Translate

UKH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UKH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2020 Çarşamba

EKİM DEVRİMİ 103 YAŞINDA

 

                                  EKİM DEVRİMİ 103 YAŞINDA



MARKSİZM-LENİNİZM ''EZİLENLERİ'' İHMAL Mİ ETTİ?


''Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse, ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de, sosyal-demokrat (komünist-bn) açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların herbirini, entellektüel, manevi ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, tabakalarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz. Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal-demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabilmesi için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgi, sadece teorik bilgisi değil, hatta daha doğru olarak ifade edelim; teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir.'' (Lenin)

I

Burjuva liberalizmin değişik türden eğilimlerini temsil eden akımlar (post-modernizmden postMarksist akıma kadar geniş bir cephe) Marksizm-Leninizm'in ve Uluslararası Komünist Hareket'in (UKH) ''ezilenleri ihmal ettiği'', ''görmezden geldiği'', ''sınıf indirgemeci'', ''sınıfçı'' bir politika izlediği, proletarya ve ezilenler arasında ''hiyerarşik'' ayrımlar yaparak proletaryaya ''ayrıcalıklı ve öncelikli'' bir yer verdiği, proletaryayı ''tanrılaştırdığı''nı iddia ederek sözde eleştiriler yapageldi.


Marksizm-Leninizm'e ve UKH'ya dönük sözkonusu ideolojik saldırganlığı belirleyip yönlendiren maddi temel ve sınıfsal eksen kapitalizm ve burjuvazidir. Öncelikle bu tarihsel ve güncel gerçeğin altı çizilmelidir. Bu akımlar ve sözde eleştirileri uluslararası burjuvaziden beslenmekte, burjuvazi tarafından desteklenip teşvik edilmektedir. Kapitalizme ve burjuvaziye yedeklenen küçük burjuvaziyi temsil eden ideolojik ve siyasal akımların aynı ya da benzer çizgi ve mevziden Marksizm-Leninizm'e, uluslararası komünist işçi hareketine dönük ideolojik saldırganlığı da sözkonusu demagoji ve manipülasyonun bir bileşenidir.


Ekim Devrimi 103 yaşında. Marks ve Engels'ten bu yana, Marksizm-Leninizm'in teori ve pratiğinin merkezinde proletarya durmaktadır ve Ekim Devrimi'nin ve sosyalist kampın tarihsel deneyimlerinin de kanıtladığı gibi enternasyonal proletarya devrim ve sosyalizm kavgasının önderidir... Çağımızın temel çelişkisi emek ve sermaye çelişkisidir ve bu çelişkiyi devrimci bir şekilde çözme niteliği ve yeteneği yalnızca enternasyonal proletaryaya özgü çağsal bir görevdir.


Proletaryayı teori ve pratiğinin merkezine koymayan; ve bu gerçeğe uygun siyaset izlemeyen hiçbir akım Marksist Leninist komünist olamaz ve olmamıştır da.


Proletarya ve halklar, ezilen toplumsal kesimler arasındaki ilişkiler sistemini belirleyen şey, liberallerin ve halkçıların dar kafalı, romantik, burjuvazinin hizmetinde olan ya da ona yedeklenen sözde analizleri, ''teorik derinliği'' vs değil, nesnel somut tarihsel gerçeklerdir. Bu bağıntıda belirleyici olan temel olgu, yalnızca ve yalnızca somut tarihsel gerçeğin somutlaşmış ifadesi olan sınıflar arası temel ilişkiler alanıdır...


Çağımızda, emperyalizm ve proletarya devrimler çağında, proletarya devrim ve sosyalizm kavgasının önderidir. Çünkü anti-kapitalist sosyalist perspektif ve pratiğe sahip tek sınıf proletaryadır. Gelecek devrimci proletaryanın ellerindedir. Proletarya dışındaki bütün sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakalar özel mülkiyet tabanı üzerinde yükselmektedir. Bu sosyo-ekonomik tarihsel gerçek, komünizm nihai amacına kilitlenmiş olan komünist proletaryanın dünya devriminin önderi ve hegemonik gücü olmasını koşullayıp yönlendirmektedir. Bu bağlamda proletarya dışındaki hiçbir sınıf ve tabaka ile proletarya arasına eşit işareti koyulamaz.


Bu perspektif proletarya dışında kalan emekçi sınıf ve tabakaların, ezilen inançların, ulus ve ulusal toplulukların, ekolojik demokratik hareketin, LGBT + 'nin, demokratik kadın hareketinin vb. dışlanmasını değil, aksine proletaryanın sınıf savaşında tüm bu kesimlerin ilerici ve devrimci gereksinmelerinden yola çıkarak politika yapmasını; değişik strateji ve taktiklerle bu kesimlerle değişik türden ittifaklar kurarak devrimin zaferi için savaşmasını zorunlu ve gerekli kılmaktadır.


Hatırlatmak bile gereksizdir ki, ''Komünistler işçi sınıfının ivedi hedeflerine ulaşılması ve o andaki çıkarlarının gerçekleşmesi için savaşırlar; ama mevcut hareket içerisinde, bu hareketin geleceğini de temsil eder ve gözetirler.'' (Marx)


Bu bağlamda dünya proleter devriminin gelişimi ve zaferi ve sosyalist inşa sürecinde, emperyalizm ve gericiliğe, burjuvaziye karşı savaşımın her bir tarihsel dönemecinde değişen görevlerle bağlı olarak proletaryanın ''ezilenler''le ilişkisi de yeniden ve yeniden yapılanır. Dolayısıyla devrimci proletaryanın ezilenlerle ilişkisi mekanik kalıplara göre şekillenmediği gibi, ezilenler tanrılaştırılmaz, proletaryayı önemsizleştiren ''ezilenci indirgemeci'', ''özcü'' politikalar da izlenmez. Proletarya her bir tarihsel dönemeçte içerik ve kapsamı değişen ve yeniden şekillenen ezilenlerin de önderidir. ''Ezilenler'' burjuvaziye terkedilemez. Onlar özgül politikalarla proletarya önderliğinde devrimci-demokratik savaşıma çekilmeli ve proletaryanın önderliğine kazanılmalıdır. Ezilenler kapitalizm karşısında burjuvaziden bağımsız sosyalist bir ideolojik ve politik gücü; nihai olarak insanlığın gerçek kurtuluşunu ifade eden komünizmi (sınıfsız toplum) temsil edemez ve ''ezilenler'' homojen bir birlik oluşturmaz. Kendi içinde değişik sınıf ve tabakalara bölünmüştür. Hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın proletarya dışındaki ezilen sınıf ve tabakaların hareketinin nihai olarak gidebileceği sınır demokratik bir kapitalizmdir...


Proletaryanın ezilenlerle ve onların değişik toplumsal ve siyasal kategori ve eğilimleriyle ilişkisinde belirleyici olgu ya da olgular bunlardır. Dolayısıyla proletarya ile küçük burjuva sınıf ve tabakaları, ezilen değişik toplumsal kesimleri eşitleyen her teori ve pratik, gerçekte burjuva liberalizmini ve küçük burjuva halkçılığını temsil eder. Proletaryanın önderliğini ve devrimlerde hegemonyasını ''ideolojik önderlikle'' sınırlayanlar revizyonist tasfiyeci teori ve pratikler de dahil, sözkonusu çizgi proletarya sosyalizmiyle tam bir uzlaşmaz karşıtlık halinde bulunur ve tümüyle anti-Marksist-Leninist karaktere sahiptir.


İster doğrudan isterse de dolaylı (ki birinciler hiç olmazsa bir ölçekte namuslu sayılır) proletaryayı değil, ''ezilenler''i temel alan, proletarya ile ezilenleri eşitleyen her akım ve birey gerçekte ''Elveda proletarya!'' demektedir. ''Ezilenlerin Marksizmi''ni savunan, Marksizm-Leninizm'i ''ezilenlerin ideolojisi'' olarak tanımlayan, proletaryayı değil, ''ezilenleri'' temel alan, proletaryanın sosyalist devrimci görevlerini ezilenlere havale eden, ezilenlere sosyalist anti-kapitalist misyon biçen; kendilerini Marksist olarak tanımlayanları Marksist sayarak onlarla Marksist birlik kurma düşü kuranlar; komünist partinin yerine ''ezilenlerin partisi'' teori ve pratiğini geçirenler post-Marksist burjuva liberal teori ve pratiği temsil ettikleri kadar dünya burjuvazisine de değerli bir hizmet sunmaktadır. 80-90'lı yıllardan beri bu vb. tasfiyeci liberal gerici teoriler revaçtadır. Sözkonusu teori ve pratikler, ideolojik saldırganlıklar, özellikle de 1980 sonlarından bu yana içerisine girilen ve hala köklü bir şekilde aşılamamış olan gericilik döneminde burjuvaziye sunulan daha büyük bir hizmeti ifade etmektedir. Kuşkusuz ki, henüz bir atılıma geçememiş olmasına karşın, küresel çapta proletarya ve halkların yükselişe başlayan mücadelesi sözkonusu burjuva liberal saldırıların daha ''radikal'', daha ince kılıklarla ortaya çıkmasına da yol açacaktır...


Burjuvazi ve küçük burjuvazinin proletarya karşıtlığı ve alerjisi anlaşılırdır. Burjuvazi kendi sınıf egemenliğini koruma ve ebedileştirme peşindedir... Küçük burjuvazinin ise nihai perspektifi demokratik kapitalizmle sınırlıdır. Kapitalizmde temel bir sınıf olmaktan çıkmış, kapitalizm tarafından her gün, her saat iflasa sürüklenen bu sınıf, bir elini burjuvaziye diğer elini proletaryaya uzatmakta ve ikili karakteri gereği proletaryaya karşı alerji duymaktadır...


Burjuvazinin sınıf egemenliği ve küçük burjuvazinin ikili karakteri, doğası gereği, Marksizm-Leninizm karşıtlığını, proletarya karşıtlığını, sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğü karşıtlığını belirleyip yönlendirmektedir... Gerek burjuvazi gerekse de küçük burjuvazi devrimlerde proletaryanın önderliğine ve hegemonyasına karşı olduğu içindir ki ''Elveda proleterya!'', ''Elveda Marksizm-Leninizm!'', ''Elveda Leninizm!'', Elveda Stalin!'' diye haykırmaktadır. Bu bağlamda burjuvazinin ve küçük burjuvazinin teorisyenlerine, politik sözcülerine, ideolojik uşaklarına, kirli kalemşörlerine düşen de sözkonusu ideolojik-siyasi saldırıları teorize etmek, küresel ve yerel ölçekte sistematik bir şekilde geliştirmektir.


II

Dünya devriminin ağır yenilgisi, inisiyatifin, merkezinde emperyalizmin durduğu dünya karşı devrim cephesine geçmesi, sosyalizmin prestijinin dibe vurması, UKH'nın tasfiye olması; uluslarası tekellerin yükselen hegemonyası ve bu hegemonyanın ideolojik ifadesi olan neo-liberal dizginsiz saldırı, emperyalist küreselleşmenin atağı; bu gerçeklerle bağlı olarak, yenilgi ve doludizgin karşı devrimin ürünü olan ve hem coğrafyamızda hem de küresel ölçekte modaya dönüşen uluslararası tasfiyeci akımın atağı sözkonusu sözde eleştirilerin, liberal gerici ideolojik saldırganlığın kaynağını oluşturmaktadır.


Ekim Devrimi'nin 103. yıldönümündeyiz. Ve değişik renk ve tonlardan oportünist, revizyonist, reformist akımlar, en ince biçimlerden en kaba biçimlerine dek küresel sermayenin yedeğinde Marksizm-Leninizm'i, Ekim Devrimi'ni, Stalin'i, UKH'yı ''ezilenleri'' hor görmekle, küçümsemekle, görmezden gelmekle, sınıf indirgemecilikle vs. itham ediyorlar. Burada teori ve tarih çarpıtıcılığı, tarihsel gerçeklerin ve deneyiminlerin fütursuzca yok sayılması, burjuva ve küçük burjuva liberal demagoji ve manipülasyonuyla karşı karşıyayız. Bu bağlamda demagojik genellemelerle Marksizm-Leninizm'le, proletarya sosyalizmiyle ilişkisi olmayan ya da ''Marksizm'', ''Marksizm-Leninizm'' maskesi takan sayısız ekonomist, oportünist, revizyonist, Troçkist akımın teori ve pratiğini UKH'ya ve proletaryanın dünya görüşüne yıkma kurnazlığıyla proletarya sosyalizmine karşı mücadele edildiğinin altı da çizilmelidir.


Bernsteincılığın, Kauskyciliğin, II. Enternasyonal oportünizminin, Menşevizm'in ve ''sol'' çığırtkanlıkla Menşevik özünü örtmeye çalışan Troçki ve Troçkizm'in, modern revizyonizmin günahlarının kaşla göz arasında Marksizm-Leninizm'e ve UKH'ya yıkılması burjuvanin ve yedeğindeki akımların sınır tanımaz ikiyüzlülüğünü göstermektedir.


SSCB'de ve sosyalist kampta kapitalizmin yeni tipte restorasyonu, giderek kapitalist/revizyonist sistem ve kampa dönüşerek süreç içinde yıkılışı da sınırsız bir çarpıtmanın eşliğinde proletarya devrimlerine, proletarya ve sosyalizme saldırının etkili aracı olarak kullanılmaktadır. Keza, 1956'lardan sonra, modern revizyonist karşı-devrimin SSCB'de ve sosyalist kampta iktidarlaşmasıyla birlikte UKH dağıldı. Aynı tarihsel sürecin içinde UKH yeni saflaşmalarla yeniden yapılandı ancak oldukça ağır güç kaybına uğradı. Keza istikrarsız gelişen UKH'nın dünya proletaryasının ve halklarının mücadelesine önderlik edememesi, dahası, oldukça geride kalışının; yeni deneyimlerin ışığında Marksist-Leninist teoriyi geliştirememesinin de burjuvazinin, tasfiyeciliğin ve Troçkizmin sözkonusu ideolojik saldırılarının etkili olmasını sağladığını özel olarak vurgulamak gerekir.


Tüm bunlara karşın, Marksizm-Leninizm'in bilimsel olarak aydınlattığı, sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin kanıtladığı gibi UKH ve enternasyonal proletarya, ''sınıf indirgemeci'', ''ezilenleri'' yok sayma teori ve pratiklerini daima mahkum etmiştir. Sömürülen, ezilen sınıf ve tabakaları burjuvaziye terketmemiştir. İnançsal, ataerkil cins ayrımcı adaletsizliğe, ulusal baskı ve zulmün her türüne karşı savaşarak, onları da emperyalist sömürgeci boyunduruktan ve ulusal vb. baskıdan kurtararak özgürce gelişmelerinin yolunu açmıştır.

III

Büyük Ekim Devrimi pratiğinden, sosyalist inşa sürecinin eşsiz deneyim ve yüksek başarılarından bu gerçeği berrak bir biçimde görmekteyiz.


Rusya'da Leninist kesintisiz devrim teori ve pratiği buna kanıttır.


Sosyalist inşa sürecinde tarımsal sosyalist devrim buna kanıttır. SSCB'de tarımsal sosyalist dönüşüm ve sıçrama, tarımda gerçekleşen 2. Ekim Devrimi'ydi ve %80'ni köylü nüfusa sahip bir ülkeydi Rusya...


''Uluslar hapishanesi olan Çarlık Rusyası''nın yıkılması, başta ayrı devlet kurma hakkı olmak üzere Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı; ulusların ve dillerin eşitliğinin gerçekleşmesi ve SSCB'nin kuruluşu bunun kanıtıdır.


Yok olmakla yüzyüze kalan, nüfusu beşbine, onbine düşmüş ulusal toplulukların bile tüm ulusal demokratik haklarının tanınması, güvence altına alınması ve ulusal dil ve kültürlerini özgürce geliştirmesi için özel olarak desteklenmesinden de bu gerçeği görmekteyiz.


Ezilen cinsin, ezilen inaçların üzerindeki her türlü baskının tasfiye edilerek haklarının anayasal düzeyde ve pratikte güvence altına alınmasından bunu görebiliriz

.

Eğer Lenin, Stalin ve partisi kesintisiz devrim sürecinde ve sosyalist inşa döneminde emekçilerin, baştada köylülüğün desteğini kazanmamış olsaydı kuşku yok ki zafer kazanamaz ve sosyalist inşa sürecinde ilerleyemezdi.


Eğer Lenin ve Stalin'in partisi ezilen ve sömürge ulusların sevgi ve güvenine dayanan gönüllü birlikteliği kurmamış olsaydı 16 ulustan ve 30'a yakın özerk bölgeden oluşan ve devasa coğrafyaya yayılmış bir SSCB'nin varlığından bahsedemezdik.


1930-45 arası dönem faşizmin yükselişi ve emperyalist savaşla karakterizedir. Eğer Stalin ve SSCB, kendi öz hazırlığının eşliğinde, SBKP ve III. Enternasyonal'in önderliğinde faşizme ve savaşa karşı birleşik cephe kurmayı, proletarya ve halkları, ezilen ulusları, sömürgeleştirilen ulusları birleştirmeyi başarmasaydı, daha ağır yıkımlar yaşabilecek ve ortaya sosyalist bir kampta çıkmayacaktı.


Savaşa ve faşizme karşı birleşik cephe politikası ''işçiciliği'', ''ezilenleri görmezden gelme''yi değil, ezilenlerle birlikte zaferler kazanmayı sağlamıştır.


Lenin ve Stalin yoldaşın önderliğinde, SBKP'nin, SSCB'nin, III. Enternasyonal'in, her dönemde uluslararası ilerici ve devrimci hareketi teşvik ettiğini, maddi ve manevi olarak desteklediğini, sömürge ve ezilen bağımlı ulusların ulusal kurtuluş hareketlerini ve ulusal devrimlerini desteklediklerini biliyoruz.


        II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan zaferle çıkan ve sosyalist kampın doğmasına yol açan devrimler ve bu ülkelerde sosyalist inşa sürecinin başarıları o ülkelerde yaşayan halkların, ezilenlerin proletaryanın komünist partilerin önderliğindeki ortak zaferidir...

        Eğer yukarıda işaret ettiğimiz başarı ve zaferler olmasaydı başta Nazizim olmak üzere faşist kamp yenilgiye uğratılamaz, Berlin'e o görkemli orak çekiçli kızıl bayrak dikilemezdi. Avrupa'yı faşist istiladan kurtaran da SSCB'iydi, Stalin'di.



        III. Enternasyonalin 28 Programı; keza faşizme ve savaşa karşı birleşik cephe politikası incelendiğinde işçicilikten en küçük bir iz bile bulamazsınız. Enver Hoca yoldaşın eserlerini incelediğinizde orada ''işçicilik''ten, proletaryanın tanrısallaştırılmasından, ezilenleri görmemezlikten gelmenin en küçük izini bile bulamayacaksınız.

Gerçekte burjuvazi ve yedeğindeki akımlar bu tarihsel gerçekleri dünya proletaryasının ve halklarının belleklerinden silme operasyonu örgütlediği içindir ki, bu vb. sahte iddialar üreterek küresel çapta Marksizm-Leninizm'e, proletarya sosyalizmine, komünizme, sosyalizmin devasa tarihsel başarı ve kazanımlarına karşı sistematik saldırılar örgütlemektedir. Burjuvazi ve liberaller, küçük burjuva avanaklar bu sistematik çabalardan hiçbir zaman vazgeçmeyecektir... ''Elveda proletarya!'', ''Elveda Marksizm-Leninizm!'', ''Elveda devrim!'', ''Elveda sosyalizm!'', ''Yaşasın çokluk!'', proletarya da hangi köyün muhtarıdır, artık ''ezilenler'' var, SSCB'de sosyalizm falan yoktu zaten vs. diyenlerin; keza, öyle ya da böyle komünist hareket saflarında kapsamlı mevziler kazanarak komünizmden kopmanın ifadesi olan aynı tezleri, teorileri savunan oportünizm ve temsilcileri, iki tarafa çiçek atarak kızıl mı kızıl ikiyüzlülükle küçük burjuva sınıfsal karakterlerini örtmeye çalışanlar (ki en tehlikeli tasfiyeciler de bunlardır!) doğası gereği proletaryaya karşı burjuvazinin cephesinde durmaktadırlar.

Burjuva ve küçük burjuva çevrelerin ve tasfiyecilerimizin sözkonusu ideolojik saldırıları, propaganda ve ajitasyonu çağımızın Marksizmi olan Leninizm'e, Ekim Devrimi'ne yazılan reddiyedir. Dünya burjuvazisinin sınıf bilinçli sınır tanımayan kin ve intikamının en aşağılık saldırganlığının ifadesi olan Stalin düşmanlığı da Leninizm ve Ekim Devrimi düşmanlığının açık, berrak, keskin bir kanıtıdır.


      1. yüzyıl, Ekim Devrimi'nin ve Marksizm-Leninizm'in, tarihten çıkarılan yeni derslerle yeni Ekim devrimleriyle dünya proleter devrimine koştuğu ve zafer tacı giydiği bir yüzyıl olacağına inanıyoruz. Bu karanlık dönem aşılacak ve proletarya sosyalizminin bayrağı her yerde dalgalanacaktır. Lenin'in dediği gibi;


''...ucuz entelektüel kuşkuculuğu vb. şeyler, bütün bunlar aslında burjuvazinin proletaryaya karşı sınıf mücadelesinin yöntemleridir, sosyalizme karşı kapitalizmi savunmasıdır.''

Hasan Ozan İltemur




2 Aralık 2016 Cuma

I. Bölümün Sonu



20) Eleştirel Değerlendirme ve Ders Çıkarmada Neden Geciktik?
Öncellerimiz de içerisinde olmak üzere sosyalizmin tarihsel deneyimlerine bütünlüklü bir inceleme temelinde eleştirel yaklaşmamış, eleştirel öğrenmemiş olmamız bizlerin en büyük hata ve eksikliklerindendir.
1956’lardan sonra modern revizyonizme karşı mücadelede öne çıkan Enver Hoca ve AEP’in, sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine, o arada bu tarihe damgasını basan Stalin’e (ciddi dolaylı eleştirilere karşın) karşı, modern revizyonist ihanetin baskısı altında, eleştirel yaklaşmaması, bizleri de yönlendirmiştir. Dahası gördüğümüz ölçüde de Stalin ve inşa dönemine ilişkin (ki buna önceller dönemi de dâhil) eleştirilerimizi, derinleştirip geliştirerek sonuçlandırmadık.
Dogmatik yaklaşımımızı üç unsur besledi: Birincisi; teoriyi, teorik çalışmayı küçümsedik. Tarihsel deneyimden eleştirel öğrenme ve aşmada teorik-politik perspektifimiz dardı. Uluslararası Komünist Hareket’in (UKH) deneyimine, tarihsel evrimine eleştirel yaklaşmada, bu olgular bizi cesaretsiz, tutuk ve tutucu kıldı. UKH’nın bu alandaki 1940’lar asıl olarak da 1956 sonrası gelişen yanlış ve geri geleneği bizi de yönlendirdi.
Bu olgu ya da olgular, Marksizm Leninizm’i kavramada, Uluslararası Komünist Hareket’in en iyi devrimci geleneklerini özümsemede önemli bir geriliğimizi, olgunlaşma eksikliğimizi ifade etmekteydi. Teorik ve politik sorunlarda tek yanlı bağımlılık, duygusallık, sosyalizmin tarihinin idealize edilişi, bağımsız ideolojik ve politik kimliğin oluşmasındaki zafiyet tartıştığımız sorunlarda bizi yönlendirdi.
Dogmatik yaklaşımımızı belirleyen ikinci unsur; emperyalizmin, sosyal demokrasinin, Troçkizm’in, modern revizyonizmin, oportünist tasfiyeciliğin adeta tek sesli, tek merkezli derin ve kapsamlı bir cepheden sosyalizme, SSCB’ye, Stalin’e dönük ilkesiz, demagojik, iğrenç saldırıların baskısıdır. Bu durum, konu bağlamında bizlerde tutucu ve dogmatik reflekse yol açtı.
Bu nesnel bir olgudur. Bu olgu birinci temel gerçekle birleşerek, birincisinin üzerinde yükselerek ayaklarımıza pranga vurdu.
Dogmatizme sürüklenmemizde üçüncü bir unsur, 1980’ler sonrası, gerek Türkiye’de gerekse de özellikle de 1985’ler sonrası uluslararası alanda içerisine girilen yenilgi ve gericilik döneminin üzerimizdeki baskısıdır.
Tasfiyeci oportünizm, yenilgi ve gericilik döneminin tipik hastalığıdır. Marksizm- Leninizm’den, devrim ve sosyalizmden, devrimci program, strateji ve taktikten vazgeçişle, döneklik ve ihanetle belirlenen; dizginsiz bir çözülüş, bir kaçış; burjuvazi ve kapitalizm önünde utanç verici bir diz çöküştür.
12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik yılları ile 1980’ler sonrası, özellikle de 1985-89-91 yıllarında yaşanan gelişmeler (Gorbaçovculuk ve revizyonist-kapitalist kampın dağılışı) sürecinde dünya devrim dalgasının ağır bir biçimde dibe vurması ve tarihte görülmemiş derinlik ve yaygınlıkta, odağında burjuvazinin durduğu gericilik ve karşıdevrim dalgasının Türkiye’deki yenilgi ve gericilik dalgasıyla birleşmiş olması, böylece tasfiyeci oportünizmin dizginlerinden kurtularak şaha kalkması, tüm bunlar, bizleri, bugün üzerine tartıştığımız sorunlarda geriye çeken, tutuk bırakan bir baskılanmaya itti.
Bu dönem, zaten ağır tasfiyeci, pragmatik ve sekter zaaflarla malul UKH dağıldı. AEP ve ASCH kapitalizme yenik düşerek tasfiye oldu; böylece sosyalizmin son kalesi de yıkıldı. Sosyal demokrasi, açık burjuva kimliğiyle emperyalist kapitalizmle daha derinden bütünleşti. Modern revizyonizm, açık burjuva ve sosyal demokrat kimliğiyle, burjuva liberalizmine de dönüşerek ortaya çıktı. “Neo-liberalizm” ve “post-modernizm”, tasfiyeci ihanet dönemin yükselen değerleri olarak yerkürenin üstüne aşağılık bir şekilde doludizgin boşandı. Tarihte insanlık, ezilenler, proletarya ve bilim adına ilerici olan ne varsa karşı-devrim dalgasının ve emperyalist kapitalizmin neo-liberal ve post-modernist dalgasının barbarca saldırısına uğradı. SSCB ve sosyalist ülkeler, sosyalizm ve önderi Stalin’in tarihsel gerçekliği unutturulmak istendi. Gericilik dalgasının alçakça saldırısından, çarpıtma ve kara çalmasından, demagoji ve manipülasyonundan dizginsiz sevinç duyan, ilham alan sözde “sol” akımlar da aynı gerici saldırı dalgasının militanları olarak davrandılar.
Yenilgi ve gericilik yılları, devrimci hareketi de pençesine aldı. “Yenilgiden öğrenmek”, “sosyalizm deneylerinden ders çıkarmak”, “yenilenmek”, “dogmatizme karşı mücadele”, “yeni tarihi koşulları bilince çıkarmak”, “Marksizm tabanında bulunan akım ve bireyleri birleştirmek”, “uluslararası ideolojik merkezler son bulduğu için bağımsız düşünmeyi öğrenmek”, “Stalinci dogmatizmden arınmak”, “dogmatik Marksizmi reddetmek, yaratıcı Marksizmi savunmak”, “aşılmış olan 20. asırın teorik-ideolojik-programatik çerçevesini cesurca aşmak”, “sosyalizmin yeni döneminin sorunlarını çözmek”, “Marksizm’in”, “Marksizm-Leninizm’in bunalımını aşmak” vb. sloganlarla devrimci hareketin büyük bir bölüğü (Dev-Yol, Kurtuluş, TDKP vb.) liberalleşti; teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme kapaklandı.
Yine özellikle de bu dönem modern revizyonizm, Gorbaçovculuk, revizyonist/ kapitalist ülkelerde karşıdevrim içinde karşıdevrimi temsil eden burjuvazi ile Troçkizm ve liberal, neo-liberal burjuva akımlar tam bir elbirliğiyle emperyalizmin aktif desteğinde Stalin’e, Stalin şahsında Marksizm Leninizm’e, sosyalist inşa pratiğine azgınca saldırıya geçtiler.
Yenilgiden öğrenme şiarı ile tasfiyeci oportünizm, “sosyalist demokrasi”, “özgürlükçü sosyalizm”, “ sosyalist pazar ekonomisi”, “dogmatizme” , “teorik tutuculuğa”, “muhafazakarlığa”, “mezhepçi Marksizme” karşı mücadele vb. argümanlarını yeniden ve yeniden üretti. Tasfiyecilik, yönelişini, argümanlarını, çizgisini, pratiğini Marksizm Leninizm’in, sosyalizmin ve Stalin’in ret ve mahkumiyeti ekseninde teorileştirdi ve dizginsiz bir demagoji ve manipülasyona girişti.
Bu tablo, nesnel olarak, önyargılı biçimde sosyalizmin tarihsel deneyiminin tartışılmasına cüretsiz yaklaşım ve korkuları besledi, sorunun zamanında (ki zaten oldukça gecikilmişti) aydınlatılmasını önledi.
Aslında sosyalizmin tarihsel deneyimini ve restorasyon olgusunu inceleme gereksinimi çoğu zaman çeşitli biçimlerde dile getirildi; özellikle de yeni dönem açısından, gerek birlik görüşmeleri döneminde, birliğin hazırlanan programı üzerinde yapılan tartışmalarda, gerekse de birlik devrimi sonrası süreçte sorunun çözümü için önemli bir istek gösterildi. Ne var ki istekler, niyetler, dilekler, sorunun çözümüne dair kararlar, gerek sınıf düşmanının saldırısı ama asıl olarak da, “teoriye, teorik çalışmaya” hep “üçüncü derecede” yer veren önderlik ve çalışma tarzı nedeniyle öyle kaldı. Dolayısıyla sorunun çözümü için yapılması gerekenler bu güne dek sarkarak geldi; ama olağanüstü gecikmeyle de olsa bu kez, sosyalizmin sorunları ve tarihi dersleri eleştirel tartışılmaya başlanmıştır. Ve burada da eleştiri ve tartışma özgürlüğü, sosyalist demokrasi başköşeye oturmak zorundadır. Bu hak, dokunulamaz bir haktır. Bu hakkın şöyle ya da böyle ihlali affedilemez. Hele de bu hakkın bürokratik çifte standarda kurban edilmesi, bürokratik sopa gücüyle önlenmesi, darbelenmesi, ilkeli teorik çalışma ve Marksist-Leninist ideolojik mücadelenin önüne set çekilmesi amacıyla kullanılması sadece ve sadece bürokratik ve tasfiyeci ilkesizliği ve çürümeyi ifade eder. Sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin tartışıldığı, sosyalist demokrasi bakımından da derin eleştirel derslerin çıkarılması gerektiği bir dönemeçte, bu vb. tavırlar yaman bir trajedi ve yaman bir komediyi yansıtır sadece ve sadece. UKH’nın da tarihsel deneyimlerinden bildiğimiz gibi, komünist partilerde herkesi ve her kurumu ayrımsız ve ayrıcalıksız bağlayan yasalarla proleter demokrasinin özünü oluşturan eleştiri ve tartışma özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Ama aynı deneyimlerden biliyoruz ki, sosyalist yasallık bürokratik bir yasallığa dönüşmeye başlayınca orada artık yasaların güvencesi kalmamakta, oportünizm ve ilkesizlik, çifte standart geçer akçe haline gelmekte ve ideolojik ve örgütsel yıkım, açıklık ve güven ilkesi ya da ilkeleri erozyona uğramaktadır. Marksizm-Leninizm’in, UKH’nın ve Türkiye devrimci hareketinin bu tarihi temel dersi asla unutulmamalı ve herhangi bir alanda olduğu gibi eleştiri ve tartışma özgürlüğü alanında da zaafların, parti ilkesine, özeleştiri ilkesine, açıklık ilkesine, komünist güven, ahlak, vicdan ilkelerine bağlı olarak net bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Marksizm-Leninizm’e, sınıfa ve tarihe karşı sorumlulukla davranmış komünistlerin tavrı da daima bu olmuştur.
Gerek önceller döneminde, gerekse birlik ve partileşme döneminden bu yana süregelen değerlendirmelerde, teorik çalışmanın ihmal edildiği, fiilen 3. derecede önem verildiği özeleştirileri, tarihsel ve yapısal karakterdeki bir zafiyetimize işaret etmektedir. Ve kuşkusuz ki bu durum “parti tarzı” ile izah edilemez, aksine, idare-i maslahatçılık, dar pratikçi önderlik ve çalışma tarzı, burada da, temel bir yerde durmaktadır*.
Tek cümleyle, bu zafiyet, son tahlilde, sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü, kapitalizmin restorasyonu vb. kapsamındaki sorunların çözülmemesinde, gecikilerek sorunların ele alınışında, ana kaynağı ve en önemli nedeni oluşturmaktadır. Aslında bu tablo, önderleşme ve iktidar mücadelesindeki zafiyetimizin de açık ve kesin bir yansıması olarak kavranmalıdır. Bu vb. zaafların “parti tarzı”yla izah edilemeyeceği, dahası böyle bir çaba ve yönelimin demagojik olduğu ve olacağı çok açıktır. Aksine bu tablo bir parti tarzına denk düşen önderlik ve çalışma tarzına ulaşılamadığını, bu bakımdan açık bir başarısızlık sergilendiğini göstermektedir. Yeni dönemde, eskinin yeni içerisinde, yeni bir biçimde tutunarak, yeni tipte bir tutuculuk olarak geliştiği ve sıçramamızı önlediği açıklıkla vurgulanmalıdır. Bu, bir diğer ifadeyle, Birlik Devrimi zihniyetinin kesintiye uğraması, eski tarzın, idare-i maslahatçılığın, dar pratikçi tarzın yeni dönemde yeni ve giderek yapısallaşan tasfiyeci bürokratik zaaflarla birleşerek egemenlik kurması olgusunu ifade etmektedir. Komünistlerin kendi tarihlerine de daha köklü eleştirel yaklaşması gerektiği çok açıktır. Bu bakımdan da yeni tip tutuculukla, yenilikçi söylemle kamufle edilmiş tutuculuk ve boş ajitasyonla, Hareketi ideolojik ve örgütsel olarak tasfiyeye götüren açık ve gizli oportünizmle ilkeli ve yapıcı bir şekilde hesaplaşmak gerektiği açıktır. Bedeli ağır olan sonuçlardan da ortaya çıktığı gibi, bugüne kadar geldiğimiz gibi artık gidemeyiz. Bunda direnmek açık bir şekilde daha fazla ideolojik vb. yıkım örgütlemektedir. “Parti tarzı” ajitasyonu eşliğinde birey, önder, yönetici kültü ile de kendini tekrarlayan zaaflardan yeni bir birlik devrimi zihniyeti ile kopuşmalıyız. Sosyalizmin tarihsel deneyiminin eleştirel incelenmesi ve derslerinin özümsenmesi süreci komünist hareketin de kendini her bakımdan eleştirel aşma süreci olmalıdır aynı zamanda. Eğer Birlik Devrimi zihniyeti, ilkeli bir tarzda kendini yenileyerek, üreterek gelişebilseydi, eğer Birlik Devrimi zihniyeti teorik ve pratik olarak kararlıca kolektif akla dayanan eleştiri-özeleştiri temelinde kendini yenileyerek ilerleyebilseydi, kuşkusuz ki, bir dizi sorunun yanı sıra tartıştığımız konuda da bugün bu kadar geri noktalarda olmayacak, dahası yeni sıçramalarla yürüyerek ilerliyor olacaktık. Tarihsel deneyimden biliyoruz ki, her devrim hız kestiği, durağanlaşmaya başladığı, yüzeyselleşerek gerilemeye başladığı yerde bürokratizm ve tasfiyecilik hortlar…
Teori ve ideoloji ile beslenmeyen politik ve örgütsel çalışma, UKH’nın, sosyalist inşanın ve kendi deneyimimizin gösterdiği gibi, uzun vadede yenilmeye, sendeleyerek yürümeye, kendini tekrara vb. mahkûmdur. “Siyasal çalışma bütün çalışmaların can damarıdır.” (Mao), ama teorinin yol göstericiliğinde yürütülmeyen bir siyasal çalışma eninde sonunda yozlaşmaya ve yıkıma mahkûmdur. Teorisiz pratik olmaz sözünün bir anlamı da budur. Teori pratiğin hizmetindedir sözünün çarpıcı bir anlamı da budur.
Yukarıdaki eleştiri ve değerlendirmelerimiz kendi adımıza yaptığımız bir özeleştiridir de…
Sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine eleştirel olmayan bağlılığımız, gerçekte sosyalizme yönelen saldırılara karşı etkin, vurucu, donanımlı ve yetkin bir ideolojik mücadele geliştirmemizi, programımızı derinleştirmemizi önemli ölçüde zayıflatmıştır. Bu, daima niteliksel bir zaafla yaşayarak geldiğimiz anlamına gelmektedir. Bu gerçeğin de bilincinde olmalıyız. Kanımızca kişi ve önderler kültü geliştirmek yerine, büyük önderlik, yanılmaz “stratejik önderlik”  üzerine lafazanlık yapmaktansa bu vb. sorunlar ve gerçekler üzerinde daha gerçekçi ve derinlemesine düşünmek ve adım atmak, değerli olan ve olacak tek tutumdur.
Doğru yöntem ve çizgide yapılacak her tartışma sürecinin ve çıkarılacak derslerin öncüyü ve kadroları her bakımdan daha yüksek donanımla silahlandıracağı açıktır. Bunun hem öncünün programını geliştireceğine, hem Marksizm Leninizm, devrim, sosyalizm ve Stalin düşmanlarının saldırılarını püskürtmede daha güçlü ve gerçekçi mevzilere yerleşmiş olarak ideolojik saldırı üstünlüğünü ele geçirmemize yardım edeceğine, hem de günlük devrimci çalışmada bizleri daha güçlü mevzilere taşıyacağına inanıyoruz.
Proletarya diktatörlüğünün tarihsel deneyimine ve Stalin yoldaşa bilinçli düşmanca saldırının işçi sınıfı, emekçi sınıf ve tabakalar, ilerici aydınlar ve devrimci hareket saflarında ciddi bir kafa karışıklığına yol açtığını, derin tahribatlar yarattığı gerçeğini es geçemeyiz.
“Sosyalizmin yenilgisi” olarak ifade edilen şeyin, “Marksizm’in”, “Marksizm-Leninizm’in krizi olarak ifade edilen şeyin komünist ve devrimci saflarda derin bir kafa karışıklığına yol açmadığını iddia etmek atı arabanın arkasına koşmaktan başka bir değeri olmayacaktır.
Stalin’i ve proletarya diktatörlüğü tarihsel deneyimini başarılı bir şekilde sahiplenmenin yolu, Stalin’i ve sosyalist inşa sürecini idealize etmekten, eleştirisiz savunmaktan geçmez. Bu bağlamda, nesnel, bilimsel, denetlenebilir verilere dayanarak sosyalist inşa süreci ve bağlı olarak Stalin eleştirel incelenmeli, bir gelecek perspektifiyle gerekli dersler çıkarılmalıdır.
Bu bir şeydir, “yenilenme”, “teorik tutuculuğa karşı mücadele”, “dogmatizmi aşma”, “yaratıcı Marksizm”, “Marksizmin krizi”, “yenilgiden öğrenme” gibi teori ve tezler kamuflajıyla ya da Stalin’i savunma adı altında gerçekte Stalin’e reddiye yazmak, Stalin’e, proletarya diktatörlükleri dönemine reddiye yazmak bambaşka bir şeydir. İkincisi tasfiyeciliktir.
Örneğin, tasfiyeci Stalin savunucularından biri Doğu Perinçek’tir. Bu tescilli Kemalist, “Stalin Rusya’sı başka bir mekân ve zaman. Üstelik Türkiye’de tekrar etmesi mümkün olamayan bir deneyim.”(Stalinden Gorbaçov’a, s. 13); “Stalin’in pratiğini bugün tekrar etmeye kalkışmak ise bambaşka bir tavırdır.” (age. s. 241) vurgulamasıyla bir yandan emperyalizme, faşizme, burjuvaziye güven vermeye çalışırken, öte yandan da sözde Stalin savunusunu yaptığı kitabında, Stalin’in Rusya koşullarıyla sınırlı ve o da, o tarihsel koşullarda, kaçınılmaz olan uygulamanın önderi olduğunu savunuyor.
Devrim ve sosyalizmin ve Stalin’in amansız düşmanı olan ve Türk burjuva devletinin bu güvenilir ve sadık evladı, sahte ve ikiyüzlü bir Stalin savunuculuğuyla hem Stalin’i tarihe gömüyor, hem Stalin önderliği dönemini mahkûm ediyor, hem de Stalin’in bugün savunulamayacağını ileri sürüyor.
Perinçek’in Stalin savunuculuğu, gerçekte, anti-Stalinist tasfiyeciliğinin, Marksizm-Leninizm’i ret ve mahkûm etmenin iğrenç bir kamuflajı ve aracıdır. O sözde Stalin’i savunurken, bir yandan Buharinciliği yüceltiyor, öte yandan da Troçki önünde diz çöküyor: “Troçki’nin esasta yanlışı temsil etmesine rağmen, işçi sınıfı içinde sayılması gereken bir sosyalist düşünce”de (age. s. 231, iPa.) olduğunu ilan ediyor. “Türkiye’de hem teoride hem pratikte Stalin’in esaslı ve tutarlı bir eleştirisinin daha 1980 öncesinde Aydınlıkçılar yaptılar. Aydınlıkçılık ideolojik planda Stalin’in aşılmasıdır.” (age., s. 232) böbürlenmesiyle kendinden geçerken kendi gerçeğini de ele vermiş oluyor.
Bu konuda verilebilecek ikinci örnek, “Stalin’i Anlamak” isimli kitabında yaptığı değerlendirmelerle Cemil Hekimoğlu’dur. Kitabının “Önsöz”ünde şunları yazıyor Hekimoğlu:
“Peşinen söylemek istiyorum: Sosyalist mücadelenin bugünkü sorunlarının çözümünde Stalin’in çok önemli bir yerinin olduğunu düşünmüyorum.”
Kruşçevleri, Brejnevleri vb. kötü komünistler olarak gören, SSCB’deki karşı devrimi Gorbaçov ve sonrasıyla sınırlı gören Hekimoğlu’nun sözde Stalin’in hakkını Stalin’e teslim etmek için yazdığı kitabında, gerçekte Stalin’i SSCB’nin bir dönemine hapsediyor, hapsettiği yerde de etrafına bir de Hekimoğluvari oportünist duvarlar örüyor.
Stalin’in teorik ve pratik hazinesi yalnız bir dönemin değil, günümüzün de pek çok teorik ve politik sorununun çözümünde incelenecek, öğrenilecek değerli bir kaynaktır. Yalnız bugünün değil, sosyalist inşa sürecine girecek her ülke proletaryasının Stalin’den öğrenmeye devam edeceğini vurgulayalım.
Farklı değerlendirmelerine karşın, Stalin’i 30-40’ların SSCB’sine gömme kararlılığı konusunda Aydınlıkçılarla Gelenekçilerin yaman bir irade savaşı vermeleri, oldukça ilginç ve dikkat çekicidir…

* Küçük burjuva tasfiyeci bürokratik oportünist sapmanın uzun yıllara dayanan “ideolojisizleştirme” yönelimi, bir dönemden beri, yöntem ve biçim değiştirerek kendi ideolojik ve örgütsel misyonunu oynamaya devam ettiğini vurgulamak isteriz. Bu “yeni”, “yaratıcı Marksist” tasfiyeci yöntem, Marksizm-Leninizm’le, Marksist Leninist Komünist Hareket’in program ve tüzüğüyle bağdaşmayan burjuva liberal, tasfiyeci Troçkist, Leninizm’i de açıktan ret ve inkâr eden sözde “yaratıcı Marksist”  düşüncelerin, özgürce propagandasına imkân verilmesine dayanmaktadır. Uzun yıllardır biçimselleştirilmiş, büyük bir oranda tasfiye edilmiş, demokratik dayanışma mekanizmasının bile doğru dürüst işlemediği, işletilmediği iç demokrasi, şimdi de demokrasicilik gösterisinin eşliğinde, Marksizm-Leninizm’e ve Komünist Hareket’in varlık hakkına yönelen ideolojik-siyasi saldırının önünün ardına kadar açılmasıyla birleştirilmektedir. Yani aynı tasfiyeci bürokratik oportünizm “ideolojisizleştirme” misyonunu yeni biçimlerde, eski ve yeni biçimleri çeşitli biçimlerde birleştirerek, duruma göre davranarak oynamaya devam ediyor. Sorunu ve sorunları eleştirel inceleme ciddiyetine sahip her okura, özelde 2016 Mart-Nisan-Mayıs aylarında yayınlanmış yazılarımızı incelemesini tavsiye ederiz.
I. BÖLÜMÜN SONU

NOT: Yazı dizimiz II. Bölüm’le devam edecek.