SDG’NİN
ZAAFLARI ÜZERİNE...
Salih
Müslim’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Kürt halkının
başı sağ olsun.
“DAİŞ
barbarlığına karşı ABD ve Avrupa'yı da içine alacak kadar çok
geniş bir
ittifak
oluştu. Çok önemli bir deneyim oldu.
Yanlış
değildi.
Fakat
bu deneyimin birkaç yıldır artık işlemediği ortadaydı.
Durum
kesinlikle böyledir.”
(Duran
Kalkan)
“‘Rojavayê
Kurdistan’ın cenazesi üzerinde Kürtler ile barış olamaz.
Rojava’da soykırım yürüteceksin ama Kürtler ile Türk devleti
barış yapacak. Mümkün değildir. Bu siyaset terk edilmeli’”
(Murat
Karayılan)
“
Halkımız,
‘Yek e, yek e, yek e, Kurdistan yek e’ sloganları
atıyor. Ulusal
birliğe
dair
verilen mesaj bizler için
talimattır.
Kürdistan
siyaseti olarak bu talimatı yerine getirmeliyiz.
Hareketimiz
adına bütün parti,
kurum
ve Kürdistani
şahsiyetlere
çağrı yapıyorum:
Yeni
bölgesel dizaynda bir kez daha Kürtlere yer vermek istemiyorlar.
Eğer verseydiler, Rojava’ya da yer verirlerdi.”
Murat
Karayılan)
I
Yazı
dizimizin bu bölümünde SDG’nin bazı önemli zaafları üzerinde
durmak istiyoruz. Değerlendirme yazımız nispeten geniş olduğundan
ikinci kısmını bir sonraki bölümde yayınlayacağız.
Ancak
kısaca da olsa öncelikle bazı gerçeklere değinmek gerekmektedir.
Rojava
devrimi* bağıntısında eleştirel değerlendirmeler
yapmak kaçınılmazdır. Çünkü hiçbir tarihsel politik hareket
önemli zafiyetler ve yetersizlikler göstermeden yolunu açamaz,
başarıyla ilerleyemez, zaferi kazanamaz. Aksini düşünmek,
eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu gerçeği anlamayanlar ya da
anlıyormuş gibi yaparken aksi doğrultuda “analiz”ler yapanlar
idealizme, subjektif idealizme saplanmış olanlardır. Kimsenin
elinde bir dokunuşta sorunları çözecek, hatalardan, zaaflardan
azade hedeflere ulaşılmasını sağlayacak sihirli bir asa yoktur.
Ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinin tarihsel deneyimleri bu
olguyu doğrulamaya devam etmektedir.
Bir
muhasebe, eleştirel
bir muhasebe
kaçınılmazdır. Bu bakımdan Karayılan’ın 26
Ocak 2026 tarihli
Stêrk
TV’nin sorularını yanıtlarken
söyledikleri şunlardır:
Bizim
takip ettiğimiz kadarıyla bu tür iddia ve yorumlar doğru değil.
DSG yenilmedi. DSG’ye dönük büyük bir saldırı var ve
direniyor. Kuşkusuz
eksiklikleri ve yanlışlıkları olabilir; şu an için biz
bilemiyoruz...
Belki
ileride bilgiler yansıyınca daha geniş değerlendirmeler de
yapılabilir ve eleştiri konuları açığa çıkabilir ama burada
kısaca belirtmem gerekir:
Özerk Yönetim ve DSG Komutanlığının bu büyük komployu ne
zaman hissettiğini tam bilemiyoruz. Açık
ki vaktinde hissedememişler. Buradan şu belirtilebilir; şayet
derin bir öngörü olsaydı durum daha farklı ele alınabilirdi.
Bu, belki bir eleştiri konusu olabilir.
Yoksa
geri çekilme yanlış değildi, çünkü 10 Mart Mutabakatı ile DSG
zaten bu bölgelerden geri çekileceğini kabul etmişti. Bu konuda
genel bir anlaşmanın ve imzaların atılmasını beklediğini
belirtiyordu. ‘İmzaladıktan sonra çekilelim’ diyordu ama bir
komplo olduğu için karşısındaki güçler imzayı filan
beklemedi. Zaten devir imkanlarını da oluşturmadılar, sonra da
üzerine geldiler. Yoksa DSG’nin o bölgeler için hiçbir zaman,
‘burası Kürdistan’dır, daima bizim olacaktır’ gibi bir şey
belirttiğini duymadık. Zaten 10 Mart’ta imzalanan mutabakatta bu
vardır.”
(Yeni
Yaşam,
boldlar
bana
ait-bba-)
Evet,
bir muhasebe kaçınılmazdır. Üzerinde durduğumuz konuyu da
içeren bir röportajında Duran Kalkan ise, şunları söylemektedir:
“.13-14
yıllık Rojava varlık ve özgürlük mücadelesi deneyimi -Rojava
Devrim deneyimi- gerçekten zengin dersleri olan önemli bir
deneyim.”
"Önümüzdeki
süreçte bunlar (Rojava
Devrimi) daha
çok tartışılacak, değerlendirilecek, başarıları da
başarısızlıkları da, olumlulukları da, olumsuzlukları da
değerlendirme
konusu olacak, tartışacağız. Onun hepsini şimdiden yapamayız.
Bu dersler mutlaka çıkartılacak.”
(Mezopotamya
Ajansı,
11
Şubat
2026, bba.)
Kandil’in
bir
“muhasebeye ihtiyaç var”, “muhasebe
yapılacak” açıklaması önemlidir. Bekleyip
göreceğiz.
Rojava
devrimine romantik devrimciliğin, sol oportünist keskinliğin;
artçılığın, sosyal reformizmin; sosyal şovenizmin, ezen ulus
milliyetçiliğinin; ezilen ulus milliyetçiliğinin; Troçkizmin,
postmodernizmin gözünden bakanların Rojava savunusu, analiz ve
eleştirileri de objektif olmaktan, hiç olmazsa büyük bir ölçüde
objektif olmaktan uzaktır ya da uzak kalması kaçınılmazdır.
Birbirine zıt mevzilerde konumlanmış gibi gözüken bir dizi
akımın, Rojava devrimi söz konusu olduğunda son tahlilde burjuva
ve küçük burjuva kulvarda birleşmesi tesadüfi olmasa gerek.
Devrimci olan ve Rojava devrimini anlamaya, katılmaya, desteklemeye
çalışan devrimcilik türünün çabaları oldukça değerlidir,
ancak bu devrimciliğin devrimi yapacak devrimcilik aşamasına
giremediği de bir diğer olgudur...
Rojava
Devrimi’nin, SDG’nin zaaflarının eleştirisi ve derslerinin
açığa çıkarılması ve ideolojik mücadele konusu yapılmasının
Apocu hareket tarafından tahammülsüzlükle karşılandığı
biliniyor. Böyle bir değerlendirmenin yalnızca kendi hakları
olduğunu düşünüyor olabilirler ama yaşam ve Rojava gerçekliği
bu sınırlara ve perspektife sığmaz ve sığmamaktadır. Söz
konusu tepkisel yaklaşım salt Rojava’yla sınırlı değildir
kuşkusuz, bu durum esasen ve en güçlü ifadesini Öcalan/İmralı
çizgisinin eleştiri karşısında ortaya çıkmaktadır. Oysa
dostça eleştiriler kaçınılmazdır. Dostluk, müttefiklik, ortak
savaşım eleştirisiz, “evet efendimci” bir dostluk ve
müttefiklik değildir, olamaz da. Bu eleştiriler dün olduğu gibi
bugün de devam edecektir. Ayrıca özel olarak belirtmek
gerekmektedir; eleştirilere tahammülsüzlük, yıpratıcı karşı
baskı ve sekter tutumun ne sosyalist demokrasiyle ne de
devrimci-demokrasiyle bir ilişkisi yoktur; aksine, bu zafiyet, olsa
olsa, sakat, anti-demokratik bir zihniyetin, yöntemin,
biçimlenmenin, alışkanlığın, kültün ifadesi ve yansıması
olabilir. Sırası gelince ya da ihtiyaç duyulunca, “Hayır biz
dostça eleştirileri doğal karşılıyoruz” denilmesi (olumlu
olmakla birlikte), bu açıklamalar ana tavırlarla bağdaşmayan bir
tutumun ötesine geçememektedir.
Eylemde
birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi ortak savaşımın
olmazsa olmazıdır ve bu ilke aynı zamanda eleştiri, özeleştiri,
ideolojik mücadeleyle de anlamlı tarzda yaşam bulur. Nalıncı
keseri anlayış ve uygulamalarının geçtik her şeyi, tutarlı bir
burjuva demokratizmde bile yeri olmamalıdır. Ağır siyasal
koşullar, gerici ve faşist kuşatma ve saldırılar, kirli
psikolojik savaşım, keza PKK ve Öcalan düşmanlığına dayanan
“ilkel Kürt milliyetçi” çevrelerin yıpratma savaşı gibi
gerçekler de yürüyen mücadele arenasının olgularıdır.
Kuşkusuz ki bu kategoride yer alan baskılara, dezenfermasyona,
yıpratma savaşına karşı güçlü durmak ve etkin bir tarzda
karşı mücadele yürütmek meşru, doğru, ihmal edilmemesi gereken
bir görevdir. Ancak bu gerçekler ileri sürülerek yurtsever
hareketin ve önderinin zaaflarının eleştirisinin görünür ve
“görünmez” biçimlerde baskı altına alınması ve sekter
yıkıcılığa uzanan zaafları da haklı gösteremez,
göstermemelidir**.
II
Suriye
küresel ve bölgesel emperyalist ve gerici rekabete dayanan kanlı
savaşın bir arenası olarak öne çıkmıştı. Suriye’yi, küçük
bir Orta Doğu olarak kavramak gerekir. Bölgenin bütün çelişki
ve çatışmalarının iz düşümlerini bu ülkede görebilirsiniz...
Ve Batı Kürdistan (Rojava Kürdistanı) Kürdistan’ın en küçük
parçası olarak nesnel koşulların elverişli hale gelmesiyle,
yurtsever hareketin (PKK) başarılı devrimci müdahalesiyle siyasal
bakımdan öne çıktı ve bu dönemeç, Kürt halkının tarihsel
mücadele birikimine dayanarak Kürt davasının
uluslararasılaşmasına her şeyden daha fazla katkı yaptı...
Özellikle 6 Ocak 2026 Paris Anlaşması’yla başlatılan SDG’nin
ve Özerk Bölge’nin tasfiyesine karşı ortaya çıkan küresel
düzeyde de güçlü etkiler yaratan büyük Kürt serhildanı Rojava
Devrimi’nin zaferinden sonra, bu bakımdan temel bir dönemeç
oldu. Öyle ki patlak veren ve hızla genelleşen Kürt halkının
baş kaldırısı PKK de dahil öncü kuvvetleri aştı...
Konu
hakkında Duran Kalkan’ın,
“İkinci
15 Şubat komplosu” olarak
tanımladığı süreçle ilgili
şu değerlendirmesi önemli ve aydınlatıcıdır:
“...
öyle
bir gerileme oldu evet, 30 günde bir ayda Rojava halkı Kürtleri
neler yaşadı? Dünya neler yaşadı? DAİŞ’e karşı
mücadeledeki gibi dört parça Kürdistan ve dünyanın dört bir
yanındaki Kürtler ve demokratik çevreler ayağa kalktılar. Onu
kat kat aşan düzeyde ayağa kalktılar. 1 Kasım Kobanê günlerini
kat kat aşan yürüyüşler oldu. Bir aydır Kürt toplumu,
demokratik çevreler, dostları ayaktalar. Sokakları, meydanları
dolduruyorlar. Dünyanın dört bir yanında büyük bir devrim
yaşanıyor. Büyük ulusal birlik ortaya çıktı. Halk tutumu
ortaya çıktı. Bunların hepsine kadınlar
öncülük
ediyor. Bu yürüyüşlerle dört parça Kürdistan'a ve dünyanın
dört bir yanına daha fazla yayıldı. Bu gerçekleri görmemek, bu
mücadeleyi mücadele saymamak çok yanlış bir şeydir.
Devrimci
gücü
silaha ve orduya indirgeyen halkın gücüne, kadının gücüne,
gencin gücüne, kitlelerin gücünü görmeyen yaklaşım doğru bir
yaklaşım değil. Aslında evet askeri olarak, yönetim olarak
değişiklikler oldu. Kuzeydoğu Suriye yönetiminde gerilemeler
oldu.
Ama
Kürtler yeniden bir duygu, ruh, ulusal birlik devrimi yaşadılar.
Kendilerini nereye dağılmış olurlarsa olsunlar Kürt iradesi
olarak yeniden çok güçlü bir biçimde birleştirdiler.
Toplum Kürt
siyasetinin
çok önüne geçti. Siyasete talimat verir hale geldi.
‘Kürdistan birdir, Kürt halkı birdir, birlik olacaksınız.
Mücadele edeceksiniz’ diyor halk. Halkın, mücadelenin gücü bir
kere daha kendini net ortaya çıkardı, gösterdi. Şimdi bunlar
bizim için
çok önemli. Büyük bir devrimci hareket, eylem yaşanıyor.
Suriye
buna vesile oldu. Başka kimse, hiçbir güç yapamazdı bunu.
Araplar da Kürtlerde demokratik ulus çizgisine sadık kaldılar.”
“Sonuç
olarak şunu söyleyeyim;
gerçekten de, bu bir ay içerisindeki halk kalkışı böyle hiçbir
çalışmayla gerçekleştirilemezdi.
Onu
söyleyebilirim. Biz hep düşünüyoruz. Acaba nasıl, ne kadar
çalışsak, ne yapsak bunu
sağlayabilirdik?
Bu sağlandı. Toplumun
kendi ayağa kalkışıdır. Kendi refleksidir. Duygusu düşüncesidir,
iradesidir. Öyle hiç kimsenin zoruyla olmuyor.
Elbette
ki gelişmeler etkiliyor. Özgürlük mücadele bilinç verdi, yön
verdi. Tecrübe kazandırdı. O temelde ilerleme oluyor. Bu bütün
bu yürüyüşler böyle ortaya çıkıyor. Bu en üst düzeye çıktı.
Kürt düşmanı parçalayacağız diyenler, dört parçaya bölenler,
Kürtleri
dünyanın dört bir yanına dağıtanlar, soykırıma uğratacağız
diyenler, bunun için uluslar komplolar düzenleyenler; boşa
çıktılar. Kürtler
demokratik ulus olarak en güçlü bilinçlenmeyi, örgütlülüğü,
ruh birliğini, duygu birliğini
Rojava
Kürdistan'ı sahiplenmede
gösterdiler.
”
“Halk,
Kürt
siyasetine eylemleri ile talimat verdi.
Kürt siyaseti bunu değerlendirmeli. Bunu değerlendirmezse toplumun
gerisine düşer. Bu bakımdan da Demokratik Kürt Birliği çok
acil, ertelenemez, önemli bir görev haline gelmiş durumda.”
(Adı
geçen
röportajdan -agr-,
bba.)
Kalkan’ın
yaptığı analizin önemli olduğu açıktır. Kürt halkının
tarihsel deneyimi, tarihsel ve güncel belleği ve kolektif aklı
kendi öncülerini de aşarak, öncü kuvvetlerine de ayar vermiş,
ileri iterek, mücadelenin daha yüksek talepler ve düzeylerde
yürütülmesini sağlayabilmiştir. Söz konusu direnişle Kürtler
ulusal özgürlük ve statü talebindeki ısrarını bütün dünya
önünde açık-seçik ortaya koymuştur. Kürtler ulusal özgürlük
ve kolektif kimliklerinin tanınmasına dayanan STATÜ
istiyor. Statüsüz Kürt sorununun çözümü olanaklı değildir.
Bu statünün hangi biçimlerde gerçekleşeceği (bağımsız ulusal
devlet, federatif ulusal devlet, özerklik gibi) ise, güçler
dengesine ve Kürt halkının iradesine bağlı olacaktır. Statü
istemeden Kürt sorunun çözümü politikası ise, Kürt halkının
iradesine, tarihsel eğilimine, bugüne dek ödediği ağır
bedellere, güncel taleplerine aykırıdır.
Suriye’de
yaşanan kriz, çözülme, kaos, savaş Orta Doğu’da yaşanan
yapısal ve tarihsel krizin ve çözülmenin bileşeni olmaya devam
etmektedir. Orta Doğu’nun krizi, aynı zamanda Orta Doğu’da
Kürtlerin mahkum edildiği acımasız statükonun krizini ve
çözülmesini yansıtmaktadır. Bu kriz süreci yüksek tehlike ve
tehditlerin yanı sıra aynı zamanda yeni imkanların ve fırsatların
da açığa çıktığı bir süreçtir Kürtler için... Rojava
Devrimi, söz konusu gerçekler zemininde doğmuştur.
Rojava
Devrimi’nin başarısı Orta Doğu’nun çelişkili, çatışmalı,
çok aktörlü, çok katmanlı derin kriz sürecinin dinamikleriyle
birlikte ele alınmak zorundadır. Daha özel olarak belirtmek
gerekir ki, Suriye özgülünde Kürtler ve öncüleri gerek içeride
gerekse de dışarıdan kendi çaplarını aşan sayısız faktörün
baskı ve kuşatması altında yolunu açmış ve ileri atılış ve
gerilemeler sürecinde, son tahlilde hiç olmazsa bugüne kadar
kazanımlarını azçok korumayı başarmışlardır. Ve bu mücadele
sürmektedir. Böylesine çapraşık koşullarda hatasızlık,
zaafsızlık beklemek haydi haydi olanaklı değildi, değildir.
Meseleye ideolojik ve siyasal bakmak kaçınılmazdır,
çünkü Orta Doğu ve Suriye, küçük ya da büyük güçlerin
sınıfsal temelleriyle birlikte çarpışmaların arenasıdır.
Sınıflar üstü, sınıflar dışı, ideolojisiz, siyasetsiz bir
dünya yoktur karşımızda. Orta Doğu gibi Suriye de
ideolojik-siyasal güçlerin ve merkezlerin rekabet, hegemonya ve
çözüm arayışlarıyla şekillenmekte ve şekillendirilmektedir...
III
Bilindiği
gibi, Colani liderliğindeki cihadist faşist terör çeteleri (HTŞ)
emperyalizmin, siyonizmin ve başta TC olmak üzere bölge
devletlerin desteğiyle adeta tek kurşun atmadan elini kolunu
sallayarak yönetimi ele geçirdiler. Ardından ABD liderliğindeki
emperyalist ve gerici koalisyon Colani ve HTŞ’sine gerekli
“uluslararası meşruiyet”i de verdi.
Hikayesi
bir yana, SDG, Colani/HTŞ iktidarını tanıdı. Fakat ne yazık ki,
bu tanıma ortada herhangi bir güvence yokken erken
bir tarihte gerçekleşti. Bu durum SDG ve Özerk Bölge aleyhine
tablonun ortaya çıkmasında ilk temel zaafı oluşturdu. TC ve
rejim, bu gelişmeyi zaman kazanarak SDG aleyhine güçlü bir tarzda
kullandı. Oysa ortaya çıkan yeni güç dengelerine rağmen SDG’nin
eli hala güçlüydü. Belli temel garantileri
almadan HTŞ yönetimini tanımayabilirdi. Bu erken ve
zamansız tanıma, SDG’nin aleyhine gelişmelerin yolunu
açmada önemli bir zafiyeti oluşturduğu kanısındayız. Bu
bağlamda ABD ve TC’nin baskı ve kuşatmasına karşı
koyulamadığı anlaşılıyor.
Kürt
yurtsever hareketinin, SDG’nin bir diğer önemli ya da temel
zafiyet noktası da, şeriatçı faşist çetelerin iktidarına
karşı, muhalif kesimlerle (Aleviler, Dürziler, seküler Araplar
gibi) stratejik bir ön görüyle, gecikmeden “ulusal ölçek”te
etkin, yaratıcı, inisiyatifli bir birleşik cephe politikasını
başarıyla geliştirememesiydi. Bu ittifak sadece Özek Bölge’yle
sınırlı kaldı. Bu olgu, TC ve HTŞ’nin elini güçlendirirken
tablonun giderek SDG’nin aleyhine dönmesine hizmet etti.
Suriye’nin güneyinde Alevi soykırımı yapılırken ABD
baskısıyla HTŞ ile 10 Mart (2025) anlaşmasının imzalanması (ki
anlaşmanın hemen ardından PYD lideri Salih Müslim bu anlaşma ile
Kürtlerin “Suriye’nin ortağı, devletin ortağı” haline
geleceğini açıklamıştı) önemli bir güvensizlik etkeni haline
geldi. Oysa SDG gerek IŞİD’e karşı başarılı savaşı,
gerekse de demokratik, birleştirici, kadın özgürlükçü
politikası ile Suriye’de ve uluslararası arenada güçlü bir
sempati yaratmıştı. İttifak kurulabilecek potansiyel kuvvetlerin
ya da azçok etkinleşmiş kesimlerin haklı olarak SDG’den belli
beklentileri de ortaya çıkmıştı. SDG’nin olası risk ve
tehditleri daha baştan hesaba katarak, pratik-politik olarak güçlü
ve sarsılmaz bir kararlılıkla böylesine bir birleşik cepheyi
yaratamaması realize edilebilecek stratejik bir imkandan mahrum
kalmasına yol açtı. Bu durum, TC, ÖSO, MSO, IŞİD, HTŞ
ittifakına karşı doğal müttefik olan güçlerin aleyhine de bir
durumdu. Bu görevin zamanında bilince çıkarılamamasının, belki
de daha da önemlisi gerekli iradenin esasen gösterilememesinin
yıkıcı sonuçları giderek açığa çıktı. Alevi ve Dürzi
soykırımı genişleyerek Rojava sınırlarına gelip dayandı.
Bunun nedenlerinden birisi de Colani ve TC karşısında Suriye
çapında etkili olabilecek bir birleşik cephe yaratılamamış
olmasıdır. Gelişmelerin gösterdiği gibi, Kürtlerin örgütlü
savaşçı bir gücü oluşturmasından dolayı, cihatçılığın ve
kırımın hedefi olan söz konusu kesimler YPG’ye, SDG’ye olumlu
bakarken SDG’den beklentileri de ciddiydi...
Bu
önemli noktaları saptadıktan sonra, SDG’nin ağır mevzi yitimi
ile Rojava sınırlarına kadar gerilemesine gelelim.
IV
Öncelikle
Halep’te direnmek yerine hızla geri çekilme kararının alınması
doğru olmamıştır. Bu karar, dev bir Kürt kitlesinin (sayı
hakkında değişik açıklamalar var ama yüz binlerden
bahsediliyor) Halep’i terkederek Kürt bölgelerine sığınmasına
yol açtı. Çok önemli bir mevzi kolayca yitirildi. IŞİD’in en
güçlü olduğu dönemde cihadist terörist çetelere karşı
başarılı ve güçlü bir savaş vererek korunan ve oldukça önemli
bir deneyim birikimine sahip, keza HTŞ yönetimine karşı direnmeye
de devam eden iki tarihsel mahallenin hızla terki TC ve HTŞ’nin
saldırılarının alan hakimiyeti sağlayarak Rojava sınırlarına
dek genişlemesine yol verdi. Bu durum, ciddi bir moral bozukluğuna
da yol açtı. Hatırlatmak gerekir; daha önce TC ve HTŞ’nin
baskı ve saldırıları sonucu SDG, ağır silahları geri çekerek
asayişle sınırlı bir güç bırakmıştı (1 Nisan 2025
anlaşması) Halep’te. Belki de ilk hata, zaaf söz konusu adımla
başlamıştı. Bilindiği gibi HTŞ 1 Nisan anlaşmasına da hiçbir
zaman bağlı kalmadı...
Denebilir
ki, “Halep’ten çekilme kararıyla kapsamlı bir soykırım
önlenmiştir.” Evet, önlenmiştir fakat, direnişsiz geri
çekilmek yerine direnme hattı üzerinden manevralar yapılabilirdi.
Alan olabildiğince tutulmalıydı. Alandaki savaşçı güçlerin
böyle bir direnme kararlığı taşıdığı anlaşılıyor. İlk
birkaç gün sergilenen devrimci direniş de bunu göstermektedir.
Direniş kararlılığı “Geri çekil” emri ile kırılmıştır.
Rojava sınırlarına dek gerilemeye yol açan HTŞ saldırısının
ilk başarısını Halep’te kazanması, SDG açısından
ilk kırılma noktasının Halep olması bu bağlamda
bizlere bir fikir vermektedir.
Açığa
çıktığı gibi, SDG saldırıya hazırlıksız yakalanmıştır.
25
Ocak 2026’da Demokratik
Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanlık Konseyi Üyesi Salih
Müslim,
Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Mehmet Aslan’ın sorularını
yanıtlarken şunları söylemektedir:
“Bu
saldırıların detaylı bir planlamaya dayandığı ve daha önce
gizli yürütüldüğü, Paris’teki görüşmelerle netleşmiştir.
Paris’te mutabakata varılmasından sadece birkaç saat sonra
Halep’teki Kürt mahallelerine saldırı başlatıldı. Bu
durum, hazırlıkların önceden yapıldığını kanıtlıyor.
İki mahalleyi kuşatmak için 40 bin kişilik bir güç sevk
edilmiş; bu kadar kısa sürede bu denli büyük bir gücü,
tankları ve silahları hazırlamak mümkün değildir. 10 Mart ve 1
Nisan’da mahallelerin güvenliği için imzalanan anlaşmalara
rağmen bu saldırıların gerçekleşmesi, durumun bir komplo
olduğunu göstermektedir.”
(Bba.)
“Bu
komplonun içinde kimler yer alıyor?
Paris’te
bulunanlar. Toplantıda İsrail, Türkiye, Fransa, İngiltere ve ABD
de vardı. Bu da şunu gösteriyor; demek ki uluslararası bir plan,
komplo var.”
Bu
analiz
önemli
ve söz konusu saldırıya SDG’nin
hazırlıksız
yakalandığının da açık ifadesidir. Yeridir,
hatırlatmak isteriz; Paris Anlaşması’na giden süreçte yalnız
Halep’te değil, Özerk Bölge’yi daha fazla baskı altına
alacak ve
olası operasyona da hazırlığı ifade eden
açıkça
görülen güç
yığınağı sürekli yapılmaktaydı. Yani bu bilinmeyen,
görülmeyen bir durum değildi.
Keza,
Paris Anlaşması’ndan çok önce, Salih Müslim tarafından
yapılan bir
açıklamada güç dengelerindeki önemli değişimlere, SDG’nin
yerine HTŞ’nin tercih edildiğine, bu konuda ABD’nin acelesi
olduğuna dair önemli
saptamalar yer
almaktaydı.
Bu vb. açıklamalar,
aslında PYD ve SDG’nin siyasi ve askeri liderlerinin
pek çok şeyin farkında olduğunu ama nedense gerekli tedbirlerin
alınamadığını
sergilemektedir.
Bu
normal bir durum olarak görülemez. SDG
tarafından Rojava Devrimi’ne karşı TC’nin güvenilmez
bir güç olarak görülmesine karşın
yeterli siyasi uyanıklığın gösterilememesinde ya
da zayıf davranılmasında
ABD, İsrail faktörünün yanı sıra, önemli bir diğer
faktör
de “süreç”, “süreç”in
baskısı
olmalı.
Bu
bağlamda “süreç”ten,
“süreç”te tek
yetkili olarak
Öcalan’dan abartılı beklentilerin
ve
yönlendirmelerin
de rolü olmuş olmalı.
İşin
bu boyutu da zamanla aydınlanacaktır.
D.
Kalkan’ın şu
açıklaması da aydınlatıcıdır:
“Şêxmaqsûd
ve Eşrefiyê’de yapılan saldırılara karşı neden önlem
alınmadığı hususuna değinen Duran Kalkan, şunları söyledi:
‘Niye
tedbir
alınmadı?
deniliyor. Evet, gerçekten de Şêxmaqsûd ve Eşrefiyê halkına
dönük saldırı vahşetti. Bu dünyada ben insanım
diye
yaşayanlar
için
vicdan
azabı
olmalı.
Biz
Paris'teki bu kara
anlaşmayı
bilmiyorduk. Açığa çıkınca gerçek durumu gördük.
Bazı
bilgiler söylenenler yanlıştı.
QSD kendisi açıkladı, ‘biz çekildik’ diye. Birçok alandan
kendileri çekildiler. Araplar ayaklanıp bu yönetimi yıkmadılar.
Hiçbir
yerde Kürt-Arap çatışması olmadı.
Arap
toplumundan hiç kimse Kürtlere, Kürt özgürlük savaşçılarına
kurşun sıkmadılar. Bunları net söyleyebilirim. Birçok Arap
kesim Kürtlerle birlikte direnmek üzere Rojava Kürdistan'a
çekildiler. Şam yönetiminin güçleri geldikçe bazı bu aşiret
ileri gelenleri reisleri, ağaları rejimle hemen işbirliği
yaptılar. Geri çekilen güçlerin arkasından kurşun sıktılar. O
kadar. Şunu söylemek istiyorum; bir, QSD kendisi çekildi. Zaten
öyle durması, o biçimde
pozisyonunu
yürütmesi
tartışmalık
bir durumdu.
Demokratik
modernite
paradigması açısından tartışmalık bir durumdu.
Demokratik
modernite paradigmasını uygulamaya çalıştı.
Rojava
özgürlük güçleri de, PYD'de, fakat ne kadarını
uyguladı?
Yüzde kaç uyguladı? Ne kadar doğru ve başarılı
uyguladı?
Bunlar tartışma konusudur yani.
Uygulama
düzeyi
yüzde
5, 10'u bile geçmedi.
Sanki
çizgi uygulanmış da,
başarılı
olmamış gibi gösteriyorlar.
Yok.
Öyle değil.
Uygulanma
düzeyi çok yetersiz olduğu gibi farklı yönlere kaydı.”
(Agr.)
Kalkan’ın,
“Biz
Paris'teki bu kara anlaşmayı bilmiyorduk. Açığa çıkınca
gerçek durumu gördük.”
saptaması,
hazırlıksızlık, tedbirsizlik, siyasi ve
askeri uyanıklık
yetersizliği üzerine söylediklerimizi doğrulamaktadır. Bu
zaaflar, aynı zamanda düşmanın gücünün küçümsenmesi
zafiyetinin
de yansıması olmuştur.
D.
Kalkan’ın şu değerlendirmesi, güçler dengesindeki değişim
gerçeğini ve olası sonuçlarının yeterince hesaba katılmadığını
net
doğrulamaktadır:
“DAİŞ
barbarlığına karşı ABD ve Avrupa'yı da içine alacak kadar çok
geniş bir ittifak oluştu. Çok önemli bir deneyim oldu. Yanlış
değildi.
Fakat
bu deneyimin birkaç yıldır artık işlemediği ortadaydı. Durum
kesinlikle böyledir.”
(Agr.)
Eğer
tablo
buyduysa (ki öyledir), bu
durumda zafiyetler bağlamı daha derin eleştiriler muhasebenin
konusu yapılmalıdır...
Karayılan’ın
konu babındaki değerlendirmesini ise yukarıda zaten aktarmıştık.
*
Egemen ulusun ayrıcalıklarını savunan ulusalcı
Kemalistlerin, küçük burjuva sosyal şovenlerin SDG’nin “ABD’nin
ve emperyalizmin işbirlikçisi olduğu”, Rojava’da bir devrim
olmadığı vbg iddia ve suçlamalarını yazı dizimizin daha sonra
yayınlayacağımız bir bölümünde ayrıca ele alacağız. Bu
suçlama, yüzeysel, geri, nesnel durumun analizi ile bağdaşmayan,
Kürt sorunu karşısında Türk milliyetçiliği mevzisinde yer
alanların suçlamasıdır.
**
Aydınlar
cephesinden bir
örnek olarak
Fehim Taştekin’e karşı geliştirilen olumsuz tutumu
hatırlatabiliriz.
Tutarlı
bir anti-faşist ve Kürt dostu olan gazeteci Fehim Taştekin’in
PKK çevresinden
hiç
olmazsa bir
kesim tarafından sekterce
hedef tahtasına yerleştirilmesine karşı çıkmak gerekmektedir.
Dost
bir ses olan Taştekin’in haber ve analizlerine katılırsınız ya
da katılmazsınız; ancak Orta Doğu ve Suriye gerçeğine
derinlemesine hakim olan anti-faşist
bir
aydını eleştiri ve değerlendirmelerinden ötürü “Ötekileştirme”
yönelimi
anti-demokratik, sekter yıkıcı
bir zihniyeti
ifade ettiği
gibi
bu
yıpratma
yönelimi,
Kürt
halkının da hayrına değildir.
Eğer
Taştekin’in
analizlerini doğru
bulmuyorsanız, doğru
olan, demokratik eleştiri
ve
yanıt hakkınızı
kullanmaktır.
Aynı
şey, Ayşe Hür, Yekta
Türkyılmaz
için
de geçerlidir.
Bunlar
Kürt düşmanı falan değildirler. Kürt
ulusal demokratik mücadelesine destek veren ama “süreç”i ve
Apocu hareketi de eleştiren aydınları sekterce hedefleştirmekte
yarar yoktur. Akıllıca olan, olgun olan tutum, bu kategorideki
aydınları
negatif
yönde itmeden
eleştirel ama
yapıcı ilişkilenmektir.
En
kötü durumda izlenecek
yöntem, “tarafsızlaştırmak”,
“tarafsız
yandaş” haline getirecek
bir
tutumla
davranmak
olmalıdır. Doğrunun,
gerçeğin, mükemmelliğin tek ölçüsü ne Öcalan
ve yurtsever
harekettir ne de yurtsever harekete tutunarak kendi
reklamını
yapmak, kendini kabul ettirmek, şöhret olmak vb. peşinde
koşanların ölçütleridir. Eleştiriye, dostlar cephesinde gelen
eleştirilere kibirli
tahammülsüzlük
ve sessizlik isteğine
ya
da tek yanlı destek baskısına
ve linç kültüne karşı kesin bir tarzda karşı tavır koymak
gerekir.
“Demokrasi”, “demokratikleşme”, “Demokratik
Cumhuriyet”, “Demokratik
komünal yaşam” üzerine yazılan
binlerce sayfayla, bangır
bangır yapılan propagandayla karşılaştırıldığında orta
yerde duran çelişki çıplaktır. Dileriz
bu yöntem ve zihniyet terkedilir.
DEVAM
EDECEK