Translate

Öcalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öcalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2026 Pazartesi

ROJAVA DEVRİMİ “İMRALI ÇİZGİSİ”Nİ DOĞRULADI MI?

 

ROJAVA DEVRİMİ “İMRALI ÇİZGİSİ”Nİ DOĞRULADI MI?


Rojava Devrimi’nin, çağımızın ve Orta Doğu’nun bütün temel tarihsel ve politik sorunlarının çözüm paradigması olduğu öne sürülen Öcalan paradigmasını (“İmralı paradigması”) kanıtladığı ileri sürülüyor. Özet olarak, bu iddiayı da ele alacağız.

Peki, gerçekte Rojava Devrimi’nde ifadesini bulan “paradigma” İmralı Paradigması mı? İmralı Paradigması Rojava Devrimi’nde sınavdan geçti mi?

Kanımızca Rojava Devrimi İmralı Paradigması’nın sınavdan geçemediği önemli bir tarihsel ve politik deneyimdir. Kuşkusuz ki, Öcalan ve Öcalan paradigmasını kutsal, dokunulamaz, sorgulanamaz, mutlak doğruyu temsil ettiğine inanlar bu satırları okuduğunda ya da bir yerden duyduklarında şaşıracak, öfkelenecek, “Bu ne saçmalık” vb. diyecektir. Öyle ya, Öcalan Suriye’de yaşamıştı. Emek vermişti. Örneğin Mazlum Abdi Öcalan’ın eğittiği kadrolardan birisidir vb. PKK ve Kandil Rojava’da da arenadaydı. Bu tip görüngülerle yetinilirse, gerçek durum bilince çıkarılamaz. Dolayısıyla yapılması gereken şey, görüntüden gerçeğe, gerçek duruma inmektir.

Buradaki temel karakteristik ayrım noktası, Öcalan paradigmasının iki ayrı tarihsel evredeki niteliksel farklılığında yatmaktadır. Öcalan 1993’lerden başlayarak kendi öz çizgisinden (ulusal devrimci-demokratik çizgisinden) uzaklaşma sürecine girmişti. Uluslararası bir komployla tutsak düşmesinden sonra kendi öz çizgisine, ulusal devrimci-demokratik çizgisine (teori, program, strateji) reddiye yazarak (tasfiyecilik) yeni bir paradigma geliştirdi; “İmralı Paradigması” kavramlaştırması söz konusu tasfiyeci değişim ve kopuşun, yeni çizginin adı ve ifadesidir.

Bu konuya şimdilik başlı başına girmeyeceğiz, fakat bu hatırlatmayı yapmadan da yukarıda sorduğumuz sorunun yanıtını veremeyiz.

Rojava’da devrim reformist, post-modernist, post-Marksist, anarşizan, sivil toplumcu reformist İmralı Paradigması’na/çizgisine değil, Öcalan’ın reddiye yazdığı “Reel sosyalizm”in etkisi ve hegemonyası ile şekillendiğini iddia ettiği, özeleştirisini yaptığı eski/terkedilen ulusal demokratik devrimci çizgisine dayanarak zafer kazanmış bir devrimdir.

Hatırlayalım; İmralı Paradigması, “Çağımızın bütün temel sorunlarının”, “Orta Doğu’nun bütün temel sorunlarının”, “Orta Doğu’da Kürt sorunu”nun, “Kürdistanı sömürgeleştiren devletlerin yarattığı bütün temel sorunların” çözümünün “tek yolunun demokratik müzakere yöntemi ve çizgisi” olduğu iddiasına ve teorileştirmesine dayanmaktadır. Bu romantik, ütopik, sosyal reformist paradigma Rojava Devrimi’nde sınanarak boşa düştü.

Rojava Devrimi, “demokratik müzakere” yöntemine dayanmadı.Demokratik barışçıl gelişme ve devleti demokratikleştirme” yoluyla zaferle taçlanmadı. Aksine, devrimci çizgide devrimci zora dayalı olarak zafere erişti. Bugüne dek, iyi kötü ayakta kalması da nesnel politik güç dengeleri içerisinde devrimci zora, silahlı devrime, silahlı devrimci savunma savaşına ve devrimci direnişe dayanarak ayakta kalabildi. Devrimci eleştirel akla sahip herkes, bunu geçtik, nesnel ve denetlenebilir bilimsel analiz yeteneğine sahip herkes devrimci olmadan da bu gerçeği, yani Rojava Devrimi’nin doğuşu, gelişimi, zaferi ve ayakta kalabilmesi deneyimine dayanarak bu pırıl pırıl gerçeği görebilir...

Öcalan, “devrimler çağı bitmiştir” diyor. Rojava’da devrim zafer kazanıyor.

Öcalan “silahlı mücadele çağı bitmiştir” diyor. Rojava’da silahlı devrimle iktidar kuruluyor ve silahlı mücadeleyle, silahla korunuyor.

Öcalan, “Ulusların Kendi Kaderini Kendileri Tayin Hakkı çağı bitmiştir” diyor. Rojava’da Kürt halkı silahlı devrimle kendi kaderini kendi tayin ederek Özerk iktidar kuruyor.

Öcalan, özü itibariyle, “devrimler çağı bitti”; “sömürgeci devletleri de devrimlerle yıkmaktan vazgeçtik”; “sömürgeci devletleri demokratikleştireceğiz” diyor. “Kadın özgürlükçü ekolojik demokratik komünal sistem”i de devrimsiz, devletsiz, “kendi öz gücümüze” güvenerek kuracağız diyor. Rojava’da ise, devrimsiz, devletsiz, sömürgeci iktidarı yıkmadan pratikleşmiş demokratik komünal bir yaşamdan iz bile yok. Olduğu kadarıyla ise (“Kadın özgürlükçü ekolojik demokratik komünal sistem”), devrimci iktidar sayesinde, düpedüz devrime, yerel devlete, silahlı devrimci zorla korunan iktidar alanına, kendi ulusal kaderini tayin etmeye dayanıyor.

Öcalan’ın önder sayılması, Kandil’in yerinde müdahale ve öncülüğü, Rojava Devrimi’ne Kürtlerin damgasını basması, hepsi birer olgu. Fakat bu olguların yanı sıra, devrimi, silahlı mücadeleyi, kendi kaderini tayin hakkını reddeden, sömürgeci devletleri yıkmaya karşı çıkan, bu devletleri legal demokratik sosyal reformcu çizgiye dayanarak demokratikleştireceğini, “Demokratik müzakere”nin bütün temel sorunların başlıca çözüm yolu olduğunu söyleyen de Öcalan ve İmralı Paradigması’dır. Açık ki, Rojava’da yaşam bulan Öcalan’ın terkettiği, dahası mahkum ettiği siyasal çizgidir ama ikincisi değil.

Sorunu değerlendirirken, niyetlere, duygusal analizlere, Öcalan’ın tarihsel prestijine, algı inşasına değil, nesnel gerçeğe dayanmak gerekmektedir. Nesnel ve denetlenebilir veriler ve olgular üzerinde yükselen bir bilimsel analizin sonuçları yukarıda ifade ettiğimiz gerçeklerin altını çizmektedir. Gerçeklerden kopmamanın, subjektivizme mahkum olmamanın tek güvencesi metafiziğe değil, diyalektiğe, idealizme değil, materyalizme dayanmaktan geçmektedir.

ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER” ana başlığı altında yayınladığımız toplam 9 bölümlük yazı dizimize burada nokta koyuyoruz.

Rojava Devrimi büyük bir kuşatma ve tasfiye sürecinde. HTŞ devleti ile “entegrasyon” süreci eğer başarılı olursa Kürt kazanımları nihai olarak kaybedilecektir. Öncelikle de TC (sömürgeci dinsel faşist diktatörlük) HTŞ ve diğer terörist tasmalı çeteleri ile Rojava’daki kazanımları son sınırına dek tasfiye etme strateji ve taktiğini izlemeye devam edecektir. Kürt hareketi oldukça zor durumda. HTŞ iktidarıyla “entegrasyon”a dayanarak devrimci kazanımlar korunamaz. Kuşkusuz ki Kürt halkı yitirdiği mevzilere, verdiği tavizlere, geri çekilişe dayanan uzlaşmalara karşın kazanımlarının tümden tasfiyesi ve kaybedilmesine karşı direnecektir ve direnmektedir. Durum karmaşıktır. Suriye’de kriz devam etmektedir. Pek çok olasılıkla yüklü açık bir süreçle karşı karşıyayız...

SON

26 Haziran 2025 Perşembe

PKK’NİN FESİH KARARI VE TASFİYECİLİK MESELESİ

 

PKK’NİN FESİH KARARI VE TASFİYECİLİK MESELESİ


I

PKK’nin Öcalan’ın direktifiyle 12. Kongresi’nde aldığı fesih ve silahlı mücadeleye son verme kararı devrimci hareketimizin geniş bir kesimi tarafından tasfiyecilik olarak tanımlandı. Bu tanımlama kendisini fesh etmiş PKK yetkilileri tarafından tepkiyle karşılandı...

Konuyu değişik açılardan ele alalım.

Tasfiyecilik var tasfiyecilik var; tasfiyeciliği tek bir biçime indirgeyemeyiz. Tasfiyecilik somut bir olgudur. Tasfiyecilik olgusu da somut şartların somut tahlili yöntemine bağlı olarak incelenir... Tam bir çözülüşe, ihanete, dönekliğe dönüşen; devrimci ve ilerici olan ne varsa ret ve inkarına dayanan tasfiyecilik olabileceği gibi, komünist çizgiden küçük burjuva devrimci-demokratik çizgiye, devrimci-demokratik çizgiden reformist çizgiye geçişe dayanan tasfiyecilik türleri de vardır. Her durumda tasfiyecilik durup dururken ortaya çıkmaz. Krizler ve krizlerden çıkamama hali ve irade kırılması tasfiyeciliğe yuvarlanmada ön koşulu oluşturur. Patlak veren ağır krizler, ağır yenilgiler, çıkışsızlık, öz güven ve irade kaybı tasfiyeciliğe götürür ya da götürebilir. Ama her halükarda ideolojik çözülüş tasfiyeciliğin başta gelen karakteristiğidir...

Bazı hatırlatmalar eşliğinde meseleyi açalım.

Marksist Leninist bir partinin proleter sınıf bakış açısını (teori, politika, örgütlenme ve eylem bağlamında) terkederek devrimci-demokratik bir çizgiye geçmesi, tasfiyeciliktir (tasfiyeci oportünizm, tasfiyeci revizyonizm). Sözgelimi, Marksizm-Leninizm’in yerine “Ezilenlerin Marksizmi”nin; proletaryanın yerine ezilenlerin; proletaryanın ilkelerine dayalı siyasetin yerine ezilenci, pragmatik, eklektik siyasetin; demokratik merkeziyetçiliğin yerine bürokratik merkeziyetçiliğin; kolektif liderliğin yerine küçük burjuva elitisizmin ve bireycilik ilkesinin geçirilmesi tipik bir tasfiyeci oportünizmdir. Burada söz konusu olan şey, komünist devrimci niteliğin tasfiyesidir; proletarya sosyalizminden küçük burjuva devrimci-demokrasiye, küçük burjuva sosyalizmi teori ve pratiğine geçiştir.

Komünist (Marksist-Leninist) teori ve pratikten koparak sosyal reformizme geçilmesi de tasfiyeciliğin diğer bir biçimi ama tasfiyeciliğin daha yıkıcı düzeyidir. TDKP’yi, TDKP’nin EMEP’lileşmesini hatırlayalım...

Devrimci-demokratik çizgiden (teori ve pratikten) sosyal reformizme geçiş de tasfiyeciliğin, tasfiyeci oportünizmin, tasfiyeci revizyonizmin bir diğer biçimidir. Dev-Yol, Kurtuluş hareketlerini, ÖDP’lileşmeyi hatırlayalım...

12 Eylül askeri faşist darbesiyle, “Doğu bloku”nun 89-91 sürecinde çöküşüyle yaşanan deneyimler tasfiyeci oportünizmin, tasfiyeci revizyonizmin değerlendirilmesinde oldukça zengin bir tarihsel laboratuvardır... Yaşanan tasfiye ve tasfiyecilik süreci, komünist partileri, devrimci-demokratik partileri, ulusal kurtuluşçu hareketleri kapsamlı ve derin bir tasfiyeciliğe ve dağılmaya sürükledi. Dünya devriminin yenilgisi ve dizginsiz karşıdevrim fırtınası söz konusu tasfiyecilik sürecinin maddi-politik zeminini oluşturmaktaydı... Ve söz konusu çözülüş ve tasfiyecilik söz konusu tarihsel dönemecin genelleşen (küresel) olgularındandı. Bu dönem henüz köklü bir tarzda aşılmış değil. Post-Marksizmin daha “sol” görünüme bürünerek ilerici, devrimci-demokrat, komünist hareketler üzerindeki güçlü etkisi bu dönemle ilgilidir...

Dünya çapındaki ağır yenilgi ve doludizgin gericilik sürecinde sınıfların, sınıf mücadelesinin, ideolojilerin, tarihin bittiği, liberalizm ve kapitalizmin, sözde “demokrasi”nin nihai zaferi kazandığı; artık yeni bir çağın başladığı propagandası atağa geçti. Devrimlerin, Bilimsel Sosyalizmin/Marksizm-Leninizm’in, sosyalist toplumun kara bir ütopya olduğu ve iflas ettiği propagandasının eşliğinde dizginsiz bir gerici-karşıdevrimci propaganda ve ideolojik saldırı yeryüzünü istila etti. Neo-liberal, post-modern ideoloji ve onun bir biçimi olan post-Marksist saldırı söz konusu saldırı dalgasının ve istilanın biçimleri oldu. Post-Marksist ideolojik akıntı, neo-liberal ve postmodern ideolojilere soldan, sözde “Marksist, sosyalist” maskeyle sahneye arzı endam ederek majestelerin muhalefeti konumundan bu saldırı dalgasının işlevli aracı oldu. Reformist, sivil toplumcu, anarşist, sınıfın ve sınıf mücadelesinin yerine kimlik politikalarını, “modernite”ye karşı “demokratik modernite”yi geçiren post-Marksist ideolojik saldırının başlıca argümanları devrimci sol hareketi de pençesine aldı. Devrimlerin reddi, kapitalizmin, burjuva sınıf egemenliğinin, emperyalist dünya sisteminin proletarya ve halkların ayaklanması ve silahlı devrimle yıkılmasının ret ve inkarı; kapitalizmi, emperyalist dünya sistemini, burjuva devletleri reformlarla demokratikleştirme çizgisi bu tarihsel sürecin özel niteliği olarak şekillendi...

II

PKK’ye gelince, PKK Marksizm-Leninizm’den ciddi bir şekilde etkilenmiş ulusal kurtuluşçu bir devrimci-demokratik hareket olarak politik mücadele arenasına doğdu...

12 Eylül yenilgisi koşullarında, 1984’den itibaren, keza dünya çapında yenilgi ve gericilik dönemi olan 1990’lar sonrası, ulusal kurtuluşçu devrimci-demokratik çizgide Kürt ulusal devrimine önderlik eden büyük bir siyasi ve askeri yapı olarak savaşımını yürüttü. Milyonlarca Kürt emekçisinin desteğini kazandı. Dünya devriminin dibe vurduğu, güç dengelerinin karşıdevrim lehine köklü değişiklikler yaşandığı bir tarihsel konjonktürde PKK önderliğinde gerilla mücadelesi ile Kürt serhildanları birleşti. Kürt halkının PKK liderliğindeki kahramanca mücadelesi Orta Doğu’da dev bir harekete dönüştü... Kürt halkı Orta Doğu gibi bir cangılda Filistin halkı ile birlikte dünyanın en politik halkı olmaya devam ediyor ve etki gücü ise Filistin ulusal davasının ve mücadelesinin çok ilerisinde. Bundan onur duyuyoruz. PKK’nin ulusal kurtuluşçu devrimci mücadelesi ve geleneği büyük bir değere sahiptir. Bu mücadele, hem coğrafyamızda hem de küresel çapta, dünya halklarının ortak devrimci mirasının değerli parçası olmaya da devam etmektedir ve edecektir...

89/91 sürecinde “Reel sosyalizm”in (revizyonist-kapitalist sistem) çöküşü PKK’yi de ideolojik bir krize sürükledi. PKK Marksizm-Leninizm’in etkilerinden uzaklaşarak, keza “Bağımsız Birleşik Devrimci Kürdistan” program ve stratejisinden kopuşarak bu krizden çıkmaya yöneldi. 93’lerden itibaren krizden çıkış arayışları, Öcalan’nın uluslararası bir komployla tutsak düşmesinden sonra “İmralı çizgisi”nde ifadesini bulan köklü bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm ve vardığı yer, devrimci-demokratik ulusal kurtuluşçu çizgiden ulusalcı sosyal reformist çizgiye geçişle biçimlendi. Öcalan bunu, “reel sosyalizmin” etkisinden kurtulma, “demokratik modernite” çizgisine geçiş olarak tanımladı. Geçmiş devrimci paradigmasının sorumluluğunu öncelikle iflas etmiş “Reel sosyalizm”e bağladı...

PKK’nin devrimci-demokratik ulusal kurtuluşçu çizgiden ulusal reformist çizgiye geçişi açık ki, tasfiyeci bir irade kırılmasıydı. Çizgi değişikliği yaptıkları kendi saptamalarıdır ve bu, bir gerçeği ifade etmektedir. Bilakis Öcalan ve PKK çağın değiştiğini; devrimler çağının ve silahlı mücadele çağının, ezilen ve sömürge ulusların ayrı devlet kurma hakkı ve mücadelesinin son bulduğunu; kapitalizmi, burjuva sınıf egemenliğini, emperyalist dünya sistemini devrimlerle yıkarak demokrasi ve sosyalizme geçilemeyeceğini, tek seçeneğin reformlarla kapitalizmi dönüştürmek olduğunu; “Apoizm” olarak tanımlayabileceğimiz bu teori ve program ve stratejinin çağımızın sorunlarına çözüm bulma çizgisini temsil ettiğini altını çize çize propaganda edegeldi... O halde bu ideolojik ve politik dönüşümü tasfiyecilik olarak tanımlayanlara karşı öfke dolu eleştiriler yapılması hatalıdır, haklı değildir.

Her akım kendi ideolojik ve siyasi çizgisine göre olan-biteni çözümler ve tanımlar. Bu, demokratik bir haktır. Kimse PKK’ye ya da Öcalan’a göre kendisini tanımlamaz, hoşnut olsunlar diye, hoşnut olacakları değerlendirmeler yapmaz. Bu beklentiler ve tek yanlı beklentiler baştan sona yanlıştır. Saygı değer bir büyük mücadelenin yürütülmüş olması eleştirileri boşa çıkarmanın fonksiyonuna da dönüştürülemez...

Kürt hareketiyle her alanda Kürt ulusunun haklı, meşru demokratik hakları için mücadelede yürütenlerin diğer yandan eleştiri ve tartışma özgürlüğüne de sonuna dek bağlı kalması anlaşılır bir bakış açısı ve duruştur. PKK’nin kendi çizgisinde “Türk solu”nu dogmatizmle, çağı ve Öcalan’ı anlamamakla vb. eleştirmesi ne kadar kendi demokratik hakkıysa tersinden bu hak “Türk solu”nun da hakkıdır... Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi ortak savaşımın, proletaryanın, halkların birleşik ve enternasyonal mücadelesinin doğal yol gösterici ilkesidir...

III

PKK’nin kendi tarihsel sürekliliği içerisinde iki tarihsel döneminden bahsetmek gerekir. PKK’nin devrim ve silahlı mücadele çizgisi iki evrede ele alınarak incelenmelidir...

PKK’nin silahlı mücadele stratejisi birinci aşamada (doğuşundan İmralı çizgisine dek olan dönem) Kürt ulusunun haklı ve meşru hakkı olan Kürt ulusal devletini kurma, sömürgeciliği devrimle yıkma program ve stratejisi tarafından yönlendiriliyordu. Bu dönemdeki paradigması (çizgisi) ulusal devrimci-demokratik karakterdeydi.

Ancak ikinci aşamada (İmralı paradigması) PKK’nin silahlı mücadele strateji ve taktikleri egemen sömürgeci devletleri yıkmadan, bu devletleri demokratikleştirme (“Demokratik cumhuriyet”, “Demokratik modernite”) program ve stratejisinin aracı haline gelmiştir. PKK İmralı çizgisi ile bağımsız, birleşik, devrimci bir Kürt ulusal devleti kurmaktan vazgeçtiğini, dahası, silahlı mücadele ve devrimin yanı sıra, ulusların ayrılma ve kendi ulusal devletlerini kurma hakkının çağımızda artık geçersizleştiği, artık Kürtlerin devlet kurmaktan vazgeçtiği ilanı öylesine basit bir değişikliği ifade etmemektedir...

Silahlı mücadelenin sömürgeci devletleri devrimlerle yıkmanın aracı olması ile, bu devletleri yıkmadan, sadece onları “demokratikleştirme” siyasal stratejisine bağımlı olması açık ki iki ayrı durumdur. Birincisi devrimci nitelikte bir çizginin ikincisinin ise sosyal reformist paradigmanın ifadesidir. Bunun sağa sola çekilecek hiçbir yanı da yoktur. İkinci politikaya-stratejiye dayanan silahlı mücadele anlayışının egemen sınıflara silahlı baskı yaparak sosyal reformlara dayanan sınırlı bir kazanım elde etme teori ve pratiği olduğu nettir. Bu bağlamda söz konusu olan silahlı reformizmdir. Öcalan ve PKK yöneticilerinin bunun bilincinde olmadığını düşünmek saf dillik olur...

Biliniyor, silahlı mücadele politikanın şiddet/zor araçlarıyla sürdürülmesidir. Silahlara siyaset kumanda eder. Eğer bu kumanda devrimci bir program ve stratejiye dayanıyorsa, egemen sınıfları ve devletlerini yıkmaya; eğer bu kumanda reformist bir paradigmaya dayanıyorsa, devlet ve yönetici sınıf üzerinde baskı kurarak siyasal ve sosyal reformlarla hak koparıp almaya dayanır. Eğer siz Kürt ulusal sorununu ve sömürgeci boyunduruğu silahlı devrimle yıkmaktan vazgeçmişseniz, üstüne üslük bunu genelleştirip silahlı mücadele çağının geçtiğini savunuyorsanız, bu durumda, paradigmanızın reformizm ve tasfiyeci olarak eleştirilmesinden de alınmamalısınız.

IV

Mekanik ölçütlere saplanmamak, dogmatik tek yanlılığa düşmemek ve PKK’ye bir haksızlık yapmamak ve bütünsel bir perspektif için diğer bir olgunun altını da çizmek isteriz.

PKK reformist ve tasfiyeci paradigmayı benimsedikten sonra da eyleminin içeriği itibariyle ulusal devrimci bir çizgide durmaya devam etti. Çünkü, tam teslimiyet dışında başka alternatifi de yoktu. Kürt halkının ve PKK’nin öyle gidip teslim olmayacağı da açıktı. Ki Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra ortaya çıkan, hatta başlangıçta tam teslimiyeti dayatanların baskın hale geldiği bir geçiş süreci yaşandı ama PKK’nin devrimci kadroları söz konusu tasfiyeci ihanet ve teslimiyeti boşa çıkarmayı başardılar. Bu aşamadan sonra da, İmralı çizgisine karşın sömürgeci faşist diktatörlük Kürtlere zerre kadar hak tanımamaya, Kürt halkına ve öncüsüne teslimiyet ve ihaneti dayatmaya devam etti. PKK teslimiyet ve ihaneti reddetti. Silahlı mücadeleye de devam etti. “Demokratik cumhuriyet” ve anayasal eşitlik, Kürtlerin ulusal kimliğinin tanınması talebinin arkasında durdu. Kürt halkı sokakları terk etmedi. Ulusal taleplerini güçlü bir tarzda haykırmaya devam etti. Üstelik önemli bir tarihsel ve siyasi kazanım olan Rojava devrimi gerçekleşti ve yerel bir Kürt devleti kuruldu...

Yukarıda işaret ettiğimiz birinci aşamada devrim stratejisinin hizmetinde olan silahlar, ikinci aşamada silahlı reformizm olarak, sosyal reformlarla kimliği kazanma mücadelesinin hizmetinde oldu. PKK’nin fesh edilmiş olması bir yana, sömürgeci faşizm Kürt ulusal kimliğini kabul etmedikçe PKK’siz PKK ve Kürt halkı mücadele etmeye, devrimci bir rol oynamaya devam edecektir. PKK’nin kendini fesh etmesi, silahlı mücadeleye son vermesi bu durumu değiştirmeyecektir. Kürt halkı ve öncüleri şartsız boyun eğme, teslim olma pratiğine girmeyecektir. Bu gerçeklerin de görülmesi gerekir.

V

PKK İmralı çizgisi/paradigmasına bağlı olarak kendisini fesh etti. Silahlı mücadeleye son verdi.

Bu karar, son tahlilde, Öcalan’ın ve yurtsever hareketin silahlı mücadeleyle sömürgeci devletleri yıkma, Kürt ulusal devletini kurmaktan vazgeçmiş olmasıyla; silahlı mücadeleyi “Demokratik Cumhuriyet”e varma amacının baskı aracı olarak görmesi perspektifiyle uyumludur. Öcalan için ana sorun Kürt ulusal kimliğinin anayasal güvence altına alınması, “Demokratik ulus” ve “Demokratik Cumhuriyet”e ulaşılmasıdır.

Buradan meseleye baktığımızda, Öcalan ve yurtsever hareketin yeni bir tarihsel dönemi geride bırakarak yeni evreye, barışçıl demokratik meşru legal siyaset arenasına geçerek yol almak istemesi anlaşılırdır. Dolayısıyla bu hedefe kilitlenmiş bir hareket tarzı ve siyasal yönelimin kurulması, politik fırsatların bu amaçla değerlendirilmesi kendi içerisinde tutarlıdır. Kuşkusuz ki yurtsever hareket yeni evreye geçmekle mücadelesine inşa ettiği çizgide devam edecektir...

Öcalan ve yurtsever hareketin politik hedef ve taleplerini devrimci paradigmadan reformist paradigmaya çekmiş olması dün olduğu gibi bugün de haklı devrimci eleştirilerin konusu olacaktır...

Burada özel savaş elemen ve kurumlarının, egemen ulusun ayrıcalıklarından yana duran sosyal şöven çevrelerin, PKK düşmanlığından beslenen itirafçıların ve siyasal eğilimlerin, ilkel Kürt milliyetçisi hareketlerin düşmanca ve tümüyle gerici nitelikte olan saldırılarına karşı durmak ve geri püskürtmek de vazgeçilmez devrimci bir görev olduğunu vurgulamak isteriz.

Devam edelim.

Yeni başlamış olan süreç söz konusu olunca, bu sürecin ne olduğu ve nasıl gelişeceği genel olarak bilinmiyor. Devrimci ve demokratik kamuoyu konu bağlamında bilgisiz ve bilgilendirilmemiştir. Evet, Saray, devlet, Öcalan perde gerisinde kapsamlı görüşmeler, pazarlıklar yapıyordur; bu belli. Belli olmayan şey, sürecin temel karakteristikleridir. Bugüne dek yapılan açıklamalar ise tatmin edici olmaktan uzaktır. Yeni bir yöntem deneniyor deniyor. Pek güzel de orta yerde bir şey yokken PKK’nin kendisini fesh etmesi, silahlı mücadeleye son vermesi, üstelik aradan uzun bir zaman geçmesine karşın yurtsever hareketin tek yanlı attığı adımlar dışında “bir şeyler”in görünmemesini ise hatırlatmaya bile gerek yok...

Burada sürecin belirsizliği, aşırı riskleri, bilgi yoksunluğu, dinsel faşist diktatörlüğün ve merkezi Saray iktidarının özgün manevraları sürece karşı güvensizlikle, kuşkuyla yaklaşmayı ve kamuoyu nezdinde demokratik bir tartışmayı, “Barışın toplumsallaşması”nı, Türk egemen sınıflarının ırkçı, şöven, mlitarist, imha ve inkar, topyekün savaşını güçlü bir şekilde teşhir etmeyi, barış ve demokratik çözüm sürecinin en geniş kitleleri kazanmasını açık bir şekilde önlemektedir...

Uzatmayalım, burada Öcalan’ın ve yurtsever hareketin yeni koşullarda yeni bir yöntem deniyoruz adına, daha baştan kendisini feshetmesi, silahları bırakması yalnızca tehlikeli değil aynı zamanda tasfiyeci bir karar olarak eleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

VI

PKK tarafından öteden beri yapılan açıklamalarda Öcalan’ın “Baş müzakereci” olduğunun altı çizildi. Bu anlaşılır bir durumdur. Ancak gerçekte Öcalan’ın statüsü “Baş müzakereci” olmanın ötesinde oldu hep. Öcalan PKK tarihinde her zaman belirleyici oldu. PKK’nin feshedilmesi ile tüm yetkiler Öcalan’a devredildi... Bu bakış açısı, politik tutumu doğru görmek mümkün değildir. Dinci faşist diktatörlüğün rehine tutsağı olan ve her saniye ağır bir baskı altında yaşayan Öcalan’ın tek, mutlak, tartışılamaz yetkili ve karar verici merci olarak süreci yönetmesi yanlış olduğu kadar da son derece risklidir. Üstelik henüz ne olduğu bilinmeyen ya da yarım-yamalak bilgilerin orta yerde dönüp dolaştığı bir kesitte bu, çok daha büyük bir risktir... Tek adam yöntemini ve yönetimini doğru bulmasak da kuşkusuz ki bu, bu kararı veren partinin iradesidir. Eleştirimiz Öcalan’ın başmüzakerici olmasına değil, tek yetkili merci, karar verici olmasınadır. Fakat Öcalan’ın serbest bırakılmasını ve müzakereleri doğrudan yönetebilmesi için yurtsever hareketin ısrarı haklı ve meşrudur. Bu mücadelenin sonuna dek politik ve pratik olarak arkasında olmak gerekir.

PKK yöneticileri, Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra, hataları, eksiklikleri, zaafları ne olursa olsun, süreci, savaşımı başarıyla yönetti. Bu hakkın teslim edilmesi gerekir. Bu gerçeğin tespit edilmemesi, inkar edilmesi, küçümsenmesi, üzerinden atlanması, her şeyin Öcalan’la açıklanması tümüyle yanlıştır. Evet, PKK Öcalan paradigmasına bağlı kalmıştır. Hareketin lideri odur ama Öcalan’ın doğrudan savaşımın içinde yer alamadığı koşullarda yürütülen bir büyük mücadele var. Ve bu mücadeleyi iç, bölgesel ve küresel alanda örgütleyen, yöneten mücadelenin önderliğini oluşturan PKK yöneticileri ve önder kadrolarıdır. Bugün yenilmemiş bir ordu olarak düşmanla “masaya oturulmuş” olması, Rojava devriminin zaferi doğrudan PKK’yi yöneten kadroların başarısıdır... “Yiğidi öldür ama hakkını yeme.”

18 Haziran 2025 Çarşamba

PKK’NİN FESİH KARARI ÜZERİNE...

 

PKK’NİN FESİH KARARI ÜZERİNE...

NOT: Bu yazı, 30.05.2025 tarihinde Avrupa Demokrat’ta yayınlanmıştır.

I

PKK, 12. Kongresini toplayarak fesih kararı aldı. Bu, beklenen bir gelişmeydi. Kuşkusuz ki fesih kararının iç, bölgesel, küresel alanda önemli etkileri olacaktır. Fesih ve silahlı mücadeleye son, yeni bir evreye (demokratik barışçıl mücadele evresi) geçerek mücadeleyi yürütme kararı İyi Parti gibi birkaç parti dışında burjuva partiler, Saray iktidarının yanı sıra, Orta Doğu’da rekabet ve hegemonya mücadelesini yürüten emperyalist merkezler tarafından da olumlu karşılandı… Keza Türk küçük burjuvazisinin sosyal reformist partileri, Kürt burjuvazisinin politik eğilimlerinin temsilcileri de kararı “gecikmiş ama olumlu” bir karar olarak tanımladılar. Pek çok devrimci siyasal yapı ise, bu kararı eleştirdi ve eleştirmeye devam etmektedir.

Karara karşın, bu hamurun daha çok su kaldıracağı kesindir. Önümüzde tek düze bir süreç, tek başına “Terörsüz Türkiye” diye yırtınan Türk burjuva devletinin, dinci faşist Saray iktidarının her istediğini alabileceği bir süreç değil, karmaşık bir süreç var. Hatta denebilir ki, “asıl süreç” şimdi başlıyor…

Kürt sorunu ve mücadelesi bütün ağırlığı ile orta yerde durmaya, devlet ve Sarayın beynine, yüreğine vurmaya, nefessiz bırakmaya, yıpratmaya devam etmektedir. İmha, inkar, ez ve çöz politikası zaten iflas etmiş durumda. Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesine uluslararası destek büyümektedir. Suriye Kürdistan’ında Rojava özerk bölgesi güçlenmekte mevzilerini sağlamlaştırmaktadır. Kürt halkı yarım asra yakın bir süredir ağır bedeller pahasına yürüttüğü mücadelenin karşılığını istemektedir. Öyle propagandası yapıldığı gibi, yenilmiş, teslim olmuş, yalvar-yakar olmuş, pişmanlık bildiren bir halk ve temsilcileri yok karşılarında. Kürt halkının Orta Doğu çapındaki kazanımlarına da dayanarak haklı, meşru taleplerinin arkasında durmaya devam edeceği açıktır. Devletin, Saray’ın ayağına giden Kürt halkı değil, aksine, hangi saiklerle olursa olsun, Kürt halkının ayağına giden devlet ve Saray olmuştur. Bugün kendisini fesheden PKK’nin zorunlu kaldığında geçmişte olduğu gibi kendisini yeniden kurabileceği ya da adına PKK denmese de kendi partisini farklı bir formda yeniden inşa edeceği unutulmamalıdır. Vurgulanmalıdır ki, Öcalan, PKK kendi davranışlarında özgür değildir; onlar Kürt halkına rağmen her istedikleri kararları alıp dilediklerince davranamazlar. Öcalan ve PKK’nin bunun farkında olmadığını düşünmek saf dillik olur…

II

Fesih ve silahlı mücadeleye son verme kararını tasfiyeci bir karar olarak görsek de, objektif olarak, Kürt sorununun uluslararası karakterini güçlendirdiğini; Kürt halkının mücadelesini ve haklı davasını meşrulaştırma üzerinde dünyasallaştırdığını; faşizm ve sermayenin bölgesel çapta Kürt kazanımlarını yok etme politikasını gerilettiğini; Kürt halkını bekleyen tüm tehditlere karşın elini güçlendirdiğini görmemek olmaz.

Keza unutmamalıyız ki, Orta Doğu çapında bir sorun olan Kürt sorunu, aynı zamanda Orta Doğu çapında yaşanan krizin bir unsuru, öne çıkan bir temel sorunudur. Kürdistan’ı dört parçaya bölen politikaların ve bu politikaların hamisi, temsilcisi ve uygulayıcısı devlet(lerin) politikalarının çöktüğü bir tarihsel kesitten geçmekteyiz. Artık “Mızrak çuvala sığmıyor.” Uzun bir zamandan beri Orta Doğu’da (Kürt sorunu ve) Kürt halkının ulusal mücadelesi Sykes-Picot Antlaşması’nı ve Türk ulusu bakımından bir kazanım olmakla birlikte Kürt halkı bakımından ulusal inkar ve imha politikasını ifade eden Lozan Antlaşması’nın çerçevesini yıkıp geçmişti. Bugün kendisini feshetmiş bulunan PKK’nin 50 yıla yaklaşan mücadelesi ve bölgesel çapta Kürt halkı nezdindeki etki gücü, aynı zamanda Kürdistan, Kürt ulusu, Kürt halkı nezdinde (de) iflas etmiş ve çözümü pratik-politik bir soruna dönüşmüş olan bölgesel Kürt krizinin göstergesi, eski statükoların yıkılmasının somutlaşmış bir ifadesidir.

Ve bütün yerel, bölgesel, küresel devletler oyun planlarını bu gerçeği de dikkate alarak geliştirmekte ve pratikleştirmektedirler…

Bu kısa ön dikkat çekişle birlikte devam edelim.

II

PKK daha önce de kendini feshetmiş, silahlı mücadeleye son verdiğini duyurmuştu. (KADEK-KONGRE-GEL sürecini hatırlayalım.) Yani PKK ilk kez kendisini feshetmiyor. Gerek ilk fesih kararı gerekse de son fesih kararı son tahlilde içerik olarak aynı gerekçelere (dünya ve Orta Doğu’da ortaya çıkan derin değişikler, paradigma değişimi, yeni bir evreye geçiş) dayanmaktadır. Şüphesiz her iki aşamanın iç, bölgesel, uluslararası konjonktürü arasında çok önemli değişiklikler söz konusudur…

Bütün temel tarihsel ve toplumsal sorunlar, çatışmalar, çözümler ve gelişmeler, içerisinde geçilen somut tarihsel konjonktürle biçimlenir. PKK’nin fesih kararı aldığı koşullar için de bu doğrudur. Bu bağlamda özelde Orta Doğu’da güç dengelerindeki kaymaların, yeni kuvvet ilişkilerinin şekillenmesi ve güç dengelerinin geleceğe dönük çoklu, çok seçenekli gelişme olasılığı, tüm bu gelişmelerin Orta Doğu’da Kürt mücadelesi üzerindeki derin, kapsamlı, doğrudan etkilerini görmemek olanaklı değildir. Keza bölge dinamiklerini, küresel ve bölgesel rekabet mücadelelerini etkileyen temel bir dinamik ve etkin bir politik güç olan Kürt dinamiğini ve mücadelesini görmezden gelerek ya da küçümseyerek de olan-biteni kavramak olanaklı değildir…

PKK’nin kendini fesih kararı Öcalan paradigmasına, onun belirleyici liderliğine ve pratik-politik inisiyatif koymasına dayanmaktadır. 2024 Ekim ayında Bahçeli’nin DEM’e uzanan eliyle bir biçimde gün ışığına çıkan yeni süreç, henüz ne olduğu belli olmasa da bütün çelişkiler ve belirsizlikler, tutarsızlıklar, beklentiler ortamında, kaygan bir zeminde kendi mecrasında akmaya devam etmektedir…

Öcalan’ın direktifleriyle kendini fesheden PKK “devletle bütünleşme” çağrısı yapan Öcalan’ın Kürtler için devlet, federasyon, demokratik özerklik, kültürel çözümler istemediğini, “Demokratik Toplum”dan yana olduğunu ve sürecin ön koşulsuz olduğunu bildiren kamuoyu açıklamasını “Asrın Manifestosu”, yalnızca Türkiye’nin değil, “Orta Doğu’nun, çağımızın sorunlarını çözecek bir manifesto” olduğunu ısrarla propaganda yapmasına karşın, Kürt halkı ciddi derecede güvensiz, aşırı ihtiyatlı, derin kaygılarla bir “bekleme”, meseleyi anlama süreci yaşamaktadır. Fesihle içerisine girilen süreç durumun giderek anlaşılmasına da bir ölçüde hizmet edecektir. Kürt halkı Öcalan’a karşı duyduğu aşırı bir güven duygusuyla “Önderliğin bir bildiği vardır.” diye düşünmektedir. Bu perspektif ve duygu şimdilik yeni sürece karşı duyduğu tüm güvensizliklerine, aşırı ihtiyatına, gönülsüzlüğüne rağmen Kürt halkının Öcalan’ın yanında durmasına yol açmaktadır. Bu bir yana, unutmamalıyız ki Kürt halkı dünyanın en politik halkıdır ve bu halk kendi çıkarına aykırı olduğu zaman her şeye kafa tutma yetisine de sahiptir…

Öcalan’ın İmralı irade kırılması ile ortaya çıkan yeni paradigması sosyal reformist ve tasfiyeci karakterdeydi… Bugün, söz konusu paradigmaya dayanmasına karşın, bu paradigmanın da gerisine düşürek yeniden biçimlenme süreci yaşayan Öcalan paradigmasının yeniden başlayan süreçte pratik-politikte nasıl biçimleneceğini hep birlikte göreceğiz. Ancak Öcalan paradigması ve “Manifesto”su, her iki düzeyde de tasfiyecidir. PKK’nin kendini feshetme kararı söz konusu paradigmaya ve gelişme evrelerine dayanmaktadır.

Bu kez izlenen yöntemin, bugüne dek bilinen “silah bırakma ve barış” deneyimlerinden farklı olduğu vurgulanıyor. Buna göre, silahların bırakılması sürecin sonuna bırakılmayacak, aksine başa alınacak ve silah bırakmak ön şartsız gerçekleşecek. Hukuksal, yasal zemin silahların teslim edilmesiyle ya da edilmesinden sonra devreye girecek… Böyle bir tasfiyeci yöntemin kabul edilmiş olmasının Kürt halkı ve ilerici kitleler bakımından yaratacağı yıkımları düşünmek bile oldukça ürkütücüdür… Böyle olmakla birlikte, Türkiye ve Orta Doğu cangılında bu işin, o kadar kolayca gerçekleşebileceğini de beklemiyoruz…

PKK’nin kendini fesih kararı her ne kadar siyasi ve askeri olarak yenilmiş, dağılmış, moral bozukluğunun cenderesinde kendini kaybetmiş, aman dileyen bir ordunun irade kırılmasının ürünü değilse de, hele de “ön koşulsuz” fesih kararı, faşizm ve sermayenin eline güçlü bir koz vermiştir. Nitekim gerici ve faşist karşı devrim cephesi, bu durumu dizginsiz bir psikolojik ve ideolojik saldırı fırsatı ve aracı olarak kullanmaktadır ve kullanacaktır. Sürecin belirsizliği, kapalı kapılar arkasında tepeden iş bitirme yöntemi, gerici ve faşist cephenin çoklu taktikler ve iş bölümü çerçevesinde yürürlüğe koyduğu oyun planı bu saldırı dalgasına oldukça elverişli bir alan sunmuştur. Somut bir karşılığı olmadığı halde PKK’nin daha baştan kendisini feshetmesi, silahlı mücadeleyi sonlandırdığını ilan etmesinin Kürt halkı nezdinde de sevinçle karşılanmadığı açıktır…

İslamcı faşist diktatörlüğe ve elebaşısına karşı duyulan haklı öfke ve güvensizlik yalnızca Kürt halkı nezdinde değil, ilerici kitleler nezdinde de bir olgudur. Bu durum söz konusu kitlelerin Kürt ulusal hareketine karşı mesafeli durma eğilimini beslemekte; dahası değişik burjuva “sol” kliklerin manevralarına imkan sunmakta; başta Türk sosyal şöven çevreleri olmak üzere “ilkel Kürt milliyetçisi” çevrelerin ideolojik saldırılarına da alan açmaktadır… Bu bağlamda özelde bilakis sürecin anlaşılmasını önleyen tepeden işi bitirme yöntemine dikkat çekmek gerekir. Bu yöntem, kamuoyu nezdinde demokratik tartışmaların yapılarak barış ve demokrasi mücadelesinin toplumsallaştırılmasını, halklar cephesinde sürece inisiyatif koyulmasını önlemekte, sürece mesafeli yaklaşmayı koşullamaktadır. Arka planda ABD, devlet, Saray, İmralı arasında olan-biten şey her ne ise, bu durum halklara güven vermemektedir. Bu tip süreçlerde “gizli diplomasi”, gizli görüşmeler ve pazarlıklar anlaşılır olsa da ya da başlangıçta bu girişimler vb. kamuoyu nezdinde bilinmese de, mesele bir aşamaya geldiğinde, meselenin genel çerçevesinin, kırmızı çizgilerin kamuoyu tarafından bilinmesi gerekir. Hiç olmazsa savaşın ilerici, devrimci tarafının bu inisiyatifi göstermesi, böylece asgari ölçekte de olsa, kafalardaki soru işaretlerini gidermesi gerekir. Böyle bir tutum, halkların lehine bir duruşu ifade eder. Açıklık ilkesini, eleştiri ve tartışma özgürlüğünü, “barışı toplumsallaştırma” mücadelesini güçten düşürerek burjuva cepheye kan taşıyan zafiyetlerin yurtsever hareketin de lehine olmadığını belirtmek bile gereksiz. Bu süreçte olmayan şey tam da budur ve son derece tehlikeli bir gidiştir. Ekim 2024’den bu yana geçen zaman diliminde içeride, dışarıda Kürtlere hoş gelecek sözlerin dışında diktatörlük cephesinde atılmış somut bir adım da yok. Dahası faşizm ve sermaye cephesi Kürtlere tam teslimiyeti dayatmaya, Özgür Alanlara dönük gerçekleştirdiği binlerce askeri saldırıyla işine bakmaktadır. Fesih kararından bu yana da aynı kanlı saldırılar sürmektedir… İçeride toplumsal ve siyasal muhalefete dönük azgın devlet terörü sürerken, “yeni süreç” CHP’yi de yıkma, parçalama, etkisizleştirme, dizayn etme politikası doğrultusunda ilerlemektedir. Durmadan Meclise gelen torba yasalarla Saray ve ele başısına sınırsız gasp yetkileri verilmeye devam edilmektedir…

III

Savaşın kaderini çarpışan iradeler belirler. Kuşkusuz ki bu iradeler içerisinden geçilen tarihsel, toplumsal, siyasal koşullar altında şekillenir ve pratikleşir. Bu çarpışan Kürt iradesi için de faşizm ve sermaye cephesi için de geçerli tarihsel ve siyasal bir gelişme yasasıdır. Her bir cephenin kendine göre avantajları ve dezavantajları vardır. Bunlara girmeyeceğiz; fakat, Kürt halkı ve halklar büyük risklerle karşı karşıyadır. İdeolojik ve siyasal eleştirilerimizi yaparken öte yandan da güncel politik görevleri ihmal etmemek, Kürt ulusunun en küçükten en büyüğe kadar her ilerici demokratik talebinin sonuna dek arkasında olmak, halkların birleşik mücadelesini güçlü bir tarzda geliştirerek başta Kürtler olmak üzere işçi sınıfının, halkların lehine kazanımları büyütmek çizgisinde ısrar etmek zorunludur.

Kürt halkı yenilmiş bir halk değil. PKK tüm eleştiri ve değerlendirmelerimize karşın teslim olmuş bir öncü değil. Öcalan bir tas çorba uğruna Kürt mücadelesini satmış değil. Faşizm ve gericiliğin, sosyal reformizmin propagandasının aksine Kürt halkı mücadeleye devam etmektedir. Halkların kardeşliğini önemsemektedir. Birleşik mücadele talebinden vazgeçmek bir yana, (tasfiyeciliğin yansıması olan, “Müzakere mi mücadele mi?” ikilemine sokulmaya çalışılsa da) Türkiye halklarının birlikte yürümesinden yanadır. Kürt halkı bir tas çorba karşılığında ulusal demokratik taleplerinden vazgeçmeyecektir. Böyle düşünenler yanıldıklarını görecektir. Kürt halkı aynı zamanda bir tarih bilincine sahiptir…

Faşizm ve sermaye, dinci faşist Saray içeride ve Orta Doğu çapında karmaşık bir oyun planını devreye sokmuştur. Amaç Kürtlerin haklarını tanımak, demokrasi ve barış mücadelesinin önünü açmak, “Demokratik Toplum”u inşa etmek değil. İçeride ve dışarıda köşeye sıkışmış, nefes almaya, dengeleri kendi lehine çevirmeye, iktidarını güvence altına almaya, bölgesel tehditleri bertaraf etmeye oynayan bir egemen sınıf gerçeğiyle ve demir ökçe politikası uygulayan bir dinsel faşist diktatörlükle karşı karşıyayız. İzlediği strateji ve taktiklerin bir gereği olarak Saray eksenli atılacak adımlar ise kurulmuş oyun planına inandırıcılık katarak kendi alanını genişletmeye endeksli olacaktır… “Kamusal alana ait olmamak” koşuluyla, (Kürt ulusunun temel ulusal demokratik haklarını tanımayarak) bireysel kültürel hakları öne çıkararak, bu temel çerçeveye de hizmet edebilecek adımlar ise, zaten Kürt halkını tatmin etmeyecektir.


MHP-AKP-Erdoğan ve ittifak güçleri, devreye koydukları oyun planıyla, “barış süreci”yle, yeni anayasa talebiyle, (belki de belli balans ayarlarından geçecek ama) başkanlık rejimini ve neo-Osmanlıcı, tepesinde de Erdoğan’ın oturacağı politik rejimi süreklileştirmeyi güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Burada söz konusu olan salt dar anlamda gelecek seçimleri kazanmak, bu amaçla iç kamuoyunun dikkatini saptırmak, Erdoğancı kliğin rejimini süreklileştirmek değil, bu ön koşulla birlikte, Türk egemen sınıflarının jeopolitik stratejik gelişimi de tahkim edilmek hedefleniyor. Faşizm ve sermaye, kurduğu oyun planında, oyun planının başarısının ön koşulu haline gelmiş olan Kürt kartının kendisine karşı bir koza çevrilmesini önlemeye; kontrollü gelişme çizgisinde Kürt kazanımlarını tasfiye etmeye, olanaklıysa Öcalan, DEM üzerinden cephesini sağlamlaştırmaya; stratejik bir tehlike ve tehdit olan Türk ve Kürt halklarının mücadelesinin birleşmesini önlemeye; Kürt halkını “tarafsızlaştır”arak yedeklemeye, zaman kazanmaya, Kürt halkını oyalamaya; keza kendilerinden kopan “muhazafakar Kürt seçmeni”ni kendi cephesine çekmeye çalışmaktadır…

Her ne ise, bu hesapların yaşam bulması için çok yönlü bir hareket planının devrede olduğu kesindir. Ancak bu, faşizm ve sermayenin, Saray rejiminin kirli hesaplarının tutacağı anlamına gelmemektedir. Burada başta Kürt halkı olmak üzere, işçi sınıfının ve emekçilerin, ezilenlerin mücadelesi başa yazılmalıdır…

Devam edelim.

Ne olduğu belli olmayan bir süreci desteklemek, savunmak, hayali beklentiler yaymak doğru bir politika olmayacaktır. Yapılması gereken şey, işçi sınıfının politikasına dayalı tarzda, Kürt ulusunun tüm ulusal demokratik haklarını ve taleplerini militanca savunmak, proletarya enternasyonalizmi, halkların kardeşliği ve birleşik mücadelesi yolundan yürümektir. Şu veya bu nedenle açılan yolda, süreci halkların lehine çevirecek, karşı-devrim cephesinin planlarını bozacak, devrim ve sosyalizm kavgasının yolunu açacak ve kavgayı büyütecek bir yoldan savaşı geliştirmektir. Kürt ulusal hareketine, Kürt halkına da yapılacak en büyük, en etkili katkı bu olacaktır. Eğer halkların birleşik mücadelesi ile önlenemezse ne ciddi bir kazanım elde edilebilir ne de yeni ve kanlı bir sürece girişin önü alınabilir. Tek yol devrim demek yetmiyor. Yapılması gereken güncel mücadelenin proletarya ve halkların gündemine yakıcı bir tarzda soktuğu görevleri devrimci çizgide omuzlamaktır. Devrimci hareketimizin uzun yıllardır etkisizliği bir olgudur ama yapılması gereken şey, bu yeni dönemi devrimci yenilenme ve sıçramanın kaldıracı olarak değerlendirmektedir.

21 Nisan 2025 Pazartesi

Ateşkes, Barış ve Politik Çözüm Sorunları ve Parti Tavrı* — BELGE —

 

Ateşkes, Barış ve Politik Çözüm Sorunları ve Parti Tavrı*

BELGE —

OKUR İÇİN ÖN AÇIKLAMA:

Blogumuzda yer verdiğimiz “Ateşkes, Barış ve Politik Çözüm Sorunları ve Parti Tavrı” başlıklı belge, önce MLKP’nin merkezi yayın organı Partinin Sesi’nde; daha sonra bir belge olarak, sosyalist teorik ve politik yayın organı olan Proleter Doğrultu Sayı 19’da (1998, Kasım-Aralık) yayınlanmıştı. Bilindiği gibi, Bahçeli, 1 Ekim’de (2024) TBMM’nin yeni yasama yılının açılışında DEM sıralarına gelerek tokalaştı... Bu ilk adım, tesadüfen atılmamıştı. Bahçeli’nin çıkışı, daha sonra kamuoyuna yansıdığı üzere, devlet ve Saray ve İmralı arasında yapılan görüşmeler ve hazırlık temeline dayanmaktaydı. Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde DEM İmralı Heyeti tarafından kamuoyuna duyurulan açıklaması ve ardından PKK’nin ateşkes ilan etmesiyle ateşkes, barış, çözüm, devrim sorunu ve bağlamı bir kez güncelleşti. Başlamış olan yeni süreci dikkate alarak tarihi öneme sahip olduğunu düşündüğümüz bu belgeyi tamda bu koşullarda yayınlamanın yararlı olacağını düşündük.


I

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nden itibaren geçerli olmak üzere tek taraflı ve süresiz ateşkes ilan ettiğini açıkladı. Bilindiği gibi, PKK, Mart 1993’te ve Aralık 1995’te de tek taraflı ateşkesler ilan etmiş, ancak sömürgeci faşist diktatörlük her seferinde ateşkes ilanlarına demir yumruk ve barut politikasıyla yanıt vermişti.

A. Öcalan’ın ateşkes ilan ederken yaptığı açıklamaları şöyle özetleyebiliriz. Avrupa Parlamentosu’nun ateşkes çağrısına olumlu yanıt verdik. Bize bazı Türk devlet kurumlarından, Türk yetkililerden dolaylı kanallardan mesajlar geldi. Demokratik kamuoyunun barışa şans tanımak için bizden beklenti ve istekleri vardı. Bu istek ve beklentilere yanıt verdik. Ordu komutanlık kademesi yenilendi. Yeni Genelkurmay Başkanı hakkında bazı olumlu şeyler söyleniyor. Bu adımla yeni kuvvet komutanlarına da bir şans tanımak istedik. Seçim süreci yaşanıyor. Dikkate aldık. Biz cumhuriyete karşı değiliz. 75. yıldönümünde demokratik bir cumhuriyet için, demokratik bir cumhuriyette birlikte yaşamak istediğimizi göstermek istedik. Kürtlerin kimliği tanındığında, kimlik ve hakları anayasal bir güvenceye kavuşturulduğunda sorun çözülecektir. Kürt sorunu çözüldüğünde Türkiye, ekonomik ve siyasi krizden çıkacak, bölgenin güçlü, zengin ve istikrarlı bir ülkesi haline gelecek. Devleti yıkmak; ülkeyi bölmek politikamız “milli sınırları” “parçalamak gibi bir niyetimiz yoktur.” Sorun askeri değil politik yoldan, barışçıl çözülmeli. Taktik yapmıyoruz, böyle düşünenler yanılıyor, açıklamalarımız samimidir.

Gerilla, anlaştığımızda güvenlik gücüne dönüştürülebilir. Barışa yeni bir şans tanımak için bu adımı atıyoruz. Bir kez daha ilan ettiğimiz ateşkes “siyasi çözüm” için samimiyetimizi ve kararlılığımızı göstermektedir.

Öcalan’ın içerik olarak yukarıda özetlediğimiz düşünce ve açıklamaları yeni değildir. Özü itibarı ile söz konusu düşüncelerin ana unsurları, 1993’ten beri her fırsatta ısrarla ve defalarca iç ve uluslararası kamuoyu önünde açıklanagelmişti. Yakın dönemde Türk ordusunun Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilen ve bir süre sonra Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlanan Öcalan’ın mektubunu da geçerken hatırlatmak isteriz.

Bilindiği gibi “Bağımsız, Birleşik Kürdistan” hedefi, PKK programında yer almasına rağmen 1993’teki 1. ateşkes ilanından bu yana unutulmuş, “barış”, “politik çözüm” değerlendirme ve hedefi ısrarla vurgulanan bir olguya dönüşmüş, dönüştürülmüştür.

Kuşkusuz ki, söz konusu değişim rastlantısal değildir. Aksine PKK’nin bir tercihi, somut politik yönelimidir.

PKK, yönelimini “politik çözüm” doğrultusunda kurgulamış bulunuyor. PKK liderinin “bu düşüncelerimizde samimiyiz, yaptığımız taktik değildir” açıklamaları, değerlendirmeleri gerçekten de samimidir. Ama kuşkusuz ki bu, Bağımsız Kürdistan çizgisinden bir geriye düşüş, reformizme doğru bir dönüştür. Söz konusu yönelimin hangi oranda yaşam bulup bulamayacağı, hangi oranda kemikleşip kemikleşmeyeceği tarihi ve güncel koşullara bağlıdır ki, PKK’nin ateşkes ilanlarını “barış” ve “siyasi çözüm” politikası ve yönelimi ekseninde ele alındığında gerçek bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. PKK’nin ateşkes(ler) ilanını “barış” politikasından, “siyasi çözüm” politikasından yalıtarak yapılacak her değerlendirme nesnel, bilimsel ve devrimci olmayacak, doğal ve kaçınılmaz olarak subjektif değerlendirmelere, çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının, Kürt halkının ve coğrafyamız halklarının nesnel olarak yanıltılmasına neden olacağı gibi, devrimci dostluk politikasının ve Marksizm-Leninizm ile oportünizm arasındaki; proletarya enternasyonalizmi ile ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki kalınca kurulması gereken sınır çizgilerinin bulunmasına yol açacak ve böylece burjuvazinin ve reformizmin değirmenine su taşıyacaktır.

Bu bağlamda sorunun birçok bakımdan ele alınması, proleter devrimci yaklaşımın vurgulanması, yanlış olanın devrimci eleştirinin konusu yapılması gerekmektedir.

II

PKK’nin tek taraflı ateşkes ilanı, Türk egemen sınıfları ve sömürgeci faşist diktatörlük tarafından daha başından ateş ve barutla, demir yumruk politikasıyla yanıtlandı ve yanıtlanmaya devam etmektedir.

Ateşkes ilanının sömürgeci faşist diktatörlük tarafından sopa politikasıyla yanıtlanacağı açıktı. Çünkü coğrafyamızda, bölgemizde, uluslararası arenadaki gelişmeler, politik güçler dengesi diktatörlüğün PKK’nin ateşkes çağrısına olumlu yanıt vermesini henüz dayatmıyordu ve dayatmıyor. Batı’da devrimci bir yükseliş ve atılım evresine henüz girilmemiştir. Türk burjuvazisi, Türk egemen sınıfları arasında Kürt sorununun çözümünde farklı politik yönelimi ifade eden eğilimlere karşın egemen ve belirleyici politika kirli, haksız, sömürgeci savaşı sürdürme, yoğunlaştırma politikası olmaya devam etmektedir; ki kısa erimde diktatörlüğün bu politikasının değişmesinin olanaklı olmadığının da altının çizilmesi gerekir. Yurtsever devrimci hareket, Amerikancı Türk ordusu karşısında askeri zafer veya üstünlük kazanabilmiş değil. Dahası PKK, ‘93’ten bu yana serhıldanlar dalgasının (yeni bir çıkışın verileri giderek artmasına karşın) geri çekilişi, kırların insansızlaştırılması ve askeri gücünü korumakla birlikte verdiği önemli kayıpların etkisi koşullarında ve uluslararası diplomatik ilişkilere giderek daha fazla yöneldiği ortamda ateşkes ilan etmiş bulunuyor. Bölgede ve uluslararası arenada gerek karşıdevrimci güç odaklarının ilişki ve çelişkisi bakımından gerekse de devrimle karşıdevrim arasındaki güç ilişkileri bakımından koşullar, Türk egemenler sınıflarını ve faşist diktatörlüğü önemli tavizler vermeye zorlayacak düzeyde değil.

Tüm bu olgular, sömürgeci faşist diktatörlüğün neden PKK’nin ateşkes çağrısına olumlu yanıt vermediğinin ve veremeyeceğinin, yaratılan beklentinin aksine, şoven-asimilasyoncu-militarist faşist sömürgeci savaşı tırmandıracağının verilerini de oluşturmaktadır.

Açık ki, faşist karşıdevrim “ez ve çöz” politikasını uygulamaya devam ediyor ve edecektir. MASK, MGSB, 28 Şubat kararları ve bu kararlara dayalı bütün hızıyla süren 3. topyekün saldırı dalgası “ez ve çöz” politikasının, geleneksel demir yumruk politikasının somut ve çarpıcı kanıtlarıdır. MGSB’sinde ifade edilen “kamusal olana ilişkin olmamak koşuluyla kültürel” kırıntıların verilmesi değerlendirilmesi “ez ve çöz” politikasının ifadesi olduğu gibi, MGK solculuğunu geliştirme (diğer unsurlardan bazıları “Türk milliyetçiliğinin ırkçı” yorumlarına ve “ülkücü mafyaya” karşı “mücadele”, “irticaya” karşı mücadele vb.) ordu hakkında “sol”cu hayaller yaratma, başında sopayı Demokles’in kılıcı gibi sallayarak Kürt ve Türk reformizmini geliştirme, daha fazla denetim altına alarak teşvik etmek gibi hedefleri de içermektedir.

Bu bağlamda PKK’nin ateşkes ilanı taktiği tutmayacak, halklar nezdinde hayali beklentiler; reformist duygu ve düşünceler yaygınlaştıracak, MGK’nın alan açtığı liberal, reformist akıma taze kan taşıyacaktır.

Türkiye jeopolitik konumu itibarıyla emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinin en stratejik alanlarından biri. Amerikan emperyalizmi ile başını Almanya’nın çektiği Avrupalı emperyalistler arasında, Türk burjuva devletiyle Avrupa Birliği (AB) arasında önemli çelişkiler ve mücadeleler söz konusu.

PKK, bu çelişkilerden yararlanmaya çalışıyor; yalnızca Avrupa ve uluslararası demokratik kamuoyunun değil, aynı zamanda Avrupalı emperyalistlerin desteğini artırma ve sömürgeci faşist diktatörlük üzerindeki baskıları büyütmek istiyor. Kuşkusuz ki, Avrupalı emperyalistler Kürt halkına aşık oldukları, PKK’yi sevdikleri için değil, emperyalist ekonomik, siyasi, askeri çıkarları için Kürt kozunu oynamak, giderek PKK’yi dişleri, tırnakları çekilmiş uysal bir arslana çevirmek için belli ölçülerde Kürt halkına yakın duruyorlarmış görüntüsü vermeye çalışıyorlar. Bu bağlamda bazı siyasi kararlar alıp Türk burjuva devletini sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Yani PKK’nin bu manevrası ve benzer politik manevraları, eğer sağlam bir ilkesel temele ve somut siyasal koşulların nesnel bir değerlendirilmesine dayanmazsa (ki, ateşkesin gerekçeleri ve “barış”, “siyasi çözüm” politikaları, bu bakımdan PKK’nın iç zaafiyetini yansıtıyor) son tahlilde götüreceği yer, reformizmin galebe çalması olacaktır. Bu tehlike mevcuttur. Bunu görmezden gelemeyiz. AP’nin (Avrupa Parlamentosu) taraflara ateşkes çağrılarına AP kararı gerekçe gösterilerek adımın atılması, bu tehlikenin somut verilerinden biridir. Emperyalistler arası çelişkilere ve Avrupalı pekçok emperyalist devlet ile Türk burjuva devleti arasındaki çelişkilere oynama, onlar hakkında hayaller yaymadan, bağımsız politik kişiliği zedelemeden ve ulusal savaşımı geliştirmeye hizmet ettiği oranda (stratejide dolaylı yedeklerden yararlanma) anlamlı ve doğru olur, olacaktır.

Bugün için PKK’nin Avrupalı emperyalist devletlerle olan ilişkisinde esasen bağımsız politik kişiliğini yitirdiğini kuşkusuz ki, ileri sürmüyoruz ve süremeyiz de. Ama onlar hakkında hayaller yayan propaganda ve ajitasyon yapmadığını da söyleyemeyiz. Emperyalizme darbeler indiren bir hareket olmasına karşın Kürt sorununun “barışçıl” ve “politik çözüm” için sık sık emperyalist siyasi ve askeri kurumlara, devletlere yapılan çağrılar ve beklentiler ne yazık ki ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin önderliğini yapan PKK’ye ait bir gerçektir.

PKK’nin ateşkes ilanının bir diğer gerekçesini oluşturan el altı haberlere gelince. Diyelim ki, bu doğrudur. Fakat bu neyi değiştirir? Söz konusu haberlerin amacı ne? PKK’yi nereye yönlendirmeyi hedefliyor?

Açık ki, amaç PKK’yi reformist-liberal batağa çekmektir. Hayali beklentiler yaratmaktır. Bilinçleri bulandırmak, PKK’nin yurtsever devrimci kimliğini törpülemek, reformist damarı geliştirmektir.

Kuşkusuz PKK, ateşkes taktiği ile burjuvazi, egemen sınıflar ve devlet içerisinde çatlaklar yaratmak, büyütmek, siyasal çözüm yanlısı burjuva kliklerin gelişmesini de hedefliyor.

Düşman kampında çatlaklar yaratmak, büyütmek, iç istikrarsızlığını geliştirmek, asıl olarak ulusal savaşımın derinliğine, gelişmişliğine, şiddetine, gücüne, vuruş yeteneğine, Kürt devrim yangınının Batı’ya taşınmasına, Kürdistan’daki ulusal mücadelenin Batı’da devrimci bir dalga ve atılımla birleşmesine bağlıdır. Çatlak yaratmak, düşman kampını istikrarsızlaştırmak ve çelişkilerden yararlanmak bu ilkesel temel görüş açısına ve taktiğine bağlı kullandığı oranda, bu temel tarafından yönlendirildiği oranda anlamlı bir taktik olabilir.

Ama PKK’nin ateşkes politikası, bugün bu gereksinime yanıt veren bir taktik olmadığı gibi, “siyasi çözüm” yanlısı burjuva klikleri güçlendirmek gibi reformist-liberal bir beklenti ve teşvik unsurunu içerdiği için de ayrıca yanlıştır ve reformizmi körüklemektedir.

Ne olduğu, muhatabın somut olarak kimler olduğu belli olmayan ve üstelik devlet politikasının Kürt devrimini ezme ve marjinalleştirme çizgisinde bir iç kararlılığın olduğu, yeni bir topyekün saldırı dalgasının bütün şiddetiyle sürdüğü, TÜSİAD ve askeri kliğin ve Amerikan emperyalizminin yeniden yapılandırma faşist programının ekonomik, politik, toplumsal, ideolojik ve askeri planda yaşama geçirme ekseninde kararlılıkla yürüdüğü bir dönemde el altı haberleriyle bir ateşkesin ilanı ya da ilanının bir gerekçesi yapılması elbette ki, doğru, devrimci bir politika değildir ve olamaz da.

Öcalan’ın yenilenen ordu kuvvet kademesine bir şans tanıma gerekçesi üzerinde de durulması gerekiyor. Belli ki, PKK lideri, ateşkesle orduya Kürt sorununun “siyasal çözüm”ü için hazır olduğu mesajını vermek istediği gibi, ordunun yeni şeflerinden bazı beklentileri de var.

Türk burjuva ordusunun politik yaşamdaki yerine, haksız, kirli, sömürgeci savaştaki rolüne, “ez ve çöz” politikasındaki kararlılığına vb. girmeye gerek yok.

Yanı sıra, PKK’nin yürüttüğü savaşımda Türk ordusunun gerçeklerini ne kadar canlı ve yakından tanıdığını belirtmeye de gerek yok.

Bunlar bilinen gerçeklerdir.

Ama tüm bu gerçeklere karşın PKK’nin Amerikancı faşist Türk ordusunun yeni askeri şeflerine “şans tanıma” ve beklenti içerisinde olmasına ne demeli? Ordu hakkındaki pek çok gerçekçi değerlendirmelerine karşın sık sık ordu hakkında hayaller ve beklentiler yayan açıklama, düşünce ve tavırlarının izahı ne olabilir?

Bu izahın temelinde PKK’nin “siyasal çözüm”, “barış” politikası ve yönelimi durmaktadır. Bu politik yönelim, doğası gereği reformist karakterdedir. Bu olgu, PKK’nin orduya ateşkes gibi taktik manevralarla mesaj vermesine ve yeni şeflerden (ki, ordunun, devletin temel politikası net olduğu ve geleneksel politika ve iradede güçlü çözülme ve dağılma olmadığı halde) ütopik, liberal beklentiler içerisine girmesine yol açmaktadır.

Ama PKK’nin 1. ve 2. ateşkesler döneminde olduğu gibi, Özal’dan vb.’lerinden beklentiler döneminde olduğu gibi, 3. ateşkes çağrısı da bir kez daha gerçeklerin yakıcılığıyla yüz yüze gelecektir.

Kuşkusuz ki, söz konusu düşünceler, beklentiler coğrafyamızda MGK’nın bilinçli olarak alan açtığı, kışkırttığı reformizmi beslemekte ve güçlendirmektedir. Başta Kürt ulusal mücadelesi içerisinde belirleyici olmasa da önemli bir yeri olan Kürt orta burjuvazisinin güçlenmesi için açıkça bir olanak sunmaktadır. Bu olanağın hangi oranda Kürt ulusal reformizminin elinde yıkıcı bir somut olanağa dönüşüp dönüşmeyeceğini savaşımın seyri ve bu seyir sürecindeki nesnel, öznel koşulların toplamı belirleyecektir.

Ateşkes ilanının zamanlamasında TBMM’in almış olduğu genel seçim (ve yerel seçimlerin zamanında yapılması) kararı önemli bir yer tuttuğu görülüyor.

Seçim sürecinin burjuva karşıdevrim cephesi bakımından dizginsiz bir şovenist ve saldırgan kampanya dönemi olarak geçeceği; komünist, devrimci-demokrat, yurtsever güçlere karşı terör ve tehdit ortamında gerçekleşeceği; dahası yurtsever güçlerin, HADEP’in seçim çalışmalarını binbir biçimde engelleme ekseninde geçeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Yani, seçim süreci burjuvazi ve değişiklikleri bakımından “siyasi çözüm”, “barış” propagandasını yaptıkları bir dönem olmayacak, esas olarak dizginsiz ve gözü dönük bir şovenizm kampanyasının örgütlendiği bir dönem olacaktır. Cumhuriyetin yaşadığı kriz, derinleşen siyasi bunalım, burjuva cephedeki parçalanmışlık, burjuva partilerin güçsüz ve zayıflayan konumları, ölmüş atı kamçılayarak zoraki canlandırılmaya çalışan Kemalizm, ordunun gitgide artan politik iktidar tekeli ve inisiyatifi, çeteleşme olgusu etrafında dönen dolaplar, Amerika, siyonizm, faşizm ittifakının giderek derinleşmesi, İran ve Suriye karşıtı yoğunlaştırılan düşmanca propaganda vb. vb konumuz bakımından hatırlatılabilecek bazı somut verilerdir.

Her şeye rağmen PKK’nin tek taraflı ilan ettiği ateşkes süreci, eğer seçimler sürecinde bozulmadan devam edebilirse bir ölçüde ulusal savaşımın politik etkisini büyütecek, şovenizmin etkisini göreli olarak kıracak, diktatörlüğün iç ve uluslararası teşhir sürecini derinleştirip genişletecektir.

Yine ateşkes süreci, PKK’nin güç toplama, öngördüğü politik ve askeri savaşım hattında daha etkin hazırlık için bir fırsat olma rolünü de oynayacağına dikkat çekmek isteriz.

Sonuç olarak PKK’nin ateşkes taktiği, Kürt ve Türk halklarının yararından çok zararınadır: Bu taktiğin sunduğu ve değerlendirilecek ilerici olanaklar sınırlı ama reformist akıma açtığı geniş alanla, yığınları gerçekçi olmayan hayali beklentilerle oyalamayla, bilincini bulandırmayla, sömürgeci faşist diktatörlüğü cesaretlendirip saldırganlaştırma olgularıyla devrimci değil reformcu bir taktiktir.

III

PKK’nin seslendirdiği “barış” ve “siyasi çözüm” politikası reformist içeriktedir.

Bu politikanın sonucudur ki, emperyalizme ve Türk egemen sınıflarına ısrarla, amacımız devletini yıkmak değil, demokratikleştirmektir. Cumhuriyeti yıkmak değil demokratik bir cumhuriyet olarak yenilemektir. Ülkeyi bölmek değil Kürt kimliğinin ve haklarının tanınmasıdır. Ayrı devlet kurmak değil anayasal güvenceye kavuşturulmuş aynı devlet çatısı altında federal bir çözümdür vurgusu yapılmaktadır.

Yine bu politika ve yönelimin sonucudur ki, Türk egemen sınıflarına bu krizden sizi ancak biz kurtarırız, böylece Türk devleti bölgenin en güçlü devleti haline gelecektir açıklama ve propagandası yapılmaktadır.

Evet PKK, ulusal devrimci bir partidir ve Kürt ulusal devriminin önderliğini yapmaktadır. O, bu savaşımında haklıdır ve desteklenmelidir ve tarafımızdan da yalnızca sözde değil pratik savaşım yoluyla da desteklenmektedir. Kürt halkının ve ulusal savaşımın ilkeli, tutarlı dostu olan partimiz kuşkusuz ki, emperyalizme, faşist diktatörlüğe ve bölge gericiliğine darbeler indiren ulusal devrimini politik-pratik olarak enerjik bir şekilde desteklemeye devam edecektir.

Ama Türk, Kürt, ulusal azınlıklardan Türkiye proletaryasının öncü politik kurmayı olarak, Türkiye halklarının ve işçi sınıfının özgürlük, devrim ve sosyalizm özlemlerinin ve kavgasının temsilcisi olan partimiz, tüm işçi ve emekçi kitleler önünde devrimci dostluğun ve tarihi ve güncel sorumluluklarının bir parçası olarak gerçekleri olduğu gibi açıklamakla, yurtsever hareketin sınıfsal ve ulusal davanın ve kavganın zararına olan zaaflarını eleştirip mücadele etmekle yükümlüdür

PKK’nin “barış”, “siyasi çözüm” söylemi ve yönelimi, O’nun ulusal devrimci kimliği içinde ulusal reformist bir yönelim ve damarı ifade etmektedir. Önü alınmadığı zaman kaçınılmaz sonu FKÖ’lüleşmedir, ANC’leşmedir. Kürt halkının, Türkiye halklarının, işçi sınıfının düşmanları PKK’yi devrimcilikten arınmış bir PKK olmayı dayatıyor. Kürt devrimini reformist-liberal çizgide boğarak söndürmeyi; bazı kırıntılarla bitirmeyi amaçlıyorlar. Emperyalizm ve yerli gericilik bu çabasında yalnız değildir. Reformist akım da bu amacında onların hizmetinde.

Bu gerçekleri görmezden gelmek, en başta Kürt halkına ve haklı ulusal savaşımı ve ödediği ağır bedellerle bağdaşmaz.

Kürt ulusal devriminin (ve Türkiye devriminin) işbirlikçi egemen sınıfları krizden çıkarmak gibi, krizini bir nebzecik olsun bile hafifletmek gibi, devleti ve kontrgerilla cumhuriyetini yeniden yapılandırmak gibi bir görevi olamaz. İşçi sınıfının, Kürt halkının, halkların görevi, krizi derinleştirmektir; krizi devrim ve iktidar kavgasının zaferi için kullanmaktır. Egemen sınıflara zeytin dalı uzatarak, onları kendi tarihlerinin en derin krizinden çıkarmak misyonu üstlenmek veya buna istekli olmak, eğilimi göstermek halkların ve Kürt halkının görevi değildir. Sistemin egemen sınıflarına, 75 yıllık kurum ve kuruluşların zorluklarına, çıkmazlarına, çözümsüzlük ve bunalımlarına seslenerek onları ikna etmeye çalışmak Kürt yurtseverlerinin, ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin görevi olamaz ve olmamalıdır

Bu yaklaşım, reformist ve liberal bir yaklaşımdır. Görev, sistemin krizini derinleştirmek, krizin elverişli zeminini ve olanaklarını devrim yangınını büyütmenin, faşist iktidarı yıkmanın aracı haline getirmektir.

Kürt ulusal sorununun çözümü, burjuva demokratik reformlar sorunu, anayasal bir sorun değil, bir devrim ve iktidar sorunudur.

Kürt ulusal sorunu yarı-sömürge, geri kapitalist Türkiye düzeninin reforme edilmesiyle, işbirlikçi Türk burjuva faşist diktatörlüğünün “demokratikleştirilmesi”yle (burjuva demokrasisine dayanan bir diktatörlük) asla çözülemez. Adına ister “federatif çözüm” isterse “özerklik” ya da “otonomi” vb. densin, işbirlikçi kapitalist düzen, Türk egemen sınıflarının egemenliği ve faşist diktatörlük, antiemperyalist demokratik halk devrimiyle yıkılmadan ve bir emekçi cumhuriyeti kurulmadan Kürt sorunu çözülmez. Ateşkes ilanı çerçevesinde A. Öcalan’ın ileri sürdüğü gibi “T.C’nin hükümranlığına karşı olmayıp cumhuriyeti yeniden birlikte örgütleyelim” görüşleriyle Kürt ulusu çektiği acılardan kurtulamaz, eşit, onurlu, özgür, demokratik bir barış elde edilemez, sömürgeci boyunduruk ortadan kaldırılamaz. Türk burjuva cumhuriyetini Türk egemen sınıflarıyla birlikte yeniden örgütlemek görevi işçi sınıfının, Kürt halkının, emekçi yığınların görevi değildir. Susurluk’ta tüm pislikleriyle ortaya çıkan kontrgerilla cumhuriyetini yıkmak; işçi-emekçi sovyetler cumhuriyetini kurmaktır.

Kürt ulusu, sömürge statüsünden, sömürgeci baskıdan ancak devrimle kurtulabilir. Kürt ulusu, başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere tüm ulusal demokratik haklarına, ulusal özgürlüğüne ve barışa ancak devrimle; emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin, Türk egemen sınıflarının egemenliğinin ve onların sömürgeci faşist devletinin devrimle yıkılmasıyla, tasfiye edilmesiyle ulaşabilir. Dahası bu özgürlüğünü işçi sınıfının ve partisinin önderliğinde sosyalizme, proletarya diktatörlüğüyle, komünizme doğru yürüyerek tam ve nihai güvenceye alabilir.

Burjuva liberal düşlerle, reformist politikalarla, düzen içi çözümlerle Kürt sorunu çözülemez. Kürt ulusal özgürlüğünün kazanılması (başta da ayrı devlet kurma hakkı, ulusların ve dillerin eşitliği) Türkiye devriminin temel sorunlarından biridir ve genel politik özgürlükler sorununun temel, asli bir unsurudur. Politik özgürlüklerin kazanılması (bu özgürlüklerin bir bileşeni olan Kürt ulusunun ulusal özgürlüğünü kazanması) sorunu ise bir devrim sorunudur

Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Egemen sınıfların iktidarı yıkılmadan, egemen sınıfların iktidarının sürdüğü koşullarda Kürt devrimi “federatif” bir çözümle, “özerklikle”, “anayasal” bir kimliğin kazanılmasıyla burjuva demokratik reformcu bir çözümle sonlanırsa, bu tarihsel ve siyasal bakımdan çok önemli bir ilerlemeyi ifade etse de Kürt sorunu sürecektir. Olsa olsa sömürgeci boyunduruk, sömürgeci politika ve ulusal baskı geçici olarak hafifleyecek, daha ince ve dolaylı biçimde sürecektir.

Bu çözüm, ne proletaryanın ne Kürt halkının, ne de Türkiye halklarının çözümü olamaz ve olmayacaktır. Ki, Türk egemen sınıfları iyice köşeye sıkıştıklarında, devrimin Batı’ya sıçrayarak düzeni ve diktatörlüğü yıkma somut tehlikesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda, bütünü kurtarmak için parçayı feda etme taktiğinin bir gereği olarak söz konusu çözümü benimseyebilir. Söz konusu burjuva reformist çözümler gündemleşebilir de. Ki, nitekim burjuvazinin akıllı ideologları, politik sözcüleri, satılık kalemşörleri, diplomalı uşakları, daha bugünden söz konusu “siyasi çözüm” politikasını geliştiriyor ve egemen sınıfları bekleyen tehlike karşısında uyarıyorlar .

Bu gerçeğin bir an olsun unutulmaması gerekiyor. Yurtsever dostların bu gerçeği de görmesi gerekir.

Her ulusun barış içinde yaşama hakkı vardır. Tıpkı her ulusun ayrı devlet kurma hakkı olduğu gibi. Ulusların ve halkların barış içerisinde, özgürce yaşama hakkı vardır. Ama odağında emperyalizmin durduğu dünya gericiliği, halkların ve ulusların bu hakkını da gasp etmiş, gasp etmeye sistemli bir biçimde devam etmektedir ve edecektir. Coğrafyamızda da barışın düşmanları emperyalistler, Türk egemen sınıfları ve burjuvazisidir. Proletarya ve temsilcisi partimiz, emperyalizmin, Türk egemen sınıflarının, burjuvazisinin sömürgeci faşist diktatörlüğün barış düşmanlığına, barış hakkının gaspına, kirli sömürgeci savaşına kendi çıkarları uğruna halkları, ulusları birbirini kırdırmasına, haksız savaşa karşı devrim ve sosyalizm kavgasını örgütleyip yürütmektedir ve daha etkin bir savaş hattında bu kavgayı büyütecektir.

Coğrafyamızda emperyalizmin, sermaye ve faşizmin gasp ettiği, çiğnediği, demir yumruk politikasıyla yanıtladığı barış istemine ve kavgasına sahip çıkmak gitgide daha yakıcı pratik-politik bir sorun haline gelmektedir.

Barış talebi ne küçük burjuva reformistlerine, ne de ezilen ulus milliyetçiliğine terkedilebilir.

Sınıf bilinçli proletarya, barış talebinin de en enerjik ve en devrimci temsilcisidir. O, pasifist, ütopik, reformist, dar ulusalcı akım ve eğilimlerle kendi arasında kalın bir sınır çizerek, devrimci temelde bu talebe sahip çıkmaktadır, çıkacaktır.

Coğrafyamızda barış, Kürt ulusu ve halkının barış talebi ancak devrimle elde edilebilir ve burjuva demokratik bir hak olan barış istemi, tıpkı Kürt ulusunun ulusal özgürlüğünün ve genel politik özgürlüklerin kazanılması sorunu gibi bir devrim sorunudur, antiemperyalist demokratik devrimin zaferi, kalıcı bir barış için sosyalizmin zaferi sorunudur.

Yarı-sömürge, geri kapitalist Türkiye düzeni sürdükçe, Kürt ulusunun adil, eşit, özgür, onurlu bir barışı elde etmesi asla olanaklı değildir. Barışı kazanmak mı istiyoruz, o halde barış devrimle, barış düzenin ve egemen sınıfların egemenliğinin ve diktatörlüğünün yıkılmasıyla kazanılacak ve bir gerçeğe dönüşecektir .

Kim tarafından önerilirse önerilsin, kim tarafından mücadelesi verilirse verilsin düzen içi “politik çözüm”le sağlanan “barış” barış değildir, olamaz. Kim ne derse desin düzen sınırları içerisinde Kürt devriminin en ileri kazanımlarla (örneğin Kürt kimliğinin tanınması, dilini ve kültürünü kullanma hakkının tanınması, bölge valiliğinin, koruculuğun, özel ordunun, özel timin dağıtılması, kirli savaş suçlularının bir kısmının feda edilmesi, tazminat ödenmesi vb.) söndürülmesiyle ne ulusal özgürlük gelecek ne adil, eşit, demokratik, onurlu bir barış kazanılacak, ne de Kürt sorunu çözülecektir. Olsa olsa Kürt sorununun ateşi geçici olarak düşürülmüş olacak; sorun bir kez daha ve yeni bir biçimde daha sert biçimlerde kendini dayatacaktır.

Marksist Leninist Komünistler Kürt ulusunun başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere tüm demokratik ulusal haklarını ve demokratik barış talebini kayıtsız şartsız desteklemekte ve kavgasını vermektedir.

Ama bu hakları şartsız destekleme ve pratik savaşımını verme ile PKK’nin ideolojik siyasi çizgisini, PKK’nin “barış” ve “siyasi çözüm” politikasını desteklemek farklı şeylerdir. Partimiz, birincilerin mücadelesini vermekte. PKK’nin yurtsever mücadelesini desteklemekte, ama onun ideolojik-siyasi kimliğini; “barış” ve “siyasi çözüm” öneri ve yönelimini desteklememektedir

Partimiz, PKK’nin emperyalizme, gericiliğe darbe vuran mücadelesi sürdüğü sürece onunla ortak düşmana karşı ortak kavgasını yürütmede bir an bile tereddüt etmeyecektir. Öte yandan, partimiz, yine bu süreçte (ve her zaman) PKK ile sınıfsal farklılığını ortaya koymaktan da geri durmayacaktır. Bu bizim devrimci-komünist kimliğimizin ve devrimci dostluk anlayışımızın vazgeçilmez bir gereğidir.

PKK’nin “barış” ve “siyasi çözüm” mücadelesi reformcu içeriğine karşın bugün için ilerici bir rol oynamaktadır. PKK’nin bir reformcu yönelişine, reformizmde derinleşme eğilimine karşın o, emperyalistler ve Türk burjuvazisinin içerisinde gelişen “politik çözüm” çizgisine dayanarak değil, ulusal kurtuluşçu Kürt devriminin dinamiğine dayanarak savaşı başlatmış, büyütmüştür. Bu, onun güçlü yanıdır.

Komünistler proletaryanın, halkların, devrim ve sosyalizmin yararına olan, hizmet eden bir barıştan yanadırlar. Ne olursa olsun barış stratejisi kadar, düzen içi kazanımlarla bitecek bir ufuk darlığıyla yürütülecek barış stratejisine ve böyle bir stratejiye yönelim gösterilmesine de karşıdırlar.

Komünistler, devrim, sosyalizm, iktidar kavgasının zaferine bağlanmış bir barış stratejisi ve amacıyla barışın kavgasını vermekte ve verecektirler de.

Devrimci hareketimizin geleneksel tarzının (dar pratikçi, ilkel, amatör tarzının ifadesi olan) şekillenmesinin ürünü sekter, barış kelimesinden ürken, onda reformizm ve oportünizm gören, Kürt halkının ve ezilenlerin barış isteminden sekterce uzak duran kafa yapısının aksine, barış istemine devrimci bir tarzda sahiplenmeye devam edecektir. Ezilen, sömürülen, horlanan kitlelerin söz konusu talebini ve mücadelesini dışardan seyreden, küçümseyerek bakan bir tavrı değil, bilakis talebi devrimci kitle mücadelesinin geliştirilmesinin aracı yapan bir politik-pratik hattın savaşçılığını yapmaktadır.

Vurgulanması gerekir ki, PKK’nin öngördüğü “barış”, “siyasi çözüm” politikasının zaferi bile büyük bedeller ödemeyi, sömürgeci faşist diktatörlük ile sert bir savaşım gerektiriyor. Bu olmaksızın Türk egemen sınıflarının (gerek geleneksel politik şekillenmeleri gerekse, Türkiye’nin jeopolitik öneminden kaynaklanan konumu ve emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinin sertleşecek oluşu, gerekse de sözkonusu burjuva reformist çözümün yol açacağı yeni devrimci imkanların olası sonuçlarından duydukları korku vb.) bu çözüme kolaylıkla “evet” diyeceğini beklemek politik saflık olacaktır.

PKK’nin “barış”, “politik çözüm” yöneliminin reformist de olsa ilerici bir rol oynadığından bahsettik. Bu rol (ve partimizin barış talebi karşısındaki devrimci politikası) kaçınılmaz olarak, barış talebini duyduğu her yerde kırmızı renk görmüş boğa gibi saldıran faşizm ve sermayenin teşhir olmasına, şovenizmin etkisinin kırılmasına, geniş yığınların özdeneyleriyle (faşizmle geniş yığınlar karşı karşıya gelmekte ve gelecektir bu olgu, gerek Kürt halkı gerekse de Türk işçi ve emekçileri arasında) barışın devrimle geleceğini görmesine hizmet edecektir. Yığınların sadece propaganda ve ajitasyonla devrime çekilmeyeceği, bunun için bir de yığınların özdeneylerinin gerekli olduğu gerçeği (Leninizmin temel taktik kurallarından biridir bu kural) barış talebi ve mücadelesi için de tümüyle geçerlidir.

Barış talebine devrimci bir strateji ve taktikle sahiplenmek bir şeydir, reformcu bir strateji ve taktikle sahiplenmek veya yönelimle sahiplenmek bambaşka şeylerdir.

Birincisi zaferin, yığınları devrime kazanmanın, istikrarlı ve tutarlı bir savaşım hattının güvencesi, barışın elde edilmesinin de en güvenceli, en az acılı yoludur. İkincisi ise, halkların kavgasını süreç içerisinde bazı kazanımlarla, reformlarla, sistem içi çözümlerle söndürme yoludur. Birinci hat devrimcidir. İkinci hat reformcudur. Devrimin yan ürünü olacak politik reform ve kazanımların nihai hedefinin, asıl amaç haline getirilmesidir.

PKK’nin etkinliği, çapı, etkisi, siyaseti etkileme gücü düşünüldüğünde, herhangi bir devrimci parti, grup ve çevreden farklı olarak onun yanlış ve zaaflarının, reformist yöneliminin (tersi de doğrudur) Kürt halkı, coğrafyamız halkları nezdinde yaratacağı bilinç bulanıklığı, hayali beklentiler, yol açacağı tahribatlar çok daha derin ve kapsamlı olacaktır.

Bu gerçeğin altı kalınca çizilmeli ve özellikle vurgulanmalıdır.

Barış sorununun reformcu konuluşu ve mücadelesi, reformist barış stratejisi ve bu strateji tarafından yönlendirilen taktik hat (ÖDP, EMEP vb.) veya bu stratejiye doğru yönelim, gerek Kürt halkı nezdinde gerekse de Türk halkı nezdinde, en bilinçli, en mücadeleci, yanı sıra, az çok aydınlanmış, mücadele eden ya da etmeye istekli ve Kürdistan’daki sömürgeci savaşa, Batı’da geliştirilmeye çalışılan faşist iç savaş politikasına karşı mücadelede uyanan ve uyanacak olan kitleler nezdinde derin bir tahribat yaratmakta ve yaratacak, bilinçlerini bulandırmakta, hayali beklentileri yaymakta, onların devrimci enerjisini her rengi ve tarzıyla reformist, liberal (ki, yarın iyice köşeye sıkıştıklarında barışçı(!), politik çözümcü(!) kesilecek Türk egemen sınıflarının) akımların ve cephenin peşine, yedeğine takarak boğacaktır.

PKK’nin söz konusu barış yöneliminin oynadığı, oynayacağı rolün demokratik karakterini vurgulamak yetmez, bu gerçeğin de (PKK’nin yöneliminin olumsuz etkisi, götüreceği yer) ısrarla Kürt halkı ve halklar nezdinde vurgulanması gerekir.

Küçük burjuva devrimci-demokrasisinin sekterliğine karşı mücadele etmek yetmez, yasalcı reformist akımların sosyal şoven hattının da geniş yığınlar nezdinde deşifre edilmesi gerekir. Ama bu da yetmez, yurtsever hareketin söz konusu reformizmde derinleşmesine karşı da dostça mücadele edilmesi gerekir.

Biliniyor, sadece öncü ile tayin edici savaşlara hazırlanmak ve kazanmak olanaklı değil. Açık ki, geniş yığınların ve işçi sınıfının kazanılması, ikna edilmesi gerekir. Kuşkusuz ki, sadece teorinin, ilkelerin, program ve stratejinin gerçeklerinin açıklanmasıyla yığınlar (bu barış talebi ve mücadelesi için de geçerli) kazanılamaz; burada başarılı, devrimci bir taktik hat politik esneklik hattı, yığınların (ve Kürt halkının) yakıcı taleplerinin militan bir hatta sahiplenilmesi gerekir ve işçi sınıfının, Kürt halkının, ezilen milyonların özdeneyleriyle bu gerçeği görmesi gerekir

Sadece barış propaganda ve ajitasyonuyla yetinen pasifist ve sosyal şoven bir politika değil, barış özlemine, istemine günlük mücadeleler içerisinde enerjik bir şekilde sahiplenen bir hat. Sadece barış doğrultusunda iyi niyetli açıklama, dilek ve temennilerle yetinen reformist bir politik hat değil devrim, iktidar, sosyalizm amaçlarına bağlanmış burjuvaziden, oportünizmden, reformizmden bağımsız devrimci kitle hareketini sistemli geliştirme hattı. Barış davası ile devrim ve iktidar davasını birleştiren, birinciyi ikinciye bağlı ele alan bir savaşım hattı. Her türlü savaşa karşıyız gerici liberal, reformist, ütopik ajitasyonu değil, Kürt halkının haklı savaşını pratik olarak destekleyen, faşizm ve sermayenin haksız, kirli, sömürgeci savaşımına karşıdevrimci savaşımcı hatta şovenizme, sosyal şovenizme karşı en enerjik savaşım hattı. Soyut ve pasifist bir barış söylemiyle işçi sınıfını, halkları aldatan bir hat değil, kitleleri devrimci eyleme çağıran, aydınlatan, savaş mevzilerine süren devrimsiz barış politikasına karşı devrimci savaşım hattı. Egemen sınıfların iktidarını, sömürgeci boyunduruğu devrimle yıkmadan sağlanan “barış”ın gerçek bir barış, demokratik ve onurlu bir barış değil, Kürt ulusunun köleliğinin yeni biçimlerde bir burjuva barışla sürdürülmesini güvenceleyen, barış olduğunu, faşizm ve sermayenin boyunduruğunu askeri biçimler yerine barışçıl biçimlerde (savaş politikasının zor yoluyla sürdürülmesiyse, barış da politikanın “barışçıl” biçimlerde sürdürülmesidir) devamı olduğunu gösteren bir barış olduğunu ideolojik, politik olarak gün ışığına çıkaran bir savaşım hattı. Her siyasi temel talep gibi barış talebini de işbirlikçi kapitalist sistemin yıkılması, devrim ve sosyalizmin gerçekleşmesi mücadelesine tabi kılan bir hat. Kürt ulusal sorununun çözümü ve Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı gibi, demokratik barış talebini emperyalizme, işbirlikçi kapitalizme, faşist diktatörlüğe karşı devrimci program ve taktikle birleştirerek ele alan bir hat. Devrimin yan ürünü olarak kazanılacak reformcu kazanımların (örneğin Bölge Valiliğinin, koruculuğun dağıtılması, yerinden yurdundan edilen Kürt halkının yerlerine dönüşü, tazminat ödenmesi, zindanların boşaltılması, anadilde eğitim vb.) iktidar kavgasının kaldıraçları ve zaferi için kullanılması; reformlar için mücadeleyi devrim için zafere kilitlenmiş bir eksende ele alınışını öngören bir savaşım hattı.

İşte MLKP’nin savaşım hattı budur.

Partimiz, Kürt ulusunun ulusal özgürlüğünün ve ayrı devlet kurma hakkının şartsız ve tavizsiz savunucusudur.

Partimiz, çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının tek parti çatısı altında birleşik devrimin savaşçısıdır. Partimizin Kürt ulusuna önerdiği çözüm devrimin zaferinin ürünü olacak, ulusların ve dillerin eşitliğine dayanan, istediği an ayrılma hakkının garantiye alındığı işçi-emekçi sovyetler cumhuriyetidir.

Partimiz, Kürt ulusunun ulusal özgürlüğü gibi doğal hakkı olan demokratik, onurlu barışa ulaşmasının ve kazanılmasının tek güvenli yolunun antiemperyalist demokratik halk devrimi olacağını vurgular. Partimiz emperyalizme, şovenizme, sömürgeciliğe ve faşizme karşı mücadelesinde Kürt halkının tek tutarlı ve en devrimci dostudur.

Kürt ulusunun sömürgeci statü ve sömürgeci ulusal baskıdan kurtuluşu, ayrı devlet kurma hakkı başta olmak üzere ulusal özgürlüğünü kazanabilmesi için; bu statü ve baskıya karşı ulusal tepkiden ulusal direnişe, ulusal direnişten ulusal ayaklanmaya gelişen ulusal kurtuluşçu devrimin Batı’ya taşınması, merkezinde devrimci bir işçi hareketi duran, devrimci bir dalga ve patlamaya dönüşen devrimci bir kitle hareketinin geliştirilmesi, Batı’da nüve halinde bulunan ve olgunlaştırılması derinleştirilip geliştirilmesi gereken ikinci cephenin (bu müdahalenin somut politik biçimlerinden biri de Haziran ‘98’de kurulan BDGP’dir) inşasıdır. Sömürgeci faşist diktatörlüğün en büyük korkusu da budur, Kuzey Kürdistan’da patlak vermiş ve direnen devrimin ve devrim yangınının Batı’ya taşınması, yangının iki cephede birleşik tutuşarak düzeni ve devleti yakması ve kül etmesidir.

Acil politik görev, Türk egemen sınıflarıyla, onların sömürgeci devletiyle masaya oturup eldeki başarı ve kazanımlara, politik ve askeri kozlara dayanarak “barış”ı, “politik çözüm”ü talep etmek değil, Doğu’da ve Batı’da ulusal ve sınıfsal savaşımı; antifaşist, antişoven, antiemperyalist kavgayı birleşik ve militan bir tarzda devrim ve iktidar kavgasının zaferi için derinlemesine ve genişlemesine yaymaktır. Kürt ulusunun haklı demokratik barış istemini de savaşımı yaymada, büyütüp zaferi kazanmada güçlü bir somut politik talep olarak kullanmadır

Emperyalist “Yeni Dünya Düzeni”nin Ortadoğu’da (örneğin Filistin ulusal davası hatırlansın), Afrika’da (örneğin Mandela ve ANC hareketi hatırlansın), Latin Amerika’da (örneğin, El Salvador’da 5 partinin oluşturduğu devrimci cephenin deneyi hatırlansın.), İberik Yarımadası ve Avrupa’da (örneğin Bask ve Katalonya, son olarak da İrlanda hatırlansın) dayattığı “barış”, “politik çözüm” emperyalist ve gerici politikaların bir örneğinin de coğrafyamızda daha bugünden şu veya bu şekilde ve düzeyde dayatılması, PKK’nin hizaya sokulmaya çalışılmasına karşı mücadele, başta işçi sınıfımız ve partimiz ve Kürt halkı olmak üzere tüm devrimci, yurtsever güçlerin görevidir.

Elbette ki, Kürt ulusal devrimi, Kürt halkı bu tuzağa kolay kolay düşmeyecektir ve düşmemesini dileriz. Ama PKK ve Kürt ulusal hareketi içindeki güçlü reformist yönelimi ve derinleşmesi karşısında yurtsever hareketi ve Kürt halkını uyarmak, savaşımı daha güçlü büyüterek bu tehlikeye karşı durmak, çeşitli milliyetlerden Türkiye proletaryasının acil ve vazgeçilmez görevidir.

Kürt ulusal sorunu, onun güncel ve yakıcı istemleri, o arada barış talebi söz konusu olduğu zaman şu temel yaklaşımlara bağlı kalarak hareket edilmelidir: Taktiği, taktikleri strateji yönlendirmelidir. Güncel, kısmi, geçici istemler genel, sürekli ve temel hedeflere bağlı ele alınmalıdır. Günlük mücadele her durumda program ve stratejinin yönetiminde, program ve stratejinin çıkarlarına bağlı ve ona tabi bir şekilde ele alınmalıdır.

Bu perspektiften her sapış ve kayış Marksizmin Leninizmin, işçi sınıfı devrimciliğinin politik önderlik ve politik mücadele ruhuna aykırı düşecek ve bizleri farklı sınıf ve tabakaların mevzisine sürükleyecek ve giderek o mevzilerde konumlandıracaktır.

Strateji, taktik, günlük mücadele ve talepleri ile program ve temel talepler ilişkisinde örneğin siyasal özgürlük (demokrasi) sorununu ele alış tarzımız, Kürt ulusal sorunu ve barış talebi ve mücadelesini ele alışımızda bizlere rehber olmalıdır.

*Proleter Doğrultu İki aylık Devrimci Sosyalist Teorik ve Politik Dergi, Kasım - Aralık 1998, Sayı: 19