Translate

geçiş evresi sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçiş evresi sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2016 Cuma

I. BÖLÜM



12)Sosyalist Demokrasi ve Bürokrasi
Proletarya diktatörlüğü sistemi, sosyalist demokrasi sistemidir. Burjuvazinin ve burjuva diktatörlüğünün aksine, proletarya, kendi diktatörlüğünün ve sosyalist demokrasisinin sınıfsal karakterini açıkça ilan eder. Buna göre proleter devlet, proletarya ve emekçi sınıf ve tabakalar için en geniş demokrasi, burjuvazi, devrilmiş gericilik ve yeni tip burjuvazi için diktatörlüktür. Ki, yukarıda inceleye ve eleştire geldiğimiz tablodan da görülebileceği gibi, proletarya diktatörlüğü, tarihin yeni derslerine dayanarak, aynı zamanda, yeni tip bürokrasiye, yeni tip bürokratik yozlaşmaya, yeni tip bürokrat burjuvaziye karşı da bir diktatörlük olarak tanımlanmak ve olmak zorundadır.  Böylece sosyalist devlet tanım ve teorisi de, zenginleştirilmelidir.
Burjuva demokrasisi, biçimsel bir demokrasidir. İlkede, tüm yurttaşları yasa önünde eşit haklara sahip ilan eden burjuva demokrasisi, gerçekte, burjuvazi için demokrasi, işçi ve emekçiler için ise diktatörlüktür. Ekonomik bakımdan bir avuç kapitalist tarafından sömürülen geniş yığınlar, maddi ve kültürel konumlarından dolayı da yasanın tanıdığı hakları doğru dürüst kullanamazlar.
Oysa sosyalist demokrasi, sosyalist özgürlüklerin ve hakların kullanılmasının maddi temelini de hazırlayıp olgunlaştırarak, emekçilerin eline vererek hak ve özgürlüklerin işlevsel kullanılmasını sağlar.
Egemen sınıf olarak örgütlenmiş; ekonomik, politik ve kültürel iktidar tekelini elinde tutan işçi sınıfı, sosyalist demokrasinin de temel güvencesidir.
Sosyalist demokrasi, proletarya ve milyonların nesne olmaktan çıkarak tarihin ve yeni sosyalist kurucu sürecin bilinçli öznesi, bilinçli tarih yapıcısı haline gelmesini gerektirir. Bu olmaksızın/gerçekleşmeksizin kelimenin gerçek anlamında işlevsel bir sosyalist demokrasiden de bahsedilemez. Açıktır ki proletarya ve emekçi kitleler, sürecin bilinçli öznesi oldukları oranda tarihsel politik misyonunu oynayabilirler. Bu bağlamda partinin devletin yerine, parti ve devletin kitlelerin yerine geçmemesi; sosyalist demokrasinin sosyo-ekonomik gelişme temelinde sınıfın ve geniş kitlelerin özneleşmesi; kafa emeği ile kol emeği, yöneten yönetilen ayrımına son verecek çizgide inşa sürecini kesintisiz bir devrim çizgisinde geliştirmesi baş sorundur. Sosyalizmin deneyimleri de bunu gösteriyor.
Proletarya diktatörlüğün siyasi temeli ve başlıca biçimi olan sovyetik tipten devlet biçim(ler)i (komün, sovyet, konsey vb.), her türden ekonomik, politik, sosyal ve kültürel kitle örgütleri (sendikalar, kooperatifler, gençlik ve kadın örgütleri, kültürel ve bilimsel dernekler vb.), sosyalist demokrasinin aktif bileşeni, aracı, kaldıracı ve işlevsel dinamiğidir. İç savaş, emperyalist müdahale dönemleri gibi kesitler hariç, hemen hemen tüm örgüt biçimlerinin seçim ilkesine göre demokratik bir tarzda işlemesi, seçimle gelme, istendiği an yine geri alma işlevi sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur.
Ekonomik inşaya, politikaya katılma, kültürel devrimin öznesi olma gibi fonksiyonlar bir bütündür ve sosyalist demokrasi tam da burada, tarihin gerçek yapıcılarının ve asıl kahramanın kitleler olduğu bilinciyle, kitlelerin devrimci iradesine, yaratıcılığına, girişkenliğine ve her bakımdan yönetmeyi öğrenmesine dayanan bir perspektif ve pratiğini ifade eder.
Üretici güçlerin, buna bağlı olarak kültürün, tüm emekçiler arasında yöneten ve yönetilen ayrımını ortadan kaldıracak kadar gelişmesiyle kafa ve kol emeği arasındaki eşitsizlik de yok olacaktır. Ancak nesnel ve öznel koşulların bu denli yüksek bir gelişme aşamasına (komünizme) geçişe elverecek düzeye gelmesine dek, yöneten ve yönetilen, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımlar azalarak da olsa sürecektir.
İşte sosyalist inşa, sosyalist demokrasi ve kültür devriminin özünü de bu amaca ulaşma oluşturur. Kapitalizmden komünizme geçiş süreci zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçmeyi ifade eder. Ve bu geçişin özünü de sıradan kitlelerin, milyonların yönetmeyi öğrenmesi, özel bir yönetim aygıtının vb. örgüt biçimlerinin gereksizleşmesi, bu ayrımın artık tarihin, iktisadi ve toplumsal yaşamın gelişmesinin engeli haline gelmesini hazırlamak ve aşmak oluşturur.
Bu geçiş sürecinin önderi komünist partisi ve işçi sınıfıdır. Komünist partisi, proletarya diktatörlülüğünün temel yönetici çekirdeğidir. Komünist partisi, devlet ve kitle örgütlerinde her bakımdan örgütlenmiş olan milyonlara dayanarak sosyalist diktatörlüğü gerçekleştirir, sosyalist demokrasi böylece yaşam bulur. Burada komünist partisinin kendini devletin yerine koymaması önemlidir. Çünkü devlet, bir sınıfın, iktidardaki sınıfın diktatörlük aracıdır. Parti ise, proletarya diktatörlülüğünü yöneten sınıfın öncü öğelerinin örgütlendiği en yüksek örgüt biçimidir.
SSCB’de yeni tip bürokratik çürüme sürecinde parti ve devletin giderek küçük bir kastın hegemonyasına dayanır hale geldiğini; yeni tip küçük burjuva tabakanın kastlaşarak 56 ile yeni tip burjuvazi haline geldiğini bildiğimize göre, bu sürecin derslerinin sosyalist demokrasi, devlet-parti, kitleler-devlet-parti ilişki ve işlerliği bağlamında daha derin incelenmesine gerek olduğu da açıktır.
Sovyet proletaryası ve halkları, demokratik ve sosyalist devrimlerden ve sosyalist inşa süreçlerinden, sınıf mücadelesinin ulusal ve uluslararası bir dizi deneyinden geçmişti. Barışçıl ve askeri, iktisadi ve kültürel vb. sayısız mücadele ve örgüt biçimiyle tanışıktı. Devrim süreçlerinden doğan Sovyetler proletarya diktatörlüğünün başlıca politik biçimi ve temeli haline gelmişti. Kentte ve kırda on milyonlar görkemli bir şekilde, tarihin ve sınıflar mücadelesinin tanık olduğu en yüksek, zengin, yaygın, nitelikli örgütlerde örgütlenmişti. SSCB’deki her mücadele denilebilir ki, örgütlüydü, hızla örgütlenerek kitlesel biçimlerde yürütülüyordu. 5 yıllık planlar, 1.ve 2. anayasalar ülkenin dört bir yanında, üretim birimleri temelinde, kitlesel biçimlerde tartışılıyordu. Parti ve devletten kitlelere, kitlelerden kitlelere, kitlelerden devlet ve partiye doğru müthiş bir etkileşim ve iletişim vardı. Her türlü seçimler ve seçim kampanyaları tüm ülkeyi kapsıyor ve dalgalandırıyordu. 20’li, hatta 30’lu yıllarda tablo buydu. Canlı bir kitlesel yaşam ve seferberlik vardı. Kentte ve kırda kitlelerin seferberliğiyle eski yaşam yıkılıyor, yeni yaşam kuruluyordu. Sıradan kitleler gitgide yönetmeyi öğreniyor, yüksek bir teknik ve kültürle donanmaya başlıyor, halktan gelme yeni bir yönetici aydın tabaka yetişiyordu.
1935 yılında Sovyetlerin 7. Kongresi, SSCB Anayasası’nın değiştirilmesine karar verir. Sosyalist demokrasi uygulamasının canlı bir örneğini oluşturan yeni anayasanın oluşturulması sürecini SSCB’deki gelişmelerin canlı tanığı Jack T. Murphy’ten hep birlikte dinleyelim:
“Stalin, kolektif çalışmada büyük bir önder olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bir Anayasa tasarısı hazırlamakla görevlendirilen geniş bir komisyona başkanlık etti. Bu komisyonda Molotov, Jdanov, Kaganoviç ve daha birçokları gibi ülkenin önde gelen en yetenekli önderleri bulunuyordu. Tasarının hazırlanması tamamlandığında tarihin en büyük tartışması başladı. Sovyetler Birliği’ni oluşturan bütün milliyetlerin dillerinde yayınlanan tasarı, 60 milyon nüsha dağıtıldı. Tasarının tamamı, toplam tirajları 37 milyon olan 10 bin gazetede yayınlandı. Bütün radyo istasyonlarında okundu ve 36 milyon insanın katıldığı 527 bin mitingde tartışıldı. Önerilen değişikliklerin sayısı 134 bindi. Anayasa, fabrika ve imalathanelerde, kooperatif derneklerinde ve klüplerde, çiftliklerde, atölyelerde ve madenlerde tartışıldı ve incelendi. Komisyon, gerek tek tek bireylerden, gerek örgütlerden gelen bütün değişiklik önerilerini inceledi. Tasarının son biçimi, 5 Aralık 1936’da Sovyetlerin olağanüstü bir kongresine sunuldu.” (Stalin, s. 230, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 3. Baskı)
Ancak ne var ki, bürokratik deformasyondan bürokratik yozlaşmaya/kastlaşmaya uzanan süreç, canlı sosyalist demokrasi sürecini de önce yüzeyselleştirmeye, politik ve toplumsal yaşam durağanlaşmaya (durgun su bile çürür!), sosyalist demokrasi biçimselleşmeye başladı. Kitlelerin öz bağımsız inisiyatif ve girişimciliği giderek yerini apolitisizme, pasifizme bırakmaya başladı. Oluşan parti, devlet, yetkililer kültü, devlet ve partiye duyulan büyük güvenle birleştiği için, giderek her şey devletten, partiden, önderlerinden beklenmeye başlandı. Parti ve devletin çağrılarına hep olumlu yanıt verildi, kitleler hep harekete geçti. Ama gelişen kitlesel yeni tip pasifizim, yeni tipten bürokratikleşme, devlet ve partinin devasa bürokratik kurumlara dayanarak doğan boşluğu artan oranda doldurması, bürokratik biçimciliği ve dejenerasyonu daha güçlü üretti. Kitleler özne olmaktan adım adım çıkmaya başladı.
SBKP’nin gelişimini çeşitli bakımlardan incelediğimiz bölümlerde ortaya çıkan tabloyu hatırlatmakta yarar var: SBKP(B)  özellikle 40’lar sonrası bürokratik merkeziyetçiliğe dayanan bir parti haline gelmişti. Parti kongreleri, önce geç, giderek daha geç toplanmaya başlanmıştı. Demokratik merkeziyetçilik, iç demokrasi, kolektif liderlik, seçimle gelme ve gitme, kolektif akıl gibi ilke ve kurallar çiğnenmeye, partide aydın tabakanın ağırlığı artarak egemenlik kurmaya doğru hızla gelişmişti. Atama, idari yöntemlere dayalı yönetim tarzı, yanılmaz önderler, yanılmaz “stratejik önderlik”, yanılmaz yetkililer, yanılmaz etkin bireyler kültü partiyi de yönetir duruma gelmişti. Biçimcilik, cansızlık her şeye damgasını vurmaya, kırtasiyecilik her şeyi boğmaya başlamıştı. Parti, zafer sarhoşluğu ve kibir hastalığının pençesinde, durumdan ve kazanımlarından hoşnut çok dinli (çok kişilikli) insanların partisi haline geliyordu. Parti ve önderleri süreç içerisinde hem kendi kadrolarının, alt örgütlerinin hem de kitlelerin denetiminin dışına çıkmıştı. Kitleler ve kadrolar yerine düşünülüyor ve karar veriliyordu. Kongrelerin işlevini giderek artan oranda MK’lar, MK’ların işlevini de polit bürolar, politik büronun işlevini de artan oranda daha dar elit bir kesim üstlenir duruma gelmişti. Parti değil “etkin bireyler”, kolektif akıl, kolektivizm ve proleter demokrasi değil, “etkin birey”lerin, “etkin sekreter”lerin aklı, “yanılmaz lider”lerin, yanılmaz “stratejik önder”liğin aklı ve bürokratik yönetim gücü, yukarıdan aşağı “etkin bireyler”e dayanan bürokratik merkeziyetçilik sürece damgasını basmaya başlamıştı ya da başlar hale gelmişti. Komünistler, yönetici kurumlar “önce komünist sonra yönetici” olduklarını unutmaya başlamıştı. Özellikle de 2. Dünya Savaşı’nın ardından ağır kayıplardan dolayı partinin niteliği de düşmüş ve cebinde parti kartı taşıyanlar hızla evet hızla çoğalmış, parti aşırı şişmişti. Ama parti üyeliği kartı başlı başına bir ayrıcalık, üstünlük, rahat yaşam ve psikolojik tatmin aracı haline gelmişti. Keza aynı şey devlet yetkilileri için de geçerliydi.
Parti, tutuculaşmıştı. Parti, çürüyordu. Partide sosyalist demokrasi unutulmuş gibiydi. Parti, devrimci ruhunu kaybediyordu. Bağımsız devrimci komünist karakter, bağımsız eleştiri gücü, önder ve yönetici katmanın özeleştiri gücü ve denetlenebilmesi yitip gidiyordu. Yöneticiler, etkin bireyler, etkin ekipçiler, etkin klanlar ayrıcalıklı hale gelmişti. Kariyerizm, çifte standart, yandaşa göre kadro politikası, eleştirinin boğulması, iç demokrasinin bastırılması, ilke, vicdan, ahlak, adalet yoksunluğunun, tebaalaşmanın vb. gelişmesi partiyi çürütüyordu. İç ideolojik mücadele ve dinamizm tükenmeye başlamıştı. İç demokrasi ve dinamizm bürokratizm, idare-i maslahatçılık, etkin bireylerden oluşan yöneticiler kastı ve önderleri eliyle bürokratik baskı ve zorbalık yoluyla boğuluyordu. Gitgide derinleşen ve kapsamlılaşan yeni tip bürokratizm ve tasfiyecilik partiyi, başta da yöneticilerini ve önde gelenlerini esir almaya başlamıştı. Doğal olarak bu süreç, bürokratikleşme süreci, kendi kadro ve yönetici tipini de yaratıp biçimlendiriyordu. Çok kimlikli, çok dinli, kişilik parçalanmışlığıyla karakterize kadro tipi, yönetici tipi, şeflik kültü bir ejderhaya dönüşmüştü. Bürokratik çürüme süreciyle birlikte Marksist-Leninist değerler, hovardaca, vicdansızca, zalimce harcanıyordu.
Balık baştan kokar. İktidar ve düzen hastalığı, evcilleşen sistem en başta partiyi tutsak almıştı. Kokuşma, çürüme partiden başlamıştı. Bu öyle bir çürümeydi ki şanlı SBKP, aşağılık yeni tip burjuva karşı-devrimin iğrenç bir aleti haline geldi, getirildi.
Asıl tehlikeli olan da başta önderler ve yönetici katman olmak üzere partinin tutuculaşması, bürokratlaşması, aristokratik bir yaşam tarzına kayması, devrimci ruhunu yitirmesiydi. Çünkü tüm bir devrimci sürecin, kesintisiz devrim sürecinin önderi/beyni Komünist Parti’dir. Proleter devletin temel yönetici çekirdeği Komünist Parti’dir. Devlet tutuculaşabilir ama tüm savaşımın genelkurmayı, tüm mücadele ve örgüt biçimlerini, her türlü savaşımı birleştiren, yöneten partinin tutuculaşması en büyük tehlike, baş tehlikedir. SSCB’de bu yaşandı. Dahası…
Şimdi burada durup şu soruyu soralım: Partide tüm bunlar olurken genel siyasal yaşamda, parti ve kitleler ilişkisinde, inşa sürecinin her bir alanında tablo daha mı farklıydı?
Elbette ki hayır! Bürokrasi mikrobu adım adım tüm siyasal, toplumsal, iktisadi yaşamı sarıyordu, sarmıştı. Toplumsal psikoloji, yeni tip bürokratik zehirlenmenin havasıyla şekilleniyordu, giderek şekillenmişti.
Örneğin sovyetik işlerlik giderek biçimsel bir işlerliğe dönüşmüş, kitlelerin canlı devrimci denetimi giderek ruhunu yitirmişti. Sovyetler toplantıları yerini artan oranda Sovyet yürütmelerine bırakmıştı. Parti örgütleri giderek artan oranda Sovyetlerin yerine geçmeye başlamıştı. Yakovlev’in, yeni anayasayla bağlı olarak gündemleşen yeni seçim yasası üzerine MK plenumuna rapor sunarken yaptığı şu konuşma, durumu anlayabilmek bakımından ciddi bir veridir:
“Sovyetlerde ve özellikle de Sovyetlerin yürütme organlarındaki parti hücreleri, çoğu zaman Sovyetlerin işlerini yapan organlar haline gelmiş, onların yerine geçmişlerdir; böylece Sovyetlerin, önceden hazırlanmış bir takım kararları kaşelemekten başka bir işi kalmıyor… Buradan şu sonuca varıyoruz: Partinin olağan kongrelerinde,  VKP (B) tüzüğü içinde yer alan, Sovyetlerde ve onlara bağlı yürütme organlarında parti grup ve hücreleri kurulması hakkındaki maddeyi kaldırmayı önermek gerekir. Bu, gerek iktisadi ve kültürel ve siyasi konuları, gerekse de yetkililerin atanması konusunu Sovyetlerin ve ona bağlı organların bizzat kendilerinin görüşerek doğrudan karar bağlamaları için, ayrıca Sovyetlerin parti gruplarındaki komünistlerin karşısına, parti disiplinine göre oy kullanma yükümlülüğünün çıkarılmasını önlemek için zorunludur. Çünkü seçilmiş parti organları olmayan bu parti grupları üzerinden Sovyetlerde şu veya bu karar oylanamaz.” ( Aktaran Yuriy Jukov, Öteki Stalin, s. 399)
Konu bağlamında Plenumda söz alan Molotov ise şöyle der:
“Bazı yoldaşlar düşünüyorlar ki, hani bizde bu Sovyet kurumları ikinci dereceden örgütlerdir; Sovyetlerde çalışanlar da ikinci sınıf kadrolardır. Oysa amaç Sovyetleri, Sovyet organlarını, Sovyetlerde çalışanları daha yüksek seviyeye çıkarmaktır.” (age., s. 400)
Parti ve devletteki bürokratikleşmeye, bürokratik tabakaya karşı Stalin önderliğinde, “Stalin Anayasası” sürecinde ve yeni seçim yasasının hazırlığı sürecinde kapsamlı ve etkili bir mücadele verilir. Bu mücadele sürecinde parti ve devlet yaşantısının kilit yerlerinde yer alan geniş yönetici katmanın (merkezi ve yerel) güçlü bir muhalefetiyle karşılaşır. Bu sürecin öyküsünü, belgelere dayanarak süreci ortaya koyan Jukov’un “Öteki Stalin” kitabından inceleyebiliriz. Ama biz kitaptan okumaya devam edelim:
“… Jdanov’un Şubat-Mart plenumunda parti organlarına yönelttiği eleştiriler gibi, önce, genelde Sovyet organları için yasalara uygun seçimler yapılmadığını, çoğunlukla kooptasyon, doğrudan atama yoluyla vekil seçildiğini dile getirdi. Onun verdiği örneğe göre, Çelyabinsk Vilayeti yürütme organlarının ele aldığı bütün sorunların üçte ikisinden fazlası ‘görüş alınma’ yoluyla karar verilerek çözülmekteydi; aynı tür uygulamanın oranı Orconikidze Bölgesi kurumlarında yüze 90, Sverdlovsk Vilayeti kurumlarında yüzde 70’ten fazla, Azak- Karadeniz Bölgesi kurumlarında ise yüzde 80’di. Yakovlev bu keyfiliğin vahim boyutlara ulaştığını belirtiyordu:
“‘Gerçek olan şu ki, Batı vilayeti yürütme organlarında, 1936’dan beri 20 bin kararın sadece 500 kadarı prezidyum toplantısında görüşülmüştür; diğerleri ise ya ‘görüş alınarak’ ya da başkan ve sekreterin imzasıyla kabul edilmiştir.’” (age., s.397-98)
Devam edecek olursak, örneğin;
“Emeğin sosyalist kooperasyonu, üretimin ve idari aygıtının bütün kademelerinde tek yönetim ilkesinin sıkı ve kararlı bir şekilde uygulanmasını talep etmektedir. Tek yönetimden, kitlelerin kendilerini üretim sürecini yöneten tek bir kişinin iradesine tabi olmasına dayanan, devletsel, sosyalist işletmelerin yönetimi anlaşılmaktadır. Bu, kitlelerin üretim süreci içindeki geniş yaratıcı inisiyatifiyle birleşmektedir.” (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C. II, s. 156, ika.)
Bu yöntem, belki de üretim süreçlerine etkin müdahale ve yönetim bakımından, başta, kısa bir dönem, bir geçiş önlemi olarak ya da iç savaş, emperyalist müdahale gibi koşullarda benimsenebilecek bir yöntemdir. Ancak bu uygulamanın sosyalizm adına genelleştirilmiş, gelenekselleştirilmiş bir uygulama haline getirilmiş olması, kanımızca, bir ibret örneğidir.
Doğal olan ve olması gereken demokratik merkeziyetçiliğe dayanan, tabanın, kitlelerin bağımsız yaratıcı etkin kolektif katılımına dayanan, kitlesel sosyalist demokrasiyi ifade eden, işletmelerdeki kitleler tarafından seçilen ve istendiği an geri alınabilen bir kolektif “tek yönetim ilkesi”  olmalıydı, olmalıdır. Bu, parti için de, devlet için de, ekonominin yönetimi için de, kitle örgütleri için de geçerlidir ve geçerli olmalıdır. Özel koşullar, geçiş tedbirleri kesitleri vb. hariç tek kişi yönetimi kabul edilemezdir. Kolektivizm ilkesi ve işlerliğinin sosyalist yaşamın her zerresine içselleşmesi her zaman ve her yerde proletaryayı yönetmesi gerekir.
Bu işin bir yanı, ama bu vb. sistematik yöntemlerin bürokratlaşma ve yozlaşma süreçlerinde nasıl da bürokratik dejenerasyonun ve karşı devrimin aracı haline gelebildiğine de en başta tanıklık yapan yine SSCB’deki restorasyon sürecinin deneyimi olmuştur. Sosyalizmin, sosyalist demokrasi rejiminin “tek kişi yönetim”yle bir bağı, ilişkisi olamaz. Üstelik “tek kişi yönetimi” bir ilke düzeyine de çıkarılamaz. İlke, kolektif çalışma ve yönetim ilkesidir. “Tek kişi yönetimi”, “etkin birey”, “etkin stratejik önder”, “etkin stratejik önderlik”, “etkin sekreter” vb. teori ve tezlerin, bu gibi teori ve tezlere dayanan bir önderlik ve çalışma tarzının, kadro politikasının Marksizm-Leninizm’le de hiçbir ilişkisi yoktur. Tekrar vurgulamak gerekirse: Kolektivizm ilkesi ve işlerliği sosyalist yaşamın her zerresine içselleşmeli ve her zaman ve her yerde proletaryayı yönetmesi gerekir. Bundan vazgeçmek Marksizm-Leninizm’den, sosyalizm ve komünizmden vazgeçmek demektir ya da varacağı yer işte burasıdır.
SSCB’deki bürokratlaşma süreci ile birlikte yönetilen ve yöneten ayrımı yeni ve özgün biçimde ortaya çıkmaya başlamıştır. Peki, yöneten yönetilen ayrımının hala sürdüğü SSCB’de kişi, önder, parti, devlet kültü (tapınma, putlaştırma, tanrısallaştırma, dokunulmaz kılma, eleştiri ve denetimin dışında tutma) yeni tip bürokratikleşme ne anlama gelir?
Tek anlama gelir: Yöneten ve yönetilen ayrımının yeni bir biçimde yeniden üretilerek, derinleşerek sürmesi. Her şeyi üstten, yetkililerden, liderden, partiden, devletten bekleme. Kitle katılımcılığının biçimselleşmesi. Kitlelerin, kadroların sosyalist kurucu özne olmaktan çıkmaya başlaması ve giderek çıkması. Bağımsız kişilik ve inisiyatifin, kolektif kişilik ve inisiyatifin, özerkliğin, demokrasinin, devrimci ilkeli eleştiri ve özeleştirinin, kolektif önderlik ve çalışmanın can çekişerek ölmesi. Kadroların, örgütlerin, kitlelerin pasif bekleyişe mahkûm edilmesi. Bağımsız yaratıcı inisiyatifin tükenmesi. Eleştiri ve denetimin bitmesi. Eleştiri ve denetimin, “eleştirinin devrimci şiddeti”nin tek yanlı yukarıdan alt örgüt ve kadrolara dayatılması, bunun bir tarza dönüşmesi. İdeolojik değerlerin, tarihsel birikimin ve kadroların zengin bir babanın müflis oğlu gibi küçük burjuva bürokrata has ruhsuzlukla harcanması. Vurdumduymazlık. Vicdansızlık ve ahlaksızlığın meşrulaşması. İçi başka, dışı başka çok dinli insan tipinin doğması. “Gözümü kapar, vazifemi yaparım. Direktif gelmeden yan gelip yatarım” anlayışının kök salması. İnsanların sorumluluk almaktan ve bağımsız iş yapmaktan korkar hale gelmesi. Sosyalist demokrasinin gerçek içeriğinin iğdiş edilmesi. İşlevsizleştirilen demokrasi adına işleyişlerin törensel bir gösteriye dönüşmesi. Parti çizgisi ve tüzüğünün giderek kâğıt üstünde kalması. Özü sözü ayrı önderler, yöneticiler ve aygıtlar. Ayrıcalıklı ve yanılmaz (!) önderlere, kasta liberalizm; alt örgütlere, kadrolara, Marksizm-Leninizm’e ilkeli ve devrimci tarzda bağlı kadrolara sektarizm ve tasfiyeci baskı ve etkisizleştirilme-tasfiye (“eleştirinin devrimci şiddeti”) operasyonları. “Etkin birey”lere, “etkin sekreter”lere, yetki gücüne dayanarak iş yapan “etkin yönetici”lere, kolektif işleyişin tasfiyesinin ifadesi olan dar yürütme güçlerine, vb dayanan, sözde “etkin birey”lerin, “stratejik önder”lerin bağımsız kişilik sahibi, bağımsız Bolşevik eleştiri ve mücadele gücünden yoksun kadroları devşirmesine, yetiştirmesine, biat kültüne dayanan oportünist ve tasfiyeci bir kadro politikası. “Adanmış devrimci(lik)” gösterisinin ardına gizlenmiş, kendini amaçlaştırmış iktidar düşkünlüğü. Bireyci hesap ve tutkularla yanıp tutuşan, yükselmeyi amaçlaştırmış, başarıyı, güç merkezine ya da merkezlerine yaltaklanarak-uyum sağlayarak yakalamaya çalışan, yılan gibi sinsi, fırsatçı, fırsatları lehine kullanan, her olanağı kullanarak, adanmış militanlık oyunuyla her türlü üç kâğıdı çevirerek kendisi için fırsatlar yaratmaya yatkın, kolektif emeğin, başarı ve kazanımların üstüne yatmayı iyi bilen, güç odaklarına/otoriteye biat ve bağımlılığı ideolojik ve örgütsel ilke ve değerlerin üstünde sayan, sorgulamayan; sorgulayan bağımsız zihniyet ve karakterden rahatsız olan, ama güç dengelerini iyi okuyan, tornistan yeteneği yüksek, her ortama uyum sağlayan, partinin ve sosyalizmin genel çıkarlarıyla değil, kişisel kariyer elde etmekle ilgilenen, gördüğü zaafların, çifte standardın, adaletsizliklerin üzerine gitmeyen insan tipi ve “parti tarzı” işlerlik. “Muhalif” ve “tehlike” görülen kadroların, örgütlerin sayısız biçim alan tasfiyesi, itibarsızlaştırılması, değersizleştirilmesi. İlkesiz, dalkavukçu, bireyci hırsların esiri, entrikacı zihniyet ve tipin yükselen değer olarak yüceltilmesi. Stalin’in sertçe eleştirdiği “şahsi klanların kurulması”. Bürokratik merkeziyetçiliğin amansız hükümranlığı…
Elbette ki bu tablo genişletilebilir ama gerekmiyor.
Sosyalist kuruculuk ve komünizme yürüyüş partinin ve sınıfın önderliğinde sıradan insanların, milyonların fırtınalı, militan kitle hareketine, milyonların deneylerine dayanan devrimci eylem sürecidir. Kitleler adına bu işlev devlet tarafından üstlenilirse, bu işlev devletten beklenirse iş çığırından çıkar hele bir de bu zaaflı tablo devlet kültü ile birleşirse, her şeye kadir devlet, parti, önderler idealizmiyle birleşirse, yönetenler tanrılaşırlar, kendini tanrı gibi görmeye başlayan kişi ve aygıtlar da dinden, imandan çıkarlar…
Yöneten yönetilen ayrımının sürdüğü koşullarda özellikle de başlangıç aşamalarında her zaman için devlet ile kitlelerin çıkarları bire bir, yüzde yüz çakışmaz, çakışmayabilir. Yöneten yönetilen ayrımının azaldığı, giderek silinmeye başladığı, sıradan kitlelerin yönetmeyi öğrendiği, yönetme işinin sıradanlaşarak tüm toplumu kavradığı oranda bu çelişki(ler) önemsizleşerek sönümlenecektir. Bunu da unutmamalıyız.
Bu bağlamda, tarihi deneyimden çıkan bir ders olarak, sosyalist toplumda proletarya ve kitlelerin yeni tipten burjuva unsurlara, bürokratik deformasyon ve dejenerasyona karşı üretimden ve hizmetten gelen gücü de dâhil olmak üzere sokak gösterileri, direnme ve başkaldırmaya dek uzanan hakları anayasal haklar olarak özel olarak tarif edilmeli ve yasal olarak tanınmalıdır. “Düşmanın kullanma tehlikesi”, “toplumsal anarşi”, “disiplin” vbg. gerekçelerle bu hakların tanınmasına karşı çıkmak, nesnel olarak, gerçekte düşmana yarar ve komünizmin ruhuna da aykırıdır.
Sosyalist yasallığın bürokratik dejenerasyona dönüşüp çürüdüğü koşullarda ya da böyle bir sürece doğru evrildiği koşullarda ya da bu gibi zaaf ve suçların ortaya çıktığı ve yasal yoldan düzeltilemediği koşullarda sınıfın, kitlelerin direnme meşruiyeti ve yasal hakları vardır, olmalıdır ve bu haklar geliştirilmelidir de. Kuşkusuz ki önemli olan doğru ve sağlıklı bir çizgide yürümek, meselenin ya da meselelerin bu noktalara dek gelmesinin önlenmesidir. Ama açık ve kesindir ki, sosyalizmden komünizme geçiş süreci çapraşık bir süreçtir. Bugünden şu veya bu dersleri çıkarmakta yetmeyecektir; bürokratik zaaflar, yıpranmalar, dejenerasyon vbg. sıkıntılar şöyle ya da böyle ortaya çıkacaktır. Bu gerçeği görmek gerekir. İlk sosyalizm kuruculuğunun tarihsel deneyimleri bu bakımdan da proletarya ve komünistleri yeterince uyarmaktadır.
Partilerde, devletlerde, sosyalist inşa süreçlerinde, sosyalist yasallığın bürokratik yasallığa dönüştüğü ya da dönüşmeye doğru gittiği ya da benzer uygulamaların gelişmeye başladığı koşullarda komünistlerin, sınıfın ve kitlelerin meşru zeminde mücadele hakkı vardır ve olmalıdır. Grev, direniş, başkaldırı hakları da dâhil sayısız mücadele biçimleriyle direnmek ve mücadele etmek bir haktır ve bu, anayasalarda da güvence altına alınmalıdır. Aksi taktirde, sosyalist anayasanın, parti tüzüğünün arkasına gizlenen, kendilerine liberalizmi, başkalarına Marksizm-Leninizm’i ve sektarizmi ve terörizmi uygulayan parti, devlet, ekonomi, kültür vb. kurumların ya da bu kurumlarda suyunun başını tutan yönetici bürokratların özellikle de yeni tip bürokratların, tasfiyeci kariyerist kliklerin, bürokrat kastların keyfiyeti önlenemez. Ya da önleyecek önlemler dizisi, ideolojik ve siyasi, örgütsel barikatlar vs. ortaya çıkarılamaz. Açık ve kesindir: Bürokratik yasallığa saplanıp kalmak, ölümdür ya da bu, öldürür.
Komünist karakterini yitirmiş ya da yitirmeye başlamış, işlevsizleşmiş ya da işlevini tüketmeye doğru giden yasalara, komünistlerin ve sınıfın mücadele imkânlarını elinden alan, elini kolunu bağlayan, susma ve tasfiye dışında başka bir yol bırakmayan yasallığa biçimsel bağımlılık da komünistçe olan hiçbir şey yoktur. Komünist partilerde ortaya çıkan ve iktidarı ele geçiren ya da geçirmeye başlayan revizyonizmin, oportünizmin, tasfiyeciliğin, kariyerizmin parti ve devlet yasalarına sığınarak, o yasallığa bağlı kalmadığı, fiilen tasfiye ettiği halde, kendini yasaların üstünde dokunulmaz ve ayrıcalıklı bir yere yerleştirdiği halde, çifte standardı bir çalışma ve yaşam tarzına çevirdiği halde, parti ve devlet illegalitesi ve çıkarları adına, parti ve devlet yasallığı adına kolektivizmi, iç demokrasiyi, bağımsız kişilik ve eleştiri gücünü, sosyalist yasallığı yok ederek fiilen içeriğini boşalttığı halde; yasaları komünistlere, sınıfa, kitlelere karşı aşağılık bir baskı, imha, tasfiye ve dejenere etme silahına çevirdiği halde, bu koşullarda hala “yasalara”, “tüzüğe” vs. bağlılık adına davranmak ölümü kabul etmekten, tasfiyeciliğe ve revizyonizme, yeni tip bürokratik ihanete teslim olmaktan başka bir anlamı yoktur. SSCB’deki bürokratikleşme süreci ve sürecin bir karşı devrime dönüşmesi sürecinin deneyleri bu bakımdan da açıktır.
Kendisi parti yasallığına bağlı kalmadığı, fütursuzca çiğnediği halde komünistlerden yasalara bürokratik bağımlılık isteyen, dayatan; iktidarı ve gelişmesi için tehlike gördüğü her şeyi düşman görüp baskı, kuşatma, tasfiye stratejisi ve taktiğine dayanarak imhaya yönelen, böylece sınıf düşmanının yapamadığını ve asla başaramayacağı tahribatı yapan; üstelik davaya, kavgaya, ideallere bağlılık adı altında bin kez daha yıkıcı bir tarzda başaran komünist partilerdeki iç ihanet süreçlerine karşı dünya komünistleri sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden gerekli dersleri çıkarmak ve yeni ve nitelikli bir donanım kazanmak zorundadırlar. Partili mücadele yöntemlerinin önlendiği, sosyalist yasallığa bağlı mücadele yöntemlerinin işlevini tükettiği ya da tüketmeye başladığı koşullarda sınıf ve öncüleri yeni duruma uygun mücadele mevzilerine, biçimlerine geçerek mücadeleyi geliştirmek zorundadır. Aksi taktirde gerek partilerde, gerekse de sosyalist toplumlarda bürokratik yasallığın ardına ustaca gizlenerek yıkımı, çürümeyi ve ölümü komünistlere ve sınıfa, kitlelere dayatan, kendisini tanrı ve hep öğretmen yerine koyan, dışındaki herkesi hep cahil ya da ilkokul öğrencisi yerine koyan tasfiyecilerin, Kruşçevlerin vb. gibilerin, kastların, yönelimlerin, sapmaların, çizgilerin sınırsız olan yıkımları engellenemez. Komünistler için, sınıf için tek bağlı kalınacak şey, Marksizm-Leninizm’dir, işçi sınıfının genel ve evrensel çıkarlarıdır. Komünistsen, partiysen, yöneticiysen, öndersen, sosyalist devletsen, bu durumda Marksizm-Leninizm sana değil, sen Marksizm-Leninizm’e bağlı kalmak ve uygulamak zorundasın. Yoksa çürürsün, çürütürsün, ölürsün, öldürürsün; asla devrimci komünist falan kalamaz ve olamazsın…
 Burada, geçmeden, bir kez daha vurgulayarak hatırlatmak isteriz: Enver Hoca, Molotovların Kruşçevlere karşı harekete geçtiğinde iş işten geçtiğini, zaten Molotovların da “Bolşevizmin cesedi”, “bürokratik yasallığın” uysal temsilcileri haline gelerek ona battığını söylemişti. Gerçek yaşam farklı bir şeydir. SSCB’nin de deneyimi bunu çok daha zengin bir tarzda kanıtlamıştır. Bu sorun(lar) üzerinde kolektif aklın ışığında büyük bir dikkat ve özenle eleştirel düşünmek ve mutlaka yeni dersler çıkarmak gerekmektedir.
SSCB ve Sosyalist Kamp’ın tarihsel deneyimi yukarıda vurguladığımız gereksinimi göstermektedir. Partinin ve devletin; yönetici katmanın olası hatalarına, zaaflarına, suçlarına karşı sınırları iyi çizilmiş yapıcı direnme ve mücadele hakkı (özelde de yeni tip bürokrasiye karşı) yasa katına çıkarılarak hukukileştirilmelidir. Asıl sorunun yasal ve anayasal hakların tanınıp tanınmaması olmadığını, asıl sorunun doğru bir siyasal çizgi, devrimci eylem, kesiksiz ideolojik-kültürel devrim ve başarıyla komünizme yürüyüş ve kitlelerin bu amaca bağlı yetiştirilmesi ve seferber edilmesi vb. olduğunu biliyoruz. Ama buna rağmen bu hakların tanınması ve kullanılmasının güvenceye alınması tarihten çıkarılması gereken bir derstir.
DEVAM EDECEK

19 Kasım 2012 Pazartesi

SSCB, RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ



SSCB, RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ
Sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geri dönüş şu veya bu ölçüde maddi-ekonomik öncüller ortaya çıkmadan olanaklı değildir. Bilinen bir olgudur: Doğada, toplumda, düşüncede öncüller olmadan olgular ortaya çıkmaz. Bu gelişme yasası, kapitalizmin restorasyonu için de geçerlidir. Restorasyon, nesnel gerçeğin dışında salt zihinsel bir süreç, zihinsel alanda olan biten bir süreç değildir ki; böyle bir tez, açık ki sübjektif idealizmin damgasını taşır. Kapitalizmin restorasyonu, ekonomik, politik, toplumsal bir bütünsel/yapısal niteliksel değişimdir. Sosyalizmin her cephede tasfiyesi eylemidir. Eskinin yeni üzerinde zafer kazanmasıdır. Yeni tip restorasyonun öncülleri ekonomik, siyasal, toplumsal bakımdan sosyalizmin bağrında ortaya çıkar, gelişir; niceliksel değişme sürecinden geçerek niteliksel değişme sürecine sıçrayarak ilerler ve yeni duruma damgasını basar. Birinci durumda (sosyalizm) yadsınan kapitalizmdir, ikinci durumda yadsınan sosyalizmdir. Niceliğin niteliğe dönüşümü, yadsınmanın yadsınması gerçeği karşımızda durur bu tabloda. Maddenin ve toplumsal gelişmenin diyalektik yasaları örneğimizde işte böyle ortaya çıkar. Toplumsal gelişmenin diyalektiği, diyalektik gelişmenin nesnel yasaları gereği maddenin hareketi ve toplumsal maddi gerçeğin hareketi sarmal bir gelişmedir. Ama sarmal/helezonik gelişme süreci kendi içerisinde büyük tarihsel geri çekilişleri ve gerilemeleri de, sapmaları da taşır ve gelişme düz bir şekilde gerçekleşmez; bu büyük geri çekiliş kesitlerinde de diyalektiğin yasaları işlemeye devam eder; bizler ancak diyalektikle, materyalizmle diyalektiğin ve materyalizmin yasalarıyla bu süreçleri de anlayabilir, kavrayabiliriz.
Engels şöyle der:
“Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil; üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler(iba.) olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan düzgünsüzlükleri ortadan kaldırma araçlarının da -azçok gelişmiş bir durumda- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasından uydurması değil ama beyninin yardımıyla, göz önünde bulunan maddesel üretim olguları içinde bulması gerekir.” (Anti-Dühring, s. 384-85, iEa.)
Engels, materyalist tarih tezini böyle özetler. Kuşkusuz ki Engels, burada, sosyalizmden kapitalizme geri dönüş (restorasyon) sorununu tartışmıyor, gerek Engels’ten önce gerekse de Marks ve Engels yaşarken böyle bir tarihsel deneyim de yoktur, ama bizlere tarihin materyalist çözümünün anahtarını veriyor.
Biz burada, temel toplumların somutunda, temel toplumların tarihsel evrimi somutunda bu temel tezin incelenmesine girmeyecek, sorunu SSCB’de kapitalizmin yeni tipte yeniden inşasının gerçekleriyle kendimizi sınırlandıracağız. Zaten ana konumuz da bu konudur.
SSCB’de, 1960’a dek üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında genel bir uyum olmuştur. Bunu, toplumsal üretici güçlerin toplumsal üretim ilişkileriyle uyum içerisinde gelişmesinden somut olarak görmekteyiz. Ama bu uyum, 50’lerin sonlarından başlayarak bozulmaya yüz tutmuştur. 50’lerden sonra baş gösteren ekonomik sorunlar ve artan sıkıntılardan bu görülebilir. Aşağıdaki tablo bunun kanıtıdır.
Sovyet Plan Dönemlerinde Gerçekleştirilen Yıllık Büyüme Hızı (%)

                                             1966-70       1971-75         1976-80                  1981-84 
Ulusal Gelir                              7.7             5.7                4.2                         3.1
Sanayi Üretimi                         8.5             7.4               4.4                          3.6
Tarım Üretimi                          3.8             2.4               1.7                          1.1
Yatırımlar                                 7.6             7.0               3.4                       3.1
Emek Verimliliği                      6.3             4.5               3.1                       2.4
Kişi Başına Gelir                       5.7            4.3               3.3                          1.7

(G. Altınoğlu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa NEREDEN NEREYE?, s. 26, Sun Yayıncılık)
56’lardan başlayarak gelişen yeni tip burjuva karşı devrim, salt politik bir karşı-devrim değildi. Evet, başlangıçta revizyonist burjuva karşı-devrim, modern revizyonist ideolojinin eşliğinde politik bir karşı-devrim olarak başlamıştır. 20. Parti Kongresi ile proletarya diktatörlüğün tasfiyesi, yeni burjuvazinin politik iktidarı ele geçirerek politik iktidar tekelini kurması bunun kanıtıdır. Ama politik iktidarın ele geçirilişi sadece bir başlangıçtır. Bu başlangıç sayesinde yeni burjuvazi, ekonomik ve toplumsal programını yürürlüğe koyarak kapitalizmin restorasyonunu ve böylece burjuva karşı devrimi toplumsal yaşamın her alanında derinleştirerek geliştirmiş ve 70’lere gelindiğinde kapitalizmi sosyalizm maskesi altında tekelci devlet kapitalizmi olarak inşa etmeyi başarmıştır. Böylece, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin kolektif kapitalist biçimini alarak gündemleşmiştir. 91’de dağılışla, klasik kapitalist sosyo-ekonomik yapılanmaya geçişle birlikte, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık olarak yeniden şekillenmiştir.
Ancak, bu sürece ön gelen ve yeni tip burjuva karşı devrimine öncül oluşturan olgular, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında oluşmuş ve gelişmiştir. Maddi/ekonomik alanda da aynı olgu-maddi öncüller- geçerliydi. Eğer bu öncüller olmasaydı, oluşmasaydı, sosyalizmden kapitalizme geçiş düşünülemezdi. Biz, SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları ve Tarihi Dersler (Ceylan-Akademi Yayınları) kitabımızda bu olguyu da, kanıtlarıyla birlikte ortaya koymuştuk. Dolayısıyla bu yazının sınırlandırılmış çerçevesi içinde yeniden sorun üzerinde başlı başına durmak gerekmiyor. Sorunu daraltarak, belli sınırlar içerisinde ele alacağız.
Engels’in “gizli dönüşümler” vurgusu önemlidir. Bu vurgu farklı bir nedenle ilgili olarak yapılmış olmakla birlikte, kanımızca sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geriye dönüş için de tahlilimizde uyarıcı olma işlevini yerine getirebilir ve getirmektedir. Restorasyonun köklerini sosyalizmin inşası döneminde “maddi üretim olguları içinde” de aramalıyız.
Stalin’in SSCB’de sosyalizmin ekonomik soruları üzerine yapılan son tartışmalardaki yazılarını her okuyucu incelemelidir. Stalin’in Yaroşenko’ya dönük eleştirilerinden birisi de sosyalizmde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler konusuyla ilgilidir. Bu eleştirilerinde Stalin yoldaş, Yaroşenko’nun “sosyalizmde üretim ilişkileriyle toplumun üretici güçleri arasında hiçbir çelişki olmadığını iddia ederken yanıl”dığını vurgular. Sosyalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin gerisinde kaldığında kaçılmaz olarak çelişkilerin ortaya çıkacağına işaret eder. Ve “Yönetici organları doğru bir politika izlediklerinde, bu çelişkiler bir çatışmaya dönüşemez ve burada üretim ilişkileriyle üretici güçler arasında çatışma olamaz. Eğer Yaroşenko’nun tavsiye ettiği gibi yanlış bir politika uygularsak durum farklılaşır. O durumda bir çatışma kaçınılmaz olur, ve üretim ilişkilerimiz, üretici güçlerin gelişiminin devamı için ciddi bir ayak bağı haline gelebilir. Bu yüzden yönetici organların görevi, büyüyüp gelen çelişkileri zamanında fark etmek ve üretim ilişkilerini üretici güçlerin gelişimine uyumlu hale getirerek, üstesinden gelmek için zamanında önlem almaktır.” der. “Üretici güçlerin rasyonel organizasyonu, ekonominin planlaması vb. gibi sorunlar, politik ekonominin değil, yönetici organların iktisadi politikanın konusudur.”, der.
Stalin, öncelikle de grup mülkiyetinin ve meta dolaşımının şimdilik yararlı olsa da, giderek ilerlemek için daha fazla bir engel haline geldiğini vurgular. Grup mülkiyetinin tüm halkın mülkiyeti düzeyine çıkarılması, meta dolaşımının yerini adım adım ürün değiş tokuşuna bırakması gerektiğini ve bu olguların üretici güçlerin gelişimini muazzam kösteklediğini, bu süreç ne kadar uzun sürerse o kadar daha fazla üretici güçlerin gelişimini köstekleyeceğini vurgular.
Engels’in ve Stalin’in tezleri ve değerlendirmeleri ışığında şunları söyleyebiliriz.
Birincisi, 60’lar öncesi genel olarak üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında bir uyum vardı ve sosyalist üretim ilişkileri sosyalist üretici güçlerin gelişimini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyordu. Ama ne var ki, sosyalist üretim ilişkileri daha hızlı gelişen toplumsal üretici güçlerin belli ölçüde gerisinde kaldığı için, giderek üretici güçlerin gelişimini kösteklemeye başlamıştı. Parti ve devletin bu duruma etkin iradi müdahalesi gerekiyordu. 50’de gündemleşen ekonomi sorunları kapsamındaki tartışmaların bir yanı, kanımızca bunu ifade etmektedir. Aslında Stalin’in yazıları dikkatli bir gözle okunursa görülecektir ki Stalin bunun farkındadır. Bu müdahale, iki mülkiyet türü arasındaki ayrımları adım adım ama sistemli ve temposu artacak ve giderecek tarzda yürümeyi; meta üretimi ve dolaşımının, dolayısıyla değer yasasının alanını ekonomik yaşantıda daha fazla daraltarak ve azaltarak yürümeyi, sosyalist üretici güçlerin daha yüksek bir teknik temelde ve daha gelişkin ve büyük çaplı yoğunlaşıp merkezileştirilmesini gerektiriyordu.
İkincisi, 50’deki ekonomik sorunlar eksenine dayanan tartışmalardan da ve 13 yıl aradan sonra 1952’de toplanan 19. Parti Kongresi’nden de görülebileceği gibi bu dönem bürokratik yozlaşma süreci esasen bilince çıkarılamamış, tedavisi de yapılamamıştır. Stalin’in “Son Yazılar”ında eleştirdiği revizyonist tezler, gerçekte, yeni tip küçük burjuva tabakanın, Stalin’in ölümünden sonra 56’da politik iktidarı gasp ederek kapitalist restorasyonu örgütleyecek olan yeni burjuvazinin revizyonist çizgisiydi. Bu tartışmalarda Stalin’in eleştirip mahkum ettiği teori ve tezler, Stalin’in ölümüyle, 53-56 arası kısmi adımlar olarak, 56 ile birlikte ise olduğu gibi yürürlüğe koyulmuştur. Yeni revizyonist çizginin erken bir doğumunu temsil eden Varga ve Vozesensky’in 1947 ve 1949’da tasfiyesi, maddi öncülleri oluşmuş olan yeni tip küçük burjuvazinin ilk öne çıkışını ve cüretini ifade etmekteydi. Ama boynu kesildi. Kökleri ise derindeydi. Asıl önem taşıyan da bu kökleri yok etmekti ama yapılmadı, yapılamadı.
30’lu yıllardan başlayarak gelişen yeni tip küçük burjuva tabaka, ekonomik (siyasal ve toplumsal) ayrıcalıklar kazanarak yükseliyordu. Ama toplumun yükselen yaşam standardı bu tabakanın hemen ve doğrudan göze çarpmasını önemli ölçüde örtebiliyordu. Ama bu tabaka, yükseldiği oranda, giderek kastlaştığı oranda, sosyal yabancılaşma da giderek artıyordu. Bu tabaka, işçi ve emekçilerin, on milyonların bağrından çıkıp gelmişti. Genelde ya da çoğunlukla kitlelerin en nitelikli, yetenekli kesimini oluşturuyordu. Ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel yaşamı yönetiyordu. Ana gövdesi yeni toplumsal koşullarda, sosyalizm koşullarında yetişmiş olanlardan oluşuyordu. Parti ve devlet yöneticileri, işletme yöneticileri, aydınlar, subaylar, elit bürokratlar bu tabakanın değişik sosyal kesimlerini oluşturuyordu. İşte bu tabaka, eşyanın doğası gereği, ulusal gelirden daha fazla pay alıyordu. Bürokratik yozlaşma sürecinin öncüsü işte bu tabakaydı.
İşte Stalin ve Partinin göremediği bu olguydu. Ama bu olgu, aynı zamanda sosyalist üretim ilişkilerinde bir bozulmanın ifadesi ve yansımasıydı. Üretim ilişkilerinin giderek sosyalist üretici güçlerin gelişimine ayak uyduramamasının, üretici güçlerin özgürce gelişiminin kösteklenmeye başlandığının da ifadesiydi.
Dolayısıyla, gerek sosyalist toplumdaki bozulma ve bu bozulmanın öncelikle üretim ilişkilerindeki yansıması ve gerekse de Stalin’in işaret ettiği üretim ilişkilerindeki yenilenme gereksinimi, ikisi bir arada üretici güçlerin gelişimini frenleyen önemli bir olgu olarak ekonomik ve toplumsal gelişmenin karşısına dikilmişti. Yenilenmeye gereksinim vardı. Yalnızca iki seçenek vardı: Ya komünizme doğru yürümek, bunun için yolu temizlemek, ya da kapitalizm yolunda sosyalizmin tasfiyesi yolunda yürümek. Yolun açılması için, üretim ilişkilerindeki bu iki engelin devrimci bir tarzda aşılması gerekiyordu. Ama ne var ki, bu başarılamadı.
İşte kapitalist restorasyonun sosyalizmin bağrında üretim ilişkileri boyutunda ortaya çıkan bu maddi öncüller, tümüyle bir geçiş evresini oluşturan ve komünizmin alt evresi, olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizmden kapitalizme geçişin SSCB’deki içsel maddi temelini oluşturuyordu. Bu tabakanın oluşma ve yükselme süreci, Sovyet komünistlerinin bilince çıkaramadığı “gizli dönüşümler”di. Stalin’in eleştirdiği felsefi, teorik, politik, kültürel, tarihsel, ekonomik revizyonist tezler, özellikle de 1945-53 arası partiden başlayarak tüm toplumsal yaşamı saran ideolojik mücadele, işte bu tabakanın nesnel gerçeğinin bir sonucu ve yansımalarıydı ve nesnel karakteri itibari ile kasta karşı yürütülen bir mücadele karakterine sahipti Ama ne var ki bu mücadele gerçek durumun anlaşılmamasından dolayı yüzeysel kaldı, daha sonra revizyonist karşı-devrimi önleyecek bir dinamizm ve silahlanma yaratamadı.
Nitekim bu yeni tip küçük burjuva tabaka, az-çok olgulaşmış olan maddi temeline dayanarak, siyasal ve ideolojik konumlarını sağlamlaştırarak, 53-56 arası, emperyalist dünya sisteminin ağır baskısı altında ve bu baskıyı da arkalayarak, uluslararası sermayenin de desteğinde, 56 ile birlikte, politik iktidarı ele geçirerek yeni tip kapitalist yola girdi…
Modern revizyonist burjuva karşı-devrim önce alt yapıyı ele geçirip, sonra politik üst yapıyı ele geçirerek restorasyonu örgütleyemezdi. Restorasyonun zorunlu politik ön koşulu politik iktidarın ele geçirilmesi, politik üst yapıya dayanarak kapitalizmi kurmaktı. Nitekim gelişmeler bu yoldan, yeni bir yoldan gelişti ve bir olguya dönüştü. Sosyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi, yukarıdan aşağı gerçekleştirildi. Böylece yeni tarihsel deneyimle birlikte, Marksizm-Leninizm’in, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında sosyalizmden kapitalizme geriye dönüş olmayacağı ya da artık sosyalizmin güvencede olacağı, olabileceği teorisinin de yetersizliği, boşluğu, eksikliği açığa çıkmış oluyordu.
Politik iktidarı ve üstyapıyı ele geçirmiş olan yeni tip burjuvazi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi, sosyalist üretim ilişkilerini tasfiye ederek uzlaşmaz karşıtlık düzeyine çıkardı. Üretici güçleri çeşitli biçimlerde parçaladı. Kar için üretim yasası, değer yasası, sosyalist planlamanın tasfiyesi, üretim araçlarının ve emek gücünün meta haline getirilişi, işletmelerin fiilen özelleştirilmesi, üretim araçları pazarlarının kuruluşu, kolhoz ve sovhozlarda özel mülkiyetin alanının geliştirilmesi, MTİ’lerin satılışı, maddi teşvik ve primler politikasının karı azamileştirmeye hizmet edecek tarzda değiştirilmesi vb. ile yeni kapitalist ekonomiyi kurdu. Bu politikalar, nesnel karaktere sahip kapitalizmin yasalarının harekete geçmesini sağladı ve rolünü de oynadı.
Güçlü bir tarih bilgisine ve tarihin derin bir diyalektik materyalist kavrayışına sahip olan Lenin, “tarihte hiç, yeni bir üretim tarzının, uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı” görülmemiştir, der. Sosyalizmin tarihsel deneyimleri de bunu göstermiştir. Ama aynı deneyimler, proletaryanın yeni bir sosyalizm atılımında, bu kez, tarihin dersleri ile daha donanımlı olarak sosyalizmi başarıyla kurmasının temel bir güvencesi de olacaktır. Bunu da her an hatırlamalıyız.
Lenin, komünist çalışmayı, hiçbir karşılık beklemeden toplum için yapılan çalışma olarak niteler. O, sosyalizmi, komünizme geçişte, çalışmayı toplum için yapılan çalışma, hiçbir maddi dürtüye gerek kalmaksızın yapılan çalışma, yaşamın başta gelen bir zevki olacak ve doğal bir alışkanlığa dönüşecek bir çalışma olarak hazırlamakla, bu geçişi sağlamakla yükümlü bir geçiş evresi olarak da tanımlar.
Böyle bir düzeye geçebilmek için üretici güçlerin çok yüksek bir gelişme düzeyine ulaşması, kitlelerin maddi ve manevi gereksinimlerini azami derecede karşılayacak bir çizgide üretimin sürekli geliştirilmesi, ideolojik ve kültürel devrimin komünizme geçiş ve yeni insan tipini yaratma sürecinde kesintisiz sürdürülmesi gerekecektir. Ama bu geçiş sürecinde, başlangıçta ve özellikle de geri ülkelerde gündemleşebilecek yüksek ücret ve maddi teşvikler yönteminin sosyalist iktisadi temelin oluşup olgunlaşmasından sonra, giderek ortadan kalkması gerekir. Bu vb. yöntemlerin geçicilik perspektifiyle ele alınması, tüm kitlelerin de bu bilinç ve sorumlulukla yetiştirilmesi gerekir. Kaynağı toplum için çalışma olan toplumsal üründen kaynaklanan toplumsal fonlara dayanan parasız sosyal hizmetlerin alanının sistematik geliştirilmesi yoluyla yüksek ücret ve ücret ve maddi teşvikler alanının daraltılarak, giderek anlamsızlaştırılması gerekir.  Daha çok çalışanın bireysel bakımdan daha çok kazanacağı, eşitliğin “sosyalizme derinden düşman olduğu” (Politik Ekonomi Ders Kitabı!) gibi revizyonist burjuva teori ve tezlere asla prim verilmemesi gerekir. Bu vb. teori ve politikalar “Komünist Cumartesiler” olgusuna çok yüksek değer biçen Lenin’in şu açıklamaları ışığında zaten onaylanamaz.
“…Bu (komünist cumartesiler-bn.), burjuvaziyi devirmekten daha zor, daha önemli, daha radikal, daha tayin edici bir devrimin başlangıcıdır, çünkü bu, kendi ataleti ve dizginsizliği üzerinde, küçük burjuva egoizmi üzerinde, lanet olası kapitalizmin işçilerle köylülere miras bıraktığı bu alışkanlıklar üzerinde bir zaferdir. Bu zafer sağlamlaştığında, yeni toplumsal disiplin, sosyalist disiplin o zaman ve ancak o zaman yaratılmış olacaktır, o zaman ancak o zaman kapitalizme bir geri dönüş olanaksız olacaktır, komünizm gerçekten yenilmez olacaktır.” (S.E. C. 9, s. 459-60)
“Komünizm, gönüllü, bilinçli, birleşik, ileri teknikten yararlanan işçilerin kapitalizme kıyasla daha yüksek emek üretkenliği demektir…” (age., s. 476)
Her yeni üretim tarzı, eski üretim biçiminden daha yüksek bir emek üretkenliği geliştirir. Toplumların tarihsel evriminden bunu kolaylıkla görebiliriz. Sosyalizm kendi bağımsız özgün temelleri üzerinde yükselen bir temel toplum olmamakla birlikte kapitalizmden daha yüksek emek üretkenliği geliştirme nitelik ve yeteneğine sahiptir. SSCB deneyiminden bunu görmekteyiz. Eğer kapitalist restorasyon süreci yaşanmamış olsaydı bu olgu, daha açık bir tarzda bütün boyut ve sonuçlarıyla birlikte ortaya çıkacaktı…
Her ekonomik toplumsal sistem kendine özgü iş disiplinini de yaratır. Sosyalizmde çalışma bir sömürü aracı olmaktan çıkmıştır. Çalışma bir kahramanlık eylemi haline gelmiştir. Gitgide daha bilinçli ve gönüllü yapılan bir çalışmaya dönüşmüştür. Fakat bu süreç SSCB’de henüz kendi içerisinde yeterince oturmamıştır. Bu süreç, kendi içerisinde yeni tip bir bireyciliği de geliştirmiştir.
Amaç bu olmasa da, bu egoizm, 30’larla başlayan bildiğimiz yüksek ücret ve maddi teşvik politikası eşliğinde kışkırtılmıştır. Proletaryanın kırdan, köylülükten gelen bir işçi sınıfı yapısı kazanması ile küçük burjuva ruh hali ve alışkanlıkları, derinlemesine ve genişlemesine sınıfa sızarak sınıfın bozulmasına da yol açmıştır. Unutmayalım, devrimin zafere eriştiği Rusya bir küçük burjuvalar ülkesiydi. % 80’ni köylülüktü.
Tarımda sosyalist ekonomik temelin oluşturulmasına karşın kolhozcu köylülük henüz küçük burjuva ruh halinden ve alışkanlıklardan kurtulmuş değildi. Bunun için uzun vadeli bir mücadelenin yürütülmesi ve devrimin kesintisiz geliştirilmesi gerekmekteydi.
Eski tarihten ve zihniyetten devralınmış eşitsizlik ve alışkanlıklar ve eskinin yeni dönemde de yeni biçimlerde üremesine yol açan bazı politikalar, bürokratik yozlaşmanın eşliğinde yükselmeye başlamıştır. Birkaç devrimin deneyimi, iç savaş ve emperyalist müdahalelerin deneyleri, olağanüstü koşullarda devasa başarıların ve zaferlerin deneyimleri ve eğitici gücüne karşı eski bin canlı olduğunu ortaya koymuştur. Emperyalist kuşatmayı ve baskısını ise, hatırlatmaya bile gerek yoktur.
Devrimler ve savaşlar süreçlerinde proletaryanın en nitelikli ve savaşkan kesimlerinin önemli bir kesiminin şehit düşmesi yoluyla kaybedilmiş olması da söz konusu negatif unsurlar lehine açık bir niteliksel zayıflık da yaratmıştır. Doğru politikaların eşliğinde ısrarlı gündelik devrimci çalışmanın dışında özel mülkiyetçi zihniyetin etkilerini de bir çırpıda ortadan kaldıracak  “filozof taşı” ya da sihirli bir değnek ise elde bulunmamaktaydı.
Ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrıcalıklara sahip yeni tipten bir küçük burjuva tabakanın sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkışı ve yükselişi de ideolojik ve toplumsal bir hastalık olarak sosyalizm maskeli egoizmin doğuşu ve yükselişini ifade etmekteydi. Çalışma bağlamında, bir yandan gelişen sosyalist iş bilinç ve disiplini, öte yandan zamanla daha çarpıcı biçimler alarak gelişen ve özellikle de fiili gelişimi daha hızlı olan yeni tip burjuva bireyciliği ve değerleri. Bu çelişki, gerçeğin çelişkisiydi. Bu çelişkili gerçek yeni tip yabancılaşma ve kişilik parçalanmasının da yeni biçimiydi. Bu geri ve gerici deformasyona ve dejenarasyona karşı yeni bir mücadele, yeni bir başlangıç gerekiyordu. Ne var ki bu başarılamadı. Bu durum, yeni dönemde, yenin içinde eskinin yeni tipten baş göstererek gelişmesiydi. Sosyalist üretim ilişkilerinin deformasyonuydu, bozulmasıydı. Küçük burjuva bürokratikleşme sürecine zamanla alışıldı. Toplumsal bir hastalık olarak meşruiyet kazandı. Zaten en tehlikeli olan da alışmaktı…
 Pek çok komünist duruma boyun eğdi. Demek ki, başka nedenlerin yanı sıra, söz konusu durum, işte bu nedenle de, sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkmış ve toplumsal meşruiyet kazanmış ve sosyalizmde bozulmanın da ifadesi olan söz konusu durumla da ilgiliydi. Bunu görmezden gelmek mümkün değildir. Bu olguyu değerlendirirken, toplumsal yaşamın her alanında öne çıkan ve bürokratik yozlaşma sürecinin bir parçası olan milyonlarca ama milyonlarca insanın aile çevreleriyle birlikte toplum içerisinde on milyonları kapsadığını, yeni tip burjuva yozlaşma sürecinin özellikle bu yoldan sosyal taban bularak, gelişerek toplumsal meşruiyet kazandığını da bir kez daha vurgulamak gerekir.
Revizyonist karşı-devrim 56’da iktidarı ele geçirdi. Sosyalizmi tümden tasfiye etmeye hızla girişti. Karı putlaştırdı. Bireysel kazanç ve köşe dönücülüğünü kutsadı. Zenginleşmeyi, özel mülkiyeti, kazancı yüceltti vb. Buna karşı geniş kitlelerden doğrudan bir tepki gelişmedi. Yeni tip restorasyonun içerdeki maddi temelinin dışarıdaki/uluslararası alandaki maddi temeli olan emperyalist dünya sistemi ile tamamlandığını, beslendiğini, desteklendiğini ise burada, bu yazı kapsamında hatırlatmanın, çok da gerekli olmadığını sanıyoruz.
Yeni emek üretkenliğini, yeni çalışma pratiğini, yeni iş disiplinini geliştirirken, bu yeni olguyla bağdaşmayan eskinin etkilerine ve yeninin içinde ortaya çıkan ve yenilik olarak kendini göstermekle birlikte gerçekte eskiyi ifade eden burjuva şeylere karşı da iç bütünlüklü bir kesintisiz devrimi geliştirmek gerekir. Deneyin eleştirisinden ortaya çıkan bir temel gerçek de budur.