Translate

reformizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reformizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2025 Perşembe

PKK’NİN FESİH KARARI VE TASFİYECİLİK MESELESİ

 

PKK’NİN FESİH KARARI VE TASFİYECİLİK MESELESİ


I

PKK’nin Öcalan’ın direktifiyle 12. Kongresi’nde aldığı fesih ve silahlı mücadeleye son verme kararı devrimci hareketimizin geniş bir kesimi tarafından tasfiyecilik olarak tanımlandı. Bu tanımlama kendisini fesh etmiş PKK yetkilileri tarafından tepkiyle karşılandı...

Konuyu değişik açılardan ele alalım.

Tasfiyecilik var tasfiyecilik var; tasfiyeciliği tek bir biçime indirgeyemeyiz. Tasfiyecilik somut bir olgudur. Tasfiyecilik olgusu da somut şartların somut tahlili yöntemine bağlı olarak incelenir... Tam bir çözülüşe, ihanete, dönekliğe dönüşen; devrimci ve ilerici olan ne varsa ret ve inkarına dayanan tasfiyecilik olabileceği gibi, komünist çizgiden küçük burjuva devrimci-demokratik çizgiye, devrimci-demokratik çizgiden reformist çizgiye geçişe dayanan tasfiyecilik türleri de vardır. Her durumda tasfiyecilik durup dururken ortaya çıkmaz. Krizler ve krizlerden çıkamama hali ve irade kırılması tasfiyeciliğe yuvarlanmada ön koşulu oluşturur. Patlak veren ağır krizler, ağır yenilgiler, çıkışsızlık, öz güven ve irade kaybı tasfiyeciliğe götürür ya da götürebilir. Ama her halükarda ideolojik çözülüş tasfiyeciliğin başta gelen karakteristiğidir...

Bazı hatırlatmalar eşliğinde meseleyi açalım.

Marksist Leninist bir partinin proleter sınıf bakış açısını (teori, politika, örgütlenme ve eylem bağlamında) terkederek devrimci-demokratik bir çizgiye geçmesi, tasfiyeciliktir (tasfiyeci oportünizm, tasfiyeci revizyonizm). Sözgelimi, Marksizm-Leninizm’in yerine “Ezilenlerin Marksizmi”nin; proletaryanın yerine ezilenlerin; proletaryanın ilkelerine dayalı siyasetin yerine ezilenci, pragmatik, eklektik siyasetin; demokratik merkeziyetçiliğin yerine bürokratik merkeziyetçiliğin; kolektif liderliğin yerine küçük burjuva elitisizmin ve bireycilik ilkesinin geçirilmesi tipik bir tasfiyeci oportünizmdir. Burada söz konusu olan şey, komünist devrimci niteliğin tasfiyesidir; proletarya sosyalizminden küçük burjuva devrimci-demokrasiye, küçük burjuva sosyalizmi teori ve pratiğine geçiştir.

Komünist (Marksist-Leninist) teori ve pratikten koparak sosyal reformizme geçilmesi de tasfiyeciliğin diğer bir biçimi ama tasfiyeciliğin daha yıkıcı düzeyidir. TDKP’yi, TDKP’nin EMEP’lileşmesini hatırlayalım...

Devrimci-demokratik çizgiden (teori ve pratikten) sosyal reformizme geçiş de tasfiyeciliğin, tasfiyeci oportünizmin, tasfiyeci revizyonizmin bir diğer biçimidir. Dev-Yol, Kurtuluş hareketlerini, ÖDP’lileşmeyi hatırlayalım...

12 Eylül askeri faşist darbesiyle, “Doğu bloku”nun 89-91 sürecinde çöküşüyle yaşanan deneyimler tasfiyeci oportünizmin, tasfiyeci revizyonizmin değerlendirilmesinde oldukça zengin bir tarihsel laboratuvardır... Yaşanan tasfiye ve tasfiyecilik süreci, komünist partileri, devrimci-demokratik partileri, ulusal kurtuluşçu hareketleri kapsamlı ve derin bir tasfiyeciliğe ve dağılmaya sürükledi. Dünya devriminin yenilgisi ve dizginsiz karşıdevrim fırtınası söz konusu tasfiyecilik sürecinin maddi-politik zeminini oluşturmaktaydı... Ve söz konusu çözülüş ve tasfiyecilik söz konusu tarihsel dönemecin genelleşen (küresel) olgularındandı. Bu dönem henüz köklü bir tarzda aşılmış değil. Post-Marksizmin daha “sol” görünüme bürünerek ilerici, devrimci-demokrat, komünist hareketler üzerindeki güçlü etkisi bu dönemle ilgilidir...

Dünya çapındaki ağır yenilgi ve doludizgin gericilik sürecinde sınıfların, sınıf mücadelesinin, ideolojilerin, tarihin bittiği, liberalizm ve kapitalizmin, sözde “demokrasi”nin nihai zaferi kazandığı; artık yeni bir çağın başladığı propagandası atağa geçti. Devrimlerin, Bilimsel Sosyalizmin/Marksizm-Leninizm’in, sosyalist toplumun kara bir ütopya olduğu ve iflas ettiği propagandasının eşliğinde dizginsiz bir gerici-karşıdevrimci propaganda ve ideolojik saldırı yeryüzünü istila etti. Neo-liberal, post-modern ideoloji ve onun bir biçimi olan post-Marksist saldırı söz konusu saldırı dalgasının ve istilanın biçimleri oldu. Post-Marksist ideolojik akıntı, neo-liberal ve postmodern ideolojilere soldan, sözde “Marksist, sosyalist” maskeyle sahneye arzı endam ederek majestelerin muhalefeti konumundan bu saldırı dalgasının işlevli aracı oldu. Reformist, sivil toplumcu, anarşist, sınıfın ve sınıf mücadelesinin yerine kimlik politikalarını, “modernite”ye karşı “demokratik modernite”yi geçiren post-Marksist ideolojik saldırının başlıca argümanları devrimci sol hareketi de pençesine aldı. Devrimlerin reddi, kapitalizmin, burjuva sınıf egemenliğinin, emperyalist dünya sisteminin proletarya ve halkların ayaklanması ve silahlı devrimle yıkılmasının ret ve inkarı; kapitalizmi, emperyalist dünya sistemini, burjuva devletleri reformlarla demokratikleştirme çizgisi bu tarihsel sürecin özel niteliği olarak şekillendi...

II

PKK’ye gelince, PKK Marksizm-Leninizm’den ciddi bir şekilde etkilenmiş ulusal kurtuluşçu bir devrimci-demokratik hareket olarak politik mücadele arenasına doğdu...

12 Eylül yenilgisi koşullarında, 1984’den itibaren, keza dünya çapında yenilgi ve gericilik dönemi olan 1990’lar sonrası, ulusal kurtuluşçu devrimci-demokratik çizgide Kürt ulusal devrimine önderlik eden büyük bir siyasi ve askeri yapı olarak savaşımını yürüttü. Milyonlarca Kürt emekçisinin desteğini kazandı. Dünya devriminin dibe vurduğu, güç dengelerinin karşıdevrim lehine köklü değişiklikler yaşandığı bir tarihsel konjonktürde PKK önderliğinde gerilla mücadelesi ile Kürt serhildanları birleşti. Kürt halkının PKK liderliğindeki kahramanca mücadelesi Orta Doğu’da dev bir harekete dönüştü... Kürt halkı Orta Doğu gibi bir cangılda Filistin halkı ile birlikte dünyanın en politik halkı olmaya devam ediyor ve etki gücü ise Filistin ulusal davasının ve mücadelesinin çok ilerisinde. Bundan onur duyuyoruz. PKK’nin ulusal kurtuluşçu devrimci mücadelesi ve geleneği büyük bir değere sahiptir. Bu mücadele, hem coğrafyamızda hem de küresel çapta, dünya halklarının ortak devrimci mirasının değerli parçası olmaya da devam etmektedir ve edecektir...

89/91 sürecinde “Reel sosyalizm”in (revizyonist-kapitalist sistem) çöküşü PKK’yi de ideolojik bir krize sürükledi. PKK Marksizm-Leninizm’in etkilerinden uzaklaşarak, keza “Bağımsız Birleşik Devrimci Kürdistan” program ve stratejisinden kopuşarak bu krizden çıkmaya yöneldi. 93’lerden itibaren krizden çıkış arayışları, Öcalan’nın uluslararası bir komployla tutsak düşmesinden sonra “İmralı çizgisi”nde ifadesini bulan köklü bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm ve vardığı yer, devrimci-demokratik ulusal kurtuluşçu çizgiden ulusalcı sosyal reformist çizgiye geçişle biçimlendi. Öcalan bunu, “reel sosyalizmin” etkisinden kurtulma, “demokratik modernite” çizgisine geçiş olarak tanımladı. Geçmiş devrimci paradigmasının sorumluluğunu öncelikle iflas etmiş “Reel sosyalizm”e bağladı...

PKK’nin devrimci-demokratik ulusal kurtuluşçu çizgiden ulusal reformist çizgiye geçişi açık ki, tasfiyeci bir irade kırılmasıydı. Çizgi değişikliği yaptıkları kendi saptamalarıdır ve bu, bir gerçeği ifade etmektedir. Bilakis Öcalan ve PKK çağın değiştiğini; devrimler çağının ve silahlı mücadele çağının, ezilen ve sömürge ulusların ayrı devlet kurma hakkı ve mücadelesinin son bulduğunu; kapitalizmi, burjuva sınıf egemenliğini, emperyalist dünya sistemini devrimlerle yıkarak demokrasi ve sosyalizme geçilemeyeceğini, tek seçeneğin reformlarla kapitalizmi dönüştürmek olduğunu; “Apoizm” olarak tanımlayabileceğimiz bu teori ve program ve stratejinin çağımızın sorunlarına çözüm bulma çizgisini temsil ettiğini altını çize çize propaganda edegeldi... O halde bu ideolojik ve politik dönüşümü tasfiyecilik olarak tanımlayanlara karşı öfke dolu eleştiriler yapılması hatalıdır, haklı değildir.

Her akım kendi ideolojik ve siyasi çizgisine göre olan-biteni çözümler ve tanımlar. Bu, demokratik bir haktır. Kimse PKK’ye ya da Öcalan’a göre kendisini tanımlamaz, hoşnut olsunlar diye, hoşnut olacakları değerlendirmeler yapmaz. Bu beklentiler ve tek yanlı beklentiler baştan sona yanlıştır. Saygı değer bir büyük mücadelenin yürütülmüş olması eleştirileri boşa çıkarmanın fonksiyonuna da dönüştürülemez...

Kürt hareketiyle her alanda Kürt ulusunun haklı, meşru demokratik hakları için mücadelede yürütenlerin diğer yandan eleştiri ve tartışma özgürlüğüne de sonuna dek bağlı kalması anlaşılır bir bakış açısı ve duruştur. PKK’nin kendi çizgisinde “Türk solu”nu dogmatizmle, çağı ve Öcalan’ı anlamamakla vb. eleştirmesi ne kadar kendi demokratik hakkıysa tersinden bu hak “Türk solu”nun da hakkıdır... Eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesi ortak savaşımın, proletaryanın, halkların birleşik ve enternasyonal mücadelesinin doğal yol gösterici ilkesidir...

III

PKK’nin kendi tarihsel sürekliliği içerisinde iki tarihsel döneminden bahsetmek gerekir. PKK’nin devrim ve silahlı mücadele çizgisi iki evrede ele alınarak incelenmelidir...

PKK’nin silahlı mücadele stratejisi birinci aşamada (doğuşundan İmralı çizgisine dek olan dönem) Kürt ulusunun haklı ve meşru hakkı olan Kürt ulusal devletini kurma, sömürgeciliği devrimle yıkma program ve stratejisi tarafından yönlendiriliyordu. Bu dönemdeki paradigması (çizgisi) ulusal devrimci-demokratik karakterdeydi.

Ancak ikinci aşamada (İmralı paradigması) PKK’nin silahlı mücadele strateji ve taktikleri egemen sömürgeci devletleri yıkmadan, bu devletleri demokratikleştirme (“Demokratik cumhuriyet”, “Demokratik modernite”) program ve stratejisinin aracı haline gelmiştir. PKK İmralı çizgisi ile bağımsız, birleşik, devrimci bir Kürt ulusal devleti kurmaktan vazgeçtiğini, dahası, silahlı mücadele ve devrimin yanı sıra, ulusların ayrılma ve kendi ulusal devletlerini kurma hakkının çağımızda artık geçersizleştiği, artık Kürtlerin devlet kurmaktan vazgeçtiği ilanı öylesine basit bir değişikliği ifade etmemektedir...

Silahlı mücadelenin sömürgeci devletleri devrimlerle yıkmanın aracı olması ile, bu devletleri yıkmadan, sadece onları “demokratikleştirme” siyasal stratejisine bağımlı olması açık ki iki ayrı durumdur. Birincisi devrimci nitelikte bir çizginin ikincisinin ise sosyal reformist paradigmanın ifadesidir. Bunun sağa sola çekilecek hiçbir yanı da yoktur. İkinci politikaya-stratejiye dayanan silahlı mücadele anlayışının egemen sınıflara silahlı baskı yaparak sosyal reformlara dayanan sınırlı bir kazanım elde etme teori ve pratiği olduğu nettir. Bu bağlamda söz konusu olan silahlı reformizmdir. Öcalan ve PKK yöneticilerinin bunun bilincinde olmadığını düşünmek saf dillik olur...

Biliniyor, silahlı mücadele politikanın şiddet/zor araçlarıyla sürdürülmesidir. Silahlara siyaset kumanda eder. Eğer bu kumanda devrimci bir program ve stratejiye dayanıyorsa, egemen sınıfları ve devletlerini yıkmaya; eğer bu kumanda reformist bir paradigmaya dayanıyorsa, devlet ve yönetici sınıf üzerinde baskı kurarak siyasal ve sosyal reformlarla hak koparıp almaya dayanır. Eğer siz Kürt ulusal sorununu ve sömürgeci boyunduruğu silahlı devrimle yıkmaktan vazgeçmişseniz, üstüne üslük bunu genelleştirip silahlı mücadele çağının geçtiğini savunuyorsanız, bu durumda, paradigmanızın reformizm ve tasfiyeci olarak eleştirilmesinden de alınmamalısınız.

IV

Mekanik ölçütlere saplanmamak, dogmatik tek yanlılığa düşmemek ve PKK’ye bir haksızlık yapmamak ve bütünsel bir perspektif için diğer bir olgunun altını da çizmek isteriz.

PKK reformist ve tasfiyeci paradigmayı benimsedikten sonra da eyleminin içeriği itibariyle ulusal devrimci bir çizgide durmaya devam etti. Çünkü, tam teslimiyet dışında başka alternatifi de yoktu. Kürt halkının ve PKK’nin öyle gidip teslim olmayacağı da açıktı. Ki Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra ortaya çıkan, hatta başlangıçta tam teslimiyeti dayatanların baskın hale geldiği bir geçiş süreci yaşandı ama PKK’nin devrimci kadroları söz konusu tasfiyeci ihanet ve teslimiyeti boşa çıkarmayı başardılar. Bu aşamadan sonra da, İmralı çizgisine karşın sömürgeci faşist diktatörlük Kürtlere zerre kadar hak tanımamaya, Kürt halkına ve öncüsüne teslimiyet ve ihaneti dayatmaya devam etti. PKK teslimiyet ve ihaneti reddetti. Silahlı mücadeleye de devam etti. “Demokratik cumhuriyet” ve anayasal eşitlik, Kürtlerin ulusal kimliğinin tanınması talebinin arkasında durdu. Kürt halkı sokakları terk etmedi. Ulusal taleplerini güçlü bir tarzda haykırmaya devam etti. Üstelik önemli bir tarihsel ve siyasi kazanım olan Rojava devrimi gerçekleşti ve yerel bir Kürt devleti kuruldu...

Yukarıda işaret ettiğimiz birinci aşamada devrim stratejisinin hizmetinde olan silahlar, ikinci aşamada silahlı reformizm olarak, sosyal reformlarla kimliği kazanma mücadelesinin hizmetinde oldu. PKK’nin fesh edilmiş olması bir yana, sömürgeci faşizm Kürt ulusal kimliğini kabul etmedikçe PKK’siz PKK ve Kürt halkı mücadele etmeye, devrimci bir rol oynamaya devam edecektir. PKK’nin kendini fesh etmesi, silahlı mücadeleye son vermesi bu durumu değiştirmeyecektir. Kürt halkı ve öncüleri şartsız boyun eğme, teslim olma pratiğine girmeyecektir. Bu gerçeklerin de görülmesi gerekir.

V

PKK İmralı çizgisi/paradigmasına bağlı olarak kendisini fesh etti. Silahlı mücadeleye son verdi.

Bu karar, son tahlilde, Öcalan’ın ve yurtsever hareketin silahlı mücadeleyle sömürgeci devletleri yıkma, Kürt ulusal devletini kurmaktan vazgeçmiş olmasıyla; silahlı mücadeleyi “Demokratik Cumhuriyet”e varma amacının baskı aracı olarak görmesi perspektifiyle uyumludur. Öcalan için ana sorun Kürt ulusal kimliğinin anayasal güvence altına alınması, “Demokratik ulus” ve “Demokratik Cumhuriyet”e ulaşılmasıdır.

Buradan meseleye baktığımızda, Öcalan ve yurtsever hareketin yeni bir tarihsel dönemi geride bırakarak yeni evreye, barışçıl demokratik meşru legal siyaset arenasına geçerek yol almak istemesi anlaşılırdır. Dolayısıyla bu hedefe kilitlenmiş bir hareket tarzı ve siyasal yönelimin kurulması, politik fırsatların bu amaçla değerlendirilmesi kendi içerisinde tutarlıdır. Kuşkusuz ki yurtsever hareket yeni evreye geçmekle mücadelesine inşa ettiği çizgide devam edecektir...

Öcalan ve yurtsever hareketin politik hedef ve taleplerini devrimci paradigmadan reformist paradigmaya çekmiş olması dün olduğu gibi bugün de haklı devrimci eleştirilerin konusu olacaktır...

Burada özel savaş elemen ve kurumlarının, egemen ulusun ayrıcalıklarından yana duran sosyal şöven çevrelerin, PKK düşmanlığından beslenen itirafçıların ve siyasal eğilimlerin, ilkel Kürt milliyetçisi hareketlerin düşmanca ve tümüyle gerici nitelikte olan saldırılarına karşı durmak ve geri püskürtmek de vazgeçilmez devrimci bir görev olduğunu vurgulamak isteriz.

Devam edelim.

Yeni başlamış olan süreç söz konusu olunca, bu sürecin ne olduğu ve nasıl gelişeceği genel olarak bilinmiyor. Devrimci ve demokratik kamuoyu konu bağlamında bilgisiz ve bilgilendirilmemiştir. Evet, Saray, devlet, Öcalan perde gerisinde kapsamlı görüşmeler, pazarlıklar yapıyordur; bu belli. Belli olmayan şey, sürecin temel karakteristikleridir. Bugüne dek yapılan açıklamalar ise tatmin edici olmaktan uzaktır. Yeni bir yöntem deneniyor deniyor. Pek güzel de orta yerde bir şey yokken PKK’nin kendisini fesh etmesi, silahlı mücadeleye son vermesi, üstelik aradan uzun bir zaman geçmesine karşın yurtsever hareketin tek yanlı attığı adımlar dışında “bir şeyler”in görünmemesini ise hatırlatmaya bile gerek yok...

Burada sürecin belirsizliği, aşırı riskleri, bilgi yoksunluğu, dinsel faşist diktatörlüğün ve merkezi Saray iktidarının özgün manevraları sürece karşı güvensizlikle, kuşkuyla yaklaşmayı ve kamuoyu nezdinde demokratik bir tartışmayı, “Barışın toplumsallaşması”nı, Türk egemen sınıflarının ırkçı, şöven, mlitarist, imha ve inkar, topyekün savaşını güçlü bir şekilde teşhir etmeyi, barış ve demokratik çözüm sürecinin en geniş kitleleri kazanmasını açık bir şekilde önlemektedir...

Uzatmayalım, burada Öcalan’ın ve yurtsever hareketin yeni koşullarda yeni bir yöntem deniyoruz adına, daha baştan kendisini feshetmesi, silahları bırakması yalnızca tehlikeli değil aynı zamanda tasfiyeci bir karar olarak eleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

VI

PKK tarafından öteden beri yapılan açıklamalarda Öcalan’ın “Baş müzakereci” olduğunun altı çizildi. Bu anlaşılır bir durumdur. Ancak gerçekte Öcalan’ın statüsü “Baş müzakereci” olmanın ötesinde oldu hep. Öcalan PKK tarihinde her zaman belirleyici oldu. PKK’nin feshedilmesi ile tüm yetkiler Öcalan’a devredildi... Bu bakış açısı, politik tutumu doğru görmek mümkün değildir. Dinci faşist diktatörlüğün rehine tutsağı olan ve her saniye ağır bir baskı altında yaşayan Öcalan’ın tek, mutlak, tartışılamaz yetkili ve karar verici merci olarak süreci yönetmesi yanlış olduğu kadar da son derece risklidir. Üstelik henüz ne olduğu bilinmeyen ya da yarım-yamalak bilgilerin orta yerde dönüp dolaştığı bir kesitte bu, çok daha büyük bir risktir... Tek adam yöntemini ve yönetimini doğru bulmasak da kuşkusuz ki bu, bu kararı veren partinin iradesidir. Eleştirimiz Öcalan’ın başmüzakerici olmasına değil, tek yetkili merci, karar verici olmasınadır. Fakat Öcalan’ın serbest bırakılmasını ve müzakereleri doğrudan yönetebilmesi için yurtsever hareketin ısrarı haklı ve meşrudur. Bu mücadelenin sonuna dek politik ve pratik olarak arkasında olmak gerekir.

PKK yöneticileri, Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra, hataları, eksiklikleri, zaafları ne olursa olsun, süreci, savaşımı başarıyla yönetti. Bu hakkın teslim edilmesi gerekir. Bu gerçeğin tespit edilmemesi, inkar edilmesi, küçümsenmesi, üzerinden atlanması, her şeyin Öcalan’la açıklanması tümüyle yanlıştır. Evet, PKK Öcalan paradigmasına bağlı kalmıştır. Hareketin lideri odur ama Öcalan’ın doğrudan savaşımın içinde yer alamadığı koşullarda yürütülen bir büyük mücadele var. Ve bu mücadeleyi iç, bölgesel ve küresel alanda örgütleyen, yöneten mücadelenin önderliğini oluşturan PKK yöneticileri ve önder kadrolarıdır. Bugün yenilmemiş bir ordu olarak düşmanla “masaya oturulmuş” olması, Rojava devriminin zaferi doğrudan PKK’yi yöneten kadroların başarısıdır... “Yiğidi öldür ama hakkını yeme.”

2 Ocak 2021 Cumartesi

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM



VII. BÖLÜM


Yazarın ''emperyalist küreselleşme aşaması''nda nesnel gelişme yasaları olmayan kapitalizm ''teori''si, Marks'ın ve Lenin'in, (III. Enternasyonal ve Stalin'in ısrarla savunmaya devam ettikleri) değer, artı-değer, artı-değer oranı, kar, kar oranı, kapitalizmde eğilimli düşen kar oranı yasası gibi nesnel yasaları yadsımakta ya da geçersizleştiğini savunmaktadır. Yazarın savunduğu düşüncelerin temsilcileri, fikirlerin/aklın gücü ile nesnel hareket yasalarını reddetmekte ya da yok etmektedirler. Nesnel gerçeğin yerine, subjektivizmi, iradeciliği geçirmektedirler. Bu, kaskatı bir idealizmdir. Oysa nesnel gerçek, ne iradeyle yaratılabilir ne de yok edilebilir. Fikirler, teoriler, tezler, kavramlar eğer nesnel gerçeği aslına en yakın, yaklaşık olarak ifade etme gücüne sahipse bilimseldir. Kavramlar ve düşünceler dünyası, nesnel gerçeğin yansımasıdır. Doğanın, toplumsal maddi gerçeğin dinamik nesnel karakterini kavrayamayan düşünceler, kavramlar nesnel gerçeği yansıtmaz, aksine onlar nesnel gerçeğin çarpıtılmasından ibarettirler. Artı-değer, kar, eğilimli düşen kar oranları kapitalist üretim tarzının nesnel karaktere sahip yasalarıdır. Bu kategoriler hangi kılık altında revize edilirse edilsin bu tahrifat burjuvazinin Marksizm-Leninizm'e, proletarya sosyalizmine karşı gerici ideolojik saldırısını ifade etmektedir.


Kapitalizmdeki emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırları, kapitalist üretimin amacıyla, “sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı-emeğin ele geçirilmesi”yle, “artı değer ve kar”la sınırlıdır. Dolayısıyla onun üretimi sınırsız geliştirme eğilimiyle sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma, emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırlarını da çizer. Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerin gelişmesi önündeki başlıca engele dönüştüğü çağımızda, zaten o, söz konusu “tarihsel görevine” sürekli bir şekilde “ihanet” etmektedir ve o, artık yaşlanmıştır, miadını çoktan doldurmuştur. Yani bu ''ihanet'' yazarımızın ifade ettiği ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında değil, emperyalizm olgusunun 20. yy'lın başında ortaya çıkmasıyla temel ve belirleyici bir olguya dönüşmüştür. Bu gerçeği redden yazar, bu olguyu ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında başlatıyor. Böylece yazarımızın Leninizm karşıtlığı bir kez daha berrak bir tarzda somutlaşıyor.


Genişletilmiş kapitalist yeniden üretim ve artı-değer üretiminin geride kaldığı, emperyalist kapitalizmin nesnel gelişme yasalarının sonlandığı iddiası, Marksizm'in, çağımızın Marksizmi olan Leninizm'in artı-değer oranı, kar oranı, eğilimli düşen kar oranı gibi yasalarının da sonlandığı mesajını iletmektedir. Savunun nesnel içeriği bu. Bu bağlamda, kısaca da olsa, artı-değer oranı, kar oranı üzerinde de durmak gerekmektedir. Ki yazarın benimsediği teori ve tezlere göre bu yasalar zaten yok ya da işlemiyor; bu durumda sözkonusu yasa ve kategoriler anlamsız, hayali, somut gerçekliğin çözümlemesinde iş görmeyen yasalar ve kategorilerdir. Aşağıda hatırlatacağımız nesnellik ve kavramlar olmadan günümüzün kapitalizmini de anlamak olanaklı değildir.


Artı-değer oranı, değişen sermaye ile ölçülen artı-değerdir; artı-değerin değişen sermayeye (işgücüne yatırılan sermaye, iş gücünün değeri) oranıdır. “Artı-değer kitlesi artı-değer oranı ile işçi sayısının çarpımına eşittir.” (Marx. Kapital, C. III, s.209) Artıdeğer oranı, kapitalistin el koyduğu bedava emeği (artı-emek zamanı), sömürü derecesini gösterir. Kar oranı ise, artı-değerin toplam sermayeye (değişen ve değişmeyen sermayeye) oranıdır. Dolayısıyla artı-değer oranı kural olarak kar oranından yüksek olur. Bunlar iki farklı büyüklüktür. Kapitalisti daha da fazla ilgilendiren kar oranıdır. Artıdeğer oranının yüksek olması, artı-değeri büyüten bütün imkan ve yöntemlerin azami limitine kadar zorlanması ve kullanılması, artı-değer oranını yükselttiği gibi, kar oranlarını da yükseltir. Ve kar, artı-değerin başkalaşmış biçimidir. Kar oranı kuşkusuz ki öncelikle artı-değer oranına bağlıdır ama ikisi aynı şey değildir. Karın kaynağı artı-değerdir.


Kapitalist üretim tarzı geliştiği oranda sermayenin organik bileşimi yükselir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, eğilimli bir şekilde kar oranlarını düşürür. Kar oranının eğilimli düşmesi yasası, sermayenin organik bileşiminin yükselmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. “Kar oranı, işçi daha az sömürüldüğü için değil, genellikle, yatırılan sermayeye oranla daha az emek kullanıldığı için düşmektedir.” (Marx, Kapital, C. III, s. 218) Kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine büyümesi; değişen sermayenin “toplam harekete geçirilen sermayeye oranla nispi azalma”sı, “kapitalist üretimin bir yasasıdır.” (Marx) Bu yasa, kar oranlarının düşmesi yasasının da temelini oluşturur ve düşme Marx’ın vurguladığı gibi, “mutlak bir biçimde değil de, artan bir düşme eğilimi” biçiminde gerçekleşir. Ve “kar oranındaki düşme … artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranında bir düşmeyi ifade etmektedir.” (C. III, s. 190) “Üretkenlikteki gelişme nedeniyle kar oranında bir düşüşün, kar kitlesinde bir artışla birlikte olacağı”, kapitalizmin bir “yasa”sıdır. (age., s. 200)


Kapitalist üretim tarzının sırrı artı-değer sömürüsünde yatar. Bu olguyu sistematik bir şekilde çözümleyerek bilimsel bakımdan soyutlayıp teorileştiren de Marx olmuştur. Marx’ın, Marksizm-Leninizm’in kapitalizm tahlilinin kilit taşı artı-değer teorisidir. Marx’ın artı-değer teorisiyle oynamak, revize etmek insanı bataklığa götürür. Sermayenin ideologları kadar postmarksist ideologlar da bunun bilincindedir. Bundan dolayıdır ki kapitalizmin açık ve gizli temsilcileri ve savunucuları ideolojik saldırılarını artı-değer teorisinin “çürütülmesi” üzerinde yoğunlaştırmaya devam etmektedir. Postmodernistlerin, postMarksistlerin, Negriciliğin modernizmin, endüstrinin*, proletaryanın bittiği, emek değer teorisinin geçersizleştiği, artı-değer sömürüsünden bahsedilemeyeceği, emeğin kendi değerini kendi belirlediği, postmodern bir çağda yaşadığımız teori ve tezleri de, gerçekte kapitalizm cephesinden gelen burjuva revizyonist saldırının bir diğer ifadesidir. Bu teori ve tezlerin tümü de burjuvazinin cephaneliğinden alınmıştır.

Hangi biçimde teorileştirirse teorileştirilsin bugün kapitalist emperyalizmin ''varoluşsal krizi çağında'' artı-değer üretemediği için çökeceği teorileri de aynı cehenneme açılır ve gider. Zaten nesnel yasaları olmayan kapitalizm teorileri bunu ifade eder. Dün “20. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş; bugün ise “21. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş ÇUŞ'ların neoliberal saldırganlığının sistematik dayattığı bir olgudur. Bu özellikle emperyalizme bağımlı çevrede daha keskin bir olgudur. Böyle olmakla birlikte, emperyalist kapitalizm ve çok uluslu uluslararası tekeller, istese de 19. yüzyıla, 19. yy. öncesi yüzyıllara, manifaktür ve ilkel birikim dönemine dönemez. Küresel/dünyasal ölçekte sermayenin organik bileşimi yükselmeye, büyümeye devam etmektedir. Bu da göreli artı-değer üretiminin sürdüğü anlamına gelir. Kapitalist emperyalizmin nesnel yasalarının, kronikleşmiş sorunlarının, keskinleşen genel krizinin, bu gelişme eğrisinin de eşitsiz gelişimini koşulladığı unutulmamalı. Tek yanlı soyutlamalarla gerçekler kavranamaz. Emperyalizmin bazı özelliklerini tek yanlı öne çıkararak, abartılı tablolar çizerek ise enternasyonal proletarya ve öncüleri devrimci ve sosyalist görevlerini yerine getiremez.


Aslında kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin 73'lerden itibaren sona erdiği, üretici güçlerin gelişmediği, aşırı birikim nedeniyle kapitalizmin artı-değer üretemediği, mutlak artı-değer üretiminin damgasını bastığı ''küreselleşme aşaması'' teorisi Harveyci ''ilkel birikim'', kendi tercih ettiği kavramla ''el koyarak birikim'' teorisinin savunusundan ibarettir. Günümüz emperyalizminin ''ilkel birikim''le, ''el koyarak birikim''le, ''mülksüzleştirme yoluyla birikim''le kavrayamayız ve saçmalıklıklar yığınına saplanmaktan kaçınamayız. Farklı analizler ve iddiaların eşliğinde görünüşte farklı kutuplarda duran anti-Marksist teorilerin son tahlilde kapitalist emperyalizmin aşıldığı, artı-değer üretemediği noktasında birleşmesi dikkat çekicidir. Gerçekte bu tablo, sözkonusu teorilerin ortak burjuva köklerine, burjuva ve küçük burjuva sınıfsal karakterine, Marksizm-Leninizm karşıtlığına işaret eder. Yazarımızda ''kendi''ne özgü savunuyla aynı cephede mevzilenmiştir.


Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Çürüyen, asalak, ölüm döşeğinde can çekişmekte olan bir kapitalizmdir. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Emperyalizmle birlikte proletarya devrimleri çağına da girilmiştir. Proleter devrimin nesnel koşulları emperyalist dünya sisteminin bağrında eksiksiz bir tarzda olgunlaşmıştır. Bundan dolayıdır ki Lenin, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması ve sosyalist devrimin öngünü olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Marksist-Leninist teori, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi ile, SSCB’de sosyalizmin kuruluşuyla, II. Dünya Savaşı’nın ardından güçlü bir sosyalist kampın doğuşuyla da kanıtlanmıştır. Kapitalizmin emperyalizmden öte gidebileceği yeni bir aşama yoktur. Kapitalist emperyalizm zorunlu olarak yerini proleter devrim aracılığıyla sosyalizme bırakacaktır.


Tarihsel tecrübe de Leninist teoriyi kanıtlamıştır. Sosyalist sistemin ve kampın geçici yenilgisi ve tasfiyesi bu temel teorik ve tarihsel gerçeği değiştirmiyor. Sosyalizmin geçici yenilgisi de, çağımızın olgularından birisidir. Bu geçici yenilgiyi, ''emperyalist küreselleşme'' öncesi dönemde dünya proleter devriminin nesnel koşullarının olgunlaşmamasına bağlamak, tarihsel deneyimin de fütursuzca inkarıdır. Bu koşulların ortaya çıkışını, ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasına bağlamak Leninizm'in uluslararası proleter devrim teorisinin açık bir reddidir. Leninist emperyalizm teorisinden kopuştur. Troçkizm'in ''sol'' çığırtkanlıktan ibaret dünya devrimi teorisine kapağın atılmasıdır. Ki yazarın, ''Sosyalizm Yenilmedi mi?''** başlıklı yazısında duruma göre kaba materyalizme, duruma göre sübjektif idealizme sığınarak yaptığı sözde eleştiriler berbat bir Troçkist demagojiden ibarettir ve işaret ettiğimiz kopuşun da açık ifadesidir. Yazarın, SSCB'de ve sosyalist kampta kurulan sosyalizmi, ''tek ülke'lerde sosyalist inşalar da sosyalizme ilerlemeyi zayıflatan bir rol oynuyordu.'', bu ülkeler ''zaten sosyalist değildi'' saptamalarından da bu gerçekleri görmekteyiz.


Sadece kısa bir vurgu; ÇUŞ'ların hegemonyasıyla belirlenen günümüzün emperyalizmi de ancak Leninizm ile kavranabilir. Ve P-M-P' hareketinin dünyayı temel alarak gerçekleşmesi, bugün, emperyalizmi daha keskin bir tarzda sosyalist devrimin öngünü yapmıştır. Bu nesnel koşullar ÇUŞ'ların hegemonyası ile belirlenen emperyalist kesitte daha keskin olgunlaşarak enternasyonal proletaryayı proleter devrimi gerçekleştirmeye çağırıyor...



DEVAM EDECEK


Hasan OZAN İLTEMUR


*Dünya sanayi üretimi

Kaynak: https://data.worldbank.org/indicator/NV.IND.TOTL.ZS

Yıllar

İnşaat dahil sanayi üretiminşin dünya gayri safi yurtiçi üretimindeki payı, %

2010

27,19

2011

27,4

2012

27,9

2013

26,6

2014

26,4

2015

25,5

2016

25,0

2017

25,4

2018

27,8



**Yazarın ''Sosyalizm Yenilmedi mi?'' ve ''Geri çekilişin olanaksızlığı – I'' başlıklı ATILIM gazetesinde yayınlanmış yazıları ve röportaj.




12 Nisan 2020 Pazar

‘’HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!’’ SLOGANI

COVİD-19 VE ‘’HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!’’ SLOGANI ÜZERİNE
Her önemli krizin ardından ‘’Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!’’ sloganı yükselir. Bu slogan bir yandan kapitalizme karşı yükselen tepkileri dile getirir. Diğer yandan burjuvazinin proletarya ve halklarda sahte beklentiler yaratarak oyalama anlamını taşır. Öte yandan sermaye sınıfının olası değişim ve saldırı planlarını kamuoyuna kabul ettirmenin aracı olarak kullanılır.

Bu bağlamda komünistler için önemli olan şey, her krizi emperyalizm ve gericiliğe karşı proletarya ve halkların mücadelesini geliştirmenin bir olanağı olarak değerlendirmektir. Sermaye sınıfı ve burjuva devletin kriz(ler)in yükünü emekçi sınıf ve tabakaların sırtına yıkma politikasına karşı mücadele etmektir. Program ve stratejisine bağlı olarak sürece güncel politikalarla; sürece yanıt olacak mücadele ve örgüt biçimleriyle, talep ve sloganlarla müdahale etmektir. Sınıfın ve kitlelerin kendiliğinden devrimci öfkesini bilinçli, örgütlü hale getirerek devrim ve sosyalizm kavgasının zaferine yönlendirmektir. Devrimci iktidar kavgasının yan ürünü olan ve olacak sosyal reforumcu kazanımları da elde ederek geliştirmektir.

Bu bağlamda da belirleyici olan öncülüğün gereklerine yanıt verecek komünist bir partinin varlığıdır. Proletarya içinde etki gücü olmayan, geniş emekçi kitlelerle bağları olmayan, kitlelerin içinde değil dışında kalan bir komünist öncü ise kuşkusuz ki kriz anlarında da mücadelenin gereksinmelerine yanıt veremez; demokratik ve sosyalist amaçlarına doğru ilerleyemez. Böyle olunca da etki gücünden yoksun, karşılık bulmayacak analizlerle, çağrılarla, sloganlarla yetinmek zorunda kalır. Yine bu bağlamda  ‘’öncü görevlerini yapmaya hazırdır’’ vbg söylemler de karşılığı olmayan boş sloganlara, çağrılara dönüşür; ‘’ezilenler’’ kendinizi dünya devrimi için feda edin, başkaldırın vs. üzerine ajitatif söylemlerle yetinilmek zorunda kalınılır.

Söz konusu sloganın kitleleri aldatmak, yönetmek için kullanılması burjuvazinin taktiğidir. Sözgelimi sahte umutlar yaratmak için, ‘’küreselleşme’’ üzerine sistematik bir tarzda geliştirilen toz pembe parıltılı söylemi hatırlayalım… Neoliberal, postmodern, postMarksist güzellemelerin yüzündeki maske bugün zaten yere düşmüştür. Şu Koronavirüs salgını deneyimi de ayrıca söz konusu gerici propaganda ve ajitasyona ağır ve yeni bir darbe indirmiştir. Milyarlarca insan can güvenliğinden yoksun olduğunu, yaşama hakkını güvence altına alacak sağlık ve gelirden, sosyal korumadan yoksun yaşadığını, burjuva devletlerin aldığı tedbirlerin sermayeyi, uluslararası tekelleri kurtarmak amaçlı olduğunu bugün daha iyi görmektedir.

Her krizi kendi sınıf çıkarları için kullanmak burjuvazinin sistematik bir politikasıdır. Koronavirüs salgınında da aynı şey yaşanmaktadır.

Kriz süreçlerinde ‘’Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!’’ sloganı dünya burjuvazisi için, yeni plan ve saldırılarını pratikleştirmenin de fırsatı olarak kullanılır. Covid-19 salgınında da bu gerçeği görmekteyiz. Burjuvazi ve yardakçıları bu sloganı gerici amaç ve hedefleri için bir karartma aracı olarak kullanmaktadır. Uluslararası sermaye bu vb. sloganların ardına gizlenerek kazanılmış kamusal ve bireysel özgürlükleri gasp etmektedir. Gözetim ve denetim teknolojisinin toplumun tüm gözeneklerine dek sızmasını meşrulaştırıp yasa katına çıkarmak istemektedir. Tekellerin ve burjuva devletin kriz yönetim model ve saldırısını olağanlaştırmaktadır. ‘’Koronavirüs krizi’’ kullanılarak ‘’terörle mücadele’’ modeli günlük yaşam tarzının normalleşmiş bir formuna dönüştürülmek istenmektedir. Ordunun her fırsatta sokaklara inmesi sıradanlaştırılmak istenmektedir. Proletarya ve halklara gönüllü kulluk dayatılmaktadır.

Kuşkusuz ki sahte umutlar yaratılmasına ve krizin burjuva devletleri sağlamlaştırmanın, ‘’otoriterleştirme’’nin aracı olarak kullanılmasına karşı en geniş kitleleri aydınlatmak, örgütlemek, seferber ederek dişe diş mücadele etmek zorunludur. Böyle bir mücadele olmaksızın ne uluslararası sermayenin ne de Türkiye’de dinci faşist cuntanın saldırı ve manevraları boşa çıkarılamayacaktır.

Lastik gibi dört bir yana çekilen sloganlara karşı etkin bir propaganda ve ajitasyon, ideolojik ve politik mücadele şarttır. Politik-pratik mücadelenin gereksinmelerine öncü pozisyonlarda yanıt verecek bir müdahale geliştirmek devrimci ve komünist güçlerin acil görevidir.

Her slogan bir sınıf karakterine sahiptir. Her sloganın teorik arka planını ve politik karakterini okumak lazım. Hiçbir şeyin eskisi olmaması ancak devrim ve sosyalizm kavgasının zaferiyle ve başarılı bir çizgide sosyalist inşanın geliştirilmesiyle olanaklı olabilir yalnızca.

Deniyor ki salgından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, peki ne olacak?
Emperyalist dünya pazarının sonu mu gelecek? Uluslararası tekellerin varlığı bitecek mi? Azami kar için üretim düzeni olan emperyalist kapitalizm kendiliğinden çökmüş mü olacak? Burjuva devlet burjuvazinin devleti olmaktan çıkıp sözgelimi ‘’halkın devleti’’ne mi dönüşecek?

Soruları uzatmaya gerek yok, burjuva liberal propaganda sahtedir ve geniş kitleleri yanıltma amacı taşımaktadır.

Bu sloganı kullananların bir kesiminin beklentisi kriz sonrası ‘’sosyal devlet’’e geri dönülmesi, ‘’Keynesyen politikalar’’ın yeniden uygulanmasıdır. Bu sözde beklenti ve propaganda burjuva liberal ideolojik saldırının bir biçimidir. Kapitalizmi reforme ederek ömrünü uzatma perspektifini ifade ediyor. Devrimci başkaldırılara, devrimin gelişmesine karşı eskimiş sosyal demokrat burjuva çizgi umut göstirilerek reformist bir barikat inşaa edilmek isteniyor.

Dünya devriminin atılıma geçtiği, güçlü bir uluslararası komünist ve devrimci-demokratik hareketin var olduğu ve geliştiği dönemde burjuva devlet Keynesyen politikalar izleyebilir. Geçmişte SSCB’nin, giderek sosyalist bir kampın var olduğu, küresel çapta güçlü bir emek hareketinin geliştiği, dünya devrim dalgasının güçlü bir şekilde yükseldiği, sosyalizm sempatisinin güçlü olduğu bir tarih kesitinde emperyalist dünya sistemi ve burjuva devletler ‘’sosyal devlet’’ uygulamasına geçmişlerdi. Dünya devriminin önünü kesmek için bu politikalar uygulanmıştı.

Kuşkusuz ki bu gerçeklerin yanı sıra, o koşullarda söz konusu politikalar uluslararası burjuvazinin sermaye birikim stratejisinin gereklerine de dayanmaktaydı.

Daha sonra uluslararası tekellerin emperyalist kapitalizmin başlıca biçimleri haline gelmesiyle tekellerin neoliberal saldırı politikası gündemleşti. Bu politikaların bir gereği olarak, küresel çapta ÇUŞ’ların yeni tip sermaye birikim stratejisi saldırgan bir tarzda uygulandı. Emperyalist dünya sistemi, yeni bir teknik temelde alt ve üstyapısıyla birlikte biçimlendirildi. Dünya devrim dalgasının geri çekilmeye başlaması ve özellikle ‘’Doğu bloku’’nun (kapitalist/revizyonist sistemin) çöküşüyle devrimci dalganın dibe vurması ÇUŞ’ların saldırısı için oldukça elverişli koşullar sağladı. Böylece ‘’Keynesyen dönem’’; merkezde ‘’refah devleti’’, çevrede ‘’ulusal kalkınmacı, ithal ikameci, devletçi’’ model tasfiye edildi. Uluslararası tekeller, yeni işbölümü temelinde bir ahtopot gibi yerküremizi ele geçirdi. Dünya proletaryasının, ezilen halkların, sosyalist sistem ve kampın mücadelesiyle kazanılmış ekonomik, siyasal, sosyal haklar ve özgürlükler tırpanlandı.

‘’Serbest piyasa ekonomisi’’, devletin ekonomiden çekilmesi” politikası, “ulus devletin” yeniden yapılandırılması isteği, tekelci kapitalizmin ulaşmış olduğu birikim aşamasının, yeni uluslararası iş bölümünün, yeni kapitalist sermaye birikim modelinin bir gereğiydi. Bu bağlamda ÇUŞ’lu kapitalizm döneminde burjuva devletin iktisadi yükümlülükleri de yeniden tanımlanarak yapılandırıldı. Burjuva devlet, böylece, yeni dönemin, ÇUŞ’lu tekelci kapitalist dönemin gereksinimlerini karşılayan ve yeni sürecin gereklerine ve gereksinmelerine yanıt veren ‘’neoliberal devlet’’ olarak sürecin önünü açmaya başladı…

Dünya devriminin hala atılıma geçmediği, devrimci ve komünist hareketin oldukça cılız ve dağınık olduğu, ortada herhangi bir sosyalist ülkenin veya kampın olmadığı, dünya proletaryasının ve halkaların ağır mevzi kayıplarına uğradığı bir tarihsel kesitte emperyalist kapitalizmin, uluslararası tekellerin ‘’refah devleti’’ne döneceğini beklemek ham bir hayaldir. Bu bağlamda sermaye zorunlu kaldığı oranda sosyal liberal politikalar uygulayabilir ancak.

Sermaye, dünya proletaryası ve halklarının büyüyen devrimci öfkesi ve indireceği darbelerle bir takım tavizler vermek zorunda kalabilir vb.

Ancak bu, sermayenin ‘’sosyal devlet’’e dönüşü olmayacaktır.

Kuşkusuz ki ‘’Koronavirüs salgını’’ ile dünya çapında kapitalizme ve burjuva devletlere olan güven duygusu daha güçlü bir şekilde gerilemiştir. Kapitalizm ve politikaları daha fazla sorgulanacaktır. Bu tepki ve sorgulamaların sistem içine çekilerek asimile edilmesi için ‘’Keynesyen devlet’’ üzerine sahte beklentiler yaratılmak istenmektedir.

Yukarıda eksik olarak çizdiğimiz tablo, bugün ‘’Keynesyen politikalar’’a, ‘’sosyal devlete’’ dönüş yapılmasını, kapitalist emperyalizmin kendisini reforme ederek ‘’yeni politikalar’’ izlemesini öneren, böylece ‘’sosyal adalet’’e dayanan bir gelişme uman ve bekleyen eğilimlerin neden gerçekçi olmayacağını göstermeye yetmektedir. Temel ve yakıcı ihtiyaç, kapitalizmi reforme etmek değil, devrim ve sosyalizmin zaferiyle yıkmaktır.

Salgın şoku geçtiği oranda işçiler, işsizler, sosyal güvenceden yoksun olanlar, evsizler, yoksullar, kitlesel biçimde ölmeleri meşrulaştırılan yaşlılar, kadınlar, gençler, iflasa sürüklenen küçük işletmeciler sermaye ve devletlerinin salgın karşısında kendilerini kendi kaderleriyle başbaşa bıraktıklarını unutmayacak; sermayenin teknolojisinin, savaşlara, nükleer, biyolojik, kimyasal, konvansiyonel silahlara yapılan yatırımların; ekolojik sistemin yıkımının, doğanın vahşice yağmalanmasının; piyasa ekonomisinin, azami kara hizmet eden sağlık sisteminin vb. kendilerini korumadığı gerçeklerinden de yola çıkarak emperyalist dünya sistemini daha güçlü sorgulayacaktır. Birikmiş, keskinleşmiş öfkesini sayısız biçimlerde ortaya koyacaktır. Kendiliğinden anti-kapitalist hareketler daha güçlü gelişecektir. Ekolojik hareket sıçrama yapacaktır.

Önümüzdeki tarihsel kesitte, bir yandan emperyalist hegemonya ve rekabet mücadeleleri daha bir keskinleşecek, çok kutuplu dünya gerçeği daha keskin gelişecektir. Diğer yandan siyasal gericilik ivmelenecek, faşist hareket güç kazanacak, faşizme doğru gidiş süreci güçlenecektir. Öte yandan proletarya ve halkların, ezilenlerin mücadele dalgası gelişecektir. Yani önümüzdeki dönemde ‘’sosyal devlet’’e, ‘’demokratikleşmeye’’ değil, daha sert ve karmaşık mücadelelerle şekillenecek, daha karmaşık bir sürecin içerisine girilecektir.

Ulusal, bölgesel, uluslararası alanda mücadeleleri birleştirip geliştirmek, bu mücadeleleri devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferine yönlendirmek ise, Türkiye ve dünya komünist hareketinin görevidir. Ancak belli ki bu tekne daha çok su kaldıracak. Dünya devriminin olgunlaşmış nesnel koşullarıyla öznel koşulları arasındaki uçurumun aşılması gerekiyor. Bu ise, gerek Türkiye ve Kürdistan’da gerekse de dünya ölçeğinde yeni tip bir komünist hareketin gelişmesiyle olanaklı olacaktır.

Hasan OZAN İLTEMUR




29 Aralık 2019 Pazar

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...
ÖDP Ankara'da 8. Olağanüstü Kongresi'ni yaptı. İsmini ''Sol Parti'' olarak değiştirdi. Kongrenin onayladığı 12 maddelik manifesto da kamuoyuna açıklandı.
Kongredeki konuşma ve açıklamalara göre, ÖDP, “sadece bir isim değişikliği için'' değil, ''düzen değişikliği için yola çık''mış. ''Yeni bir devrimci yürüyüşü başlatıyor''muş. ''ÖDP bu arayışı sürdürmek için bir tüzük kongresiyle adını, siyasal anlayışını yenileyerek yeni bir süreç başlat''mış.
I
Önce kısa bir hatırlatma yapmak yararlı olacaktır.
Dev Yol, 70'li yılların en büyük devrimci-demokratik siyasal hareketiydi. Bir halk hareketine dönüşme sürecindeydi. 12 Eylül askeri faşist darbesiyle içerisine girilen yenilgi ve gericilik yıllarında Dev-Yol tasfiye oldu. Daha 12 Eylül yenilgisinin şoku atlatılmadan 89-91 çözülüş süreciyle uluslararası arenada da ağır bir yenilgi ve gericilik dönemine girildi. Kuru Çeşme süreci ve ÖDP'nin kuruluşu söz konusu iç ve küresel alandaki yenilgi ve gözü dönük karşı-devrimin saldırılarının ürünü olan tasfiyeci dalganın bir sonucuydu. ÖDP, Dev Yol'un ÖDP'lileşmesi, Dev-Yol'un yenilgi yıllarında içerisine sürüklendiği tasfiyeci oportünist evrimin dönemeci ya da sıçrama noktası oldu.
ÖDP'lileşme süreci ve doğumu olan ÖDP, teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme dayanan bir siyasal teori ve pratiğin ifadesiydi. Orta yolcu siyasal hareketlerin geniş bir kesiminin Kuru Çeşme'ci çizgileri ve ÖDP'lileşme gerçeği, kendi devrimci-demokratik geçmişlerinin red ve inkarı üzerinde yükselerek şekillendi. Böylece geniş bir devrimci kadro ve kitle sistem içine çekilerek reformize edildi. Kuşkusuz ki bu gelişme devrim adına ağır bir kayıptı...
ÖDP ilerici politik bir parti olarak yaşadı. Sağ pasifist çizgide tutarsız da olsa anti-faşist mücadeleye katıldı. Burjuva demokrasisi ÖDP'nin programını belirlediği gibi pratiğine de yön verdi. Küçük burjuva sosyalizminin sözcülüğünü yaptı. Sosyal demokrasinin sol kanadı rolü oynadı. Bu pozisyon, Kemalizmin sol kanadı rolü ve pozisyonuydu. 8. Olağanüstü Kongre'sinde adını Sol Parti olarak değiştirmesi de aynı çizginin sosyal demokrasi doğrultusunda derinleşmeye devam edeceğinin ifadesidir. Onların, yenilenme, düzeni değiştirme, sosyalizm lafazanlığı reformizmde derinleşme, yetkinleşme çağrısının örtüsüdür sadece. Büyük laflarla ilan edilen, başarısızlıkla, edilgenlikle belirlenen Birleşik Haziran Hareketi deneyiminden de görüldüğü gibi, parlak laflar değil, siyasal pratik belirleyicidir... Dün olduğu gibi bugün de parti adı seçilirken sosyalist kelimesinden uzak durulması da rastlantısal değildi(r).
II
''Sol Parti'' adı neyi ifade ediyor? ''Sol'' ama hangi sol? Burjuva solu var, küçük burjuva solu var, devrimci-demokratik sol var, komünist sol var! Genel bir ''sol'' tanımlaması, burjuva liberal karakterde bir tanımlamadır. Kendine sol diyen herkes, her çevre sol değildir. Bu vb. tanımlamalar, sınıflararası politik ayrım çizgilerini yadsıyan, manipüle eden bir karaktere sahiptir. İç ve uluslararası yenilgi ve gericilik koşullarında, azgın liberal, postmodern, postMarksist gerici tasfiyeci saldırı dalgasının baskısına boyun eğenlerin her türlü sınıfsal ve tarihsel kavramları bulandırarak, içeriğini boşaltarak, çok anlamlı kaypak bir eksende kullanması raslantıyla ortaya çıkmamıştır; tıpkı sol parti formülasyonunda olduğu gibi!
Kendisine sol diyen her siyasal çevreyi sol, kendilerini Marksist vs. olarak tanımlayan siyasal çevreleri Marksist olarak gören, böylece ''solun birliği'', ''Marksistlerin birliği'' mücadelesini verdiklerini iddia edenlerin teorisi ve pratiği burjuva liberal karaktere sahiptir. Proletarya ve halkları yanıltan, ideolojik ve siyasal olarak silahsızlandıran, burjuvaziye hizmet eden bir çizginin ifadesidir. ÖDP, Avrupa Sol Partisi çizgisinde olan bir küçük burjuva siyasal hareket olarak adını da Sol Parti olarak seçmiştir. Kemalizmi, burjuva laisizmini yücelten, CHP'yi ''sol'' gören, politik mücadelesi dinsel faşist rejimi ''yıkmak''la sınırlı bir politik partiden daha ötesini beklemek de oportünizm olacaktır.
DEVAM EDECEK