Translate

proletarya diktatörlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
proletarya diktatörlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2021 Cuma

TROÇKİZM BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN... IV. BÖLÜM DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

TROÇKİZM BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN... IV. BÖLÜM

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

"Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı inatçı bir mücadele, kanlı ve kansız, şiddetli ve barışçıl, askeri ve iktisadi, eğitsel ve yönetsel bir mücadeledir." (Lenin)

''Diktatörlüğün zorunlu belirtisi, zorunlu önkoşulu, sınıf olarak sömürücülerin şiddet yoluyla bastırılması ve dolayısıyla bu sınıfa karşı 'saf demokrasi'nin, yani eşitlik ve özgürlüğün çiğnenmesidir... Sorun teorik olarak böyle ve yalnızca böyle konabilir.'' ''Teorik sorun farklıdır. Şöyledir; Sömürücüler sınıfına karşı demokrasi çiğnenmeden proletarya diktatörlüğü mümkün müdür?'' (Lenin, iLa.)

Yukarıdaki alıntılar, Lenin'in teorisinin özünü yansıtmaktadır. Bu teoriyi içselleştirmeyen, teorinin pratik-politikada ifadesini bulan ve bulacak olan dolayımını yadsıyan her renkten akım ve birey kaçınılmaz olarak burjuva liberalizminin propagandisti haline gelmektedir.

Burjuva ve küçük burjuva ideologlar Marksizm-Leninizm'e, sosyalizme, sosyalist inşanın tarihsel deneyimine ideolojik olarak saldırırken özenle proletarya diktatörlüğünü salt zora indirgemektedirler. Dün olduğu gibi bugün de aynı ideolojik saldırı ve siyasi teşhir kampanyası bütün yoğunluğuyla devam etmektedir. Böylece proletarya diktatörlüğü teorisi, Lenin ve Stalin'in sosyalist devleti, ''Stalinizm''* terörle aynılaştırarak/indirgenerek teşhir edilmektedir. Sosyalizm, Marksizm maskeli akımlar da bu propagandanın ''sol'' sac ayağı ve emniyet subabı olarak kullanılmaktadır. Aynı demagoji ve manipülasyon ''Troçki Dosyası''na da (''Troçki Cinayeti'') damgasını basmıştır. Kuşkusuz ki, dosyanın fikirsel liderliğini Troçki ve ''Dosya''ya makale yazmış olan Sungur Savran'lar yapmaktadır. Sayıngiller çok sonra hidayete erdikleri için Troçkist propagandaya geç yedeklenmiştir. Tıpkı komünist hareketin/öncünün saflarında ortaya çıkan Troçkistler gibi. Haksızlık etmeyelim Sayın, bizimkilerden farklı olarak tipik bir Troçkist falan değildir.

''Demokratik sosyalizm'', ''özgürlükçü sosyalizm'', ''işçi demokrasisi'', ''doğrudan demokrasi'', ''radikal demokrasi'' vbg. kavramlar ardına sığınarak ağızlarına proletarya diktatörlüğünü almayan, proletarya diktatörlüğünün teorisine ve tarihsel deneyimine öfkeyle saldıranlar, burjuva liberal ideolojinin değişik varyantlarına tekabül etmektedir. Böylece aynı zamanda ''terör''le, devrimle, proletarya diktatörlüğü ile araya sınır çektiklerini ve ne yaman özgürlükçüler, demokratlar olduklarını kanıtlamaya çalışmaktadır.

Proletarya diktatörlüğü, devrilmiş sınıflar ve onlarla birleşenler için diktatörlük, proletarya ve halklar için demokrasidir. Ve proletarya diktatörlüğü, partinin önderliğinde ekonomik devrimi, siyasi devrimi, kültürel devrimi geliştirmekle yükümlü tarihsel olarak geçici bir araçtır. Bu devrim bütünleşik ve kesintisiz bir devrim sürecidir ve tüm bu tarihsel geçiş sürecinde sınıf mücadelesi iç ve küresel alanda dünya proleter devrimine ve nihai amaç olan komünizm amacına bağlanmış tarzda sürer. Sosyalist inşa sürecinde, somut koşullara bağlı olarak kesintisiz devrimin ve inşanın önüne şu veya bu alandaki görev ya da görevler çıkabilir. Demokrasi ve diktatörlük bu koşullara bağlı olarak yeniden ve yeniden şekillenerek gelişir. Ve bu süreç mekanik değil, diyalektik bir süreçtir. Sosyalist demokrasi bütün bu geçiş sürecin ruhunu oluşturur ve devrimci zor, sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz bir bileşenidir. Demokrasi ile diktatörlüğü karşı karşıya koyan iki yüzlü burjuvazidir ve onu izleyen küçük burjuva demokratlarıdır. Gösterilmek istendiği gibi proletarya diktatörlüğü milyonları, on milyonları, kendi nüfusunu yok etmek için değil, aksine SSCB örneğinde de görüldüğü gibi, toplumun maddi ve tinsel gereksinmeleri için azami gelişme sağlamak, sosyalist sistemin meşruiyetini, sosyalist yasallığı yıkmak isteyen ama toplam nüfusun ancak küçük bir kesimi oluşturan gericiliği, karşı-devrimi ezmek için vardır. Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin küresel ölçekte tamamlandığı koşularda artık demokrasiden de bahsedilemez. Sınıflarla birlikte sınıf mücadelesinin aracı ve simgesi olan tüm araçlar ve biçimler gibi o arada demokrasi de asar-ı atika müzesinde yerini alır ve böylece, yeni bir çağ başlar; özgürlükler çağı, özgürlük çağı yeni tarihsel sürece damgasını basar.

SSCB sürecinde ortaya çıkan ağır zaaflar, olağanüstü koşullarla kuşatılmış ve tarihte ilk olan, geride herhangi bir sosyalist inşa deneyiminin olmadığı, teorinin (ve pratik-politikanın) acilen geliştirilmesi gerektiği bir tarih kesitinde kurulmaya çalışılan sosyalizm gerçeğiyle bağlıdır. Hele de tarihte bir ilk olan sosyalist kurucu çalışmada zaaflardan azade bir sosyalizm kurulabileceğini düşünmek sadece idealist bir ütopyadır. Fakat liberal ve Troçkist propagandanın göstermek istediği gibi, proletarya diktatörlüğü proletarya ve halka karşı değil, dar anlamda kullanacak olursak, devrilmiş gericiliğe ve süreç içinde onlarla birleşerek sosyalist iktidarı yıkmak için savaşan kesimlere karşı zordur. Ki bu sorunun temelinde bir bütün olarak özel mülkiyet dünyasının iç ve küresel alanda kesintisiz/sürekli devrimle her cephede tasfiyesi durur. Tarihte zorun, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde sosyalist zorun uygulanması olgusu, bu temelde yükselir, işlevselleşir ve söner.

SSCB'de ''milyonların katledilmesi'' demagojisinin en önemli ve belirleyici unsurunu kır burjuvazisinin mülksüzleştirilmesi ve siyasal bakımdan ezilmesi durmaktadır. (Bilindiği gibi Rusya'da Ekim Devrimi'nin zafer kazandığı dönemde nüfusun %80'nini köylülük oluşturmaktaydı.) Kırların burjuvazisi olan kulak sınıfına karşı kısıtlama politikasından sınıf olarak yok etme politikasına (1929) geçiş ve bu geçiş sürecinde kır burjuvazisinin mülksüzleştirilmesi, devlet ve kitlelerin devrimci zoruyla ezilmesi tarihsel ve politik bakımdan haklı, meşru, kaçınılmaz bir hak ve zordu. Kırlarda başlayan devrimin İkinci Ekim Devrimi olarak tanımlanması tarihsel bir gerçeği dile getirmektedir. Kulak sınıfı her fırsatta proletarya diktatörlüğünü yıkmak için savaşmış, hele de sınıf olarak yok edilme aşamasında her türlü gerici terörü kullanmış, katliamlar gerçekleştirmiş, parti ve devlet yöneticilerine, yerel sovyetlere ve kitlelere karşı suikast dahil her türlü kirli saldırıyı gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla sosyalist devletin, proleter ve emekçi köylülüğün devrimci zoru tümüyle gerekli, vazgeçilemez bir zorunluluktu. Üstelik daha sonra üzerinde duracağımız gibi, ölüm cezasıyla yok edilenler mülksüzleştirilen kulakların daha dar kategorisidir. Kulakların devrimci tasfiyesi, gösterilmek istendiği gibi tüm kulakların devrimci terörle yok edilmesi/öldürülmesi falan değildir. Bu sahte ve kirli propaganda, aşağılık burjuvazi ve yandaşlarının propagandasıdır. Kuşkusuz ki, kır burjuvazisi olan, kırsal kapitalizm olan kulak sınıfı (zengin köylülük) gönüllü olarak ayrıcalıklarından vazgeçseydi, sosyalist meşruiyete ve yasallığa sadık kalsaydı, bu durumda, bu sınıfa karşı zor uygulamak saçma olurdu. Fakat durumun tam tersi olduğunu biliyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun, cenneti yaşayan ama milyonlara, milyarlara cehennemi yaşatan sömürücü sınıflar ayrıcalıklarından ve üstünlüklerinden gönüllü olarak vazgeçtikleri koşullarda, bu durumda, onlara karşı, devrimci zor uygulanmak gibi bir sorun olmayacaktır.

(Nazi Almanyası tarafından Rusça hazırlanan propaganda posteri-''Kahrolsun Bolşevizm!'')

Marksizm-Leninizm'e, sosyalist inşaya, sosyalist deneyime, ''Stalinizm''e fütursuzca saldıranlar buyursun gitsin enerjilerini, yeteneklerini, politik dehalarını dünya burjuvazini ikna etmeyi adasınlar. Bu denemeden çıkacak sonuç, evet kardeşler, özgürlükçü demokratlar haklısınız, biz cennetimizden vazgeçerek tüm toplumsal zenginliklerimizi proletaryaya, onun önderliğindeki milyarlara devredeceğiz, bugüne kadar bunu yapmamakla suç işledik, ama artık pişmanız derse ve pratik olarak mülksüzleştirilmeyi, iktidarı terk etmeyi, tüm ayrıcalıklarından vazgeçmeyi ve proletarya diktatörlüğüne karşı bir direniş göstermeyeceklerini kabul ederse, bu durumda komünistler ve devrimciler de devrimci ezme politikasından vazgeçeceklerdir. Eğer önerdiğimiz (burjuvaziyi ikna) gibi bu duruşu sergileyecek ''özgürlükçü sosyalist''ler haklı çıkarsa, yapılacak tek şey, ''özgürlükçü sosyalist''lere özeleştiri yapmak olacak ve bu dahiyane yol göstericilikleri örnek alınacak ve onaylanacaktır. Böylece ''Marksizm'', ''Marksizm-Leninizm'' yenilenip geliştirilecektir vs.

(Almanya'da Spartakis Birliği karşıtı bir poster, 1919)

Ama bu liberal gerici bir düştür, tarihsel gelişmenin, sınıflar mücadelesinin, sosyalist inşanın deneyimi bu gerçeği kanıtlamıştır ve her gün değil, her salisya kanıtlamaya da devam etmektedir. ''Stalinizm'', yani Marksizm-Leninizm düşmanlığı yapanların da bunun olanklı olamadığını bilmediklerini düşünmek ise, gerçeklerle bağdaşmaz.

Doğrudur kırların sosyalist dönüşümü sürecinde ağır zaaflar da sergilenmiştir. Başlangıçta, parti politikasına aykırı olarak orta köylülüğün önemli bir kesimi de hedef alınmıştır ama bunun önüne hızla geçen de, bu uygulamaları mahkum eden de, kamuoyu nezdinde özeleştirisini yapan da Stalin ve partisi olmuştur.

Bu gerçekleri kavramayan, dahası ''köylülüğün terörle'' cezalandırıldığı, on milyonlarca ''köylü''nün yok edildiği vs. propagandasına ortak olanlar gerçekte burjuvaziye, onun yalan fırtınasına ortak olmaktadırlar. Bu demagoji ve manipülasyonun sözde sosyalist sahiplenicileri, kulaklara karşı uygulanan ekonomik ve siyasi baskıyı ve devrimci zoru tüm köylülüğü hedef almış gibi lanse ederek burjuvazinin, Troçkizm'in, sosyal demokrasinin, Kruşçevciliğin gerici ideolojik saldırısını tekrarlamaktadırlar. Stalin önderliğinde parti ve devlet, köylülüğün nispeten geniş ama küçük bölümünü oluşturan kulaklara karşı, 1929'da başlatılan atılım ve devrimin zaferinin kanıtladığı gibi, proletarya ve emekçi köylülükle sağlam bir bağlaşma kurmayı başararak kırları sosyalist temelde örgütlemiştir. Zaten SSCB nüfusunun en büyük bölümünü oluşturan emekçi köylülüğün desteği kazanılmamış olsaydı ne Ekim Devrimi ayakta kalabilir ne de kırların sosyalist dönüşümü başarılabilirdi.

Proletarya diktatörlüğü sınıflı toplumun ifadesidir. Sosyalist inşa sürecinde burjuvazinin ve küçük burjuvazinin proletarya diktatörlüğüne karşı sınıf mücadelesi yürütmesi nesnel ve kaçınılmaz bir olgudur. Uzlaşmaz karşıtlığa dayanan kapitalist yolla sosyalist yol arasında süren sınıf mücadelesi, sosyalist inşanın ve proletarya diktatörlüğünün içerisinde geçtiği somut tarihsel koşullara ve güç dengelerine göre şekillenir. Sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak yeni tarihsel koşullarda yeni biçimler alarak gelişir. Komünist partisi tam da bu keskin mücadelenin merkezindedir. Dolayısıyla bu nesnel durumun parti içerisine yansımaları da kaçınılmazdır. Bu olgu, parti içerisinde de keskin mücadelelerin patlak vermesini koşullar, biçimlendirir. Sözgelimi 30'lu yıllarda Buharincilik kırsal kapitalizmin ikinci bir Ekim Devrimi ile yok edilmesine karşı bir mücadele platformu olarak şekillenmiştir. Kırsal kapitalizmin yıkılması/tasfiyesi, buna eşlik eden küçük ölçekli mülkiyetin büyük ölçekli kolektif çiftlik harekatı içerisine çekilmesine karşı geliştirilen mücadele, o koşullarda Troçki ve Buharin çizgisinde somutlaşmıştır. Sınıf çıkarları nesneldir, özel mülkiyetçi temele oturan her sınıf ve tabaka kendi bu nesnel sınıfsal çıkarlarına bağlı olarak direnir, savaşır. Bunda anormal olan bir şey de yoktur. SSCB gerçeğinde de bu olgu, Ekim Devrim'in zaferi ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasından sonra da (''Savaş komünizmi'', NEP, sosyalist sanayileşme vb.) çarpıcı biçimler alarak devam etmiştir. Ve kapitalist yolun temsilcileri, farklı biçimler alarak ortaya çıkan yönelimlerle, programlarla, pratik-politik duruşlarla temsil ettikleri sınıfın gereksinmelerine kendince yanıt olmaya çalışmıştır. Bu mücadelede kazanan Marksizm-Leninizm, proletarya, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist inşa çizgisi olmuştur. Yenilenler çizgilerinin nesnel karakteri, gereği, gereksinmeleri temelinde giderek uluslararası sermaye ile, değişik burjuva devletlerle birleşerek sosyalist devleti yıkmak, sosyalizmi tasfiye etmek için kaynaştılar. Olabilir, kendi siyasi çizgilerinin ''sosyalizmin sorunları''na çözüm getireceğine inanmış olabilirler ama inanmakla, izledikleri çizginin nesnel karakteri ve bu olgunun onları sürükleyip götürdüğü yer farklıdır. Ne Troçki, Zinovyev, Kamenev ne de Buharin baştan beri emperyalizminin ajanlarıydı. Fikirlerin, iktidar mücadelesinin nesnel karakteri var, sosyalist geçiş toplumunda da sosyalizm adına ileri sürülen, geliştirilen programlar iktidarlaşmak ister, bu amaçla mücadele eder.

Fikirler salt fikirler olarak kalmaz. Örneğin, bu fikirlerin temsilcileri, zalim mi zalim ''Stalinist diktatörlüğü'' yıkmak için politik hamleler yapar, yenilgi üstüne yenilgi alır ama bu, küçük burjuvazinin sözcülerini, liderlerini daha da kinlendirir, sosyalist meşruluk ve yasallıkla bağdaşmayan, onu yadsıyan yıkıcı-gerici mücadeleye yöneltir ve süreç, kaçınılmaz olarak iç ve uluslararası burjuvazinin saflarına geçişi getirir, getirmiştir. Bu gerçek bilince çıkarılmadıktan sonra, iyilik ve kötülük üzerine söylenen sözler, analizler vs. boş laftan ibarettir.

Yalnız Buharin değil, emekçi köylülüğe en ufak sempatisi bile olmayan Troçki de zengin köylülüğün tasfiyesini bir bütün olarak köylülüğün terörle tasfiyesi, köylü sınıfının ''Stalinist terör''le vs. cezalandırması olarak olarak lanse eder.

Burjuvaziye karşı uzlaşmaz savaşçı, Ekim Devrimi’nin önderi, ''sürekli devrimi''le dünya burjuvazisini amansızca yok edeceğini söyleyen ve söylenen sözde Bolşevik-Leninist Troçki, Stalin ve SBKP (B) önderliğinde başlatılan ve ikinci bir Ekim Devrimini ifade eden tarımın kolektifleştirilmesini, kır burjuvazisinin tasfiye tarihsel eylemini, İ. Deutscher'in anlatımıyla, ''yani ‘kulak’ların tasfiyesini’ bir felaket sayıyordu.' Tarımın kolektifleştirilmesini Stalinci bürokrasinin köylülüğü hedef alan gerici zor ve şiddet eylemi olarak lanse ediyordu. 'Kolektif çiftlik yapısının ikide birde çökme tehlikesiyle karşılaştığına inanmaktaydı.' 'Troçki sürgün yerinden boyuna Stalinci Politbüro’ya sesleniyor, bu yaban teşebbüsten vazgeçilmesini, köylerdeki barbarlığa karşı yine barbarca yapılan savaşın durdurulmasını, Marksist-Leninist geleneğin zorunlu kıldığı daha uygar bir yol seçilmesini istiyordu: Politbüro, köylü ile geniş bir anlaşmaya (ki, siz kulak sınıfı ile diye okuyun-bn.) doğru gitmeli, köylüyü kolektifleştirmeye zorlamakla (yani ikinci bir Ekim Devrimi yapmakla diye okuyun-bn.) bir hata işlediklerini bütün ulus (siz kulak sınıfı ve dünya burjuvazisi karşısında diye okuyun-bn.) karşısında itiraf etmeli ve kolektif çiftliklerden ayrılmak, özel çiftçiliğe dönmek isteyenlerin bunu yapmakta serbest olduklarını ilan etmeliydi. Troçki böyle bir davranışın birçok kolektif çiftliğin ve belki de çoğunluğunun dağılmasıyla sonuçlanacağını elbette biliyordu;…Troçki Muhalefetin iktidara geçmesi halinde bu politikayı uygulayacağını söylüyordu.' İşte size kapitalizmin ve burjuvazinin sözde amansız düşmanı Troçki’nin gerçek yüzü!!!

Ama sadece bu kadar da değil; peki Troçki, uluslararası sermayenin ve devrilmiş gericiliğin SSCB’deki öncü birliği, en önemli sınıfsal dayanağı durumunda olan kır burjuvazisini bu şekilde destekler ve tarımın sosyalistleştirilmesine karşı böylesine gerici, karşı-devrimci, sınıf işbirlikçisi bir politika izler ve yukarıdaki çağrıyı yaparken acaba hedefi neydi?

Onu da, yine I. Deutscher’den birlikte okuyalım:

'Stalinci Politbüro’ya göre, köylü ile (köylü ile değil, kulaklar!-bn.) böyle bir uzlaşmaya gitmenin artık vakti geçmişti. 1929 sonbaharından beri parti ve devlet bütün gücüyle bu mücadeleye katılmıştı; derinlemesine bir geri çekilme büyük bir bozgunla sona erebilirdi…imkansızdı. Hükümet, köylülerin kolektif çiftliklerden ayrılmasını serbest bırakmış olsaydı bütün bir tarım yapısı birdenbire çöker ve ortada kolektif çiftlik diye bir şey kalmazdı. Sonra da özel çiftliğin eski biçimine girebilmesi ve alışılagelen yolda işlemeye başlaması için de zaman lazımdı. Bu arada üretim ve yiyecek maddeleri arzı yeniden azalır ve sanayi kalkınması da birdenbire gerilerdi…Kolektifleştirmeden vazgeçme hareketi kolektifleştirme zamanındaki kadar çılgınca ve şiddetli hareketlere yol açardı.' Yani tam bir kaos ve yıkım! Devrilmiş gericiliğin ayaklanması! Muhtemelen proletarya diktatörlüğünün yıkımı ve yenilgisi! İşte Troçki’nin istediği şey de bu!!! Deutscher, devamla şunları yazar: 'Belki de, ülkeyi karşı-ihtilale kadar gitmeden yatıştırabilmek için, geçmişi temiz insanlardan ve Muhalefetten kurulu bir hükümetin iş başına gelmesi gerekirdi: İşte Troçki buna inanıyordu.” (Troçki, Kovulan Sosyalist, s.133-134-135, iba.)

Demek ki Troçki’nin derdi iktidarı ele geçirebilmek. Demek ki Troçki için iktidar her şeydir. Proletarya diktatörlüğünün ve sosyalizmin yıkılması için derin bir kriz çıkartmak, bunun için her türlü provokasyon, manipülasyon, entrika, vs. vs., işte makyavelist Troçki’nin ve Troçkizm’in gerçek yüzü! Fazla söze gerek var mı!'' (Alıntılar, Hasan Ozan, SSCB'de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler)

Acaba Mahir Sayın'ın Troçki'nin bu sözde analizlerinden haberi haberi yok mu? Olmadığını düşünmek saflık olur. Ki Sayın da SSCB'de olan bitenleri ''uygarlık''la bağdaşmaz buluyor. Olmaz olsaydı bu ''milyonların kanını döken'' sosyalizm, başımıza neler açtı neler vs. diyor. Stalin deyince artık aklına otomatik olarak kan dökücülük, vahşet, dehşet geliyor. Ve SSCB'nin Stalin liderliğinde terör ve katliamlarla yönetildiğini savunuyor. İnsanlar, partiler bir kere burjuvazinin, Troçkizm'in, Kruşçevciliğin, Gorbaçovculuğun, Avro-komünizmin yalanlarını gerçek kabul etmesin, etti mi gidilecek yer, yapılacak propaganda ve ajitasyon zaten baştan bellidir.

Burjuvazinin insandan, toplumsan, insan haklarından, demokrasiden, adaletten, uygarlıktan anladığı tek şey, kendi sınıfsal çıkarıdır, devrilmiş gericiliğe ve kulaklara özgürlüktür. Yani sömürücü sınıflara karşı mücadele eden, burjuva egemenliği yıkan, sosyalist inşaya girişen herkes insan haklarına, demokrasi ve özgürlüğe, adalet ve eşitliğe düşmandır. ''Stalinizm''in, ''Stalinist diktatörlüğün'' milyonların kanını dökmesi meselesinin özü ve özeti de burada yatmaktadır; fakat ileride üzerinde duracağımız gibi, bu sorun, daha kapsamlıdır. Bu tartışmalarda ve ideolojik saldırılarda söz konusu olan, örneğin, sosyalist inşa sürecinde yapılan haksızlıklar, aşırılıklar, sosyalist demokrasinin işlemesindeki ağır kusurlar ve yetersizlikler, politik yabancılaşma, parti ve devlet kültü sapması, ayrıcalıklı yeni tip bir küçük burjuva tabakanın doğuşu ve gelişmesi, bürokratlaşma vs. değil, gerçeklerin sayısız biçimlerde çarpıtılarak sosyalizmin vahşet, dehşet, katliam, soykırım toplumu ve rejimi olarak gösterilmesidir. Bu gerçek bir an olsun bile unutulmamalıdır.

Lenin zamanında şu gerçeği boşu boşuna ısrarla vurgulamamıştı;

''Çok zorlukları aşmamız gerekecek, çok özveride bulunacak ve çok hata yapacağız çünkü bu, kitaplarda hiçbir şey bulunmayan, tarihte örneği olmayan yeni bir eserdir. Elbette bu tarihteki en büyük ve en zor geçiştir, fakat başka türlü bu dev geçiş gerçekleştirilemez.'' (Seçme Eserler, C. 7, s. 282)

Keza Lenin;

“Sorunun özünü ele aldığımızda ise-tarihte hiçbir yeni üretim tarzının, uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı görülmüş müdür…'' der.

Yaşadığımız tarihsel deneyimler Lenin'i haklı çıkardığı gibi aynı zamanda ''tatlı su sosyalistleri''nin, yenilgiye teslim olmuş tasfiyeci siyasi çevrelerin gerçeğini kavramamıza da yol göstermektedir.

Bernsteincı, Kautskyci, Troçkist, Frankfurtçu, Titocu, Kruşçevci, Lacluacı, Negrici, Çavezci vs. ''Marksizm''lerin, ''sosyalizm''lerin burjuva liberal demokrasi ve diktatörlük teorileri peşinde koşanların, onların teori ve politikalarını yenilik olarak pazarlayanların sosyalizm ve komünizm, dünya proleter devrimi gibi herhangi bir sorunu yoktur. Nesnel gerçek budur. İlgilendiğimiz olgu da budur. ''Marksist'', ''sosyalist'' lafazanlıkla bu gerçeklerin üstünün örtülmesine izin verilemez. Burada iyi ya da kötü niyet meselesinin bir önemi yoktur. Ve Lenin'in, ''Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.'' sözlerini, ''iyi niyetli oportünistlerin'' bilinçli oportünistlerden daha tehlikeli olduğu uyarısını da asla unutmamalıyız.

Mahir Sayın'a göre, özellikle Stalin tarafından milyonlar (kimilerine göre de on milyon, 60 milyon, hatta 100 milyon!) yok edilmiş. Bu da SSCB'de gerçekleşen sosyalist inşanın ve proletarya diktatörlüğünün kanlı mı kanlı bir diktatörlük olduğunu göstermişmiş. Bu propaganda ve ajitasyon, burjuvazi ve Troçkizm, sosyal demokrasi ve Kruşçevcilik vs. tarafından örgütlenegelmiş sahte propagandadır. Eh Mahir Sayın da, olmaz olsun böyle sosyalizm, başımıza neler açtı neler, bari Çarlık yıkılmasaydı da... demektedir. Milyonları korumak için milyonlar yok edildi iddiasında bulunmaktadır. ''Tasfiye partiden çıkarma değil fiziken yok etme anlamına gelmektedir onun (Stalin-bn.) için.''  sahte iddiasında olduğu gibi Mahir Sayın yeni hiç bir şey söylememektedir; zaten onlarca yıl önce söylenenleri tekrarlamaktadır. Biliyoruz ki şu veya bu burjuva, burjuva revizyonist tarihçinin, Kruşçevciliğin vs. sözde iddialarına dayanarak bilmem ne kadar milyonun kanı akıtıldığını ileri sürmek sistematik bir şekilde 'kanıt'' olarak lanse edilmektedir. Bu bir ''toplum mühendisliği'', ''halkla ilişkiler uzmanlığı'', manipülasyon sanatının operasyonudur. Sözgelimi bu bakımdan Grover Furr'un ''Hruşçov'un Yalanları'' kitabını incelemek de son derece aydınlatıcıdır. 1930'lu yıllarda yapılan yargılamalar meselesini başlı başına daha ilerde ele alacağımızı hatırlatıp şimdilik geçiyoruz.

Beşinci dipnotta şunları yazmış Sayın;

'' Bu çok netameli, tehlikeli bir kavramdır. Çoğunlukla bu laf 'sosyalizmi emperyalist saldırıya karşı korumak' perdesi arkasına gizlense de bunu arada bir ama halkı denetleme ve 'sosyalizmi onlara karsı koruma' işini sürekli olarak yapar. Bu mantıkta olan General Jaruselski Polonya’da 'sosyalizmi korumak için' askeri darbeye bile başvurabildi. Eğer sosyalist devlet dediğimiz işçi sınıfının Sovyetler aracılığıyla egemen sınıf olarak örgütlenmesi ise ve bu koruma sokaklara dökülen işçilere karşı gerçekleşiyor ise, diğer korunan 'sosyalizm' ne olmaktadır?''

''General Jaruselski'', 1981 yılında Polonya proletaryasına karşı sosyal faşist askeri darbe gerçekleştiren zat-ı muhteremdir. Kruşçevci kızıl maskeli karşı devrim sonrası Polonya'da sosyalizm çoktan tasfiye edilmişti**. Kaldı ki, yaşamınız boyu revizyonist/kapitalist kampı ve sosyal emperyalizmi sosyalizm olarak ilan eden, savunan sizlerdiniz, orta yolcu cepheydi. Kalkıp sosyal faşist askeri darbeyi anti-Leninist, anti-Stalinist kampanyaya dayanak yapmak baştan aşağı yanlıştır.

Evet, ''Halk düşmanı'', ''sosyalizmi emperyalist saldırıya karşı korumak'', ''Bu çok netameli, tehlikeli bir kavramdır.'' Öncelikle emperyalist saldırıya ve kuşatmaya karşı sosyalizmi korumak ve geliştirmek proletaryanın, her sosyalist sistemin, proletarya diktatörlüğünün görevidir. Bu saldırılar hep oldu ve olacak. Sosyalist inşa sürecinde emperyalizme, kapitalizme, faşizme karşı mücadele maskesi giyerek Sovyet proletaryasına ve halkına zarar veren sapmalar, eğilimler, kışkıtmalar ortaya çıktı. Fakat bu doğru yaklaşımın proletarya ve halka karşı bir baskıya dönüşme olasılığı ile dönüşmüş olması iki farklı durumdur. Lenin ve Stalin döneminde birinci olasılık/tehlike SSCB somutunda da bir olguydu ama teorik ve pratik olarak bu olasılığın ve bu doğrultudaki sapmaların, aşırılıkların önüne geçilebildi. İkinci durum ise, başlıca olarak SSCB'de ve sosyalist kampta proletarya diktatörlüğünün ve sosyalizmin tasfiyesi sürecinde giderek egemen hale geldi. Bu olgunun temelinde Kruşçevci modern revizyonist karşı devrimle başlayan ve giderek bir olguya dönüşen kapitalizmin restorasyonu realitesi bulunmaktadır. Bu iki tarihsel dönemi sosyalizm olarak kabul etmek nesnel gerçeğe, tarihsel deneyime aykırıdır. Her iki tarihsel kesiti sosyalizm olarak görenlerin yeni tip SSCB burjuva devletinin yönlendirmesiyle Jaruselski önderliğinde yapılan askeri darbeyi proletarya diktatörlüğünün işçi sınıfına ve kitlelere baskısı ve saldırısı olarak görmesi ya da benzer bir yaklaşım sergilemesi anlaşılırdır ama yanlıştır. Söz konusu askeri darbe Polonya proletaryasından ve halkından kopmuş yeni tip burjuvazinin ve devletinin gerici, karşı devrimci, sosyal faşist darbesiydi. Gerçek budur. 1956 sonrası kapitalizmin yeni tipten restorasyonu ile açılan ve gelişen sürecin günahları Leninci, Stalinci sosyalist geçmişe fatura edilemez. Aslında bu fatura, aynı zamanda bu nesnel gerçekleri kavramayarak revizyonist/kapitalist sistemi onlarca yıl sosyalizm olarak lanse edilenlere de kesilmelidir.

DEVAM EDECEK

* ''Çıkış kaynağı hakkındaki şüpheler ne olursa olsun, soğuk savaşın, 1947 yılı boyunca, 'Britanya’da ve yurtdışında anti-komünist propagandayı yaymak' amacıyla, Dışişleri bünyesinde, Enformasyon Araştırma Departmanı (IRD) olarak bilinen özel bir departman oluşturan İşçi Partisi hükümeti tarafından İngiltere’de kurumsallaştırılmış olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur.''


''1947’de kurulan Departmanın fikir babası Dış İşleri Bakanı Cristopher Mayhew’di. Mayhew, Ernest Bevin’e 17 Ekim 1947 tarihli mektubunda, Ruslara karşı özellikle bu amaç için kurulmuş olan dış işleri bürosu eliyle yürütülecek gizli bir 'karşı propaganda saldırısı' öneriyordu.  ''


''Mayhew bu toplantıda görüşlerini şu şekilde sundu: kampanya mümkün olduğu kadar sosyal demokratların yararına sonuç vermeliydi, ama, diyordu, 'statükonun savunucuları olarak görünmemeliyiz ve bundan kaçınmak için Rus komünizmine olduğu kadar kapitalizme ve emperyalizme de saldırmalıyız.' ''


''Bu olaydan sonra, IRD dışişleri konularına yoğunlaştı, 1948 Ekim’inde, 'Stalinist tiranlık ve çalışma kampları' temalı bir saldırı kampanyası başlatıldı. Bu ve benzer 'enformasyonlar' gazetecilere ve yayıncılara özel zarflarda yollanıyordu, böylece bunların kaynağı konusunda hiçbir şüpheleri olmuyordu.' Ancak bu dokümanların resmi politikayı temsil etmediği ve gerekli yerlerde kullanıldıktan sonra ihtiyaç kalmayınca yok edilmeleri özenle belirtiliyordu. '' (Soğuk Savaşın Kökenleri, Ernie Trory. İlk kez Stalin Arşivi tarafından Türkçeleştirilmiştir.)


''CIA; Sidney Hook ve Melvin Lasky’nin önayak olmasıyla Kültürel Özgürlük Kongresi’ne kaynak sağlayan bir aygıt, her türden 'anti-Stalinist' solcu ve sağcıyı bir araya getiren bir çeşit kültürel NATO işlevi görmekteydi. Bunlar Batı’nın kültürel ve siyasal değerlerini savunmakta, 'Stalinist totalitaryanizme' saldırmakta ve ABD ırkçılığı ve emperyalizminin dolayında dans etmekte tamamen özgür bırakılmışlardı. CIA destekli gazetelerde ABD toplumuna yönelik ucundan kıyısından ayrıntıya ilişkin eleştiriler getiren yazılar ancak istisnai olarak yer bulabilirdi.

CIA’in kaynak sağladığı bu aydınlar koleksiyonuna ilişkin özellikle tuhaf olan yalnızca bunların aşırı politik taraflılıkları değildi, bunlar kendilerini aynı zamanda, Stalinist aygıtın çürümüş 'uşak' ruhlu 'ucuz kiralık yazarları' karşısında, tarafsız araştırmacılar, putları yıkan hümanistler, özgür ruhlu aydınlar ya da sanat için sanat yapan sanatçılar olarak gösteriyorlardı.''


Tom Braden CIA’in Uluslararası Örgütler Şube yöneticisidir;

''Braden’a göre CIA, yine CIA’den Cord Meyer’in, Hook, Kristol ve Lasky’nin anti-Stalinist entelektüel çalışmalarından söz ederken kullandığı deyimle 'edebi gevezeliklerini' finanse etti. Kendinden menkul 'Demokratik Sol' yayınlardan (Encounter, New Leader, Partisan Review gibi) en saygın ve ünlü olanlarına gelince, Braden, onlara ayrılan paranın CIA’den geldiğini ve 'Encounter dergisinin editörünün bir ajan olduğunu' yazdı. Braden 1953 yılında 'her alanda faaliyet gösteren uluslararası örgütlere müdahale ettik ya da bunları etkiledik' diyordu.''


''Saunders, Hook, Kristol ve Lasky tarafından ileri sürülen iddiaları çürütmektedir; bu iddialar CIA ve onun hayırsever vakıflarının hiçbir karşılık beklemeden yardımda bulunduğu şeklindedir. Yazar 'CIA’in sübvanse ettiği birey ve kurumlardan bir propaganda savaşının … parçası gibi davranmalarını beklediğini' kanıtlamaktadır. CIA’e göre en etkili propaganda 'bireyin CIA görüşlerini kendi görüşleri sanarak hareket etmesidir.' CIA, zaman zaman sosyal reformlar konusunda gevezelik yapsınlar diye bu gibilerin 'Demokratik Sol' varlıklarına izin verirken, asıl ilgilendiği Batılı Marksistlere, Sovyet yazar ve sanatçılara karşı 'anti-Stalinist' polemikler yürüten ve edebiyat tartışmalarına girişen aydınlardı; onlara bol miktarda para veriyor, bazılarını açık açık ödüllendiriyordu. Braden bu durumu, komünizme karşı savaşta CIA ile Avrupa 'Demokratik Solu' arasındaki 'ittifak' olarak niteliyordu. 'Demokratik Sol” ile CIA arasındaki işbirliğine Fransa’daki grev kırıcılığı, Stalinistlerin (George Orwell ve Sidney Hook tarafından) ihbar edilmeleri ve solcu sanatçıların kabul görmesini engellemek için iftira kampanyaları düzenlemek de dahildi (Pablo Neruda’ya 1964 yılında Nobel Ödülü verilmesini önlemeleri örneğinde görüldüğü gibi).'' (CIA ve Kültürel Soğuk Savaş - James Petras, Stalin Arşivi )


** Bkz. Hasan Ozan, SSCB'de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler, ''J. Kuron ve K. Modzelewski'nin Revizyonist Görüşlerinin Eleştirisi'', s. 432)


13 Eylül 2021 Pazartesi

TROÇKİZM BALTASI, MAHİR SAYIN, SAVRAN... II. BÖLÜM

 

''Sovyet insanı ne gördü? Cenneti ararken bin bir eziyet çekerek kapitalist olmayan yoldan cehenneme/kapitalizme nasıl gidileceğini! Bunun için bunları yaşamaya hiç gerek yoktu. Zaten cehennemdeydiler.'' (Mahir Sayın)

İKİNCİ BÖLÜM

Ellerinde bir balta var, baltayı hep birlikte sımsıkı kavramışlar. Baltayı hep birlikte Marksizm-Leninizm'in, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist inşanın, Stalin'in beynine ve yüreğine indirmeye çalışıyorlar. Ama ellerindeki balta, kirli, kanlı, provokatif ve paslı bir balta ve bu balta aslında uluslararası sermayenin baltasıdır. Nesnel durum budur. ''Troçki Cinayeti'' adı altında Troçki'nin, Troçkizm'in propagandası yapılmaktadır. Troçki ve Troçkizm, Marksizm, Bolşevizm olarak pazarlanmaktadır. ''Troçki Cinayeti'' adı altında Troçki'nin, Troçkizm'in gerçek karakteri, suçları örtülmekte, Leninizm düşmanlığı bayraklaştırılmaktadır. ''Troçki Dosyası''na yazı yazan yazarlar arasında bazı önemli ayrılıklar olmasına karşın, gerçek budur. Bu ideolojik saldırı, tarih çarpıtıcılığı, psikolojik hareket ilk değil kuşkusuz. Bu bağlamda asıl sorun, sayısız biçime ve renge bürünen ve bürünmüş olan sistematik saldırılara gerçekler temelinde ideolojik saldırı üstünlüğüyle yanıt vermek ve verebilmektir...

I

Emperyalizm, uluslararası burjuvazi, sosyal demokrasi, Troçkizm, ''Frankfurt Okulu'', post-Marksizm vs. elbirliğiyle ''Stalinizm'' düşmanlığıyla Marks ve Lenin'e, Lenin ve Stalin'e, Ekim Devrimi'ne, III. Enternasyonal'e, görkemli sosyalist inşa deneyimine tek cepheden saldırmaktadır. Bu anti-komünist ve tasfiyeci küresel saldırının etkisiz kaldığı hiçbir biçimde söylenemez. Aksine, geçtik sıradan işçi ve emekçileri, devrimci ve komünist safları bile derinden etkileyebilmektedir...

Sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin eleştirel incelenmesi yakıcı bir görev olmaya devam etmektedir. Geçmiş, bugün ve gelecek bağlamında deneyimlerin zamanında ve yeterli derinlikte incelenip aydınlatılamamasının emperyalizm ve bağlaşıklarına, anti-Stalinist kampanyaya güç taşıdığı, geniş alan açtığı da nettir. Keza söz konusu deneyimlerin incelenmesi adına burjuva saflara geçiş/kaçış, Marksizm-Leninizm'den kopuş son 30 yılın yalın gerçeğidir.

Öncülük, önderlik vs. adına bu görevin ve gerekli ideolojik mücadelenin politik maddi bir güçle birlikte geliştirilememesi ibret verici bir gerçeğimizi de ifade etmektedir. Doğa gibi, toplumsal ve politik yaşam da boşluk tanımaz, öyle ya da böyle boşluk dolar... Meydanı boş bulanlar özgürce at koşturur, teori ve tarih çarpıtıcılığı, ideolojik ve politik kuşatma, baskı, burjuva ve küçük burjuva ideolojik saldırılar her yerde yükselen değere dönüşür. Altı çizilerek vurgulanmalıdır ki, burada öncülük, önderlik falan yok, aksine çarpıcı bir artçılık ve artçı sürüklenme var. Komünist gelecek böyle kazanılamaz...

Troçkizm'in ve Troçkizm'in ideolojik yörüngesine giren aydınların, siyasi çevrelerin, partilerin ideolojik saldırısı aynı zamanda yukarıda işaret ettiğimiz zaaflarımızla, negatif tabloyla bağlıdır. Bu bağlamda da günahsız olduğumuzu iddia etmek saçmalıktan ibarettir.

Bu Tabloya işaret ettikten sonra ''Dosya''nın bazı gerçeklerini incelemeye devam edebiliriz.

II

Emperyalist, faşist, burjuva, Troçkist, Titosit, Kruşçevci, Avrupa-Komünizmi, Gorbaçovcu vb. propaganda aygıtı Marksizm-Leninizm'e, proletarya diktatörlüğü teorisine ve tarihsel deneyimine, sosyalist inşaya karşı küstahça saldırmaya devam etmektedir. Sosyalist inşanın, Hitler faşizminin ezilmesinin, sosyalist kampın kurulmasının önderi olan Stalin adı hep nefretle anılmaktadır. ''Stalinizm'' adı altında, Lenin ve Stalin SSCB'si, sosyalist inşa terörle, katliamlarla, ''Gulag''larla, on milyonların vahşice katledilmesiyle, soykırımlarla, Bolşevikleri de yok eden canavarlıkla aynılaşması/böyle düşünülmesi için tam bir seferberlik mevcuttur. Amaç bellidir; Marksizm-Leninizm demek, sosyalizm demek, proletarya diktatörlüğü demek, burjuva sistemi yıkmak, burjuvaziyi yok etmek, sosyalist inşayı geliştirmek demek, on milyonların yok edilmesi, kanlı bir diktatörlük, Hitler faşizminden daha vahşi bir diktatörlük ve toplum kurmak demektir... En iyisi akıllanın, emperyalist dünya sistemine boyun eğin, devrimi, sosyalizm ve komünizmi düşünmeyin, kapitalizm insanlık tarihinin en iyi, en son, en demokratik toplumsal sistemidir...

Bu iftira kampanyasına devrim ve komünizm davasına ihanet ederek katılanlar her zaman olmuştur. Kapitalist/revizyonist sistemin çöküşü ve aşırı çürümesinden dolayı kolayca yıkılışı da bu olguyu yaman besledi ve beslemeye de devam etmektedir... Revizyonist/kapitalist sistem ve kamp işçi sınıfına ve emekçilere o kadar yabancılaşmıştı ki sistemi savunmak için sınırlı bir direniş dışında sahiplenmediler. Lenin ve Stalin'in önderliğinde her türlü fedakarlığı yaparak sosyalizme sahip çıkan proletarya ve halklar, Kruşçevlerin, Brejnevlerin, Gorbaçevlerin (bu sonuncusu aynı sistemi tasfiye eden kişidir) ''sosyalist sistemi''ne sahip çıkmadılar... En büyük hayal kırıklıklarına uğrayanlar da yıkılışa kadar SSCB'yi ve önderliğindeki kampı sosyalist gören akımlar ve aydınlar oldu. Onlar, onlarca yıl, Kruşçev'le açılan ve Gorbaçov'la, yıkılışla sonlanan süreci de sosyalist olarak propaganda edegelmişlerdi. Modern revizyonist karşı-devrimi, yeni tip burjuvazinin egemenliğini kavrayamamış, kapitalizmin restorasyonuna gözlerini kapatmışlardı. Böylece küresel ölçekte Lenin ve Stalin'in SSCB'sini tasfiye eden modern revizyonist karşı-devrimi ve kapitalizmin restorasyonu gözlerden gizlediler. Tekelci bürokratik devlet kapitalizmine dayanan/dönüşen sistemi sosyalizm olarak sundular. Bu durum, yaygın ve etkin bir şekilde gerçek durumun geniş işçi ve emekçiler nezdinde açığa çıkarılmasını önledi. Bu olgu, söz konusu sürecin ve giderek çöküşün yıkıcı sonuçlarının daha da yıkıcı yaşanmasının nedenlerinden birisidir. Modern revizyonist burjuvazi revizyonist/kapitalist sistemi sosyalizm olarak propaganda ettti. Keza orta yolcu akımın bu sistemi sosyalizmin savunusu adına bayraklaştırması, Dünya Komünist Hareketi'ne, devrimcilere kesilen faturanın daha pahalı olmasına yol açtı. Bu bağlamda, Mahir Sayın'ın içerisinde yer aldığı orta yolculukla şekillenen devrimci akımın bu sorumluluğu hatırlatılmadan, eleştirilmeden geçilemez.

Emperyalizm ve Troçkizm'in vb. akımların kirli saldırısına karşın, devrim ve sosyalizm davasına, Stalin önderliğindeki sosyalist inşaya, sosyalist sisteme sahip çıkan ve ordan öğrenmeye çalışan ve savunan devrimci ve komünist güçler de daima var oldu. Aralarındaki hegemonya ve rekabet mücadelesine karşın, emperyalizm ve modern revizyonist burjuvazinin sosyalizmi tasfiye ve komünizm düşmanlığı üzerindeki stratejik birliği, geride kalan tarihsel sürecin karakteristiklerinden birisiydi. ''Stalinizm''e karşı birleşmeleri bu olgunun kanıtıdır. Fakat çok iyi biliyoruz ki, hiçbir iftira ve gerçeklerin tek yanlı çarpıtılması, manipülasyon tarihin genel doğrultusunu değiştiremez, olsa olsa süreci yavaşlatabilir, fakat gelişme kendi nesnel doğrultusunda akmaya devam eder. Dünya proletaryasının ve öncülerinin zayıfladığı, dünya devrim dalgasının gerilediği, hatta dibe vurduğu dönemler geçicidir. Yenilgiler yeni ve daha güçlü atılım ve zaferleri mayalar...

Kapitalizmi, burjuvaziyi yok eden sosyalist inşanın dev deneyimi, tarihten ve işçi sınıfının kolektif belleğinden silinemez. Ve o çok nefret edilen Stalin de daima gündemde kalmaya devam edecektir. Yeni Ekimlerin zaferi her seferinde Lenin ve Stalin'e başvurarak geleceği kuracaktır. Bugün de dünya proletaryasının mücadelesinin geçici yenilgisi bir son değil, aksine yeni ve daha güçlü atılım ve zaferlere giden yolları döşeyen bir uğraktır; proletarya, tarihsel deneyimlerden çıkaracağı derslerle daha güçlü ileri atılacaktır... Meselenin özü ve özeti bu olguda yatmaktadır. Tarihsel gerçeği reddeden, revize ederek kirli bir tarih yazıcılığı yapanların tarihte yeri olmayacaktır. Ve tarih, yaşadığımız, tanık olduğumuz süreçlerle, anlarla sınırlı değildir. An, süreç ve tanıklık, dev bir tarihsel akışın sadece küçücük bir bileşenidir. Tarih ne bizden ibarettir ne de bizlerle başlamıştır. Kendini tarihin başlangıcı ve sonu ya da tarihin mutlak yanılmaz aklı ve temsilcisi sayan zihniyetler, akımlar, önderler her zaman olmuştur ama onlar da tarihin çöp sepetine gitmiştir.

Bu bağlamda ''Stalinizm'' örtüsüne bürünmüş kirli savaş, ne uluslararası proleter devrimin zaferini önleyebilir ne de Stalin'in unutulmasını sağlayabilir. Stalin'in dediği gibi;

''Biliyorum, ölümümden sonra mezarımın üstüne yığınla pislik atacaklar. Ama tarihin rüzgarı onları temizleyecektir.''

Tarih düz bir çizgide gelişmiyor, Lenin;

''Devrimin zorlukları ve olası geçici başarısızlıkları ya da karşı-devrimin dalgaları ne kadar büyük olursa olsun, proletaryanın nihai zaferi kaçınılmazdır.'' der.

Şöyle yazmıştık;

''Kuşkusuz ki, söz konusu yenilgi, tarihin helezonik akışı içerisinde sadece geçici bir tarihsel gerilemeyi ifade etmektedir. Ve tarih, geçmişten geleceğe doğru akmaya devam etmektedir. Lenin’in dediği gibi, birkaç on yıl geriye gidiş olanaklıdır, 'çünkü tarihin bazen geriye doğru dev adımlar atmadan pürüzsüz ve biteviye ilerlediğine inanmak diyalektik değildir, bilimsel değildir, teorik açıdan yanlıştır.' Yine Lenin’in vurguladığı gibi, 'Bilim ise hatalar ve yenilgiler olmadan öğrenilemiyor.'''(SSCB'de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler, 2011, Akademi/Kuram, Ceylan Yayıncılık) Sosyalizmin tarihine ve deneyimlerine de bu perspektiften bakmak gerekir.

III

Yenilgi ve gericilik fırtınası, yenilginin ürünü tasfiyeci oportünizm ve burjuvazinin sürmekte olan dizginsiz saldırıları, hele de 90 sonrasının ortaya çıkardığı ağır tablo, sayısız devrimci ve komünist parti ve çevreyi devrim ve sosyalizm savaşımından kopardı. Doludizgin umutsuzluk kasırgası genelleşen bir olguya dönüştü. Bu olgu Mahir Sayın'ların gerçeğinde de yansıdı. Devrimci-demokratik bir tarihten ''Kuru Çeşme''ciliğe, ÖDP'lileşmeye, oradan kopuşarak legal partileşmeye, oradan parçalanmalarla dağılmaya, SYKP'in kuruluşuna... savruluş. Bu süreci karakterize eden olgu, devrimci çizgiden ve geleneklerden koparak tasfiyeci sosyal reformizme geçiştir. Bu tasfiyeci ideolojik ve politik savruluş, son derece istikrarsız zemin ve kayışlar küçük burjuvazinin sınıfsal karakterinin yansımasıydı. Mahir Sayın'ın ideolojik savrulması ve giderek Troçkizm'in de ideolojik rüzgarına kapılması, şu umutsuzluk, pişmanlık fışkıran ''analiz''den çok çarpıcı bir tarzda görülmektedir;


''Sovyet insanı ne gördü? Cenneti ararken bin bir eziyet çekerek kapitalist olmayan yoldan cehenneme/kapitalizme nasıl gidileceğini! (iM.S.a) Bunun için bunları yaşamaya hiç gerek yoktu. Zaten cehennemdeydiler. Çarlık yerinde kalsa da olurdu. Nasıl olsa başka ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da kapitalizm gelişecek ve şimdi ulaşılan kapitalizm düzeyine çoktan ulaşılmış olacaktı. Çarlıktan çıkıp sosyalizmden geçip yeniden kapitalizme varmanın bedeli çekilen bunca acı olurken bir de bunların hepsi kapitalist zulmü ortadan kaldıracağını, insanın insan üzerindeki egemenliğine son vereceğini ilan eden sosyalizme fatura edilmiş oldu.'' (Troçki Dosyası, Sosyalizmin kafasına inen balta ve Troçki’nin katli, iba.)


Burada devrimci bir bakış açısının zerresi yok. Bu propaganda burjuvazinin ve Troçkizm'in yapageldiği berbat gerici propagandadır. Bu sözlerde, umudu yıkılmış, nedamet getirmiş küçük burjuva aydınların ruh hali şahlanmış olarak karşımızda durmaktadır. Sayın, keşke sosyalizm kurulmasıydı, başımıza bu belalar açılmasıydı vs. diyor. Ekim Devrimi'nin zaferi, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi (proletarya diktatörlüğü), III. Enternasyonal'in kuruluşu ve mücadelesi; iç savaşın kazanılması, devrimi ezmek için müdahale eden bir düzine emperyalist ve burjuva devletin yenilgiye uğratılması; Sovyet proletaryası ve halkının dev başarıları, sosyalist sanayinin kuruluşu, tarımın sosyalist dönüşümü, sosyalist aydınlanma, yüksek kültürel donanım, kent ve kır burjuvazisinin yok edilişi; Hitler faşizminin ezilmesi; dünya devrimine yapılan eşsiz katkı, sosyalist bir blokun doğuşu ve sosyalizmin inşasına girişilmesi... Geleceğe ışık tutacak olan eşsiz deneyim birikimi...

Olsun, Sayın bundan mutlu değil, açıkça itiraf ediyor, ''Sovyet insanı ne gördü?'', ''Bunun için bunları yaşamaya hiç gerek yoktu. Zaten cehennemdeydiler. Çarlık yerinde kalsa da olurdu. Nasıl olsa başka ülkelerde olduğu gibi Rusya’da da kapitalizm gelişecek ve şimdi ulaşılan kapitalizm düzeyine çoktan ulaşılmış olacaktı.''


Ah şu proletarya, Lenin, Stalin, Bolşevikler, Bolşevik parti, proletarya diktatörlüğü, sosyalist inşa... başımıza neler açtı neler! Eğer bunlar yaşanmasıydı ne rahat olacak ve zemzem suyundan çıkmış bir sosyalizm, cennet bir demokratik sosyalizm kuracaktık. Şu kapitalizm onların kurduğu sosyalizmden daha iyi. Yukarıdaki sözlerin başka bir anlamı yok. Nerden nereye!.. Devrimcilikten reformizme savruluş sürecinde pek çok devrimcinin yitirilmesinin, düzen içileşmesinin sorumluluğunu omuzlarında, belki de en önde taşıyan Mahir Sayın'ın vardığı yer burası. Ne acı!

Sayın şöyle yazmış;

''Böylesine bir kan deryasının üzerinde insanlığın geleceğinin yükseleceğini bekleyebilmek için ya dünyadan habersiz olmak ya da insanlık adına epeyce bir eksikliğe sahip olmak gerekir. Üstelik bütün bu çekilen acıların sonucunda ortaya sahiden bir zafer çıkmış olsa, insanlar geriye dönüp baktıklarında, 'çok kayıp verdik, çok eziyet çektik ama şu günleri de gördük!' diyebilselerdi bari!'' (Agm., iMSa.)


Sayın'ın gerçeği bu. Var mı bu sözde eleştiri de devrimcilik? Yok! Yenilgiye yenilmiş, tasfiyeciliğin batağına batmış, sosyalizmi ve yüksek başarılarını, tarihsel kazanımlarını hiçe sayarak düpedüz kapitalizm ve burjuvazi aklayan, Lenin-Stalin'e, SSCB'ye baktığında sadece kan deryası ve insanca yaşanamayacak bir dünya gören bir zihniyet, teori ve pratik, onu temsil eden bir siyasi çevrenin içler acısı halini göstermektedir. Sayın ve çevresi, umut ve irade kırılmasının abidesi haline gelmiş aynı yolun diğer yolcuları gibi. O buna da tarihten ders çıkarmak, sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden öğrenmek falan diyor. Fakat bu durum yalnızca Sayın'a da özgü sayılamaz, coğrafyamızın ve küresel coğrafyanın bir gerçeğidir.


Bu ''garip'' değerlendirmelerden sonra, ''Elbette her şey boşuna olmuş değil. Belki Rusya halkları yaptıkları fedakarlıkların karşılığını yeniden kapitalizme dönmek olarak aldılar ama dünya halklarının bugün elde ettikleri özgürlüklerin de en önemli temelini oluşturdular. Burjuvazi sosyalizm korkusundan siyasal gericilik peşindeyken demokrasinin gelişmesinin önüne geçemedi.'' diye yazdığı bu sözler ise boş bir kubbede hoş bir seda olarak bile kalamamaktadır. Hem Lenin-Stalin'in SSCB'si hakkında yukarıdaki sözde eleştirileri yap, keşke olmaz olmasaydı bu sosyalizm, yaktı bizi çıra gibi, Çarlık kalsaydı... vs. de hem de eh bari 3-5 lafı da iyi söyleyelim mealinden yukarıdaki baştan savma lafları et. Hani kazanım adına aklına gelen de bu kadar!


Bu, Mahir Sayın ve siyasi çevresinin geldiği yerdir. Bu yer, tasfiyecilik, reformizm, burjuva demokrasisi hayranlığı ve Marksizm-Leninizm karşıtlığı ve anti-Stalinciliktir. Ancak hatırlatmak bile gereksiz ki, anti-Stalinizm'e, Troçkizm'e kapılmanın, payanda olmanın, Troçkizm'in propagandisti haline gelmenin Sayınlara da bir faydası olmayacaktır.

Sayınlar burjuva demokratik ön yargıların kurbanı haline gelmiştir. Kurtuluş hareketi, 70'li yıllarda, Dev-Yol'dan sonra en büyük devrimci siyasi gücü oluşturuyordu. Kurtuluş, 12 Eylül yenilgisi, ardından 89/91 çözülüş ve yenilgisi sürecinde devrimci-demokrasiden küçük burjuva liberalizmine geçerken ve geçtikten sonra, sayısız devrimciyi sosyal reformizme, kendi iç iktidar mücadelelerine kurban ettiler. Bu tasfiyeci sürece karşı devrimcilikte ısrar eden devrimciler ise, sosyal reformizme ve tasfiyeci bataklığa kaçışa karşı mücadelelerinde başarılı olamadılar. Mahir Sayın'ın başını çektiği siyasi çevre tarihe karşı sorumluluk, sosyalizmden ders çıkarıp yenilenme adına yaptığı şey, teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme kapaklanmak ve tasfiyeciliğin yıkımlarını yaymak oldu.

Sayın'ın, ''Üstelik bütün bu çekilen acıların sonucunda ortaya sahiden bir zafer çıkmış olsa, insanlar geriye dönüp baktıklarında, 'çok kayıp verdik, çok eziyet çektik ama şu günleri de gördük!' diyebilselerdi bari!'' sözleri de gerçekleri çarpıtmaktadır.

Rusya, Sovyet proletaryası ve halkı, 1917 devrimini yaparken, iç savaşı kazanırken, dış müdahaleyi ezerken, sosyalist sanayiyi kurarken, tarımın sosyalist temelde dönüşümünü başarırken, Hitler faşizmini ezip Kızıl bayrağı Berlin'de faşizmin burçlarına dikerken, her seferinde “çok kayıp verdik, çok eziyet çektik ama şu günleri de gördük!” demiştir. Bunları unutan, bu gerçeği inkar eden, kendi pişmanlığı ve üzüntüleri altında ezilen Mahir Sayın'dır. Yenilmiş, geçmişe reddiye yazan, ah ah, keşke o günler olmasaydı, keşke o günler yaşanmasıydı, keşke bu acı sonla karşılaşmasaydık, batsın bu dünya be, derken, bir daha o dehşet dolu günlere geriye dönmeyeceğiz, biz o devrimci tarihten koptuk vs. demektedir. Revizyonist/kapitalist sistem ve kampın çöküşü ve yarattığı yıkımlar ne kadar ağır olursa olsun, bu geçici bir olgudur. Ah vah çekmekle de hiçbir şey çözülmüyor, geçmişten gelecek için zorunlu, kalıcı, eleştirel devrimci, komünist dersler çıkararak yürüyeceğiz. Bu dersleri çıkarmanın tek yolu diyalektik materyalizme, Marksizm-Leninizm'e bağlı kalmaktan geçmektedir. Önsel olarak bu bağlamı yok saydığında, reddettiğinde geriye kalan şey, iliklerine dek çürümüş, kokuşmuş burjuva ve küçük burjuva liberalizmidir.

IV

Sayın şöyle yazmış;

''Bütün monolitik düşünce sahipleri gibi Stalin de sosyalizmin bu olduğuna ve bunu da en iyi kendisinin yapabileceğine o kadar emindir ki, buna karşı duran her anlayışı devrime ihanet olarak görür ve bütün günahlarını devrimi korumak, halka, işçi sınıfına hizmet etme yüce amacıyla kutsar ve ilk kez gerçekleşiyor olmasa da “amaç aracı kutsar” Makyavelizmi, ya da “son günahı ortadan kaldırmak için işlenen günah günahtan sayılmaz” teolojik anlayışı, pragmatizm üzerinden sosyalist anlayışa yerleşmiş olur. O buna o kadar inanmıştır ki, milyonların kurtulması için başka milyonların feda edilmesinde hiçbir mahzur görmez. Zira işi, kendisinin temsil ettiği yüce amaç devrimle karşı devrim arasındaki savaş gibi görmektedir ve bu “yüce amaç uğruna” bir savaşta yapılabilecek olan ne varsa onu yapmaktadır. İşçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesinin yerini almış olan yeni “yüce amaç”ın proletaryayı yönetilen sınıf konumuna yeniden sürüklemiş olmasının yanında, böyle sürekli bir iç savaş halinde olan ülkede de insanın insan olarak yaşamasına imkan verecek koşulların oluşması hiçbir zaman gerçekleşemez. 

Stalin bu zulüm yoluna içinde bulunulan savaşı kazanmak için her şeyi yapma adına girdi ve buna uygun bir aparat oluşturdu.'' (Agy., bba.)

Stalin ve Bolşevik parti mi, onlar milyonların kanını döken Makyavelistlerdir. Proletarya diktatörlüğü mü, Lenin ve Stalin'in proletarya diktatörlüğü zaten elit bir azınlık diktatörlüğüydü. İktidarı proletaryadan alan bürokrasinin diktatörlüğüydü. Azınlık çoğunluğa diktatörlük uyguladı, milyonları kesti. Stalin ve partisi Sovyet proletaryasına ve halkına bir cehennem yarattı; SSCB'de ''insanın insan olarak yaşamasına imkan verecek koşullar'' da yaratmadıkları* gibi bu zaten olanaklı da değildi vb.

Şirazeden çıkmak böyle bir şey işte!


Mahir Sayın'ın ana düşüncesi sosyal bir kapitalizm, burjuva demokrasisine dayanan bir devlettir. Azami sınırı ilerici, demokratik, halkçılıkla sınırlı ve sınıflararası barışa dayanan bir devlet. Sayın, Bernstein'in, Kautsky'in yolunda. Sayın'ın Marksizm-Leninizm'in devlet ve devrim teorisine ve sosyalizmin tarihsel deneyimine karşı gerici ideolojik saldırısı ve tarih çarpıtıcılığın teorik temeli ve çerçevesi budur. On yıllarca devrim yolu sarptır, çetindir, serttir, ağır bedeller ödenmeden zafer kazanılamaz; devrimin zaferi daha kolay ama iktidarda kalmak, sosyalizmi inşa etmek daha çetin, daha karmaşık, daha zordur; ve sınıf mücadelesi daha karmaşık ve yeni biçimler altında sürer vb. diyen Sayın, küçük burjuva dar kafalılığın ifadesi olan burjuva hümanist, reformist burjuva demokratik ön yargıların sözcüsü haline gelmiştir. ''Troçki Dosyası'' hikayesi de bu gerçekle bağlı.

DEVAM EDECEK


*Lenin ve Stalin'in SSCB'sinin sosyalist inşa sürecinin başarı ve kazanımları için, bkz. ''Rakamlarla Sovyet İktidarının 40 Yılı'', Almancadan çeviren İbrahim Okçuoğlu, Töz Yayınları, Haziran 2020.

21 Ekim 2016 Cuma

I. BÖLÜM



12)Sosyalist Demokrasi ve Bürokrasi
Proletarya diktatörlüğü sistemi, sosyalist demokrasi sistemidir. Burjuvazinin ve burjuva diktatörlüğünün aksine, proletarya, kendi diktatörlüğünün ve sosyalist demokrasisinin sınıfsal karakterini açıkça ilan eder. Buna göre proleter devlet, proletarya ve emekçi sınıf ve tabakalar için en geniş demokrasi, burjuvazi, devrilmiş gericilik ve yeni tip burjuvazi için diktatörlüktür. Ki, yukarıda inceleye ve eleştire geldiğimiz tablodan da görülebileceği gibi, proletarya diktatörlüğü, tarihin yeni derslerine dayanarak, aynı zamanda, yeni tip bürokrasiye, yeni tip bürokratik yozlaşmaya, yeni tip bürokrat burjuvaziye karşı da bir diktatörlük olarak tanımlanmak ve olmak zorundadır.  Böylece sosyalist devlet tanım ve teorisi de, zenginleştirilmelidir.
Burjuva demokrasisi, biçimsel bir demokrasidir. İlkede, tüm yurttaşları yasa önünde eşit haklara sahip ilan eden burjuva demokrasisi, gerçekte, burjuvazi için demokrasi, işçi ve emekçiler için ise diktatörlüktür. Ekonomik bakımdan bir avuç kapitalist tarafından sömürülen geniş yığınlar, maddi ve kültürel konumlarından dolayı da yasanın tanıdığı hakları doğru dürüst kullanamazlar.
Oysa sosyalist demokrasi, sosyalist özgürlüklerin ve hakların kullanılmasının maddi temelini de hazırlayıp olgunlaştırarak, emekçilerin eline vererek hak ve özgürlüklerin işlevsel kullanılmasını sağlar.
Egemen sınıf olarak örgütlenmiş; ekonomik, politik ve kültürel iktidar tekelini elinde tutan işçi sınıfı, sosyalist demokrasinin de temel güvencesidir.
Sosyalist demokrasi, proletarya ve milyonların nesne olmaktan çıkarak tarihin ve yeni sosyalist kurucu sürecin bilinçli öznesi, bilinçli tarih yapıcısı haline gelmesini gerektirir. Bu olmaksızın/gerçekleşmeksizin kelimenin gerçek anlamında işlevsel bir sosyalist demokrasiden de bahsedilemez. Açıktır ki proletarya ve emekçi kitleler, sürecin bilinçli öznesi oldukları oranda tarihsel politik misyonunu oynayabilirler. Bu bağlamda partinin devletin yerine, parti ve devletin kitlelerin yerine geçmemesi; sosyalist demokrasinin sosyo-ekonomik gelişme temelinde sınıfın ve geniş kitlelerin özneleşmesi; kafa emeği ile kol emeği, yöneten yönetilen ayrımına son verecek çizgide inşa sürecini kesintisiz bir devrim çizgisinde geliştirmesi baş sorundur. Sosyalizmin deneyimleri de bunu gösteriyor.
Proletarya diktatörlüğün siyasi temeli ve başlıca biçimi olan sovyetik tipten devlet biçim(ler)i (komün, sovyet, konsey vb.), her türden ekonomik, politik, sosyal ve kültürel kitle örgütleri (sendikalar, kooperatifler, gençlik ve kadın örgütleri, kültürel ve bilimsel dernekler vb.), sosyalist demokrasinin aktif bileşeni, aracı, kaldıracı ve işlevsel dinamiğidir. İç savaş, emperyalist müdahale dönemleri gibi kesitler hariç, hemen hemen tüm örgüt biçimlerinin seçim ilkesine göre demokratik bir tarzda işlemesi, seçimle gelme, istendiği an yine geri alma işlevi sosyalist demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur.
Ekonomik inşaya, politikaya katılma, kültürel devrimin öznesi olma gibi fonksiyonlar bir bütündür ve sosyalist demokrasi tam da burada, tarihin gerçek yapıcılarının ve asıl kahramanın kitleler olduğu bilinciyle, kitlelerin devrimci iradesine, yaratıcılığına, girişkenliğine ve her bakımdan yönetmeyi öğrenmesine dayanan bir perspektif ve pratiğini ifade eder.
Üretici güçlerin, buna bağlı olarak kültürün, tüm emekçiler arasında yöneten ve yönetilen ayrımını ortadan kaldıracak kadar gelişmesiyle kafa ve kol emeği arasındaki eşitsizlik de yok olacaktır. Ancak nesnel ve öznel koşulların bu denli yüksek bir gelişme aşamasına (komünizme) geçişe elverecek düzeye gelmesine dek, yöneten ve yönetilen, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımlar azalarak da olsa sürecektir.
İşte sosyalist inşa, sosyalist demokrasi ve kültür devriminin özünü de bu amaca ulaşma oluşturur. Kapitalizmden komünizme geçiş süreci zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçmeyi ifade eder. Ve bu geçişin özünü de sıradan kitlelerin, milyonların yönetmeyi öğrenmesi, özel bir yönetim aygıtının vb. örgüt biçimlerinin gereksizleşmesi, bu ayrımın artık tarihin, iktisadi ve toplumsal yaşamın gelişmesinin engeli haline gelmesini hazırlamak ve aşmak oluşturur.
Bu geçiş sürecinin önderi komünist partisi ve işçi sınıfıdır. Komünist partisi, proletarya diktatörlülüğünün temel yönetici çekirdeğidir. Komünist partisi, devlet ve kitle örgütlerinde her bakımdan örgütlenmiş olan milyonlara dayanarak sosyalist diktatörlüğü gerçekleştirir, sosyalist demokrasi böylece yaşam bulur. Burada komünist partisinin kendini devletin yerine koymaması önemlidir. Çünkü devlet, bir sınıfın, iktidardaki sınıfın diktatörlük aracıdır. Parti ise, proletarya diktatörlülüğünü yöneten sınıfın öncü öğelerinin örgütlendiği en yüksek örgüt biçimidir.
SSCB’de yeni tip bürokratik çürüme sürecinde parti ve devletin giderek küçük bir kastın hegemonyasına dayanır hale geldiğini; yeni tip küçük burjuva tabakanın kastlaşarak 56 ile yeni tip burjuvazi haline geldiğini bildiğimize göre, bu sürecin derslerinin sosyalist demokrasi, devlet-parti, kitleler-devlet-parti ilişki ve işlerliği bağlamında daha derin incelenmesine gerek olduğu da açıktır.
Sovyet proletaryası ve halkları, demokratik ve sosyalist devrimlerden ve sosyalist inşa süreçlerinden, sınıf mücadelesinin ulusal ve uluslararası bir dizi deneyinden geçmişti. Barışçıl ve askeri, iktisadi ve kültürel vb. sayısız mücadele ve örgüt biçimiyle tanışıktı. Devrim süreçlerinden doğan Sovyetler proletarya diktatörlüğünün başlıca politik biçimi ve temeli haline gelmişti. Kentte ve kırda on milyonlar görkemli bir şekilde, tarihin ve sınıflar mücadelesinin tanık olduğu en yüksek, zengin, yaygın, nitelikli örgütlerde örgütlenmişti. SSCB’deki her mücadele denilebilir ki, örgütlüydü, hızla örgütlenerek kitlesel biçimlerde yürütülüyordu. 5 yıllık planlar, 1.ve 2. anayasalar ülkenin dört bir yanında, üretim birimleri temelinde, kitlesel biçimlerde tartışılıyordu. Parti ve devletten kitlelere, kitlelerden kitlelere, kitlelerden devlet ve partiye doğru müthiş bir etkileşim ve iletişim vardı. Her türlü seçimler ve seçim kampanyaları tüm ülkeyi kapsıyor ve dalgalandırıyordu. 20’li, hatta 30’lu yıllarda tablo buydu. Canlı bir kitlesel yaşam ve seferberlik vardı. Kentte ve kırda kitlelerin seferberliğiyle eski yaşam yıkılıyor, yeni yaşam kuruluyordu. Sıradan kitleler gitgide yönetmeyi öğreniyor, yüksek bir teknik ve kültürle donanmaya başlıyor, halktan gelme yeni bir yönetici aydın tabaka yetişiyordu.
1935 yılında Sovyetlerin 7. Kongresi, SSCB Anayasası’nın değiştirilmesine karar verir. Sosyalist demokrasi uygulamasının canlı bir örneğini oluşturan yeni anayasanın oluşturulması sürecini SSCB’deki gelişmelerin canlı tanığı Jack T. Murphy’ten hep birlikte dinleyelim:
“Stalin, kolektif çalışmada büyük bir önder olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bir Anayasa tasarısı hazırlamakla görevlendirilen geniş bir komisyona başkanlık etti. Bu komisyonda Molotov, Jdanov, Kaganoviç ve daha birçokları gibi ülkenin önde gelen en yetenekli önderleri bulunuyordu. Tasarının hazırlanması tamamlandığında tarihin en büyük tartışması başladı. Sovyetler Birliği’ni oluşturan bütün milliyetlerin dillerinde yayınlanan tasarı, 60 milyon nüsha dağıtıldı. Tasarının tamamı, toplam tirajları 37 milyon olan 10 bin gazetede yayınlandı. Bütün radyo istasyonlarında okundu ve 36 milyon insanın katıldığı 527 bin mitingde tartışıldı. Önerilen değişikliklerin sayısı 134 bindi. Anayasa, fabrika ve imalathanelerde, kooperatif derneklerinde ve klüplerde, çiftliklerde, atölyelerde ve madenlerde tartışıldı ve incelendi. Komisyon, gerek tek tek bireylerden, gerek örgütlerden gelen bütün değişiklik önerilerini inceledi. Tasarının son biçimi, 5 Aralık 1936’da Sovyetlerin olağanüstü bir kongresine sunuldu.” (Stalin, s. 230, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 3. Baskı)
Ancak ne var ki, bürokratik deformasyondan bürokratik yozlaşmaya/kastlaşmaya uzanan süreç, canlı sosyalist demokrasi sürecini de önce yüzeyselleştirmeye, politik ve toplumsal yaşam durağanlaşmaya (durgun su bile çürür!), sosyalist demokrasi biçimselleşmeye başladı. Kitlelerin öz bağımsız inisiyatif ve girişimciliği giderek yerini apolitisizme, pasifizme bırakmaya başladı. Oluşan parti, devlet, yetkililer kültü, devlet ve partiye duyulan büyük güvenle birleştiği için, giderek her şey devletten, partiden, önderlerinden beklenmeye başlandı. Parti ve devletin çağrılarına hep olumlu yanıt verildi, kitleler hep harekete geçti. Ama gelişen kitlesel yeni tip pasifizim, yeni tipten bürokratikleşme, devlet ve partinin devasa bürokratik kurumlara dayanarak doğan boşluğu artan oranda doldurması, bürokratik biçimciliği ve dejenerasyonu daha güçlü üretti. Kitleler özne olmaktan adım adım çıkmaya başladı.
SBKP’nin gelişimini çeşitli bakımlardan incelediğimiz bölümlerde ortaya çıkan tabloyu hatırlatmakta yarar var: SBKP(B)  özellikle 40’lar sonrası bürokratik merkeziyetçiliğe dayanan bir parti haline gelmişti. Parti kongreleri, önce geç, giderek daha geç toplanmaya başlanmıştı. Demokratik merkeziyetçilik, iç demokrasi, kolektif liderlik, seçimle gelme ve gitme, kolektif akıl gibi ilke ve kurallar çiğnenmeye, partide aydın tabakanın ağırlığı artarak egemenlik kurmaya doğru hızla gelişmişti. Atama, idari yöntemlere dayalı yönetim tarzı, yanılmaz önderler, yanılmaz “stratejik önderlik”, yanılmaz yetkililer, yanılmaz etkin bireyler kültü partiyi de yönetir duruma gelmişti. Biçimcilik, cansızlık her şeye damgasını vurmaya, kırtasiyecilik her şeyi boğmaya başlamıştı. Parti, zafer sarhoşluğu ve kibir hastalığının pençesinde, durumdan ve kazanımlarından hoşnut çok dinli (çok kişilikli) insanların partisi haline geliyordu. Parti ve önderleri süreç içerisinde hem kendi kadrolarının, alt örgütlerinin hem de kitlelerin denetiminin dışına çıkmıştı. Kitleler ve kadrolar yerine düşünülüyor ve karar veriliyordu. Kongrelerin işlevini giderek artan oranda MK’lar, MK’ların işlevini de polit bürolar, politik büronun işlevini de artan oranda daha dar elit bir kesim üstlenir duruma gelmişti. Parti değil “etkin bireyler”, kolektif akıl, kolektivizm ve proleter demokrasi değil, “etkin birey”lerin, “etkin sekreter”lerin aklı, “yanılmaz lider”lerin, yanılmaz “stratejik önder”liğin aklı ve bürokratik yönetim gücü, yukarıdan aşağı “etkin bireyler”e dayanan bürokratik merkeziyetçilik sürece damgasını basmaya başlamıştı ya da başlar hale gelmişti. Komünistler, yönetici kurumlar “önce komünist sonra yönetici” olduklarını unutmaya başlamıştı. Özellikle de 2. Dünya Savaşı’nın ardından ağır kayıplardan dolayı partinin niteliği de düşmüş ve cebinde parti kartı taşıyanlar hızla evet hızla çoğalmış, parti aşırı şişmişti. Ama parti üyeliği kartı başlı başına bir ayrıcalık, üstünlük, rahat yaşam ve psikolojik tatmin aracı haline gelmişti. Keza aynı şey devlet yetkilileri için de geçerliydi.
Parti, tutuculaşmıştı. Parti, çürüyordu. Partide sosyalist demokrasi unutulmuş gibiydi. Parti, devrimci ruhunu kaybediyordu. Bağımsız devrimci komünist karakter, bağımsız eleştiri gücü, önder ve yönetici katmanın özeleştiri gücü ve denetlenebilmesi yitip gidiyordu. Yöneticiler, etkin bireyler, etkin ekipçiler, etkin klanlar ayrıcalıklı hale gelmişti. Kariyerizm, çifte standart, yandaşa göre kadro politikası, eleştirinin boğulması, iç demokrasinin bastırılması, ilke, vicdan, ahlak, adalet yoksunluğunun, tebaalaşmanın vb. gelişmesi partiyi çürütüyordu. İç ideolojik mücadele ve dinamizm tükenmeye başlamıştı. İç demokrasi ve dinamizm bürokratizm, idare-i maslahatçılık, etkin bireylerden oluşan yöneticiler kastı ve önderleri eliyle bürokratik baskı ve zorbalık yoluyla boğuluyordu. Gitgide derinleşen ve kapsamlılaşan yeni tip bürokratizm ve tasfiyecilik partiyi, başta da yöneticilerini ve önde gelenlerini esir almaya başlamıştı. Doğal olarak bu süreç, bürokratikleşme süreci, kendi kadro ve yönetici tipini de yaratıp biçimlendiriyordu. Çok kimlikli, çok dinli, kişilik parçalanmışlığıyla karakterize kadro tipi, yönetici tipi, şeflik kültü bir ejderhaya dönüşmüştü. Bürokratik çürüme süreciyle birlikte Marksist-Leninist değerler, hovardaca, vicdansızca, zalimce harcanıyordu.
Balık baştan kokar. İktidar ve düzen hastalığı, evcilleşen sistem en başta partiyi tutsak almıştı. Kokuşma, çürüme partiden başlamıştı. Bu öyle bir çürümeydi ki şanlı SBKP, aşağılık yeni tip burjuva karşı-devrimin iğrenç bir aleti haline geldi, getirildi.
Asıl tehlikeli olan da başta önderler ve yönetici katman olmak üzere partinin tutuculaşması, bürokratlaşması, aristokratik bir yaşam tarzına kayması, devrimci ruhunu yitirmesiydi. Çünkü tüm bir devrimci sürecin, kesintisiz devrim sürecinin önderi/beyni Komünist Parti’dir. Proleter devletin temel yönetici çekirdeği Komünist Parti’dir. Devlet tutuculaşabilir ama tüm savaşımın genelkurmayı, tüm mücadele ve örgüt biçimlerini, her türlü savaşımı birleştiren, yöneten partinin tutuculaşması en büyük tehlike, baş tehlikedir. SSCB’de bu yaşandı. Dahası…
Şimdi burada durup şu soruyu soralım: Partide tüm bunlar olurken genel siyasal yaşamda, parti ve kitleler ilişkisinde, inşa sürecinin her bir alanında tablo daha mı farklıydı?
Elbette ki hayır! Bürokrasi mikrobu adım adım tüm siyasal, toplumsal, iktisadi yaşamı sarıyordu, sarmıştı. Toplumsal psikoloji, yeni tip bürokratik zehirlenmenin havasıyla şekilleniyordu, giderek şekillenmişti.
Örneğin sovyetik işlerlik giderek biçimsel bir işlerliğe dönüşmüş, kitlelerin canlı devrimci denetimi giderek ruhunu yitirmişti. Sovyetler toplantıları yerini artan oranda Sovyet yürütmelerine bırakmıştı. Parti örgütleri giderek artan oranda Sovyetlerin yerine geçmeye başlamıştı. Yakovlev’in, yeni anayasayla bağlı olarak gündemleşen yeni seçim yasası üzerine MK plenumuna rapor sunarken yaptığı şu konuşma, durumu anlayabilmek bakımından ciddi bir veridir:
“Sovyetlerde ve özellikle de Sovyetlerin yürütme organlarındaki parti hücreleri, çoğu zaman Sovyetlerin işlerini yapan organlar haline gelmiş, onların yerine geçmişlerdir; böylece Sovyetlerin, önceden hazırlanmış bir takım kararları kaşelemekten başka bir işi kalmıyor… Buradan şu sonuca varıyoruz: Partinin olağan kongrelerinde,  VKP (B) tüzüğü içinde yer alan, Sovyetlerde ve onlara bağlı yürütme organlarında parti grup ve hücreleri kurulması hakkındaki maddeyi kaldırmayı önermek gerekir. Bu, gerek iktisadi ve kültürel ve siyasi konuları, gerekse de yetkililerin atanması konusunu Sovyetlerin ve ona bağlı organların bizzat kendilerinin görüşerek doğrudan karar bağlamaları için, ayrıca Sovyetlerin parti gruplarındaki komünistlerin karşısına, parti disiplinine göre oy kullanma yükümlülüğünün çıkarılmasını önlemek için zorunludur. Çünkü seçilmiş parti organları olmayan bu parti grupları üzerinden Sovyetlerde şu veya bu karar oylanamaz.” ( Aktaran Yuriy Jukov, Öteki Stalin, s. 399)
Konu bağlamında Plenumda söz alan Molotov ise şöyle der:
“Bazı yoldaşlar düşünüyorlar ki, hani bizde bu Sovyet kurumları ikinci dereceden örgütlerdir; Sovyetlerde çalışanlar da ikinci sınıf kadrolardır. Oysa amaç Sovyetleri, Sovyet organlarını, Sovyetlerde çalışanları daha yüksek seviyeye çıkarmaktır.” (age., s. 400)
Parti ve devletteki bürokratikleşmeye, bürokratik tabakaya karşı Stalin önderliğinde, “Stalin Anayasası” sürecinde ve yeni seçim yasasının hazırlığı sürecinde kapsamlı ve etkili bir mücadele verilir. Bu mücadele sürecinde parti ve devlet yaşantısının kilit yerlerinde yer alan geniş yönetici katmanın (merkezi ve yerel) güçlü bir muhalefetiyle karşılaşır. Bu sürecin öyküsünü, belgelere dayanarak süreci ortaya koyan Jukov’un “Öteki Stalin” kitabından inceleyebiliriz. Ama biz kitaptan okumaya devam edelim:
“… Jdanov’un Şubat-Mart plenumunda parti organlarına yönelttiği eleştiriler gibi, önce, genelde Sovyet organları için yasalara uygun seçimler yapılmadığını, çoğunlukla kooptasyon, doğrudan atama yoluyla vekil seçildiğini dile getirdi. Onun verdiği örneğe göre, Çelyabinsk Vilayeti yürütme organlarının ele aldığı bütün sorunların üçte ikisinden fazlası ‘görüş alınma’ yoluyla karar verilerek çözülmekteydi; aynı tür uygulamanın oranı Orconikidze Bölgesi kurumlarında yüze 90, Sverdlovsk Vilayeti kurumlarında yüzde 70’ten fazla, Azak- Karadeniz Bölgesi kurumlarında ise yüzde 80’di. Yakovlev bu keyfiliğin vahim boyutlara ulaştığını belirtiyordu:
“‘Gerçek olan şu ki, Batı vilayeti yürütme organlarında, 1936’dan beri 20 bin kararın sadece 500 kadarı prezidyum toplantısında görüşülmüştür; diğerleri ise ya ‘görüş alınarak’ ya da başkan ve sekreterin imzasıyla kabul edilmiştir.’” (age., s.397-98)
Devam edecek olursak, örneğin;
“Emeğin sosyalist kooperasyonu, üretimin ve idari aygıtının bütün kademelerinde tek yönetim ilkesinin sıkı ve kararlı bir şekilde uygulanmasını talep etmektedir. Tek yönetimden, kitlelerin kendilerini üretim sürecini yöneten tek bir kişinin iradesine tabi olmasına dayanan, devletsel, sosyalist işletmelerin yönetimi anlaşılmaktadır. Bu, kitlelerin üretim süreci içindeki geniş yaratıcı inisiyatifiyle birleşmektedir.” (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C. II, s. 156, ika.)
Bu yöntem, belki de üretim süreçlerine etkin müdahale ve yönetim bakımından, başta, kısa bir dönem, bir geçiş önlemi olarak ya da iç savaş, emperyalist müdahale gibi koşullarda benimsenebilecek bir yöntemdir. Ancak bu uygulamanın sosyalizm adına genelleştirilmiş, gelenekselleştirilmiş bir uygulama haline getirilmiş olması, kanımızca, bir ibret örneğidir.
Doğal olan ve olması gereken demokratik merkeziyetçiliğe dayanan, tabanın, kitlelerin bağımsız yaratıcı etkin kolektif katılımına dayanan, kitlesel sosyalist demokrasiyi ifade eden, işletmelerdeki kitleler tarafından seçilen ve istendiği an geri alınabilen bir kolektif “tek yönetim ilkesi”  olmalıydı, olmalıdır. Bu, parti için de, devlet için de, ekonominin yönetimi için de, kitle örgütleri için de geçerlidir ve geçerli olmalıdır. Özel koşullar, geçiş tedbirleri kesitleri vb. hariç tek kişi yönetimi kabul edilemezdir. Kolektivizm ilkesi ve işlerliğinin sosyalist yaşamın her zerresine içselleşmesi her zaman ve her yerde proletaryayı yönetmesi gerekir.
Bu işin bir yanı, ama bu vb. sistematik yöntemlerin bürokratlaşma ve yozlaşma süreçlerinde nasıl da bürokratik dejenerasyonun ve karşı devrimin aracı haline gelebildiğine de en başta tanıklık yapan yine SSCB’deki restorasyon sürecinin deneyimi olmuştur. Sosyalizmin, sosyalist demokrasi rejiminin “tek kişi yönetim”yle bir bağı, ilişkisi olamaz. Üstelik “tek kişi yönetimi” bir ilke düzeyine de çıkarılamaz. İlke, kolektif çalışma ve yönetim ilkesidir. “Tek kişi yönetimi”, “etkin birey”, “etkin stratejik önder”, “etkin stratejik önderlik”, “etkin sekreter” vb. teori ve tezlerin, bu gibi teori ve tezlere dayanan bir önderlik ve çalışma tarzının, kadro politikasının Marksizm-Leninizm’le de hiçbir ilişkisi yoktur. Tekrar vurgulamak gerekirse: Kolektivizm ilkesi ve işlerliği sosyalist yaşamın her zerresine içselleşmeli ve her zaman ve her yerde proletaryayı yönetmesi gerekir. Bundan vazgeçmek Marksizm-Leninizm’den, sosyalizm ve komünizmden vazgeçmek demektir ya da varacağı yer işte burasıdır.
SSCB’deki bürokratlaşma süreci ile birlikte yönetilen ve yöneten ayrımı yeni ve özgün biçimde ortaya çıkmaya başlamıştır. Peki, yöneten yönetilen ayrımının hala sürdüğü SSCB’de kişi, önder, parti, devlet kültü (tapınma, putlaştırma, tanrısallaştırma, dokunulmaz kılma, eleştiri ve denetimin dışında tutma) yeni tip bürokratikleşme ne anlama gelir?
Tek anlama gelir: Yöneten ve yönetilen ayrımının yeni bir biçimde yeniden üretilerek, derinleşerek sürmesi. Her şeyi üstten, yetkililerden, liderden, partiden, devletten bekleme. Kitle katılımcılığının biçimselleşmesi. Kitlelerin, kadroların sosyalist kurucu özne olmaktan çıkmaya başlaması ve giderek çıkması. Bağımsız kişilik ve inisiyatifin, kolektif kişilik ve inisiyatifin, özerkliğin, demokrasinin, devrimci ilkeli eleştiri ve özeleştirinin, kolektif önderlik ve çalışmanın can çekişerek ölmesi. Kadroların, örgütlerin, kitlelerin pasif bekleyişe mahkûm edilmesi. Bağımsız yaratıcı inisiyatifin tükenmesi. Eleştiri ve denetimin bitmesi. Eleştiri ve denetimin, “eleştirinin devrimci şiddeti”nin tek yanlı yukarıdan alt örgüt ve kadrolara dayatılması, bunun bir tarza dönüşmesi. İdeolojik değerlerin, tarihsel birikimin ve kadroların zengin bir babanın müflis oğlu gibi küçük burjuva bürokrata has ruhsuzlukla harcanması. Vurdumduymazlık. Vicdansızlık ve ahlaksızlığın meşrulaşması. İçi başka, dışı başka çok dinli insan tipinin doğması. “Gözümü kapar, vazifemi yaparım. Direktif gelmeden yan gelip yatarım” anlayışının kök salması. İnsanların sorumluluk almaktan ve bağımsız iş yapmaktan korkar hale gelmesi. Sosyalist demokrasinin gerçek içeriğinin iğdiş edilmesi. İşlevsizleştirilen demokrasi adına işleyişlerin törensel bir gösteriye dönüşmesi. Parti çizgisi ve tüzüğünün giderek kâğıt üstünde kalması. Özü sözü ayrı önderler, yöneticiler ve aygıtlar. Ayrıcalıklı ve yanılmaz (!) önderlere, kasta liberalizm; alt örgütlere, kadrolara, Marksizm-Leninizm’e ilkeli ve devrimci tarzda bağlı kadrolara sektarizm ve tasfiyeci baskı ve etkisizleştirilme-tasfiye (“eleştirinin devrimci şiddeti”) operasyonları. “Etkin birey”lere, “etkin sekreter”lere, yetki gücüne dayanarak iş yapan “etkin yönetici”lere, kolektif işleyişin tasfiyesinin ifadesi olan dar yürütme güçlerine, vb dayanan, sözde “etkin birey”lerin, “stratejik önder”lerin bağımsız kişilik sahibi, bağımsız Bolşevik eleştiri ve mücadele gücünden yoksun kadroları devşirmesine, yetiştirmesine, biat kültüne dayanan oportünist ve tasfiyeci bir kadro politikası. “Adanmış devrimci(lik)” gösterisinin ardına gizlenmiş, kendini amaçlaştırmış iktidar düşkünlüğü. Bireyci hesap ve tutkularla yanıp tutuşan, yükselmeyi amaçlaştırmış, başarıyı, güç merkezine ya da merkezlerine yaltaklanarak-uyum sağlayarak yakalamaya çalışan, yılan gibi sinsi, fırsatçı, fırsatları lehine kullanan, her olanağı kullanarak, adanmış militanlık oyunuyla her türlü üç kâğıdı çevirerek kendisi için fırsatlar yaratmaya yatkın, kolektif emeğin, başarı ve kazanımların üstüne yatmayı iyi bilen, güç odaklarına/otoriteye biat ve bağımlılığı ideolojik ve örgütsel ilke ve değerlerin üstünde sayan, sorgulamayan; sorgulayan bağımsız zihniyet ve karakterden rahatsız olan, ama güç dengelerini iyi okuyan, tornistan yeteneği yüksek, her ortama uyum sağlayan, partinin ve sosyalizmin genel çıkarlarıyla değil, kişisel kariyer elde etmekle ilgilenen, gördüğü zaafların, çifte standardın, adaletsizliklerin üzerine gitmeyen insan tipi ve “parti tarzı” işlerlik. “Muhalif” ve “tehlike” görülen kadroların, örgütlerin sayısız biçim alan tasfiyesi, itibarsızlaştırılması, değersizleştirilmesi. İlkesiz, dalkavukçu, bireyci hırsların esiri, entrikacı zihniyet ve tipin yükselen değer olarak yüceltilmesi. Stalin’in sertçe eleştirdiği “şahsi klanların kurulması”. Bürokratik merkeziyetçiliğin amansız hükümranlığı…
Elbette ki bu tablo genişletilebilir ama gerekmiyor.
Sosyalist kuruculuk ve komünizme yürüyüş partinin ve sınıfın önderliğinde sıradan insanların, milyonların fırtınalı, militan kitle hareketine, milyonların deneylerine dayanan devrimci eylem sürecidir. Kitleler adına bu işlev devlet tarafından üstlenilirse, bu işlev devletten beklenirse iş çığırından çıkar hele bir de bu zaaflı tablo devlet kültü ile birleşirse, her şeye kadir devlet, parti, önderler idealizmiyle birleşirse, yönetenler tanrılaşırlar, kendini tanrı gibi görmeye başlayan kişi ve aygıtlar da dinden, imandan çıkarlar…
Yöneten yönetilen ayrımının sürdüğü koşullarda özellikle de başlangıç aşamalarında her zaman için devlet ile kitlelerin çıkarları bire bir, yüzde yüz çakışmaz, çakışmayabilir. Yöneten yönetilen ayrımının azaldığı, giderek silinmeye başladığı, sıradan kitlelerin yönetmeyi öğrendiği, yönetme işinin sıradanlaşarak tüm toplumu kavradığı oranda bu çelişki(ler) önemsizleşerek sönümlenecektir. Bunu da unutmamalıyız.
Bu bağlamda, tarihi deneyimden çıkan bir ders olarak, sosyalist toplumda proletarya ve kitlelerin yeni tipten burjuva unsurlara, bürokratik deformasyon ve dejenerasyona karşı üretimden ve hizmetten gelen gücü de dâhil olmak üzere sokak gösterileri, direnme ve başkaldırmaya dek uzanan hakları anayasal haklar olarak özel olarak tarif edilmeli ve yasal olarak tanınmalıdır. “Düşmanın kullanma tehlikesi”, “toplumsal anarşi”, “disiplin” vbg. gerekçelerle bu hakların tanınmasına karşı çıkmak, nesnel olarak, gerçekte düşmana yarar ve komünizmin ruhuna da aykırıdır.
Sosyalist yasallığın bürokratik dejenerasyona dönüşüp çürüdüğü koşullarda ya da böyle bir sürece doğru evrildiği koşullarda ya da bu gibi zaaf ve suçların ortaya çıktığı ve yasal yoldan düzeltilemediği koşullarda sınıfın, kitlelerin direnme meşruiyeti ve yasal hakları vardır, olmalıdır ve bu haklar geliştirilmelidir de. Kuşkusuz ki önemli olan doğru ve sağlıklı bir çizgide yürümek, meselenin ya da meselelerin bu noktalara dek gelmesinin önlenmesidir. Ama açık ve kesindir ki, sosyalizmden komünizme geçiş süreci çapraşık bir süreçtir. Bugünden şu veya bu dersleri çıkarmakta yetmeyecektir; bürokratik zaaflar, yıpranmalar, dejenerasyon vbg. sıkıntılar şöyle ya da böyle ortaya çıkacaktır. Bu gerçeği görmek gerekir. İlk sosyalizm kuruculuğunun tarihsel deneyimleri bu bakımdan da proletarya ve komünistleri yeterince uyarmaktadır.
Partilerde, devletlerde, sosyalist inşa süreçlerinde, sosyalist yasallığın bürokratik yasallığa dönüştüğü ya da dönüşmeye doğru gittiği ya da benzer uygulamaların gelişmeye başladığı koşullarda komünistlerin, sınıfın ve kitlelerin meşru zeminde mücadele hakkı vardır ve olmalıdır. Grev, direniş, başkaldırı hakları da dâhil sayısız mücadele biçimleriyle direnmek ve mücadele etmek bir haktır ve bu, anayasalarda da güvence altına alınmalıdır. Aksi taktirde, sosyalist anayasanın, parti tüzüğünün arkasına gizlenen, kendilerine liberalizmi, başkalarına Marksizm-Leninizm’i ve sektarizmi ve terörizmi uygulayan parti, devlet, ekonomi, kültür vb. kurumların ya da bu kurumlarda suyunun başını tutan yönetici bürokratların özellikle de yeni tip bürokratların, tasfiyeci kariyerist kliklerin, bürokrat kastların keyfiyeti önlenemez. Ya da önleyecek önlemler dizisi, ideolojik ve siyasi, örgütsel barikatlar vs. ortaya çıkarılamaz. Açık ve kesindir: Bürokratik yasallığa saplanıp kalmak, ölümdür ya da bu, öldürür.
Komünist karakterini yitirmiş ya da yitirmeye başlamış, işlevsizleşmiş ya da işlevini tüketmeye doğru giden yasalara, komünistlerin ve sınıfın mücadele imkânlarını elinden alan, elini kolunu bağlayan, susma ve tasfiye dışında başka bir yol bırakmayan yasallığa biçimsel bağımlılık da komünistçe olan hiçbir şey yoktur. Komünist partilerde ortaya çıkan ve iktidarı ele geçiren ya da geçirmeye başlayan revizyonizmin, oportünizmin, tasfiyeciliğin, kariyerizmin parti ve devlet yasalarına sığınarak, o yasallığa bağlı kalmadığı, fiilen tasfiye ettiği halde, kendini yasaların üstünde dokunulmaz ve ayrıcalıklı bir yere yerleştirdiği halde, çifte standardı bir çalışma ve yaşam tarzına çevirdiği halde, parti ve devlet illegalitesi ve çıkarları adına, parti ve devlet yasallığı adına kolektivizmi, iç demokrasiyi, bağımsız kişilik ve eleştiri gücünü, sosyalist yasallığı yok ederek fiilen içeriğini boşalttığı halde; yasaları komünistlere, sınıfa, kitlelere karşı aşağılık bir baskı, imha, tasfiye ve dejenere etme silahına çevirdiği halde, bu koşullarda hala “yasalara”, “tüzüğe” vs. bağlılık adına davranmak ölümü kabul etmekten, tasfiyeciliğe ve revizyonizme, yeni tip bürokratik ihanete teslim olmaktan başka bir anlamı yoktur. SSCB’deki bürokratikleşme süreci ve sürecin bir karşı devrime dönüşmesi sürecinin deneyleri bu bakımdan da açıktır.
Kendisi parti yasallığına bağlı kalmadığı, fütursuzca çiğnediği halde komünistlerden yasalara bürokratik bağımlılık isteyen, dayatan; iktidarı ve gelişmesi için tehlike gördüğü her şeyi düşman görüp baskı, kuşatma, tasfiye stratejisi ve taktiğine dayanarak imhaya yönelen, böylece sınıf düşmanının yapamadığını ve asla başaramayacağı tahribatı yapan; üstelik davaya, kavgaya, ideallere bağlılık adı altında bin kez daha yıkıcı bir tarzda başaran komünist partilerdeki iç ihanet süreçlerine karşı dünya komünistleri sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden gerekli dersleri çıkarmak ve yeni ve nitelikli bir donanım kazanmak zorundadırlar. Partili mücadele yöntemlerinin önlendiği, sosyalist yasallığa bağlı mücadele yöntemlerinin işlevini tükettiği ya da tüketmeye başladığı koşullarda sınıf ve öncüleri yeni duruma uygun mücadele mevzilerine, biçimlerine geçerek mücadeleyi geliştirmek zorundadır. Aksi taktirde gerek partilerde, gerekse de sosyalist toplumlarda bürokratik yasallığın ardına ustaca gizlenerek yıkımı, çürümeyi ve ölümü komünistlere ve sınıfa, kitlelere dayatan, kendisini tanrı ve hep öğretmen yerine koyan, dışındaki herkesi hep cahil ya da ilkokul öğrencisi yerine koyan tasfiyecilerin, Kruşçevlerin vb. gibilerin, kastların, yönelimlerin, sapmaların, çizgilerin sınırsız olan yıkımları engellenemez. Komünistler için, sınıf için tek bağlı kalınacak şey, Marksizm-Leninizm’dir, işçi sınıfının genel ve evrensel çıkarlarıdır. Komünistsen, partiysen, yöneticiysen, öndersen, sosyalist devletsen, bu durumda Marksizm-Leninizm sana değil, sen Marksizm-Leninizm’e bağlı kalmak ve uygulamak zorundasın. Yoksa çürürsün, çürütürsün, ölürsün, öldürürsün; asla devrimci komünist falan kalamaz ve olamazsın…
 Burada, geçmeden, bir kez daha vurgulayarak hatırlatmak isteriz: Enver Hoca, Molotovların Kruşçevlere karşı harekete geçtiğinde iş işten geçtiğini, zaten Molotovların da “Bolşevizmin cesedi”, “bürokratik yasallığın” uysal temsilcileri haline gelerek ona battığını söylemişti. Gerçek yaşam farklı bir şeydir. SSCB’nin de deneyimi bunu çok daha zengin bir tarzda kanıtlamıştır. Bu sorun(lar) üzerinde kolektif aklın ışığında büyük bir dikkat ve özenle eleştirel düşünmek ve mutlaka yeni dersler çıkarmak gerekmektedir.
SSCB ve Sosyalist Kamp’ın tarihsel deneyimi yukarıda vurguladığımız gereksinimi göstermektedir. Partinin ve devletin; yönetici katmanın olası hatalarına, zaaflarına, suçlarına karşı sınırları iyi çizilmiş yapıcı direnme ve mücadele hakkı (özelde de yeni tip bürokrasiye karşı) yasa katına çıkarılarak hukukileştirilmelidir. Asıl sorunun yasal ve anayasal hakların tanınıp tanınmaması olmadığını, asıl sorunun doğru bir siyasal çizgi, devrimci eylem, kesiksiz ideolojik-kültürel devrim ve başarıyla komünizme yürüyüş ve kitlelerin bu amaca bağlı yetiştirilmesi ve seferber edilmesi vb. olduğunu biliyoruz. Ama buna rağmen bu hakların tanınması ve kullanılmasının güvenceye alınması tarihten çıkarılması gereken bir derstir.
DEVAM EDECEK