Translate

1 Aralık 2013 Pazar

EMPERYALİST KÜRESELLEŞMENİN PANORAMASI Emperyalist Küreselleşme ve Yeni Tip Uluslararası Kapitalist İş Bölümü II



EMPERYALİST KÜRESELLEŞMENİN PANORAMASI
Emperyalist Küreselleşme ve Yeni Tip Uluslararası Kapitalist İş Bölümü
                       II
Eski uluslararası iş bölümünde, emperyalist devletler ve tekeller, yeni teknolojilerin kullanılmasına geçişi sağladıktan sonra, eskimiş teknolojiyi geri ülkelere satarlardı. (Bunun çok iyi bilinen örneğini Türkiye’de tekstil sektörü oluşturmaktaydı.) Yeni tip uluslararası kapitalist iş bölümünde ise, yeni teknoloji ve yeni teknolojiye dayalı işletmeler, gittikçe artan oranda, bağımlı ülkelerde inşa edilen ve geliştirilen üretim merkezlerine de aktarılmaktadır. Ancak emperyalist devletler ve tekeller, bunu yaparken, hem bu yeni tip işletmeleri kendi denetimlerinde tutmaya hem de bu teknolojilerden daha yüksek teknoloji üretimi tekelini elde bulundurmaya devam ederler. Burada söz konusu olan şey, bağımlı çevrenin yeni tip uluslararası iş bölümü ve sermaye birikiminin gerekleri ve gereksinmeleri temelinde yeni tipte bağımlılık ilişkileriyle yapılandırmasıdır.
Bağımlı ülkelerde ileri teknoloji kullanan birinci sınıf fabrika ve üretimin gelişmesinin nedenlerini, artık tekeller için yerel pazarın dünya pazarı olması, şiddetlenen kapitalist rekabet ve bağımlı ülkelerde sudan ucuz gücü fiyatları, düşük maliyet, yüksek karlılık olguları oluşturmaktadır.
Emperyalist küreselleşmenin gelişmesi süreci, aynı zamanda teknolojinin de yoğunlaşması, merkezileşmesi ve daha fazla uluslararasılaşması demektir. İleri teknoloji ve son teknolojik yenilikler tekeli, tartışmasız, uluslararası tekellerin ve emperyalist devletlerin elinde bulunmaktadır. Bugün de bilimsel teknik devrimin en son ürünleri ve teknolojik kapasite esasen kapitalizmin metropollerinde yoğunlaşmıştır*. Bu tablo, ancak emperyalizm ve kapitalizmin proleter devrimle tasfiyesi ve sosyalizmin zaferiyle değiştirilebilir.
Küresel karaktere sahip ve her geçen gün daha ileri biçimler alarak uluslararasılaşan tekelci kapitalist ekonominin bugün ulaşmış olduğu düzeyde üretim, dolaşım, birikim; kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci küresel ekonomiyi temel alarak gerçekleşmektedir. “Küresel fabrika”, işte bu yeni dönemin bir olgusudur. Kökleri, rüşeym hali ta ÇUŞ’ların ilk doğuş aşamasına dek uzansa da, esasen yeni dönemin genelleşen bir olgusudur.
Yeryüzü, tekelci kapitalizmin ulaşmış olduğu tekelleşme aşamasında adeta küreselleşmiş bir fabrikalar sistemine dönüşmüştür ve bu dönüşüm hızlanarak sürmektedir. Daha fazla uluslararasılaşan kapitalist dünyada üretim, ulusal pazarın daha ileri biçimlerde bütünleştiği dünya pazarı için yapılmaktadır. Küresel fabrika, küresel kapitalist pazar için üretim yapan, uluslararası tekellerin devasa kapitalist ağına bağlı, esnekleşmenin, kuralsızlaştırmanın her biçiminin damgasını vurduğu bir fabrikalar ve işletmeler sistemini, küresel üretim zincirini ifade eder. P-M-P’ hareketinin küreselleşmiş/uluslararasılaşmış olması, bu olgunun maddi temelini oluşturmaktadır.  “Küresel fabrika”, “serbest üretim bölgelerinin” inşası uygulaması öncülünü de aşarak bir bütün yeni ekonomik yapılanmanın temel olgularından birisi haline gelmiştir. Düşen kar oranlarına müdahale etmenin, emperyalist rekabet mücadelesinde kazanma açlığının, karları azamileştirmenin ve proletaryanın direnişini kırmanın bir gereği olarak şekillenen küresel kapitalist fabrikanın yükselişi, dünya kapitalist iş bölümünün yeni ve tipik olgularından birisidir. Açık sömürgelere dönüştürülen yeni sömürge ülkeler, bu oluşumun en önemli mekânlarıdır. Düşük maliyet, yüksek karlılık olgusu yeni sömürge ülkelerin küresel fabrikanın yeni mekanları olmasının maddi temelini oluşturmaktadır. “Küreselleşme”nin gelişimiyle proletarya da daha fazla “küresel”leşti. “Küresel fabrika”ya dayanan enternasyonal yeni tipte bir sanayi proletaryası da gelişerek biçimlendi.
Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin genel bunalımı ve yapısal krizi, bu krizin derinleşen ve keskinleşen karakterinin tipik ve temel görünümlerinden biri olan (yedek sanayi işsizlik olgusunu çoktan aşmış olan) kronik kitlesel küresel işsizlik olgusu, küresel fabrikanın yükselişinde temel bir rol oynamaktadır.
Bu olgu, bir yandan kapitalizmin metropollerinde, emperyalist tekellerin “aşırı pahalı” saydığı iş gücü piyasasının baskı altına alınmasına, ücretlerin düşürülmesine, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal kazanımlarının tırpanlamasına yol açmaktadır. Diğer yandan, “çevre”de iş gücünü aşırı ucuzlatmanın ve tümden kuralsızlaştırmanın, küresel kapitalist fabrikanın hizmetine enerjik bir şekilde sürmenin dizginsiz bir aracı olmasını sağlamaktadır. Ve biliyoruz ki, geçmişten beri işsizlik olgusu, emperyalizme bağımlı ülkelerde daima daha derin ve yaygın bir olgu olagelmiştir. Kapitalizmin eski olgusu olan yedek işsizlik olgusu, “küreselleşme”nin son dalgasıyla, yerini kronik kitlesel (küresel) işsizliğe bırakmıştır. Kronik kitlesel işsizlik olgusu, en fazla da bağımlı çevrede yoğunlaşmıştır. Dünya çapında 1 milyar olan işsizin ezici oranı emperyalizme bağımlı ülkelerde yaşamaktadır.
Tekrar hatırlanmalıdır ki, tekelci kapitalizmin temel ekonomik yasası, temel itici gücü, tekel karıdır; sermayenin karlı pazarlara, sektörlere akması ve yoğunlaşması yasası, sermayenin gelişme yasalarından birisidir ve başta gelenidir. Küresel kapitalist fabrika, ÇUŞ tipi tekelci kapitalist örgütlenmenin en temel sacayaklarından birisidir. Ve karı azamileştirmenin temel araçlarından birisini oluşturmaktadır. Kronik kitlesel işsizlik olgusu, bu bakımdan ve sınıfın sendikal örgütlenmesini dağıtmanın aracı olarak da emperyalist tekellere, işbirlikçi tekel ve holdinglere olağanüstü avantajlar sunmuştur ve sunmaktadır.  Öteden beri, bağımlı ülkelerde işçi sınıfının sendikalaşma oranları emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının sendikalaşması oranlarına göre daha geri olagelmiştir. Bağımlı ülkelerde, iş gücü piyasası ezici bir oranda her türlü örgütlülükten ve iş güvencesinden yoksundur. Yeni emperyalist saldırı dalgasıyla, bu ülkelerdeki sendikal örgütlülüğe sahip olan işçi bölüklerinin sendikal örgütlenmesi de geriletilmiş, dibe vurmuştur.
Bu tablo doğru okunduğunda karşımıza çıkan temel gerçek şudur: “Neoliberal” emperyalist saldırı dalgasıyla, “merkez”de ve “çevre”de, iş ve yaşam koşulları görece daha iyi olan ve işçi sınıfının en ileri ve örgütlü bölükleri her bakımdan geriletilmiştir. “Esnek üretim”, “esnek çalışma” ve “esnek iş gücü”  politikaları en fazla bu kesimleri vurmuştur. Yeni saldırı dalgasının önünün açılabilmesi için, burjuvazinin öncelikle bu kesimle hesaplaşması kaçınılmazdı. Bu durum, örgütsüz işçi bölüklerinin zaten kötü olan iş ve yaşam koşullarının daha da kötüleşmesine ve zaten ucuz olan iş gücü fiyatının daha da ucuzlamasına yol açmıştır. Özellikle geri ve bağımlı ülkelerin işçi sınıfının en geniş kesimleri her türlü iş güvencesinden ve sendikal örgütlenmeden yoksun olduğundan zaten öteden beri “esnek” çalışmanın nesnesi durumundaydı. Bir diğer vurguyla, birinci kesimin geriletilmesi ikinci kesimi iyice geriletmiştir. İkinci kesim zaten öteden beri her türlü iş ve çalışma güvencesinden yoksun ucuz iş gücü deposunu oluşturmaktaydı. Yeni saldırı dalgasıyla işçi sınıfının bir tür ayrıcalıklı kesimini oluşturan ve “pahalı iş gücü” kategorisine giren örgütlü kesimleri özellikle hedef seçilerek ağır darbeler indirilmiş ve “esnek çalışma” sistemi kabul ettirilmiştir. Dolayısıyla, zaten ucuz iş gücü ve esnek çalışmanın öteden beri kurbanı olan işçi kesimleri, “pahalı” iş gücünün bile ucuzlatıldığı koşullarda iyice sefaletin bataklığına atılmıştır.
Evet, üretim ve sermaye, artan oranda uluslararasılaşıyor. Emperyalist sermayenin önündeki engeller bir bir yıkılıyor. Dünyamız, emperyalist sermayenin özgürce at koşturduğu bir açık pazara/çiftliğe dönüştürülmüştür. Ama aynı özgürlük iş gücü piyasası için geçerli değildir. Örneğin iş gücü, “çevre”den “merkez”e özgürce akamıyor. Aksine, nitelikli iş gücü, “beyin göçü” hariç, çevreden merkeze iş gücü akımının önüne sayısız engeller dikiliyor.
Yer küremizde, öteden beri iki ayrı iş gücü piyasası bulunmaktaydı. Bunlardan birincisini, kapitalizmin merkezlerindeki iş gücü piyasası, ikincisini ise bağımlı çevredeki iş gücü piyasası oluşturmaktaydı. Birinci iş gücü piyasasında ücretler, işçi sınıfının kazanılmış ekonomik ve sosyal hakları nispeten daha yüksektir ve bu olgu, kapitalist maliyet fiyatlarını (yani, değişen ve değişmeyen sermayeye kapitalistin harcadığı sermaye miktarını) yükselten, kapitalist karı düşüren bir özelliğe sahipti. İkinci iş gücü piyasası ise, öteden beri ucuz bir piyasadır ve kapitalist maliyet fiyatlarını düşüren, karlılığı yüksek tutan bir özelliğe sahiptir.
1950-1980 arası tarihsel kesitte, dünya çapında ücretler, iş ve çalışma koşulları işçi sınıfının lehine yükseliş eğrisi çiziyordu. 1980’lerden sonra ise ücretler, iş ve çalışma, yaşam koşulları, dünya çapında değişmeye başlayan kuvvet ilişkilerine bağlı olarak, sınıfın aleyhine gerilemeye başladı. 1974-75’lerden başlayarak, işçi sınıfının iş ve yaşam koşulları kötüleştirildi. Ücretleri, iş güvenceleri ve sosyal hakları gasp edildi. Ulusal gelirden aldığı pay sürekli geriletildi. Küresel ölçekte, hem merkezde ve hem de çevrede işçi sınıfının yoksullaşması hem nispi, hem de mutlak olarak arttı.
Uluslararası sermayenin topyekün saldırısı ve devrimci dalganın gerilemesiyle bağlı olan bu etkin ve geriletici saldırı dalgası, 90’lar sonrası doruk noktasına çıktı ve hala da doludizgin biçimde sürmektedir. Ama bu olgu, uluslararası çapta, iki tür iş gücü piyasasını ortadan kaldırabilmiş değil. Dahası, özellikle çevredeki iş gücü piyasası daha sefil biçimler, işçi sınıfının fiziki varlığını bile tehdit eden çarpıcı görünümler almıştır. İş gücünün ucuzlatılması saldırısı, bütün iş gücü güvencelerinin ortadan kaldırılmasıyla iç içe örgütlendi. İş günü, bir yandan fütursuzca uzatıldı. Diğer yandan kuralsızlaştırıldı. Kalifiye iş gücü piyasası da ucuzlatıldı.
Emperyalist küreselleşmenin gereksinmelerine bağlı olarak, uluslararası kapitalist iş gücü pazarı,  yeni tipten bir iş gücü piyasası olarak biçimlendirildi. Bu yenilik, başlıca olarak, son derece ucuzlatılmış, kuralsızlaştırılmış ve daha da küreselleştirilmiş, dünya pazarı için üreten ve yüksek kar oranlarını güvenceye alan esnek iş gücü piyasasının şekillenmesinde somutlaşmıştır. Tüm iş güvencelerinden yoksun, ÇUŞ’ların üretim ve pazarlama gereksinimlerinin daralıp genişlemesine, esnek pazarın hareketine endekslenmiş,  engelsiz ve dizginsiz bir tarzda tekellerin gereksinimlerine göre işçi alımı ve çıkarılmasına; “çekirdek işçi” olarak tarif edilen nitelikli iş gücü korunurken (ki, bu da mutlak değildir ve esneklik burada da büyük bir oranda geçerlidir), çekirdeğin hemen çevresinde yer alan iş gücünün özgürce kullanımına dayanmaktadır. Sermaye birikiminin dünya pazarı ekseninde yükselip biçimlendiği tekelci kapitalizm aşamasında, dünya iş gücü piyasası, “çekirdek iş gücü” piyasası ile çekirdeğin dışında kalan ve pek çok alt biçimlerde bölünmüş iş gücü piyasası olarak yeniden yapılanma sürecini yaşıyor. Uluslararası tekellerin azami kar yarışı ve acımasız kapitalist rekabet dünyası iş gücü piyasasını da bu temelde yeniden ve yeniden yapılandırarak ilerlemektedir. Dünya iş gücü piyasasının esnetilmesi ve ucuzlatılması bu sürecin karakteristik özelliği olarak göz çıkarıyor.   
Bugün, tam zamanlı, sürekli ve iş güvenceli çalışma tipi büyük oranda geride kalmıştır. “A-Tipik” çalışma, yani standart dışı çalışma ( part-time çalışma, çağrı üzerine çalışma, belli süreli çalışma, tele-iş türü -Tele-Work- çalışma, özel istihdam bürolarına bağlı çalışma, sözleşmeli çalışma, kapsam dışı çalışma, taşerona bağlı çalışma vb. gibi) olarak tanımlanan çalışma tipi öne çıkarak egemen hale getirilmiştir. Artık birincil, ikincil, üçüncül iş gücü grupları oluşmuş; üretimin parçalanması ve küçük parçalara ayrıştırılması istihdamın da, dolayısıyla işçi sınıfının da parçalanmasında, değişik katmanlara ve kategorilere bölünüp tokatlanmasında belirleyici faktör olmuştur
Yapısal ve küresel kitlesel kronik işsizlik olgusu ve işçi sınıfının mücadele dalgasının geriye çekilmiş olması, sergilenen direnişin ise bu saldırıları önleyecek güç ve yetenekte olmaması, güçler dengesinin burjuvazi lehine dönmüş olması ve tüm bu olguların kapitalistlere sunduğu olağanüstü avantajlar burada da belirleyici bir rol oynamıştır ve oynamaktadır.
Alman burjuvazisinin bir sözcüsünün Üretimimizi kaydırmamızın en önemli nedeni, işçi ücretlerinin F. Almanya’ya oranla çok düşük oluşudur. Geri kalmış ya da düşük ücret ülkeleri denilen bölgelerde acemi işçilik alanında ücret farklılığı yüzde 1200 düzeyindedir.” açıklaması ya da General Motors’un bir genel müdürünün bir toplu sözleşme görüşmesi sırasında sendika temsilcilerinin öne sürdüğü şartlara sinirlenerek, Bir transatlantik alıp onu fabrikaya dönüştüreceğim ve üretimi o dev geminin üzerinde yapacağım; ücretler hangi limanda düşükse gidip o limana demir atacağım tehdidi boşuna değildir ve yer küremizin bir gerçeğini çok çarpıcı bir tarzda ifade eden bir açıklama ve tehdittir. Keza, Dow Chemical Company’in Yönetim Kurulu Başkanı Carl A. Gerstacker’in, hiçbir yasayla sınırlandırılmak istemeyen, sınırsız iş gücü sömürüsünü arzu eden ve azami kar açlığı ve kudurmuşluğu içerisinde ifade ettiği ve uluslararası tekellerin özlemini de yansıtan ve Dow tekeli şahsında dile getirdiği, hiç bir millete ait olmayan bir ada satın almak istemişimdir.”, “Ve Dow şirketinin dünya merkezini işte böyle, hiçbir ulus ya da topluma bağlı olmayan bir adanın tarafsız toprağı üzerinde kurmak isterdim.” açıklaması da, aynı olgunun çok çarpıcı başka bir ifadesidir.
Konuyla ilgili çok çarpıcı ve aydınlatıcı olan bir alıntıyı yazımıza alıyoruz. “FIET” in bir raporunda şu tahlil yapılıyor:
“… ‘Günümüzde sanayileşmiş ülkeler (Dünya Rekabet Gücü Raporu’na göre) ortalama saat ücreti 18 dolar olan 350 milyon kişiyi istihdam etmektedir. Öte yandan, geçtiğimiz 10 yıl içinde, dünya ekonomisi, Çin, eski Sovyetler Birliği, Hindistan, Meksika vb. gibi geniş ve yüksek nüfuslu ülkelere girme gücünü elde etti. Böylece tümü birlikte düşünüldüğünde, ortalama saat ücreti 2 doların altında, hatta birçok bölgede 1 doların altında olan yaklaşık 1 milyar 200 milyon kişilik bir iş gücüne ulaşılmış oldu. Bu standartlar göz önüne tutulduğunda ortalama saat ücretinin 4,3 dolar olduğu Güney Asya Kaplanları bile ‘pahalı’ hale geldi. Nitekim sanayileşmiş dünya 350 milyon kişiye, saatte 6 milyar 300 milyon dolar ödemektedir. Teorik olarak, aynı iş gücü dünya ekonomisine yeni katılmış ülkelerde istihdam edilmiş olsaydı, ödenecek tutar saatte 700 milyon dolardan ibaret olurdu. Bu, dünya ekonomisinin toplumsal olarak sürdürülebilir olmasını tehdit eden global piyasanın ortaya çıkardığı sorunun can alıcı noktasıdır.” (Aktaran 95-96 Petrol-İş Yıllığı, s. 759)
Tekeller, tekelci kapitalist devletler bu vb. hesaplamaları sürekli yapmakta, esnek ve ucuz iş gücü için çılgınca yöntemlere başvurmaktadırlar. Azami kar için emperyalist devletlerin ve ÇUŞ’ların yapmayacağı çılgınlık yoktur; bu olgu, kapitalist emperyalizmin doğasında var ve var olmaya devam edecektir; ta ki yıkılana,  sosyalist dünya devrimi yoluyla mezara gömülene dek! Yukarıya aktardığımız yapılan hesaplamalara dikkat edin, orada çok çarpıcı ve irkiltici gerçekler dile getiriliyor…
Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğunda modern sektörlerdeki gerçek ücret gelirleri 1980’lerin başından bu yana % 60’tan daha büyük bir oranda geriledi. Kayıt dışı sektörlerdekilerle işsizlerin durumu daha vahim.” “Üçüncü Dünya ve Doğu Avrupa’daki ücretler (ve emek maliyeti) OECD ülkelerindekinden 70 kat düşük durumda.” (M. C.)
Özuğurlu’nun yazısına aldığı ve “merkez”le “çevre” bağlamında saat başı ücret farklılığını yansıtan şu tablo, ayrıca oldukça aydınlatıcıdır:
Ülke (1996)                 Saat ücreti(İngiliz sterlini)
Amerika                                         6.4
İngiltere                                       6.05
İtalya                                            6.01
Tunus                                            0.92
Tayland                                         0.79
Meksika                                       0.70
Türkiye                                         0.66
Filipinler                                       0.47
Bangladeş                                     0.28
Çin                                                0.24
Endonezya                                    0.23”
(Bilim ve Gelecek, “Küresel Fabrikanın Doğuşu ve Yükselişi”, s.29)
ÇUŞ’ların özellikle emek yoğun sektörleri yeni sömürge ülkelere taşıması, ünlü markaların fason ve taşeron üretimle (2000 başlarında, dünyada, taşeron işçi sayısının 200 milyon olduğu saptanıyor) yol alması boşuna değildir… (Ayrıca bkz. “Üçlü Tuzak- Industriall, www.industriall-union.org/sites, PDF)
 IMF, uluslararası tekeller, MÜSİAD, TÜSİAD Türkiye’de açlık sınırının yarısı bile olmayan asgari ücreti yüksek bulmaktadır. 20 milyon insanın yoksulluk, 10 milyonun açlık sınırının altında yaşamasına, 10 milyonu aşkın insanın kayıt dışı çalışmasına ve (gizli ve açık) 8 milyon civarında işsize karşın asgari ücret pahalı ilan edilmektedir. Keza IMF’nin, Koçların, Sabancıların, MÜSİAD’çıların, TUSKON’cuların ülke çapında asgari ücret saptanmasına son verilmesinde ısrarlı olması “neoliberal” politikalarla bağlıdır. IMF’nin, uluslararası tekellerin ve işbirlikçi sermayenin her bölgede değişik, esnek bir asgari ücret uygulanması talebini ısrarla öne sürmesi, kıdem tazminatını gasp etmeye çalışması, “Doğuyu Türkiye’nin Çin’i yapma” istek ve dayatmaları da rastlantısal değildir. Sermayenin en saldırgandan unsurlarından birisi olan eski ASO başkanı ve bugünün Ekonomi Bakanı zat-ı muhteremin, Gelin Doğu’yu Türkiye’nin Çin’i yapalım. Türkiye ihracatını arttırmak için kendi Çin’ini yaratmalıdır. Çin’de işçiler bir tabak pirinç ile mutlu olurken, bizim işçilerimizin cebinde cep telefonu ve ithal sigara eksik olmuyor.” sözleri, sermayenin hedef ve yönelimini göstermesi açısından da çarpıcıdır.
İşbirlikçi egemen sınıflar, faşist diktatörlük, Amerikancı AKP Hükümeti Türkiye pazarını emperyalist sermayeye fütursuzca açmaya, Başbakan Erdoğan’nın deyişiyle, “memleketi tüccar zihniyetiyle” yönetmeye ve “memleketi yabancı sermayeye pazarlamaya” devam etmektedir. Yabancı sermaye çekme yarışına girmiş ülkeler gerçeği de göz önünde bulundurulduğunda, ruhlarını emperyalizme satmış olan “büyük Türk büyükleri”, önümüzdeki dönemde de, Türkiye’yi, emperyalist sermayeye daha saldırganca pazarlamaya devam edecektirler.
Yukarıda aktardığımız tablo ve veriler, örneğin devasa bir pazar ama aynı zamanda dünyanın atölyesi olan sözüm ona sosyalist Çin’e yılda 70-80 milyar doları (2009 itibari ile 90 milyar dolar) bulan yabancı sermaye akışının neden(ler)ini de açıklamaktadır bizlere.
Sermaye, ekonomik ve siyasi istikrar ister ve kar oranlarının yüksek olduğu alanlara, ülkelere akar, yığılır. Çin’de ikisi de mevcuttur. Çin’in nefes aldırmaz sosyalizm maskeli tekelci kapitalist diktatörlüğü, emperyalistlerin, ÇUŞ’ların, Çin burjuvazisinin çıkarları için demoklesin kılıcı gibi Çin işçilerinin ve emekçilerinin ensesinde sallanıp durmaktadır. Bir zamanlar, Çin’in kapitalist bir ülkeye dönüşmesinin mümkün olmadığını saptayan  (daha sonra da Çin’in başından beri yeni bir sınıflı toplum, tekelci kapitalist bir ülke olduğu sonucuna varan) Mısırlı “Marksist” Samir Amin’in kulakları çınlasın; Çin’in döviz rezervinin1.1 trilyon doları ABD bankalarına, Amerikan hazine fonlarına yatırılmış durumda. 2000’lerin ilk yarısına gelindiğinde, 1978’den bu yana Çin’e giren yabancı sermaye miktarı 600 milyar doları (kimi verilere göre 1 trilyon doları) bulmuştu. Çin’in ihracatının % 55’i yabancı sermayenin ihracatına dayanıyor. Hong Kong’da aylık ücretler 600 dolar civarlarındayken, Çin’de 65 ila 100 dolar arası değişiyor ve iç bölgelere doğru gidildikçe bu miktar çok daha aşağılara düşüyor. 400 milyar dolar olan dünya tekstil pazarının yarısı (200 milyar dolar) Çin’e aittir. ABD tekstil piyasasının % 70’ini Çin ele geçirmiş bulunuyor.
Bilindiği gibi Çin, Nikson’un 1974’de Çin’i ziyaretiyle başlayan doğrudan ilişkileri sonucu ABD tarafından “özel ayrıcalıklı” bir ülke olarak kabul edilmişti. Buna karşılık dev Çin pazarı Amerikan emperyalizmine ve ÇUŞ’lara açılmıştı. Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği tarafından yayınlanmış olan bir raporda, “Yabancı Yatırımların Ekonomiye Katkısışöyle dile getirilmektedir: “Çin’de, yabancı sermayeye dayalı şirketlerin ülke ekonomisi açısından önemi son derece büyüktür. 2008 yılı sonu itibariyle 660,000 sayısına ulaşan yabancı yatırım projeleri, değer olarak sanayi üretiminin %30’unu, ulusal vergi gelirlerinin %21’ini, dış ticaretin %55’ini ve toplam ulusal istihdamın %11’ini oluşturmaktadır. Dünyanın önde gelen 500 firmasının (Global Top 500) 480’inin Çin’de yatırımı bulunmaktadır.” (Çin Halk Cumhuriyetinde Doğrudan Yabancı Sermaye Uygulamaları ve Sağlanan Teşvikler, T.C. Pekin Büyükelçiliği Ticaret Müşavirliği, www.counsellors.gov.tr/upload/CHC/yatirimlar.doc‎ )
Keza, OECD’nin Çin’le ilgili yayınladığı ilk raporunda, özel sektörün Çin ekonomisinin temel taşı konumuna geldiği, istihdamın büyük bir bölümünü karşıladığı ve Çin’in gayri safi yurt içi hasılasının yarısını gerçekleştirdiğini, Çin’de “beşikten mezara kadar sosyal güvence sisteminin” de tarihe karışıp gitmeye başladığı vurgulanıyor. Artık “sosyalist” Çin’in dolar zenginleri, dünyanın en zengin ilk yüzü içerisine girecek kadar semirmiş bulunuyor…
Emperyalist sermaye ve ÇUŞ’lar hareketli ve esnek bir akışkanlığa sahiptir. Pazarın esnekleştirilmiş olması zemininde, ucuz iş gücü ülkeleri arasında da hareketli ve esnek bir profil çizmektedir. İş gücü nerde ucuzsa ve iş gücü nerede daha çok ucuzlaştırılıyorsa anında oraya kaymaktadır. Bağımlı ülkeler arasında da “yabancı sermaye”yi çekmede kıyasıya bir rekabet var. Yabancı sermayeye en karlı ve güvenceli imkânı sunan ülke ya da ülkeler grubu, yabancı sermayenin en yıldız ülkesi ya da ülkeler grubunu oluşturuyor. Bu olgu da, bağımlı ülkelerin proletaryası ve emekçileri için yaşamı dayanılmaz hale getiriyor. Tüm fatura proleterlere, kent ve kır yoksullarına, kadın ve çocuklara, öteki emekçi kitlelere kesiliyor. Kuşkusuz ki, bu da yeni bir devrimci atılımın zeminini güçlendiriyor; böylece tekeller ve işbirlikçi hainler, kendi sistemlerinin temeline artan oranda barut fıçıları, dinamit lokumları yığmaya devam etmektedirler…
Bugün, tekstil ve hazır giyim, uluslararasılaşmanın en yüksek olduğu sektörler içerisinde yer almaktadır. 1980-85’lerden bu yana, bu bağlamda Asya kıtası öne çıkmıştır. “Tekstil üretimi Asya’da yüzde 97.7 oranında artış göstermiş, Latin, Orta ve Kuzey Amerikanın bütününde de yüzde 76.3’lük bir artış gerçekleşmiştir. Bu yıllar içinde en dramatik düşüşü yüzde 32.4 ile Avrupa yaşamıştır. 1995 yılı itibarıyla Avrupa toplam üretiminin yüzde 29’una sahipken, Asya 1980’de yüzde 27 olan payını 15 yıl içinde yüzde 44’e çıkarmıştır. Aynı dönem içinde bütün Amerikanın payı da yüzde 18’den yüzde 25’e yükselmiştir.” (M. Özuğurlu)
Metropollerden çevreye tekstil sektörünün taşınması bilinen bir olgudur. (Ki eskimiş ve aşılmış teknolojiye dayanan, kapitalist maliyet fiyatlarını yükselten, eko-sistemi vuran, çevre kirliliği yaratan demir-çelik, gemi inşa gibi vb. sanayiler de “çevre”ye aktarılmaktadır.) Ama öte yandan, ÇUŞ’lar, ki bu durum sadece tekstil sektörü ile ilgili değildir, tekstil sektörünün taşındığı ülkelerde de sabit bir konumlanmaya sahip değildirler; aksine, iş gücü nerde daha fazla ucuzlamışsa, kapitalist maliyet fiyatları nerde daha düşük ve karlılık nerde daha fazla yüksekse oraya yönelmektedirler. Örneğin, “1970’lerdeki ilk dalgada Asya Kaplanları diye bilinen Güney Kore, Tayvan, Singapur ihracatçı merkezler olarak ön plana çıkmıştır. 1985-90 arasında ise özellikle konfeksiyon üretimi radikal bir biçimde yer değiştirmiştir. Asya Kaplanları katma değeri yüksek mallarda uzmanlaşırken, dokuma ve konfeksiyon üretimi Filipin’ler, Malezya, Tayland ve Endonezya’da yoğunlaşmaya başlamıştır. 1990’lar ile birlikte ise coğrafi yer değiştirmede üçüncü bir dalga ortaya çıkmış ve üretim Bangladeş, Sri Lanka, Vietnam ve Pakistan gibi ülkelerde yoğunlaşmıştır. 1990 ile birlikte Çin de büyük bir üretim bölgesi olarak ihracatçı ülkeler arasında baş sıraya yerleşmiştir.” (M. Ö.) Bu yer değiştirmelerin temel nedeninin ücretlerin yükselmesi olduğunu UNCTAD da vurgulamaktadır. 1980-95 arası tarih kesitinde Türkiye’nin tekstil ve hazır giyim sektöründeki payı, 1980’deki payına göre 9,8 kat artmıştır. “Türkiye, 1980’e kadar ilk 30 ülke arasına bile giremezken 1995’te ihracat payını 1980’deki düzeyin 5 kat üzerine çıkartmış, yüzde 1,9’luk oranla ilk yirmi arasında yer almıştır (ILO, 2000:9,10) Nitekim 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ‘Türk giyim sanayi dünya ile entegrasyonu sağlamış rekabet içinde var olan bir sanayidir’ tespiti yapılmıştır (DPT, 2001)”
Emperyalizme bağımlı “çevre”deki işçilerin ve emekçilerin aşırı yoksullaşması olgusunun yanı sıra, özellikle 80-90’lar sonrası patlama yapan şeylerden birisi de, “merkezin çevreleşmesi”dir. Bu kavramla anlatılan şey, geri ve bağımlı ülkelerde görülen yoksulluk ve sefaletin emperyalist “refah” ülkelerinde de bir biçimde gelişiyor olmasıdır. Batı Avrupa’da yoğun bir nüfusa sahip olan Türkiyeli işçi ve emekçiler bu oluşumun daha yakın tanıklarıdırlar. “Hayalet kentler” ve Gettolar, ucuz iş gücü depoları durumundadır.  Emperyalist ülkelerde “kayıt dışı ekonomi”, “kaçak çalışma” olgusunun yaygınlaşması “merkezin çevreleşmesi”nin  tipik bir görünümünü oluşturmaktadır. Milyonlarca insan evsiz, işsiz, hemen hemen her türlü sosyal güvenceden yoksun, açlığın, fuhuşun, uyuşturucunun, mafyanın, kültürel dejenerasyonun batağında acı çekmektedir. Örneğin, İngiltere’de 1970’lerin ortalarında tekstil ve konfeksiyon sektörlerinde çalışan işçi sayısı 1 milyon civarındayken, bu sayı 1990 sonlarında 370 000’e düşmüştür; “Londra ve Manchester gibi büyük kentlerde de büyük ölçüde göçmen işçilerin istihdamına dayanan taşeronluk ilişkilerinde bir patlama yaşanmıştır.”
Emperyalizm ve bağımlı ülkeler ilişkisinde, ekonomik ilişkiler sisteminin emperyalizm lehinde düzenlenmiş olması öteden beri süregelen bir olgudur. Her aşamada uluslararası kapitalist iş bölümü bu eksende şekillenmiştir. Bu eşitsizlik, emperyalist dünya sisteminin özünü oluşturur. Kapitalizmin emperyalizm aşamasında bu eşitsizlik çok daha çarpıcı bir olguya dönüşmüştür. 75-80’ler sonrası uygulamaya giren “serbest piyasa modeli” ile bu eşitsizlik daha da keskinleşmiştir. Burjuva liberal, postmodernist sahte propagandanın aksine tarihin hiçbir döneminde eşitsizlik bu kadar güçlü, keskin, derin ve kapsamlı olmamıştır.
“1960 yılında dünya nüfusunun en zengin % 20’si ile en yoksul % 20’si arasındaki fark 1’e 30 idi; bu fark bugün 1’e 82’ye çıkmış durumda.” Dünyanın en zengin 3 adamının servetinin değeri 48 ülkenin yıllık gelirine eşittir. Kara Afrika gözden çıkarılmıştır.  Dünyanın en yoksul 25 ülkesinden 20’si Afrika’da bulunmaktadır. Bir BM raporuna göre, dünyanın en zengin 358 kişisinin geliri, dünya nüfusunun % 45’inin gelirine eşit. Dünyanın en zengin 225 kişisinin serveti, 2,5 milyar insanın toplam gelirine eşit. ABD Nüfus Referans Bürosu’nun yaptığı bir araştırmaya göre, dünya nüfusunun yarısından fazlası, % 53’ü (3 milyardan biraz fazla insan) günde 2 dolardan daha az bir parayla yaşıyor.1 milyar insan işsiz ya da istihdam dışı. 600 milyon işçi, her türlü sosyal güvenceden yoksun “kayıt dışı “ çalıştırılıyor. 250 milyon çocuk işçi çalıştırılıyor. En güvencesiz ve fakir kesimi ise kadın ve çocuk işçiler oluşturmaktadır.1 milyar insan açlık çekiyor. 3 milyar insan günde 2 doların altında bir ücrete talim ediyor. 1 milyar 300 milyon insan ise 1 dolar dahi harcayacak durumda değil. Dünya çapında askeri harcamalar 2011 yılı sonu itibari ile 1.7 trilyon dolardır. “Bu askeri harcamalar toplamı 155 ulus devlete aittir.” (ORAN Orta Anadolu Kalkınma Ajansı, TR72 Bölgesi –Kayseri, Sivas, Yozgat- Savunma Sanayine Yönelik İmalat Sanayi Raporu, Ağustos 2013 ANKARA, s. 9, www.oran.org.tr/.../TR72_Savunma_Sektoru_Imalat_Sanayi_Raporu.pd..) 2011 yılı itibari ile tek başına Amerikan emperyalizminin askeri harcamaları ise 682 milyar doları bulmaktadır. Örneğin, açlık sorunun dünya çapında acil çözümü için gerekli para miktarı sadece 25-30 milyar dolardır. Oysa sadece Batı Avrupa’da parfüm kullanımına harcanan yıllık para miktarı, 2011 itibari ile,  42 milyar dolardır.
2009 itibari ile ABD’de 37 milyon insan aç, 1.7 milyon evsiz, 45 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 47 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi yok. 15 milyon işsiz bulunuyor, ki gerçek rakamların daha yüksek olduğundan ise kuşku duymaya gerek yok. ABD’de “kemer sıkma” ve “tasarruf” politikası gerekçe gösterilerek belli güvencelerle bakımını devletin üstlendiği deliler sokağa salıverilmiştir. AB’de 80 milyon kişi yoksul, 24 milyonu ise işsiz.
Bütün olgular, “küreselleşme”nin, “globalizm”in, “neoliberalizm”in, “bilgi toplumu”nun insanlığa ve “çevre ülkeleri”ne de hizmet ettiği propagandasının sahte ve gerici karakterini açıklıkla gösteriyor. “Küreselleşme”nin nimetlerinden en iyi yararlananlardan biri Soros’tur. “Filozof” ve “hayırsever” Soros’un açıkça söylediği gibi, “küresel kapitalist sistem, eşit olmayan bir oyun sahası üretmiştir. Zengin ve fakir arasındaki uçurum açılmaktadır.” “Maalesef bugün hakim olan küresel mali yapı daha az şanslı olana pratik olarak destek sağlamamaktadır.” “Kapitalist sistemin merkeziyle çevresi arasındaki ilişki tamamen eşitsizdir.” Ayrıca, “Genellikle merkezdeki küçük bir karışıklık çevrede bir krize dönüşür.” “Egemen devletler sistemdeki vanalar gibi hareket ederler.”
J.B Foster’in kitabına aldığı şu tablo da “küreselleşme”nin gelir dağılımını daha da eşitsiz hale getirdiğini yansıtan verilerden birisini oluşturmaktadır.

                      Tablo 2

Dünya Gelir Dağılımı: Nüfus ve Gelirin Toplam Yüzdesi
Gelir ya da tüketimin Yüzdelik Payı
 Dünya toplam yüzdesi                      Dünya geliri toplam yüzdesi
                                   1988                           1993
En düşük:% 10    0.9                               0.8
En düşük:% 20   2.3                               2,0
En düşük: % 50              9.6                               8,5
En düşük : % 75          25.9                             22.3
En düşük : %85           41.0                             37.1
En yüksek : %10          46.9                             50.8
En yüksek : %5            31.2                             33,7
En yüksek : %1               9.3                              9.5”


Yukarıdaki tablo üzerine Foster şu bilgileri de verir:
“Dikkat edilirse 1993’de en üst yüzde 5’lik dilim en alttaki yüzde 75’lik dilimi çok çok aşan bir gelir payına sahipken ve bu pay giderek en alttaki yüzde 85’lik dilimin payına yaklaşırken, 1993’de en tepedeki yüzde 1’lik dilimin dünya gelirinin en alttaki yüzde 50’lik diliminden daha fazlasını (yüzde 9,5) aldığı gözükmektedir. (Milanoviç veriyi, burada gösterildiğinden daha ayrıntılı biçimde araştırmış ve en tepedeki yüzde 1’lik dilimin bu dünyadaki insanların en alttaki yüzde 57’yle aynı gelire sahip oldukları sonucuna ulaşmıştır.” (Emperyalizmin Yeniden Keşfi, s. 70-71)
Bu tablo, emperyalist kapitalizmin, emperyalist küreselleşmenin, ÇUŞ’ların hegemonyasının tablosudur…
Doğrudan sermaye yatırımlarından da en büyük payı “çevre” değil, “merkez”  almaktadır. Konu hakkında aşağıdaki tablo da durumu açılamaktadır:

                    “Tablo 4. Doğrudan Yabancı Yatırım Yüzdeleri

                                   1967                1973                1980                1989
                                Dağılım                                      Yüzdesi
  Gelişmiş ülkeler      69.4                   73.9               78.0                 80.8
  Gelişmemiş ülkeler  30.6                  26.1              22.0                 19.2

Toplam                    100.0                 100.0               100.0               100.0”

(H. Magdoff, Küreselleşme ve Yaklaşan Sosyalizm, s. 19, Kalkedon yay.)

Bu tablo, aynı zamanda “merkez” ülkelerinin sermaye ihracatçısı ülkeler olduğunu, sermaye ihracı tekelini elinde tuttuklarını ve “çevre”nin “merkez”e bağımlı olduğunu da açıkça yansıtmaktadır. Bu tablo, aynı zamanda uluslararası yeni tip işbölümünün belirleyicisi ve biçimlendiricisinin “merkez” ülkeleri olduğunu ve olmasının da kaçınılmaz tarihsel ve güncel bir olgu olduğuna da işaret etmektedir.
Aşağıda yer alan tablo da “merkez” ve “çevre” ekonomileri arasındaki ilişkilere, keskin eşitsizliğe ışık tutmaktadır.

          “Tablo 9: Gelişmiş ve Gelişmemiş Piyasa Ekonomileri Arasındaki Uçurum
Gelişmemiş Ülkelerin Kişi Başına Düşen GSYİH’nın Gelişmiş Ülkelere Kıyaslaması
Tüm Gelişmemiş                                              1960              1970              1987
Piyasa Ekonomileri                                            8.7 %            7.4%               6.1%
Afrika (a)                                                          6.9                 5.6                 3.5
Latin Amerika (b)                                            22.2               17.9                12.5
Petrol üreticileri                                               31.3                 26.3              12.0
Diğerleri                                                          20.0                 15.3              12.7
Asya-Ortadoğu                                               16.7                 14.9              19.7
Petrol üreticileri                                               18.9                 16.7              27.8
Diğerleri                                                          15.2                 13.5              11.8
Doğu ve Güneydoğu Asya                                5.3                   4.5                 3.8

(a) Güney Afrika dahil edilmemiştir.
(b) Karayipler dahildir.”
Kaynak: (a) BM’nin 1960 bilgilerinden hesaplanmıştır. Ulusal Rakamsal İstatiksel <yolloıo, 1974, cilt III, (b) Ulusal Rakamsal İstatikler: Temel Taplamların Analizi. 1987” (age,  s. 34)”

“Periferi” daima kapitalizmin anavatanlarına bağımlı olagelmiştir. Emperyalist dünya sistemi, aynı zamanda söz konusu bağımlılığın maddi temelini oluşturur ve bu bağımlılığı yeniden ve yeniden üretir. “Tüm gelişmemiş ülkelerin” kişi başına düşen GSİH’nin “gelişmiş ülkelerin” kişi başına düşen GSYH’nin 1960’da %8.7’sine tekabül ederken, 1970’de %7.4’e, 1987’de %6.1’e gerilemesi söz konusu olguyu, açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
J.B. Foster’in kitabından aldığımız şu tablo da gerçeği yansıtan bir diğer veridir.
                                                                                                                                                  “Tablo 1: Kişi Başına Gelir Artışı Büyüme Oranları Ortalaması, OECD ve Gelişmekte Olan ülkeler (a)
                                                       1960-1979                      1980-1998                 
 OECD(b)                                               3.4                                1.8
 Gelişmekte olan ülkeler (c)                  2.5                                0.0”
(Emperyalizmin Yeniden Keşfi, s. 237)

Bu tablo, hem OECD’yi oluşturan ülkelerle “gelişmekte olan ülkeler” arasındaki eşitsizliği yansıtmakta, hem de, “küreselleşme” sürecinin giderek atağa geçtiği tarihsel kesitte kişi başına gelir artışı büyüme oranlarının düştüğünü göstermektedir. Ama bu süreç, kapitalizmin mutlak yasası olan bir tarafta zenginliğin, diğer tarafta yoksulluğun korkunç bir şekilde birikerek geliştiği bir süreç olmuştur. Yukarıdaki tablo da 70’lerden sonra kapitalist emperyalizmin teknolojik temeldeki yenilenmeye karşın bir durgunluk eğilimine saplandığını da gösteren verilerden birini oluşturmaktadır.
Dünya nüfusunun yüzde 40’ının elektriksiz olduğu, yüzde 65’inin hiç telefon kullanmadığı bir dünyada yaşıyoruz hala. “Gerçekte internetin pazara sunulması, gelişmiş ülkeler (özellikle de ABD) ile diğer ülkeler arasındaki eşitsizlikleri arttıracaktır. 1996’da gelişmiş ülkelerdeki internet kullanımı sadece %4 iken, Web kullanıcılarının nerdeyse %75’i ABD’lidir.” Hala dünya nüfusunun sadece %3’ü bilgisayara sahip. Bu vbg. nimetlerden yararlananlar da “gelişmiş ülkeler”, bu ülkelerin de daha ziyade zengin kesimi.
Dünya Bankası’nın 2010 yılında yayınladığı verilere göre, düşük gelirli ülkeler grubundaki nüfus toplam dünya nüfusunun % 12,5’şini oluşturmasına karşın toplam dünya gelirinden aldığı pay sadece % 0,7’dir, yani % 1’i bile bulmamaktadır. Buna karşın toplam dünya nüfusunun % 16,5’ini oluşturan yüksek gelir ülkeler kategorisinde yer alan grup toplam dünya gelirinin % 71,6’sını almaktadır. Orta gelirli ülkeler grubu ise, toplam dünya nüfusunun % 71,0’ını oluşturduğu halde gelirden aldığı pay, % 27,6’dır.
Tablo bu işte!
İşte “Hür dünya”, “Bilgi Toplumu” dünyayı böyle “özgürleştiriyor”. Bir zamanlar “vahşileri” kitlesel olarak kılıçtan geçirip Hıristiyanlaştırarak cennete kazandırdıklarını iddia ediyorlardı. Sonra aynı sömürü, sömürgecilik, vahşet “barbarları” uygarlaştırma “misyon”u ile kılıflanarak pratikleştirildi. Daha sonra aynı vahşet ve soygun “hür dünya”nın önderliğinde “insanlığı, uygarlığı”  “büyük şeytan”, “ düşman”, “barbar” “demir perde ülkelerinden kurtarma” demagoji ve manipülasyonu ile kamufle edilmeye çalışıldı. Bugün de aynı saldırganlık ve yıkım “insanlığı, insanlığın baş düşmanı terörizmden kurtarma” ve “özgürleştirme”, “terörizme karşı sonsuz savaş” neofaşist saldırganlığı ve demagojisiyle yürütülmektedir.
Açık ki tekeller, kapitalist ve emperyalist dünya sistemi ve Amerikan emperyalizmi dünyayı kan ve ateşe boğmaya devam etmektedir. Açık ki kapitalizmin ve emperyalizmin, Yankee emperyalizminin proletarya ve halklara, insanlığa sunduğu temel şey, vahşi bir cehennemdir.
Yukarıdaki karanlık tablo, kapitalist ve emperyalist dünya gerçeğinin küçük evet sadece küçük bir parçasıdır. Emperyalizm, ÇUŞ’lar insanlığı barbarlık içerisinde yok oluşa sürüyor. Evet, dünyamızın gerçek ikilemi şudur: Ya barbarlık içinde yok oluş ya da sosyalizm/komünizmin zaferiyle kurtuluş! Başka bir yol yok! Orta bir yol yok! Orta yoldan, “üçüncü yol”dan vb. bahsedenler emperyalizmin bilinçli savunucuları, devrimin, sosyalizmin, halkların ve proletaryanın bilinçli düşmanlarıdır.
Bilimsel ve teknik devriminin en ileri kazanımlarının sadece ve sadece azami kar yasasının gereksindiği ölçeklerde kullanıldığını biliyoruz. Dolayısıyla buluşların ve bilimin daha ileri sıçrayışları bakımından tekellerin eli altında gizli olan verilerin, bilgilerin vs. sadece küçücük bir kısmını bilebilmekteyiz. Emperyalistler arası amansız rekabet ve azami kar hırsı, kaçınılmaz olarak, teknik gelişmeleri yaratıyor. Ama emperyalist devlet ve tekeller, sadece kendi azami kar amacına hizmet ettiği oranda yeni tekniğin kullanılmasına izin vermektedirler. Dolayısıyla teknik gelişmeyi frenleme, geciktirme, bir dizi bilimsel ve teknik buluşu satın alarak çekmecelere kilitleme eğilimi de tekelci kapitalizme içselleşmiş bir olgudur. Emperyalist tekelci kapitalizmin bu bakımdan da çürüme eğilimi bugün çok daha derinleşerek kapsamlılaşmış durumda.
Lenin’in vurguladığı gibi, “bütün tekeller gibi, kapitalist tekel de şaşmaz bir biçimde bir durgunluk ve çürüme eğilimine yol açar. Tekel fiyatlarının, geçici olarak bile sabit tutulması, bir noktaya kadar, ilerlemedeki itici öğeleri yok eder, bunun sonucu olarak da bütün ilerlemeleri frenler. Ayrıca, teknik ilerlemeyi yapay olarak frenleme yolunda ekonomik bir takım olanaklar da doğurur. Bir örnek verelim: Amerika’da Owens adında biri, şişe yapımında devrim yapacak bir makine icat etmişti. Alman şişe fabrikatörleri karteli, Owens’in patentini satın aldı; ama kullanacağı yerde çekmeceye atıp sakladı. Elbette, bir tekel, kapitalist rejimde, dünya pazarındaki rekabeti tümüyle ya da uzun süre bir süre için ortadan kaldıramaz (ultra emperyalizm teorisinin saçmalığını kanıtlayan nedenlerden biri de budur). Kuşku yok ki, üretim giderlerini azaltma ve uygulanan teknik düzeltme işlemleriyle karı artırma olanağı, bir takım değişikliklere yol açmaktadır. Ancak tekellere özgü o durgunluk ve çürüme eğilimi işlemeye devam etmekte, bazı ülkelerde, bazı sanayi dallarında, bir zaman için üste çıkmaktadır.” (Emperyalizm, açL., s.112-113)
Konuyla ilgili bir örnekte biz aktaralım “Evrensel Soygun” kitabından:
Son bir neden olarak büyük şirketlerin bazen kar arzusu kadar güçlü olabilen bir istikrar ve güvenlik arayışı vardır. Bu nedenle, özellikle büyük yatırımların yapılmış olduğu mevcut teknolojileri tehlikeye sokacağa benzeyen yüksek riskli projeler yüksek yöneticilere hoş gelmez. Halen pazarlamakta oldukları teknolojilerin kısa sürede geçersiz hale gelmesine katkıda bulunmaya itecek bir neden(leri) yoktur onları(n). Şirket hayatının bu gerçeği, 1962 yılında neredeyse hiç egzoz gazı çıkarmayan gaz türbinli motoru imal edebilecek durumda olan Chrysler’in klasik yüksek kompresyonlu motorun daha büyük ve daha egzoz çıkaran tiplerini tercih etmesini açıklamaktadır. Evrensel oligopollar her yıl teknolojik ilerlemeleri hasıraltı etmek için önemli miktarlar yatırmaktadırlar; tehlikeli görülen buluşların patentleri satın alınarak, belki de sonsuza dek, şirketin dosyalarında depolanmaktadır. (1970’de General Motors, Ford ve Chrysler 17 yıl boyunca hava kirlenmesini önleyici aygıtları piyasaya sokmamak için komplo kurduklarını itiraf etmişlerdir.)” (s. 456) 
Durgunluk ve çürüme eğilimi, günümüz tekelci kapitalizminin de karakteristik bir özelliği olmaya ve üretici güçlerin özgürce gelişimini önlemeye ve artan oranda önlemeye devam etmektedir…
Uluslararası iş bölümünde, emperyalizmin bağımlı ülkeleri sömürmesinin biçimlerinden birisi de çevre”den metropole doğru yönlendirilen “beyin göçü”dür. Emperyalist devletler ve tekeller, bu yöntemle, özellikle bağımlı ülkelerin en nitelikli/yetişmiş kafa emeğini, göreli olarak daha yüksek ücret ve daha yüksek bir yaşam tarzı sunma yoluyla kendilerine çekerler. Bilim insanlarının istediği ve özlediği araştırma, inceleme, yeteneklerini geliştirme ve yaratım faaliyetleri için elverişli ortamlar arama gerçeğini de sömürerek kalifiye kafa emeğini kendi gereksinmeleri temelinde istihdam ederler. Böylece bu yöntemi, metropollerde daha pahalıya mal olan kafa emeğini ucuzlatmanın bir aracı olarak kullanırlar. Ucuza elde ettikleri kafa iş gücü aracılığıyla da iş ve üretim verimliliğini, karlılıklarını yükseltmiş olurlar. Bağımlı ülkelerin yetiştirdiği kalifiye beyinleri, masrafsız ve kolay yoldan kendilerine çekerek de bu ülkelerin iktisadi gelişmesini zayıflatırlar.
ÇUŞ’lu tekelci kapitalizm döneminde, beyin göçü olgusu, yeni koşullara bağlı şekillenmektedir. Bu değişiklik, dünya pazarını temel alan ÇUŞ’ların, beyin göçünü esnek, daha kolay ve aktif bir şekilde örgütlemesine, kapitalist rekabetin bu alanda da keskinleşmesine, beyin göçü kapsamında devşirilen kalifiye kadın ve erkek kafa iş gücünün gezegenin neresinde gereksinim duyuyorlarsa orada konumlandırılmasına dayanmaktadır. Ki kapitalist dünya ekonomisinin geldiği noktadaki gereksinimleri, iş gücü içerisinde kalifiye iş gücünün önemini yaşamsal kılmıştır.
Esnek kapitalist birikim tarzına bağlı olarak, bu kategorideki iş gücü, ÇUŞ’lar nerde örgütlüyse, ÇUŞ’ların gereksinimi neredeyse orada mevzilendirilmektedir. Yani çevreden metropole doğru örgütlenen “beyin göçü” biçim değiştirerek sürmektedir. Beyin göçünün büyük önemine karşın, ÇUŞ’lar, bugün ulaştıkları kudret sayesinde, bu kategorideki iş gücünü de esnekliğin işlevlerine bağlı olarak ele almaktadırlar. Bu kesimin dar bir kategorisi hariç, geniş kategorisi esnek kapitalist birikim saldırısı ve araçları karşısında, pazarlık gücü bakımından dünden daha güçsüz pozisyonda bulunmaktadır. En elit kesimleri burjuva devlet ve tekellerle iyice kaynaşmaktadır. Ama küresel kronik kitlesel işsizlik olgusunun, esnek çalışma standartlarının baskısı, alıştıkları görece iyi yaşam tarzını kaybetme korkusu bu kesimlerin daha geniş ya da önemli bir bölüğünün artan oranda kapitalizmle, emperyalizmle, ÇUŞ’larla kaynaşmasına yol açmaktadır.
Bu kategoride yer alan insanlar, çelişkisiz bir bütünü oluşturmamaktadır. İlerde gelişecek devasa mücadeleler, bu kesimde de parçalanmalar yaratacak, özellikle bilim insanları saflarında “aydın onuru”nu, “bilim onuru”nu, bilimin “insanlık dışı amaçlarla”, acımasız ve yıkıcı bir tarzda azami kar amacıyla kullanılmasına karşı çıkacak bireyler ve belli kesimler çıkacaktır. Bu gerçeği sadece geçerken hatırlatmak istedik.
Lenin’in son derece uzak görüşlülükle saptadığı gibi, emperyalizm sadece var olan, hazır kaynaklarla yetinmez, o olası kaynakları ve olası karlı alanları da araştırır, yaratır, bulur, kullanır. İnsan genemonun şifrelerinin aşağı-yukarı çözülmüş olması, kök hücrenin kullanımının ilaç ve sağlık sanayinin birkaç devi için nasıl karlı bir alan açacağı ve açtığı üzerine hepimiz düşünebiliriz... Şimdiden ürettikleri, üretebilecekleri veya yakında üretilecek olan insan organlarının patent hakkını almak için kendi hükümetlerine başvuran şirketler var… Uluslararası tekeller uzayı da paylaşmaya başlamıştır. Örneğin, ABD ve ÇUŞ’lar, askeri önem ve hedefler bir yana, dünyanın uydusu Ay’ı, Mars gezegenini ve dev astroitleri nasıl kar kazanmanın aracı haline getirebileceklerinin, Ay’da ve astroitlerde bulunan hammaddelerin, madenlerin nasıl ucuza dünyaya taşınabileceğinin veya uzayda işleyerek “insanlığın hizmetine” nasıl sunabileceklerinin vb. çalışmalarını yapmaktadırlar. Tabii ufukları yalnız Ay’la sınırlı değil… Bu modern barbarlar sürüsü, bugün olanaklı olmayanın yarın olanaklı hale gelebileceğini bilecek kadar da zeki ve deneyim sahibidirler. Eh ne de olsa dünyadaki bilim ordusu, en gelişkin teknolojiyi kullanan ve sürekli yetkinleştirilen laboratuarlar vb. ellerinin altında… Ve tek amaçları da azami kardır.
Açık ki, proleter devrimle yok edilmedikçe, emperyalizm gezegenimizden sonra uzayı da “Şehr-i Kufran” haline getirecektir; ki, bu yola zaten çoktan girilmiştir bile…

*Emperyalist dünya sisteminin temel gerçekleri ve işleyişleri içerisinde, eşitsiz gelişme yasasıyla bağlı olarak, “çevre”den “merkeze” geçişler/sıçrayışlar olanaklıdır ama böyle de olsa, bu, sınırlı bir olgudur ya da görece bir olgu olabilir. Bu bağıntıda zamanla bazı bağımlı ülkelerin (“çevre”den) “sınıf” atlayarak “merkez”e geçmesi, ileri teknoloji de üretmesi ve geliştirmesi olanaklıdır.

23 Kasım 2013 Cumartesi

EMPERYALİST KÜRESELLEŞMENİN PANORAMASI Emperyalist Küreselleşme ve Yeni Tip Uluslararası Kapitalist İş Bölümü I



  EMPERYALİST KÜRESELLEŞMENİN PANORAMASI
Emperyalist Küreselleşme ve Yeni Tip Uluslararası Kapitalist İş Bölümü
                              I
Toplumsal üretici güçlerin dünya ölçeğinde gelişimi P-M-P’ hareketinin dünya ölçeğinde gerçekleşmesini sağlamıştır. Uluslararası tekeller bu olgunun ifadesidir. Uluslararası tekeller, dünya pazarını temel alan tekellerdir. Bu olgu, zamanını doldurmuş olan eski tip uluslararası iş bölümünün tasfiyesi temelinde yeni tipte bir uluslararası iş bölümünün doğuşu ve gelişimiyle, giderek hegemonyasını kurmasıyla el ele gelişmiştir. Burada söz konusu olan şey, köklü bir yapısal değişimdir.  P-M-P’ hareketi artık dünya pazarını temel alarak pratikleşmektedir. Yeni tip uluslararası iş bölümü bu temel gerçeğe göre biçimlenmiştir. “Merkez” ve “çevre” ilişkisi bu olguya göre yeniden yapılanmıştır. Sürece damgasını basan uluslararası tekellerdir. Yeni tip kapitalist birikim tarzı da yeni tip uluslararası iş bölümünün gerekleriyle şekillenmiştir. Yeni sermaye birikimi stratejisi (“neoliberalizm”, “serbest piyasa ekonomisi”) hem bu olguların bir ürünü, hem aracı, hem de ÇUŞ’lu tekelci kapitalist sürecin kendi nesnel temelleri, hareket yasaları ekseninde daha yüksek bir uluslararasılaşma düzeyinde yoğunlaşıp yaygınlaşmasının somutlaşmış ifadesidir.
Sermayenin birikim tarzı/biçimi/modeli, tek bir modele/biçime oturtulamaz ya da bağlanamaz. Her koşulda ve tarih kesitinde sermaye birikiminin özünü/içeriğini, artı değer üretimi, artan oranda artı değer gaspı oluşturur. Sermaye, her durumda birikmiş artı değerdir, artı değer üreten nesnel bir ekonomik kategoridir. Burada kavranması ya da bilince çıkarılması gereken temel şey şudur:  Sermaye birikiminin özü/karakteri sermaye birikiminin biçimini de belirler ve şekillendirir. Bu biçim ya da model, koşullara göre değişebilir. Ama sermaye birikimin içeriği, yani birikmiş artı değer, yani artı değer üreten sermaye nesnelliği olarak hangi biçimleri alırsa alsın, varlığı ve gelişmesini korur. Yoğun ya da yaygın birikim biçimleri alması bu temel karakteristik olguyu değiştirmez. Çünkü kapitalist üretim tarzı artı değer ve kar üretim düzenidir. (Kuşkusuz ki emperyalizm çağında belirleyici olan azami kardır…) Dolayısıyla, içerikle modeli birbirine karıştırmamak, aralarındaki diyalektik ilişkiyi anlamak ya da bilince çıkarmak gerekir. Örneğin, başlıca olarak artı değer üretimini ulusal pazarı esas alarak üreten ama uluslararası pazarda sömürü yapan bir tekelci kapitalist tarzla, uluslararası pazarı temel alarak artı değer üretimi yapan uluslararası tekelci kapitalist tarz/biçim herhalde aynılaştırılamaz ve aradaki çok önemli, bazı temel farklılıklar gözden kaçırılamaz. Örneğin, “Keynesçi” birikim tarzı ile “Fiedmancı” birikim tarzı bir ve aynı tarz olmasa gerek. İkisinde de sermaye birikiminin özünü oluşturan olgu, sermaye birikiminin artı değer gaspına, azami kar yasasına dayalı kendisini genişleterek üretmesidir. Ama açık ki, bu gaspın aldığı modeller/biçimler farklıdır.
Kapitalist birikim modelleri, sermayenin hareketinin gereksinmeleriyle bağlı değişir. Lenin’in de vurguladığı gibi, kapitalist üretim sürekli bir hareket, değişme ve gelişme yaşamaktadır. Bu değişmeler yalnız ulusal değil aynı zamanda ve özellikle de uluslararası değişikliklerle karakterizedir. Çünkü kapitalizmde iç pazar “özellikle” de dış pazara, uluslararası pazara sıkı sıkıya bağımlıdır. Kapitalist üretim tarzı, doğası gereği, uluslararası karaktere sahiptir ve pazar için üretimdir. Uluslararası karaktere sahip ve gün geçtikçe daha fazla uluslararasılaşan kapitalist üretim tarzı ve özellikle onun en üst ve son aşaması olan tekelci kapitalizm aşaması üretici güçlerin özgürce gelişmesinin önünde bugün çok daha keskin bir engele dönüşmüş olmasına, tekelci kapitalizme özgü aşırı çürüme ve asalaklığının derinleşmesine karşın, hala üretim ve sermayedeki yoğunlaşma ve merkezileşmeyi artan oran ve hızda uluslararasılaştırmaya devam ediyor. ÇUŞ’lu tekelci kapitalizm düzeyindeki uluslararasılaşma henüz evriminin “başlarında” sayılır ve bu süreç, kendi içersindeki iniş ve çıkışlarıyla birlikte, hala devam etmektedir. ÇUŞ’ların henüz dünya üretiminin % 33’ü kadarını gerçekleştirebildiği gerçeği bize bu tahlili yapma olanağı sunmaktadır. Söz konusu oranın gelecekte daha da yükselmesi olanaklıdır.
İşte esnek kapitalist birikim modeli, yeni dönemin bu gereksinimlerine aracı olmakta, tamamlamakta, kışkırtarak gelişim sürecini hızlandırmaktadır. “Yönetişim”, “iyi yönetişim” olarak tanımlanan şey de, küresel emperyalist işbölümünün; ekonomik, siyasal, toplumsal yaşamın yeni kapitalist birikim sürecinin, ÇUŞ’ların gereksinimleri temelinde yeniden biçimlendirilmesi ve yönetimidir. Eski tip kapitalist uluslararası işbölümünün, bütün boyutlarıyla eski yapılanmanın, bir engele dönüşmüş olan eski yönetim, örgütlenme ve önderlik tarzı da dâhil, tasfiyesidir.
Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan, tekelci devlet kapitalizminin devasa boyutlara vardığı, tekelci devlet kapitalizminin özel tekelci kapitalist mali sermayeyle daha güçlü bir şekilde iç içe geçerek kaynaştığı “refah kapitalizmi”, “sosyal devlet” olarak da ifade edilen “Keynesyen” politikalar, “fordist ve taylorist” politikalar dönemi kapitalizmin metropollerinde; benzer politikaların izlendiği “ulusal kalkınmacı”, “ithal ikameci sanayileşme” politikaların uygulandığı bağımlı ve yeni sömürgelerdeki gelişme süreci, çoktan geride kaldı. Çünkü kapitalist sermaye birikiminin o günkü gerek ve gereksinimlerini yanıtlayan (sosyalizmin baskısı, ulusal kurtuluşçu devrimlerin zaferiyle klasik sömürgeciliğin tasfiyesi, “çevre” ve “metropoller”deki proletarya ve halkların devrimci hareketlerinin güç ve baskısı ile de birleşerek ve bu gelişmelerin devasa etkisi altında da uygulanan) model işlevini daha 1970’lerde tüketmişti. Önce kanlı bir Amerikancı askeri faşist darbenin eşliğinde, Allende’in devrilmesiyle Şili’de denen/pratikleştirilen “Fiedmancı model” (“monotarist model”), ardından öncelikle emperyalist merkezlerde, İngiltere ve ABD’de yürürlüğe (Regan-Thatcher ikilisi hatırlansın) koyuldu ve giderek hızla genelleştirildi.
Burada durup bir soru sormakta yarar var: Peki, yeni birikim modeli, acaba neden özellikle bu iki ülkede (ABD ve İngiltere) öncelikle gündeme geldi?
Sorunun yanıtı şu olguda yatmaktadır: İngiltere, klasik kapitalizmin ana yurduydu. Özel kapitalist sektörün gelişimi ve ulaştığı düzey, öteki Batı Avrupa ülkelerinden daha farklı, daha gelişkin özgün özellikler gösteriyordu ve “devletçi kapitalist model” bu ülkede daha zayıftı. Yani pozisyonu, serbest rekabetçi kapitalizmin ana yurdu olması itibari ile “serbest piyasa ekonomisi”ne geçmek bakımından daha elverişliydi. ABD’de de kapitalizm özgür çiftçilerin boş topraklara yerleşmesi temelinde gelişti. Başından beri güçlü ve güçlenen bir özel kapitalist sektör ve gelişme çizgisi vardı. Dahası, İngiltere de içerisinde olmak üzere ABD de, kapitalizme özgü sınıfsal uçurumlar daha güçlü, sosyal gelir dağılımı daha bozuk, “sosyal devlet” modeli Batı Avrupa ülkelerine göre daha zayıf ve geriydi. Tüm bunlar, yeni (ÇUŞ’lu) tekelci kapitalist aşamanın gereksinmeleri ve yeni sermaye birikim modelinin öncelikle bu ülkelerde uygulanması için daha elverişli bir zemin ve olanaklar sunuyordu. Kuşkusuz ki, tam da bu dönemde, burjuvazinin ivedi seçeneği olan “sağ muhafazakar” hükümetlerin iktidarda olması ve proletarya ile burjuvazi arasındaki kuvvet ilişkilerinin bu iki ülkede yeni emperyalist saldırı dalgası için daha elverişli olması olguları da burada hatırlanmalı ve kaydedilmelidir...
Kapitalist/emperyalist bloğun lideri durumunda olan ABD’nin yeni birikim modelini uygulayarak emperyalist dünyanın yapısal krizine çözüm arayışında ve yeni çözüm politikalarını öncelikle uygulanmasında başı çekmesi de anlaşılır bir durumdur. ÇUŞ gerçeğini incelediğimiz bölümde ortaya koyduğumuz gibi ÇUŞ’lar, öncelikle en güçlü gelişimini ABD’de göstermişti…
Tekelci kapitalist gelişmenin bir tarih kesitinde, tekellerin gereksinimi ekseninde uygulanan söz konusu eski uluslararası iş bölümü ve kapitalist birikim modeli, işlevini tamamlamıştı. İçerisine girilen yeni dönemin yeni bir gereksinimi olan kapitalist esnek birikim dönemine geçilmesinin engeli haline gelmişti. Eski “devletçi model” ve eski uluslararası iş bölümü tıkanmış, ÇUŞ’lu dönemin gereksinmelerine yanıt vermez hale gelmiş, kar oranları hızla düşmeye başlamıştı.
Kar oranlarının düşmesi eğilimi, kapitalizmin onulmaz yarasıdır. Kar oranını yükseltmek için alınan tüm tedbirlere karşın, eninde sonunda bu tedbirler de kar oranlarını düşürmenin aracı haline gelir. Sermayenin organik bileşiminin (değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranının) yükselmesi, kar oranlarının düşmesi yasasının maddi temelini oluşturur. Burada teknolojik yenilenmeyle emek üretkenliğinin yükselmesi başrolü oynar. Karın kaynağı artı değerdir. Kar, artı değerin biçim değiştirmiş halidir. Kar ile artı değer eşitlenemez. Kar, artı değerin toplam sermayeye (değişmeyen sermaye+ değişen sermaye) oranıdır. Sermayenin organik bileşimi yükseldiği oranda kar oranı kaçınılmaz olarak düşer. Kar oranlarının düşmesi, burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki iç çelişki ve çatışmaları alabildiğine keskinleştirir, burjuvaziyi ve tekelleri daha saldırgan kılar vb.
Bu kısa ön hatırlatmayla birlikte, devam edecek olursak; kar oranlarındaki düşüş ABD’de 1965’lerde başlamış, benzer bir süreç öteki emperyalist devletlerde de uç verip gelişmeye başlamış, 1973-74’de patlak veren kapitalizmin genel ekonomik krizinin yapısal krizle birleşmesinin çok daha keskin biçimlerde ortaya çıkardığı gibi, kar oranlarının eğilimli düşmesi Batı Avrupa’da da şiddetlenmiş, tüm metropolleri sarmıştı. Kar oranlarının eğilimli düşmesi yasası, bütün emperyalist merkezlerin ortak sorunu, aşılması gereken büyük bir engeli hale gelmişti. Ortada açık ve keskin bir yapısal kriz de vardı. Teknolojinin, ekonominin, siyasetin, toplumsal yaşamın, sınıflar arası güç ilişkilerinin yeniden örgütlenmesi kaçınılmazdı. Eski yapılanmanın bütünlüklü tasfiye edilerek yeni dönemin, uluslararası tekellerle belirlenen yeni yapılanmanın önünün açılması, yapısal bir değişimle kapitalist emperyalizmin yapısal yeniden örgütlenmesi ve böylece yapısal krize de yanıt verilerek krizden yenilenerek çıkılması emperyalizmin çözümü gündemde olan ivedi bir görevi haline gelmişti.
Nitekim ’70’lerden başlayarak, “merkez”de ve “çevre”de, eski uluslararası iş bölümü ve birikim modeli/stratejisi tasfiye edilmeye başlandı. Tekelci kapitalizmin yeni döneminin gerektirdiği yeni kapitalist iş bölümü ve esnek birikim modeli IMF, DB, OECD, GATT vb. gibi kurumlar aracılığıyla, saldırgan bir duruşla, küresel çapta pratikleştirildi. 80, özellikle de 90 sonrası dibe vuran dünya devrim dalgasının ve geçici yenilginin elverişli zemini üzerinde, devasa boyutlarda örgütlenen keskin ideolojik saldırıların eşliğinde yeni politikalar yürürlüğe konuldu. Kapitalist emperyalizmin bütün toplumsal kötülükleri sisteme değil eski modele ve halkların mücadelesine fatura edildi. Aşağılık ve tiksinti veren bir kurnazlıkla, uluslararası alanda olduğu gibi örneğin Türkiye’de de, T.C., Özallar, Çillerler tarafından “son sosyalist devlet” ilan edildi, vb.
Esneklik, yeni tip uluslararası iş bölümünün ve sermaye birikim modelinin özünü/içeriğini oluşturur: Esnek pazar, esnek teknoloji, esnek üretim, esnek iş gücü, esnek hukuk, esnek firma, esnek firma yönetimi, esnek pazarlama, esnek/serbest sermaye akışkanlığı; yer küremizin dört bir yanının emperyalist sermayenin hareketine özgürce açılması vb.
“Serbest piyasa ekonomisi”nin, “neoliberalizm”in (yeni tip sermaye birikiminin) önündeki her türlü engelin acımasızca kaldırılması. Uzun bir tarihi mücadele içerisinde proletarya ve halkların kazanmış olduğu tüm ekonomik, sosyal, siyasal hakların ve mevzilerin kibirli, küstahça bir saldırganlıkla gaspı. Lanetliler dünyasının, “ayak takımının”, yoksulların gözü dönük bir biçimde gözden çıkarılması. Sömürünün, toplumsal ve kültürel dejenarasyonun, işsizliğin, açlığın, orta çağ cehaletinin vb. ezilenlere, emekçilere dizginsizce dayatılması. Her şeyin emperyalist sermaye ve ÇUŞ’lar için dizginsizce biçimlendirilmesi yeni dönem ekonomik, sosyal, siyasal çizgisinin; yeni model ve yapılanmanın tipik, çarpıcı, genelleştirilmiş bazı görüngüleridir… Merkezinde uluslararası arenada sömürü ve yağma yapan ulusal tekellerin durduğu eski tip uluslararası iş bölümü, bu yeni tarihsel kesitte, yerini, dünya pazarını temel alan değişik tipten uluslararası tekellere bırakmıştır. Böylece yeni tip tekeller yeni tip uluslararası iş bölümünü de belirleyen tekkellere dönüşmüştür.
ÇUŞ’lu tekelci kapitalizmin ve yeni kapitalist birikiminin şekillendirdiği yeni kapitalist uluslararası iş bölümünün merkezinde, eskiden olduğu gibi, yine emperyalizm durmaktadır. Ama bu kez, emperyalizm, daha yüksek bir tekelleşme aşamasına ulaşmış olarak aynı kral tahtında oturmaktadır.
Yeni kapitalist uluslararası iş bölümünün diğer tarafında ise, emperyalizme bağımlı ülkeler bulunuyor; bunlar “çevre”yi (periferiyi) oluşturuyor. “Merkez” ve “çevre” ilişkisinde, çevre merkeze bağımlı ve metropollerin gereksinmelerine göre biçimleniyor. Dünya nüfusunun % 15’ini barındıran metropoller, toplam dünya gelirinin % 85’ini gasp ediyor. Dünya nüfusunun % 85’ini barındıran bağımlı çevre ise dünya toplam gelirinin ancak % 15’ini oluşturan küçücük bir dilimiyle yetinmek zorunda kalıyor. Bu koşullarda dünya üretiminin % 78’ini üreten kapitalizmin metropollerinin “çevre”yi belirleyip biçimlendirmesi çağımızın kaçınılmaz temel gerçeği olarak, bir kez daha karşımıza çıkıyor.
Yeni kapitalist küresel iş bölümünde, emperyalist merkezler, sermaye birikimini uluslararası ölçekte üretiyorlar. Yeni kapitalist birikim tarzı ile yer küremiz kapitalist üretimin, yatırımların, ticaretin, dağıtımın, kar transferlerinin, para sermayenin önündeki tüm engellerin ortadan kaldırıldığı ve mali sermayenin özgürce at koşturduğu bir çiftliğe dönüştürülmüş bulunuyor. Örneğin, 1950 yılında ithal edilen metalardan alınan gümrük vergisi % 40 iken, bu oran 1970’de % 10’a, 2000’lerde % 4’e düşürülmüştür. Emperyalist merkezlerin gereksinimleri doğrultusunda, dünya ticaretini “liberalleştirmek” vd. işlevleri yüklenmiş olan dünün GATT’ı, bugünün WTO’su, diğer emperyalist kolektif kurumlarla (IMF, DB vb.) tam bir dayanışma, koordinasyon ve irade birliğiyle söz konusu değişimin öncüsü olmuştur.
Yeni uluslararası kapitalist iş bölümünde, kapitalizmin metropolleri, sermaye yoğun, teknoloji yoğun sektörlerde, stratejik nitelikteki çekirdek üretimde, rekabet gücü yüksek sektörlerde yoğunlaşıyor. Emek yoğun sektörler, “çevre”ye kaydırılıyor. Alman tekellerinin bir sözcüsünün aşağıdaki açıklaması, emperyalist merkezlerden bağımlı çevreye aktarılan sanayi türü ve burjuvazinin yeni yönelimini şu sözlerle dile getirmesi bakımından oldukça aydınlatıcıdır:
Bizim Federal Almanya’da uzun vadede koruyabileceğimiz özellik, çok geliştirilmiş teknolojimizdir; yani teknik açıdan çok kaliteli ürünleri imal etmek. Evet, sıradan ürünler imal etmek artık bizde karlı olmaktan çıkmıştır, çünkü ücretler bizde almış başını gidiyor. Bu düzeyin altında imal edilecek ne varsa, hepsini yurt dışına kaydırmamız gerekiyor.” (Aktaran Teoride Doğrultu, Sayı 5)
M. Chossudovsky’in şu saptamaları da bu bakımdan açıklayıcıdır:
Üçüncü Dünya’daki ucuz emeğe dayalı ve ihracata dönük üretim yapan fabrikaların sayısının artması ileri ülkelerin sanayi kentlerindeki fabrika kapanmalarıyla bir arada yaşanıyor. Daha önce yaşanan fabrika kapanmaları dalgası büyük oranda  (emek yoğun) hafif imalat sektörlerini etkilemişti. Buna karşın, 1980’lerden bu yana, Batı ekonomisinin tüm sektörleri (ve emek gücünün tüm kategorileri) etkilendi: Uzay ve mühendislik sanayilerindeki şirket yeniden yapılanmaları, otomobil üretiminin Doğu Avrupa’ya ve Üçüncü Dünya’ya taşınması, çelik sanayinin tasfiye edilmesi vb…” (Yoksulluğun Küreselleşmesi, s. 96)
Uluslararası kapitalist iş bölümünde, emperyalist merkezlerde konumlanmış olan ve sürekli yetkinleştirilen teknoloji yoğun sektörler ve yeni süper teknoloji (mikro elektronik, telekomünikasyon, enformasyon teknolojileri, biyo-teknoloji, uzay teknolojisi, askeri teknoloji ve giderek artan oranda nano teknoloji) üretimi ve kullanımı, uluslararası mali sermayeye, uluslararası mali oligarşiye gerekli üstünlüğü zaten sağlamaktadır. Bu sektörler emperyalist tekel ve devletlere ekonomik açıdan stratejik üstünlüğü, emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesinde en önemli ve belirleyici olanağı ve gücü ellerinde tutmalarını sağladığı gibi, “çevre”nin bağımlılığını da yeniden ve yeniden üretmek avantajını da sağlamaktadır.
Kapitalist emperyalizmin metropollerinde sermaye ve teknoloji yoğun sektörler geliştirilirken, tekellerin sağmal ineği olan emperyalist devlet, bütün gücüyle tekellerin arkasındadır. Bir yandan tarımsal sanayi, tekstil, hafif sanayi, imalat sektörünün büyük bölümü, bir kısım hizmet sektörü gibi sektörler, yüksek maliyet ve düşük karlılıktan dolayı yeni sömürgelere kaydırılırken, öte yandan da kapitalist tekellerin gereksinmelerine bağlı olarak yeni yatırımlar da yapılmaktadır. Bu yatırımlar işçi sınıfının ve emekçilerin yararına değil, yeni sermaye birikiminin gereklerine göre yapılmakta ve sömürülen kitlelerin kazanılmış hakları da acımasızca yok edilmektedir.
Konuyla ilgili M. Chossudovsky’n şu vurgusu son derece yerindedir:
Diğer yandan, OECD ülkelerindeki devlet sübvansiyonlarının çoğu, istihdam yaratmayı teşvik etmekten çok, büyük şirketler tarafından birleşmeleri finanse etmek, emekten (doğrusu iş gücünden-bn.)tasarruf sağlayan teknolojileri uyarlamak ve üretimi Üçüncü Dünya’daki ve Doğu Avrupa’daki ucuz emek merkezlerine taşımak için kullanıldı.” (age., s. 24)
Örneğin, ABD’nin sanayisini, NAFTA bloğu içinde ama sadece sermaye hareketi bakımından serbest bir pazar olan NAFTA üyesi (bu bakımdan da AB’den farklıdır) Meksika’ya, Japonya’nın Asya’ya, AB’nin Orta Avrupa’ya taşıması ilk akla gelen örneklerden sadece bir kısmıdır.
Yeni tip emperyalist küresel iş bölümünde, kapitalizmin metropollerinde, geleneksel sanayiler (madencilik, demir-çelik, gemi yapımı, hafif sanayi vb.) gerilerken, yeni tipten bir sanayileşme, süper teknoloji kullanan, sermaye yoğun sektörler, uluslararası alanı temel alan ve üreten, birikimini esasen uluslararası alanda sağlayan sektörler gelişerek egemenlik kurmuştur ve kurmaktadır. Emperyalist ülkelerde, bir yandan maddi üretim sektörleri yeniden şekillenirken ve geleneksel kapitalist maddi üretim ekonomisi gerilirken, öte yandan “hizmet sektörü” (“enformel sektör”) öne çıkan sektör haline gelmişken, sanayinin önemli bir kesimi periferiye taşınırken, diğer yandan da rantiye ekonomisi devasa boyutlara yükselmiştir.
Yeni tip uluslararası iş bölümü, ÇUŞ’ların azami kar gereksinimleri temelinde şekillenmektedir. Yeni uluslararası iş bölümü içerisinde emperyalizme bağımlı çevreye biçilen yeni rol, başlıca olarak, yeni sömürge ve bağımlı ülkelerin ÇUŞ’lar için açık ve engelsiz bir pazara dönüşmesidir. Bağımlı ülkelerde “ulusal kalkınmacı”, “ithal ikameci”, “devletçi” kapitalist modelin tasfiyesinin başlıca nedeni de budur. Bu ülkelere dayatılan ve pratikleştirilen “ihracata dayalı sanayileşme stratejisi ve gelişme modeli” bu temelde yükselmektedir. Kuşkusuz ki bu tablo, aynı zamanda bağımlı ülkelerde kapitalizmin bir hayli gelişmiş olduğunun, sermaye birikiminin bir hayli ilerlemiş olduğunun da ifadesidir. Üretimin uluslararası ölçekte örgütlenmiş olması ya da üretimin küreselleşmiş olması bu bakımdan uluslararası tekellere olağanüstü bir güç ve donanım sağlamaktadır.
“Merkez”de, işçi sınıfının ücretleri sürekli düşürülmekte, sınıfın itirazı durumunda, ÇUŞ’lar, mali sermaye grupları, sınıfı, fabrikaları ve işletmeleri kapatmakla, üretimi ucuz iş gücü merkezlerine taşımakla tehdit etmekte ve bu yolla da iş gücünü ucuzlatmakta, iş ve sosyal güvencelerini gasp etmekte, kapitalist maliyet fiyatlarını düşürmektedirler. Bu tehdit ve yönelim ne yazık ki, ÇUŞ’ların elinde güçlü ve işlevli bir silaha dönüştürülmüştür.
Uluslararası iş bölümünün yeni tipte yeniden yapılanmasına bağlı olarak, üretimin taşınması, bazı kesimler tarafından ileri sürüldüğü gibi (örneğin James Petras, Samir Amin, Fikret Başkaya vbg.) “sanayisizleşme”, “komprodorlaşma”, “ticari kapitalizme geri dönüş” değildir. Tekelci kapitalist ekonomideki devasa değişmelerin etkisi ve yönlenmesiyle, emperyalist sanayinin yeni bir temel üzerinde ve yeniden biçimlenmesidir, yeni gereksinimlere verilen yeni bir yanıttır.
Kapitalist üretim tarzının doğuşu ve yükselişi aşamasında belirleyici olan kapitalist sanayileşme tarzı, kendi ulusal pazarını temel alan burjuvazinin ve burjuva ulus devletin kendi ulusal sınırlarına dayalı bir çizgide ulusal sanayisini kurmak ve geliştirmekti. Bugün ise söz konusu sanayileşme çizgisi, dünya pazarını temel alan bir yeni tipte sanayileşme üzerinde yeniden yapılanarak biçimlendiriliyor. Emperyalist sermayenin, artı değer üreten maddi üretim sektörlerinden tümüyle kopması olanaklı değildir. Unutulmamalıdır ki, banka sermayesinin, ticari sermayenin karları da artı değer üreten ekonomi sektörlerinde doğmakta ve artı değer, giderek değişik sermaye grupları arasında dağılmaktadır. Yani, ulusal pazardaki sanayileşmeyi temel alma, artı değeri bu eksende bölüşme ya da dağıtma gibi bir düzey esas olarak aşılmıştır. Emperyalist uluslararasılaşmanın geldiği noktada ya da gelişme aşamasında yeni tip bir sanayileşme olgusu söz konusudur. Artık üretim, dünya pazarı için yapılmakta, artı değerin üretimi ve paylaşımı mücadelesi dünya pazarını temel alarak gerçekleşmekte; varlık yokluk sorunun temelini dünya pazarında artı değer ve azami kar üretme ve bu payı ya da payları azamileştirme sorunu oluşturmaktadır.
Kuşkusuz ki, artı değerin dağılımı maddi üretim sektörlerinde mevzilenmiş, mali bakımdan görece güçsüz ve bankalara vs. bağımlı kapitalistlerin aleyhine mali sermayenin, mali tekellerin, para sermayenin, ticari sermayenin hükümdarlarının lehine biçimleniyor oluşu bir olgudur. Ama bir başka olguyu da unutmamalıyız ki, çağımız mali sermaye, mali oligarşi çağıdır. Para oligarklarının hemen hemen hepsi veya çoğunluğu, sınai ve mali sektörleri ellerinde tutmakta ve kontrol etmektedirler.
Kapitalist emperyalizm, emperyalist sermaye ihracı yoluyla, emperyalizme bağımlı pazarları derinliğine ve genişliğine uluslararası kapitalist pazara zaten entegre etmişti. Emperyalist sermaye ihracı, varlığı ve gelişmesiyle emperyalizme bağımlı olan yeni sömürge ülkelerde, kapitalizmi derinliğine ve genişliğine geliştirmişti. Bu süreç kaçınılmaz bir biçimde merkezde sanayi ülkeleri, çevrede tarımsal nitelikli ülkelerin bulunduğu eski tip iş bölümünü geride bırakarak, bu ülkelerin bir kısmının, emperyalizme bağımlı da olsa, esas olarak sanayi ülkeleri haline, bir kısmının sanayi ve tarım ülkeleri haline gelmesine yol açmıştı.
“İthal ikameci”, “ulusal kalkınmacı” kapitalist birikim stratejisi aracılığıyla yaratılan ciddi sermaye birikimi, bu ülkelerin komprador (ticari)  kapitalizmden işbirlikçi tekelci kapitalizme (sanayiyi, bankaları, tarımı, ticareti elinde tutan bir kapitalist gelişme düzeyine) geçmesini sağlamıştı. 1950’ler sonrası dünya çapında kapitalizmin hızlanan gelişmesi, bu ülkelerde önemli bir sınaî ve mali sermaye birikiminin gelişmesini sağlamış ve bu temelde, güçlü bir işbirlikçi tekelci sermaye ve tekelci sermaye oligarşisinin doğmasına yolu açmıştı.
 Ancak, eşitsiz bir biçimde de olsa, 80’lere kadar bu ülkelerde geçerli olan kapitalist birikim modeli, emperyalizme bağımlı, emperyalist sermaye ihracına bağımlı, nispeten yüksek gümrük duvarlarıyla korunan iç pazara dayalı ( “yerli malı millet malı, herkes onu kullanmalı” çığlıklarını pek çok okuyucu hatırlıyor olmalı), ağırlıklı olarak hafif sanayiye dayanan ve montajcı sanayileşme modeliydi. İç pazar, yüksek gümrük duvarları ile korunmaktaydı. Güçlü bir tekelci devlet kapitalizmi şekillenmişti. İşbirlikçi yerli tekeller, işbirlikçi tekelci devletin enerjik desteğinde semirmekteydiler. Devlet, geniş çaplı alt yapı yatırımlarıyla, altın tabak içinde sunduğu yağlı-ballı siparişler ve teşvik primleriyle, KİT’ler eliyle ucuza sunduğu hammadde, yarı mamul madde kaynakları aracılığıyla, sudan ucuza sunduğu devlet kredileriyle, vb. yol ve yöntemlerle yerli işbirlikçi tekelci burjuvazinin (ve bu sınıfın en güçlü patronlarından oluşan sermaye oligarşisinin) palazlanması için elinden geleni ardına koymamıştı. Ama bu kapitalist birikim modeli de tıkandı. Küresel ölçekte ortaya çıkan kökleri eskiye dayansa da yeni olan değişiklerin baskısıyla, eski model tasfiye edildi.
 Tarıma, tarımsal sanayiye, hafif sanayiye dayanmasına ve sınırlı ölçekte olmasına, geri bir tekniğe dayanmasına, dışa bağımlı olmasına karşın, nispeten önemli bir ağır sanayi de oluşmuştu “çevre”de. Başlangıçta sermaye birikiminin zayıf olmasından dolayı, daha baştan işbirlikçi devletler, ekonomik gelişme ve sermaye birikiminde öncü bir rol üstlenmek zorunda kalmıştı. Yanı sıra, sosyalizmin varlığı (başlangıçta SSCB., sonra Sosyalist Kamp, diğer yandan ulusal kurtuluşçu devrimlerin zaferinin etkisi, dünya çapında gelişen anti emperyalist mücadele ve dalga) ve baskısı vb. nedenlerin de etkisiyle, işbirlikçi devletler ve süreç içerisinde işbirlikçi hale gelen devletler, “devletçi model”e daha fazla ağırlık vermek zorunda kalmışlardı.
 Keza bir dönem, ulusal kurtuluşçu devrimlerin zaferiyle geçici de olsa emperyalizmden göreli olarak bağımsız kalmayı beceren ulusal devletler de “modernleşmek” için devletçi sermaye birikimi yoluyla önemli bir kapitalist sanayileşme yaratmayı başarmışlardı.
Ama artık dünya hızla değişiyordu. ÇUŞ’lu tekelci kapitalizmin gereksinimlerine yanıt vermek gerekiyordu. Üstelik o süreçte, dünya çapında yükselen devrimci dalganın baskısı altında gerek “merkez”de, gerekse de “çevre”de kapitalist maliyet fiyatları ciddi bir şekilde artmıştı. Kar oranları hızla düşüyordu. İş gücü, burjuvaziler için pahalı hale gelmişti. Devletin sosyal harcamaları artmış ve emekçi sınıf ve tabakalar bundan az ya da çok yararlanıyordu. “Sosyal devlet” artık pahalıya geliyordu vb. Tüm bu nedenlerden dolayı, emperyalizmin kontrol ettiği iç kapitalist pazara dayanan “ulusal kalkınmacı”, “ithal ikameci” kapitalist sanayileşme modeli (sermaye birikim stratejisi) tasfiye edildi. Yeni sömürge ülkeler, ÇUŞ’lar için açık pazarlara dönüştürüldü. Gümrük duvarları geniş çaplı indirtildi. Ekonominin ve ticaretin “liberalizasyonu” sağlandı. Esnek kur politikasına geçildi. Özelleştirmeler başat bir uygulamaya dönüştürüldü. Kar transferlerinin önündeki engeller kaldırıldı. Dış borçların düzenli ödenmesi güvence altına alındı. Merkez bankaları özerkleştirilerek IMF’nin, DB’nın kontrolüne verildi. İş gücü ucuzlatıldı.  Kuralsızlığın kural olduğu “serbest bölgeler” alabildiğine yaygınca örgütlendi. “İhracat ekonomisi” yerleştirildi. İhracatın teşvik edilmesi adına devasa kaynaklar işbirlikçi tekelci burjuvaziye, özellikle de işbirlikçi sermaye oligarşisine aktarıldı. Sosyal haklar vb. gasp edildi.
Ucuz iş gücü kullanan, uluslararası pazar için üretim yapan ihracata dayalı kapitalist ekonomik gelişme stratejisi, 1960’lar sonrası, Güney Kore, Singapur, Tayvan, Hong Kong gibi ülkelerde uygulanmaya başlanmıştı.(Bu ülkelere emperyalist sermayenin yığılmasının bir nedeni de Çin, Kuzey Kore gibi devletlerin yanı başlarındaki varlığıydı.) Ancak bu modelin küresel ölçekte küreselleşmiş bir yeniden yapılanma programı olarak uygulanması esas olarak, 1974-75 genel ekonomik krizinden sonradır. Öncesi, sadece bir pilot uygulama olarak görülebilir.
Bugün, yeni sömürge ülkeler, sadece ucuz iş gücü deposu, ucuz hammadde kaynağı, ucuz tarım ürünleri üretebilen ve emperyalist merkezlerin kaliteli hafif sanayi malları gereksinimini karşılayan ülkeler, geri tarım ülkeleri olmaktan çıkmıştır; özellikle de kapitalizmin orta derecede gelişmiş olduğu ülkeler için bu olgu daha doğru ve çarpıcıdır. Emperyalizme bağımlı da olsa, emperyalistlerle uluslararası piyasalarda başlı başına rekabet etme gücüne sahip olmasa da, bağımlı ülkelerde ciddi bir sanayileşme düzeyi ve belli bir rekabet gücü söz konusu. Bu ülkeler, 1960’lar, 1950’ler öncesinin tarımsal ülkeleri değildir artık; ciddiye alınması gereken “sanayi-tarım” ülkeleri, “yarı sanayileşmiş” ülkeler, kapitalizmin “orta derecede” geliştiği ülkeler olarak değerlendirilmelidir.
1992 yılına gelindiğinde, “Üçüncü Dünya”nın kapitalizmin metropollerine yaptığı ihracatın % 54’nün sınai ürünlerden oluşması, 1993 yılı itibariyle dünya toplam ihracatı içinde sanayi mallarının payı % 75’i bulurken maden ürünlerinin payının, son 50 yılın en düşük seviyesine düşerek % 12 düzeyine gerilemiş olması önemli bir veri olarak görülmelidir. 1994 yılı itibari ile dünya imalat üretimin beşte dördü halen gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleştiriliyor olmasına karşın, giderek artan oranda bu sektör, çevreye kaydırılıyor. Çevrenin imalat sektöründeki payı, giderek artıyor; “aralarında yeni sanayileşen ülkelerin de yer aldığı 15 ülkenin dünya imalat üretimi içindeki payları yüzde 86 iken, Amerika, Almanya ve Japonya, bu oranın yüzde 60’ına sahiptir. Gelişmekte olan ülkelerin dünya imalat üretimindeki payları 1950’lerin başlarında yüzde 5’lerden 1995 yılında yüzde 20’ye çıkmıştır.(Dicken).” (M. Ö.)
Bugünkü uluslararası iş bölümünde, yeni sömürge ülkelerin bağımlılığı çok daha derinleşmiştir. Uluslararası sermayeye entegrasyon süreci çok daha hızlanmıştır. Gümrük duvarlarıyla korunan kapitalist ithal ikameci sanayileşme modelinden ihracata dayalı kapitalist sanayileşme modeline geçilmiştir.  Bu ülkeler, kapitalist merkezlerin, ÇUŞ’ların açık pazarı haline, yeni tipte yeni sömürgeler haline getirilmiştir. Ucuz iş gücü depoları, ucuz hammadde kaynağı, ucuz meta üretim alanları olmanın yanı sıra, emek yoğun sektörlerin merkezden çevreye kaydırıldığı, iş gücü piyasasının çok güçlü bir şekilde ucuzladığı cennetler, iş gücü piyasasının da küreselleştirildiği, ekolojik sistemi bozan sanayilerin de taşındığı vb. arenalara dönüştürülmüştür. Bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü doğal ve toplumsal zenginlikleri artık doğrudan doğruya uluslararası tekeller tarafından ele geçiriliyor. Söz konusu klasik yeni sömürge (ekonomik sömürge) ülkeler yeni tipte yeni sömürgeler, bir tür açık sömürgeler haline getiriliyor. Bu ülkelerin “ulus devlet”leri ÇUŞ’ların bir tür doğrudan uzantıları olarak yeniden örgütleniyor. Bu ülkeler bir tür açık sömürge olarak yeniden yapılandırılıyor. Görünüşteki “ulusal bağımsızlık”ları çok daha iğreti biçimler alıyor vb.
“Dünyadaki imalat faaliyetlerinin giderek daha büyük bir bölümü Güneydoğu Asya, Çin, Latin Amerika ve Doğu Avrupa tarafından üstleniliyor.” (M. C.) Yeni uluslararası iş bölümünde bu ülkelerdeki üretim, yönelim itibariyle, artık başlıca olarak ulusal pazar için değil uluslararası pazar için yapılıyor. “Kemer sıkma” politikaları aracılığıyla iç talep kısılarak, metalar dünya pazarlarına ihraç ediliyor. Yeni sömürge ülkelerde ucuz iş gücünden beslenen, ucuza ihracat ekonomisi yoluyla da ÇUŞ’lara, emperyalist metropollere kaynak transferleri yapılıyor. İhracat mutlak olarak artmasına karşın, bu ülkelerin gelirleri düşüyor. Bunun nedeni, ihraç edilen metaların kendi değerinden daha düşük ve oldukça ucuza ihraç edilmesidir. Bağımlı ülkeler ürettikleri metaları ucuza ihraç ederken emperyalist ülkelerden ithal ettikleri metaları pahalıya (tekel fiyatına) almaktadırlar. Üstelik ihracatları artığı oranda ithalata da daha fazla bağımlı hale gelmektedirler. Bu eşitsiz ticaret yolu da emperyalist soygunun verimli bir yoludur. Emperyalist devletler ve tekeller eşitsiz ticaret yoluyla da bağımlı ülkelerden merkeze kaynak transferi gerçekleştirmekte; bu ülkelerde devasa dış ticaret açıklarının oluşmasına ve büyümesine yol açmakta; bu ülkelerde sermaye birikimini zayıflatan bir rol oynamaktadırlar. Bizim gibi ülkelerde ucuza ihracat, pahalı ithalat sistemi, iç piyasada meta fiyatlarının pahalı olmasının da en önemli nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.
“Gelişmekte olan ülkeler”in dünya ticaretindeki payı 1980’de % 30 iken 1990’da % 20’ye gerilemiştir. Sadece bu veri bile emperyalist merkezin/ülkelerin bağımlı çevreyi/ülkeleri ne yaman soyduğunun tipik bir kanıtını oluşturmaktadır. Bu ülkelerin ödedikçe çoğalan “dış borç”larını ve sonuçlarını ise hatırlatmaya bile gerek yok…
70’ler, 80’ler öncesi, kapitalist merkez, tarımsal ürünleri büyük ölçüde bağımlı kapitalist çevreden ithal etmekteydi. Ama bu tablo da giderek değişti. Uluslararası emperyalist tekeller, emperyalist devletin devasa sübvansiyonları ve biyo-teknoloji ile merkezde de tarımsal üretime yöneldiler. Bu yönelim ve üretim, teknoloji yoğun iktisadi temele dayalı, kaliteli ve verimi yüksek bir üretime dayanıyordu. Böylece bu ülkeler, tarımsal alanda da ihracatçı ülkeler konumuna geçtiler. Bugün, “dünya gıda üretiminin yüzde 82’si bu ülkelerin dev tröstlerinin ellerinde” bulunmaktadır. Yeni uluslararası iş bölümünde, bağımlı ülkelerin tarımı da uluslararası tarım tekellerinin yağmasına açılmakta; geleneksel tarımsal temelleri çökertilirken, tarım tekellerinin gereksindiği ürün çeşidine bağlı bir şekilde yeni ürünler yetiştirilmekte; bu ülkelerin tarımı doğrudan metropollerin tarımsal uzantıları olarak biçimlendirilmekte, emperyalist tarım tekelleri bu ülkelerin tarımında da gerçek iktidar merkezleri olarak öne çıkmaktadırlar.
Emperyalist ülkeler kendi tarım sektörünü, tarım tekellerini devasa ölçeklerde devlet desteğiyle semirtirken, öte yandan da bağımlı ülkelerin tarımına işbirlikçi devletlerin sunduğu sübvansiyonları kaldırmak için ağır bir baskı uygulamaktadırlar. Emperyalist ülkeler kendi pazarlarını bağımlı ülkelerin ihracatına karşı sayısız önlemlerle korurken, bu ülkelere sınırsız bir “liberalleşme”yi dayatıyorlar. WTO (Dünya Ticaret Örgütü) Başkanı’nın, “Şayet gerçek karşılıklı bir ticari liberalleşmeye gidilse, fakir ülkeler yüzlerce milyar dolar elde ederler.” açıklaması bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi WTO, dünya ticaretini emperyalist ülkeler ve ÇUŞ’lar lehine “liberalleştirme” misyonu üstlenmiş olan bir tür dünya ticaret bakanlığıdır. İşte bu açıklamayı yapan zat-ı muhterem bu işin başındaki kişidir. Emperyalist ülkelerin kendi tarım sektörlerine yılda sundukları 300 milyar dolarlık sübvansiyon, bir diğer çarpıcı veri olarak emperyalizmin çifte standardını gözler önüne sermektedir. AB’de AB fonlarının % 40’ı AB üyesi ülkelerin tarımını desteklemeye gitmektedir.
Emperyalist devletler ve tekeller, teknoloji yoğun, sermaye yoğun yatırımları merkezde ve birbirlerinin iç pazarlarında yoğunlaştırırken, emek yoğun yatırımları ise gittikçe artan oranda çevrede yoğunlaştırmaktadırlar. Bu saptamayı yaparken, bir olguya daha dikkat çekmek isteriz: ÇUŞ’lar gereksinim duyduğunda, dahası kapitalist uluslararasılaşmanın ulaştığı düzeyde ÇUŞ’lar, artık çevre ülkelerine birinci sınıf ileri teknoloji kullanan fabrika ve işletmeler de inşa etmekte, AR-GE merkezlerini buralara taşımakta ya da merkezdekinin uzantısı olan birinci sınıf AR-GE merkezleri örgütlemektedir. Yanı sıra ÇUŞ’lar, yeni sömürge ülkelerde oldukça yaygın bir fason üretim gerçekleştirmekte, taşeron kullanma ağını yetkinleştirmektedirler. Tekel karları (azami kar) ve yıkıcı kapitalist rekabet, aşırı ucuz iş gücü, iş gücünün hemen hemen her türlü iş güvencesinden ve sosyal haklardan yoksun oluşu bu gelişmeyi biçimlendirmektedir.
Üretim teknolojisindeki değişim, iletişim (telekomünikasyon), bilişim (enformasyon) ve ulaşım sektörlerinde ortaya çıkan ve hızlı ve ucuz erişimi güvenceleyen teknolojik atılımlar; üretim merkezlerinden uzaklığı, coğrafik mekan uzaklıklarını anlamsız kılan bilimsel teknik sıçramalar ÇUŞ’lara olağanüstü esneklik kazandırmıştır. Dolayısıyla üretim, dolaşım ve yönetim ilişkisinin yeni tarzda yapılanmasıyla,  yönetim merkezlerinin üretim merkezlerinin olduğu yere bağlı kalması zorunluluğuna son verilebilmiş ve ileri teknoloji kullanan fabrika ve sektörlerin de bir kısmının metropollerden periferiye taşınması olanaklı ve karlı hale getirilmiştir. Üretimin parçalanması ve üretimin önemli bir bölümünün bağımlı çevreye taşınması, taşeron ağı ve fason üretimin genelleştirilmesi, iş gücünün esnekleştirilmesi ve tekel karlarının güvence altına alınması, kar transferlerinin serbestleşmesi vb. yeni birikim tarzının bileşenlerini oluşturmaktadır.
Konuyu bazı örneklerle somutlaştıralım.
Birçok küresel şirketin yönetim merkezi ve AR-GE birimleri ve üretim birimleri değişik ülkelerde faaliyet gösterebilmektedir.” (Petrol İş Yıllığı, 95-96, s. 734)
 Yine FIET Raporu’nda verilen örneğe göre, İsviçre Hava Yolları bütün bilet ve muhasebe işlerini ucuz ve yoğun emek ülkesi Hindistan’da gerçekleştirmektedir.(FIET, 1995, s. 11)”
Bangladeş’te ileri teknoloji kullanan bir küresel fabrika, Amerikan menşeli Nike firması için kar ceketi üretmekte ve tanesini 52 peniye satmaktadır; bu malın İngiltere’deki satış fiyatı ise 100 sterlindir. Kar ceketini üreten işçilerin günlük ücreti bir ceketin perakende fiyatının (fabrika çıkış fiyatının) yarısı kadardır.” (Bilim ve Gelecek, Sayı 13, “Küresel Fabrikanın Doğuşu ve Yükselişi”, Dr. Metin Özuğurlu, s. 33)
Bu konuda gerek mal, gerekse hizmet üretiminin ucuz emek gücü sunan ülkelere kaydırıldığına ilişkin çok sayıda örnek bulunduğu da bilinmektedir. Ünlü markaların fason üretim yoluyla tüm yeryüzünde bir işletmeler ağı kurdukları gerçeği kimse için bir sır değildir. Bir örnek vermek gerekirse, ABD’nin ünlü markası Nike, üretiminin % 100’ünü yabancı ülkelerde ve fason üretim yoluyla gerçekleştirmektedir; bu nedenle Nike’nin kendisinde 1994 yılında 9000 kişi istihdam edilirken, fason üretim yapan işyerlerinde 75. 000 kişi çalışmaktadır. (Somel, 1996)” (95-96 Petrol-İş Yıllığı, s. 760)
Nike, kaliteli ürün tasarımları, AR-GE çalışması, Know-hov (teknik bilgi, sofistike teknik bilgi), süper teknoloji yatırımları, pazarlama vb. üzerinde yoğunlaşarak ucuz iş gücü cennetlerinde, hem kaliteli, hem de ucuza mal ettikleri metaları, yer küremizin dört bir yanında tekel fiyatına (yani, kapitalist maliyet fiyatı ve artı değerin bileşiminden oluşan üretim fiyatından, dolayısıyla ortalama kardan çok daha yüksek bir fiyata) satmaktadır. Burada bir kez daha Nike örneğini hep birlikte anımsayalım: Bangladeş’te, bir Amerikan ÇUŞ’u olan Nike firması için üretilen kar ceketinin tanesi Nike tarafından 52 peniye satın alınmakta, İngiltere’de ise 100 sterline satılmaktadır!
Bir örnek daha verelim: Denizli’de de “durum pek farklı değildir. Firma sahibinin kendi sözleriyle Amerika’nın bizdeki Vakko ayarındaki bir mağazasına bornoz üreten bir ihracatçı firma, 13 dolara sattığı mala kendi elleriyle 65 dolarlık fiyat etiketi dikmektedir…” (M. Ö.) Yani ilgili Amerikan firması Denizli’de 13 dolara aldığı bornozu kendi iç piyasasında veya başka piyasalarda 65 dolara satarak büyük karlar elde etmektedir. 80’ler özellikle de 90’lar sonrası Türkiye’deki firmaların pek çoğunun ÇUŞ’lar için fason üretim yapan firmalar haline gelmiş olduğunu saptamak sanırız ki, bir abartma olmayacaktır. Özellikle de Türkiye’nin ihracatında başı çeken ya da başı çeken sektörlerinden birisi olan tekstil sektöründe bu oran % 80-90’lar düzeyinde gerçekleşmektedir.
Bilindiği gibi, otomotiv sektörü Türkiye’de gelişen bir sektördür. Renault, Fiat, Toyoto, Ford, Mercedes vb. gibi uluslararası tekeller, Türkiye’deki yatırımlarını gitgide arttırmaktadırlar. Ki, 28 Temmuz 2004 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanmış olan “Karlılığın Damgasını Vurduğu 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Anketi”nde, kar vurgunu bakımından Ford Otomotiv, TÜPRAŞ’ın hemen ardından ikinci sırada bulunmaktadır. Keza Türkiye’den yapılan ihracat sıralamasında OYAK Renault ikinci, Ford Otomotiv üçüncü, Toyota dördüncü sırada yer almaktadır.
Otomobil metasının bazı parçaları Türkiye’de üretilirken, parçalarının çok önemli bölümü de değişik ülkelerde üretilmekte, Türkiye’ye getirilmekte ve burada monte edilip hem iç piyasaya sürülmekte, hem de bölgesel ve uluslararası pazarlara ihraç edilmektedir. Doğal olarak, Türkiye pazarı karlı bir pazar olarak ihmal edilmiyor ama otomotiv sektörü esasen uluslararası pazar için üretim yapıyor ya da bu stratejiye bağlı olarak sektör işletiliyor. 2004 yılında açıklanan İSO’nun ilk büyük 500 sanayi işletmesi raporunda, ilk 50 büyük sanayi işletmesi içerisinde sekizini otomotiv şirketleri (Ford Otomotiv, Oyak-Renault, Tofaş, Toyota Otomotiv Sanai, Mercedes-Benz, Hyundai Assan Otomativ, BMC Sanayi ve Tic.) oluşturmaktaydı. Ucuz maliyet, yüksek karlılık ve Orta Doğu ve Asya pazarlarına yayılma/sıçrama avantajı ve bu bölgeye yakın bir ülkede üretip ihraç etmenin sağladığı bir dizi avantaj vs. otomotiv sektöründeki söz konusu gelişmenin nedenlerini oluşturmaktadır.
Üretimin (tekstil, madencilik, taşınabilir imalat sanayi, demir-çelik, gemi yapımı vb.) kapitalizmin metropollerinden bağımlı ucuz iş gücü ülkelerine vs. taşınması, bu ülkelerin kapitalist dünya pazarı için üretim yapacak, ÇUŞ’ların gereksinimlerini karşılayacak tarzda yeniden yapılandırılması, kaçınılmaz olarak, merkezin sanayi kentlerini “sanayisizleştirmek”tedir. Böylece, “hayalet kentler” çoğalmakta ve bu kentler, yoksulların, yaşlıların, göçmenlerin yerleştiği kentler haline gelmekte; bu yolla da metropollerin kendi içlerinde “üçüncü dünyalılaşma” olgusu gelişmektedir.
“Hayalet şehirlerin sadece Red Kit kitaplarında olduğunu düşünürdüm. Oysa küreselleşme hayalet şehirler yaratıyor. Gelsenkirchen eskiden kömür ocaklarının, Duisburg demir çelik fabrikalarının yatağıydı. Bir zamanlar madenlerde 850 bin kişi çalışıyordu. Şu anda sadece 35 bin kişi çalışıyor.” “…Alman borsa endeksi DAX’ı oluşturan 30 büyük firma bu yıl tarihlerinin en yüksek karlarını yaptılar. Borsa değerleri de olağanüstü yükseldi. Bu yüksek karlarının gerisinde Almanya’daki fabrikalarını söküp Doğu Avrupa’ya ya da Çin’e, Hindistan’a taşımaları yatıyor.” “AEG, Hoesch, Grundig gibi birçok firma çoktan kayboldu. Alman harikası Brown traş makinelerinin sadece son montajı Almanya’da yapılıyor, parçalar Fas’tan Çin’e kadar çok farklı ülkelerden geliyor. Adidas ürünlerinin % 95’i Asya’dan geliyor. Liste uzun.” (Birgün, 15 Eylül 2005, “Almanya Erken Seçimde Neyin Cevabını Arıyor?”, M. S. Karakurt)
Ayrıca biz ekleyelim: Meral Tamer’in, 13 Kasım 2004 tarihli Milliyet gazetesinde kendi köşesinde açıkladığı verilere göre, Almanya’nın Siemens uluslararası tekeli, 75 milyar euroluk cirosu ve 190 ülkede çalışan 430 bin personel ve işçisiyle, 45 bin kişilik AR-GE ordusuyla (ki AR-GE ordusuna dikkat edilsin!..) dev bir ÇUŞ. Siemens için Almanya pazarı daima önem taşımıştır ve taşımaktadır. Ama Siemens için dünya pazarı çoktan esas pazar haline gelmiştir. Üretimini değişik kıtalara ve ülkelere taşıması ya da kaydırması, çalışanlarının esas gövdesini oluşturanların yurtdışında (dile kolay, 190 ülke, ki zaten dünya devletlerin sayısı 198-200 kadardır) olması da bunun kanıtıdır.
ABD’de işçi sınıfının yeniden yapılanmasını inceleyen James Petras, önemli açıklamalar yapar. Söz konusu açıklamalara göre, ABD sanayisi ABD dışına (Meksika, Orta ve Latin Amerika, Çin, vb) taşınmıştır. ABD’de kalan en büyük işverenler büyük pazarlama mağazaları (Wolmarst, Target, Lowes ve K-Mart), faast-foot zincirleri (Mc Donalds, Pizza Hut, Wendys ve Kentuckys Freid Chicken) ile süper marketlerdir. Ki Petras, bu durumu, ABD sermayesinin sanayi sermayesinden ticari sermayeye geçiş, kompradorlaşma olarak nitelemektedir.
DİSK ise şu saptamayı yapar:
“ ‘Esnek uzmanlaşma’ ülkelerin serbest ticaret ideolojisine göre sektörel olarak yeniden yapılandırılmalarını ve bu süreçte üretimin dünya ölçeğinde parçalanmasını öngörüyor. Çokuluslu şirketler, bir üretimin dünyanın çeşitli ülkelerinde sürdürülen aşamalarını, her biri bağımsız şirketlermiş gibi davranan ama aslında kendi parçaları olan şirketler aracılığıyla denetim altında tutabiliyorlar. Taşeronlaştırma da esnek uzmanlaşmada kullanılan işletme biçimlerinden biri olarak öne çıkıyor.
“ ‘Esnek uzmanlaşma’nın en tipik örneklerinden birini Benetton şirketinin dünya ölçeğindeki üretim sistemi oluşturuyor. Örneğin bir Benetton gömleğinin tasarımı İtalya’da, dikişi Singapur’da, ütüsü Malezya’da, düğmeleri ise Tayland’a yapılabiliyor. Dünyanın sayılı çokuluslu şirketlerinden biri olan Siemens patronu bu süreci şöyle ifade ediyor: ‘Eskiden okyanusta giden bir transatlantik gibiydik. Şimdi ise nehirde yüzen yüzlerce sürat teknesiyiz.’” ( 97-99 P.İ.Y., “Esnekliğin İşçi Sınıfı Üzerindeki Etkileri”, DİSK, s. 910)
PVH, merkezi New Jersey, ABD olan dünyanın en büyük gömlek üreticisidir. ABD’de üretim birimleri olan PVH’nin Honduras, Guetemala, Costa Rica ve Puerto Rico’da da üretim tesisleri bulunmaktadır. PVH ayrıca küresel düzeyde taşeron firmalarla da çalışmaktadır. Bütün bu şirketler küresel fabrikanın bölümleri olarak düşünülebilir. Küresel fabrikanın ABD bölümünde dizayn, kumaşın ölçülenip işaretlenmesi ve kesilmesi işleri yapılmaktadır. Bu parçalar, dikiş, ütü, kutulama, paketleme gibi emek yoğun işler için Honduras veya Guetamala’daki maquıladara bölgesine sevk edilmektedir. Daha sonra giysi pazarlamak için ABD’ye geri gönderilmektedir… PVH’nin Guetamala’daki 660 işçisinin % 70’i saatte 75 sent kazanan genç kadınlardır.” (ag.y, P.İ.Y., Dr. Seyhan Erdoğdu) 
Bu gerçekler, dünyayı küresel bir fabrikaya, küresel bir mali piyasaya, küresel bir pazarlama arenasına, küresel bir tekelci soygun cennetine, küresel açık bir sömürgeye çeviren ÇUŞ’lu tekelci kapitalizm aşamasının çarpıcı olgularıdır.
En eski ABD başkanlarından biri olan Thomas Jefferson, “Tüccarların belli bir yurtları yoktur. Nerde olurlarsa olsunlar, toprağa karşı belli bağları yoktur. İlgi duydukları tek şey, kar kaynaklarıdır.” derken, Eisenhower, “Sermaye belki de ulusu olmayan tuhaf bir şeydir. En çok nerede yarar görürse, oraya akar.” derken, Amerikan kapitalizminin ve emperyalizminin doruklarında oturan ve ona hizmet eden kişiler olarak, kapitalizmin ve burjuvazinin aşırı kar hırsını, kar ve daha fazla kar açlığıyla hareket ettiğini çok güzel dile getirmişlerdir. Burjuvazi için ulusal sınırların sadece karlarına hizmet ettiği oranda bir anlamı vardır. Bugün azami karın kazanılacağı en önemli alan dünya pazarı ve sınırlarıdır. Dahası, bu sınırlar uzaysal “sınır”lara doğru genişlemiş ve pupa yelken açmış bulunuyor.
Kapitalist emperyalist uluslararasılaşmanın geldiği düzey öyle bir düzeydir ki, ÇUŞ’lar, üretip pazarladıkları metaları, daha karlı olduğu için, sayısız parçalara bölüp, dağıtıp, sonra bir araya getirip monte ederek dünya pazarına sürmektedirler. “Üretimin uluslararası biçim kazanması, basit olarak dünyanın mal ve hizmetlerinden (Gayri Safi Dünya Hasılası) gittikçe daha çoğunun, daha çok ülkede üretilmesi ve üretim sürecinin ulusal sınırları giderek bir tarafa itmesi demektir. Bir kol saati ya da otomobil veya bir gömlekte bile çok dağınık yerlerde üretilmiş parçalar bulunabilir.” ( Evrensel Soygun, s. 34)
 ÇUŞ’lar, nerde kaliteli ve ucuz üretilebiliyorsa üretimi orada gerçekleştiriyorlar. “Örneğin General Electric için, Ashland (Massachusets) fabrikasında saat ücreti 3,4 dolardan imalat yapmaktansa, parçaları Singapur’a yollayıp saati 30 sentten monte ettirmek daha akla yakındır. 1957 ile 1967 arasında GE denizaşırı ülkelerde 61 fabrika kurmuştur. Bu taşınmaların bazıları grev ve öteki işçi sorunlarının ortaya çıkmasından hemen sonra olmuştur; Singapur ve Hongkong’un resmi makamları bu tür dertlerden kurtarabilmektedirler konuk şirketleri.” (age., s. 53)
Oysa 1960’larla kıyaslandığında bugün nerdeyse tüm bağımlı ülkeler birer Singapur’a, Hongkong’a dönüştürülmüştür. Bir Amerikan uluslararası tekelin başkan vekilinin şu açıklaması da oldukça aydınlatıcıdır: “Türkiye’de, motoru Almanya’dan, Şasisi ABD’den ve bazı parçaları yerli piyasalardan gelen ortak bir girişim kuran şirket, merkezileşmek zorundadır. Biz de dizayn, ürün geliştirme, satın alma ve finansman bakımından merkezileşmiş sayılırız.” (age., s. 53-54)
Örneğin daha o günlerde, adı Şili’deki askeri faşist darbeye karışan, dahası CİA ile birlikte askeri darbeyi örgütleyerek Allende yönetimini deviren ve Allende’yi alçakça katleden (ki, Allende elde silah faşist darbeye karşı yiğitçe savaşarak şehit düşmüştür) ve 1980 askeri faşist darbesinden sonra da Türkiye’nin telekomünikasyon sistemini kuran ITT uluslararası tekelinin 70 ülkede 425 bin personeli bulunmaktaydı. Yani “gövde uluslararası, ama beyin New york’tadır.
                                         Devam Edecek