde ezmesi, devrimci örgütlü kuvvetleri dağıtması bağlamıyla sınırlamamak; soruna daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir.

Yenilgiler her zaman beyaz terör ve silahlı karşı-devrim tarafından ezilme ve yok edilme biçiminde gerçekleşmez. Yenilgiler mücadelelere önderlik eden devrimci öncü kuvvetlerin irade kırılmasıyla temel mevzilerinden ve kazanımlarından, temel devrimci duruşlarından ve hedeflerinden vazgeçişleriyle de gerçekleşebilir. Savaştıkları egemen sınıfa, devlete karşı devrimden, devrimci çizgilerinden ve temel talepleriyle bağlı devrimci mücadeleden vazgeçiş, kazanımsız ya da kısmi taleplerle uzlaşarak devrimci mücadeleyi sonlandırma vbg. biçimlerde de gerçekleşebilir. Suriye’de ortaya çıkan yenilgi, Türkiye’de yurtsever hareketin içerisine girdiği yenilgi süreci, bu ikinci kategoriye girmektedir.

Suriye Kürdistanı’ndaki yenilgi ve Türkiye Kürdistanı’nda içerisine girilen yenilgi, “klasik yenilgiler” biçiminde şekillenmedi. Sözgelimi, bu yenilgi(ler) 1848-49 Avrupa devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905 Rus devrimi, 1923 Bulgaristan ayaklanması, 2009’da Tamil Kaplanları önderliğindeki Tamil devrimi ve devrimlerinin silahlı karşı-devrimlerle ezilmesi biçiminde gerçekleşmedi... Veya geçmiş tarihsel Kürt ulusal direnişleri ve ayaklanmalarında olduğu gibi soykırımlarla ezilerek yenilgiye uğratılmadı.

Suriye ve Türkiye Kürdistanlarındaki yenilgiler, yenilgi sürecine giriş henüz nihai yenilgiler, nihai sonuçlarına varmış gelişmeler olarak da değerlendirilemez. Her şeye karşın Kürt halkı yeniden ayağa kalkarak ulusal hakları için yeniden ileri atılma ve mücadele etme potansiyel ve dinamizmine, bazı önemli imkanlara sahip olmaya devam etmektedir...

IV

Nesnel neden(ler) ve koşulların bu bakımdan rolüne girmeden (bu başka bir makalenin konusudur) bu bağlamda öznel neden(ler) bakımından Öcalan çizgisinin bu yenilgi sürecindeki özel ve belirleyici rolünü vurgulamak gerekir. Öncesi bir yana, bir dönemeç olarak, esasen Öcalan’ın tutsaklığıyla sistematiklik kazanarak geliştirilen “İmralı çizgisi/paradigması”nda somutlaşan devrimci ulusal ideolojiden ve ulusal devrimci siyasi program ve stratejiden vazgeçişle belirlenen yönelimin altı çizilmelidir. Bu çizginin evrimleşmesi sürecinde Türkiye ve Suriye’de aldığı içerik ve biçim, geldiği yer bakımından bir tasfiye operasyonuna dönüşmüştür. Henüz her şey bitmiş değil. Mücadele devam etmektedir. Dileğimiz içerisine girilen sürecin tersine dönerek Kürt halkının ve halkların lehine gelişmesidir.

Hatırlatmak gerekir ki, yaşam ve mücadele ne devletin kırmızı çizgilerine ne de Öcalan’ın çizdiği sınırlara sığabilir. Bu yenilgilerin Kürt halkının ayağa kalkmasını önleyecek derecede ağır bir yenilgiye, yenilgilere dönüşmemesi özellikle önemlidir. Kürt ulusu ve halkı, mücadelesi büyük tehlike ve tehditlerle karşı karşıya. Bu gerçeği görmek ve süreci tersine çevirmek ve kudretli bir birleşik devrim olarak geliştirmek ise, proletarya ve halkların birleşik mücadelesine bağlıdır ve bağlı olacaktır.



4 Mart 2026 Çarşamba

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?

 

HTŞ VE SDG ANLAŞMASIYLA ROJAVA’NIN ÖZERKLİĞİ KORUNUYOR MU?


I

30 ocak anlaşması kamuoyunda değişik görüş açılarından yoğun bir şekilde tartışıldı... Biz anlaşma belgesinde yer alan maddeleri tek tek ele almayacak, bazı önemli noktaları incelemekle yetineceğiz. SDG ve Kürt halkı saygı değer büyük bir mücadele yürüttü. Ağır bedeller ödedi. Bu mücadele hala devam etmektedir. Mücadele eden hata da yapar. SDG’nin önemli hataları, eksikleri ve zaafları olmadığını düşünmek saflık olacaktır. Ancak bazı önemli noktaların aydınlatılmasına da beklemek gerekmektedir. Muhakkak ki, SDG, önümüzdeki süreçte bir muhasebe yapacaktır. Böylece daha sağlıklı eleştirel değerlendirmeler yapma olanağı da doğacaktır. Sahaya hakim olmak başka, sahaya hakim olmadan konuşmak başka bir şeydir. Sahaya hakim olamamak subjektif değerlendirmelere ve haksız eleştirilere de yol açar ve açmaktadır. SDG’nin zaaflarını bir sonraki makalemizde inceleyeceğimizi hatırlatıp geçiyoruz.

II

ABD, İsrail, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler “Paris Anlaşması”yla SDG’nin tasfiyesine onay vermekle birlikte geçmişten bu yana TC ve HTŞ’den farklı konumlanmıştır. Bu farklılığın/çelişkilerin en azaldığı kesit Paris Anlaşması’yla ortaya çıktı. Ancak Paris Anlaşması’na dayanan tasfiye politikasına karşı genelleşen Kürt direnişi söz konusu devletlerin iç çelişkilerini de keskinleştirerek yeni bir ayar verdi. TC ile söz konusu devletler arasındaki açı farkı yeniden büyüdü. Bu devletlerin TC’yi yatıştırma, SDG’nin burnunu sürterek yola getirme, HTŞ’li merkezi iktidara tabi kılarak denetim altına alma politikası, SDG’nin kaybettiği geniş alanlar ve özerkliğin aldığı ağır darbelerle “dengelendi”.

Temeli haklı Kürt direnişine dayandığı halde, ABD-AB-hattında YPG ve YPJ temsilcilerinin uluslararası bir dizi platformda diplomatik sahada “parlatılma”sı, emperyalist beklenti ve baskılarla, Rojava’yı “ıslah etme” operasyonuyla da ilgili olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Onların hesabı ne olursa olsun, Kürt temsilciler de, bu fırsatı ve olanağı kendi haklı davalarını ve kazanımlarını dünyaya tanıtmanın, desteklerini büyütmenin bir aracı olarak kullanmaktadırlar. Ve bu, doğru bir tavırdır.

III

HTŞ ile yapılan anlaşmada, HTŞ, TC hiç istemediği halde “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” ifadesi yer almıştır. Bu, Kürt direnişi ve sehildanının baskısı altında kalarak SDG’ye verilen bir taviz ve kabullenişin ifadesidir.

Ayrıca hatırlayalım; Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noël Barrot, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Almanya Dışişleri nezdinde Almanya Devlet Bakanı Serap Güler ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından yapılan ortak açıklamada (27 Ocak 2026 tarihli ortak deklarasyonda) yer alan, “Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye Hükümeti ve Suriye Demokratik Güçleri dahil olmak üzere ortaklarımızın, DAİŞ’in yarattığı tehditlerin ele alınmasında oynadığı hayati rolü de memnuniyetle karşılıyoruz.” vurgusu, Kürt halkının ve SDG’nin öz gücüne dayalı yürüttüğü mücadelenin etkisini yansıtmaktadır.

IV

İmzalanan anlaşma hakkında HTŞ ve SDG birbirini tutmayan açıklamalar yapmaktadır. Öyle ya da böyle, mesele sahadaki gelişmeler bağlamında önümüzdeki dönemde daha görünür hale gelecektir.

Anlaşmayla ilgili HTŞ’nin açıklamaları ve propagandası TC’nin ve HTŞ’nin aşırı gerici saldırgan niteliğine ve yürüttükleri psikolojik harp politikasına uygundur. Fiziki terör ve katliamcılığının yanı sıra demagoji, manipülasyon, kara propaganda TC ve HTŞ’nin başlıca silahlarıdır...

Ancak, anlaşmayla ilgili PYD ve SDG’nin en yetkili yöneticileri tarafından yapılan açıklamalar da tatmin edici değildir. Yapılan açıklamalara göre, verilen tavizlere karşın anlaşmayla (adı konmasa da) HTŞ, Rojava’nın ve SDG’nin özerkliğini esasen tanımaktadır.

Bu doğrultuda yapılan son açıklamalardan biri de PYD Başkanlık Konseyi üyesi Hediye Yusif’e ait. Yusif’in açıklamasına göre, “Bölgemizde var olan kurumlarımız özerk yapısını koruyarak, merkezi hükümetin içinde yer alacak.” (Yeni Yaşam gazetesi, 21 Şubat)

Yapılan açıklamalar olanı değil, isteneni, hedefleneni dile getirmektedir. SDG’nin anlaşma belgesine dayanarak özerklik üzerine yaptığı açıklamalar imzalanan anlaşma maddelerinde görünmemektedir. Her şey belirsiz, ortada sağa sola çekilmeden yorumlanabilecek somut bir şey de yok ya da her bir taraf belgeyi ve maddelerini kendi lehlerine yorumlamaktadır. Ortada “demokratik entegrasyon” diyebileceğimiz bir süreç yok. Ne bugün ne de yarın cihadist şeriatçı faşist çete iktidarıyla “demokratik entegrasyon” süreci yaşanmayacaktır. Son tahlilde ortaya çıkacak statüko “demokratik müzakere”, “demokratik entegrasyon” tarafından değil, sahadaki fiili kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilmiş olacaktır.

SDG tarafından (düşülen tüm ihtiyat paylarına karşın) yapılan keskin açıklamalara mesafeli durmak doğru olacaktır. Bu açıklamalar belli bir tek yanlılık taşımakta, siyasi uyanıklığı zayıflatan, liberal beklentiler uyandıran özellikler göstermektedir. 30 Ocak anlaşması nihai ve somut garantilerden uzaktır. “Garantör devletler”in garantörlüğü resmi anlaşmalara dayanmamaktadır. Her bir taraf bunun farkında. ABD Kongresi’ndeki girişimler, Münih Konferansı’nda, AB Parlamentosu’nda Kürtlerin temsilcilerinin görünür hale gelmesi, diplomasi alanındaki olumlu gelişmeler yanıltıcı olmamalı, subjektif beklentilere yol açmamalıdır. Ancak bunun böyle olmadığını ya da siyasi uyanıklığı zayıflatan ciddi bir etki gücü yaratmadığını ya da yaratmayacağını düşünmek kanımızca saflık olur. Açık ki, Kürt halkının ve savaşçılarının inanmadığı ve inanmayacağı hayaller yaymaktan ya da hayali beklentiler uyandırmaktan ısrarla uzak durulmalı, siyasi uyanıklık daima yüksek ve keskin tutulmalıdır.

“Tetikte olma”, “hazırlıklı olma” gerçeğine karşın, Paris Anlaşması’nın hemen ardından TC ve HTŞ’nin başlattığı ve ağır darbelerle sonuçlanan süreci unutmak olanaklı değil. S. Müslim’in böyle bir şey beklemiyorduk özlü açıklaması tesadüfi olmasa gerek...

Anlaşmaya dayanılarak SDG tarafından Özerklik üzerine yapılan abartılı açıklamalar pazarlıklarda el yükseltmeyi, kamuoyunu bu hedef doğrultusunda motive etmeyi, Kürt halkının sindiremediği, kabul edemediği durumu “idare etme”, moralleri yüksek tutma tutumunu yansıtıyor olmalı.

V

30 Ocak Anlaşması’nın 10 Mart 2025 tarihinde yapılan anlaşmaya göre geri bir anlaşma, ancak Hewler’de ABD dayatması ile kabul edilen ama ikinci gün Şam’da yapılan görüşmelerde general Mazlum Abdi tarafından reddedilen anlaşmaya göre çok ileri bir anlaşma olduğu görülüyor. Eğer Hewler’de ABD heyetiyle yapılan toplantıda HTŞ ile yapılan anlaşmaya bağlı kalınsaydı bu, açık bir yenilgi, Kürt kazanımlarının açık tasfiyesi anlamına gelecekti. Bu uğursuz anlaşmanın altına atılan imzanın ABD (temsilcisi leş kargası Barak) baskısının ürünü olduğu anlaşılıyor. SDG Başkomutanı Mazlum Abdi’nin ağır baskılar altında taktiksel bir manevra kapsamında söz konusu imzayı atmış olması en geçerli açıklama olarak görünmektedir bize.

TC liderliğindeki cihatçı saldırı ile “Kuzey ve Doğu Özerk Bölgesi” Rojava özerk bölgesine, SDG YPG’ye doğru daralmıştır. Özerk yapı hala varlığını korumaktadır. Yapılan anlaşmaya karşın, fiili durum budur. Kademeli uygulanacak anlaşmanın nihai kaderi, dar ve geniş anlamda mücadele eden tarafların güçlerine dayanan iradeler savaşı tarafından belirlenecektir. Her bir taraf karşı tarafın iradesini kırmayı, en fazlasını almayı, karşı tarafa en azını vermeyi, süreçten en fazla kazanımla çıkmayı hedeflemektedir. Yeni bir mücadele evresine girildiği açıktır. Meselenin çözümü niyet beyanlarıyla, tarafların birbirine güvenmesiyle değil, son derece kaygan olan bir zeminde politik, askeri, jeopolitik kuvvet ilişkileri tarafından tayin edilecektir. Bu mücadele, salt SDG ve HTŞ arasındaki ilişkiler bağlamında değil, bunu da içermekle birlikte, bölgesel ve küresel kuvvetlerle, onların stratejik ve taktik yönelimleriyle, beklenti ve yönlendirmeleriyle birlikte ele alınmak zorundadır. Kanımızca SDG yaşadığı deneyimlerin ışığında bu gerçeği daha etkin hesaba katarak yol almaya çalışacaktır. ABD-İsrail ve müttefiklerinin İran’a karşı başlattığı askeri saldırı ve savaş ve bu savaşın olası sonuçları, güç dengeleri üzerindeki derin etkileri açığa çıkmadan da Suriye’de TC, HTŞ rejimi ve Rojava’nın statüsü ve karşılıklı ilişkileri istikrar kazanmayacaktır... Bu bağlam özellikle TC, Saray bakımında özel önem taşımaktadır...

VI

Tüm tavizlere, ağır darbelere ve gerilemelere karşın, SDG (YPG) askeri gücünü korumaktadır. Bu bağlamda da ana sorun, bu koruma ve konumlanmanın HTŞ yönetimiyle (merkezi iktidar) ilişkide özerklik esasına dayanıp dayanmayacağıdır. Ki askeri özerkliğin korunmasının yaşamsal önem taşıdığı açık ve kesindir. Ayrıca bu bağlam, yalnızca profesyonel askeri güç ve yerel asayiş kurumlarıyla da sınırlanamaz; bunun da ötesinde silahlanmış halk, halkın genel silahlı örgütlenmesinin (milis) korunmasına da özel önem verilmesi gerektiği açıktır. HTŞ’nin ve TC’nin gerek SDG’nin profesyonel askeri birliklerin (tümen, tugay, yerel asayiş birlikleri) özerkliğini gerekse de sıradan halkın silahlı bir ordu olmasını kabul etmediği açıktır. Her alanda olduğu gibi özellikle bu alanlarda çetin bir pazarlık ve mücadelenin süreceği kesindir.

Özerk Bölge’nin “devlet” olan ama henüz devletleşememiş, keza henüz dinci faşist çetelere dayanan milis örgütlenmesinin ötesine geçememiş “Suriye Arap Cumhuriyeti Ordusu”na “entegrasyon”unun zorbalıkla dayatılmasına karşı SDG’nin de Geçici Hükümet’in/HTŞ’nin SDG’ye ve Özerk Bölge’ye göre entegre olmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu görevin zorlu bir mücadeleyle dayatılması ve gerçekleştirilmesi yakıcı bir görevdir. Büyük Kürt serhildanından sonra yapılan “Münih Konferansı” ve sonrasında uluslararası alanda imajı yükselen SDG’nin bu bakımdan elinin önemli ölçüde güçlendiği saptanmalıdır. Ki siyasi özerklik korunamadığı koşullarda askeri özerkliğin de korunamayacağının altı çizilmelidir. Özerkliğin siyasi, idari, askeri bir özerklik olması gerektiği; siyasi özerkliğin korunamadığı koşullarda “idari özerklik”in rejimin “vasalı” olmanın ötesine geçemeyeceği vurgulanmalıdır.

Bilindiği gibi, TC ve HTŞ’nin SDG’nin “Suriye devleti”ne ve “ordusu”na “entegre” edilmesi politikasının tek anlamı tam teslimiyet, köleleşme ve zorla tasfiye politikasıdır. Kürt hareketi bunun farkındadır. Yalnız içeride değil, dışarıya da terör ihraç eden emperyal bir teröristan cumhuriyeti olan ve başını da Erdoğan ve Saray rejiminin çektiği neo-Osmanlıcı provokasyonlara karşı özel bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğu kesindir. TC ve HTŞ’nin zamana oynayarak, yeni fırsatlar yaratarak ya da yeni elverişli koşulların oluşmasıyla elde kalmış, korunmaya çalışılan Kürt kazanımlarının dibine kibrit suyu dökmeye devam edeceğinden kuşku duyulamaz. TC’nin 30 Ocak Anlaşması’nı kabul eder görünmesi, örneğin 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, taktik bir manevradan ibarettir. Güç dengeleri şimdilik dinci faşist rejimi buna zorlamıştır. Söz konusu anlaşmaya karşın, Kobani etrafındaki TC çetelerinin ve HTŞ’nin ablukasının sürmesi, Kobani’ye bağlı 50 köyün işgal altında tutulması; TC Milli Savunma Bakanı’nın TC ordusu ve çeteleri tarafından işgal edilmiş bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması; 30 Ocak Anlaşması’na ve uluslararası alanda Kürtlerin lehine ortaya çıkan pozitif havaya rağmen baskı ve saldırıların sürmesi; TC Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şengal’e, Mahmur’a, Kandil’e, Irak’a dönük küstahça tehditleri somut durumu anlamak bakımından önemli ip uçları sunmaktadır...

Teorik olarak yanlış, politik olarak karşılığı olmayan “Demokratik ulus”, “Çağımızın, keza Orta Doğu’nun, Kürdistan’ı sömürgeleştiren ülkelerde Kürt sorunu”nun “başlıca çözüm yöntemi”nin “demokratik müzakere yöntemi” olacağı paradigmasının ütopik karakteri ve geçersizliği bilakis Suriye gerçeğinde somut ve çarpıcı bir tarzda bir kez daha açığa çıkmıştır; bunu ABD-İsrail’in başlamış olan askeri saldırıları gerçeğinde, İran’da da tanık olmaktayız... Ki TC’de devam etmekte olan “süreç”e yön veren şey de “demokratik müzakere” ilkesi ve yöntemi değil...

VII

Hatırlanırsa, 2016 yılında “Fırat Kalkanı” operasyonu ile Cerablus, Azez ve El-Bab; 2018 yılında “Zeytin Dalı” operasyonu ile Afrin ve çevresi; 2019 “Barış Pınarı” operasyonu ile Resulayn ve Tel Abyad bölgeleri işgal edilerek MİT’in tasmalı dinci faşist çeteleri (ÖSO-MSO) bu bölgelere yerleştirilmişti.

Konu babında Anlaşma’nın 14. maddesinde şunlar yazılı: “Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Afrin, Şeyh Maksud, Resulayn/ Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.”

SDG yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda bu bölgelerin Özerk Bölge’ye devredileceği ya da özerk olacağı, bazı sorunlar olsa bile buralarda da özerk yönetimlerin (“Tabii ki entegrasyon anlaşması temelinde Cizre Kantonu ve Kobanê’de oluşturulacak sistem Serêkaniye, Efrîn ve Gîre Spî için de geçerli olacak.”) kurulacağı iddia edilmektedir.

Oysa TC tarafından işgal edilmiş söz konusu Kürdistan topraklarında nasıl bir yönetimin kurulacağı da anlaşmada yer almamaktadır. Anlaşmada, “... bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.” ifadesi gerçekte “hiçbir şey” anlatmamaktadır. Lastik gibi dört bir yana çekilecek bir madde...

Bu konuda HTŞ ve TC cephesi nettir, ama SDG tarafından anlaşmaya dayanılarak yapılan açıklamalarda sanki işgalci güçler çekildikten sonra bu alanların da Özerk olacağı açıklamaları subjektiftir. Evet, dayatılması ve zorlu mücadele ile kazanılması gereken özerkliktir. Fakat HTŞ geçici yönetimiyle yapılan anlaşmada işgal bölgelerine özerklik verileceğine dair hiçbir şey yoktur. Adı “Özerk Bölge” konmasa bile, “ademi merkeziyetçi”liğe dayanan ama fiili ve yasal olarak, gerçekte özerk olacak bir çözüm ne bu bölgeler için ne de şu anki özerk bölge için öngörülmemektedir.

HTŞ’nin ve TC’nin özerkliğin tasfiyesi, şeriatçı iktidara şartsız biat karşılığında bazı kültürel hakların kabulü ile yetinilmesi politikası SDG tarafından dün olduğu gibi bugün de kabul edilmemektedir. Ana dilde eğitimin bile kabul edilmemiş olması aynı tasfiye, “en aza razı etme” dayatmasının açık göstergelerinden birisidir. Öyle Colani kararnameleriyle “Kürtler vardır, kardeşimizdir, Kürtçe Suriye’nin ulusal dillerindendir, Kürtçe seçmeli ders haline getirilecektir, Newroz ulusal bayramdır” manevralarıyla Kürtlerin aldatılacağını ya da Kürtlerin bunlara tav olacağının beklenmemesi gerektiği bizce açıktır.

VIII

Kuşkusuz ki, Kürt halkı ve SDG belirsizliklerle dolu bir gelecekle karşı karşıyadır ve bu, HTŞ için de geçerlidir. Bu olgu, yapılan anlaşmanın kaderi bakımından da geçerlidir. Suriye’de de, Orta Doğu’da da taşlar henüz yerli yerine oturmuş değildir; dahası, Orta Doğu cangılında taşlar kolay kolay da yerine oturmayacaktır... Emperyalist zorbalığa dayanan bölgesel dizayn, dönüp, dizaynı yapan ABD, İsrail, İngiltere gibi devletleri vuracak dinamikleri de büyütecektir. Her dizany girişimi ve saldırısı yeni bir başlangıç olduğu kadar dönüp sahiplerini vuracak yeni bir dönemeç ve süreci de içermektedir. Orta Doğu çok katmanlı bir krizin yapısal girdabında kıvranmaktadır. Geleneksel statüko(lar) çoktan çökmüştür. Bugün Filistin’de, Irakta, Lübnan’da, Libya’da, Suriye’de, Yemen’de yapılmış ya da yapılacak emperyalist ve siyonist dizayn, İran’ı çökertme baskı ve saldırısı, her ne kadar üstünlük şimdilik dizayıncı güçlerin lehine olsa da ve lehine görünse de bu durumun geçici olacağını görmek gerekir. Bölge ve Suriye, jeopolitik önemi, enerji kaynakları, yol ve kavşak projeleri vb. bakımından küresel güçlerin hegemonya mücadelesinin en önemli stratejik alanlarından birisidir. Bölgedeki çelişki ve çatışmaların zamana yayılmakla birlikte keskinleşeceğini, bunun bölgesel çapta dindirilemez bir istikrarsızlığı üreteceğini görmek gerekmektedir. Bu olgu, küresel ve bölgesel güçlerin keskin bir mücadele alanı olan Suriye için de geçerlidir.

Suriye’de Esad rejimi yıkılmasına, Colani liderliğindeki cihatçı HTŞ iktidara taşınmasına karşın ülkede istikrar sağlanmış olmak bir yana ülke çok katmanlı, ucu açık derin bir kriz süreci yaşamaktadır. TC ve Saray, bölgeye dönük özgün hesapları ve yayılmacılığıyla, Suriye’de ve Irak’ta işgalci provokatif saldırgan bir güç olarak bulunmasıyla bölgeyi istikrarsızlaştıran önemli bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir. Çok uluslu ve çok inançlı Suriye açık bir kimlik bunalımı yaşamaya mahkumdur. Suriye’de sular kolay kolay durulmayacaktır. SDG’de de bugünkü anlaşma ve ateşkes sürecine güvenilemeyeceğinin, yeni risklerin yanı sıra yeni imkanların da doğabileceğinin bilincindedir...

Dileğimiz SDG’nin bu süreci en az hatayla yönetmesidir. Süreç son derece büyük risklerle ve keza doğabilecek yeni olanaklarla iç içedir. Bu riskler ve olası yeni olanaklar hem TC-HTŞ hem de SDG için geçerlidir... HTŞ’nin ve TC’nin Suriye halklarının hiçbir temel sorununu çözme nitelik ve yeteneği bulunmamaktadır. HTŞ yönetimine kol-kanat açan ve kullanan emperyalist güçler için de bu geçerlidir...

Emperyalistlerle, siyonistlerle, şeriatçı gericilikle, cihadist terörist katliam çeteleri ile Suriye’ye “demokrasi” geleceği; böylece Kürt sorununun, ulusal toplulukların, azınlık inançların, siyasal özgürlüklerin demokratik çözümünün gerçekleşeceğini düşünmek son derece romantik ve gerici bir beklentilerden ibarettir. Son tahlilde her şeyi güç dengeleri belirleyecektir. HTŞ ve HTŞ’yi destekleyip kullananların laik, seküler Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Şiilerin, diğer azınlıkların haklarını tanımak ve güvenceler sağlamak gibi bir hedefi olmadığını “herkes” biliyor olmalı. Böl ve yönet taktiği hep gündemde kalmaya devam edecektir. Alevi, Dürzi, Kürt soykırımları ve soykırımcı girişimleri gelecekte olabileceklerin habercisidir...

Rojava babında ortaya çıkan son durum ve yapılan anlaşma, TC’de sürmekte olan “Süreç” üzerindeki etkisi ayrıca başlı başına değerlendirmeyi hak ediyor deyip, devam ediyoruz. Dinci faşist neo-Osmanlıcı Saray iktidarı, içeride ve dışarıdaki hesaplarını yaşama geçirmek için “süreç”i kullanmaya devam edecektir. Saray bağlaşması ve iktidarı “Buraya kadar!” deyinceye dek “süreç” devam edecektir. “Süreç”in, esasen sermaye devleti ve Saray rejimi lehine işlediği de açıkça görülmektedir...

TC ve HTŞ yönetimi bazı kültürel hakların ötesine geçebilecek her türlü Kürt kazanımına karşıdır. Aslında bu siyaset, TC’de sürmekte olan sürecin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Dinci faşist diktatörlüğün çizdiği çerçeve, “Milli Güvenlik Siyaset Belge”lerinde yer aldığı gibi “Kamusal alana özgü olmamak koşuluyla kültürel haklar”ı tanımanın ötesine geçmeyecektir. Diktatörlüğün Kürt ulusunun kolektif haklarını tanımak, anayasa katına yükseltmek gibi bir politikası da yoktur. Sarayın CHP gibi bir partiyi terörle ezme, “süreç”ten dışlama siyaseti bile tek başına devletin ve Sarayın hesaplarını deşifre etmeye yetmektedir... Faşist Bahçeli’nin Paris Anlaşması’nın hemen ardından HTŞ çetelerinin gelip Rojava dayandığı dönemde ısrarla, azgın ırkçı açıklamalar eşliğinde “Bir baştan bir başa temizlik” isteyerek Rojava’ya Kürt soykırımını dayatması “süreç”e nasıl bir rol yüklediğini de göstermektedir. Bugün “Kurucu önderlik”e övgüler dizen Bahçeli’nin (ki bu hiç de hayra alamet değildir!) yarın elinde iple sahnelerde arzı endam ederek Öcalan’ı “Terörist elebaşı”, “Bebek katili”, “Asın onu!” demeyeceğini inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir...

DEVAM EDECEK