KÜRT ULUSAL DEVRİMİ VE YENİLGİ
I
Mazlum Abdi, 20 Ağustos’ta Kamışlo’da entegrasyon sürecinin tamamlandığını, 25 Ağustos’ta Şam’da Başkanlık Sarayı’nda ise SDG’nin feshedildiğini açıklamıştı. Bu açıklamalar (ve fiili gerçekler), Rojava’daki ulusal devrimci-demokratik özerk yapının esasen tasfiye edildiğini göstermektedir. Oldukça sınırlı kazanımlar dışında (tugaylar vb. gibi) aşırı bir gerileme ve ağır mevzi kaybı yaşandığı kesindir...
Mazlum Abdi’nin, “entegrasyon süreci tamamlanmıştır” açıklamasına karşın, “entegrasyon” süreci henüz fiili olarak tamamlanmış değildir. Süreç karmaşık, çelişki ve çatışmalar içerisinde ilerlemekte ya da ilerletilmeye çalışılmaktadır. “Entegrasyon süreci” uluslararası ve bölgesel emperyalist ve gerici devletlerin işin içerisinde olduğu; ağır ve yapısal sorunların üst üste bindiği, iç içe geçtiği belirsizliklerle yüklü, halkların tepki ve öfkesinin büyümeye devam etiği bir süreç olarak devam etmektedir. Sözü edilen “entegrasyon”un geleceği de belirsizdir.
Rojava devriminin eseri olan ulusal devrimci iktidar ve özerk yapının merkezi şeriatçı terörist çeteler koalisyonundan oluşan “devlet”e entegre edilmesi politikası başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere, AB, Türkiye ve Körfez devletlerinin politikası olduğu biliniyor. İsrail, HTŞ’nin elinde merkezileşmiş bir devletleşmeye karşı olmakla birlikte, güçler dengesi içerisinde elde ettiği önemli kazanımlar eşliğinde bazı önemli kayıtlarla birlikte son tahlilde bu politikayı destekledi. Unutulmaması gerekir ki, entegrasyon politikası Kürt devrimini yenme ve kazanımlarını tasfiye etme politikasının somutlaşmış biçimiydi, biçimidir. Dün olduğu gibi bugün de Kürt hareketine dayatılan politika tasfiye politikasıdır. Yurtsever Kürt hareketi Halep’ten başlayarak Rojava Kürdistanı sınırlarına kadar dayanan geri çekilme döneminde bir yenilgi sürecine girmişti. (Bu konu yayınlanmış yazılarımızda eleştirel incelenmişti.) Yenilgi sürecine giriş devrimci özerk merkezin tasfiyesiyle devrimin yenilgisine dönüştü. Ortada yerde yenilgi, devrimin yenilgisi olarak tanımlanması gereken bir tablo bulunmaktadır. İç ve dış koşuların ağır baskısı altında PYD’de ve SDG’nin gösterdiği zaaflar, özellikle de Öcalan’ın yönlendirmesiyle birleşerek tarihi bir fırsatın kaçırılmasına yol açtı.
HTŞ devletine entegrasyonun, “toplum ve devletle bütünleşme” sürecinin değişik biçimlerde sürmekte olduğunu ifade etmiştik. Ancak şeriatçı faşist katillerden oluşan Suriye’de “demokratik devletin”, “demokratik cumhuriyet”in kurulacağını düşünmek eğer bilinçli bir tasfiyeci oportünizmin eseri değilse, dar kafalılık ve saf dillik olur. Kaldı ki ortada henüz entegre olacak kurumlaşmış bir devlet de bulunmamaktadır. HTŞ iktidarı İslamist terörist klikler ittifakına dayanan bir koalisyondan ibarettir. Sözü edilen entegrasyon, söz konusu koalisyona entegre sürecinden ibarettir. HTŞ iktidarında ve liderliğinde 5 yıllık (sonra 6 yıla çıkarıldı) bir “geçiş süreci”nin ardından “demokratik” bir anayasayla sürecin tamamlanacağı politikası ve propagandası tümüyle demagojik ve manipülatiftir. Suriye halklarının ağırlıklı bölümünün desteklemediği Colani ve HTŞ emperyalizmin ve bölgesel gerici devletlerin sayesinde zaman kazanarak şeriatçı faşist diktatörlüğü kurumsallaştırmayı ve sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. Sözü edilen gelecekteki anayasada Kürt ulusunun kolektif hakları da tanınmayacaktır. Liberal beklentiler sadece halkları silahsızlandırır.
Fiili gerçekler üzerinde, Kürt halkının aleyhine dönmüş olan nesnel güçler dengesi ortamında iktidar mücadelesi hala değişik biçimlerde sürmekle birlikte Kürtlerin eli son derece zayıflamıştır. Orta Doğu çapındaki gelişmeler esasen Kürt hareketi ve Kürt halkı (ve halklar) aleyhine gelişmeye devam etmektedir. Olağanüstü gelişmeler olmadıkça güç dengeleri Kürt halkının aleyhine de gelişmeye devam edecektir.
Suriye’de yaşanan sürecin ucu hala açık. Suriye’de güç dengeleri hala kaygan bir zeminde. Kaos henüz son bulmuş değil. Ne Orta Doğu’da ne de Suriye’de ortaya henüz oturmuş bir yapı, ön görülebilir bir “istikrar” da çıkmamıştır... Ağır, yıkıcı, çok katmanlı bir krizin pençesinde olan Suriye’de sürecin istikrarsız bir zeminde ilerleyeceği açıktır. Gerek “dış güçler” gerekse de Suriye halkları ve egemen sınıfı geleceğinden hiçbir biçimde emin değil. Ağır iç ve dış sorunlar ve çelişkiler Suriye’nin gırtlağını sıkmaya devam etmektedir. Suriye halkları “iç savaş”ın, dış müdahalelerin, açlık vb. gibi sorunların yıkımı altında durumdan oldukça rahatsız. Himayeci sömürge tipi kukla iktidarın geleceği de garanti altında değildir... ABD, İsrail, Arap, Türk gericiliği ve egemen sınıfları Suriye’nin geleceğine de ipotek koymuş bulunuyorlar. “Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin belirleyici etkisinin olacağını söyleyebilirim.” diyor İlham Ahmed. Bunun gelecek bakımından da hayırlara vesile olmayacağı çok açıktır... Kürt halkı aşağılanmaya, baskı altında tutulmaya da devam edilecektir. Rojava Kürdistanı’nda ağır provokasyonlar örgütleniyor. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olarak kabul edilmemesine karşı başlayan sokak eylemleri, Haseke tugayında görev yapan Kürt asker Sipan Hizni’in kaçırılarak vahşice öldürülmesine karşı, keza Kobani’de hapishane yangını ve katliamına karşı patlak veren protestolarda vb. görüldüğü gibi Kürt halkı ve yurtsever hareketin mücadelesi değişik biçimlerde sürecektir ama şimdilik tablo Kürdün aleyhinedir. Türkiye’de olduğu gibi Rojava’da da “aman sürece zarar vermeyelim” kaygısıyla davranılmaktadır. Bunun son örneğini Haseke provokasyonu ve saldırılarında gördük...
Kürt halkı ciddi bir hayal kırıklığı yaşamakta ve ortaya çıkan tabloya açıklıkla tepki göstermekte, durumu kabullenmemektedir. Her şeye karşın Kürt halkı direnmeye de devam etmektedir.
Öcalan “Süreç” vesilesiyle (nesnel koşullardaki değişimle birlikte) Rojava’ya özel ve belirleyici müdahaleler yaptı. Öcalan’ın bu yönlendirmesi TC ile İmralı arasında başlamış olan “süreç”le bağlıydı. Rojava devriminin mevzilerini esaslı bir tarzda kaybetmesinin, sürecin bir yenilgiye dönüşmesinin en önemli ve önde gelen nedenlerinden birisinin Öcalan’ın “devlet ve toplumla bütünleşme” politikası olduğu vurgulanmalıdır. İslamcı faşist Saray diktatörlüğünün “süreç”i Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de kendi lehine başarıyla kullandığı saptanmalıdır.
Yapılan açıklamalardan görüleceği üzere, TC ve elebaşıları Rojava’da özerk iktidarın tasfiyesinden ve HTŞ iktidarına entegrasyonundan son derece memnundurlar. TC, demokles’in kılıcı gibi Suriye ve Kürt halkının ensesinde durmaktan, kesintisiz baskı yapmaktan vaz geçmeyeceği de kesindir. TC Suriye’de Rojava devriminden kalan sınırlı mevzileri de tasfiye etmek için elinden geleni ardına koymayacaktır. HTŞ iktidarı sağlamlaştıkça TC-HTŞ ittifakı Kürtleri ezmeye, eldeki kırıntıları da gaspetmeye daha fazla yoğunlaşacaktır. Kürdün kolektif haklarını tanımayan, kültürel hakların ötesine geçmeyecek bir düzenlemenin dışında Kürtlere bir hak verilmeyecektir. Çizilen sınır(lar) bellidir. Üstelik bunlar bir lütuf olarak sunulmaktadır. Politika bu. Kürdü ve Suriye’yi bekleyen, “demokratik cumhuriyet”, Suriye devleti’nin “Kürtlerin ve Arapların ortak demokratik devleti” olması değil, kurumsallaşmış faşist şeriatçı diktatörlüktür. Colani ve arkasındaki güçler bu hedefle zamana oynamaktadır...
Kürt, Arap halkları başta olmak üzere ulusal toplulukların, başta Aleviler, Dürziler ve seküler Araplar olmak üzere farklı inançlara sahip ezilenlerin birleşik mücadelesi ve devrimi olmadan, bir adım daha geri çekilerek söyleyecek olursak, halkların ve ezilenlerin güçlü devrimci darbeleri olmadan, şeriatçı faşist politik rejim yıkılmadan burjuva demokrasisine dayanan bir Suriye bile inşa etmek olanaklı değildir.
II
Kuzey Kürdistan’da ise “süreç” ile içerisine girilen tarihsel kesit yurtsever hareketinin yenilgiye giriş süreci olduğu söylenmelidir. Burada söz konusu olan süreç, askeri ve politik olarak ezilmede somutlaşan bir süreç değil, hareket önderliğinin yenilgi sürecini kendi elleriyle hazırlayarak, son yasa örneğinde olduğu gibi devam ettirdiği bir süreçtir. Öcalan’ın “Devlet ve toplumla bütünleşme” “Demokratik toplum süreci” olarak tanımladığı “Terörsüz Türkiye, Terörsüz bölge” sürecinin belirsizlik üzerinde yürüdüğü görülmektedir. Bu süreç henüz netleşmemiş ve nasıl süreceği, nereye gideceği, nasıl sonlanacağı belli olmasa da girilen yolun bir yenilgi yolu olduğu saptanmalıdır. Bu süreç değişik nedenlerle (özelde Ortadoğu’da; İran, Irak ve Suriye’de ve Türkiye’de olası yeni gelişmeler ve Kürt halkının daha güçlü ayağa kalkışı gibi) yarın öbür gün tersine de dönebilir...
III
Rojava’da devrimin yenilgisinden, Türkiye Kürdistanı’n da ise, yenilgi sürecine girildiğinden bahsettik. Yenilgileri salt karşı-devrimin silahlı zorla devrimi kanlı bir şekilde ezmesi, devrimci örgütlü kuvvetleri dağıtması bağlamıyla sınırlamamak; soruna daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir.
Yenilgiler her zaman beyaz terör ve silahlı karşı-devrim tarafından ezilme ve yok edilme biçiminde gerçekleşmez. Yenilgiler mücadelelere önderlik eden devrimci öncü kuvvetlerin irade kırılmasıyla temel mevzilerinden ve kazanımlarından, temel devrimci duruşlarından ve hedeflerinden vazgeçişleriyle de gerçekleşebilir. Savaştıkları egemen sınıfa, devlete karşı devrimden, devrimci çizgilerinden ve temel talepleriyle bağlı devrimci mücadeleden vazgeçiş, kazanımsız ya da kısmi taleplerle uzlaşarak devrimci mücadeleyi sonlandırma vbg. biçimlerde de gerçekleşebilir. Suriye’de ortaya çıkan yenilgi, Türkiye’de yurtsever hareketin içerisine girdiği yenilgi süreci, bu ikinci kategoriye girmektedir.
Suriye Kürdistanı’ndaki yenilgi ve Türkiye Kürdistanı’nda içerisine girilen yenilgi, “klasik yenilgiler” biçiminde şekillenmedi. Sözgelimi, bu yenilgi(ler) 1848-49 Avrupa devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905 Rus devrimi, 1923 Bulgaristan ayaklanması, 2009’da Tamil Kaplanları önderliğindeki Tamil devrimi ve devrimlerinin silahlı karşı-devrimlerle ezilmesi biçiminde gerçekleşmedi... Veya geçmiş tarihsel Kürt ulusal direnişleri ve ayaklanmalarında olduğu gibi soykırımlarla ezilerek yenilgiye uğratılmadı.
Suriye ve Türkiye Kürdistanlarındaki yenilgiler, yenilgi sürecine giriş henüz nihai yenilgiler, nihai sonuçlarına varmış gelişmeler olarak da değerlendirilemez. Her şeye karşın Kürt halkı yeniden ayağa kalkarak ulusal hakları için yeniden ileri atılma ve mücadele etme potansiyel ve dinamizmine, bazı önemli imkanlara sahip olmaya devam etmektedir...
IV
Nesnel neden(ler) ve koşulların bu bakımdan rolüne girmeden (bu başka bir makalenin konusudur) bu bağlamda öznel neden(ler) bakımından Öcalan çizgisinin bu yenilgi sürecindeki özel ve belirleyici rolünü vurgulamak gerekir. Öncesi bir yana, bir dönemeç olarak, esasen Öcalan’ın tutsaklığıyla sistematiklik kazanarak geliştirilen “İmralı çizgisi/paradigması”nda somutlaşan devrimci ulusal ideolojiden ve ulusal devrimci siyasi program ve stratejiden vazgeçişle belirlenen yönelimin altı çizilmelidir. Bu çizginin evrimleşmesi sürecinde Türkiye ve Suriye’de aldığı içerik ve biçim, geldiği yer bakımından bir tasfiye operasyonuna dönüşmüştür. Henüz her şey bitmiş değil. Mücadele devam etmektedir. Dileğimiz içerisine girilen sürecin tersine dönerek Kürt halkının ve halkların lehine gelişmesidir.
Hatırlatmak gerekir ki, yaşam ve mücadele ne devletin kırmızı çizgilerine ne de Öcalan’ın çizdiği sınırlara sığabilir. Bu yenilgilerin Kürt halkının ayağa kalkmasını önleyecek derecede ağır bir yenilgiye, yenilgilere dönüşmemesi özellikle önemlidir. Kürt ulusu ve halkı, mücadelesi büyük tehlike ve tehditlerle karşı karşıya. Bu gerçeği görmek ve süreci tersine çevirmek ve kudretli bir birleşik devrim olarak geliştirmek ise, proletarya ve halkların birleşik mücadelesine bağlıdır ve bağlı olacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder