ÖNCE DUYGULAR DEĞİL İNSAN AKLI GELMELİDİR
“Abartı Hastalığı” başlıklı yazımıza 3. bölümle devam edeceğiz. 3. bölümü belli alt başlıklar altında yayınlayacağız. Yazı dizimizin bu bölümünü, üzerinden atlanamayacak önemli siyasal gelişmeler nedeniyle gecikmeli olarak yayınlıyoruz.
“SIĞ SULAR GÜRÜLTÜLÜ AKAR.”
Objektif gerçeğin ve analizin yerine duygular, romantizme dayanan hayalcilik, romantik çağrılar ikame edilemez. Akıl gözünün yerine gönül gözü geçirilemez. “Önce insan aklı gelir. Duygu – değerli bir dürtüdür – ancak akıldan sonra gelmeli ve ona itaat etmelidir. Duygu yalnızca en açık kanıtların hizmetinde olmalıdır, çünkü kendi haline bırakıldığında kolayca ahmaklığa hizmet edebilir.” (Henri Barbusse, STALİN Bir İnsanın Gözünden Yeni Bir Dünya)
Kolayca ahmaklığa götürecek zaaflardan uzak durmak ve araya kesin bir sınır çizgisi çekmek gerekir. Ahmaklıktan gelecek çıkmaz ama tükeniş kesindir. Kolektif akla dayanan yönetim, işlerlik, işlevsellik ve öncülük tarzının yerine mesih kompleksi ve narsist kibirle yönetmek tarzı geçirilemez. İmanı değil, devrimci aklı, daha da önemlisi devrimci eleştirel aklı; kerameti kendinden menkul “büyük önderler”in iman ve akıl gücünü değil, devrimci kolektif eleştirel aklı temel almak gerekir. “İman gücü”nü, “yürek gücü”nü, duygular dünyasını komünist akılla, ideolojik donanımla, örgütsel işlerlikle, nitelikli gelişme çizgisiyle terbiye etmek gerekir. Bu da yetmez, nitelikli ideolojik, siyasi, örgütsel donanım kesintisiz geliştirilmeden de bu görev başarıyla yerine getirilemez. Nesnel hareketin ve durumun nesnel bilimsel analizi ve stratejik akla dayanan gelişme çizgisi yerini anlık başarılara, başarı görüntüsü yaratmaya, gösterişe, dar grupçu ve kısa erimli hesaplara; pragmatizme, duygusal manipülasyona, kişi ve parti kültünün inşasına dayanan mesihvari yönetim tarzına bırakırsa; duygulara hitap eden motivasyonla günü birlik başarılar peşinde koşulursa, birikimi de tüketen gettolaşmaya mahkum olmak kaçınılmazdır. Devrimci hareketimizin tarihsel deneyimi de bu olguyu net tarzda doğrulamaktadır.
Devrim ve sosyalizm davasının, devrimci iktidar kavgasının zaferi romantizmle, öncü savaşla, öncü savaş taklitçiliğiyle, kendini tatmine dönük “öncü çıkış”larla, solculuk sosuna bulanmış romantik öykünmelerle, sınıf ve geniş kitlelerden kopuklukla, romantik manipülasyonla, bir diğer ifadeyle, dar kafalı, kendiliğindenci “liderlik-öncülük”le kazanılamaz. Hele de legalize olmuş bir yapı üzerinden büyük devrimci iddialarda bulunmak korkunç bir yabancılaşmadır. Başına eklenen “devrimci” kelimesiyle “büyülü” hale getirilmeye çalışılan romantizmle (“devrimci romantizm”) devrimi yapacak devrimcilik kavranamaz. Marksizm-Leninizm, Uluslararası Komünist Hareket, devrimci romantizmi proletarya sosyalizmiyle bağdaşmayan küçük burjuva sınıfa ve ideolojisine dayanan bir akım olarak mahkum etmiştir.
Devrimci romantizmi tutkulu devrimcilikle özdeş gibi sunanlar, “biz devrimci romantizmi bu anlamda kullanıyoruz” demagoji ve manipülasyonu yapanlar ya Marksizm-Leninizm’i/Bilimsel Komünizmi kavramamışlar ya da düpedüz bilerek tahrif etmektedirler. Davaya, kavgaya, ideallere tutkulu bağlılık eğer devrimci ve Leninist aklın, bilincin, kolektif donanımın yönettiği bir tutkusuysa anlamlıdır. Devrimci romantizmle de devrimcilik yapabilirsiniz ama bu, proletarya devrimciliği değildir. Devrimci romantizmle devrimin zaferine, devrimci iktidar kavgasının zaferine yürüyemezsiniz. Kutsallık halesiyle örülmüş söyleme dayanan keskin devrimcilik ve iktidar iddiasına karşın devrimci romantizm kendine dönükle, kendiliğindencilikle, nesnel gerçeklerden kopmayla, grup mistisizmi ve narsizmiyle, idare-i maslahatçılıkla biçimlenmiştir.
Bu tablo ve değerler, küçük burjuvazinin üretimdeki ikili karakterinin ideolojide, siyasette, örgütsel yaşantıda, ahlaki ve moral değerlerde kendisini dışa vurmasından ibarettir. Devrimci romantizmin proletarya alerjisi de bu temele dayanmaktadır. Bu ikili karakter arasında oradan oraya salınanların, sallananların, savrulanların karakteri küçük burjuva karakterdir. Ve hep hatırlanmalıdır: Küçük burjuvazi ideolojik olarak burjuva ideolojisine bağımlıdır... Onun duygular (ve bilinç) dünyasındaki bir uçtan diğer uca savrulması, idealize ettiği romantik solculukla devrimi başaracağını sağa sola haykırması söz konusu nesnel gerçekle, küçük burjuvazinin politik ekonomisiyle, ekonomik-toplumsal gerçeğiyle bağlıdır. Bu bağlamda, “Marksizm-Leninizm”, “iddialı devrimcilik”, “iktidar tutkusu”, “adanmışlık” adına karşımıza çıkan şey, yarı cehalettir; yarı cehalet, cehaletin en tehlikeli ve yıkıcı versiyonudur. Çelişkiler içerisinde kıvranan ve hep kendi dar dünyasını idealize ederek meşrulaştıran bir teori ve pratik, bir zihniyet, kerameti kendinden menkul bir insan tipi küçük burjuvaziyi temsil eder. Bu biçimlenme yüzeysellikle, aşırı abartıyla, nesnel gerçekliğe yabancılaşmış ve bu yabancılaşmayı üreten doğası gereği tutuculuk ve tek yanlılıkla şekillenen tarihsel ve yapısal bir hastalığa işaret eder. Bu hastalığı temsil edenler en rafine küçük burjuva oportünistlerdir.
Bir çocukluk hastalığı olan romantizmin ve keza ilke yoksunu pragmatizmin esiri hale gelmiş kişi ve partilerin fiili gerçeği, politik gündem üzerinde etkisi olmayan bir “gelişme” hattında ifadesini bulur. Burada tanık olduğumuz şey, taktiğin stratejinin, günü birlik başarıların uzun erimli başarının yerine ikame edilmesidir. Böyle bir gelişme çizgisi, özü itibariyle Brensteincı revizyonizme ve 2. Enternasyonalci oportünizme, “Marksizm”, Marksizm-Leninizm adına Marksizm-Leninizm’i tasfiyeci temelde “modernize” etme, “yenileme” çizgisine dayanır. İlkesizlik ve pragmatizm, nesnel gerçeğin çarpıtılması her iki akımın karakteristiğidir. “Marksizm-Leninizm”e dayanılarak strateji, taktik ve karşılıklı ilişkileri üzerine zaman zaman iddialı bir şekilde yazılıp çizilenler ise, içselleştirilmemiş ya da ezberlenmiş kalıpların tekrarlanmasından ibarettir. Gerçek yaşamda karşılığı da yoktur. Burada sahnede olan ideolojik, siyasal karakter, kişilik parçalanmasıyla ve çok kimliklilikle temsil edilen karakterdir. Sözde “Marksist-Leninist” pratikte oportünist ya da oportünizmin değişik formlarına dayanan çok kimliliktir. Bu, çok kimlikli küçük burjuvazinin ve küçük burjuvanın toplumsal-maddi sınıfsal karakterinin ideoloji ve politika alanındaki yansımasıdır.
“Gürültü koparmak” gürültüyü analiz etmekten daha kolaydır. Eleştirerek işaret ettiğimiz kağıt üzerinde kalan iddialı sözlerin sınıf mücadelesinde karşılığının olup olmadığını başka yerde, büyük laflarda değil, fiili gelişme çizgisinde, öncülük iddiasının pratik-politik sonuçlarının bilimsel ve tarihsel eleştirel analiz ve sentezinde kolayca görebiliriz.
Artçılıkla şekillenmiş önderlik anlayışı, fiili durum sorunun net ve çarpıcı yanıtıdır. Taktiğin stratejinin yerine geçirilmesi, doğal olarak, stratejik hedeflerden kopmayla, sınıf perspektifinin tasfiyesiyle noktalanır. Bu tabloda öncülük iddiasının eklektik, tek yanlı, yüzeysel, duygusal manipülatif “ideolojik eğitim”e ve ajitasyona dayanan değerlendirmelerle örtülmesi ve artçı pozisyona mahkumiyet oportünizmin kaçınılmaz kaderidir. Bu “kader” Marksizm-Leninizm’i, sınıfı, devrimi yapacak devrimciliği kavramamış oportünistlerin kaderidir. Devrimcileşen, içtenlikle devrimcilik yapan insanların, kadroların bu kaderi/bariyeri yıkıp geçmesi şarttır. Söz konusu oportünizme has kader, Marksizm-Leninizm’in, devrimi yapacak devrimciliğin önündeki baş engeldir.
Altı çizilmelidir; oportünizme, tasfiyeciliğe, bürokratizme, elitizme, manipülatör zihniyet ve karaktere karşı mücadele gerek ilkesel gerekse de yöntemsel bakımından oportünizmi ikna etme perspektifi, hedefi ve yöntemiyle yürütülemez. Oportünistleri ikna etmek komünistlerin işi değildir. Oportünist tasfiyeciler küçük burjuvazinin sözcüleridirler. Oportünizm ve inkarcılıkla uzlaşanların konaklayacağı yer de aynı saflardır. Marksizm-Leninizm ilkelerden ve ideolojiden taviz verilmesini, ideolojik uzlaşıcılığı kesinkes ret eder. İlkesizlik, ideolojik uzlaşma, ideolojik oportünizm, oportünist kliklerin, hiziplerin kurduğu birlik her zaman ve her yerde Marksizm-Leninizm düşmanlığı üzerinde yükselmiştir...
Vurgulamak gerekiyor; bir yandan romantikleştirilen “büyük liderlerler” diğer yandan “iyi erler” kafasıyla ne yol açılabilir ne de doğru yoldan yürünebilir. İtaat ve biat, eleştirisiz bağımlılık proletaryanın değil tarihte hep geri sınıfların, gerici sınıfların teori ve pratiği, kültürü, yönetim tarzı olagelmiştir. Bu perspektif, pratik, alışkanlık “iddialı” tarzda üzerinde yazılıp çizilen “yeni insan”, “yeni toplum” hedefiyle asla bağdaşmaz.
”Yanılmaz”, “her zaman başarılı büyük önderler” palavrasının herkese “iyi erler olacaksınız” tasfiyeci bürokratik dayatmasıyla iç içe geçerek kaynaşması rastlantısal görülemez. Söz konusu teori ve pratik ve kadro politikası, sistematik olarak yerleştirilmiş ve alışkanlığa dönüştürülmüş olan bürokratik bağımlılık oportünizmin, Marksizm-Leninizm karşıtlığının çarpıcı ifadesidir. Bu oportünizm kendini her şeyin merkezine koyan, kendisini ayrıcalıklı ve “üst insan” gören dört dörtlük egoist küçük burjuvazinin “bilinç ve donanım”ının ürünüdür. Bilgi, bilinç, teori üretimini, “yüksek siyaset”i, “yüksek donanım”ı, “büyük yönetici”liği birkaç kişiye özgü gören bir parti yapılanması ya da ideolojik-siyasal-örgütsel çizgi, doğası gereği, genişletilmiş ve sürekliliğe dayanan yüzeysellikle şekillenir ve bu çizgi, duyguların öne çıkmasını, çıkarılmasını koşullayarak “öncü”yü artçı bataklığa ve dar kafalı fanatizme mahkum eder. Yaşanan da bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder