Translate

üstyapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üstyapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2017 Pazar

SSCB, YENİ TİP RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ...

SSCB, YENİ TİP RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ...
Sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geri dönüş şu veya bu ölçüde maddi-ekonomik öncüller ortaya çıkmadan olanaklı değildir. Bilinen bir olgudur: Doğada, toplumda öncüller olmadan olgular ortaya çıkmaz. Bu gelişme yasası, kapitalizmin yeni tipte restorasyonu için de geçerlidir. Restorasyon, nesnel gerçeğin dışında salt zihinsel bir süreç, zihinsel alanda olan biten bir süreç değildir ki; böyle bir tez, açık ki sübjektif idealizmin damgasını taşır. Kapitalizmin restorasyonu, ekonomik, politik, toplumsal bir bütünsel/yapısal niteliksel değişimdir; sosyalizmin her cephede tasfiyesi eylemidir. Eskinin yeni üzerinde zafer kazanmasıdır... Yeni tip restorasyonun öncülleri ekonomik, siyasal, toplumsal bakımdan sosyalizmin bağrında ortaya çıkar, gelişir; niceliksel değişme sürecinden geçerek niteliksel değişme sürecine sıçrayarak ilerler ve yeni duruma damgasını basar. Birinci durumda (sosyalizm) yadsınan kapitalizmdir, ikinci durumda yadsınan sosyalizmdir. Niceliğin niteliğe dönüşümü, yadsınmanın yadsınması gerçeği karşımızda durur bu tabloda. Maddenin ve toplumsal gelişmenin diyalektik yasaları örneğimizde işte böyle ortaya çıkar. Toplumsal gelişmenin diyalektiği, diyalektik gelişmenin nesnel yasaları gereği maddenin hareketi ve toplumsal maddi gerçeğin hareketi sarmal bir gelişmedir. Ama sarmal/helezonik gelişme süreci kendi içerisinde büyük tarihsel geri çekilişleri ve gerilemeleri de, sapmaları da taşır ve gelişme düz bir çizgide, fasit bir daire üzerinde gerçekleşmez; bu büyük geri çekiliş kesitlerinde de diyalektiğin yasaları işlemeye devam eder; bizler ancak diyalektikle, materyalizmle diyalektiğin ve materyalizmin yasalarıyla bu süreçleri de anlayabilir, kavrayabiliriz.
Engels şöyle der:
“Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil; üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler (iba.) olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan düzgünsüzlükleri ortadan kaldırma araçlarının da -azçok gelişmiş bir durumda- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasından uydurması değil ama beyninin yardımıyla, göz önünde bulunan maddesel üretim olguları içinde bulması gerekir.” (Anti-Dühring, s. 384-85, iEa.)
Engels, materyalist tarih tezini böyle özetler. Kuşkusuz ki Engels, burada, sosyalizmden kapitalizme geri dönüş (restorasyon) sorununu tartışmıyor, gerek Engels’ten önce gerekse de Marks ve Engels yaşarken böyle bir tarihsel deneyim de yoktur, ama bizlere tarihin materyalist çözümünün anahtarını veriyor.
Biz burada, temel toplumların somutunda, temel toplumların tarihsel evrimi somutunda bu temel tezin incelenmesine girmeyecek, sorunu SSCB’de kapitalizmin yeni tipte yeniden inşasının gerçekleriyle kendimizi sınırlandıracağız. Zaten ana konumuz da bu konudur.
SSCB’de, 1960’a dek üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında genel bir uyum olmuştur. Bunu, toplumsal üretici güçlerin toplumsal üretim ilişkileriyle uyum içerisinde gelişmesinden somut olarak görmekteyiz. Ama bu uyum, 50’lerin sonlarından başlayarak bozulmaya yüz tutmuştur. 50’lerden sonra baş gösteren ekonomik sorunlar ve artan sıkıntılardan bu görülebilir. Aşağıdaki tablo bunun kanıtıdır.
Sovyet Plan Dönemlerinde Gerçekleştirilen Yıllık Büyüme Hızı (%)

                                             1966-70       1971-75         1976-80                  1981-84 
Ulusal Gelir                              7.7             5.7                4.2                         3.1
Sanayi Üretimi                         8.5             7.4               4.4                          3.6
Tarım Üretimi                          3.8             2.4               1.7                          1.1
Yatırımlar                                 7.6             7.0               3.4                          3.1
Emek Verimliliği                      6.3             4.5               3.1                          2.4
Kişi Başına Gelir                       5.7            4.3               3.3                          1.7

(G. Altınoğlu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa NEREDEN NEREYE?, s. 26, Sun Yayıncılık)

56’lardan başlayarak gelişen yeni tip burjuva karşı devrim, salt politik bir karşı-devrim değildi. Evet, başlangıçta revizyonist burjuva karşı-devrim, modern revizyonist ideolojinin eşliğinde politik bir karşı-devrim olarak başlamıştır. 20. Parti Kongresi ile proletarya diktatörlüğünün tasfiyesi, yeni burjuvazinin politik iktidarı ele geçirerek politik iktidar tekelini kurması bunun kanıtıdır. Ama politik iktidarın ele geçirilişi sadece bir başlangıçtır. Bu başlangıç sayesinde yeni burjuvazi, ekonomik ve toplumsal programını yürürlüğe koyarak kapitalizmin restorasyonunu ve böylece burjuva karşı devrimi toplumsal yaşamın her alanında derinleştirerek geliştirmiş ve 70’lere gelindiğinde kapitalizmi sosyalizm maskesi altında tekelci devlet kapitalizmi olarak inşa etmeyi başarmıştır. Böylece, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin kolektif kapitalist biçimini alarak gündemleşmiştir. 91’de dağılışla, klasik kapitalist sosyo-ekonomik yapılanmaya geçişle birlikte, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık olarak yeniden şekillenmiştir.
Ancak, bu sürece ön gelen ve yeni tip burjuva karşı devrimine öncül oluşturan olgular, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında oluşmuş ve gelişmiştir. Maddi/ekonomik alanda da aynı olgu -maddi öncüller- geçerliydi. Eğer bu öncüller olmasaydı, oluşmasaydı, sosyalizmden kapitalizme geçiş düşünülemezdi. Biz, SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları ve Tarihi Dersler (Ceylan-Akademi Yayınları) kitabımızda bu olguyu da, kanıtlarıyla birlikte ortaya koymuştuk. Dolayısıyla bu yazının sınırlandırılmış çerçevesi içinde yeniden sorun üzerinde başlı başına durmak gerekmiyor. Sorunu daraltarak, belli sınırlar içerisinde ele alacağız.
Engels’in “gizli dönüşümler” vurgusu önemlidir. Bu vurgu farklı bir nedenle ilgili olarak yapılmış olmakla birlikte, kanımızca sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geriye dönüş için de tahlilimizde uyarıcı olma işlevini yerine getirebilir ve getirmektedir. Restorasyonun köklerini sosyalizmin inşası döneminde “maddi üretim olguları içinde” de aramalıyız.
Stalin’in SSCB’de sosyalizmin ekonomik soruları üzerine yapılan son tartışmalardaki yazılarını her okuyucu incelemelidir. Stalin’in Yaroşenko’ya dönük eleştirilerinden birisi de sosyalizmde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler konusuyla ilgilidir. Bu eleştirilerinde Stalin yoldaş, Yaroşenko’nun “sosyalizmde üretim ilişkileriyle toplumun üretici güçleri arasında hiçbir çelişki olmadığını iddia ederken yanıl”dığını vurgular. Sosyalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin gerisinde kaldığında kaçılmaz olarak çelişkilerin ortaya çıkacağına işaret eder. Ve “Yönetici organları doğru bir politika izlediklerinde, bu çelişkiler bir çatışmaya dönüşemez ve burada üretim ilişkileriyle üretici güçler arasında çatışma olamaz. Eğer Yaroşenko’nun tavsiye ettiği gibi yanlış bir politika uygularsak durum farklılaşır. O durumda bir çatışma kaçınılmaz olur, ve üretim ilişkilerimiz, üretici güçlerin gelişiminin devamı için ciddi bir ayak bağı haline gelebilir. Bu yüzden yönetici organların görevi, büyüyüp gelen çelişkileri zamanında fark etmek ve üretim ilişkilerini üretici güçlerin gelişimine uyumlu hale getirerek, üstesinden gelmek için zamanında önlem almaktır.” der. “Üretici güçlerin rasyonel organizasyonu, ekonominin planlaması vb. gibi sorunlar, politik ekonominin değil, yönetici organların iktisadi politikanın konusudur.”, der.
Stalin, öncelikle de grup mülkiyetinin ve meta dolaşımının şimdilik yararlı olsa da, giderek ilerlemek için daha fazla bir engel haline geldiğini vurgular. Grup mülkiyetinin tüm halkın mülkiyeti düzeyine çıkarılması, meta dolaşımının yerini adım adım ürün değiş tokuşuna bırakması gerektiğini ve bu olguların üretici güçlerin gelişimini muazzam kösteklediğini, bu süreç ne kadar uzun sürerse o kadar daha fazla üretici güçlerin gelişimini köstekleyeceğini vurgular.
Engels’in ve Stalin’in tezleri ve değerlendirmeleri ışığında şunları söyleyebiliriz.
Birincisi, 60’lar öncesi genel olarak üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında bir uyum vardı ve sosyalist üretim ilişkileri sosyalist üretici güçlerin gelişimini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyordu. Ama ne var ki, sosyalist üretim ilişkileri daha hızlı gelişen toplumsal üretici güçlerin belli ölçüde gerisinde kaldığı için, giderek üretici güçlerin gelişimini kösteklemeye başlamıştı. Parti ve devletin bu duruma etkin iradi müdahalesi gerekiyordu. 50’de gündemleşen ekonomi sorunları kapsamındaki tartışmaların bir yanı, kanımızca bunu ifade etmektedir. Aslında Stalin’in yazıları dikkatli bir gözle okunursa görülecektir ki Stalin bunun farkındadır. Bu müdahale, iki mülkiyet türü arasındaki ayrımları adım adım ama sistemli ve temposu artacak ve giderecek tarzda yürümeyi; meta üretimi ve dolaşımının, dolayısıyla değer yasasının alanını ekonomik yaşantıda daha fazla daraltarak ve azaltarak yürümeyi, sosyalist üretici güçlerin daha yüksek bir teknik temelde ve daha gelişkin ve büyük çaplı yoğunlaşıp merkezileştirilmesini gerektiriyordu.
İkincisi, 50’deki ekonomik sorunlar eksenine dayanan tartışmalardan da ve 13 yıl aradan sonra 1952’de toplanan 19. Parti Kongresi’nden de görülebileceği gibi bu dönem bürokratik yozlaşma süreci esasen bilince çıkarılamamış, tedavisi de yapılamamıştır. Stalin’in “Son Yazılar”ında eleştirdiği revizyonist tezler, gerçekte, yeni tip küçük burjuva tabakanın, Stalin’in ölümünden sonra 56’da politik iktidarı gasp ederek kapitalist restorasyonu örgütleyecek olan yeni burjuvazinin revizyonist çizgisiydi. Bu tartışmalarda Stalin’in eleştirip mahkum ettiği teori ve tezler, Stalin’in ölümüyle, 53-56 arası kısmi adımlar olarak, 56 ile birlikte ise olduğu gibi yürürlüğe koyulmuştur. Yeni revizyonist çizginin erken bir doğumunu temsil eden Varga ve Vozesensky’in 1947 ve 1949’da tasfiyesi, maddi öncülleri oluşmuş olan yeni tip küçük burjuvazinin ilk öne çıkışını ve cüretini ifade etmekteydi. Ama boynu kesildi. Kökleri ise derindeydi. Asıl önem taşıyan da bu kökleri yok etmekti ama yapılmadı, yapılamadı.
30’lu yıllardan başlayarak gelişen yeni tip küçük burjuva tabaka, ekonomik (siyasal ve toplumsal) ayrıcalıklar kazanarak yükseliyordu. Ama toplumun yükselen yaşam standardı bu tabakanın hemen ve doğrudan göze çarpmasını önemli ölçüde örtebiliyordu. Ama bu tabaka, yükseldiği oranda, giderek kastlaştığı oranda, sosyal yabancılaşma da giderek artıyordu. Bu tabaka, işçi ve emekçilerin, on milyonların bağrından çıkıp gelmişti. Genelde ya da çoğunlukla kitlelerin en nitelikli, yetenekli kesimini oluşturuyordu. Ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel yaşamı yönetiyordu. Ana gövdesi yeni toplumsal koşullarda, sosyalizm koşullarında yetişmiş olanlardan oluşuyordu. Parti ve devlet yöneticileri, işletme yöneticileri, aydınlar, subaylar, elit bürokratlar bu tabakanın değişik sosyal kesimlerini oluşturuyordu. İşte bu tabaka, eşyanın doğası gereği, ulusal gelirden daha fazla pay alıyordu. Bürokratik yozlaşma sürecinin öncüsü işte bu tabakaydı.
İşte Stalin ve Partinin göremediği bu olguydu. Ama bu olgu, aynı zamanda sosyalist üretim ilişkilerinde bir bozulmanın ifadesi ve yansımasıydı. Üretim ilişkilerinin giderek sosyalist üretici güçlerin gelişimine ayak uyduramamasının, üretici güçlerin özgürce gelişiminin kösteklenmeye başlandığının da ifadesiydi.
Dolayısıyla, gerek sosyalist toplumdaki bozulma ve bu bozulmanın öncelikle üretim ilişkilerindeki yansıması ve gerekse de Stalin’in işaret ettiği üretim ilişkilerindeki yenilenme gereksinimi, ikisi bir arada üretici güçlerin gelişimini frenleyen önemli bir olgu olarak ekonomik ve toplumsal gelişmenin karşısına dikilmişti. Yenilenmeye gereksinim vardı. Yalnızca iki seçenek vardı: Ya komünizme doğru yürümek, bunun için yolu temizlemek, ya da kapitalizm yolunda sosyalizmin tasfiyesi yolunda yürümek. Yolun açılması için, üretim ilişkilerindeki bu iki engelin devrimci bir tarzda aşılması gerekiyordu. Ama ne var ki, bu başarılamadı.
İşte kapitalist restorasyonun sosyalizmin bağrında üretim ilişkileri boyutunda ortaya çıkan bu maddi öncüller, tümüyle bir geçiş evresini oluşturan ve komünizmin alt evresi, olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizmden kapitalizme geçişin SSCB’deki içsel maddi temelini oluşturuyordu. Bu tabakanın oluşma ve yükselme süreci, Sovyet komünistlerinin bilince çıkaramadığı “gizli dönüşümler”di. Stalin’in eleştirdiği felsefi, teorik, politik, kültürel, tarihsel, ekonomik revizyonist tezler, özellikle de 1945-53 arası partiden başlayarak tüm toplumsal yaşamı saran ideolojik mücadele, işte bu tabakanın nesnel gerçeğinin bir sonucu ve yansımalarıydı ve nesnel karakteri itibari ile kasta karşı yürütülen bir mücadele karakterine sahipti Ama ne var ki bu mücadele gerçek durumun anlaşılmamasından dolayı yüzeysel kaldı, daha sonra revizyonist karşı-devrimi önleyecek bir dinamizm ve silahlanma yaratamadı.
Nitekim bu yeni tip küçük burjuva tabaka, az-çok olgulaşmış olan maddi temeline dayanarak, siyasal ve ideolojik konumlarını sağlamlaştırarak, 53-56 arası, emperyalist dünya sisteminin ağır baskısı altında ve bu baskıyı da arkalayarak, uluslararası sermayenin de desteğinde, 56 ile birlikte, politik iktidarı ele geçirerek yeni tip kapitalist yola girdi…
Modern revizyonist burjuva karşı-devrim önce alt yapıyı ele geçirip, sonra politik üst yapıyı ele geçirerek restorasyonu örgütleyemezdi. Restorasyonun zorunlu politik ön koşulu politik iktidarın ele geçirilmesi, politik üst yapıya dayanarak kapitalizmi kurmaktı. Nitekim gelişmeler bu yoldan, yeni bir yoldan gelişti ve bir olguya dönüştü. Sosyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi, yukarıdan aşağı gerçekleştirildi. Böylece yeni tarihsel deneyimle birlikte, Marksizm-Leninizm’in, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında sosyalizmden kapitalizme geriye dönüş olmayacağı ya da artık sosyalizmin güvencede olacağı, olabileceği teorisinin de yetersizliği, boşluğu, eksikliği açığa çıkmış oluyordu.
Politik iktidarı ve üstyapıyı ele geçirmiş olan yeni tip burjuvazi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi, sosyalist üretim ilişkilerini tasfiye ederek uzlaşmaz karşıtlık düzeyine çıkardı. Üretici güçleri çeşitli biçimlerde parçaladı. Kar için üretim yasası, değer yasası, sosyalist planlamanın tasfiyesi, üretim araçlarının ve emek gücünün meta haline getirilişi, işletmelerin fiilen özelleştirilmesi, üretim araçları pazarlarının kuruluşu, kolhoz ve sovhozlarda özel mülkiyetin alanının geliştirilmesi, MTİ’lerin satılışı, maddi teşvik ve primler politikasının karı azamileştirmeye hizmet edecek tarzda değiştirilmesi vb. ile yeni kapitalist ekonomiyi kurdu. Bu politikalar, nesnel karaktere sahip kapitalizmin yasalarının harekete geçmesini sağladı ve rolünü de oynadı.
Güçlü bir tarih bilgisine ve tarihin derin bir diyalektik materyalist kavrayışına sahip olan Lenin, “tarihte hiç, yeni bir üretim tarzının, uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı” görülmemiştir, der. Sosyalizmin tarihsel deneyimleri de bunu göstermiştir. Ama aynı deneyimler, proletaryanın yeni bir sosyalizm atılımında, bu kez, tarihin dersleri ile daha donanımlı olarak sosyalizmi başarıyla kurmasının temel bir güvencesi de olacaktır. Bunu da her an hatırlamalıyız.
Lenin, komünist çalışmayı, hiçbir karşılık beklemeden toplum için yapılan çalışma olarak niteler. O, sosyalizmi, komünizme geçişte, çalışmayı toplum için yapılan çalışma, hiçbir maddi dürtüye gerek kalmaksızın yapılan çalışma, yaşamın başta gelen bir zevki olacak ve doğal bir alışkanlığa dönüşecek bir çalışma olarak hazırlamakla, bu geçişi sağlamakla yükümlü bir geçiş evresi olarak da tanımlar.
Böyle bir düzeye geçebilmek için üretici güçlerin çok yüksek bir gelişme düzeyine ulaşması, kitlelerin maddi ve manevi gereksinimlerini azami derecede karşılayacak bir çizgide üretimin sürekli geliştirilmesi, ideolojik ve kültürel devrimin komünizme geçiş ve yeni insan tipini yaratma sürecinde kesintisiz sürdürülmesi gerekecektir. Ama bu geçiş sürecinde, başlangıçta ve özellikle de geri ülkelerde gündemleşebilecek yüksek ücret ve maddi teşvikler yönteminin sosyalist iktisadi temelin oluşup olgunlaşmasından sonra, giderek ortadan kalkması gerekir. Bu vb. yöntemlerin geçicilik perspektifiyle ele alınması, tüm kitlelerin de bu bilinç ve sorumlulukla yetiştirilmesi gerekir. Kaynağı toplum için çalışma olan toplumsal üründen kaynaklanan toplumsal fonlara dayanan parasız sosyal hizmetlerin alanının sistematik geliştirilmesi yoluyla yüksek ücret ve ücret ve maddi teşvikler alanının daraltılarak, giderek anlamsızlaştırılması gerekir.  Daha çok çalışanın bireysel bakımdan daha çok kazanacağı, eşitliğin “sosyalizme derinden düşman olduğu” (Politik Ekonomi Ders Kitabı!) gibi revizyonist burjuva teori ve tezlere asla prim verilmemesi gerekir. Bu vb. teori ve politikalar “Komünist Cumartesiler” olgusuna çok yüksek değer biçen Lenin’in şu açıklamaları ışığında zaten onaylanamaz.
“…Bu (komünist cumartesiler-bn.), burjuvaziyi devirmekten daha zor, daha önemli, daha radikal, daha tayin edici bir devrimin başlangıcıdır, çünkü bu, kendi ataleti ve dizginsizliği üzerinde, küçük burjuva egoizmi üzerinde, lanet olası kapitalizmin işçilerle köylülere miras bıraktığı bu alışkanlıklar üzerinde bir zaferdir. Bu zafer sağlamlaştığında, yeni toplumsal disiplin, sosyalist disiplin o zaman ve ancak o zaman yaratılmış olacaktır, o zaman ancak o zaman kapitalizme bir geri dönüş olanaksız olacaktır, komünizm gerçekten yenilmez olacaktır.” (S.E. C. 9, s. 459-60)
“Komünizm, gönüllü, bilinçli, birleşik, ileri teknikten yararlanan işçilerin kapitalizme kıyasla daha yüksek emek üretkenliği demektir…” (age., s. 476)
Her yeni üretim tarzı, eski üretim biçiminden daha yüksek bir emek üretkenliği geliştirir. Toplumların tarihsel evriminden bunu kolaylıkla görebiliriz. Sosyalizm kendi bağımsız özgün temelleri üzerinde yükselen bir temel toplum olmamakla birlikte kapitalizmden daha yüksek emek üretkenliği geliştirme nitelik ve yeteneğine sahiptir. SSCB deneyiminden bunu görmekteyiz. Eğer kapitalist restorasyon süreci yaşanmamış olsaydı bu olgu, daha açık bir tarzda bütün boyut ve sonuçlarıyla birlikte ortaya çıkacaktı…
Her ekonomik toplumsal sistem kendine özgü iş disiplinini de yaratır. Sosyalizmde çalışma bir sömürü aracı olmaktan çıkmıştır. Çalışma bir kahramanlık eylemi haline gelmiştir. Gitgide daha bilinçli ve gönüllü yapılan bir çalışmaya dönüşmüştür. Fakat bu süreç SSCB’de henüz kendi içerisinde yeterince oturmamıştır. Bu süreç, kendi içerisinde yeni tip bir bireyciliği de geliştirmiştir.
Amaç bu olmasa da, bu egoizm, 30’larla başlayan bildiğimiz yüksek ücret ve maddi teşvik politikası eşliğinde kışkırtılmıştır. Proletaryanın kırdan, köylülükten gelen bir işçi sınıfı yapısı kazanması ile küçük burjuva ruh hali ve alışkanlıkları, derinlemesine ve genişlemesine sınıfa sızarak sınıfın bozulmasına da yol açmıştır. Unutmayalım, devrimin zafere eriştiği Rusya bir küçük burjuvalar ülkesiydi. % 80’ni köylülüktü.
Tarımda sosyalist ekonomik temelin oluşturulmasına karşın kolhozcu köylülük henüz küçük burjuva ruh halinden ve alışkanlıklardan kurtulmuş değildi. Bunun için uzun vadeli bir mücadelenin yürütülmesi ve devrimin kesintisiz geliştirilmesi gerekmekteydi.
Eski tarihten ve zihniyetten devralınmış eşitsizlik ve alışkanlıklar ve eskinin yeni dönemde de yeni biçimlerde üremesine yol açan bazı politikalar, bürokratik yozlaşmanın eşliğinde yükselmeye başlamıştır. Birkaç devrimin deneyimi, iç savaş ve emperyalist müdahalelerin deneyleri, olağanüstü koşullarda devasa başarıların ve zaferlerin deneyimleri ve eğitici gücüne karşı eski bin canlı olduğunu ortaya koymuştur. Emperyalist kuşatmayı ve baskısını ise, hatırlatmaya bile gerek yoktur.
Devrimler ve savaşlar süreçlerinde proletaryanın en nitelikli ve savaşkan kesimlerinin önemli bir kesiminin şehit düşmesi yoluyla kaybedilmiş olması da söz konusu negatif unsurlar lehine açık bir niteliksel zayıflık da yaratmıştır. Doğru politikaların eşliğinde ısrarlı gündelik devrimci çalışmanın dışında özel mülkiyetçi zihniyetin etkilerini de bir çırpıda ortadan kaldıracak  “filozof taşı” ya da sihirli bir değnek ise elde bulunmamaktaydı.
Ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrıcalıklara sahip yeni tipten bir küçük burjuva tabakanın sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkışı ve yükselişi de ideolojik ve toplumsal bir hastalık olarak sosyalizm maskeli egoizmin doğuşu ve yükselişini ifade etmekteydi. Çalışma bağlamında, bir yandan gelişen sosyalist iş bilinç ve disiplini, öte yandan zamanla daha çarpıcı biçimler alarak gelişen ve özellikle de fiili gelişimi daha hızlı olan yeni tip burjuva bireyciliği ve değerleri. Bu çelişki, gerçeğin çelişkisiydi. Bu çelişkili gerçek yeni tip yabancılaşma ve kişilik parçalanmasının da yeni biçimiydi. Bu geri ve gerici deformasyona ve dejenarasyona karşı yeni bir mücadele, yeni bir başlangıç gerekiyordu. Ne var ki bu başarılamadı. Bu durum, yeni dönemde, yeninin içinde eskinin, yeni tipten baş göstererek gelişmesiydi. Sosyalist üretim ilişkilerinin deformasyonuydu, bozulmasıydı. Küçük burjuva bürokratikleşme sürecine zamanla alışıldı. Toplumsal bir hastalık olarak meşruiyet kazandı. Zaten en tehlikeli olan da alışmaktı…
 Pek çok komünist duruma boyun eğdi. Demek ki, başka nedenlerin yanı sıra, söz konusu durum, işte bu nedenle de, sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkmış ve toplumsal meşruiyet kazanmış ve sosyalizmde bozulmanın da ifadesi olan söz konusu durumla da ilgiliydi. Bunu görmezden gelmek mümkün değildir. Bu olguyu değerlendirirken, toplumsal yaşamın her alanında öne çıkan ve bürokratik yozlaşma sürecinin bir parçası olan milyonlarca ama milyonlarca insanın aile çevreleriyle birlikte toplum içerisinde on milyonları kapsadığını, yeni tip burjuva yozlaşma sürecinin özellikle bu yoldan sosyal taban bularak, gelişerek toplumsal meşruiyet kazandığını da bir kez daha vurgulamak gerekir.
Revizyonist karşı-devrim 56’da iktidarı ele geçirdi. Sosyalizmi tümden tasfiye etmeye hızla girişti. Karı putlaştırdı. Bireysel kazanç ve köşe dönücülüğünü kutsadı. Zenginleşmeyi, özel mülkiyeti, kazancı yüceltti vb. Buna karşı geniş kitlelerden doğrudan bir tepki gelişmedi. Yeni tip restorasyonun içerdeki maddi temelinin dışarıdaki/uluslararası alandaki maddi temeli olan emperyalist dünya sistemi ile tamamlandığını, beslendiğini, desteklendiğini ise burada, bu yazı kapsamında hatırlatmanın, çok da gerekli olmadığını sanıyoruz.
Yeni emek üretkenliğini, yeni çalışma pratiğini, yeni iş disiplinini geliştirirken, bu yeni olguyla bağdaşmayan eskinin etkilerine ve yeninin içinde ortaya çıkan ve yenilik olarak kendini göstermekle birlikte gerçekte eskiyi ifade eden burjuva şeylere karşı da iç bütünlüklü bir kesintisiz devrimi geliştirmek gerekir. Deneyin eleştirisinden ortaya çıkan bir temel gerçek de budur.
DEVAM EDECEK

27 Kasım 2012 Salı

SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU VE MÜLKİYETİN KARAKTERİ…



SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU VE MÜLKİYETİN KARAKTERİ…
Bilindiği gibi, yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizm, açık burjuva kimliği ve burjuva ideolojisi ile, “biz sosyalizmi tasfiye ederek kapitalizmi ve emperyalizmi kurmak istiyoruz” diyerek ortaya çıkamazdı ve çıkmadı da. Yaptıkları her şeyi, sosyalizm ve komünizm adına yaptılar. Bir yandan eski sosyalist biçimleri korurken, öte yandan da kaçınılmaz olarak bu biçimleri de bozarak, kirleterek kapitalizme yöneldiler.
  SSCB’de kapitalist restorasyonun başlangıcı, revizyonist bürokrat burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği 1956’dır. Sonraki süreç, her bakımdan mevzilerini sağlamlaştırdığı, bir tüm olarak programını pratikleştirdiği süreç oldu.
Revizyonist burjuvazinin iktidarı ele geçirip yeni tip burjuva diktatörlüğünü kurmasından sonra ekonominin de patronu haline geldi. Kızıl maskeli beyaz karşı devrim ve iktidarın ekonomi politikası ve ekonomik politikası, kapitalizmi inşa politikasıydı. İlk adımları, ürkek ve üstü örtük bir şekilde 1953-56 arası atılan bu politikalar, modern revizyonist burjuva diktatörlüğünün kurulması ile birlikte sistematik bir tarzda yürürlüğe sokuldu ve süreç içerisinde başarı kazandı. Böylece, önce üst yapıyı ele geçiren burjuvazi, kapitalizmi inşa programıyla, kapitalist yasaları harekete geçirerek sosyalizmi tümden tasfiye etmenin yolunu açarak başarı kazandı. Yani söz konusu olan, sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde ortaya çıkan ve geçici bir dönem etki sağlayan bir revizyonist sapma değildi. En nihayetinde sapma son tahlilde çizgiye dönüşmeden düzeltilebilecek bir durumdur. SSCB’de söz konusu olan 56 ile modern revizyonist bir karşı-devrimin galebe çalmasıdır. Bir sapmadan bahsedilecekse, en fazlasından Stalin’in ölümünün hemen ardından başlatılan eski çizgiden uzaklaşma yönelimidir.
SSCB’de inşa edilen ekonomi, klasik kapitalist ekonomi değildi. Ama onun yasalarına dayanan bir ekonomi olarak, tekelci devlet kapitalizmi, bürokratik kolektif kapitalizmdi. Yani yeni tip bir kapitalizmdi, tarihte ilk kez ortaya çıkan bir kapitalizm. Revizyonist, oportünist ve Troçki ve Mandelci Troçkist akımlar, aralarındaki önemli değerlendirme farklılıklarına karşın,  SSCB’deki ve öteki eski sosyalist ülkelerdeki kolektif mülkiyet biçimlerine ve Marks’ın Kapital’ine biçimsel açıdan dayanarak, SSCB’yi ve öteki eski sosyalist kamp ülkelerini “sosyalist” ilan edegeldiler.
Komünist hareket de ortaya çıkan tasfiyeci orta yolcu revizyonist eğilim de sosyal emperyalist sistemi “sosyalist” olarak ilan ederken ve SSCB’deki sistemin klasik kapitalist biçimler alarak dağılmasına kadar olan süreci restorasyon süreci ve bu sürecin tamamlanarak dağılması olarak ilan ederken diyor ki, SSCB’deki kapitalizm olarak ilan ettiğiniz şey, Marks’ın Kapital’indeki kapitalizme hiç de benzemiyor!
Peki, bu bir kanıt olabilir mi? Bizce olamaz. Dahası bu tavır, tipik bir mekanizmdir, şematizmdir. Çarpıcı bir “teorik tutuculuk”, “ideolojik tutuculuk”, “muhafazakarlık” ve “dogmatizm”dir. Diyalektiği, materyalizmi, Marksizm-Leninizm’i, Marks’ın kapitalizmi tahlil ederken ortaya çıkardığı kapitalist ekonominin nesnel gelişme yasalarını temel alarak, SSCB’de 56 sonrası sürece başarıyla ve somut olarak uygulamak yerine lafıza takılmak, biçimciliğe ve “teorik tutuculuğa” saplanmak demektir.
       Peki, her devlet mülkiyeti, sosyalist mülkiyet olarak görülebilir mi? Bizce görülemez. Kapitalist mülkiyetin sadece tek biçimi mi var?  Bizce hayır. Konuyla ilgili, Marksizm-Leninizm’in ustalarının yaklaşımına yakından eğilmekte yarar vardır.
      Marks, “Hisse senetli şirketlerin kuruluşu”nu incelerken, şöyle der:
  “1-Üretimin ve girişimin ölçeğinde, bireysel sermayeler için olanaksız bulunan muazzam bir genişleme aynı zamanda, daha önce hükümet girişimleri olan kuruluşların kamu girişimi haline gelmesi.
“2- Kendisi toplumsal üretim biçimine dayanan ve üretim araçları ile emek gücünün toplumsal yoğunlaşmasını öngören sermaye, burada, özel sermayeden farklı olarak, doğrudan doğruya toplumsal sermayenin (doğrudan bir araya gelmiş bireylerin sermayeleri) biçimini alır ve bunun girişimleri, özel girişimlerden ayrı ve farklı toplumsal girişimler şekline girer. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içerisinde ortadan kalkmasıdır.” (Kapital, C. III, s. 386)
Engels, kolektif kapitalist biçimlerin gelişimi ile ilgili şunları yazar:
“Ne olursa olsun, tröstlerle tröstsüz, sonunda kapitalist toplumun resmi temsilcisinin, devletin, üretimin yönetimini eline alması gerekir. Devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm zorunluluğu, kendini önce posta, telgraf, demir yolları gibi büyük ulaştırma örgenliklerinde gösterir.
“Eğer bunalımlar, burjuvazinin modern üretici güçleri yönetmedeki yeteneksizliğini ortaya çıkarmış bulunuyorsa, büyük üretim ve ulaştırma örgenliklerinin hisse senetli şirketler ve devlet mülkleri durumuna dönüşümü de bu erek için burjuvaziden ne denli kolay vazgeçilebileceğini gösterir. Kapitalistin tüm toplumsal işlevleri şimdi ücretli görevliler tarafından sağlanır…
“Ama ne hisse senetli şirketler durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan kaldırır. Hisse senetli şirketler bakımından bu durum açıktır. Ve modern devlette burjuva toplumun, kapitalist üretim biçimini genel dış koşullarını, işçilerden olduğu denli tek tek kapitalistlerden de gelen saldırılara karşı korunmak için kurduğu örgütten başka bir değildir. Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özsel olarak kapitalist bir makinedir: Kapitalistlerin devleti, soyut kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne denli çok kendi mülkiyetine geçirirse, o denli çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o denli çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür….” (AntiDühring, s. 397-398, Sol Yay.)
Engels, kendisinden aktardığımız alıntıların birinci paragrafında “gerekir” sözcüğü üzerine bir dipnot düşer ve şunları yazar:
“Gerekir diyorum. Çünkü ancak üretim ve ulaştırma araçları gerçekten hisse senetli şirketler tarafından yönetilemeyecek kadar büyük oldukları, bunun sonucu devletleştirme ekonomik bir zorunluluk durumuna geldiği durumda, ancak bu durumda, hatta bu işi yapan bugünkü devlette olsa, devletleştirme ekonomik bir ilerleme anlamına, tüm üretici güçlere toplum tarafından el konulmasına ön gelen yeni bir aşamaya erişildiği anlamına gelir. Ama son zamanlarda Bismarck, kendini devletleştirmelere verdiğinden bu yana ortaya, hatta şurada burada bir ruh düşkünlüğü içinde yozlaşan ve her türlü devletleştirmeyi, hatta Bismarck’ınkini bile sosyalist (devletleştirme) olarak ilan eden düzmece bir sosyalizmin çıktığı görüldü. Kuşkusuz, eğer tütünün devletleştirilmesi sosyalist (devletleştirme) olsaydı, Napoleon ile Mettermich sosyalizmin kurucuları arasında sayılırdı.” (age., s.397)
Demek ki kapitalist mülkiyet biçimi tek bir mülkiyet biçimine indirgenemez, bir de çeşitli kolektif biçimler alan, anonim ortaklıklar ve devlet mülkiyeti biçimini alan, kolektif kapitalist mülkiyet biçimleri de mevcuttur. Kapitalist mülkiyetin en yüksek biçimi, tekelci devlet kapitalizmdir. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında gelişen tekelci devlet kapitalizmi belirgin bir olguydu. Türkiye’de de KİT’ler olgusunu hepimiz bilmekteyiz… Tekelci kapitalist devlet mülkiyeti kapitalist mülkiyetin en yüksek biçimidir, bir kolektif kapitalizmdir, tek tek kapitalistin ve kapitalist grupların mülkiyeti değildir; burada kapitalist mülkiyetin sahibi burjuva devlettir, burjuva devlet, burjuvazinin genel sınıfsal çıkarları doğrultusunda bu mülkiyeti yönetir, artı-değeri buna göre dağıtır. Bu mülkiyetin kolektif karakteri, onun sermaye olma niteliğini de ortadan kaldırmaz. Kapitalizmi salt özel mülkiyete, tek tek kapitalistlerin bireysel mülkiyetine ve rekabetine indirgeyerek kapitalizm doğru tahlil edilemez. Ayrıca alıntılardan da görülebileceği gibi, her devletleştirme sosyalizm değildir.
Bu kısa açıklamalardan sonra, devam edebiliriz.
Sosyalist devletleştirmenin sosyalist karakterini belirleyen şey, proletaryanın iktidarda olmasıdır. Proletarya iktidarı kaybederse ekonomik iktidarını da kaybeder. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğünün burjuva diktatörlüğüne dönüştüğü koşullarda, sosyalist toplumsal devlet mülkiyeti de kaçınılmaz olarak kolektif kapitalist mülkiyete, tekelci devlet kapitalizmine dönüşecektir. Bu durumda özel kapitalist sermayenin, tek tek kapitalist ya da kapitalist grupların olmaması, özel mülkiyetin başlıca mülkiyet biçimi olmaması kolektif mülkiyetin sermaye olma niteliğini ortadan kaldırmaz ama giderek miadını doldurduğu oranda birincisine yol açar, ön koşullarını hazırlar ve çözülerek klasik kapitalist mülkiyet biçimlerine dönüşür; tıpkı revizyonist/kapitalist blokta yaşandığı gibi.
Bu bağlamda, SSCB’ye bakıp, hani nerde özel kapitalist sermaye grupları, hani nerde özel sermaye grupları arasındaki kapitalist rekabet, hani nerde kapitalist pazarda iş gücünü özgürce satan işçiler, hani nerde özel mülkiyet deyip SSCB’de ve diğer eski sosyalist ülkelerde kapitalizme dönüş sürecini ve bu ülkelerin giderek kolektif kapitalist ekonomilere dönüştüğünü ret ve inkar etmek, ne Marksizm-Leninizm’le ne de O’nun diyalektik materyalist yöntemiyle bağdaşmaz ve insanı doğru yoldan fena halde çıkarır.
Modern revizyonizmin iktidara gelmesi ve programını yürürlüğe koymasını yeni burjuvazinin iktidara gelmesi ve kapitalizmi inşa etme sürecine girmesi ve klasik kapitalist biçimlere geçmeden önce (eski sosyalist biçimleri bir yandan korurken öte yandan bozarak- sözde korunmuş) sosyalist hukuki biçimler altında kapitalizmin inşa edileceğini reddetmek ile, devletin sınıfsal karakteri ile mülkiyet arasındaki bağı kopararak, mülkiyetin karakterini belirleyenin devletin sınıfsal karakteri olduğunu yadsıyan bakış açısı ve tahlil arasında kopmaz bir bağ vardır ve bu ikisi de revizyonizme tekabül etmektedir.
Küçük burjuva sosyalizmi ile sosyal demokrasi, her türlü devletleştirmeleri sosyalist olarak görür.  Bu tez, kaynağını, Bernstein’den, Kautskiyzm’den, II. Enternasyonal oportünizmi’nden, Troçkizm’den, modern revizyonizmden alır.
Lenin, “tekelci ya da tekelci devlet kapitalizminin artık kapitalizm olmadığı, artık ’devlet sosyalizmi’ vb.” olduğunu ileri süren yaklaşımı burjuva reformizmi olarak mahkum eder ve bunun “en yaygın yanılgı” olduğuna dikkat çeker. (Bkz. Devlet ve Devrim, s. 84)
Yine Lenin, “…Tekelci devlet kapitalizmi, sosyalizmin en eksiksiz maddi hazırlığı, onun bekleme odasıdır, çünkü tarihin merdiveninde bu basamakla, sosyalizm denen basamak arasında bir ara basamak yoktur.” (Seçme Eserler, C. 9, s.198), der. O, hemen bir üst paragrafta şunları yazar: “ …Çünkü sosyalizm, tekelci devlet kapitalizmden bir adım ileriye atmaktan başka bir şey değildir.”
Madem sosyalizm, tekelci devlet kapitalizminden bir adım ileriye adım atmaktır, yani proletaryanın iktidarı ele geçirmesidir o halde, yeni tip burjuvazinin proleter iktidarı tasfiye ederek yeni tip burjuva diktatörlüğünü kurması demek de, sosyalizmden tekelci devlet kapitalizmine bir adım gerilemedir. SSCB ve Sosyalist Kamp’ın deneyimleri de bunu kanıtlıyor.
“Sosyalist devlet mülkiyeti, kapitalist devlet mülkiyetinden temelde ayrılır. Belirli işletmeler ve hatta tüm iktisat dalları burjuva devletin mülkiyetine geçse de, bunların toplumsal özü değişmez. Burjuva devlet, tekelci sermayenin çıkarlarını savunur ve bunların elinde, emekçi çoğunluğun mülk sahibi azınlık tarafından baskı altında tutulmasını sağlayan bir zor aygıtıdır. İşte tam da bundan ötürü, devlet kapitalisti işletmeler, emekçilerin burjuva sınıfının bütünü tarafından sömürülmesine dayanan girişimlerdir ve yabancı ve köleleştirici güç olarak halka düşmandırlar.
“Sosyalist toplumda iktidar işçi sınıfının elinde bulunmaktadır. İşçi sınıfı, devlet üretim araçlarına halkla ortaklaşa bir şekilde sahiptir…
“Devlet mülkiyeti, sosyalist toplumda egemen olan mülkiyet biçimidir…” (Politik Ekonomi Ders Kitabı, C. II, s. 108-109, iba.)
Konuyla ilgili çarpıcı bir örnek olarak Polonya deneyini de verebiliriz. Ayrıca, Spiro Dede’nin, “Karşıdevrim İçinde Karşıdevrim” yapıtının her okuyucu tarafından incelenmesi gerektiğine de inanıyoruz.
1953-56 arası dönemde, SSCB’deki gelişme sürecine paralel olarak, Polonya’da da revizyonist eğilimler gelişir güçlenir. SSCB’de iktidarın yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizm tarafından ele geçirilmesine bağlı olarak Polonya’da da burjuva revizyonist karşı-devrim iktidara gelir. 1945-53 sürecinde, Polonya’da nispeten güçlü bir sosyalist sanayi kurulur. Tarımdan farklı olarak sanayide devlet mülkü, 1956 sonrası süreçte de korunur. 56 ve sonrası ile birlikte proletarya iktidarı revizyonist burjuva iktidara, sosyalist sanayi tekelci kapitalist devlet mülkiyetine dönüşür.
Burjuva revizyonist iktidarın yıkılarak yerini klasik kapitalist yapıya bırakmasına dek, odağında proletaryanın durduğu ve burjuva revizyonist-kapitalist sistemin nimetlerinden yararlanan ve paylaşan küçük bir azınlık hariç, toplumun ezici bir çoğunluğunun (küçük burjuvazi, aydınlar vs.)  proletarya hareketi etrafında harekete geçtiği, sayısız grev ve direnişin örgütlendiği bir tarihsel kesit yaşandı Polonya’da. Uluslararası sermayenin, gerici Vatikan’ın ve Titoizmin enerjik desteği ve yönlendirmesinde Polonya’daki direnişin önderliğini burjuva liberalleri, Katolik Kilisesi, açık burjuva unsurlar yapmaktaydı. Gelişen devasa işçi ve emekçi kitle hareketi anti-Sovyet, anti-sosyalist ve Batı kapitalizmi hayranı sloganlarla yönlendirilmesine karşın, işçi ve emekçi yığınlar kendi meşru hak ve özgürlüğü için harekete geçmişti… Örneğin emperyalizmin denetiminde olan gerici Dayanışma Sendikası, 10 milyon işçiyi örgütlemeyi başarmıştı.
Peki, on milyonları sisteme ve iktidara karşı ayağa kaldıran olgu ne idi? Biliyoruz ki, nesnel bir temel, sınıfsal çelişkiler, sömürü ve zulüm olmadan böylesine dev kitle hareketleri gelişemez. Böyle bir hareket suni olarak yaratılamayacağı gibi sadece “dış güçlerin kışkırtmasıyla” da izah edilemez. İşin içine “dış güçlerin” girebilmesi de iç çelişkilerin varlığını ve bu çelişkilerin kitleleri, büyük kitleleri harekete geçirecek denli az çok keskinleşmesini veya olgunlaşmasını gerektirir.
Bu nesnel temel ve çelişkiler Polonya sisteminin tam da bağrında yatıyordu. Bürokratik kapitalist sistem ve bürokrat burjuvazinin diktatörlüğü, yeni tip kapitalist tarzda sömürü ve Rus sosyal emperyalizmine bağımlılık tam da söz konusu nesnel temeli ve çelişkileri oluşturuyordu. Yeni tip kapitalist ve sosyal emperyalist sömürü, zulüm ve toplumsal adaletsizlik çelişkileri o denli keskinleştirmiştir ki, on milyonlar, komünist öncüden mahrum bir şekilde de olsa, hareketin önderliğinden bağımsız olarak, tümüyle meşru zeminde harekete geçmiştir, geçebilmiştir.
Peki, burada karşı karşıya gelen başlıca sınıflar kimlerdi? Açık ki, proletarya ile revizyonist (yeni tip) burjuvaziydi. Toplumun onda dokuzunu karşısına alan bu sınıf, yeni tipten kapitalist restorasyonun ürünü olan yeni tip burjuvazi idi. Bu öyle bir hareket idi ki, Polonya’nın sosyalist, Polonya’daki iktidarın da proleter olduğu demagojilerine ölümcül bir darbe indiriyordu.
Peki, Polonya’da kolektif devlet mülki olan sanayiyi bu durumda sosyalist(!) gören mantık Marksist-Leninist mantık ve değerlendirme olabilir mi? Olamayacağı açık olsa gerek. Tabii yolunu şaşırmış olanlar hariç!
1971’deki işçi ayaklanmasını anlatır ve tahlil ederken, Spiro Dede şöyle yazar:
“Ayaklanmanın ulaştığı dramatik boyutlar, işçilerin hakim rejime ne pahasına olursa olsun direnme kararlılığı, isyanın gözü pek ruhu, yüce proleter dayanışması, vb., ‘Polonya sosyalizmi’nin tamamen iflas ettiğini ve açığa çıktığını gösteriyordu. Aynı zamanda bu olaylar, eski sosyalist ülkeler arasında ilk defa Polonya proletaryasının ayaklanarak, iktidardaki rejimin işçilerin rejimi olmadığını, onun tüm kötülüklerin ana kaynağı olduğunu ve sonuç olarak da yıkılmayı hak ettiğini açıkça ilan ettiğini de gösteriyordu. Enver Hoca yoldaş, işçi sınıfının bu haklı hareketlerini hem Polonya hem de öteki revizyonist ülkeler için arz ettiği önem açısından değerlendirirken şöyle yazıyordu: ‘Polonya işçi sınıfının mücadelesi revizyonist ülkeler için yeni bir olguya işaret ediyor… Aralıkta Polonya’daki işçi sınıfı ile iktidardaki revizyonist hükümet arasında ayrılık gerçekleşti…İlk defa, bir yanda işçiler öte yanda revizyonistler, kutuplaşmış iki uzlaşmaz sınıf olarak karşı karşıya geldiler.’” (Karşıdevrim İçinde Karşıdevrim, s. 99)
Yukarıdaki çıplak tabloya karşın modern revizyonizm ve kapitalizmin restorasyonunu kavrayamayan ve yeni tip burjuvazi ve modern revizyonizmle uzlaşan orta yolcu akım, o yıllarda da, sonrasında da klasik kapitalist biçimler alıp çökünceye dek, “Polonya sosyalist bir ülkedir “ savlarını ortak payda olarak, tıpkı diğer revizyonist/kapitalist ülkeleri niteledikleri gibi, tanımlamaya, proletarya ve halkları, devrimcileri yanıltmaya bütün güçleri ile devam ettiler.
Tartışmalar bakımından yararlı olacağı için “Asyatik Üretim Tarzı” üzerinde de durmak istiyoruz.
Marks’ın feodalizm incelemelerinde öne çıkan olgu, Batı Avrupa feodalizmi olmuştur. Oysa dünyamızda Batı Avrupa feodalizminden daha yaygın feodal üretim biçimlerinden biri olarak bir Doğu feodalizmi söz konusuydu. Büyük filozof sorunun bu yanının farkında olmakla birlikte bu olguya sınırlı ama açıklıkla değinmiştir.
Batı tipi feodalizmde tipik olan, yerel derebeylikler ve toprak mülkiyetinin özel ellerde toplanmış ve parçalanmış olmasıdır. Marx ve Engels’in dediği gibi, “Bütün Avrupa ülkelerinde feodal üretimin özelliği, toprağın mümkün olduğu kadar çok sayıda alt feodaller arasında bölünmesiydi.”  (Marks-Engels, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s. 191) Doğu feodalizminde tipik olan ise toprağın komünal toprak mülkiyeti olarak feodal devletin elinde toplanmış, merkezileşmiş olmasıdır. Yine Marks’ın dediği gibi, “…Gerçekten toprakta özel mülkiyetin yokluğu, tüm Doğunun anahtarı! Siyasal ve dinsel tarihin özü burada.” (age., s. 142) Batı feodalizminde feodal toprak mülkiyeti ve feodal hiyerarşik düzen feodal beylerin güçlerine göre dağılmış ve şekillenmiştir. Doğu feodalizminde ise mülk devletindir, egemen feodal sınıf, bir “devletlü” sınıf olarak örgütlenmiştir; feodal sınıf piramidinin tepesinde kral/sultan bulunmaktadır; askeri ve dinsel aristokrasi, feodal sınıfı oluşturmaktadır.(Bakınız PEDK, C.I, Bölüm II ve Bölüm III.)
Burada çok özet olarak üzerinde durduğumuz Doğu tipi feodalizm, kuşkusuz ki süreç içerisinde bozulmuş, vakıf ve mültezim uygulamaları yoluyla, kapitalizmin gelişimiyle giderek çözülmüş ve toprakta özel mülkiyetin gelişimiyle, özel mülkiyete dayanan biçimler alarak çözülmüştür vb. Ama asıl amacımız, burada, “Asyatik Üretim Tarzı”nın kolektif devlet mülkiyetine dayanan karakterine ve feodal egemen sınıfın bir devletli kolektif sınıf karakteri taşımasına dikkat çekmektir. Fazla uzağa gitmeden, bu olguyu Osmanlı İmparatorluğu gerçeğinden de bilmekteyiz. Bilindiği gibi, toprakta özel mülkiyetin bulunmayışından, toprağın devlete ait olmasından yola çıkarak, Osmanlıyı sınıfsız bir toplum olarak izah eden ve savunan anlayış ve eğilimler üzerinden yürütülen tartışmalar, 60’lı yılların ünlü tartışma konularından birisini oluşturmuştu. Oysa Doğu feodalizmi ve Osmanlı İmparatorluğu, feodal bir düzen karakteri taşımakta ve özgün bir biçimde iki temel sınıfa, köylülük ve feodal sınıfa dayanmaktaydı. Köylülük özel toprak mülkiyetinden yoksun olarak, devlet tarafından feodal temeller üzerinden koyu bir feodal sömürüye tabi tutulmaktaydı…
Görüldüğü gibi, “Asyatik Üretim Tarzı”nda, toprakta özel mülkiyetin bulunmaması esas olgu olmasına ve egemen sınıf, Batı Avrupa’da olduğu şekilde doğrudan feodal beylikler biçiminde karşımıza çıkmamasına karşın, bu toplum biçimi feodal sınıflı toplum olarak tanımlanmış ve çözümlenmiştir.
Kuşkusuz ki, amacımız, feodal toplumla kapitalist toplumu, feodal toplumla kapitalizmin restorasyonu yolunda ortaya çıkan revizyonist/kapitalist toplumları birbirine eşitlemek ya da kaba bir tarihsel paralellik kurarak kapitalizmin restorasyonunu kanıtlamak değildir. Amacımız, tarihsel gerçekten yararlanabilecek, her bir toplumun ve tarihsel dönemin özgünlüğünü ve kendine özgü koşullarını unutmadan, tartıştığımız sorunda perspektifimizi geliştirebilecek sonuçlar çıkarabilmektir. Aksi düşünülemez bile.
Burada dikkat çekmek istediğimiz şey, özel mülkiyetin, sınıfların, sömürünün ortaya çıkışıyla birlikte, sömürücü sınıflı toplumların mutlak olarak özel mülkiyete, hakim sınıfların parçalanmış özel mülkiyetine, emekçi sınıf ve tabakaların özel mülk sahipleri sınıfının kolektif biçimler almayan ayrı ayrı kesimlerinin sömürüsüne vb. dayanmadığını göstermektir. Tarih de bu olguya tanıklık yapmaktadır.
SSCB ve Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkelerinde kapitalizmin restorasyonu ile birlikte tarih, yeni bir olguya tanık olmuştur. Bu yeni olgu, kendi nesnel temelleri ile somut olarak diyalektik materyalizme, Marksizm-Leninizm’in ilkelerine dayalı tahlil edilmeli, eski yetersiz bakış açısı aşılmalı, teori yenilenerek geliştirilip zenginleştirilmeli, tarihi deneyin eleştirel analizinden çıkan derslerle kadrolar, sınıf ve kitleler silahlandırılmalıdır. Böylece sosyalizmin yeni bir Ekim atılımı, 21. yüzyılın kaçınılmaz kaderi olan sosyalizmin yer küremizdeki zaferi, donanımlı ve ideolojik, programatik, stratejik olarak sağlam bir şekilde kucaklanmalıdır. Aksi tavır, komünist saflardaki orta yolcu, oportünist tasfiyeci sapmanın “ideolojik-teorik tutuculu”ğuna, “dogmatizm”ine, şematizmine kapılmak, yolu şaşırmak olacaktır…
SSCB’de, 1956 ile iktidarın yeni tip burjuvazinin eline geçmesinden sonra, sosyalist ekonomi, giderek yerini yeni tip kapitalist ekonomiye bırakmıştır. 56 ile iktidarın bu el değiştirmesi ile yeni tip burjuvazi, elindeki iktidar ve üstyapı tekeline dayanarak, sosyalizm ve komünizm adına, kapitalizmi, tekelci devlet kapitalizmi olarak inşa etmeyi başarmıştır. 70’lere geldiğinde, artık SSCB ekonomisi sosyal emperyalist bir ekonomiye dönüşmüştür. Bu dönüşümün programı, uygulamaları, somut verileri kitabımızda zaten ortaya konulmuştur. Bir kez daha girmek gerekmemektedir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU ÜZERİNE İKİ REVİZYONİST TEZİN ELEŞTİRİSİ



           SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU ÜZERİNE İKİ REVİZYONİST TEZİN ELEŞTİRİSİ
Geçmişte, Kruşçev’le açılan, Brejnev’le derinleşen ve devam eden sürece dair yapılan tartışmalarda, SSCB’nin sosyo-ekonomik yapısı ve politik iktidarın karakteri konusunda değişik teoriler, tezler, analizler ileri sürülmekteydi. Doğal olarak, bütün bunlar, tarihsel pratiğin sınavından geçti. Dev Yol grubu tarafından savunulan tez şuydu: 1956’dan sonra (dağılışına kadar geçen süreçte) SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri sosyalisttir. SSCB alt yapısı sosyalist, ama üst yapısı revizyonisttir. Belirleyici olan altyapıdır, dolayısıyla Sovyetler Birliği (SB) ve öteki ülkeler sosyalisttir. Ama son tahlilde geriye dönüş olanaklıdır. Sovyetler Birliği’ni vb. kapitalist ve sosyal emperyalist görmek revizyonizmdir; “ÇKP ve AEP kuyrukçuluğudur”. Bu ülkenin ve ülkelerin kapitalist hale gelmesi bir sürecin sonucu olabilir. Oysa bu süreç henüz tamamlanmamıştır. Nitekim Dev Yol’un kalıntıları SB’nin ve Doğu Blok’unun dağılışıyla birlikte geriye dönüş sürecinin tamamlandığını, böylece Ekim Devrimi ile açılmış olan bir tarihsel dönemin de kapandığını ilan ettiler. Dev Yol, SB’yi kapitalist ilan etmek için klasik kapitalist bir sosyo-ekonomik yapıya geçmesini zorunlu görmekteydi. “Revizyonist diktatörlük” olarak gördüğü diktatörlüğün egemen çevrelerini yeni tip burjuva sınıf olarak da tanımlamaktan kaçınıyordu. Bu tezin savunucuları sırası gelince bu tezleriyle övünmeye ve bizim cenahı suçlamaya devam etmektedirler, hem de zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak!
Kurtuluş grubu ise, altyapıda sosyalizm kurulduğu için, üstyapı ne olursa olsun kapitalizmin restorasyonunun olanaklı olamayacağını savunuyordu. Kaba ekonomist bir zihniyet ve duruş sergiliyordu. Zaten SB’nin üstyapısını da “proletarya diktatörlüğü” olarak görüyordu. İlginçtir, Kruşçevler, hayır bizde proletarya diktatörlüğü artık yoktur, o diktatörlük yerini “tüm halkın devletine bırakmıştır” dediği halde Kurtuluş, SB’deki revizyonist yeni tip burjuva diktatörlüğünü daima “proletarya diktatörlüğü” olarak tanımlamaya ve propaganda etmeye devam etti.
Kıyaslandığı zaman Dev Yol’un Kurtuluş’tan daha ileri bir mevzide yer aldığı açıktır. Böyle de olsa Dev-Yol da kaba materyalist, ekonomist bakış açısının kurbanıydı.
Birinci tez, göreli ama önemli bir ilerliği kendi içerisinde taşımakla birlikte, ortacı oportünist bir mevzide konumlanmıştı; gerçekte sınıflar üstü bir diktatörlük tahlili yapılıyordu. Bu teorik-politik bakışı savunanlar, bir elini Marksizm-Leninizm’e, diğer elini Sovyet modern revizyonizmi’ne uzatmıştı. Söz konusu teori, tez, tahlil eklektikti, iç tutarlılıktan yoksundu. Modern revizyonizmle açıkça uzlaşıyordu. Kapitalizmin yeni tipte inşası, restorasyon ve sosyal emperyalizm olgusunu da gizliyordu.
Bilindiği gibi sosyalist ülkelerde kapitalist restorasyon Marksizm-Leninizm teorisinin öngördüğü yollardan başarı kazanmadı. Teorinin öngörüleri doğrulandı, ama kapitalist restorasyon, teorinin göremediği bir yoldan, yeni bir yoldan doğup, gelişerek gerçekleşti. Ustaların ve sosyalizmi ilk kez inşa edecek proletaryanın ardında yararlanabilecekleri böylesine bir tarihsel deneyim de bulunmamaktaydı… Bu yeni bir olguydu.
 Yeni olgular, yeni olguları kavramayı gerektirir. Yeni bir analiz ve sentezi gerektirir. Yeni olguyu kavramak yenilenmeyi, yeni bir teorik çalışmayı gerektirir. Alışageldik düzeyi, çerçeveyi, formülleri aşmayı; ezberi bozmayı; muhafazakarlığı, dogmatizmi, teorik tutuculuğu yenmeyi gerektirir. Yeniyi kavrama adına, yeni olmayan, yeniye yanıt vermeyen, eskimiş, aşılması gereken, dahası aşılmış ama keskin bir yenilenme ve yenilik söylemiyle eskiye, alışageldik düzeye sıkı sıkıya sarılan, onu bir biçimde tekrarlayan, yenilik söyleminin içine tutunarak kendini tekrarlayan muhafazakarlıktan da uzak durmayı ve aşmayı gerektirir.
Tartıştığımız konuda, orta yolcu cenah içerisinde daha ileri düzeyde pozisyon tutmakla birlikte, Dev Yol, sosyalizmden kapitalizme geri dönüşün yeni yolunu kavrayamamıştı. Ama bir ölçekte bu yeni olguyu anlama çabası vardı. Gerçekte bu tezin sahipleri, yeni olguyu kavrayamamışlardı. Kavrama çabası ile kavramak iki farklı şeydir. Birincisi, ikincisine sadece bir giriştir, ikincisi birincisinin sonuna dek ilerletilmesiyle tamamlanabilir. Dev Yol, esas olarak, birincisinde çakılıp kalmıştır. Daha ileriye gidememiş, gitme çabası da sınırlı kalmıştır. Böylece, kendi içsel çelişkileriyle, eklektik savunularıyla, revizyonizmiyle birlikte yürümüştü.
Kapitalizmin yeni tipten, yeni yoldan inşasının öncülleri sosyalist ekonomik ve toplumsal yapının kurulduğu, sosyalist kampın ortaya çıktığı bir sürecin bağrında gelişmişti. Yani eski teorik koyuşa göre, “sosyalizmin zafer kazandığı”, dahası “kesin zafer kazandığı”, böylece sosyalizmin tasfiyesinin iç nedenlerinin ortadan kaldırılmış ve dıştan gelecek emperyalist müdahale ile sosyalizmin yıkılmasına karşı da temel güvencenin sağlanmış olduğu, artık kapitalizme geri dönüşün mümkün olmadığının savunulduğu koşullarda gelişmişti. Dahası, bu öncüller, aynı koşullarda, giderek olgunlaşıp yeni tipten bir burjuva karşı-devrim olarak politik iktidarı gasp etmiş, giderek sosyalizmi tasfiye ederek kapitalizmi yeni bir biçimde kurmuştur.
 Yeni yolun öncüllerini, sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkmış olan yeni tipten küçük burjuva tabaka oluşturmuştu. Bu tabaka, işçi sınıfından ve emekçilerden gelme, sosyalizm koşullarında oluşmuş bir tabakaydı. Ekonomik, politik ve toplumsal ayrıcalıklarla donanmış, parti, devlet, ekonomi, kültür alanlarında öne çıkmış yönetici kesimlerden oluşmaktaydı. Bürokratlardan, teknokratlardan, siyasetçilerden, işletme yöneticilerinden, aydınlardan oluşmuş bir tabakaydı. Bürokratik deformasyonun gelişmesi, bürokratik yozlaşmaya dönüşmesi süreci yeni tip küçük burjuva tabakanın da serpilip gelişme süreci olmuştur. Bürokratik bir kasta dönüşen bu tabaka, 56’da SSCB’de politik iktidar tekelini ele geçirerek, proletarya diktatörlüğünü tasfiye etmiştir. Modern revizyonizm, işte bu yeni tip burjuvazinin ideolojisi, teorik-politik platformuydu. Proletarya diktatörlüğünü tasfiye eden bu sınıf, yeni tipten karşı-devrimin; kızıl maskeli bir beyaz karşı devrimin, sosyalist ve komünist olduğunu iddia eden bir karşı-devrimin önderi oluşmuştur. Programını da sosyalist inşayı mükemmelleştirme ve komünizme geçme demagojisi ile örterek pratikleştirmiştir.
Politik iktidarın patronluğunu ele geçirerek sınıf atlayan, yeni tip burjuvazi haline gelen bu tabaka, böylece devlet mülkiyetinin de patronluğunu ele geçirmiş oldu.
Lenin’in vurguladığı gibi, eğer proletarya iktidarda değilse sosyalizm düşünülemez. Nitekim 70’lere gelindiğinde, sosyalizm, iktisadi bakımdan da tasfiye edilmiş; alt ve üstyapısıyla kapitalizm inşa edilmişti. Ama bu kapitalizm, klasik tipte bir kapitalizm değildi. Yeni tipten bir kapitalizmdi. Adı “sosyalizm” olan tekelci devlet kapitalizmiydi. Kolektif biçimler altında inşa edilmiş bir kapitalizmdi. O somut tarihsel koşullarda başka bir şey de olamazdı zaten. Çünkü inşa edilen kapitalizm, sosyalizmin “zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında klasik kapitalizm yolundan yürünerek kurulamazdı; kuşkusuz ki, işçi sınıfı ve emekçiler buna asla izin vermezdi… 56 sonrası yeni tarzda kapitalizmi inşa eden sınıf yeni tipte bir burjuvaziydi. Bu burjuvazi, klasik tip bir burjuvazi değildi ve olamazdı da…
Dev Yol ve benzerleri bu bilimsel gerçeği ve gerçekleri hiçbir zaman kavrayamadılar.
Doğal olarak, yeni burjuvazinin ve modern revizyonist karşı-devrimin kapitalist inşa programını yürürlüğe koymasının zorunlu politik ön koşulu, politik iktidarı (devleti) ele geçirmekti. Nitekim işe tam da bu can alıcı noktan başladılar… Bu şu demektir: Yeni yoldan yürüyerek sosyalizmi tasfiye edebilmek için işe, altyapıdan başlamak olanaklı değildir. O halde, kaçınılmaz bir zorunluluk olarak işe, sosyalist devleti ele geçirip (kaleyi içerden fethedip) başlamak gerekiyordu. Nitekim yapılan da bu oldu. Ama bir kere iktidarı ele geçirip proletaryanın egemenliğine son verdikten sonra, eşyanın doğası gereği, modern revizyonist burjuvazi, bu ilk ileri atılımı ve ele geçirdiği stratejik mevzi ile yetinmeyecektir, kendi iktidarına dayanarak daha büyük bir tutkuyla, sınıf kini ve bilinciyle sınıf saldırısına devam edecek ve ideolojik manipülasyon, politik tasfiye eşliğinde ekonomik programını da yürürlüğe sokacaktır. Ekonomik programını pratikleştirirken de bunu en keskin, en radikal, en açık, klasik kapitalist inşa çizgisinde yapamayacağından adım adım ama sistemli bir şekilde örtülü operasyon hattından yaparak yol alacaktır… Tarihsel deneyim bunu göstermiştir
SSCB’nin, 91 yılındaki dağılışıyla birlikte sosyalist olmaktan çıktığı tezi bu gerçeklere aykırıdır. Alışageldik kapitalizmin görüngüleri aranıyor 89-91 öncesi için. Bulamayınca da sosyal emperyalizm, sosyalizm ilan ediliyor vs. Ama zaten sorunun da bir yanı bu nokta da düğümleniyor. Düğümü çözecek şey, ezberi aşmak, yeni olguya diyalektik materyalizmin ışığında yeni bir tarzda bakabilmek, yeni bir kavrayış geliştirmekten geçer. Görüngüler önemli olmakla birlikte belirleyici olan nesnel hareket yasalarıdır. Asıl olan, görüngülerin arka planındaki hareket yasalarını kavrayabilmektir. Bunu başaramayanlar, eskiye takılır kalırlar ve kaldılar da. İşte dogmatizm, teorik tutuculuk, muhafazakarlık, “yaratıcı Marksizm”den kopmak budur sevgili okuyucu.
40 yıla yakın bir sürede sosyalizm kurulmuş. 40 yıla yakın bir süredir de “revizyonist diktatörlük” hüküm sürüyor. Ama kapitalizm 40 yılda kurulamıyor. Neden? Çünkü klasik kapitalist bir ülkeye, ancak 40 yıl sonra, dağılışla birlikte ulaşılıyor. Oysa 70’e gelindiğinde kar için üretim yasası, azami kara göre inşa edilmiş bir ekonomi var orta yerde. Ve bunu da saptayan, açıklayan modern revizyonist burjuvazinin temel ve belirleyici kurum ve temsilcilerinin bilakis kendileri olmuştur. Kime inanmak gerekir acaba: Yeni burjuvaziye mi Dev Yol, Kurtuluş, Dev Sol vb. gibi akımlara mı?!!! (Ki, sorun, yayınlanmış olan kitabımızda bütünlüklü ve kapsamlı bir şekilde incelenerek ortaya konulmuştur. İlgi duyan okuyucu, kitabımıza ulaşarak inceleyebilir.)
Bir kere altyapıda sosyalizm kurulunca artık kapitalizme geri dönüşün olanaklı olmayacağı, üstyapıda isterse “revizyonist sapma” egemen olsun, sosyalizmin yıkılamayacağı ve üstyapının da sosyalist olarak kalmaya devam edeceği tezi de hem eklektik ve hem de sübjektif bir tezdir.
Bir kere ezberlenmiş: Altyapı üstyapıyı belirler, o halde altyapı daima belirleyicidir. Örneğin Fransa’da devrilmiş feodal gericilik üstyapıyı ele geçirip restorasyonu örgütlemek istemişti ama bunu başaramamıştır. Çünkü kapitalist altyapı bir kere oluşmuştu. Altyapı belirleyiciydi, üstyapının tersinden müdahalesine karşın sonunda üstyapı da yeniden kapitalist olmaya devam etmiştir vs.
Altyapının son tahlilde belirleyici olduğu, üstyapının altyapıyı belirleyemeyeceği, ama ikincisinin birincisi üzerinde pasif değil, aktif etkisi olduğu; ikincisinin birinci üzerindeki aktif etkisinin altyapının gelişimini hızlandırmak veya kösteklemek gücüne sahip olduğunu vb. biliyoruz. Fakat bu tezi ve Marksizm-Leninizm’in diğer tezlerini de bir dogma haline getirmemek lazım.  Marksizm-Leninizm bir dogma değildir. Her duruma çözüm bulabilmek için açıp bakabileceğimiz, hazırlop reçetelerin içinde yer aldığı ansiklopedik bir kaynakta değildir. Teorik çalışmada, yeni olguları anlamada O sadece bir kılavuzdur; bize diyalektiği ve materyalizmi, genel ilkeleri vermiş bir dünya görüşüdür. Olmuş bitmiş, tamamlanmış bir teori de değildir. Aksine, bir bilim olarak, biricik bilimsel toplum bilim olarak gelişmek, yenilenmek, zenginleşmek ister. Sınıflar mücadelesinin tarihsel deneyimi ve bilimlerdeki her yeni gelişme, teorinin yenilenerek geliştirilmesinin iki ana kaynağıdır. Bizce, teorinin geliştirilmesi bakımından tarihteki en yaşamsal deneyim, deneyimlerin de en gelişkini sosyalizmin başarılı inşa edilmesi ve ardı sıra gelen kapitalist restorasyon deneyimidir. Teori öncelikle bu deneyimin eleştirel analizinden çıkarılacak derslerle zenginleştirilebilir. Ama örneğin tarihsel deneyiminin de kanıtladığı gibi, bu gelişme oportünizmin bir biçimi olan orta yolculukla başarılamaz. Marksist-Leninist saflara bu akımı taşımak, tasfiyeci revizyonist teori ve tezleri yaymakla da başarılamaz. Bu vb. akımlar söz konusu yeni olgu ve tarihsel deneyim karşısında gerçekten de dogmatik, muhafazakar ve ezbercidirler. Bu gerçeğin bilince çıkarılması gerekir. Tarih, çözümün ve yenilenmenin orta yolcu oportünizme dönmekle, kaymakla olmayacağını kanıtlamıştır.
Bir doğru bir dogmaya dönüştürülerek savunulursa, sosyalizmde de altyapının belirleyici olduğu için üstyapı revizyonistleşse de altyapıyı tasfiye edemeyeceği ve veya, üstyapının sosyalist olmaktan çıkmayacağı, eninde sonunda revizyonist üstyapının altyapıya uymak zorunda kalacağı, revizyonist üstyapının sosyalizmden komünizme geçişe hizmet etmek zorunda kalacağı, olsa olsa, bu durumun geçiş sürecini yavaşlatabileceğini savunmak doğallaşır. Ama bu Marksizm-Leninizm değildir ve olamaz da.
Sosyalizm, ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist toplum biçimleri gibi bağımsız bir temel toplum biçimini oluşturmaz. Sosyalizm, kapitalizmden komünizme gidişte sadece geçiş toplumunu oluşturur; bağımsız bir temel toplum biçimini (üretim tarzını) oluşturmaz. Kendi bağımsız asli ürünü olan iktisadi temeller üzerinde yükselmez. Aksine sosyalizm, olgunlaşmamış komünizmdir. Komünizmin alt evresidir. İnsanlık, bir geçiş biçimini oluşturan sosyalizm alt evresinden geçerek ancak komünizme ulaşabilir. Bu, nesnel toplumsal koşullarla ilgilidir. Çünkü devrimci proletarya, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi elvermediği için sosyalizmi yok sayarak komünizme bir çırpıda sıçrayamaz, geçemez. Dolayısıyla bir geçiş toplumu olan sosyalizmde, altyapıya temel toplum biçiminde olduğu gibi bir belirleyicilik verilemez. Ama sosyalizmde sosyalist altyapı bir kez ortaya çıktı mı üstyapıyla etkileşiminde pasif bir rol oynamaz. Aksine kendi doğrultusunu üstyapıya dayatır, yolunun açılmasını gerektirir. Komünizme doğru artan tempoyla yolun düzlenmesini koşullar ve “ister”. Sosyalist üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimiyle uyumlu olduğu müddetçe, üretici güçler özgürce gelişimini sürdürür. Bu uyumun bozulduğu yerde üretici güçlerin gelişimini frenlenmeye, kösteklemeye, giderek düpedüz önlemeye başlar. Bu durumda, çelişkinin devrimci çözümü, engel haline gelmiş üretim ilişkilerinin sosyalist yenilenmesini gerektirir; çelişkinin gerici çözümü ise, sosyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesidir. Birinci çözüm, devrimci gelişmenin yolunu açar, ikinci çözüm, sosyalizmin tasfiyesini getirir…
Peki, ikinci durumda, sosyalist üretici güçlerin tasfiyesi eylemi nasıl gerçekleşebilir? Emperyalist müdahale, devrilmiş gericiliğin iç savaşı vb. gibi olasılıklarda olacak olanı geçiyoruz, yeni tip kapitalist restorasyon koşullarında bu nasıl gerçekleşebilir? Tarihsel deneyim, bunun, modern revizyonist burjuvazinin politik üstyapıyı ele geçirerek, yeni tip kapitalist programını yürürlüğe koyarak bunu başarabileceğini kanıtlamıştır. Bu ister bizim savunduğumuz biçimde olsun, isterse klasik kapitalizme geçişle bu olgunun kanıtlandığı savunusu biçiminde olsun, her halükarda sosyalist üretim ilişkilerinin, sosyalist altyapının, üstyapının ele geçirilmesi yoluyla, işe üstyapıdan başlanarak  tasfiye edildiği gerçeğini göstermektedir. Demek ki, sosyalist altyapı bir kez ortaya çıktıktan sonra üstyapının kaçınılmaz ve zorunlu olarak sosyalist kalmaya devam edeceği ya da revizyonist sapmaya ve çizgiye rağmen eninde sonunda üstyapının sosyalist altyapıyla uyumlu hale gelmek zorunda kalacağı tezleri aşırı sübjektif tezlerdir. SSCB’nin ve eski sosyalist ülkelerin oluşturduğu kampın 89-91 dağılışı da zaten bu gerçeği açıkça kanıtlamıştır.
Sosyalist üretim ilişkileri kapitalist toplumun bağrında doğarak gelişemez. Oysa kapitalist üretim ilişkileri feodal toplumun bağrında ortaya çıkar, gelişir ve burjuvazi, ister burjuva devrim yoluyla, isterse feodal aristokrasi ile uzlaşarak politik iktidarı ele geçirdiğinde, kapitalizmin altyapısını az-çok olgunlaşmış olarak hazır bulur… Oysa bu, olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizm için, sosyalist üretim ilişkileri için geçerli değildir. Çünkü sosyalist üretim ilişkileri özel mülkiyetçi sömürücü üretim ilişkileri ile uzlaşmaz karşıtlık içerisindedir ve tümüyle sömürüden arınmış, toplumsal karaktere sahip üretim ilişkileridir. Bu bağlamda, proletarya ilkin sosyalist devrim yoluyla egemen sınıf olarak örgütlenir. İkinci adımında proletarya diktatörlüğüne dayanarak yukarıdan aşağı sosyalist üretim ilişkilerini örgütler. Yani sosyalist altyapıyı iktidarlaşarak örgütleme ve geliştirme görevi, ancak birinci adımın arkasından gelir, daha öncesinde değil!
İkinci olarak, kapitalizmden komünizme geçiş, ancak proletaryanın önderliğinde mümkündür. Bu önderlik, tüm savaşım biçimlerini en üst düzeyde örgütleyerek nihai amaca ulaşmayı önüne koymuş olan proletaryanın genelkurmayı partisi aracılığıyla gerçekleşir. Proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi onun devletsel liderliğini, sosyalist sanayinin en ileri tekniğe dayalı sürekli geliştirilmesi proletaryanın iktisadi önderliğini, ekonomik ve politik iktidar gücünün elde olmasına dayanan sosyalist ideolojik ve kültürel hegemonya onun ideolojik ve kültürel liderliğini güvence altına alır. Ve komünizme geçiş, kesintisiz bir devrim sürecidir. Bu devrim sınıfsız topluma (komünizmin üst evresine) ulaşınca, ulaşma sürecinin gelişme seyrinde giderek sönümlenir. Böylece, kendine özgü bağımsız temeller üzerine ortaya çıkmış ve gelişimini sürdürecek olan komünist topluma ulaşılmış olacaktır. İşte bu aşamada artık kapitalist restorasyon tehlikesi de kalmayacak ve bir geriye dönüş de olanaklı olmayacaktır. Komünist maddi temel (altyapı), belirleyici olacaktır. Çünkü artık kapitalizme geri dönüşü örgütleyebilecek herhangi bir sınıfta kalmayacaktır; adı üstünde sınıfsız toplum! 
Açık ki, komünizmin alt evresi olan ve komünizmin üst evresine geçiş aracı olan sosyalizmde geçiş süreci kesintisiz bir devrim sürecidir. Devrimin nihai hedefine ulaşarak ömrünü tüketmesi sürecinde önderlik belirleyici bir rol oynar. Bu önderliğin başlıca görevi, kitleleri tarih yapıcılığının aktif ve militan öznesi yapmaktır. Önderleşme artık bir önderliğe gerek kalmayıncaya dek, yöneten yönetilen ayrımının son bulduğu aşamaya dek, toplumun özgür üreticilerden oluştuğu, insanın insanı yönetiminin yerini, insanların şeyleri yönetmesine bıraktığı yere dek, zorunluluklar aleminin yerini özgürlükler alemine bıraktığı, insanlığın kendi kaderine özgürce hükmettiği yere dek geliştirilecek ve tükenecektir.
Buradan baktığımız zaman, proletaryanın partisel önderliğini kaybettiği, önderliğinin bir diğer biçimi olan devletsel önderliğini, bu önderliğin bir diğer biçimi olan ekonomik önderliğini, bu önderliğin bir diğer biçimi olan kültürel önderliğini kaybettiği zaman nasıl olur da hala sosyalizmden bahsedilebilir ki!? Bu durumda nasıl olur da hala altyapı sosyalist olmaya ve restorasyonu engellemeye devam edebilir ki! Bu durumda nasıl olur da sosyalist altyapı kurulmuş olduğu için, sırf bu yüzden, eninde sonunda revizyonist üstyapı ya da revizyonist sapma etkisizleşerek yerini altıyla üstüyle uyumlu sosyalist gelişmeye, komünizme geçişe doğru bırakabilir ki! Bu durumda nasıl olur da hala klasik kapitalist biçimler yok diye bir ülke sosyalist görülebilir ki!.. II. Enternasyonal oportünizminin, Troçkizm’in, modern revizyonizmin, orta yolcu akımın bu yaklaşımlarını aşmak gerektiği çok ama çok açıktır.
Açık ki, bu vb. tezler kaba materyalizmden kaynaklanıyor. Revizyonist tarih ve toplum teorisinden ilhamını alıyor. Ampirist, pozitivist, kaba determinist kavrayışa dayanıyor.
Sosyalist inşanın ve komünizme geçişin iktisadi yasaları vardır ve bu yasalar nesnel karakterdedir. İşçi sınıfı, geçiş sürecini bu nesnel yasalara göre yönetir. Yani bu geçiş salt iradeden, iradi yönetimden ibaret değildir. Böyle bir bakış ve kavrayış tipik bir sübjektif idealizmi temsil eder. Aksine, devrimci komünist irade bu yasaları tanımayı ve kullanmayı ifade eder. İşte bu temel eksende irade belirleyici rol oynar. Tersinden sosyalizmi tasfiye etme eylemi de kaçınılmaz olarak kapitalizmin nesnel hareket yasalarını harekete geçirerek restorasyonun gerçekleşmesine gider. İşte sosyalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin restorasyonu sürecinde yeni tip burjuvazinin iradesi de bu temelde belirleyici rol oynar. Sen üretimi toplumun maddi ve manevi gereksinimlerini en üst düzeyde doyurmak için yapmazsan, sen azami kar yasasına göre ekonomiyi yönetirsen elbette ki kapitalizmin nesnel yasaları da harekete geçer…
Sorunun devrimci Marksist-Leninist kavranışı işte böyledir.
Şimdi durup düşünmekte yarar yok mu: Bu tabloda, muhafazakar kim? Dogmatik kim? İdeolojik-teorik tutucu kim?  Doktriner kim? Yeni olguları bilince çıkarıp yeni bir kavrayış vb. geliştiren kim, kimler ve hangi çizgi? Eskiye, aşılmış olana sarılan kim? Yeniyi temsil eden, teoriyi yenileyerek geliştiren kim? Eskimiş, eski teori ve analizleri yenilik adına, yenilenme adına post-modern pazarlama teknikleri ile 21. yüzyılın sosyalizmi adına mücadelesini veren kim? Ortacı oportünizm mi Marksizm-Leninizm mi!
II. Enternasyonal oportünizminin, Troçkizm’in, modern revizyonizmin, orta yolcu akımın ateşli bir şekilde propaganda ettiği, manipülasyon yoluyla yaydığı teorilerin ve tarihsel deneyimin çarpıtılmasına dayanan görüşlerinin benimsenerek propaganda edilmesinin Marksizm-Leninizm’le, Marksist-Leninist Komünist geleneğin çizgisiyle hiçbir ilişkisi olmadığı gibi, bir de bu sapmanın “Yaratıcı Marksizm” olarak, “21. asrın sosyalizmi” olarak ileri sürülmesi, tam bir trajikomik durumdur. Bu, tarihin ironisi olsa gerek. Bu durumun, Marksizm-Leninizm’den kopma anlamına geleceği gerçeğini görmek, tek doğru tavır olacaktır. En nihayetinde güneş, balçıkla sıvanmıyor ve sıvanamıyor. Kapitalizmin restorasyonu deneyimi de bu olguyu çarpıcı bir tarzda kanıtlamıştır.