GARBİS ALTINOĞLU “Jozef Stalin: Söylence ve Gerçek” adlı kitaba GİRİŞ
Not:
Bu yazı, 2001 yılında yaşama gözlerini yummuş İngiliz
Marksist-Leninist araştırmacı ve savaşçı Bill Bland’ın
yazılarından oluşan ve Mart 2009’da SU Yayınevi tarafından
yayımlanan adıgeçen kitabın Aralık 2008’de kaleme almış
olduğum GİRİŞ bölümüdür.
Dünyada
Jozef Stalin kadar karalanmış, yanlış tanıtılmış ve haksız
eleştirilere hedef olmuş başka bir ünlü kişilik bulunmadığını
söylemek bir abartma sayılmaz herhalde. Ölümünün üzerinden 56
yıl geçtiği, inşası ve savunmasında büyük rol oynadığı
sosyalist Sovyetler Birliği önce Kruşçovcular eliyle dejenere
edildiği ve daha sonra biçimsel olarak da yıkıldığı, yıllardır
gerek ileri kapitalist ülkelerde ve gerekse dünyanın diğer
bölgelerinde güçlü bir işçi sınıfı hareketi ve komünist
hareket bulunmadığı vb. halde dünya burjuvazisinin Jozef Stalin’e
karşı onyıllardır sürdürdüğü nefret, karalama ve saldırı
kampanyası bugün de bütün hızıyla sürüyor.
Marks
ve Engels, 1848’de kaleme aldıkları Komünist Manifesto adlı
yapıtlarının Giriş bölümünde,
“Avrupa'da bir hayalet
dolaşıyor —Komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri
bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa
ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis
ajanları” diyorlardı. Aradan geçen 161 yıl bu gerçeği
değiştirmemiş gibidir. Bugün de burjuvazinin ve sömürücü
sınıfların anti-Stalinizm biçimini almış olan anti-komünizm
kampanyası; her tür ve renkten küçük-burjuva milliyetçileri,
sosyal-demokratlar, revizyonistler, pasifistler, Trotskistler, dinsel
gericiler, sol liberaller, devrim dönekleri, burjuva aydınları,
reformistlerin yanısıra küçük-burjuva devrimcilerinin bir bölümü
tarafından destekleniyor. Dolayısıyla, başını emperyalist
burjuvazinin çektiği anti-Stalinizmin; sömürücü ve mülk sahibi
sınıfların farklı katmanlarını temsil eden farklı siyasal
eğilimlerin üzerinde birleştiği bir platform olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Görünen o ki “Stalin hayaleti”, dünya
burjuvazisini korkutmaya devam etmektedir ve edecektir. Bu bağlamda,
devrim ve sosyalizm davasına sırt çeviren örgüt, çevre ve
kişilerin işe bir “Stalin eleştirisi”yle başlamalarının
adeta evrensel bir gelenek haline gelmiş olmasının hiç de
şaşırtıcı olmadığını belirtmek gerekir. Bu ritüel,
burjuvaziye güven vermenin en şaşmaz ve kestirme formülü olarak
yerleşmiştir.
Burjuvazinin
akademyadaki ve yazılı ve görsel basındaki paralı uşakları
bizlere neredeyse her gün bu kişinin “ne denli kana susamış bir
canavar” olduğunu, “ne kadar çok insanı katlettiğini”, “ne
büyük suçlar işlemiş olduğunu” vb. anlatıp duruyorlar.
Kuşkusuz, yakın tarihin yalan ve dezenformasyon üzerine kurulu bu
en uzun süreli ve en kapsamlı propaganda kampanyasının –aşağıda
değineceğim- köklü sınıfsal ve siyasal nedenleri bulunmaktadır.
Bir örnek olması bakımından, bu iğrenç yalanların en yaygın
olanlarından bir tanesini ele alalım. Burjuva, Trotskist ve
revizyonist yazar, tarihçi ve araştırmacıların hemen hemen
hepsi, papağan gibi yineledikleri şu temelsiz savı tartışma
götürmez bir gerçeklik gibi dayatmaya çalışırlar: “İkinci
Dünya Savaşı öncesinde Kızılordu’da yapılan ve başta
Mareşal Tuhaçevski gelmek üzere çok sayıda komutanın haksız
yere ihanetle suçlanarak tasfiye ve idam edilmesi ülkenin savunma
gücünü zayıflatmıştır. Kızılordu’nun Haziran 1941’de
başlayan Alman saldırısı karşısında ilk aylarda ağır
yenilgilere uğramasında bu tasfiye operasyonu ve onun üst
kademelerine atanan yeni komutanların yetersiz ve deneyimsiz olması
belirleyici bir rol oynamıştır.”
Oysa
Mareşal Mikhail N. Tuhaçevski’nin gerici ve anti-sosyalist
eğilimi ve onun bilimsel sosyalizmi ve Bolşevizmi bir Yahudi
komplosu olarak değerlendirdiği gerçeği, daha 1928’de
kendisinin kısa bir biyografisini yazmış olan ünlü Fransız
gazeteci Remy Roure’ın (Le Chef de Larmée Rouge: Mikhail
Toukatchevski, Paris, Fasquelle, 1928) kitabında açıkça dile
getirilmişti. Daha da önemlisi, Tuhaçevski ve kafadarlarını
savunan emperyalist propaganda odakları onun bu özelliklerini,
pro-Nazi duygularını ve bir askerî darbe tezgâhlama planlarını
VE Alman Genelkurmayının, Kızılordu Genelkurmayı ile
ilişkilerini kullanarak Sovyet iktidarını devirme planları
yaptığını daha o günlerde biliyorlardı. (1)
Şunu da
ekleyeyim: Tanınmış Marksist araştırmacı Prof. Grover Furr’ın
1986’da kaleme aldığı “New Light On Old Stories About Marshall
Tukhachevskii: Some Documents Reconsidered” (=“Mareşal
Tuhaçevski’ye İlişkin Eski Öykülere Yeni Bir Bakış: Bazı
Belgelerin Yeniden Değerlendirilmesi”) başlıklı yazısında
aktardığına göre Hitler’in en yakın çalışma arkadaşlarından
ve kötü ünlü SS örgütünün şefi Heinrich Himmler 4 Ekim
1943’te Posen’de yaptığı bir konuşmada şöyle
diyordu:
“Moskova’da, sanırım 1937 ya da 1938’de o
büyük göstermelik yargılamalar olduğu ve sonradan Bolşevik bir
general olan eski Çar ordusu askerî öğrencisi Tuhaçevski ve
diğer generaller idam edildiği zaman, biz (Nazi) Partisi ve
SS’dekiler de içinde olmak üzere Avrupa’da herkes, Bolşevik
sistemin ve Stalin’in, en büyük hatalarından birini işlediği
kanısına varmıştık. Biz durumu böyle değerlendirmekle
kendimizi adamakıllı aldatmış olduk. Bunu içtenlik ve güvenle
söyleyebiliriz. Bence, eski Çarlık yanlısı generallerini
muhafaza etmiş olması halinde –şimdi savaşın üçüncü
yılında bulunan- Rusya asla iki yıldan fazla dayanamazdı.”
(Trial of the Major War Criminals before the International Military
Tribunal [Nuremberg, 1949], Cilt. 29, s. 111)
Hitler’in bir
başka yakın çalışma arkadaşı ve Nazi Almanyası’nın
Propaganda Bakanı Goebbels, güncesine 8 Mayıs 1943’te düştüğü
bir notta Führer’in de Himmler’in değerlendirmesini
paylaştığını belirtiyordu:
“Führer Tuhaçevski olayını
anımsadı ve Kızılorduya o şekilde davranmak suretiyle Stalin’in
onu mahvettiğine inanmakta tamamen hatalı olduğumuz yolunda görüş
belirtti. Oysa, bunun tersi doğruydu: Stalin Kızılordu içindeki
bütün muhalefetin kökünü kazıdı böylelikle yenilgiciliğe son
verdi.” (Joseph Goebbels, The Goebbels Diaries: 1942-1943, editör
& çevirmen Louis P. Lochner (Garden City, New York, Doubleday,
1948), s. 355) Peki Trotski’nin bu konuya ilişkin tutumu neydi?
Ludo Martens, Another View of Stalin (=Stalin’e Bir Başka Bakış)
adlı yapıtında Trotski’nin şu değerlendirmesini
aktarıyor:
“Generaller Stalin’in kişisel güvenliğine karşı
Sovyetler Birliği’nin güvenliğini savunmak için uğraş
verdiler.” (“L'armée contre Staline”, 6 Mart 1938, L'appareil,
s. 201) Görüldüğü gibi Trotski, başka bir çok konuda olduğu
gibi bu konuda da en aşırı gericilikle, faşizmle aynı konumda
durmaktadır. Devam edelim.
Stalin’e ve Stalin dönemi Sovyet
rejimine yöneltilen en büyük suçlamalardan biri de, hiçbir
bilimsel ve ciddi kaynak gösterilmeksizin özellikle 1930’ların
ikinci yarısında milyonlarca ve milyonlarca siyasal muhalifin
zorunlu çalışma kamplarına doldurulduğunun ve bunların pek
çoğunun öldürülmüş olduğunun ileri sürülmesidir. 1930’larda
Sovyetler Birliği’nde böylesi zorunlu çalışma kamplarının
olduğu ve buralarda siyasal mahkûmların yanısıra adi mahkûmların
da tutulduğu doğrudur. Ancak, başını Robert Conquest’ın
çektiği anti-komünist sözde araştırmacıların bu kamplarda
tutulan ve idamla cezalandırılan kişilerin sayılarıyla ilgili
verdikleri rakamlar bütünüyle hayal ürünüdür. Örneğin,
kendisi de bir Stalin muhalifi olan Roy Medvedev, On Stalin and
Stalinism (=Stalin ve Stalinizm Üzerine) adlı kitabında, Sovyet
arşivlerine dayanarak yaptığı ayrıntılı çalışmada, bu
dönemde siyasal suçlardan ötürü idam edilenlerin sayısını
1,461 olarak hesaplamıştır. Bunların büyük çoğunluğunun da
kendilerine yöneltilen suçları işlemiş olduğunu ve Sovyet
Rusya’nın bir bölümü Parti ve devlet aygıtının içine kadar
sızmış –ve bu arada kasıtlı olarak adli hataların işlenmesine
de yol açmış- iç ve dış düşmanların kuşatma, sabotaj ve
saldırısı altında olduğu koşullarda bu rakamın hiç de büyük
olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu konuda daha ayrıntılı
bilgi için Mario Susa’nın “Sovyetler Birliği’nin Tarihine
İlişkin Yalanlar” adlı çalışmasına (stalinkaynak.com)
bakılmalıdır.
Aslında
burjuvazinin kurmaylarının, köklü sınıfsal içgüdülerinin de
yardımıyla Jozef Stalin’i ve onun kişiliğinde simgelenen
sosyalizmin kapitalizm karşısındaki üstünlüğünü, genel
olarak işçi sınıfının ve diğer ezilen katmanların devrimci
öncülerinden bile daha ya da çok daha iyi tanımış ve kavramış
olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta bu tanıma ve
kavrama yetisi bazı momentlerde onların, Stalin’in liderlik
yetisini ve Stalin’in başında bulunduğu Sovyetler Birliği’nin
dünyanın faşizm belasından kurtuluşunda oynadığı belirleyici
rolü; revizyonistler, devrim dönekleri ve Trotskistlerden çok daha
objektif bir biçimde tanımlamalarını ya da itiraf etmelerini de
sağlamıştır. Örneğin, ABD tekelci burjuvazisinin yayım
organlarından Time dergisi O’nu 1942’de yılın adamı seçmiş
olduğu yazısında şunları kaydetmişti:
“Alman lejyonları
çelik dirençli Stalingrad’ı süpürüp geçmiş ve Rusya’nın
karşı-saldırı gücünü yok etmiş olsalardı, Hitler sadece
yılın adamı olmakla kalmaz, Avrupa’nın tartışma götürmez
efendisi olur ve gözlerini fethetmek için diğer kıtalara
çevirirdi. (Bu durumda- G. A.) o, en az 250 zafer kazanmış
tümenini Asya ve Afrika’da yeni işgallere girişmek için
ayırabilirdi. Ama Jozef Stalin onu durdurdu. ” (Time Magazine,
“Joseph Stalin: Die, But Do Not Retreat”/ “Jozef Stalin: Öl,
Ama Geri Çekilme”)
Emperyalist
burjuvazinin en deneyimli temsilcilerinden Winston Churchill ise
1943’te Stalin ve Sovyetler Birliği hakkında şunları
söylüyordu:
“İnsanlık tarihinde şimdiye dek kurulmuş
hiçbir hükümet, Hitler’in Rusya’da açtığı kadar derin ve
dayanılmaz yaralarla ayakta kalmayı başaramamıştır… Rusya
yalnızca hayatta kalıp bu korkunç yaraları iyileştirmekle
kalmamış, Alman ordu aygıtına dünyanın hiçbir gücünün
indiremediği kadar öldürücü darbeler indirebilmiştir.”
(Aktaran M. Sayers-Albert E. Kahn, Sovyetler’e Karşı Büyük
Komplo, 1917-1947, İstanbul, 1990, s. 368)
Friedrich
Engels’in dediği gibi “Pudingin kanıtı onun yenmesindedir.”
1922’de Stalin’in SBKP Genel Sekreterliğine getirildiği sırada
Avrasya’nın en geri ülkelerinden birisi olan Sovyet Rusya, O’nun
yaşama gözlerini yumduğu 1953’de dünyanın ekonomik, siyasal ve
askerî bakımdan ikinci güçlü devleti haline gelmişti. Daha da
önemlisi; Marks, Engels ve Lenin’in öğretisi ilk kez Jozef
Stalin’in SBKP’nin başında bulunduğu dönemde ete kemiğe
bürünmüş, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan
kaldırıldığı ve iktidarın işçi sınıfının ve diğer
sömürülen yığınların elinde olduğu bir toplumun sadece
kurulmasının değil, yaşaması, sosyalizmi inşa etmesi ve büyük
zaferlere imza atmasının olanaklı olduğu gösterilmişti. Sovyet
Rusya işçi sınıfı ve halkları tarihte ilk kez, hem de geri bir
ülkede insanın insanı sömürmediği ve ezmediği “yeni bir
toplum”u kurmuşlardı. Bir de bunun hangi koşullarda
başarıldığını anımsamakta yarar var.
Çarlığın
katıldığı emperyalist savaş mezbahasında Rusya 3 milyon
insanını yitirmiş ve bitkin düşmüştü. Ekim Devriminin
ardından emperyalist burjuvazinin doğrudan ve dolaylı desteğine
sahip Rusya burjuvazisi ve toprak ağalarına, yani Beyaz Muhafızlara
karşı verilen İç Savaşta (1918-20) ise 7 milyon insan ölmüş,
ülke ekonomisi çöküşün eşiğine ve işçi ve emekçi yığınları
açlıkla yüzyüze gelmişti. İç Savaşın sona erdiği 1920
yılında tarım üretimi Birinci Dünya Savaşı öncesininkinin
yarısından azdı. Sanayi, ulaştırma ve madencilik sektörleri
daha da kötü bir durumdaydılar; örneğin büyük-ölçekli
sanayinin üretimi savaş öncesininkinin yedide biri kadardı;
hammadde ve yarı-işlenmiş madde stokları tükenmişti. Teknolojik
düzeyin son derece geri olduğu ülkenin büyük kentlerinin dışında
elektrik yoktu; nüfusun ezici bir çoğunluğu eğitimsizdi ve
sağlık hizmetlerinden yoksundu. Sovyet iktidarı 1921’de
Kronstadt’ta ve 1924’te Gürcistan’da olduğu gibi bazı yerel
isyanlarla boğuşmak zorundaydı. 1920’lerde ve 1930’larda
öndegelen emperyalist devletlerin ekonomik ambargosu, kuşatması ve
diplomatik izolasyonu altında olan Sovyet Rusya aynı zamanda
onların istihbarat örgütlerinin beşinci kol etkinliklerinin
hedefi durumundaydı; eski egemen sınıfların kalıntılarının,
burjuva aydın ve uzmanlarının, kulakların Sovyet iktidarına
karşı direnişi, özellikle son derece yaygın ekonomik sabotaj ve
yıkıcılık etkinlikleri ve giderek artan terörist saldırıları
biçimini alıyordu. 1929’dan itibaren tarımın
kollektifleştirilmesine ve –Rusya’nın geniş topraklarında
sıfırdan başlanmak kaydıyla dev sanayi kentlerinin ve
merkezlerinin kurulmasının yolunu açan- Birinci Beş Yıllık
Planın uygulanmasına geçiş, bu direnişi adeta yeni bir iç savaş
düzeyine çıkaracaktı. Dahası, bu çok yönlü saldırı, Parti
ve devlet aygıtı içindeki yalpalayan, yenilgici ve süreç içinde
bir bölümü bütünüyle sınıf düşmanının safına geçen açık
ve gizli revizyonist lider ve kadroların ve onların örgütlediği
hiziplerin varlığı ve zaman içinde sabotaj, yıkıcılık ve
terörizme evrilen muhalefeti koşullarında sürdürülüyordu.
Örneğin, bir süre Sovyet Rusya’da çalışan Amerikan mühendis
John Littlepage In Search of Soviet Gold adlı kitabında, tanık
olduğu sabotaj eylemlerini Ağır Sanayi Halk Komiseri Yardımcısı
konumunda bulunan Trotskist Yuri L. Piyatakov’a anlattığını,
ancak onun, bu tür eylemleri önlemek için hiçbir önlem
almadığını belirtir. Piyatakov 1937’de yapılan yargılamasında
suçunu itiraf edecek ve sabotaj ve terörizm suçundan idama mahkûm
edilecekti.
Bütün
bunlara, dünya burjuvazisinin öncü gücü Nazi Almanyası’nın
1941’de Sovyet Rusya’ya saldırısı ve bu saldırının
püskürtülmesi sırasında verilen inanılmaz boyuttaki kayıplar
eklenmeli: Kaynaklar, İkinci Dünya Savaşında Britanya’nın
toplam (asker ve sivil) kaybının 332,000’den ve toprakları işgal
ya da askerî saldırıya uğramayan ABD’nin toplam kaybının
298,000’den ibaret olmasına karşılık, 13,600,000’i asker
olmak üzere en az 21 milyon Sovyet yurttaşının can verdiğini
gösteriyor. Stalin bunların 3 milyonunun komünist kadrolar
olduğunu söylemektedir.
Bu
savaşın başlarında, SSCB’nin ekonomik bakımdan en gelişmiş
bölgelerinin, yani Avrupa Rusyası’nın Alman faşizminin işgali
altına girmesi yüzünden Sovyet halklarının, SBKP’nin ve
Kızılordunun karşılaştıkları güçlükler çok büyüktü.
Dünya emperyalizminin öncüsü ve koçbaşı rolünü oynayan, işçi
sınıfının anayurduna ve sosyalizme derin bir sınıf kini duyan
Hitler kliğinin yönettiği Nazi sürülerinin Sovyet savaş
tutsaklarına, ele geçirdikleri partizanlara ve sivil halka
yaptıkları zulüm ve Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirdikleri
yağma ve maddi yıkım akıl almaz düzeydeydi. Andrew Rothstein, A
History of the USSR adlı yapıtında, savaş boyunca Sovyet Rusya’da
fabrika, devlet çiftliği ve Makine Traktör İstasyonlarının
hemen hemen yarısının yanısıra 236,000 kollektif çiftlikten
98,000’inin yok edildiğini ve yağmalandığını, onbinlerce
demiryolu istasyonu, okul, klinik, hastane ve kitaplığın
yakıldığını ya da havaya uçurulduğunu, milyonlarca at, sığır,
davar ve domuzun öldürüldüğünü ya da Almanya’ya
götürüldüğünü, toplam 4,700,000 konutun yıkıldığını
söylüyor. Sovyetler Birliği’nde 3 Kasım 1942’de kurulan Nazi
Vahşetini Saptama Olağanüstü Komisyonu’nun yıllar süren titiz
çalışması sonucunda hazırladığı ve 13 Eylül 1945’te
yayımladığı sonal rapora göre, yukarda belirtilen vahşet
eylemlerine ek olarak Nazi saldırganları 82,000’den fazla ilkokul
ve orta öğrenim kurumunu, 600’den fazla araştırma enstitüsünü
ve yüzlerce yüksek öğrenim kurumunu yakmış ve yıkmış ve
buralardan çok büyük boyutlarda donanım, arşiv elyazmaları ve
diğer eşyayı çalmışlardı. Onlar, sadece okullarda ve
kitaplıklarda bulunan 100 milyondan fazla kitabı yok etmiş,
içindeki değerli bilimsel donanımı yağmaladıktan sonra
Leningrad’daki Pulkovo ve Kırım’daki Simeiz ünlü
gözlemevlerini havaya uçurmuş, yüzlerce müze ve sanat galerisi
ile 44,000 dolayında tiyatro ve kulübü yağmalamış ve tahrip
etmişlerdi. Leningrad yakınındaki eski İmparatorluk Sarayı,
Puşkin ve Tolstoy müzeleri, Çaykovski’nin evi, Novgorod ve
Çernigov’da bulunan 12. yüzyıldan kalma kilise ve manastırlar,
Moğol istilası dönemi öncesine ait eski Slav mimari yapılarının
yanısıra çok sayıda kilise ve sinagog da Nazi vahşetinden payını
almıştı.
Ama
savaşın ardından tarih, yakılıp yıkılmış ve milyonlarca ve
milyonlarca insanını yitirmiş olan Sovyetler Birliği’nin
yeniden dirilişine tanık olacaktı. 1945-49 yılları arasında
Sovyet Rusya işçileri ve halkları savaşın yerle bir ettiği
ekonomilerini yeniden inşa ettiler. Ve bu, Alman, İtalyan ve Japon
faşistlerinin yerini alan ABD’nin ve bağlaşıklarının
Sovyetler Birliği’ne –ve Halk Demokrasisi ülkelerine- karşı
bir ‘Soğuk Savaş’ başlattığı, onu kuşatmaya giriştiği/
tehdit ettiği, Batı Avrupa’yı üsleri ve askerleriyle doldurduğu
koşullarda gerçekleştirildi. Stalin 1953 yılında öldüğünde
Sovyet Rusya, içinden geçmek zorunda bırakıldığı inanılmaz ve
olağanüstü güçlüklere rağmen açlığın, cehaletin,
işsizliğin olmadığı, bütün yurttaşların parasız sağlık ve
eğitim hizmetlerinden yararlandığı ve önüne, bir çok alanda
ABD’ne yetişme hedefini koymuş bir ülkeydi. Dünyanın bir dizi
ülkesinde (Doğu ve Güneydoğu Avrupa, Çin, Kuzey Kore, Kuzey
Vietnam) devrimci hükümetler iktidara gelmiş, Komünist Partileri
Fransa ve İtalya’da en büyük parti konumuna ulaşmış,
sömürgelerde güçlü bir ulusal kurtuluş hareketi boy vermeye
başlamıştı. Sadece 1945-49 yılları arasında Birmanya,
Endonezya, Hindistan, Pakistan, Laos, Libya, Seylan, Ürdün ve
Filipinler bağımsızlıklarına kavuşmuştu. Bütün bu
gelişmeleri sadece ya da esas olarak Stalin’in hanesine
yazmıyorum; ancak burada, tarihi kitlelerin yaptığını söyleyen
Marksizm-Leninizm büyük tarihsel kişiliklerin son derece önemli
rolünü asla reddetmediğini bir kez daha anımsamamız gerekir.
Stalin’in bu sürece katkısının çok büyük olduğu ve
Parti’nin, ideolojik tutarlılık, siyasal uzakgörüşlülük,
devrimci irade ve önderlik yeteneği bakımından O’ndan hayli
geride olan diğer Marksist-Leninist liderlerinden hiçbirinin, ama
gerçekten de hiçbirinin, örneğin bir Molotov’un, Kaganoviç’in,
Malenkov’un vb. Stalin’in oynamış olduğu rolü oynayamayacağı
açıktır. Devletin ve Partinin; Zinovyev, Kamenev, Buharin, Rikov
ve Trotski gibi –Sovyet Rusya işçi sınıfı ve halklarının
kapitalist kuşatmaya karşı koyabileceğine ve sosyalizmi inşa
edebileceğine inanmayan- sözde önderlerin çizgisini izlemiş
olması halinde ise, bu ülkede belki sosyalizmin inşasına bile
başlanamayacağı ve kapitalizmin çok daha erken bir tarihte
restore edileceği ve daha da kötüsü ülkenin faşist Almanya,
militarist Japonya gibi ülkelerin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi
haline geleceği hemen hemen kesin gibidir.
Dünya
burjuvazisinin kurmayları şunu çok iyi biliyorlar: Sovyet Rusya
işçi ve emekçilerinin, Çarlığın bıraktığı geri ekonomik ve
toplumsal miras zemini üzerinde ve ileri ülkelerin işçi sınıfının
güçlü ve kapsamlı bir desteğine sahip olmaksızın akıl almaz
bedeller ödemek, eşi görülmemiş engeller aşmak suretiyle
dünyanın altıda birinde sosyalizmi inşa etmesi ve 1941-45 yılları
arasındaki Büyük Yurtsever Savaş’ta dünyanın o zamana kadar
gördüğü en büyük ve korkunç savaş makinasını, yani –işgal
ettiği Avrupa ülkelerinin insan ve materyal kaynaklarından da
yararlanan- Alman ordusunu yenilgiye uğratması ve militarist
Japonya’nın yenilgisine önemli bir katkıda bulunması,
başlıbaşına bir ‘mucize’ydi. Aynı niteleme bu savaştan çok
büyük insansal ve maddi kayıplarla çıkan Sovyetler Birliği’nin
birkaç yıl içinde yaralarını sararak ayağa kalkması için de
geçerlidir. Ve yineliyorum: Tüm dünya işçi ve emekçilerinin
gözleri önünde gerçekleştirilen, onları derinden etkileyen ve
yüzlerini işçilerin ve emekçilerin anayurduna daha da fazla
çevirmelerine yol açan bu ‘mucize’nin Jozef Stalin gibi bir
lider olmaksızın gerçekleştirilmesi neredeyse olanaksızdı. Bu
bakımdan Jozef Stalin adı, Sovyet Rusya işçi ve emekçilerinin
1920’lerden 1950’lere kadar olan dönemde elde ettikleri ve her
biri kapitalist-emperyalist sistemin ve onun temsilcilerinin
suratlarına ağır birer şamar gibi çarpan devasa başarı ve
zaferlerin ve bu başarı ve zaferlerin de etkisi altında büyüyen
“komünizm tehlikesi”nin bir özeti, simgesi gibidir. Trotskist
tarihçi olan Isaac Deutscher bu ‘mucize’nin bir yüzünü ve
dolayısıyla örtük bir biçimde de olsa Stalin’in olumlu rolünü
şu sözlerle itiraf etmektedir:
“Rusya’nın başarısı
her şeyden önce, Doğu bölgelerindeki süratli sanayileşme ile
mümkün olmuştu. Bu sanayileşmenin büyük bir kısmı, barışta
hazırlanmış esaslar üzerinde ama savaş içinde
gerçekleştirilmişti… 1943 ile 1945 arasında yılda ortalama
30,000 tank ve savaş aracı ile aşağı yukarı 40,000 uçak imal
edildi. Birinci Dünya Savaşında ise, Rusya’da, bunların hiçbiri
imal edilmiyordu. Yıllık top imali 120,000’di. Oysa 1914-17’de
her yıl 4,000 top imal ediliyordu. Her yıl Rusya’da yapılmış
450,000 makinalı tüfek sağlanıyordu orduya. Çarlar zamanında
ise bu miktar sadece 9,000’di… Kızıl Ordu, Volga’dan Elbe’ye
kadar, kendi yurdunda yapılmış silahlarla savaşarak ilerlemişti.”
(Stalin II, İstanbul, Ağaoğlu Yayınevi, 1969, s. 312)
Bütün
bunları söylerken Sovyet deneyimini idealize etmiş, Lenin-Stalin
dönemi Sovyetler Birliği’nde adeta kusursuz bir sosyalist
toplumun yaratılmış olduğunu mu söylemiş oluyorum? Tabii ki
hayır! Üretici güçlerin hayli geri, işçi sınıfının çok
küçük, genel olarak halkın eğitim ve kültür düzeyinin çok
düşük olduğu Rusya’nın, yüzyıllardır “Çar baba”nın,
Ortodoks Kilisesi’nin ve toprak soylularının gerici ve despotik
boyunduruğu altında inlemiş olduğu için demokratik gelenekleri
neredeyse hiç bulunmayan halkının, yoğun ve kesintisiz iç ve dış
saldırılarla yüzyüze olduğu bir ortamda inşa edeceği sosyalist
bir toplumun bir yere kadar bütün bu objektif faktörlerin izlerini
taşımaması olanaksızdı. Zaten sosyalist toplumu “ekonomik,
törel, entellektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı
eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum” (Gotha Programının
Eleştirisi) olarak tanımlamış olan Karl Marks, Köln işçilerine
hitap ederken,
“Sadece
varolan ilkeleri değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendi
kendinizi değiştirmek, siyasal iktidarı sürdürecek yeteneğe
sahip olabilmek için onbeş, yirmi, elli yıl süren iç savaşlar
ve uluslararası savaşlardan geçeceksiniz” (Köln’de
Komünistlerin Yargılanması Üzerine Açıklamalar) dememiş
miydi?
Ekim Devriminden sonra Sovyet Marksist-Leninistlerinin
böylesi geri bir maddi ve entellektüel toplumsal tabana dayanmak
zorunda kalması, işçi sınıfının sosyalist devletin günlük
işleyişine katılımını frenlemekle ve sosyalizmin inşasını
güçleştirmekle, pahalılaştırmakla ve karmaşıklaştırmakla
kalmadı. İşçi sınıfının eğitim ve kültür düzeyinin göreli
geriliği ve buna bağlı olarak Sovyet devletinin ekonominin ve
devlet yönetiminin bir dizi alanında güvenilmez, hatta sosyalizmin
gizli ya da açık düşmanı olan burjuva ve gerici uzmanların ve
aydınların hizmetlerinden yararlanmak zorunda kalması, kapitalist
kuşatmanın son derece önemli basıncıyla birleşerek bürokratizmi
besledi. (Örneğin, Mario Susa’nın “Sovyetler Birliği’nin
Tarihine İlişkin Yalanlar” adlı önemli çalışmasında
belirttiğine gore, 1930’da Kızılordu’da görev yapan Çarlık
dönemi subaylarının sayısı 4,500’ü, yani toplam subay
sayısının yaklaşık yüzde 10’unu buluyordu.) İdeale daha
yakın koşullarda, örneğin Rusya’daki proleter devriminin
Almanya, Fransa gibi birkaç gelişmiş kapitalist ülkede meydana
gelebilecek proleter devrimlerinin aktif destek ve dayanışmasından
yararlanabilmiş olması halinde sosyalizmin inşası çok daha hızlı
ve verimli bir biçimde sürdürülebilecek ve komünizm ve
dolayısıyla devlet aygıtının sönümlenmesi hedefine çok daha
çabuk erişilebilecekti. Stalin 2 Aralık 1923 tarihli “Parti’nin
Görevleri” başlıklı raporunda şöyle diyordu:
“1917’de
hızla Ekim’e doğru ilerlemekte olduğumuz sırada bir Komün,
emekçi halkın özgür bir birliğini kurabileceğimizi, hükümet
kurumlarındaki bürokrasiyi çok yakın gelecekte olmasa da iki ya
da üç kısa dönem içinde ortadan kaldırabileceğimizi, devleti
emekçi halkın özgür bir birliği haline getirebileceğimizi
düşlüyorduk. Ancak pratik, bunun uzak bir ideal olmaya devam
ettiğini, devleti bürokratik öğelerden arındırmak, Sovyet
toplumunu emekçi halkın özgür bir birliğine dönüştürmek için
halkın yüksek bir kültür düzeyine sahip olması gerektiğini,
çevremizde, büyük harcamalar ve hantal yönetim birimlerinin
varlığını zorunlu kılan ve varlığı bütün diğer devlet
kurumlarına damgasını vuran büyük bir sürekli orduyu ayakta
tutma gereğini ortadan kaldıran barış koşullarının oluşmasının
bütünüyle güvence altına alınmasının zorunlu olduğunu
gösterdi. Devlet aygıtımız önemli ölçüde bürokratiktir ve
oldukça uzun bir süre böyle kalacaktır. Partili yoldaşlarımız
bu aygıtın içinde çalışmaktadırlar…” (J. V. Stalin, Works,
Cilt 5, Moskova, 1953, s. 368-69) Trotskistlerin ve diğer
revizyonistlerin sunmaya çalıştığının tam tersine bürokrasiye
ve bürokratizme karşı adeta kesintisiz bir savaşım vermiş olan
Stalin, eğitim ve kültür düzeylerinin geliştirilmesi yoluyla
işçilerin ve köylülerin devletin günlük yönetiminde ve
ekonominin inşasında daha fazla rol ve inisiyatif alması,
özellikle tabandan eleştirinin ve özeleştirinin geliştirilmesi,
yani Sovyet toplumunun daha da demokratikleştirilmesi için çaba
harcamıştı. Örneğin O, 13 Nisan 1928’de Moskova’da yaptığı
bir konuşmada, varlıklı sınıflar olmalarından ötürü
toprakağalarının ve kapitalistlerin kendi çocuklarını ülkeyi
ve devleti yönetmelerini sağlayacak bilgi ve becerilerle
donatabilecek konumda olduklarını, ancak varlıklı bir sınıf
olmayan işçi sınıfının bu işe ancak iktidara geldikten sonra
başlayabildiğini belirttikten sonra sözlerini şöyle
sürdürüyordu:
“Yeri gelmişken, kültür devriminin bizim
için böylesine keskin bir sorun olmasının nedeninin tam da bu
olduğunu belirtmeliyim. Doğru, on yıllık iktidar süresi içinde
SSCB işçi sınıfı bu alanda toprakağalarının ve
kapitalistlerin yüzlerce yıl içinde başardığından daha
fazlasını başardı. Ancak, uluslararası ve iç durum, elde
ettiğimiz sonuçları son derece yetersiz kılıyor. Dolayısıyla,
işçi sınıfının kültür gücünü gelişmesini teşvik edecek
bütün araçlar, işçi sınıfının ülkeyi ve sanayiyi yönetme
beceri ve yetisinin gelişmesini kolaylaştıran bütün araçlar, bu
kategorideki bütün araçlar tarafımızdan sonuna kadar
kullanılmalıdır.” (J. V. Stalin, “Merkez Komitesi ile Merkezi
Denetim Komisyonu’nun Nisan Ayı Ortak Plenumu”, Works, Cilt 11,
Moskova, 1954, s. 41)
Evet, objektif koşullara ve Sovyet
Parti ve devletinin hatalarına bağlı olarak Sovyetler Birliği’nde
bürokrasi ve bürokratizm vardı; ancak Stalin ve Sovyet
Marksist-Leninistleri, “komünist bürokratizm” de içinde olmak
üzere bu hastalığa karşı kesintisiz bir savaşım
yürütüyorlardı. Dolayısıyla, hakiki ve karşı-devrimci
bürokratları, yani Kruşçov’ları, Gorbaçov’ları vb.
kucaklayan ve yücelten Trotskistlerin ve sosyalizmin diğer
düşmanlarının Stalin dönemi yönetimini “Stalinist kliğin
yönettiği bir bürokratik diktatörlük” olarak betimlemeleri
gerçeklerle hiçbir biçimde bağdaşmamaktadır.
Geçerken
gerek Lenin ve gerekse Stalin döneminde proleter diktatörlüğü
rejimini kapitalist kuşatma ve saldırganlığa karşı korumak için
Sovyet Rusya’nın bir Kızılordunun yanısıra güçlü bir
istihbarat örgütüne sahip olmasının pek çok haksız eleştirinin
konusu olduğuna kısaca değinmek isterim. Bu kitapta ve başka
yerlerde anlatılanların bu kurumların neden gerekli olduğunu
yeterince ortaya koyduğunu sanıyorum. Sovyetler Birliği’nde
gerçek bir asker ve polis rejimi kuranlarsa Kruşçov ve onu izleyen
revizyonist yöneticiler olmuştu. Mikael Gorbaçov işbaşına
geldiğinde güvenlik kuvvetlerinin toplam sayısı Stalin döneminde
olduğunun tam dört katıydı; ama her zamankinden daha zayıf ve
eski halinin adeta gölgesi olan Sovyet Rusya bir kaç yıl sonra
iskambilden bir şato gibi yıkılıverecekti.
Tam da burada,
-Bill Bland’ın araştırmalarında ortaya çıkarmış olduğu
gibi- Stalin’in asla mutlak otorite sahibi bir yönetici ya da
Sovyet Rusya’da ve dünya komünist hareketi içinde her istediğini
yaptıran bir diktatör olmadığı çıplak gerçeğinin altını
çizmemiz gerekir. “Kişiye tapınma”nın gerçek mimarı olan
Kruşçovcuların ve ortaklarının uydurduğu ve burjuva
propagandistlerinin, Trotskistlerin yardımıyla yaydığı
söylencenin aksine, Sovyetler Birliği ve dünya işçi sınıfı ve
halkları katında son derece büyük ve fazlasıyla hak edilmiş bir
saygınlığa sahip bir yönetici olmakla birlikte Stalin, SBKP
Politbürosu ve Merkez Komitesi’nin öndegelen bir üyesiydi, o
kadar. Hatta O, 1920’lerin sonlarından itibaren revizyonist
çoğunluğun egemen olduğu bir Politbüro ve Merkez Komitesi’yle
birlikte çalışmak zorunda kalmıştı. Her tür ve renkten
anti-komünist yazar ve propagandistlerin sistemli yalanlarının
aksine kendisini hiçbir zaman kusursuz bir önder, yanılmaz bir
komutan gibi görmeyen ve her zaman “Lenin’in bir öğrencisi”
olarak değerlendiren Stalin, kendi etrafında bir “kişiye
tapınma” da oluşturmamıştı. Tersine O’nun fazlasıyla
alçakgönüllü olduğunu bile söyleyebiliriz. Örneğin O, Haziran
1926’da katıldığı bir toplantıda şöyle diyordu:
“Yoldaşlar;
hakkımda söylenen övücü sözlerin yarısını bile hak
etmediğimi mutlaka söylemem gerek. Söylenenlere bakılırsa ben
Ekim Devrimi’nin bir kahramanı, Sovyetler Birliği Komünist
Partisi’nin lideri, Komünist Enternasyonal’in lideri, efsanevi
bir savaşçı-şövalyeyim ve daha neler nelerim. Yoldaşlar; bunlar
saçma ve tümüyle gereksiz abartmalar. Bunlar genellikle yaşamını
yitiren devrimcilerin mezarlarının başında söylenen şeyler. Ama
benim şimdilik ölmeye niyetim yok…
“Ben Tiflis demiryolu
atelyelerinin ileri işçilerinin öğrencilerinden biriydim ve hâlâ
da öyleyim.” (J. V. Stalin, Works, Cilt 8, Moskova, 1954, s. 182)
Dahası, aradan geçen yıllar ve onyıllarda kazandığı başarılar
ve haklı olarak edindiği büyük saygınlık O’nun bu tutumunu
zerrece değiştirmedi. Ekim 1952’de, yani ölümünden, daha
doğrusu öldürülmesinden sadece 4.5 ay önce yapılan bir Merkez
Komitesi toplantısında Molotov’un, kendisini Stalin’in sadık
bir öğrencisi olarak tanımlamasına verdiği şu yanıt O’nun
“kişiye tapınma”yla hiçbir ilgisinin olmadığını bir kez
daha göstermiştir:
“Benim hiçbir öğrencim yok. Biz
hepimiz büyük Lenin’in öğrencileriyiz.” Küçük dünyamızın
ve ne yazık ki devrimci hareketin, kazandıkları çok sıradan
başarıların ardından kendilerini dev aynasında görmeye
başlayanlarla dolup taştığını dikkate aldığımızda, 20.
yüzyılın tarihine yön vermiş birkaç kişiden biri olan
Stalin’in devrimci alçakgönüllülüğüne hayran olmamak elde
değil.
Bir kez daha yinelemek gerekir: Tüm olumsuz objektif
ve subjektif koşullara, iç ve dış düşmanların dolaylı ve
doğrudan saldırılarına, açık ve gizli revizyonistlerin Parti ve
devlet aygıtı içinde ve ekonomi ve dış politika alanlarında
oynadıkları frenleyici, zararlı ve yıkıcı role rağmen Sovyet
Rusya işçi sınıfı ve halkları, başında Lenin’in ve
Stalin’in bulunduğu Sovyet Marksist-Leninistlerinin önderliğinde
üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermeyi, mülk sahibi
sınıfları iktidardan uzaklaştırmayı ve sosyalizmin inşasında
büyük adımlar atmayı başardılar.
Lenin-Stalin dönemi
Sovyet Rusyası’nın en büyük başarılarından biri de, tarihte
ilk kez ulusal sorunu çözmüş ve bir halklar hapishanesi olan bu
engin ülkeyi halkların kardeşliğinin kurulduğu ve bu kardeşliğin
pratiğin ateşinde sınandığı bir Sovyet cumhuriyetine
dönüştürmüş olmasıdır. Başında Stalin’in bulunduğu SBKP,
proleter enternasyonalizmi temeline dayanan bu milliyetler politikası
sayesinde, bazıları devrim öncesinde alfabeleri bile olmayan,
maddi yaşam koşulları son derece geri, ulusal kültürlerini
geliştirme olanağından yoksun, hatta düpedüz yok olma
tehlikesiyle yüzyüze pek çok ezilen ulus ve milliyetin yeniden
yaşama döndürülmesi olanaklı oldu. (2) Çarlık Rusyası
döneminden bu yana bu ülkeyi gözlemleyen ünlü İngiliz burjuva
tarihçisi Bernard Pares bu saptamayı şu sözlerle
doğruluyordu:
“Sovyetler Birliği’nde Rusça zorunlu ikinci
dil olmakla birlikte her (ulusal- G. A.) birim, okullarında ve
mahkemelerinde kendi dilini kullanır. Sovyet oryantalistleri onları
oluşturana kadar (bu ülkedeki- G. A.) 180’i aşkın ulusal
birimden bir haylisinin yazılı dilleri bulunmuyordu. Orta Asya,
genç Rus yöneticileri için büyük bir okul işlevi gördü.
Burada bile, devrimden sonra neredeyse sıfıra yakın olan
okuma-yazma oranı yüzde 70.6 oranına çıkarılmış bulunuyor.
Hindistan’daki İngiliz yöneticilerimiz için ne parlak bir
örnek!
“Her türden dine karşı olan önyargıyı bir yana
koyacak olursak, sanat ve kültür alanında ulusal gelenekleri
geliştirmek için elden gelen her şey yapılmaktadır…” (Russia
and the Peace, s. 52, Harmondsworth, 1944) Bu olgular SBKP’nin,
Çarlık döneminde ezilen ulus ve milliyetlerin ulusal
gereksinimlerine karşı duyarsız olduğu, daha da kötüsü Sovyet
Rusya’nın bu dönemde ayrıntıya ilişkin bazı değişikliklerle
Çarlığın şovenist politikasını sürdürdüğü ve Lenin-Stalin
dönemi Rusyası’nda Rus-olmayan halkların Çarlık dönemi
benzeri bir ulusal zulüm altında yaşadığı yolundaki
karaçalmaların gerçeklerden ne denli uzak olduğunu gösterir.
Geçerken, İkinci Dünya Savaşı koşullarında Volga Almanları ve
Kırım Tatarları gibi bazı etnik gruplara karşı alınmış olan
zorunlu yeniden yerleştirme önlemlerinin, bu etnik grupların
görece geniş kesimlerinin işgal kuvvetleriyle işbirliği yapma
eğiliminde olmasından kaynaklanan savunma amaçlı önlemler
olduğunu anımsatmak gerekir.
Önlerinde,
-sadece birkaç ay yaşamış ve enerjisinin tümünü kendisini
gericilerin saldırılarından korumaya hasretmek zorunda kalmış
olan 1871’in Paris Komünü’nü saymazsak- hiçbir deneyim,
hiçbir tarihsel örnek bulunmayan Rusya komünistlerinin ve ileri
işçilerinin, daha sonraki komünist kuşakların kaçınabileceği
bazı önemli hatalar işlemiş olmaları, nesnelerin doğası
gereğiydi. Tersine, bunun böyle olmaması şaşırtıcı olurdu.
Herhalde günümüzün hakiki devrimcilerine ve sınıf bilinçli
işçilerine düşen, Sovyet Marksist-Leninistlerinin ve işçi
sınıfının bu olağanüstü zor koşullarda neden bu tür hatalar
yaptıklarını sorarak hayıflanmak değil, onların, bu olağanüstü
zor koşullarda bu denli büyük başarılara imza atmış
olmalarından gurur duymak, onların irade gücünü, özveri ruhunu,
çalışkanlık, yaratıcılık ve gözüpekliğini rehber edinmek ve
onların ilk olmanın getirdiği ve bir yere kadar kaçınılmaz olan
hatalarından gereken dersleri çıkarmaktır.
Burjuvazi, 1789’un
‘donsuzlar’ının monarşiyi, aristokrasiyi ve Kiliseyi hedef
almakla yetinen, yani sınıflı toplumu ortadan kaldırmayı
amaçlamayan devrimci-demokratik çıkışını bile bugüne kadar
bağışlamamıştır. Peki bu sömürücü sınıfın “gökleri
fethetmeye”, yani üretim araçlarının özel mülkiyetine son
vermeye ve sınıfsız bir toplum yaratmaya koyulan Rusya işçi
sınıfı ve halklarının bu görkemli atılımını dünya işçi
sınıfının kollektif belleğinden silmeye, bu deneyimin kendisini
ve onun en başta gelen mimarı ve simgesi olan Stalin’i
şeytanlaştırmaya çalışmasında şaşılacak bir yan olabilir
mi? Elbette olamaz. Sömürücü sınıfların temsilcilerinin;
ölümünün üzerinden 56 yıl geçmiş olmasına ve O’nun, Sovyet
Marksist-Leninistleri ve Sovyet Rusya işçi ve emekçileriyle
birlikte yarattığı yapıtın çoktan yıkılmış olmasına
rağmen, bugün de Jozef Stalin’e ve onun mirasına saldırmak için
hiçbir fırsatı kaçırmamalarının en önemli nedenlerinden biri
tam da budur. Dahası var: Mülk sahibi sınıfların bugün Stalin’e
ve “Stalinizm”e karşı yürüttüğü histerik kampanya, işçi
sınıfının ve diğer sömürülen yığınların er ya da geç
gelecek olan yeni devrimci atılımına, bugünün ve çok yakın
geleceğin belirleyici ve acımasız sınıf savaşımlarına
şimdiden hazırlanma çabasından başka bir şey değildir. Demek
ki burjuvazinin, O’nun anısını dünya işçi ve emekçilerinin
zihninden silmek, bu alçakgönüllü ve büyük insanı, tüm
yaşamını işçi sınıfının ve ezilen halkların kurtuluşuna
adamış olan bu büyük devrimciyi elikanlı bir tiran, paranoyak
bir diktatör, acımasız bir canavar gibi göstermek için yürüttüğü
ideolojik-psikolojik saldırının kendi sınıf çıkarları
açısından son derece mantıklı nedenleri vardır.
Burjuvazinin
kurmayları, kendi engin deneyim ve sınıfsal içgüdüleriyle,
savaşların ve sınıf savaşımlarının önce zihinlerde
kazanıldığını ve komünist hareketin ve devrimci işçi sınıfı
hareketinin tasfiye edilmesi için bugün kavranacak halkanın
ideolojik alanda verilen kavga olduğunu -ve tabii bu kavganın işçi
sınıfının bütün sınıfsal örgütlerinin dağıtılmasıyla
elele yürütülmesi gerektiğini- çok iyi biliyorlar. Bu bağlamda,
Mayıs 2005’te, yani İkinci Dünya Savaşının SSCB’nin ve
anti-faşist kampın görkemli zaferiyle sona erişinin 60. yıldönümü
kutlamaları sırasında, emperyalist burjuvazinin Stalin’e ve
sosyalizme olan kinini bir kez daha kusmuş olmasının nedeni buydu.
ABD ve Batı Avrupa emperyalist burjuvazisinin şefleri, o günlerde
düzenlenen törenlerde Jozef Stalin’i Adolf Hitler’le kıyaslama
biçimindeki geleneksel rezilliklerini bir kez daha yinelemekle
kalmamış, 20 milyondan fazla insanını feda ederek dünyayı
faşizmin boyunduruğundan kurtaran SSCB’nin İkinci Dünya
Savaşından sonra Doğu Avrupa’yı, faşist blokunki kadar
karanlık bir rejimin boyunduruğu altına soktuğunu ileri
sürebilmişlerdi. Burada sadece anımsatmakla yetinelim: 1940’ların
ortalarından itibaren kurulan Halk Demokrasisi rejimleri, Nazi
işgali ve terörüne karşı savaşan bütün sınıfların ve
siyasal güçlerin birleşik cephe iktidarlarıydı; Komünist
Partileri, Sovyetler Birliği’nin büyük etki, saygınlık ve gücü
ve kendilerinin anti-faşist direnişte oynadıkları rol nedeniyle
bu rejimlerde çok önemli bir yer edinmişlerdi. Stalin dönemi
Sovyetler Birliği’ni Hitler Almanyası’yla kıyaslamaya cüret
eden bu bay ve bayanların pratiğine gelince. Onların atalarının,
en azından İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar
olan süre içinde SSCB’ne ve dünya işçi sınıfı ve ezilen
halklarına karşı Hitler’in, Mussolini’nin ve Hirohito’nun
yanında yer aldıkları, 1930’larda militarist Japonya’nın
Çin’e, faşist İtalya’nın Etyopya’ya, bu sonuncusunun ve
Nazi Almanyası’nın Cumhuriyetçi İspanya’ya saldırılarını
destekledikleri, SSCB’ne saldırmaya teşvik etmek istedikleri Nazi
Almanyası’nın Avusturya ve Çekoslovakya’yı yutmasını el
altından destekledikleri, Sovyet Rusya’nın 1934’ten itibaren
faşizm ve savaş tehlikesine karşı bir barış cephesi kurulması
için yürüttüğü çabaları sistemli bir biçimde reddetmek ve
baltalamak suretiyle İkinci Dünya Savaşının patlak vermesine
çanak tuttukları vb. unutulmadı. Tabii bu savaştan sonra ABD’nin
önderliğinde başlattıkları ‘Soğuk Savaş’ta bir kez daha
Nazizmin ve faşizmin kalıntılarıyla anti-komünist bir kutsal
bağlaşma içine girdikleri, yerini aldıkları bu sınıf
kardeşlerinin 1930’larda ve 1940’larda işlemiş oldukları
suçları kendilerinin İkinci Dünya Savaşı-sonrası dönemde
işlemeye devam ettikleri de. Bu alçakça yaygaraları koparanlar
bugün tüm dünyayı, faşist blokun İkinci Dünya Savaşı
döneminde gerçekleştirdiğinden daha vahim ve daha kanlı bir
emperyalist savaş, militarizm ve neo-faşizm girdabına
sürüklüyorlar. Böyle bir tarihsel momentte, emekçi insanlık,
büyük devrimci Jozef Stalin’e, O’nun yaratıcı düşüncesine,
ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluşu davasına
bağlılığına, örgütleme kapasitesine, stratejik öngörüsüne
ve çelikten kararlılığına her zamankinden daha fazla gereksinim
duyuyor.
Bir başka örnek, Avrupa Parlamentosu’nun 23 Ekim
2008’de aldığı bir kararla, başında Stalin’in bulunduğu
Sovyet rejiminin 1932-33 yıllarında Ukrayna’da “yapay” bir
açlık yaratarak 4 ila 10 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan
bir insanlık suçu işlediğini ileri sürmüş olmasıdır. Avrupa
tekelci burjuvazisinin organı Avrupa Parlamentosu bunu yapmakla;
Amerikan faşistlerinin, Nazilerin ve onların işbirlikçisi
konumundaki Ukrayna şoven milliyetçilerinin 1930’lardan bu yana
sürdürdükleri dedikodulara, başka yerlerde çekilmiş
fotoğraflara, sahte belgelere ve gerçeklerin tümüyle
çarpıtılmasına dayanan gerici ve anti-komünist propagandasına
ortak olmuş oldu. 1932-33’de Ukrayna’da ve Sovyetler Birliği’nin
başka bazı bölgelerinde kurbanlarının sayısı asla milyonları
bulmayan bir açlık yaşandığı doğru; ancak bu açlık, o
dönemde yaşanan kuraklığın yanısıra, esas olarak,
mülksüzleştirilmekte olan kulakların ve Beyaz Muhafızların
kalıntılarının ve onların Parti ve devlet aygıtı içindeki
destekçilerinin tarımın kollektifleştirilmesine, sosyalizmin
inşasına karşı giriştiği, Sovyet rejimini, komünistleri,
kollektif çiftlik yöneticilerini ve yoksul köylü önderlerini
hedef alan ve yer yer bir iç savaş düzeyine yaklaşan sabotaj,
yıkıcılık ve terör kampanyasının ürünüydü. 1928-33 yılları
arasında, Sovyetler Birliği’ndeki atların sayısının 30
milyondan 15 milyona, sığır sayısının 70 milyondan 38 milyona,
koyun ve keçi sayısının 147 milyondan 50 milyona düşmesi, ürün
stoklarının, çok sayıda tarım makina ve aracının ve kollektif
çiftlik binasının yakılması da bu kampanyanın bir parçasıydı.
Bu süreçte SBKP’nin ve onun kadrolarının, Stalin’in
“Başarıdan Sarhoş” başlıklı yazısında dile getirilen
türden taktiksel hataları olmuştur kuşkusuz. Ancak sorunun ve
açlıktan ölümlerin esas nedeni, ortadan kalkmakta olan bir
mülksahibi sınıfın, yani kulakların varlıklarını, yani tarım
işçilerini ve yoksul köylüleri sömürme “hak”larını
ölümüne savunmaları ve amaçla Sovyet devletine karşı direnişe
geçmeleriydi. Kendisi de mülksahibi sınıfların temsilcisi olan
Avrupa Parlamentosu’nun, 1930’larda mülksüzleştirilmiş olan
sınıf kardeşlerinin başına gelenleri bir “trajedi” gbi
algılaması, onlara sempatisini dile getirmesi ve onları
mülksüzleştirenlere karşı öfke ve nefretini dile getirmesi,
nesnelerin doğası gereğidir.
Peki, barikatın öte yanında
durum ne? Kendisini devrimci, hatta Marksist-Leninist olarak gören
pek çok kişi ve örgütün Stalin konusunda ciddi bir
kafakarışıklığı yaşadığı ve burjuvazinin, Trotskizmin,
modern revizyonizmin ve sivil toplumculuğun demagojik
propagandasından şu ya da bu ölçüde etkilendiği biliniyor. Daha
da kötüsü, işçi sınıfının ve diğer ezilen sınıf ve
katmanların çıkarlarını savunan ve burjuvazinin Jozef Stalin’e
ve onun mirasına karşı yürüttüğü kampanyaya direnen –daha
sınırlı sayıdaki- devrimci öncünün bu yaşamsal konuya ilişkin
ideolojik ve teorik donanımının da genel olarak hayli ya da son
derece yetersiz olmasıdır. Gerek ülkemizde ve gerekse dünyanın
pek çok köşesinde Jozef Stalin’in mirası ve Sovyetler
Birliği’nde sosyalizmin inşası sürecinin sunduğu deneyim
birikimi konusunda büyük bir bilgi kıtlığının ötesinde bir
cehalet hüküm sürmektedir. (Bunda, Stalin dönemine ilişkin arşiv
belgelerini özenle gizleyen ve yerine göre çarpıtan Sovyet modern
revizyonistlerinin özel bir sorumluluğunun olduğunu kaydetmek ve
1991 sonrasında bile Sovyet arşivlerinin ancak görece küçük bir
bölümünün araştırmacılara açıldığı gerçeğinin altını
çizmek gerekir. Dünyanın hemen hemen her yerinde ‘ilerici’
yayınevlerinin bile her tür ve renkten revizyonist, Trotskist,
sivil toplumcu, reformist içerikli kitaplara kapılarını sonuna
kadar açarken, Jozef Stalin’i savunan kitap ve yayınlara karşı
açık-gizli ve sistemli bir sansür uygulamakta olmaları da aynı
doğrultuda etki yapmaktadır.) Bu bilgi kıtlığı ve cehalet;
genelde burjuvazinin yalan, demagoji ve çarpıtma üzerine kurulu
anti-Stalinist sözde tarih yazımının etki alanının
genişlemesine ve özelde pek çok içtenlikli devrimci işçi ve
gencin Trotskizmin, revizyonizmin ve anarşizmin çıkmaz sokaklarına
sürüklenmesine yol açmıştır ve açmaktadır. Emperyalist
burjuvazinin anti-Stalinizm yaygarası, bir yalanın ne kadar çok
yinelenirse gerçeğin yerini o kadar kolay alacağı yolundaki Nazi
ve kapitalist propaganda yöntemini esas almaktadır; ancak yaşam ve
sınıf savaşımı güneşin balçıkla sıvanamayacağını,
burjuvazinin ve onun paralı ve gönüllü uşaklarının cehalet,
bilgisizlik, demagoji, çarpıtma üzerine kurulu “tarih”
anlatısının, mimarlarının olağanüstü çabalarına rağmen
çökmeye mahkûm olduğunu göstermektedir ve göstermeye devam
edecektir.
İşçi sınıfının devrimci öncü güçlerinin,
burjuvazinin çok yönlü saldırısı ve özellikle revizyonist
ihanet ve yozlaşmaya bağlı olarak zayıflayan, dejenere olan ya da
silinen örgütlülüğü ve kollektif belleği, yaşanmış olan bu
son derece önemli deneyim ve derslerin neredeyse tümüyle
unutulmasına yol açtı. Bu kollektif bellek yitiminin ve devrimci
kuşaklar arasındaki iletişim kopukluğunun onarılmasının,
önceki devrimci kuşakların deneyim birikiminin arkadan gelen
devrimci kuşaklara aktarılmasının ve özellikle Sovyet Rusya işçi
sınıfının sosyalizmin inşası alanındaki deneyimlerinin,
önümüzdeki devrimci yükseliş koşullarında işçi sınıfının
ve onun kurmaylarının çok yönlü eğitimi ve hazırlığı için
yaşamsal önem taşıdığı ve taşıyacağı açıktır. İşte
Britanyalı Marksist-Leninist Bill Bland’ın onyıllar boyu adeta
iğneyle kuyu kazarcasına yürüttüğü ve bir bölümünü bu
kitapta sunduğum çalışmanın ürünlerinin değeri de burada
yatıyor. Burjuvazinin anti-Stalinizm kampanyası nasıl bu sınıfın,
geleceğin belirleyici ve acımasız sınıf savaşımlarına
şimdiden yaptığı bir hazırlıktan başka bir şey değilse,
Stalin’in mirasına ilişkin gerçekleri ortaya çıkaran Bland
gibi Marksist-Leninist araştırmacıların çalışmaları ve bu
çalışmaların sonuçlarının yaygınlaştırılması da işçi
sınıfının devrimci öncülerinin, geleceğin bu kaçınılmaz
sınıf savaşımlarına şimdiden yapmaları gereken hazırlığın
vazgeçilmez ve son derece önemli bir bileşeni olacaktır.
DİPNOTLAR
(1)
Aslında bu ilişkilerin kökeni, her ikisi de Birinci Dünya
Savaşından zaferle çıkan Batılı emperyalistler tarafından
diplomatik izolasyona mahkûm edilen Almanya ile Sovyet Rusya
arasında 1922’de imzalanan Rapallo Anlaşmasıyla başlayan askerî
işbirliğine dayanıyordu. Bu koşullarda, diğer şeylerin yanısıra
iki tarafın üst düzey komutanları arasında düzenli
sayılabilecek görüşmeler yapılıyor, Kızılordu gelişmiş
Alman savaş endüstrisinin ürünlerinden yararlanıyordu. Ancak
“Bolşevizmi yıkmayı” hedef alan Nazilerin 1933’de iktidara
gelmelerinin ardından, sözkonusu işbirliğinin sürdürülmesi
Sovyet Rusya’nın çıkarlarıyla bağdaşmaz hale geldi. Artık
kendi sınaî temelini kurmuş olan Moskova ise 1934’ten itibaren,
faşist saldırganlığa karşı, “demokratik” ya da
saldırgan-olmayan emperyalist devletlerle kollektif güvenlik
temelinde ilişkilerini geliştirmeye yönelirken, aralarında
Mareşal Tuhaçevski’nin de bulunduğu bazı Kızılordu
komutanları Alman Genelkurmayı ile ilişkilerini daha da
derinleştirme yolunu tuttular.
(2)
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Sibirya’nın kuzeyinde
yaşayan Nenz halkının durumudur. Bir kaynakta şöyle
deniyor:
“Nenz halkını korkunç bir son tehdit ediyordu.
1899 yılından kalma bir sözlüğe başvurursanız orada, Nenzler
üzerine şunları okuyabilirsiniz: ‘Nesli tükenmekte olan bir
kabile, nüfusu 16,000.’ Ve sözlüğün 1913’deki baskısında
‘Nesli tükenmekte olan bir kabile, nüfusu 2,000.’
“Nenz
halkı Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ve bölgede Mayıs 1919’da
Rus halkının yardımıyla kurulan Sovyet iktidarı sayesinde
kaçınılmaz yok oluştan kurtuldu…
“… Bölgede büyük
balık konserve işletmeleri kuruldu. Bu işletmeler çevresinde,
avlarını varılan anlaşmaya göre bu işletmelere teslim eden
büyük balık kollektif ekonomileri örgütlendi…
“Bu kutup
bölgesinde, toprağın ebediyen donmuş olduğu bu bölgede, halkın
sebzeyi görmediği bu bölgede, açık havada ve seralarda tarıma
başlandı…
“Çar iktidarı döneminde yerli halk arasında
okur-yazar yok denecek kadar azdı. 1931 yılında bölgenin 6
ilkokulu ve 1 tane de yedi-yıllık okulu vardı. 1943’de ise
ilkokul sayısı 37, yedi yıllık okul sayısı 12 ve on-yıllık
okul sayısı 7 olmuştur…
“Bölgede bir ulusal öğretmen
okulu, bir ren geyiği okulu, bir kooperatif okulu, bir meslek okulu,
bir ren geyiği hastalıklarını araştırma istasyonu ve de
bölgesel tarım istasyonu var. Bölgede bir vatan müzesi, 10
kütüphane, 13 okuma yeri, 5 kültürevi vardır. 6 gazete ve 150
duvar gazetesi yayınlanmktadır. Nenzler’in ulusal kültürleri de
gelişmeye başlamıştır.” (V. A. Karpinski, SSCB Toplum ve
Devlet Düzeni (1917-1947), İstanbul, 1991, s. 49-50)
Aralık
2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder