Translate

devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2021 Perşembe

TROÇKİZM BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN... III. BÖLÜM

 

TROÇKİZM BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN... III. BÖLÜM

''Devletin, kendi karşıtıyla (kendisine karşıt olan sınıfla) uzlaşması olanaksız belirli bir sınıfın egemenlik organı olması, küçük-burjuva demokrasisinin hiçbir zaman anlayamadığı bir şeydir. Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin devlet karşısında takındıkları tutum, onların hiç de sosyalist değil (bunu biz Bolşevikler, hep tanıtladık), sözde-sosyalist laf ebeliği meraklısı küçük-burjuva demokratları olduklarını gösteren en açık kanıtlardan birisidir.'' (Lenin)

''Proletaryanın, sömürücülerin direncini bastırmak için olduğu kadar, nüfusun büyük yığınını —köylülük, küçük-burjuvazi, yarı-proleterler— sosyalist ekonominin "kurulması" işinde yönetmek için de devlet iktidarına, merkezi bir güç örgütüne, bir zor örgütüne gereksinimi vardır.'' (Lenin)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Gül bahçesinde yaşamıyoruz. Devrimden, proletarya diktatörlüğünden, burjuvaziyi yok eden ve dünya çapında yok edecek bir devrimden bahsediyoruz. Tarih boyunca proletarya ve halkların kanını dökmekte bir an olsun bile duraksamayan, tarih boyunca yüz milyonları yok etmiş ve eden ve etmeye devam edecek olan burjuvazi ve gericiliğe karşı mücadelede en büyük ve zorlu bedeller ödenmeden kapitalizm yıkılıp sosyalizm kurulamaz.

Tarih, sınıflı toplumdan bu yana sınıflar mücadelesi tarihidir. Ve sınıf mücadelesi, çağımızda, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, en keskin, en derin, en kapsamlı düzeyine varmıştır. Rus kesintisiz devriminin zaferi, proletarya diktatörlüğü altında sosyalist inşanın deneyimi, Hitler faşizminin saldırısı, ''Soğuk savaş'' stratejisi vb. bu gerçeği yeterince kanıtlamıştır.

Hangi devrim kansız, bedelsiz zafere erişmiş ki! Şiddete dayanan devrim her devrimin temel ve genel yasasıdır. İktidarı ele geçiren her sınıf kendi egemenliğini aynı zamanda zora dayanarak elde tutar. Hele de kendi egemenliğine bir başkaldırısı varsa! Başkaldırı varsa, bu başkaldırının ezilmesi asla ''milyonların kanının dökülmesi'' anlamına gelmez.

Hatalardan, eksikliklerden, ağır zaaflardan azade çiçek bahçesinden geçerek, gönlünce gezinerek sosyalist inşanın gerçekleştirilmesinin olanaklı olmadığı kesindir. Her devrim ve diktatörlük kendi meşruiyetini ve yasallığını devrilmiş gericiliğe dayatacaktır. Bu SSCB için de geçerlidir. Proletarya diktatörlüğünün önderliğinde ilk sosyalist inşa sürecini yaşayan SSCB'de, Lenin ve Stalin'in önderlik ettiği SSCB'de dışardan emperyalizmin baskı, kuşatma, yıkma mücadelesi, içerde burjuvazi ve devrilmiş gericiliğin baş kaldırıları, sızma, sabotaj, imha, komplo, sosyalizmi yıkma mücadelesi olmasaydı, elbette ki ''milyonların kanı'' dökülmeyecekti. Komünistler, proletarya kan dökmeye meraklı değildir. Aşırılıklar mı var, başarılıksızlar mı var, çok güzel, sosyalizme reddiye yazmak ve bilmem kimin kanlı diktatörlüğü üzerine gericiliğin propagandasını yapmak yerine, tarihin deneyimlerini tartışalım, dersler çıkararak yürüyelim ama kuşkusuz ki bu bağlamda sorun bu değil, sorunun özü, burjuva saflara geçiştir... Proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan küçük burjuvazi, devrimin bayram günlerinde en hızlı devrimci, yenilgi ve gericilik yıllarında ise en büyük pişmanlığı sergiler. Tarihsel deneyimlerle bu olgu sabittir ve bu gerçek Mahir Sayın'ın geçirdiği evrim tarafından da kanıtlanmıştır.

Neymiş, Lenin'den başlayarak özellikle de Stalin döneminde propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve eylem özgürlüğü yokmuş veya yok edilmişmiş.

Lenin ve Stalin, proletarya diktatörlüğünün meşruiyetine ve yasallığına karşı illegal, yasadışı gerici mücadeleye girilmedikçe hiçbir partiyi yasaklamamıştır. Menşevik ve Sosyalist Devrimci Parti, anarşist hareket, Ekim Devrimi'ne, proletaryanın egemenliğine karşı, devrilmiş gericilikle ve emperyalizmle birleşerek silahlı mücadeleye girdikleri için kendi kendilerini tasfiye etmişlerdir. Bu onların gerçeğiydi. 1918'de ''Sol Sosyalist Devrimci Parti'' iktidar ortağıydı. Devlet ve hükümette önemli görevler üstlenmeye devam etmişti. Sonra proletarya diktatörlüğünü yıkmak için başarısız bir darbe gerçekleştirdi (Bolşevik önderlere suikastler düzenleyen, Lenin'i ağır yaralayarak erken ölümüne yolaçan parti). Ne yapacaktı Bolşevikler, gül mü atacaktı? Öteki yanaklarını mı çevirecekti? İktidarı mı verecekti? Canınız sağ olsun, demokrasi var, haydi özgürce yapmak istediklerinizi yapmaya devam edin mi diyecekti? Onlar bu gerici, karşı devrimci saldırıyla kendi elleriyle kendi varlıklarına son verdiler. Tıpkı diğer küçük burjuva partiler gibi.

Bu gerçekleri gizleyip, çarpıtıp bu gericileşen, karşı devrime katılan partileri savunmak kuşkusuz ki, komünistlerin ve tutarlı devrimcilerin işi olamaz. Demokrasi, insan hakları, özgürlük adına silahlı karşı devrime demokrasinin D'si bile uygulanamaz; aksine devrimin zoruyla, proletarya diktatörlüğünün amansız gücüyle gericiliği, gericilikle birleşenleri ezmek tümüyle meşru ve tarihsel-politik haktır. Paris Komünü'nün tarihsel deneyiminden de bildiğimiz gibi, karşı-devrimci zora karşı ikircimsiz ve amansız devrimci zoru uygulamadan bir gün bile ayakta kalmak olanaklı değildir.

Sınıflara üstü, tarafsız bir demokrasi ve zordan bahsedilemez. Zor vardır zor vardır; ilerici, devrimci zor ile gerici, karşı devrimci zoru aynı kefeye koyup zor karşıtlığı yapamayız. Milyonların, on milyonların dökülen kanı demagojisi ile sosyalist zoru reddenler, sosyalist zoru vahşet ilan edenler, haklı haksız savaş, haklı ve devrimci ve haksız ve gerici zor arasındaki ayrımları muğlaklaştıranlar, dahası reddiye yazanlar eğer cehaletten değilse, ya burjuvazinin ve Troçkizm'in temsilcisidirler ya da burjuvazinin ve yedeğindeki gerici akımların dümen suyuna kapılmış demektir.

Tarihsel gelişmenin karşısına dikilen her zor gericidir, haksızdır. Tarihsel gelişmeyi hızlandıran, o arada proletaryayı ve halkları hedefleyen gerici zora karşı devrimci zor mutlak bir haktır ve zorunludur. Bu hakkın reddi; bu cürettin gösterilmemesi uluslararası proleter devrim sürecinde, giderek sosyalizmin inşası ve komünizme gidiş sürecinde devrimci sınıf zorunun reddi, tam da uluslararası burjuvazinin ve yedeğindeki ideolojik ve siyasi akımların tarihsel ve politik misyonları çerçevesinde proletarya ve halklara dayattıkları gerici bir teori ve pratiktir. Burjuva hümanizmiyle, sivil toplumcu düşlerle ise zaten bu mesele doğru konulamaz ve burjuva ideolojik saldırılar göğüslenemez.


Sınıflar üstü bir demokrasi ne dün, ne bugün ne de yarın olacaktır. Proletarya diktatörlüğü, adı üzerinde sınıfsal bir diktatörlüktür; egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın devrilmiş gericilik üzerindeki örgütlü sosyalist zorudur. Proleter devrimin zaferinden doğan proletarya diktatörlüğü sınıf mücadelesinin sonu değil, komünizme gidişte yeni bir başlangıçtır; bu yeni başlangıçtan başlayarak kapitalizmden komünizme gidiş sürecinde sınıf mücadelesi daha sert, karmaşık, zorlu biçimler alacaktır, ki bu süreç kesintisiz bir devrim sürecidir. SSCB deneyimi bu gerçeği yeterince açığa çıkarmıştır, hakeza, sınıf mücadelesinin yeni biçimler alacağını, önlenemezse yeni tip bir küçük burjuva katmanın ortaya çıkacağını, giderek kızıl maskeli bir karşı devrimi örgütleyerek iktidarı gaspedeceğini, kapitalizmi yeni tipte restore edeceğini de göstermiştir.


Ya proletarya diktatörlüğü ya da burjuva diktatörlüğü! Ortası yok! SSCB deneyimi bu gerçeği, yalın bir biçimde ortaya koymuştur. Proletarya diktatörlüğü, tüm burjuvazinin ve yedeğindeki anti-Stalinistlerin de en büyük korkusudur. Ve onlar biçimsel burjuva demokrasisinin ölçülerini öne sürerek ve dayatarak proletarya diktatörlüğü teori ve pratiğini, tarihsel deneyimini mahkum etmektedirler. Lenin ve Stalin ve partisi, fikirlerinden dolayı değil, proletarya diktatörlüğüne ve sosyalist inşaya karşı, illegal-yasadışı örgütlenerek, iç ve dış gericilikle birleşerek gerici, karşı devrimci bir mücadeleye giriştikleri için bu kategoriyi hedefleyen devrimci zora başvurmuştur. Bu ana tarihsel gerçeği gizleyerek yapılan Bolşevizm düşmanı propaganda, sınırsız bir iki yüzlülüğün de ifadesidir. Söz konusu olan proletarya ve halklar değil, söz konusu olan toplumun küçücük bir kesimidir; iç ve uluslararası gerici bağlaşıklarıyla her türlü yöntemi kullanarak proletarya diktatörlüğünü yıkma, sosyalizmi tasfiye etme mücadelesi veren çok küçük bir karşı devrimci kesimdir. Emperyalistler, Troçkistler, sosyal demokratlar vb. bu gerçeği yok sayarak, karşı-devrimci çetelere uygulanan devrimci zoru sanki Sovyet halklarına (o dönem 180 milyonluk kitleye) uygulanmış zor gibi lanse ederek kirli bir savaş yürütmektedir. Bu gerici propagandayı kılık değiştirmiş bir çizgide ''Marksizm'', ''sosyalizm'', ''demokrasi'', ''özgürlük'' vs. adına üstlenenler burjuvazinin, Troçkizm'in, Kruşçevciliğin safına geçerek, gerici propagandanın taşıyıcı kolonlarından birine dönüşerek, ideolojik gericiliğin yayılmasının aracı/aleti olmaktadırlar.


Komünistler eşitlikten biçimsel olan burjuva anayasal eşitliği, proletarya ve burjuvazinin yasal eşitliğini anlamazlar. Anayasal eşitlik bütün biçimselliğine ve sınıflararası uçurumu gizlemesine karşın, feodal gericiliğe karşı burjuvazinin devrimci mücadelesinin ürünü olan çok önemli tarihsel ve politik kazanımdır. Fakat komünistler anayasal eşitliğin temeline ekonomik eşitliği koyar ve dünyayı değiştirme devrimci eylemini bu temele ve hedefine oturturlar ve bunun mücadelesini verirler. Emek sermaye temel çelişkisinin sosyalist devrimle (ve sosyalist inşa yoluyla) çözülmediği koşullarda proletarya ve halkların sömürüden, zulümden ve toplumsal eşitsizliklerden kurtulabilmesi olanaklı değildir. Dolayısıyla, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğü, bu geçişin zorunlu politik ön koşuludur. Bunu yadsıyanlar, böylece Marksizm-Leninizm'e karşı savaşanlar burjuva demokrasisinin uzantıları olmaya mahkumdur. Gerek Lenin gerekse de Stalin döneminde bir proletarya diktatörlüğü vardı, uygulandı, iç ve dış düşmanlar ezildi. Bu gerçek kabul edilmeden sosyalist demokrasi üzerine yapılacak tartışmalar boş tartışmalardır. ''Neo-Liberalizm çağı''yla birlikte burjuva liberalizmiyle silahlanarak hidayete erişenlerin proletaryaya, proletarya diktatörlüğüne, sosyalist inşa ve sisteme karşı demokrasi, insan hakları, özgürlük vs. maskesi ile baş kaldırması ve baş kaldıranlar (ki bu eski bir numaradır) öyle ya da böyle uluslararası sermaye cephesine iltihak edenlerdir.

Marksizm-Leninizm'in diktatörlük ve demokrasi anlayışı her zaman geçerlidir. Marks ve Lenin'in devlet teorisi doğrudur. Somut şartların somut tahlili Marksizm-Leninizmin yaşayan ruhudur. Teori ancak yaşamla birleşerek pratikleşir. Teori, gri ama yaşam ağacı yeşildir. Marks ve Lenin Paris Komünü deneyiminden çıkardığı dersler son derece değerlidir ve sosyalist inşa sürecinin somut gelişim seyri içerisinde yaşama geçirilmelidir. Keza Ekim Devriminin, sosyalist inşanın dev tarihsel pratiği ve deneyimine dayanarak, ordan çıkarılacak derslerle daha gelişkin bir teoriye, devlet, parti, kitleler vb. gibi sorunlarda zenginleşmiş bir teoriye gereksinimimiz olduğu da açıktır. Ancak her halükarda bu sorun, sivil toplumcu, anarşist, Troçkist, postmodernist, post-Marksist vbg. teorilerle ele alınamaz, çözülemez. Sayın'ın yaptığı gibi somut tarihsel koşullardan kopuk, idealize edilmiş tablolar çizerek, burjuva demokrasisi, sivil toplumcu ve anarşizm sempatisiyle Marks ve Lenin'in devlet teorisinin ''berhava'' edildiğini ileri sürmek oportünizmdir. Bu zihniyet ve eleştiriler mekanik kafaların, inkarcılık üreten mükemelliyetçiğin ifadesi olabilir ancak. Uluslararası ölçekte emperyalist dünyanın/kampın zayıfladığı, sosyalist dünyanın/kampın açık ve kesin üstünlük sağladığı koşullar ile tek bir ülkede, SSCB'de kurulan, ölüm kalım mücadelesi veren ve emperyalist, faşist kuşatma altında yaşayan bir ülke gerçeğinin aynı şey olmadığını ve olmayacağını kavramamak, dahası yadsımak herhalde sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden ders çıkarmak anlamına gelmez. Örneğin Kızıl Ordu kurulmasaydı devrilmiş gericiliğin ve Ekim Devrimi'ni ezmek için müdahale eden emperyalist devletlerin proletarya diktatörlüğünü yıkacağı gün gibi açık değil mi? Örneğin İkinci Emperyalist Dünya Savaşına güçlü bir ekonomik temel yaratarak yetkinleştirilen düzenli ordu olmasaydı, Hitler faşizminin, dünya emperyalizmi tarafından desteklenen faşist kampın SSCB'yi ezip geçeceği açık değil mi? 26 milyon evladını kaybeden SSCB, eğer o dev sosyalist ekonomiyi ve dev bir Kızıl Ordu'yu yaratıp yönlendirmeseydi, yerinde yeller esecekti. Evet profesyonel düzenli ordu kalkmalı ve yerine silahlanmış proletarya ve halkların gücü, tüm toplumu kapsayan milis örgütlenmesi geçirilmelidir. Fakat emperyalist kuşatma koşullarında milise dayanarak tepeden tırnağa silahlanmış, alabildiğine merkezileşmiş, profesyonel, ihtisaslaşarak yetkinleşmiş, yüksek teknolojiye dayanan sofistike silah sistemlerine sahip emperyalist düşman ve Hitler faşizminin yenilgisinin olanaklı olmayacağını bilakis SSCB deneyimi göstermiştir. Tüm halkın silahlanmasına dayanan milis, ancak sosyalist kampın emperyalist kamp karşısında üstünlük sağladığı koşullarda bir gerçeğe dönüşecektir. Böyle bir tablonun sunduğu elverişli koşullarda profesyonel ordu gereksinimi de ortadan kalkacaktır.

Burjuva, küçük burjuva dar kafalılığı elbette ki bunu anlayamaz, hele bir de 90'lı yıllardan sonra şaha kalkmış gericik fırtınası ve yenilgi koşullarında kendini yitirenlerin ise zaten anlayamayacağı bir tarihsel gerçektir. Ütopik yaklaşımlar tarihsel gerçeğin yerine geçirilemez. Dört duvar arasında oturup masa başında proletaryaya, proleter dünya devrimine, sosyalizmin tarihsel deneyimine karşı küçük burjuva aydınlara özgü sorumsuzlukla kalem sallayabilirsiniz. Hayal dünyanız ne kadar zenginse, işte o çerçevede en mükemmel şemaları çizerek, tozpempe koşullara dayanan sosyalist projecilik yapabilir ve sosyalizmi kan dökülmeden, profesyonel orduya da gerek olmadan kuracağınızı ya da kurulabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak tarihsel deneyim işlerin hiç de böyle gitmediğini ve gitmeyeceğini açığa çıkarmıştır. Küçük burjuva ütopik sosyalizme değil, Bilimsel Sosyalizm'e, Marksizm-Leninizm'e ihtiyacımız var. Bu yolu terkedenlerin hazin sonu dün olduğu gibi bugün de ortadır...

Sayın'ın yazısının 3. dipnotunda ''Karşı devrimin bastırılması için'', '' ille de profesyonel ordu'' gerekli değildi'', ''Bu konuda Alman istilasına karşı Ukrayna’daki direnişi örgütleyen Anarşist Mahno profesyonel bir ordu yerine milis ordusuyla bu işi'' başarmıştı, ondan öğrenmeliyiz (o durup duruken bu örneği vermiyor) diyor. Mahno'nun milis ordusunun hikayesi ayrı bir konu ama onun da sonu belli. Mahnocu bir askeri güçle karşı-devrimin, emperyalist müdahalenin ezilemeyeceği tarihsel açıdan açık bir konudur.


Proletarya diktatörlüğü teori ve pratiğini fütursuzca reddeden, Leninist devrim teorisi ve uygulamasına kinle saldıran ve proletarya diktatörlüğü kavramını ağzına alamayan, yerine ''sosyalist demokrasi'', ''işçi demokrasisi'' kavramını geçirerek ideolojik saldırılarını örgütleyen Troçkizm, dünya burjuvazisine çalışmaktadır. Onun ''sol'' çığırtkanlığı da kendi gerçek konum ve işlevini gizlemeye yöneliktir. Bugün kendilerini Troçkizm'e adayanların, Troçki'nin ideolojik yörüngesine girenlerin oynayacağı ya da oynadıkları rol de Troçkizm gibi emperyalist dünya sistemine hizmet etmektedir. Bu, nesnel bir durumdur, yoksa Troçkizm'den etkilenerek Troçkist saflara katılan pek çok devrimci insan bulunmaktadır. Burada sorun, Troçkizm'in nesnel karakteri, tarihsel ve politik işlevidir. Dolayısıyla bu sorun, iyi niyet ya da kötü niyet meselesi değildir. Her nesnellik, kendi nesnel karakterine uygun bir teori ve pratik yaratır ve geliştirir...

Sorunu değişik yönleriyle irdelemeye devam edeceğiz.

DEVAM EDECEK


HATIRLATMA

Sayın'ın şu analizini bir kez daha okumak yararlı olacaktır, yararlı olacaktır çünkü bilinç ve ruh haline ve sözde sosyalizmin tarihsel deneyiminden çıkardığı derslere de ışık tutmaktadır;

''Böylesine bir kan deryasının üzerinde insanlığın geleceğinin yükseleceğini bekleyebilmek için ya dünyadan habersiz olmak ya da insanlık adına epeyce bir eksikliğe sahip olmak gerekir.[2] Üstelik bütün bu çekilen acıların sonucunda ortaya sahiden bir zafer çıkmış olsa, insanlar geriye dönüp baktıklarında, “çok kayıp verdik, çok eziyet çektik ama şu günleri de gördük!” diyebilselerdi bari! 

 

Sovyet insanı ne gördü? Cenneti ararken bin bir eziyet çekerek kapitalist olmayan yoldan cehenneme/kapitalizme nasıl gidileceğini! Bunun için bunları yaşamaya hiç gerek yoktu. Zaten cehennemdeydiler. Çarlık yerinde kalsa da olurdu. Nasıl olsa başka ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da kapitalizm gelişecek ve şimdi ulaşılan kapitalizm düzeyine çoktan ulaşılmış olacaktı. Çarlıktan çıkıp sosyalizmden geçip yeniden kapitalizme varmanın bedeli çekilen bunca acı olurken bir de bunların hepsi kapitalist zulmü ortadan kaldıracağını, insanın insan üzerindeki egemenliğine son vereceğini ilan eden sosyalizme fatura edilmiş oldu.''

Bu ibretlik sözde analiz ilk kez Sayın tarafından ortaya koyulmuş değil, bu sözde yaklaşım özellikle 89/91 dönemecinden sonra gelişmiş, hatta genelleşmiştir. Söz konusu ''analiz'' uluslararası burjuvazinin ve ideolojik silahşörlerinin devrim ve sosyalizme karşı ideolojik saldırıda kullandığı ve etkili de olan propagandadan başka şey değildir. Troçkistlerin, Savranların ''Stalinizm'' düşmanlığı tesadüfi değil, onlar bu yola Sayın'dan çok ama çok önce girmiş ve proletaryaya, Bolşevizm'e, sosyalizmin başarı ve kazanımlarına karşı en şiddetli saldırıları yapmışlardır.


Pravda” yayın yönetmeni Viktor Kozhemiako’nun mantıkçı, sosyolog ve yazar Aleksandr A. Zinovyev’yle röportaj''da şu soruyu sorar;

''V. Kozhemiako. Ama bize bugün şunu soruyorlar: “Toplumu altüst edip devrim yapmaya gerçekten gerek var mıydı? Sovyetler Birliği yıkıldığına göre, geçmişe, özel mülkiyetin geçerli olduğu sisteme yeniden döndüğümüze göre onca yıllık Sovyet egemenliği ne işe yaradı? Devrim yapmak boş bir çaba mıydı yoksa?”

A. Zinovyev. Bu tür yorum ve sorular tamamen anlamsız. Sadece soran kişinin entelektüel sefaletini ve Marksizmin, Leninizmin, Komünizmin temsil ettiği her şeye karşı derin nefretini gösterir. Bu sorular neden saçmadır? Çünkü Devrim yoktan varolmadı. Yüzyıllar süren bir sürecin mantıksal sonucu olarak doğdu; Ekim Devrimi insanlığın en iyi temsilcilerince verilen mücadelenin meyvesiydi.''


Yani olmaz olsaydı, neler neler açtılar dertsiz olabilecek başımıza, batsın bu dünya diyenler, batsın Ekim Devrimi, batsın proletarya diktatörlüğü, batsın sosyalist inşa, batsın şu ''Stalinizm'', batsın şu Stalin ve Stalin'in önderi Lenin, batsın sosyalist kamp diyerek göz yaşı döküyorlar, böylece Marksizm-Leninizm'den, devrimci-demokrasiden ne denli koptuklarını, kendilerine karşı nasıl yabancılaştıklarını, pişmanlık gösterdiklerini kanıtlıyorlar; bazıları gerçekten de ideolojik ve ruhsal çöküşlerine bağlı olarak içtenlikle bu vb. sözleri ediyorlar ama bu neyi değiştirir ki? İçten ya da dıştan, bu bakış açısı ve propaganda nesnel olarak kapitalizme hizmet etmekte; küresel burjuvazi ve yedeğindeki ideologların, ideolojik uşakların, papazların anti-komünist, anti-Stalinist, Marksizm-Leninizm düşmanı kampanyasıyla birleşmektedir.

28 Mayıs 2021 Cuma

LENİN'İN SOSYALİZM VE KOMÜNİZM TEORİSİ


Marksizm-Leninizm karşıtı sistematik ideolojik saldırılara göre, Lenin de Marks gibi, sosyalizmi komünizmin henüz sınıflı ilk evresi değil, komünizm/sınıfsız toplum olarak görmektedir. Proletarya diktatörlüğü de kapitalizmden komünizme geçişin değil, komünizmin alt evresi olan sosyalizme geçişin devlettir. Bu durumda Lenin'den nispeten geniş aktarımlar yapmak Lenin çarpıtıcılarına karşı en iyi yanıt olacaktır. Geniş yorumlara girmektense Lenin'i Lenin'den okumak daha sağlıklı olacaktır.

Lenin, Marks ve Engels'ten farklı olarak, Ekim Devrimi'ne önderlik etmiş, henüz bir başlangıç olmasına karşın, sosyalizmin kuruluşu deneyimine girişmiş, sosyalist inşa perspektiflerini somutlaştırmış, deneyime ve yeni sorulara dayanarak teoriyi geliştirmiş bir önderdir.

O halde hep birlikte okuyalım, bakalım Lenin ne demiş.

Lenin*,

''Marks, ütopyaya düşmeden, bu gelecek konusunda şimdiden tanımlanabilecek şeyi, yani: komünist toplumun alt ve üst evresi (derece, aşama) arasındaki ayrımı en ayrıntılı bir biçimde tanımlamıştır.'' (Seçme Eserler C. 7, s. 98)

Marks ve Engels, sosyalizm ve komünizm arasında ''bilimsel'' bir ayrım yapar. Lenin de bu yoldan ilerler. Lenin'e, dünya komünistlerine yol gösteren teori, ilke ve yöntem Marks'ın, Marks-Engels'in, Marksizm'in perspektifidir.

''Burada, 'Sosyal-demokrat' adının yerinde kullanılmamış olması üzerine daha önce Engels’ten aktarılmış bulunan parçada değinilip geçilen bir soruna, sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım sorununa geliyoruz. Siyasal açıdan komünizmin ilk ya da alt evresiyle üst evresi arasındaki ayrım, elbette zamanla önem kazanacaktır; ama bugün, kapitalist rejimde, bunu sorun yapmak gülünç bir şey olur; ve belki yalnızca birkaç anarşist bunu birinci plana koyabilir.'' (Age., s.104, iba.)

Lenin'in bu uyarısı önemlidir kuşkusuz ancak SSCB'nin kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin deneyimleri, başarılı inşa ve sonra restorasyon olgusu bağlamında bu nokta kaçınılmaz olarak teorik çarpıtmaların ve Marksizm-Leninizm karşıtı ideolojik keskin saldırılar nedeniyle özgül değer kazanmıştır. Bu bağlamda Marks ve Lenin'in sosyalizm-komünizm teorisinin savunusu ve ideolojik saldırı hattında teşhir edilmesi yakıcı bir nitelik kazanmıştır.

Lenin, komünist toplumun alt evresi ile üst evresi arasındaki farklılıkları değişik açılardan inceler.

''İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, Marks, komünist toplumun 'birinci' , ya da alt evresi olarak adlandırır.'' (Age., s. 98, iba.)

Demek ki, komünizmin alt ya da birinci evresi, kapitalizmden çıkıp gelmiş haliyle bir komünist toplumdur ama komünist bir toplumdur; kuşkusuz ki henüz olgunlaşmamış bir komünizm, sınıfların, sınıf mücadelesinin, iş bölümünün sürdüğü, kafa emeği ile kır emeği, kentle kır arasındaki ayrımların var olduğu, bölüşüm ilişkileri alanında burjuva hukukunun dar ufkunun henüz aşılamadığı, fiili eşitliğin henüz sağlanamadığı, herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre ilkesinin vb. geçerli olduğu bir komünizm. Ki Lenin bunları ayrıntılı inceler. Ancak biz makalenin amacı bağlamında belli sınırlar içerisinde kalacağız.

''Ama, (çoğunlukla sosyalizm denilen ve Marks’ın komünizmin birinci evresi adını verdiği) bu toplumsal düzenden sözeden Lassalle, bu düzende 'hakkaniyetli bölüşüm' , 'eşit emek ürünü üzerinde herkesin eşit hakkı' olduğunu söylerken yanılır ve Marks bu yanılmanın nedenini açıklar.'' (Age., s. 99, iba.)

Görüldüğü gibi, Lenin de Marks gibi, sosyalizmi komünizmin birinci evresi olarak görür. Sosyalizm aşamasında henüz tam eşitlik sağlanmadığı içindir ki, ''Herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre!'' göre ilkesi yürürlüktedir. O, devamla şunları söyler;

''Ama sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak sosyalizm diye adlandırılan şeyi, Marks, komünist toplumun 'birinci' [sayfa 129] ya da alt evresi olarak adlandırmıştır. Üretim araçları ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, 'komünizm' sözcüğü bu evre için de kullanılabilir. Marks’ın açıklamalarının büyük değeri, burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak, ve komünizmi, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak düşünmektir. (Sosyalizm nedir, komünizm nedir? gibi) 'uydurulmuş' , skolastik ve yapay tanımlamalarla, kuru sözcük çekişmeleriyle yetinme yerine, Marks, komünizmin ekonomik olgunluk aşamaları denebilecek şeyi çözümler.'' (Age., s. 104, iba.)

Yukarıdaki alıntılarda sorun oldukça açık konuluyor. Sosyalizm ile komünizm bir aynı şey değildir. Birinci evre (sosyalizm) olgunlaşmamış komünizmdir, ikinci evre olgunlaşmış komünizmdir. Birinci evre, henüz tam komünizm değildir. Sınıf topluma ancak ''tam komünizm''le varılmış olacak, öncesi sınıflı geçiş toplumudur.

Lenin de Marks gibi bu sorunu oldukça net bir şekilde ortaya koyar. Burada sağa sola kıvıracak, lastik gibi dört bir yana çekilecek hiçbir şey yok. Buna rağmen revizyonist, Troçkist tahrifat ve demagoji arsızca Marks ve Lenin'in sosyalizmi sınıfsız komünist toplum olarak savunduğunda ısrar eder. Bu, bilinçli bir tahrifattır. Bir tahrifatı, bir yalanı yüz kez, bin kez tekrarlayarak kafalar karıştırılmak, proletarya yolundan saptırılmak isteniyor. Böylece Troçkizm, revizyonizm Marksizm, Marksizm-Leninizm olarak pazarlanıyor. Marksçı-Leninci teori ''Stalinizm''le damgalanarak sözde ''Stalinist çarpıtma''ya karşı mücadele kamuflajıyla Marksizm-Leninizm'e dizginsizce saldırılıyor.

Lenin yukarıdaki saptamalarını Marks'tan yaptığı alıntılarla açıklar ve sosyalizmi, başka bir biçimde değil, “Burada, kendi temelleri üzerinde gelişmiş değil, tersine kapitalist toplumdan çıkmış komünist bir toplum söz konusudur; dolayısıyla, ekonomik, ahlaki, entelektüel olarak, her bakımdan, hala bağrından çıktığı eski toplumun damgasını” taşıyan bir toplum olarak inceler ve tanımlar.

Ve devamla, şunları söyler;

''Komünizm, ilk evresinde, ilk aşamasında, ekonomik bakımdan, henüz adamakıllı olgun, geleneklerin ya da kapitalizmin kalıntılarından henüz büsbütün kurtulmuş olamaz. Bu yüzden, komünist rejimde, bu rejimin ilk evresinde, 'burjuva hukukunun sınırlı ufku' korunur; bu ilginç olayın nedeni budur. Kuşkusuz, burjuva hukuku, tüketim nesnelerinin bölüşümü bakımından, zorunlu olarak bir burjuva devlete dayanır; çünkü, koyduğu kurallara uymaya zorlamaya yetenekli bir aygıt olmaksızın, hukuk hiçbir şey değildir.'' (s. 104)

Bir diğer anlatımla Lenin, Marks gibi, komünizmin alt evresini sınıflı bir toplum olarak görür ve yeni tarihsel koşullarda geçirdiği temel değişikliklerle birlikte sınıfların, sınıf mücadelesinin, böylece sınıf mücadelesinin aracı olan devletin (proletarya diktatörlüğünün) devam ettiği, burjuva hukukun dar sınırlarının henüz aşılamadığı bir geçiş toplumu olarak ele alır.

''Bundan şu sonuç çıkar ki, komünist rejimde, belirli bir zaman boyunca, yalnızca burjuva hukuk değil, burjuva devlet de sürer –ama burjuvazisiz burjuva devlet!

Bu söylenen şeyi bir paradoks, ya da düpedüz diyalektik bir zekâ oyununa benzeyebilir; zaten, marksizmin o derin özünü azıcık da olsa irdeleme zahmetine ömürlerinde hiç katlanmamış kimseler, onu çoğu kez bir paradoks ya da diyalektik bir zekâ oyunu olarak kınarlar.'' (s. 104-105)

Demek ki, komünizmin alt aşaması olan sosyalizmde ''burjuva hukukunun dar ufku'' henüz aşılamamıştır. Ekonomik eşitsizlik henüz bir olgudur. Komünizmin alt evresini üst evresinden ayıran temel olgu, ikincisinin sınıfsız bir toplum (olgunlaşmış komünizm) olması, böylece diğer şeylerin yanısıra burjuva ufkunun dar çerçevesinin de aşılarak asar-ı atika müzesine atılmış olmasıdır.

Peki revizyonistlerin, Troçkistlerin, tasfiyecilerin sınıfsız toplum olarak lanse ettikleri sosyalizmde ''burjuva hukukunun dar ufku''nun varlığını, aşılamamış olmasını ya da Lassalcı ''eşit emek ürünü üzerinde herkesin eşit hakkı'' teorisinin geçersiz olduğunu söylerken Marks paşa keyfine göre mi hareket etmiş?

Lenin'in yanıtı şudur;

''Gerçekte, doğada olsun toplumda olsun, geçmişin şimdiki zamanda süren kalıntılarını, yaşam bize her adımda gösterir. Ve Marks, bir 'burjuva' hukuk parçasını komünizm içine asla keyfi olarak sokuşturmamıştır; o, kapitalizmin bağrından çıkmış bir toplumda, ekonomik ve siyasal bakımdan kaçınılmaz olan şeyi saptamaktan başka birşey yapmamıştır.'' (s. 105)

Demek ki, sorun nesnel koşullarla bağlıdır, proletaryanın proleter devrimin zaferiyle doğrudan sınıfsız topluma (komünizme) geçememesiyle/sıçrayamamasıyla ilgidir.

Lenin konu bağlamında devam eder;

''Marks, 'eşit hak' der; gerçekten, burada eşit hak vardır; ama burada sözkonusu olan şey, henüz 'burjuva hukuku'dur; her hukuk gibi, eşitsizliği öngerektiren burjuva hukuku. Her hukuk, farklı insanlara, gerçekte ne özdeş ne de eşit olan farklı insanlara, tek bir kuralın uygulanmasına dayanır. Bundan ötürü, 'eşit hak' , aslında eşitliğe bir saldırı, bir adaletsizlik demektir.

Gerçekte, herkes toplumsal üründen, kendisi tarafından sağlanan toplumsal çalışmanın eşit bir parçası için, (yukarıda belirtilen çıkarmalarla) eşit bir pay alır.'' (s. 99, iLa.)

Bir kez daha vurgulamak gerekir, sosyalizmde hala ''burjuva hukukunun dar ufku'' geçerlidir, yani sınıflar, iş bölümü, gelir dağılımında eşitsizlik vb. sürmektedir. Komünizm (komünizmin üst evresi), bütün bu olguların aşılmış olduğu sınıfsız toplum biçimidir. Bu bağlamda Lenin'in Marks'tan aktardığı ''Hukuk, toplumun ekonomik şekillenmesi ve onun tarafından belirlenen kültürel gelişiminden asla daha yüksek olamaz.'' şu değerlendirmesi ufuk açıcıdır; Lenin devam eder;

''Böylece (genellikle sosyalizm diye adlandırılan) komünist toplumun ilk aşamasında(iba.) 'burjuva hukuk' tamamen ortadan kaldırılmaz, bilakis sadece kısmen, sadece erişilmiş ekonomik devrime uygun olarak, yani üretim araçlarıyla bağlantılı kaldırılır. 'Burjuva hukuku' bunları tek tek bireylerin özel mülkiyeti olarak kabul eder. Sosyalizm ise toplumsal mülkiyet haline getirir. Bu ölçüde -ve sadece bu ölçüde- 'burjuva hukuk' ortadan kalkar.'' (s.100, iLa.)

Revizyonistler, Troçkistler Marksizm'in içini boşaltmak için ''Bakın işte biz de Marks ve Lenin gibi komünizmi iki evreye ayırıyoruz'' görüntüsünü yaratmaya önem veriyorlar. Formülasyonlar düzeyinde Marks ve Lenin'in söylemini kullanarak manipülasyon yapıyorlar. Kabul etmek gerekiyor ki bu burjuva yöntem etkili olabiliyor, teorik-ideolojik, siyasi olarak olgunlaşmamış önemli sayıda devrimciyi ağlarına düşürebiliyor, krize sürüklenen partiler içerisinde oportünist eğilimleri yönlendirebiliyor vs.

Lenin, geçiş sürecini, geçiş toplumunun karakteristik özelliklerini ve niteliğini şöyle açıklar;

''Teorik açıdan, hiç kuşku yok ki, ki, kapitalizm ile komünizm arasında, bu her iki toplumsal ekonomi biçiminin özelliklerini ve niteliklerini birleştirmesi gereken belli bir geçiş dönemi uzanır. Bu geçiş dönemi, ölen kapitalizm ile doğan komünizm arasında -ya da bir başka deyişle, yenilmiş ama yok edilmemiş olan kapitalizm ile doğmuş ama henüz çok zayıf olan komünizm arasında- bir mücadele dönemi olmalıdır.

Bu geçiş özellikleriyle ayırdedilen bütün bir tarihsel dönemin gerekliliği, yalnızca marksistler için değil, gelişme teorisi ile biraz olsun tanışıklığı olan her eğitim görmüş kişi için açık olmalıdır.'' (S.E., C.8, Proletarya Diktatörlüğü Çağında Ekonomi ve Politika, 1919, s. 19, Inter Yayınları)

Lenin burada diyalektik gelişme öğretisini başarıyla ve çarpıcı olarak ortaya koyar. Bize de yol gösteren şey, Lenin'in bu teorisidir.

Konu Marks'tan Lenin'e temel eserlerde ortaya koyulmuştur. Ayrıntılara girmeyeceğiz. Okur, temel eserleri incelemelidir.

Sosyalizmden komünizme, komünizmin birinci evresinden ikinci evresine geçiş, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişi ifade eder, böylece bu ikinci evrede sınıflar mücadelesinin araçları olan devlet vbg. araçlar da ''asar-ı atika müzesine'' gider.

Bu bağlamda devlet (proletarya diktatörlüğü), komünizmin alt evresi olan sosyalizmde (olgunlaşmamış komünizm) vardır, devletin tamamen sönümlenmesine açılan ve giden yol, sosyalizm evresidir ve bu evre olgunlaşarak aşıldığı ölçüde devlet sönümlenme sürecine girer ve üst evreye (sınıfsız toplum) geçildiğinde söner/sönmüş olur. Yönetme ve yönetilme olgusunun temelinde kafa emeği ile kol emeği arasındaki bölünme, iş bölümü durur. İş bölümünün aşılması, kafa emeği ile kol emeği arasındaki tarihsel ve toplumsal bölünmenin aşılması, sınıflarla birlikte devletin de sönmesinin/sonlanmasının temelidir. Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, komünizmin alt evresinden üst evresine geçiş sürecinde, ilk evrenin gelişim sürecinde sürekli olgunlaşan akış geçmişten devralınan bütün eşitsizliklerin de aşılması sürecidir. Zaten böyle bir sarmal/helezonik gelişme süreci yaşanmadan sınıfsız topluma da geçilemez.

Lenin kapitalizmden komünizme geçiş sürecini incelerken, geçiş toplumunun sınıf mücadelesine dayandığını güçlü bir tarzda vurgular;

''Kapitalizmden komünizme geçiş, koca bir tarihsel dönemdir. Bu dönem tamamlanmadıkça, sömürücüler bir geriye dönme umudunu, geriye dönme girişimlerine dönüşen bir umudu kaçınılmaz olarak korurlar 'yitirdikleri' 'cennet'i yeniden ele geçirmek için, on kat artmış bir güç, zorlu bir öfke; yüz kat artmış bir düşmanlık ile savaşa atılırlar. '' (S. E. C. 7, s. 155)

Bunlar geçiş sürecinin, geçiş toplumu olan sosyalizm sürecinin gerçekleridir. Ve proletarya diktatörlüğü henüz sınıflı toplum olan, henüz sınıflar mücadelesinin sürdüğü komünizmin alt evresi sosyalizme değil, komünizme (sınıflı toplum, komünizmin üst evresi) geçişin aracıdır. ''Proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesi ortadan kalkmaz, yalnızca farklı biçimlere bürünür.'' (Lenin) Proletarya diktatörlüğü komünizmde sönümlenir.

''Proletarya diktatörlüğü de sınıf savaşımının sürdüğü bir dönemdir. Sınıflar var olduğu sürece kaçınılmaz olan sınıf savaşımı bu dönemde biçim değiştirir ve sermayenin yıkılmasından hemen sonraki dönemde özellikle keskindir ve özellikle özgüldür. Proletarya siyasal erki ele geçirdikten sonra sınıf savaşımını durdurmaz, sınıflar kaldırılana dek sürdürür. Tabii değişik koşullar altında, değişik biçimde ve değişik araçlarla.”

''Ve proletarya diktatörlüğü döneminde sınıflar hâlâ durmaktadır, ve duracaktır. Sınıflar yok olunca diktatörlük gereksiz hale gelecektir. Proletarya diktatörlüğü olmaksızın sınıflar yok olmayacaktır.''

''İleriye, yani komünizme doğru gidiş, proletarya diktatörlüğü aracıyla yapılır; başka türlü, yapılamaz, çünkü sömürücü kapitalistlerin direncini kırabilecek başka hiçbir sınıf ve araç yoktur.'' ( C. 7, s. 94, iLa.)

''Ensonu, ancak komünizm, devleti büsbütün gereksizleştirir; çünkü o zaman, sırtı yere getirilecek hiç kimse, hiçbir sınıf anlamında 'hiç kimse' yoktur; nüfusun belirli bir bölümüne karşı sistemli bir savaşım, artık yoktur.

Hangi hız ve hangi sırayla, onu bilmiyoruz; ama biliyoruz ki, söneceklerdir. Ve, bu aşırılıklarla birlikte, devlet de sönecektir.'' ( C. 7, s. 97)

Konu Lenin tarafından ayrıntılı bir tarzda ele alınarak geliştirilmiştir. Sosyalizm bir geçiş toplumudur. Geçiş döneminin devleti de proletarya diktatörlüğüdür. Geçiş dönemi ekonomik devrimin, siyasal devrimin, ideolojik ve kültürel devrimin iç içe geçerek tek bir devrimci geçiş süreci olarak kesiksiz devrim olarak geliştiği ve yerini komünizme (sınıfsız toplum/komünizmin üst evresi/olgunlaşmış komünizm) bıraktığı bir tarihsel geçiş sürecidir. Bu teoriyi ret ve mahkum edenler Marksizm-Leninizm'den kopmuşlardır.

Lenin'in şu değerlendirmesi de oportünistlere, Troçkistlere değil ama komünistlere yol göstermeye devam etmektedir;

Daha önce bir çok kez … dikkat çektiğim gibi, proletarya diktatörlüğü sömürücülere karşı sadece şiddet değildir, hatta esas olarak bile şiddet değildir. Bu devrimci şiddetin ekonomik temeli, hayatiyetinin ve başarısının garantisi, proletaryanın, kapitalizmle karşılaştırıldığında, emeğin toplumsal örgütlenişinin daha üst tipini temsil etmesi ve gerçekleştirmesidir. Önemli olan budur. Komünizmin kaçınılmaz tam zaferinin güç kaynağı ve güvencesi budur.” (S.E. C. 9, Büyük Başlangıç, s. 468)

Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin diyalektik karakteri ve bu sürecin alacağı biçimler, ortak karakteristik niteliğinin yanı sıra, her ülkenin somut tarihsel koşullarıyla, içerisinden geçilen iç ve uluslararası güç dengeleriyle bağlıdır. Bu konuda mekanik formülasyonlarla, hazır reçetelerle sorun çözülemez.

Tarihte sosyalist kurucu deneyimin olmadığı koşullarda Lenin önderliğinde sosyalizm kuruculuğuna başlayan sovyet proletaryası ve Bolşevikler sosyalist inşanın pratik sorunlarını çözerek, kendi öz deneyiminden, on milyonların deneyiminden öğrenerek ilerlemek zorundaydı. Nitekim böyle de yapıldı.

Böylesine olağanüstü tarihsel koşullar içerisinde sosyalizmi kurma savaşımı veren bir partide uç noktalara savrulan, sağa sola yalpalayanların, sapmaların, akımların çıkması, ideolojik ayrılıkların mücadeleye konu olması kaçınılmazdı. Sosyalist inşa süreci iç çelişkisiz, homojen, çelişki ve çatışmalardan azade bir süreç değildir. Bu, yaşamın diyalektiğine, kapitalizmden komünizme geçişin nesnel doğasına aykırıdır. Çelişki yasası doğa ve toplumun temel gelişme yasasıdır. Ne çelişkisiz madde ne de çelişkisiz toplumsal gelişme vardır...

Sınıflı geçiş toplumunu (sosyalizm) sınıfsız bir toplum biçimi olarak pazarlamak, burjuva bir aldatmacan ibarettir; bu olgu, sınıf mücadelesinden ölesiye korkan küçük burjuva aydınların sınıf mücadelesini reddeden, yerine sınıf barışını geçirmeye çalışan, proletaryanın sosyalist inşayı gerçekleştirme niteliğine inanmayan, burjuvaziye yaltaklanan sınıf tavrının ifadesidir.

SSCB deneyimi gösterdi ki, proletarya diktatörlüğün kuruluşuyla bir çırpıda sosyalist ekonomi yaratılamıyor, bir çırpıda sınıflar ortadan kaldırılamıyor. Rus deneyimi ''savaş komünizmi'', ''Yeni Ekonomi Politika'' (NEP) gibi gelişme süreçlerinden geçerek sosyalist inşanın temellerinin yaratıldığını ve sosyalist inşanın başarıyla geliştirilebildiğini gösterdi. Başka bir ülkede sorun başka biçimde ortaya çıkabilir. Örneğin SSCB deneyimi olduğu gibi köylü-tarım ülkesi olmaktan çoktan çıkmış kapitalist ülkeler için, emperyalist devletler için geçerli olabilir mi? Olmayacağı açıktır.

Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde sosyalist gelişmenin nesnel ekonomik yasaları genel geçerli yasalardır, bunlar temel alınır ama uygulama her ülkenin somut koşullarına bağlıdır ve değişir. Tersini düşünmek dogmatizmdir. Dogmalarla sosyalizm inşa edilemez. Anarşist teorilerle, ''emeğin askerileştirilmesi''yle, proletarya diktatörlüğünün kendisini feshedip yönetimi ve üretimi sendikalara devretmesiyle, ütopik, romantik, mistik hezeyanlarla; burjuva demokrasisine uygun yeni bir yapılanmayla, ''piyasa sosyalizmi''yle, revizyonist ''üretici güçler'' teorisiyle; kadercilik ve yenilgimiz kaçınılmazdır çığırtkanlığıyla, dünya devrimi zafere erişmedi diye iktidarı burjuvaziye devretmekle, dünya devriminin zaferini beklemekle, tüm bu vb. teorileri politikalaştırarak sosyalizm falan kurulamaz, komünizme gidişten bahsedilemez. Bu vb. teoriler ve politikalar burjuvazinin, burjuva ideolojisine bağımlı küçük burjuvazinin damgasını taşır.

Kapitalizmden komünizme geçiş süreci ne kendiliğinden gerçekleşir ne de salt iradenin gücüyle. Bu geçiş, nesnel ve öznel koşulların birliğine, nesnel koşullara ve gelişme yasalarına yanıt olmakla, kesintisiz bir devrim sürecinin başarılı geliştirilmesiyle ulaşılabilir. Sosyalist inşa ne öncüyle ne de kitleleri özneleştirmeyen bürokratik önderle, önderlik ve öncü çalışmasıyla gerçekleştirilebilir. Devrim kitlelerin eseridir. Komünizme, komünizmin alt evresinden (sosyalizm) komünizmin üst evresine (sınıfsız toplum) geçiş, sınıfın ve partisinin öncülüğünde milyonların, on milyonların, giderek milyarların gücüyle, bağımsız büyük tarihsel hareketiyle gerçekleşebilir yalnızca. Sınıfın ve komünist partisinin önderliğini reddetmek kadar sınıfın ve kitlelerin yerine geçmek de tehlikelidir ve sürecin hüsranla sonuçlanması kaçınılmazdır. Bu sürecin, kesintisiz devrim sürecinin gerçek kahramanları proleter ve emekçi kitlelerdir, onlar olmaksızın, onlar özneleşmeksizin sosyalizm kurulamaz, sosyalizmin bürokratik çürüme yoluyla çözülerek giderek yıkılması önlenemez.

Önümüzdeki bölümde Marks'a, Lenin'e ''ihanet'' ettiği ve ''Stalinizmin aleti'' haline geldiği ileri sürülen III. Enternasyonal'in sosyalizm ve komünizm teorisini ele alacağız. Ki bu tasfiyeci oportünist gerici düşünceler komünist hareketin saflarında da uzun süreden beri savunulmakta ve partiyi silahsızlandırmaya devam etmektedir ısrarla.

DEVAM EDECEK

*Yapılan bazı alıntılar PDF formatından alınmıştır.

22 Nisan 2016 Cuma

SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM



SINIFLI TOPLUM VE KOMÜNİZM
Bu yazımızda kendimizi daha ziyade Marksizm-Leninizm’in kapitalizmden komünizme geçiş süreci hakkındaki teori ve tezlerinin en önemli bazı kanıtlarını vermekle sınırlayacağız. Konu bağlamında okura özellikle Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’ni, Lenin’in Devlet ve Devrim’ini, III. Enternasyonal’in 1928 Programı’nı incelemesini öneririz. Bu konuyu ele almamız, teori ve tarih çarpıtıcılarının, ideolojik olarak Marksizm-Leninizm’den kopmuş zihniyetlerin gerçeklerinin görülmesi, ideolojik bunalımın ürünü olan teorik-ideolojik kargaşalığın aşılabilmesi bakımından zorunlu ve gereklidir. Keza konu bağlamında bu sorunların iki kitabımızda* eleştirel kapsamda genişçe incelenmiş olduğunu özel olarak vurgulamak isteriz.
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci kesintisiz bir devrim sürecidir. Bu devrim süreci ekonomik devrimin, siyasal devrimin, ideolojik ve kültürel devrimin iç bütünlüğüne dayanan ve dünya çapında komünizmin (sınıfsız toplumun) zaferine dek sürecek olan bir devrim sürecidir. Bu geçiş süreci proletarya diktatörlüğüne dayanır; geçiş süreci ancak proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gerçekleşebilir. Bu geçiş süreci içerde ve uluslararası alanda son derece geniş ve derin, sert ve çapraşık bir sınıf mücadelesine dayanır ve sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişi ifade eder. Bu bağlamda geçiş süreci olgunlaşmamış komünizmden (sosyalizm evresi) olgunlaşmış komünizme geçişi ifade eder. Olgunlaşmamış komünizm, komünizmin alt evresini, sosyalizm evresini; olgunlaşmış komünizm ise komünizmin üst evresini, sınıfsız toplumu oluşturur. Olgunlaşmamış komünizm (sosyalizm) kendi bağımsız temelleri üzerinde, “kendine özgü olan temeller üzerinde gelişmiş olan” bir komünist toplumu değil, içerisinden “çıkıp geldiği biçimiyle” kapitalizmin doğum lekelerini vb. taşıyan bir komünist toplumu, “komünizmin birinci aşaması”nı; olgunlaşmış komünizm ise, komünizmin üst aşamasını, kendi bağımsız/özgün temelleri üzerinde gelişmiş bir komünist toplumu ifade eder. Komünizmin birinci aşamasında geçerli ilke, “herkesten yeteneğine, herkese emeğine göre” ilkesidir. Komünizmin ikinci aşamasında geçerli ilke ise, “herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre” ilkesidir. Bu, aynı zamanda “burjuva hukukunun dar ufku”nun da aşıldığını gösterir.
Birinci evre kapitalizmden onun lekeleriyle doğar ve ikinci evreye doğru gelişir, ikinci evre birinci evrenin içinden serpilerek gelişir, olgunlaşarak “doğar”. Enternasyonal proletarya, nesnel koşullardan dolayı, hemen ve doğrudan bir çırpıda “komünizmin üst evresi”ne, “olgunlaşmış komünizm”e, yani sınıfsız topluma sıçrayamaz. Bundan dolayıdır ki proletarya, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla, sosyalizm evresinden geçerek ancak komünizmin üst evresine, yani olgunlaşmış komünizme, yani kendi özgün temelleri üzerinde yükselen sınıfsız komünizm evresine ulaşabilir. Ancak böyle bir gelişme sürecinin sonucu, ürünü olarak ya da Marks’ın çarpıcı ifadesi ile “sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasıyla, bu farklardan doğan her türlü toplumsal ve siyasal eşitsizlik kendiliğinden ortadan kalkar.”
Bu geçiş süreci kesintisiz bir devrim sürecidir. Marks’ın dediği gibi, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (iMa.) Adı üzerinde, “devrimci dönüşüm dönemi”! Bu dönüşüm dönemi, komünizmin alt evresinden üst evresine doğru bir devrimci dönüşüm dönemidir. Bu devrimci dönüşüm dönemini zorunlu kılan da üretici güçlerin yetersiz gelişimidir, üretim yetersizliğidir, işbölümünün varlığıdır, sınıfların varlığıdır, kafa ile kol, kır ile kent arasındaki vb. farklılıklardır. Ve söz konusu devrimci dönüşüm dönemi ancak ve yalnızca artık sönmeye doğru giden ve yarım devlet diyeceğimiz “proletaryanın devrimci diktatörlüğü” aracılığıyla gerçekleşir. Ve bu gerçekleşme, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma doğrudur, çünkü “Sınıfların ortadan kaldırılması bizim temel istemimizdir.” (Engels) İşte üretim yetersizliğinin, işbölümünün, sınıfların, devletin ortadan kalktığı aşama komünizmin bu üst aşamasıdır.
Bir diğer anlatımla, Marks’ın söyleyişiyle:
“Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte de kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasından sonra; emek, yalnızca yaşam aracı değil, yaşamın birincil gereksinmesi haline gelmesinden sonra; bireylerin her yönüyle gelişmesiyle birlikte, üretici güçlerin de artması ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra - ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!’” (Gotha Programının Eleştirisi)
Sosyalizmle komünizmi, bir diğer vurguyla, komünizmin alt evresiyle üst evresini eşitleyen, ikisi arasındaki somut tarihsel farklılığı yadsıyan, komünizmin alt evresini sınıfsız, devletsiz bir toplum olarak lanse eden teori ve tezler, Marksizm-Leninizm’i revize ederek teoriyi bozmakta ve tanınmaz hale getirmektedir.  Bu tasfiyeci revizyonist savunu ilhamını Troçki’den, Troçkizm’den almaktadır. Bu, Troçkizm’in değişik eğilimlerinin üzerinde birleştiği bir teoridir. Kuşkusuz ki Troçki (ve Troçkizm) durup dururken bu teoriyi ortaya atmadı, ama biz işin bu yanını ileriki sayfalarımıza, yazımızın II. Bölüm’üne bırakacağız.
Ne diyor Marks, birlikte okuyalım:
“…Benim yeni olarak yaptığım 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur. ..."(Marx'tan New York'taki J.Weydemeyer'e mektup, 5 Mart 1852, Marx- Engels Seçme Yapıtlar, C.1, s. 637, bMa., Sol Yayınları)
Sahte iddiaya göre Marks, bu geçiş dönemini kapitalizmden komünizme geçiş süreci olarak değil, kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi olarak ortaya koymuştur. Proletarya diktatörlüğü de bu dönemin geçiş devletidir. Sosyalizm sınıfsız komünist toplumdur.
Yine Marks’a dönelim:
“Burada ele almamız gereken, kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (iMa.)
İşte bu toplum, komünizmin alt evresi olan sosyalizm aşamasıdır, yani olgunlaşmamış komünizm.
“İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, Marks, komünist toplumun "birinci", ya da alt evresi olarak adlandırır.” (Lenin)
Tasfiyeci Troçkistlere, Marksizm-Leninizm’in ideolojik düşmanlarına inanacak olursak Marks’ın tarif ettiği bu toplumda, yani komünizmin bu evresinde, sınıflar yok, devlet yok, kapitalizmin kalıntıları yok vs. vb.
Oysa Marks, burada, açık ve net olarak, “kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplum”dan bahsediyor. Ve yine Marks’ın belirttiği gibi, bu toplum bir geçiş toplumudur ve olgunlaşmamış komünizmdir. Böyle bir toplum nasıl oluyor da sınıfsız, devletsiz bir toplum oluyor?! Olmayacağı ve olmadığı açık ve kesindir. Tarihsel aşamaların üzerinde atlamaya çok meraklı olan Troçki’nin aksine, Marks, proletarya diktatörlüğü dönemini kapitalizmden sosyalizme, bir diğer vurguyla, kapitalizmden olgunlaşmamış komünizm aşamasına geçişle sınırlamıyor. Marks’ın, Marksizm-Leninizm’in böyle bir düşüncesi hiçbir zaman olmamıştır. Aksine, O, proletarya diktatörlüğü dönemini bir bütün olarak kapitalizmden komünizmin üst aşamasına, yani sınıfsız komünizm aşamasına dek geçerli sayıyor. Doğal olarak bu, tarihsel bir evrime dayanır…
Bu bağlamda da kendi çarpık sözde düşüncelerini berbat bir oportünizm ve revizyonizmle Marks’a, Engels’e mal eden Troçki’nin, Troçkizm’in ve çömezlerinin Marksizm-Leninizm’in bilinçli ideolojik düşmanları olduklarını bir an olsun bile unutmamak Marksist Leninist Komünistlerin görevidir. Troçkizm’in ideolojik yörüngesine giren, Troçkizm’in son derece demagojik içeriğini ve dilini kavramayanlara da gösterilmesi gereken şey aynı zamanda budur.
Sosyalizmde, yani olgunlaşmamış komünizm döneminde, (yani komünizmin üst evresine geçiş döneminde) somut tarihsel koşullarla bağlı olarak, sınıflar, sınıf mücadelesi, devlet vardır ve sürmektedir. Üretici güçlerin yetersiz gelişiminin ürünü olan “burjuva hukukun dar ufku” (“herkes yeteneğine, herkese emeğine göre” ilkesi) henüz aşılamamıştır; herkes gereksinmelerine göre alamamaktadır. İşbölümü, kentle kır, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılıklar sürmektedir. Çalışmak yaşamın başta gelen zevki haline henüz gelmemiştir.
Bu anlaşır bir durumdur. Çünkü Marks’ın dediği gibi;
“Ama bu gibi kusurlar, uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekli ile komünist toplumun birinci evresinde kaçınılmaz şeylerdir. Hukuk, hiçbir zaman, toplumun iktisadi yapısından ve onun koşullandırdığı kültürel gelişmeden daha yüksek olamaz.”
Sorun bu kadar açık. Ama biz devam edelim.
Sosyalizm ve komünizm bağıntısında Lenin’in aşağıdaki açıklama ve uyarıları sorunu anlayabilmek ve maskeleri düşürmek bakımından oldukça önemlidir:
“Ama sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak sosyalizm diye adlandırılan şeyi, Marks, komünist toplumun ‘birinci’ ya da alt evresi olarak adlandırmıştır. Üretim araçları ortaklaşa mülkiyet durumuna geldiği ölçüde, bunun tam komünizm olmadığını unutmamak koşuluyla, ‘komünizm’ sözcüğü bu evre için de kullanılabilir. Marks'ın açıklamalarının büyük değeri, burada da, materyalist diyalektiği, evrim teorisini, tutarlı biçimde uygulamak ve komünizmi, kapitalizmden başlayarak gelişen bir şey olarak düşünmektir. (Sosyalizm nedir, komünizm nedir? gibi) ‘uydurulmuş’, skolastik ve yapay tanımlamalarla, kuru sözcük çekişmeleriyle yetinme yerine, Marks, komünizmin ekonomik olgunluk aşamaları denebilecek şeyi çözümler.” (iLa., Devlet ve Devrim)
Kapitalizmden komünizme geçiş süreci, metafizik zihniyetle, subjektif idealizm ve mekanik materyalizmle vs. açıklanamaz ve anlaşılamaz. O tamamen gerçek tarihsel hareketten doğar, gelişir ve ancak diyalektik materyalizmle bilimsel olarak anlaşılabilir. Çünkü tarihsel ve toplumsal hareket, o arada, kapitalizmden komünizme geçiş süreci, hem diyalektik hem de materyalist karaktere sahiptir doğası gereği. Ütopik tasarımlarla, aşamaların üzerinde atlama “merak”ıyla, kestirmeden komünizmin üst aşamasına sıçrama “savaş hile”leriyle sorunu anlamak zaten olanaklı değildir. Tarihsel ve toplumsal gelişmenin nesnel hareket yasalarını hiçe sayarak ise hiçbir bilimsel analiz yapılamaz…
Devam etmeden önce özellikle belirtmek isteriz, içerisinde geçtiğimiz tarihsel konjonktürün dünya burjuvazisi ve yedeğindeki akımlara sunduğu imkân ve gelişmeler nedeniyle bundan cesaret alanlar, (öyle ya nasılsa Marksizm-Leninizm, “Stalinizm”, sosyalizm ölmüştü!), dün yapamadıkları şeyi, Lenin’i, Leninizm’i “eleştirme” işini fütursuzca üstlendiler. Lenin’in Devlet ve Devrim gibi ölümsüz bir yapıtını “Marksizm”den kopuş, Marks’ın revizyonu, “mezhepçi Marksizm” vs. olarak lanse etmeye başladılar. Bunu Troçkizm’e yedeklenen ve esin kaynağı II. Enternasyonal olan bir takım oportünist çevrelerden de görüyoruz. Örneğin daha düne kadar “Leninist-Bolşevik” kamuflajı giyen Troçkizm’in değişik ekollerinin artık bu maskeyi bir yana atmasından da bu gerçeği görebiliyoruz.
Marks’ı dinlemeye devam edelim:
“Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, C.1, bMa.,  Birinci Baskı, s. 341, Sol Yay.)
Hileli ve demagojik savaşım yöntemleri kullanmayı bir sisteme, bir savaş tarzına dönüştürmüş Troçkist, oportünist çevreler, yukarıdaki alıntıda (veya benzer alıntılarda) geçen “sosyalizm” kavramı ile oynayarak, tahrif ederek, “İşte gördünüz mü Marks, kapitalizmden komünizme geçiş derken, sosyalizmi kastediyor, proletarya diktatörlüğünü de sosyalizme geçişle sınırlıyor, böylece Marks’ın sosyalizmin sınıfsız, kapitalizmin kalıntılarından arınmış, devletsiz toplum olduğunu savunduğunu görüyoruz” vs. diyorlar. Marks’ın vurguladığı, içeriğini açarak ortaya koyduğu komünizmin birinci ve ikinci evresi değerlendirmelerini; komünizmin alt evresinde üretici güçlerin henüz yetersiz geliştiği, işbölümü ve sınıfların, devletin var olduğu, bir diktatörlük aracı olarak proletarya diktatörlüğünün devletten devletsizliğe, olgunlaşmış komünizme geçiş aracı olacağı ve olduğu vb. değerlendirmelerini bir çırpıda bir kenara atarak yapılan bu saptamalar teorinin tahrifidir, devrimci ve bilimsel namustan açık ve kesin bir yoksunluktur. Marks ve Engels, eğer çevirilerle ilgili bir sorun değilse, yer yer, sosyalizm kavramını alt ve üst evre ayrımı yapmaksızın veya komünizmin üst evresi için de kullanmışlardır. Ama bundan hareketle koskoca teoriyi hiçe saymak, tahrif etmek komünistlerin değil, Marksizm-Leninizm düşmanlarının, bayağılıkta, demagoji sanatında sınır tanımayanların işi olabilir ancak. Ki bunun kanıtlarını ayrıca sunmaya devam edeceğiz.
Yukarıdaki alıntıya dönecek olursak, evet, kapitalizmden komünizme geçiş süreci kesintisiz/sürekli bir devrim sürecidir. Dünya proletarya devrimi için mücadele; proletarya devriminin zafer kazandığı bir ya da birkaç ülkede sosyalizmin inşası için mücadele; giderek proletarya devriminin uluslararası arenada zafer kazanması, dünya proletarya diktatörlüğünün kurulması ve komünizmin üst evresine doğru, sınıfsız dünya komünizmine geçiş süreci için mücadele, tümüyle, içerde ve dışarıda kesintisiz/sürekli bir devrim sürecidir. Bu devrim, ekonomik, politik, ideolojik-kültürel bir devrim sürecidir. Bu süreç, ulusal ve küresel alanda her cepheden “komple ve bütünlüklü” olarak özel mülkiyet dünyasından, kapitalizmden, onların ürünü olan her türlü ekonomik, toplumsal, politik eşitsizliklerden nihai, geri dönüşsüz kopuş süreci olarak keskin, karmaşık bir sınıf mücadelesi sürecidir. Proletarya devriminin bir veya birkaç ülkede zaferi, giderek dünya proletarya devriminin zaferi, bir son değil, yeni bir başlangıçtır, yeni ve karmaşık bir sınıf mücadelesi sürecidir. Bu, bu kadar açıktır.
Marks, yukarıdaki alıntıda bu gerçeği çarpıcı bir tarzda açıklar; evet, aynen, “Bu sosyalizm”, a) “genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması”na, b) “sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması”na, c) “bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması”na, d) “bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine”, şimdi dikkat edin: “varmak üzere,”(abç.) “devrimin sürekliliğinin ilânıdır,” e-“ zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.”
Demek neymiş, bütün bu farklılıkların kaldırılmasına varmak için (ki oraya varıldığında, bu komünizmin üst evresidir, yani sınıfsız toplumdur) bir sosyalizm aşamasından, yani olgunlaşmamış komünizm aşamasından geçmek gerekiyormuş. Ve söz konusu yere/amaca “varmak üzere” “zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğü” gerekli ve kaçınılmazmış. Demek ki, “Bu sosyalizm”,  kesintisiz bir devrim süreciymiş. Nereye kadar, alıntıda ifade edilen dört şıkkın gerçekleştiği aşamaya kadar. Peki, bu aşama hangi aşamadır? Kuşkusuz ki sınıfsız komünist aşamadır. O halde bu kesintisiz/sürekli devrim süreci bir devletli dönem, bir proletarya diktatörlüğü dönemidir ve bu geçiş süreci ancak nihai açıdan sönecek, sönme sürecini yaşamaya başlamış bir devlet olan proletarya diktatörlüğü aracılığıyla gerçekleşecektir. O halde komünizmin ilk evresi olan sosyalizm (olgunlaşmamış komünizm) sınıfsız, devletsiz, kapitalizmin kalıntılarından kurtulmuş bir toplum değilmiş ve proletarya diktatörlüğü dönemi kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminin değil, kapitalizmden sınıfsız toplum olan komünizmin üst aşamasına geçişin devletiymiş.
Sorun açık değil mi!!! Açık ki küçük burjuvazi, sınıf karakterine bağlı olarak, Marks’ı tahrif ettiği gibi alıntıyı vb. alıntıları da tahrif etmektedir. Ama böyle tahrifatlar bol miktarda bulunmaktadır zaten.
Marks-Engels’e dayanan ve Marksizm’i geliştiren Lenin, şöyle der:
 “Bütün evrim teorisi tarafından ve genellikle bilim tarafından şaşmaz bir biçimde ortaya konan ilk nokta —ütopyacıların unutmuş bulundukları ve sosyalist devrimden korkan oportünistlerin bugün unuttukları nokta,— tarihsel bakımdan, hiç kuşkusuz, kapitalizmden komünizme özel bir geçiş aşamasının ya da evresinin varolması gerektiğidir.”
“Marks, ütopyaya düşmeden, bu gelecek konusunda şimdiden tanımlanabilecek şeyi, yani: komünist toplumun alt ve üst evresi (derece, aşama) arasındaki ayrımı en ayrıntılı bir biçimde tanımlamıştır.”
“Biz, devletin, yani tüm örgütlenmiş ve sistemli zorun, genel olarak insanlar üzerinde uygulanan her tür zorun ortadan kalkmasını son erek olarak alıyoruz. Biz, azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi ilkesine uyulmayacağı bir toplumsal düzenin çıkagelmesini beklemiyoruz. Ama biz, sosyalizmi yürekten dileyerek inanıyoruz ki, sosyalizm, evrimi içinde komünizme varacak ve sonuç olarak, insanlara karşı zora başvurma zorunluluğu, bir insanın bir başka insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyuneğme zorunluluğu [sayfa 109] büsbütün ortadan kalkacaktır; çünkü insanlar, zor ve boyuneğme olmaksızın, toplum halinde yaşamanın yalın koşullarına uymaya alışacaklardır.” (açL., Devlet ve Devrim)
Olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizm evresinde sınıfların, sınıflar mücadelesinin varlığına bağlı olarak devlet de vardır. Marks ve Engels’i ayrıntılı bir biçimde inceleyerek Marksist devlet öğretisini geliştiren Lenin, anarşistlerle Marksistler arasındaki farklılıkları analiz ederken şöyle der:
 “1) Marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak [sayfa 148] sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yokolmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak, gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse, bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.” (age.)
Konumuz başlı başına bu devletten devletsizliğe geçişi incelemek değil; dileyen Lenin’in yapıtını inceleyebilir ve incelenmelidir de…
Sosyalizmin sınıfsız, devletsiz, kapitalizmin kalıntılarının olmadığı bir toplum olduğuna, proletarya diktatörlüğünün kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin değil, kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin devleti olduğuna dair Engels de tanık olarak gösteriliyor. “Devrimci Marksist”, post-Marksist, “21. yüzyılın Marksizm”cilerinin kendi Marksizm-Leninizm düşmanlıklarına tanık olarak gösterdikleri Engels, bakalım ne diyor.
Alıntılar, Engels’in “Komünizmin İlkeleri” adlı yapıtından alınmıştır.
Soru 17: Özel mülkiyeti bir çırpıda kaldırmak olanaklı olacak mıdır?
      Yanıt: Hayır, mülkiyetin ortaklaşalığını kurmak için mevcut üretici güçleri, bir çırpıda gereken ölçüde artırmak ne kadar olanaksızsa, böyle bir şey de o kadar olanaksızdır. Şu halde, nasıl olsa yaklaşan proleter devrim, mevcut toplumu ancak yavaş yavaş değiştirecek ve özel mülkiyeti ancak gerekli miktarda üretim aracı yaratıldığı zaman kaldırabilecektir.”(abç.)
“Soru 18”i yanıtlarken, yanıtta yer alan “Mevcut koşulların şimdiden zorunlu hale getirdiği” önlemleri sıraladıktan sonra Engels usta, şöyle der:
“Bütün bu önlemler, elbette ki, bir anda uygulanamazlar. Ama bunlardan herbiri, her zaman, bir ötekini gerektirecektir. Özel mülkiyete karşı ilk köklü saldırıda bir kez bulunuldu mu, proletarya, durumdan daha ileriye gitmek, bütün sermayeyi, bütün tarımı, bütün sanayii, bütün ulaşımı ve bütün değişimi gittikçe daha çok devletin elinde yoğunlaştırmak zorunda kaldığını görecektir. Bu önlemlerin hepsi de, bu gibi sonuçlara yolaçarlar; ve ülkenin üretici güçlerinin proletaryanın emeği ile çoğaltılması oranında bunlar, gerçekleşebilir hale gelecekler ve merkezileştirici etkilerini geliştireceklerdir. Nihayet, bütün sermaye, bütün üretim ve bütün değişim ulusun ellerinde yoğunlaştığında, özel mülkiyet kendiliğinden ortadan kalkacak, para gereksiz olacak, ve üretim o denli artmış ve insanlar o denli değişmiş olacaklardır ki, eski toplumsal ilişkilerin son biçimleri de yok olabilecektir.” (abç.)
Soru 20: Özel mülkiyetin nihai olarak kaldırılmasının sonuçları neler olacaktır?
      Yanıt: Her şeyden önce, toplumun, hem bütün üretici güçlerin ve haberleşme araçlarının kullanımını ve hem de ürünlerin değişim ve dağıtımını özel kapitalistlerin ellerinden alarak, bunları elde bulunan olanaklara ve tüm toplumun gereksinmelerine uygun düşen bir plan uyarınca yönetmesiyle, büyük sanayiin şu andaki işletilişinin bütün kötü sonuçları ortadan kaldırılmış olacaktır. Bunalımlar son bulacaktır; mevcut toplum sistemi altında aşırı üretim demek olan ve sefaletin bunca büyük bir nedeni olan genişletilmiş üretim, o zaman yeterli bile olmayacak ve çok daha genişletilmek zorunda kalacaktır. Toplumun ivedi gereksinmelerinin ötesindeki aşırı üretim, sefalet yaratmak yerine, herkesin gereksinmelerinin karşılanması demek olacak, yeni gereksinmeler ve aynı zamanda da bunları karşılayacak araçlar yaratacaktır. Bu, yeni ilerlemelerin koşulu ve nedeni [sayfa 111] olacak, ve bu ilerlemeleri, böylelikle, toplum düzeninde şimdiye dek hep olduğu gibi kargaşalığa yolaçmaksızın başaracaktır. Manüfaktür sistemi zamanımızın büyük sanayii ile kıyaslandığında ne denli zavallı kalıyorsa, büyük sanayi de, özel mülkiyetin baskısından bir kez kurtuldu mu, bugünkü gelişme düzeyini o denli zavallı bırakacak bir ölçekte gelişecektir. Sanayiin bu gelişmesi, topluma, herkesin gereksinmelerini karşılamaya yeterli miktarda ürün sağlayacaktır. Aynı şekilde özel mülkiyetin baskısıyla ve topraktaki parçalanmayla kösteklenen tarımda, mevcut iyileştirmelerin uygulamaya konmasından ve bilimsel ilerlemelerden yepyeni bir hız kazanacak ve toplumun emrine bol miktarda ürün sunacaktır. Toplum böylece dağıtımını bütün üyelerinin gereksinmelerini karşılayacak şekilde düzenleyebilmesine yeterli miktarda ürün üretecektir. Toplumun çeşitli karşıt sınıflara bölünmesi, böylelikle, gereksiz hale gelecektir. Yalnızca gereksiz olmakla kalmayacak, bu, yeni toplum düzeni ile bağdaşmayacaktır da. Sınıflar işbölümü yüzünden varoldular, bu işbölümünün bugüne kadarki varlık biçimi tamamıyla yok olacaktır. Çünkü sınai ve tarımsal üretimi tanımlanan düzeye getirmek için, mekanik ve kimyasal araçlar tek başlarına yeterli değildir; bu araçları harekete geçiren insanların yetenekleri de buna tekabül eden bir ölçüde geliştirilmelidir. Nasıl ki geçen yüzyılda köylüler ve manüfaktür işçileri tüm yaşam biçimlerini değiştirmişler ve büyük sanayie sürüklendiklerinde bizzat çok farklı insanlar haline gelmişlerse, üretimin toplumun tamamı tarafından ortak yönetimi ve bunun sonucu üretimin göstereceği yeni gelişme de çok farklı insanları gerektirecek ve aynı zamanda bunları yaratacaktır. Üretimin ortak yönetimi, herbiri tek bir üretim dalına bağlanmış, ona zincirlenmiş, onun tarafından sömürülen, herbiri bütün öteki yetenekleri pahasına yeteneklerinden yalnızca bir tekini geliştirmiş ve toplam üretimin yalnızca bir tek dalını, ya da o dalın dallarından birini bilen bugünün insanları tarafından gerçekleştirilemez. Bugünün sanayii bile, bu gibi insanlardan gittikçe daha az yararlanıyor. Toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı olarak yürütülen sanayi, ayrıca, her yönden gelişmiş, üretim sisteminin tamamını kavrama yeteneğine sahip insanlar öngörür. Böylece birini köylü, ötekini ayakkabıcı, bir üçüncüsünü fabrika işçisi, bir dördüncüsünü borsa tellalı yapan —ki makineler bu kimselerin ayaklarını daha şimdiden kaydırmıştır— işbölümü tamamıyla yok olacaktır. Eğitim, genç insanlara üretim sisteminin tamamını baştanbaşa çarçabuk görme olanağını verecek, toplumun gereksinmelerine ya da kendi eğilimlerine göre onların sanayiin bir dalından ötekine geçebilmelerini sağlayacaktır. Dolayısıyla, mevcut işbölümünün bunlardan herbirine zorla kabul ettirdiği bu tek-yanlılıktan onları kurtaracaktır. Toplumun komünistçe örgütlenmesi, böylece, üyelerine, her yönde gelişmiş bulunan yeteneklerini, her yönde kullanma şansını verecektir. Bununla, çeşitli sınıflar zorunlu olarak yok olacaklardır. Şu halde, toplumun komünistçe örgütlenmesi, bir yandan sınıfların varlığı ile bağdaşmaz, öte yandan bu toplumun kurulması da, bu sınıf farklılıklarını yoketmenin araçlarını sağlar.
      Bundan, kent ile köy arasındaki karşıtlığın da, aynı şekilde, yok olacağı sonucu da çıkar. Tarımın ve sanayiin iki farklı sınıf yerine, aynı insanlar tarafından yürütülmesi, zaten, salt maddi nedenlerden ötürü, komünist birlikteliğin temel bir koşuludur. Tarımsal nüfusun kırdaki dağınıklığı ile sınai nüfusun büyük kentlere yığılmasının yanyana bulunması, tarımın ve sanayiin ancak az gelişmişlik aşamasına tekabül eden bir durumdur, kendisini daha şimdiden şiddetle hissettiren bütün daha ileriki gelişmeler için bir engeldir.
      Üretici güçlerin ortak ve planlı olarak işletilmesi amacıyla toplumun bütün üyelerinin genel birlikteliği; üretimin herkesin gereksinmelerini karşılayacak ölçüde genişletilmesi; kimilerinin gereksinmelerinin başkalarının pahasına karşılanması durumunun son bulması; sınıfların ve bunların karşıtlıklarının tamamıyla yok edilmesi; bugüne kadar mevcut olan işbölümünün kaldırılmasıyla, sınai eğitimle, iş alanının değiştirilmesiyle, herkesçe sağlanan zevklerden herkesin yararlanmasıyla, kent ile kırın kaynaşmasıyla toplumun bütün üyelerinin yeteneklerinin her bakımdan gelişmesi — özel mülkiyetin kaldırılmasının temel sonuçları işte bunlardır. [sayfa 113] “(iEa. + abç.)
Anlatılanlar açık değil mi? Evet, hem de tartışma götürmez bir şekilde açık. Neyin demagojisini yapıyorsunuz ve neden buna gereksinim duyuyorsunuz? Anlatılan komünizmdir ama komünizmin üst evresi, herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre ilkesinin yaşam bulduğu olgunlaşmış komünizm yani. Özel mülkiyetin nihai olarak kaldırılmasının sonuçlarını Engels, tıpkı Marks gibi anlatır. Tıpkı Lenin’in onları anlattığı gibi. Açık ki söz konusu üst evreye komünizmin alt evresi ya da birinci aşaması olan sosyalizmden geçilerek ulaşılacaktır. Yani Marks’ın anlatımıyla, “kendi temelleri üzerinde gelişmiş olan değil, tersine, kapitalist toplumdan doğduğu şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadi, manevi, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplum” evresinden geçilerek! Engels o kadar açık yazıyor ki, oportünistlerimiz, “devrimci Marksistler”imiz vb. için sağa sola çekilecek bir şey de bırakmıyor.  Üretim yetersizliği, işbölümü, kafa emeğiyle kol emeği, kırla kent arasındaki eşitsizlik, sınıflar, devlet, kapitalizmin komünizmin birinci aşamadaki kalıntıları ancak komünizmin üst aşamasıyla aşılabiliyor. Demek ki Marks ve Engels’i kendilerine tanık gösterenler yanılıyorlar ya da bilinçli oportünistler vs. olarak tahrifat yapıyorlar, Marksizm-Leninizm’e karşı yıkıcı, tasfiyeci, bölücü bir mücadele yürütüyorlar…
Şimdi de oportünist çarpıtmanın, keyfi yorumlamanın aracı haline getirilen bir diğer alıntıya geçelim. Engels, Bebel’e yazdığı bir mektupta şunları söyler:
“Özgür halk devleti, özgür devlet olarak değiştirilmiş. Dilbilgisi açısından bakılırsa özgür devlet, devletin vatandaşlarla ilişkilerinde özgür olduğu bir devlet, yani despot bir hükümetin yönetimindeki bir devlettir. Devlet üzerine bu gevezeliklerin tümüne son vermek gerekir; özellikle artık sözcüğün tam anlamında bir devlet olmayan Komünden bu yana. Her ne kadar Marx’ın Proudhon’a karşı yazdığı kitap ve daha sonra Komünist Manifesto, sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini [sich von selbst auflöst] ve ortadan kalkacağını ilan etmekteyse de anarşistler, “halk devleti”ni gene de ad nauseam suratımıza fırlatırlardı. Devlet, savaşımda, devrim sırasında, yalnızca karşıtları kuvvet zoruyla bastırmak için kullanılan bir geçiş kurumu olduğuna göre, özgür halk devletinden sözetmek tam bir saçmalıktır: Proletarya, devlete gereksinim duyduğu sürece, onu, özgürlük olsun diye değil, karşıtlarını bastırmak için kullanır ve özgürlükten sözetmek olanaklı olduğu anda da devlet devlet olarak varolmaktan çıkar.” (abç.)
Hemen vurgulayalım: Özgürlükler dünyası komünizmdir, yani olgunlaşmış, yani sınıfsız komünist evre. Ustaların da belirttiği gibi, “özgürlük zorunluluğun aşılmasıdır” ve bu zorunluluğun aşılması proletarya devriminin zaferinden başlayarak komünizmin üst evresi ile bir gerçeğe dönüşür. Devlet ve demokrasi kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde giderek gereksizleşmeye başlar ve sınıfların, devletin (sönmesiyle) aşılmasıyla birlikte zorunluluklar dünyası yerini, özgürlükler dünyasına bırakır.
Engels’in dediği gibi;
“Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de, kaçınılmaz bir biçimde, yokolur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, tüm devlet makinesini, bundan böyle kendisine lâyık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı antika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına...”
Marks ve Engels’in özgürlüğün zorunluluğun kavranması ve aşılması olduğu, bunun da sınıfsız toplum, komünizmin üst evresi olduğunu, özgürlükler dünyasının komünizmin üst evresiyle bir gerçeğe dönüştüğünü savunduklarını biliyoruz. Engels’i birlikte okuyalım:
“Üretim araçlarına, toplum tarafından elkonulması ile, meta üretimi, ve bunun sonucu, ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşi yerine, bilinçli, planlı örgüt geçer. Bireysel yaşama savaşımı son bulur. Böylece, ilk kez olarak, insan, belli bir alanda, hayvanlar âleminden kesinlikle ayrılır, hayvansal yaşama koşullarından, gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. İnsanı çevreleyen, şimdiye kadar insanı egemenliği altında tutan yaşama koşulları alanı, şimdi, kendi öz toplum yaşamlarının efendileri oldukları için ve kendi öz toplum yaşamlarının efendileri niteliği ile, ilk kez olarak, doğanın gerçek ve bilinçli efendileri durumuna gelen insanların egemenliği ve denetimi altına geçer. Kendi öz toplumsal pratiklerinin, şimdiye değin, karşılarında doğal, yabancı ve egemenlik altına alıcı yasaları olarak dikilen yasaları, bundan böyle insanlar tarafından tam bir bilinçle uygulanan ve bu yoldan egemenlik altına alınmış yasalardır. İnsanlara özgü bir şey olan, ve şimdiye kadar karşılarında doğa ve tarih tarafından ihsan edilmiş bir şey olarak dikilen toplum durumunda yaşama, şimdi onların gerçek ve özgür eylemleri durumuna gelir. Şimdiye değin tarihsel egemenlik altında tutan yabancı, nesnel güçler, (sayfa: 403) insanların denetimi altına girer. İnsanlar, işte ancak bu andan başlayarak kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacak; onlar tarafından harekete getirilen toplumsal nedenler, ağır basan bir biçimde ve durmadan artan bir ölçüde, işte ancak bu andan başlayarak onlar tarafından istenen sonuçları vereceklerdir. İnsanlığın, zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışıdır bu.” (abç., Anti-Dühring)
Demek neymiş, insanlık ancak sınıfların, sınıf mücadelesinin, böylece sınıf mücadelesinin aracı olan devlet de dahil, sınıflı toplumdan kaynaklanan tarihsel evreyi aşarak zorunluluklar aleminden özgürlükler alemine, bir diğer ifadeyle sınıfsız komünist topluma geçermiş. Demek ki, devletten devletsizliğe geçiş süreci kapitalizmden komünizmin ilk evresi olan sosyalizme geçiş değil, komünizmin üst evresine geçiş sürecidir. Özgürlükler âlemi komünizmin ilk aşaması olan sosyalizm değil, komünizmdir.
Şimdi Engels’in yukarıdaki alıntısına geri dönelim, bakalım Engels ne diyor, nasıl diyor.
“Devlet üzerine bu gevezeliklerin tümüne son vermek gerekir; özellikle artık sözcüğün tam anlamında bir devlet olmayan Komünden bu yana. Her ne kadar Marx’ın Proudhon’a karşı yazdığı kitap ve daha sonra Komünist Manifesto, sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini [sich von selbst auflöst] ve ortadan kalkacağını ilan etmekteyse de anarşistler, “halk devleti”ni gene de ad nauseam suratımıza fırlatırlardı.”
Engels’in teorisi bu kadar net, açık, kesin, bütünlüklüyken, buna rağmen Engels, oportünist, Troçkist manevralara alet edilmeye çalışılıyor. Bunun “iyi niyet”le, rastlantılarla izah edilmeyeceği açıktır. Yukarıdaki alıntı da açıktır, Bilimsel Komünizme, yani Marksizm-Leninizm’e karşı kullanılacak hiçbir şey de yoktur. Ne diyor Engels, “sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden çözüleceğini… ve ortadan kalkacağı”nı. Engels burada “sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla”, yani bir kurucu süreçten bahsediyor. Zaten “Marksistler, devletin yokolmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak, gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar.” (Lenin) Ki bu kurucu sürecin gelişmesiyle ve kurulmasıyla aynı zamanda devletin de çözüleceğini ve ortadan kalkacağını ilan ediyor. Zaten gelişmiş sınıfsız komünist dünya, sosyalizm evresinden, olgunlaşmamış komünizm evresinden, yani, kendi özgün temelleri üzerinde gelişmemiş, her açıdan içerisinde doğduğu kapitalist dünyanın damgasını taşıyan bir dünyadan adım adım arınarak, geçerek, olgunlaşarak sınıfların, devletin olmadığı yüksek evreye ulaşacaktır. Ve bu süreç, kesintisiz bir devrim süreci olarak gelişir ve özgürlükler âlemine ulaşır. “Sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla”, yani alt evreden üst evreye geçerek, kendi özgün, bağımsız temelleri üzerinde gelişmeye başlayan evreye, devletsiz evreye varılır. Sorun bu kadar açıktır. Ama amaç, üzüm yemek değil bağcı dövmek olunca, iş değişiyor tabii ki. Bu ar damarından yoksun bayağılıklarla uğraşmak insana zor geliyor ama ideolojik ihanet, sınır tanımayan ideolojik çürüme, buna bağlı olarak ahlaki, vicdani, moral değerlerdeki aşırı çürüme, insanlarda bilimsel namus da bırakmıyor; dolayısıyla alıntı çarpıtıcılığına, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Stalin’, vb. vb. çarpıcılığına en bayağı biçimlerde başvurulmaktan kaçınılmıyor. Bu durumlarda yapılması gereken şey, teoriyi bütünlük içinde kavramaya önem vermek, bunla bağlı olarak bu vb. ilkesizlikleri, ahlaksızlıkları deşifre etmektir.
Lenin’in, Leninizm’in önderliğinde kurulan, Lenin’in ölümünden sonra Stalin önderliğinde kavgasını sürdüren III. Enternasyonal’in 1928 Programı incelendiğinde de kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin aynen Marks, Engels, Lenin gibi koyulduğunu, Ekim Devrimi ve sosyalist inşanın dersleriyle zenginleştirilmiş bir tarzda, Marksizm-Leninizm’in esaslarına bağlı kalarak şekillendiğini kolayca görmekteyiz. Yazıyı olağanüstü uzatacağından dolayı 28 programından alıntıları yazımıza aktaramamaktayız. Son derece zengin ve derin nitelikte olan 28 Programı’nın özenle incelenmesini okura salık veririz. Bu tarihi belge bugün sözde tartışılan konuları anlamamıza, tasfiyeci yönelim ve duruşları kavramamıza, ideolojik olarak silahlanmamıza hizmet edecektir.
Marks-Engels, Marksizm ve çağımızın Marksizm’i olan Leninizm, bir diğer vurguyla, “genel olarak proletarya devriminin, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiği olan Leninizm” (Stalin) sorunu yukarıda işlediğimiz şekilde ortaya koymaktadır. Marksizm-Leninizm’e reddiye yazan, Marksizm-Leninizm’in yerine Troçkizm’i, II. Enternasyonal oportünizmini, post-Marksizmi geçirmeye çalışan “devrimci Marksist”lerin, “21. asrın Marksizm”cilerinin tasfiyeci yönelimleri açıktır. Hele de şu “cin olmadan peri çarpmaya” kalkışanların durumu tam anlamıyla içler acısıdır...
Marksizm-Leninizm adına, proletarya devrimciliği adına, dünya proletarya devrimi adına, komünizm adına tüm teorik-ideolojik-ilkesel-tarihsel-programatik değerlerin “devrimci Marksist” (siz Troçki, Troçkizm olarak okuyun), post-Marksist tasfiyeci ret ve mahkûm edilmesi göz çıkarıyor, kafa yarıyor. Marks-Engels’in Marksizm’inin, çağımızın Marksizm’i olan Leninizm’in, bir bütün olarak Marksizm-Leninizm’in reddi ve yerine Gayya Kuyusu Troçkizm’in geçirilmesi; Leninizm’in sözde Marksizm’in bir mezhebi ilan edilmesi, hatta Leninizm’in lafının bile edilmemesi; UKH’nın ve sosyalizmin inşası tarihinin ve bu tarihte büyük Marksist Leninist Stalin’in de yok sayılarak düşmanca mahkûm edilmesi; Marksist Leninist Komünist Hareket’in “mezhepçi” bir hareket, küçük burjuva karakterde bir mezhep olarak lanse edilmesi… 
Marksist Leninist Komünist olan bu tarih çarpıcılarına, bu teori çarpıtıcılarına, bu fikir hırsızlarına, bu Troçkist ve post-Marksist ideolojik olarak aşırı çürümüş tortuya karşı sesini yükseltir. Herhangi bir komünist partisi varlık hakkını tartışamaz, tartışılmasına da izin veremez. Hiçbir Marksist Leninist komünist hareket, o hareketin resmi ifadesi olan ideolojisini, programını, tüzüğünü yok sayarak varlık hakkını tartışmaya izin veremez. Burada söz konusu olan şey, bir komünist partisinin kendi içindeki fikir ayrılıkları ve bu ayrılıkların iç demokrasi gereği tartışılması değildir, aksine, Troçkizm’in, post-Marksizmin bir bütün olarak o çizgiye açıkça reddiye yazması ve kendini tasfiye etmeye ya da Troçkist ve post-Marksist bir harekete dönüşme/dönüştürme çağrısı ve saldırganlığıdır. İş bu noktaya gelmişse, ortada başka şeyler var demektir. Her Marksist Leninist Komünist bu durumu ve tabloyu ilkeli bir tarzda eleştirel sorgulamalıdır…

*1- SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler
(2011, Akademi Kuram, Akademi Yayın, Ceylan Yayınevi)
2- Kesintisiz Devrim Ve İktidar Sorunu
(2014, Sınırsız Yayıncılık)
DEVAM EDECEK