Translate

bürokratik çürüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bürokratik çürüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2016 Çarşamba

I. BÖLÜM



8)Mujikle Beslenen Yeni İşçi Sınıfı ve Bürokratik Dejenarasyon Süreci
Olgular, kendi varlık koşulları, sürekli hareketi, değişmesi ve gelişmesi içerisinde ele alınmalıdır. Parça bütün ilişkisi, bütün parça ilişkisi karşılıklı etkileşimi içerisinde incelenmelidir. Modern revizyonist karşı devrim olgusunu incelerken, 1956’da politik iktidarı ele geçiren kızıl maskeli ihanetin öncüllerini aydınlatırken, yeni türden bürokratik dejenerasyonun köklerine inerken, o arada, Rusya/SSCB proletaryasının yaşadığı yapısal değişimi ve bu yapısal değişimin sürece etkisi üzerinde de durmak kaçınılmaz bir görevdir.
Bir Çin atasözünün belirttiği gibi; “Tek yanlılık insanı karanlıkta bırakır, çift yönlülük ise aydınlatır.” Tablonun iki yüzünü birden görmeliyiz. Kuşkusuz ki, mekanik materyalizme, pozitivizme ve sübjektif idealizme düşmeden, diyalektik materyalist bir yöntem ve bakış açısıyla sorunu incelemeliyiz.
Tablonun bir yüzünde şunları görüyoruz: 1905 ve 1917 Şubat burjuva demokratik devrimleri ve Ekim 1917 Sosyalist Devrim’i deneyimlerinden geçmiş bir proletaryadır çeşitli milliyetlerden Rusya proletaryası. Tarihte ilk kez sosyalizmi, yepyeni bir yaşamı kurmuş bir işçi sınıfıdır. Kapitalizm döneminin proletaryası olmaktan çıkmış, egemen sınıf olarak örgütlenmiş, iktidarlaşmış bir sınıftır. Sosyalist sanayileşmeyle proletarya diktatörlüğünün sınıfsal temeli genişlemiş ve güçlenmiştir. Yani engin bir deneyime sahip, niteliksel bakımdan güçlü,  uluslararası proleter devrimin öncü gücü olan bir sınıftır Rusya/SSCB işçi sınıfı. Başında Lenin’in, Stalin’in bulunduğu ve tarihin tanık olduğu en kudretli parti, SBKP (B), Sovyet işçi sınıfına önderlik ediyor.
Bu tablo, gerçekten de muhteşemdir.
Ama evrensel hareketin, değişme ve gelişmenin kaynağı çelişkidir. Çelişki yasası (zıtların birliği ve mücadelesi), doğada, toplumda, düşüncedeki hareketin temel yasasıdır. Doğal olarak çelişki yasası, sosyalizmde de sınıf mücadelesine ve sosyalist inşa süreçlerine damgasını basmakta ve süreci belirlemektedir.
Evet,  bir yanda yerküremizin en nitelikli sınıfıydı SSCB işçi sınıfı. Öte yandan da Stalin önderliğinde sosyalizmi kuran işçi sınıfı derin yapısal değişimler geçiriyordu. Bir yandan yeni niteliklerle kuşanırken öte yanda da ciddi niteliksel kayıplara uğruyordu.
Şimdi de tablonun öteki yüzünü çizmeye çalışalım.
Üç devrim sürecinde, iç savaş ve emperyalist müdahale döneminde, proletaryanın en militan ve nitelikli kesiminin en önemli bölüğü bedel olarak kaybedilmiştir. 2. Dünya Savaşı yıllarında proletaryanın (ve öteki emekçi kesimlerin) en nitelikli bölümü büyük bir oranda yitirilmiştir.
Söz konusu kayıplar sınıf savaşımının, sosyalist inşa sürecinin, dünya devriminin bedeli olarak verildi. Yani bu bedeller kaçınılmazdı. Hele tek ve geri bir ülkede emperyalist kuşatma ve müdahale koşullarında bu haydi haydi kaçınılmazdı. Militan SSCB proletaryası ve halkları, komünistler bu bedeli üstlendikleri tarihi/politik misyonun bir gereği olarak ödemekten de asla kaçınmadılar. Bedel, dünya proletarya devrimi adına ödendi. Dünya proletaryası ve ezilen halklar bunu, ne dün ne de bugün unuttular. Yarın da unutmayacaklardır.
Bu büyük ve niteliksel kayıpların gerek bürokratikleşme süreci üzerinde, gerekse de daha sonraki bürokratik burjuva karşı-devrim süreci üzerinde derin etkiler yaratmadığını sanmak, düşünmek olsa olsa, en hafif deyimiyle safdillik olur.
Ayrıca şu olgunun da altı çizilmelidir: Hızlı sosyalist sanayileşmenin gereksindiği iş gücü açığı doğal ve kaçınılmaz olarak köylülükten karşılandı. 1950’lere varıldığında muazzam bir güç ve kudrete ulaşan sosyalist sanayi ile birlikte proletarya diktatörlüğünün sosyal, sınıfsal tabanı olabildiğine genişlemiş ve güçlenmişti.
Teoride Doğrultu dergisinin verdiği bilgilerden de görülebileceği gibi, 1928’de 3.124 milyon olan işçi sayısı 1955’te 14.281 milyona ulaşmıştır. Bu verilerden görülebileceği gibi, kuşaktan kuşağa geçen, geçmişten gelen, sınıfı sınıf yapan işçi zihniyeti kazanmış olan sınıf, sosyalist inşa sürecinde, yerini ezici bir oranda yeni bir işçi sınıfına bırakmıştır. Yani, üç devrimin, iç savaşın, emperyalist işgale karşı mücadelenin deneyinden geçerek silahlanmış işçi sınıfı, ezici bir oranda, yerini yeni dönemin, sosyalizm döneminin eseri olan bir işçi sınıfına bırakmıştır.
Bu, bir yandan yeni dönemin, sosyalist inşanın gücünün, canlılığının, dinamizminin, üretkenliğinin, yenilenme kudretinin çok çarpıcı bir ifadesidir. Ancak öte yandan aynı olgu, safları mujikle (köylülükle) şişen, yapısal değişim geçiren bir sınıf gerçeğine de işaret eder. Ve vurgulanmalıdır ki, işçi olan mujik, sırf işçi oldu diye mujiklikten, onun değerlerinden, zihniyetinden, alışkanlıklarından hemen ve doğrudan kopmuş olamazdı. Dolayısıyla mujik işçileşerek sınıfın bir parçası olurken kaçınılmaz olarak kendi sınıfsal/tarihsel zihniyet ve alışkanlıklarını da sınıfa taşımıştır.
Bu şu demektir: İşçileşen mujik; köyünü terk ederek kente, fabrikaya, sanayi havzalarına, SSCB’nin dört bir yana yayılan sanayi merkezlerine gelen yeni işçi mujik, özellikle de 20’li, 30’lu yıllarda, kendi değerlerini de sınıfa taşıdı. Bu değerler, eskinin değerleriydi. Bu değerler sınıfın saflarında devrimcilik üretmekten çok özel mülkiyetçi, bireyci değerler üreten bir zihniyet, tarih, alışkanlık taşınması biçiminde gerçekleşen bir gelişmeydi. Lenin’in dediği gibi, “Yineliyorum, … çünkü küçük çiftçinin değişmesi onun tüm psikolojisinin ve alışkanlıklarının dönüştürülmesi, kuşaklar gerektiren bir iştir” (S. E. Cilt 9, s. 136, iba.)
Rus işçi sınıfı ile ilgili Benediktov’un şu sözleri de açıklayıcıdır:
“Lenin’in Rus insanı hakkındaki sözlerini hatırlayınız: Batılı ülkelerin işçilerine kıyasla kötü işçidir dememiş miydi? Gizlemeye gerek yok: Gevşeklik, sorumsuzluk, Oblomovculuk hepimizin kanına işlemiş; işçiden bakana, birçoğumuzda emek kültürü düşük, eğer ilkel demezsek. Bütün bu ‘geçmişin lekeleri’ni silmek için daha çok zamana ve çabaya gereksinim var.” (Stalin ve Hruşçov Hakkında İvan Aleksandroviç Benediktov İle Söyleşi, s. 37, Yazılama Yay.)
Evet, bunlar köylü Rusya’nın hastalıklarıydı. Devrimden önce oluşmuş işçi sınıfının bile “kadim Rus hastalıkları” ile şekillenmiş olduğu ve bu sınıfın mücadeleler süresince verdiği kayıplarla ciddi bir şekilde zayıflamış olduğu koşullarda mujikle beslenerek katlanan, devleşen SB işçi sınıfının köylü özelliklerle/hastalıklarla derinden şekillendiği de bir gerçekti. Tabii ki bu özellikler, gerek bir dizi teşvik tedbirinin kullanılmasında olsun, gerekse de eskinin yeni içinde tutunarak yeni bir biçimde dirilmesinde, hem de şevkle dirilmesinde olsun nesnel bir tarihsel temeli ve güncel bir olguyu oluşturmaktaydı.
Elbette ki, Rusya köylülüğü, denebilir ki, bazı kesitler hariç, Rusya/SB proletaryasını izledi. Ne kazandıysa Rusya ve SSCB proletaryası önderliğinde kazandı. O da Rusya proletaryasının içinden geçtiği tarihsel aşamalardan yürüyerek, o deneyleri kendi sınıfsal zemininde yaşadı, edindi, şekillendi. Sorunun bu yanı unutularak elbette ki süreci, olguları inceleyemeyiz. Ama bu olgulara karşın yukarıdaki gerçekleri de unutamayız.
Peki, sınıfın yapısındaki söz konusu köklü değişim, bir yandan proletarya diktatörlüğünün sınıfsal ve siyasal temelini güçlendirirken, yeni koşullarda yeni tipten bir işçi sınıfı üretip geliştirirken, öte yandan da yeni tipten bürokratik yönetici tabakanın gelişmesinde, parça başına ücret, yüksek primler, maddi teşvikler, zafer sarhoşluğuna kapılma, önderler, yetkililer kültünün, parti ve devlet kültünün, yeni tipten bir bireyciliğin vs. gelişmesinde çok özel bir rolü olmadı mı?
Bizim soruya yanıtımız olumludur. Evet, söz konusu zaafların gelişip kökleşmesinde bu durum olumsuz bir rol oynadı.
Sosyalizmin başarısının açık kanıtlarından biri olan yeni dönemdeki bu dev yeni işçi sınıfı olgusu, proletarya ve emekçilerden yetişme yeni yönetici tabaka, sosyalist yaşamın her alanına damgasını basmaya başlamıştır. Ama bu, aynı zamanda iktisadi ve siyasi bakımdan ayrıcalıklı bir tabakalaşmanın gelişmesinde çok güçlü bir etken, bir iç dinamik, yeni bir dinamik olmuştur.
Bu tabloda, henüz mujiklikten kurtulamamış bir işçi sınıfı gerçeği vardır karşımızda. Bu zafiyetin/niteliksel zayıflığın aşılması uzun bir süreç, bu süreçte başta da ideolojik-kültürel devrim alanı olmak üzere derin bir devrimci dönüşüm sürecini gerektiriyordu. Lenin’in yukarıdaki vurgusu, SSCB deneyimi tarafından çarpıcı bir tarzda kanıtlanmıştır. Ki bu sorunu incelerken Lenin’in analiz ve vurgusu bir an için bile unutulmamalıdır. İşçi sınıfı mujiklikle hastalanmış bir işçi sınıfıydı. SSCB’de yeni tip küçük burjuva tabakanın doğup yükselmesinde, bürokratik yıpranmadan bürokratik çürümeye uzanan evrim sürecinde, bu olgunun çok temel nedenlerden biri olduğu açıktır. Bu tarihsel deneyimin gösterdiği gibi, SSCB’de komünizme geçiş süreci hafifsenmiştir. Mujiklikten kurtulma süreç ve görevi hafife alınmıştır. Sorun yeterli bir derinlik ve kapsamda ele alınamamıştır.
Açıktır ki SSCB’de sosyalist inşa dinamiği ve yürüyüşü önce bürokratik paslanmayla tavsamış, yeni tip küçük bürokratik bir tabakalaşmayla çürümeye başlamıştır. Bürokratik çürüme ve kastlaşma, giderek 1956 dönemeciyle, yeni tipten bürokratik bir burjuva karşı devrime dönüşerek sosyalizmin adım adım tasfiyesine götürmüştür.
Öte yandan Stalin’in pek çok kez dikkat çektiği gibi, partinin düşen ideolojik-siyasi seviyesi ile sınıf mücadelesinin istediği düzey arasında önemli çelişkiler olagelmiştir. Onun önderliğinde bu zafiyeti aşmak için az şey yapılmadı, ama ne yazık ki, eleştire geldiğimiz ve eleştirmeye devam edeceğimiz zaaflardan dolayı, 40’lı yıllarda bu açı farkı daha fazla büyüdü. Ancak eski kayıplar bir yana, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarındaki çok ağır kayıplar bir bütün olarak partide, devlette, işçi ve emekçiler ve gençlik arasında donanım ve niteliği ciddi bir şekilde düşürdü. Partiye de, yeni dönemde yetişen ama donanımı da düşük geniş çaplı yeni katılımlar oldu. 19. Parti Kongresi Raporu’ndan da bunu görmek mümkün.
Şimdi tablonun bu yanını şöyle tamamlamaya çalışalım: Sınıfın, kitlelerin, partinin en nitelikli kesiminde ağır kayıplar ve doğan boşluk. Henüz mujiklikten kurtulamamış bir işçi sınıfı. Kırlarda ikinci bir Ekim Devrimi’nden, sert bir sınıf mücadelesinden geçerek oluşan kolhozcu köylülük. Ama eski zihniyet, hala bin canlı. 30’lu yılların bir kesitinde tümüyle meşru olan ama her devrimde olduğu gibi aşırıya kaçan devrimci terör dönemi. Bu dönemde yaklaşan yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesinden ve dış gericiliğin derin sızmaları ve parti içi muhalefetle organik olarak birleşmesinin açığa çıkarılışı (Kirov suikastıyla başlayan süreç); güvenlik örgütlerinin sert bir biçimde öne çıkışı; yeni tipten bürokratik dejenerasyonun yükselişi, aygıtların öne çıkışı, parti içi mücadelenin bu koşullarda iç dinamizminin büyük oranda gerilemesi ya da bastırılması, partinin teorik atılımlarının adeta son bulması, bürokratik paslanmanın gelişmesiyle biçimselleşen (yeni tip yabancılaşmanın unsuru olarak) sovyetik işlerlik…
Bu tablo, incelediğimiz öteki olgularla birlikte ele alındığında görülmektedir ki, SSCB dev bir sosyalist sanayi ülkesi olmasına karşın hala mujikliğin, eskinin kalıntılarının, yeni içinde tutunmaya çalışan ve yeni biçimlerde kök salan, filiz süren eskinin güçlü etkisi altında. Bu tabloda mujikliğin derin etkisini taşıyan SSCB işçi sınıfı (ve kolhozcu köylülüğü) kendi bağrından çıkıp gelen yönetici tabakanın bürokratlaşarak dejenere olmasını önleyememiş, dahası artan oranda sürecin bir parçası olmuştur.
DEVAM EDECEK

2 Ekim 2016 Pazar

I. BÖLÜM



7)Görkemli Başarılar, Zafer Sarhoşluğu ve Partinin Körelen İç Gözü
Stalin’in önderliği döneminde kazanılan başarılar muazzamdır. Tarihte ilk defa bu denli görkemli ve göz kamaştıran zaferler peş peşe kazanılmıştır. Eski, eşsiz bir devrimci coşku, yüksek bir özgüven ve dizginsiz bir feda ruhu eşliğinde yıkılmış, yepyeni bir dünya kurulmuş, yepyeni bir tarih yapılmış ve yazılmıştır.
Pre-kapitalist ilişkiler, kapitalizm ve burjuvazi tasfiye edilmiştir. Devrilmiş gericiliğin başkaldırısı devrimci terörle ezilmiştir. Bir düzine emperyalist devletin SSCB’ye müdahale ve işgali yenilgiye uğratılmıştır. Geri bir tarım ve köylü ülkesi olan Rusya’da dev bir sosyalist sanayi kurulmuştur. SSCB dünyanın ikinci büyük sanayi ülkesi haline gelmiştir. Tarımın sosyalist dönüşümü yoluyla küçük meta ekonomisi, özel mülkiyetin bu son kalesi de yıkılmış; güçlü, birleşmiş sosyalist kooperatifsel-kolhozcu tarım yaratılmıştır. Her bir kesitte anti-Marksist-Leninist karaktere sahip olan parti içi muhalefet proleter demokrasi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü temelinde açık bir başarıyla yenilgiye uğratılarak tasfiye edilmiştir. Geri bir köylü ülkesi, yüksek kültürle donanmış bir ülke haline getirilmiştir. Hitler canavarı ve faşist kamp başında büyük Stalin’in durduğu SSCB tarafından ezilmiştir. Yıkıma uğrayan ülke bir kez daha SSCB proletaryası ve halkları tarafından parlak ve eşsiz bir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Güçlü bir sosyalist kamp doğmuş, böylece SSCB tecrit olmaktan kurtulmuştur. Tek ülkede sosyalizmin inşası yerini bir dizi ülkede sosyalizmin birlikte inşası sürecine bırakmıştır. Dünya devrimcidir, devrim dalgası yer kürenin dört bir yanını sarsmaktadır. Büyük Stalin’in, SBKP(B)’nin, SSCB’nin, sosyalizm ve komünizm idealinin prestiji doruklardadır. Proletarya ve halklar artık geleceğe daha büyük bir özgüven ve kazanma duygusuyla bakmaktadırlar, vb. Tam da burada Stalin’in şu sözlerini hatırlatmanın yeridir:
“Parti tarihi bundan başka bize başarılardan başı dönen, kendini büyük gören, çalışmalarındaki kusurları görmezden gelmeye başlayan ve hatalarını kabullenmekten ve onları zamanında içtenlikle ve dürüstçe düzeltmekten korkan bir partinin, işçi sınıfına önderlik rolünü oynayamayacağını öğretiyor.”
“Bir parti hatalarını gizlerse, sancılı meseleleri örtbas ederse her şey yolundaymış gibi davranarak eksikliklerin üstünü örterse, eleştiri ve özeleştiriye tahammül göstermezse, kendini beğenmişliğe ve gurura kapılırsa ve ilk başarılarıyla yetirirse, mahvolur.”  (Stalin, Eserler C.15, s. 409)
Tarihsel gerçekler ve deneyim, son derece alçak gönüllü bir kişiliğe ve sade bir yaşantıya sahip olan Stalin’in bu uyarılarının ne denli yaşamsal ve çarpıcı gerçekler olduğunu ortaya koydu. SBKP ve önderleri, tarihin ilk kez tanık olduğu devsel başarı ve zaferlerin bir sonucu olarak, ne yazık ki,  zafer sarhoşluğuna kapıldılar. Gurura ve kendini beğenmişliğe yenik düştüler. Hata, eksiklik ve zaaflarını derinliğine göremez hale geldiler. Onları mahveden de bu oldu.
Lenin, “ ‘bugüne kadar bütün devrimci partiler, gurura kapıldıkları güçlerinin nerede yattığını göremedikleri ve zaaflarını ortaya koymaktan korktukları için mahvoldular. Ama biz yıkılmayacağız, çünkü biz zaaflarımızı ortaya koymaktan korkmuyoruz ve onları altetmesini öğreneceğiz.” (age., s. 409-410, iLa.) der.
SBKP ve önderleri Lenin’in bu uyarısına bağlı kaldıkları tüm zamanlarda daima kazandılar. Ne zaman ki bu uyarının menzilinden çıkmaya başladılar, işte o zaman, kendi nesnelliklerinin bir parçası olarak, adım adım mahvolmaya doğru sürüklendiler, “bürokratik pasla örtülme”lerine izin verdiler…
Yukarıda sözü geçen zaferler tablosu, eskiden geri bir köylü ülkesi olmaktan da gelen idealist etkiyle de birleşerek Stalin, önderler, parti, devlet, yetkililer idealize edilmeye başlandı. Bir önderlik kültü, her şeyi bilen, sezen, yanılmaz yetkililer kültü, bir kişi kültü, parti ve devlet kültü (putlaştırma, tanrılaştırma) ortaya çıktı ve bir kanser gibi yerleşik toplumsal bir hastalığa dönüştü; önderleri, yöneticileri, kurumları, işçi ve emekçi kitleleri tutsak aldı.
Stalin ve Partisi, bir çağrıyla milyonları harekete geçirebiliyorlardı. Stalin ve SBKP eşsiz ve görkemli önderlik yeteneği ve dev başarıları sayesinde kadroların, işçi sınıfının, halkların nezdinde haklı olarak yüksek ve dizginsiz bir prestije sahiptiler. Bu güven sınırsız bir coşkuyla, feda ruhuyla, tarihe karşı sorumluluk bilinciyle, her türlü zorluğu kuşatılmışlık koşullarında yene yene, yıka yıka, çöze çöze ilerlemekle; yeni bir yaşam, sömürüsüz bir dünya kurmakla kazanılmıştı.
Ama ne yazık ki, Bolşevikler de yakalarını zafer sarhoşluğu ve kibir hastalığından kurtaramadılar. Yanılmaz önderler ve parti kültü, dev başarıların ihtişamı altında partinin iç gözünü süreç içerisinde köreltmişti.  Evet, ulaşılan düzey dönemin doruğuydu, zaferlerin zirvesiydi. Zirve ve ışıltı baş döndürüyordu.“Göz kamaştırıcı nesnelerin parıltısı arttıkça insanın iç gözü de o derece körleşir.” (Gılgamış Destanı’ndan). Tablo budur. Gılgamış Destanı’ndaki vurgu birkaç bin yıl sonra bir kez daha kendi gerçekliği içinde parlak bir biçimde doğrulanıyor, yeni bir karanlık ve acı dönemi şekillendiriyordu.
Tablo budur.
19. Parti Kongresi bürokratik dejenerasyona ve tehlikeye ciddi bir biçimde dikkat çeker ve “bilge önderlik tehlike etkinleşmeden görendir” övgüsünü yaparken, gerçekte “Atı alan Üsküdar’ı” çoktan geçmişti bile. İnsanlar, partiler, önderler, kitleler bir kere gerçeklerden kopmasın, sonun ne olacağı hiç belli olmaz ve olmuyor da. Burada, SBKP (B)’nin 19. Parti Kongresi’nin 1952’de toplandığını, Stalin’i 1953 yılında kaybettiğimizi, Kruşçev revizyonizminin ise 1956’da iktidara geldiğini hatırlatmak gereksiz olmasa gerek!
Diyalektik gerçek şudur: Doruk, düşüşün de başlangıcıdır. Düşüş, doruğa doğru tırmanma sürecinin bağrında kökleşerek gelişmeye başlamıştır SSCB’de…
1953-56 arası geçiş sürecinin ardından 56’da politik iktidar tekelini gasp ederek zaferini ilan eden (tarihin tanık olduğu en sinsi) modern revizyonist karşı-devrim, SSCB’yi, Sosyalist Kamp’ı bir başka yola, kapitalist restorasyon yoluna sokmayı başarmıştır.
19. Parti Kongresi’nde bürokratik dejenerasyona dikkat çekilirken, gerçekte partinin iç gözü çoktan körelmeye başlamış, “gülücük arkasında hançer” saklayanlar, görkemli başarıların göz kamaştırıcı ışıltısının arkasına saklanmış Stalin’in ölümünü ya da öldürülmesini beklemekteydiler.
Oluşan yanılmaz kişi, yetkililer, önderler, önder kültü, devlet ve parti kültü, bir dizi başka etkenle birleşerek bir yandan SBKP (B)’nin, proletarya diktatörlüğünün kitlelerle canlı bağlarını kemirip paslandırırken, kadroların, kurumların, kitlelerin bağımsız devrimci inisiyatifini köreltirken, bürokratik merkeziyetçiliği, bürokratik çürümeyi derinleştirirken, öte yandan küçük burjuva bürokratik tabakanın oluşup gelişmesinde, güçlenmesinde aktif bir etken olurken, diğer yandan da bu kült, küçük burjuva bürokratik kesimlerin elinde, bilinçli sistematik yönelimle güçlenen bürokratik tabakanın çıkarlarını güvence altına almanın, ardına gizlenmenin, yeni döneme hazırlanmanın güçlü bir silahı rolünü oynamıştır.
Kişi, önderler, parti, devlet, yanılmaz yetkililer kültü bürokratik dejenerasyonun eseridir ya da karşılıklı birbirini besleyen bu olgunun ürünü olmuştur. Bu olgu, dış tehlikeye karşı yüksek uyanıklığın, iç tehlikeye karşı uyanıklıkla birleştirilememesine, diğer faktörlerle birlikte, aşırı özgüvenin etkisiyle, yeni tip iç tehlikenin de görülememesine yol açmıştır.
Stalin bağlamında kişi putlaştırılmasıyla ilgili AEP Tarihi’nde, şu değerlendirmeler yapılır:
“J.V. Stalin kişinin putlaştırılmasına karşı çıkmış ve onu sık sık eleştirmişti; kitlelerin rolünü doğru bir biçimde değerlendirmiş ve partinin ve Sovyet devletinin kolektif önderliği ilkesini daima yüksekte tutmuştu. Ancak hayatının son yıllarında parti önderliğindeki gizli düşmanlarının ibret verici ve uğursuz kışkırtmaları altında Sovyet propagandasının kendisine yağdırdığı aşırı ve tamamen gereksiz övgüleri dizginlemek için yeterince tedbir almamıştı.” (AEP Tarihi Cilt 2, s. 163, Yurt Yay.)
Örneğin Molotov, Stalin için, “Başlangıçta putlaştırma ile biraz mücadele etti ama daha sonra, bu biraz hoşuna gitti.”  (Molotov Anlatıyor, s. 280, Yordam Yay., 2. Baskı) saptamasını yapıyor.
Ne olursa olsun, Stalin’in söz konusu kültün oluşmasındaki rolünü görmek ve kabul etmek zorundayız. Lenin’in dediği gibi: “Siyasi bir önder sadece kendi yönetim biçiminden değil aynı zamanda kendisine bağlı kimselerin eyleminden de sorumludur. Zaman zaman onların ne yaptığından habersiz olabilir, çoğu zaman bazı şeyleri yapmamış olmalarını isteyebilir, ama gene de sorumlu olan odur.” (Sendikalar, Bugünkü Durum ve Troçki’nin Hataları, s. 265)
Savaş sanatı üzerinde çalışan ve çalışmasının özetini Stalin’e gönderen ve sorduğu sorulara yanıt bekleyen Prof. Albay dr. Rasin’i 23 Şubat 1946 tarihinde yanıtlayan Stalin, albayın kendisi ile ilgili yazdığı övücü satırlar hakkında şöyle der: “Stalin üzerine methiyeler de kulak tırmalıyor- bunları okumak insanı utandırıyor.” (Eserler Cilt 16, s. 69)
Örneğin II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde “Stalin’e Sovyetler Birliği Kahramanı unvanı” verilmek istenir. “Stalin Sovyetler Birliği Kahramanı ölçütlerine uymadığını söyler. Bu unvan kişisel cesaret örneklerine verilmektedir.”, “Ben böyle bir cesaret göstermedim”, der ve yıldızı kabul etmez. Yine de portrelerine eklerler.” Örneğin, “Bir dönem Moskova’nın adını Stalin yapmak için sürekli öneriler vardı. Çok üstelenmişti!” “Bu Stalin’i kızdıran bir şeydi.” (Molotov Anlatıyor, s. 274)
 “Stalin’in insanlarla ilişkiler nasıldı?” sorusuna Molotov “Gayet basitti. Çok iyi bir adam, gayet geçimli. İyi bir yoldaştı. Çok iyi tanırdım ben onu.”, diyerek yanıtlar. Zaten Stalin’in yaşamını inceleyen bir dizi eserden, anılardan vb. Stalin’in gayet basit, sade, şatafat ve gösterişten, lüksten uzak bir yaşantısının olduğunu görüyoruz.
Evet, Stalin’in birey olarak yapay bir tarzda yüceltilmesine gerçekten de gereksinimi yoktu; dahası Stalin, Alman bir gazeteciyle yaptığı bir röportajda, kendisini putlaştırma propagandasının arkasında, düşman unsurlar olduğunu açıkça söyler. Ama bu açıklamalara karşın yine de ülkede oluşan kişi, lider, parti ve devlet kültünde, Stalin’i sorumlu tutmak zorundayız, hem de birinci derecede! Çünkü Stalin sosyalizmin, SBKP’nin, uluslararası proletaryanın önderi konumundaydı; evet, söz konusu propaganda ve kültü Stalin teşvik etmemiştir, dahası eleştirmiştir de; ama tarihi deneyin gösterdiği şey odur ki, Stalin bu kültün gelişmesine yeterince müdahale edememiş, etmemiştir. Örneğin Stalin daha hayattayken binlerce ama binlerce “Stalin nişan ve ödülleri” verilmiştir; oysa komünist liderler ve yöneticiler yaşarken onlar adına bu tip ödüllerin verilmesi (heykellerinin yapılması vb.) doğru değildir bizce.
SBKP (B)’nin 18. Kongresi’ne Jdanov tarafından sunulan “Rapor”da geçen ve kongre tarafından da onaylanmış olan şu sözler, oldukça dikkat çekicidir:
“Bolşevik parti içi demokrasinin özü nedir? Stalin Yoldaş’ın tekrar tekrar söylediği gibi, Bolşevik parti içi demokrasisinin özü, bağımsız inisiyatif ve parti önderlerinin çalışmalarına parti üyelerinin aktif katılımıdır.” (age., s. 54)
Bu yaklaşım yanlıştır ve baştan aşağı da yanlıştır. Kişi ve önderler kültünün teorize edilmesinin ifadesidir. Lenin açıklıkla vurgulamıştır: Proleter demokrasinin özü, eleştiri ve tartışma özgürlüğüdür. (Alıntıdaki “bağımsız inisiyatif” formülünü geçiyoruz. Demokratik merkeziyetçiliğe dayanan özerklik ve bağımsız inisiyatif, evet, proleter demokrasinin vazgeçilmez bileşenlerinden birisidir.) Bunun yerine, Bolşevik parti içi demokrasisinin özü, “parti önderlerinin çalışmalarına parti üyelerinin aktif katılımıdır” tezi geçirilirse, bu durumda, Bolşevik demokrasi anlayış ve uygulaması, yerini, giderek revizyonizme, bürokratizme, kişi ve önderler kültüne bırakmış olur. Yapılmış olan tanımın özü de budur zaten. Ama ne yazık ki söz konusu kült, yanılmaz önderler-parti-devlet, yanılmaz yetkililer kültü olarak, SSCB’yi teslim almıştır.
Vurgulamak gerekiyor: Marksizm-Leninizm partiye değil, parti Marksizm-Leninizm’e tabidir. Parti önderlere değil, önderler Marksizm-Leninizm’e ve partiye tabidir. Tüm parti üyeleri ve tüm parti önderleri ve yöneticileri parti kongresine tabidir. İki kongre arası dönemde de tüm parti MK’ya tabidir. Sosyalist demokrasi partide, parti üyelerinin, parti örgütlerinin, parti yöneticilerinin, parti önderlerinin Marksizm-Leninizm’e, parti çizgisine, parti kongresine, parti tüzüğüne, tüm bunlara şartsız olarak tabi olması; parti önderlerinin değil, tekrar vurguluyoruz, parti önderlerinin değil, ama parti MK vb. gibi merkezi kurumların önderlik çalışmasına bağımsız inisiyatifle, eleştiri ve tartışma özgürlüğü temelinde aktif katılımını ifade edebilir, daha doğru ifade ile parti içi demokrasisinin bir biçimi de budur. Seçim ilkesi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü, parti içi proleter demokrasinin unsurlarıdır. Hele de iktidarda olan bir partiysen, iç savaş, emperyalist müdahale gibi özel koşullar dışında, demokrasi ilkesini en tam tutarlılıkla uygulamak zorundasın. Açık ve net bir şekilde vurguluyoruz: Parti içi demokrasinin, parti üyelerinin önderlerin çalışmalarına aktif katılımı olduğu düşüncesini, Bolşevizm’e aykırı görüyoruz. Bu, küçük burjuva bürokratizmi hastalığıdır. Marksizm-Leninizm’e, partinin programına, tüzüğüne, partili mücadele yöntemlerine ilkeli bir bağlılıkla, bağımsız inisiyatif, eleştiri ve tartışma özgürlüğü bir birini bütünler. Parti çalışmasına, partinin kongre ve MK gibi organlarının çalışmasına bireysel ve kolektif katılım, aritmetik değil, organik bir birlik olan partinin, partililiğin bir gereğidir. Jdanov’un Stalin’e atfen vurguladığı anlayış, kişi ve önder kültünün, etkin birey, etkin sekreter, etkin önder, etkin yönetici kültünün ifadesidir. Bu, kolektif aklın yerine, kolektivizmin ve iç demokrasinin yerine, kolektif ruhla yetişmiş kolektif etkin bireyin yerine, kolektif önderlik yerine biçimsel bir kolektivizmin ardına saklanmış etkin bireyin, etkin bireylerin aklının, yanılmaz stratejik önderin liderliğinin, bireyselliğin, bireyciliğin, bireysel önderliğin, elitin, elitleşmiş kategorilerin, ekipçilerin, koltuk sevdalıların geçirilmesidir. Bu, demokratik merkeziyetçiliğin yerine, bürokratik merkeziyetçiliğin geçirilmesidir. Ki, SBKP (B) deneyiminden görülebileceği gibi, bu anlayışlar, zaaflar vb. aniden ortaya çıkmamıştır. Adım adım gelişerek zamanla egemenlik kurmuştur. Bu, biz komünistleri de uyarmalıdır.
Bireysel çalışma değil, kolektif çalışma. Biçimsel bir örtüye dönüşen bir sözde kolektivizm değil, işlevsel bir kolektivizm. Etkin birey değil, kolektif etkin birey. Sözde kolektif etkin birey değil, gerçekten kolektivizm ruhuna sahip bağımsız karakter sahibi kolektif etkin birey. Bireysel önderlik değil, etkin kolektif önderlik. Sözde kolektif önderlik değil, işlevsel bir kolektif önderlik. Bürokratik merkeziyetçilik değil, demokratik merkeziyetçilik. Lafta demokratik merkeziyetçilik değil, işlevsel demokratik merkeziyetçilik. Parti çizgisine ve tüzüğüne şartsız uyan, kendini yasaların, kadroların, kongrelerin, tüzüğün üstünde görmeyen, çifte standardı bir erdem olarak görmeyen, yetki gücünü keyfi bir biçimde kullanmayan, kendisini değil, kendilerini değil, partiyi ve kadroları önemseyen, eleştiri ve denetime gelen, ikna gücüne dayanarak yetki gücü kullanan, bağımsız inisiyatif ve eleştiri gücünü boğmayan, narsizme düşmeyen vb. bir önderlik ve çalışma tarzı. İhtiyaç budur. 
Burada en temel şey, bu kültün gelişmesinin/geliştirilmesinin sosyalist inşa sürecine, komünist bilincin geliştirilmesine verdiği ağır zararların görülmesidir. Gelişen yeni tip küçük burjuva bürokratik tabakanın bu alanda da oynadığı uğursuz rolün kavranmasıdır. Bu kültün/idealizasyonun/tapınmanın onların elinde nasılda bir örtüleme işlevi oynadığının görülüp bilince çıkarılmasıdır. Ne yazık ki SSCB’de bu olgu, kâğıt üzerinde yazılanlara ya da parti propagandasında ilan edilen doğru sözlere göre değil de, toplumsal, siyasal pratiğe göre değerlendirdiğimizde, esasen bilince çıkarılamamıştır.
Bu bağlamda, komünist yaşamda, parti yaşantısında, sosyalist inşada vb. daima kişi kültüne, önderlik kültüne, yanılmaz önderler ve yetkililer kültüne, etkin birey kültüne, yanılmaz parti kültüne karşı uyanık olmak, eleştirici davranmak; Leninist eleştiri özeleştiri ekseninde bireyi, kadroları idealize etmeden tamamen kolektivizm ruhuna sadık kolektif etkin bireyi, kolektif önderliği, kolektif aklı, kolektif çalışmayı demokratik merkeziyetçilik temelinde geliştirmek, parti içi demokrasiyi, partili mücadele yöntemlerini, Bolşevik eleştiri-özeleştiri silahını yetkinleştirmek; kitlelerin sesine sürekli eleştirel destek vermek; başarı ve atılımlardan baş dönmesine tutulmamak, kibire kapılmamak, iç gözün körelmesine izin vermemek, tarih ve deneyin yaşamsal önemde olan bir dersi ve güçlü uyaranıdır biz komünistler için. (Ki, bu konuda da kendimize eleştirel yaklaşmak gerektiği, bu doğrultuda süreç içerisinde önemli, giderek yapısallaşan/mış zaafların geliştiği açık ve kesindir.)
Bu konuda Marksizm-Leninizm’i daha derinden incelemek, özümsemek; SBKP(B)’nin ve sosyalist inşa sürecinin zengin derslerini eleştirel kuşanmak ve derinleşmek; bunu öz deneyimimizle birleştirerek daha somut ve bütünlüklü tarzda ele almak Marksist-Leninist Komünistlerin ivedi görevidir. Çünkü aydın, yarı-aydın bireyciliğinin ve geri bilincin koşulladığı kişi ve önder kültünden, bürokratik deformasyondan, bu tip küçük burjuva eğilimlerden azade olmadığımızı özellikle vurgulamak isteriz. Kuşkusuz ki, sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin eleştirel incelenmesi sorunu daha geniş bir temel ve çerçevede ele alınmalı ve özümsenmelidir. Yani, sorun salt kişi, önderler, yöneticiler kültüyle sınırlı değildir. Tersine, bu sorun da dahil, sosyalizmin sorunları, kapsamlı eleştiri-özeleştiri ve yeni bir donanım kazanma harekatının bir parçası olarak ele alınmalıdır