Translate

sbkp (b) 20. kongresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sbkp (b) 20. kongresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2017 Pazar

SSCB, YENİ TİP RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ...

SSCB, YENİ TİP RESTORASYON ve MADDİ ÖNCÜLLERİ...
Sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geri dönüş şu veya bu ölçüde maddi-ekonomik öncüller ortaya çıkmadan olanaklı değildir. Bilinen bir olgudur: Doğada, toplumda öncüller olmadan olgular ortaya çıkmaz. Bu gelişme yasası, kapitalizmin yeni tipte restorasyonu için de geçerlidir. Restorasyon, nesnel gerçeğin dışında salt zihinsel bir süreç, zihinsel alanda olan biten bir süreç değildir ki; böyle bir tez, açık ki sübjektif idealizmin damgasını taşır. Kapitalizmin restorasyonu, ekonomik, politik, toplumsal bir bütünsel/yapısal niteliksel değişimdir; sosyalizmin her cephede tasfiyesi eylemidir. Eskinin yeni üzerinde zafer kazanmasıdır... Yeni tip restorasyonun öncülleri ekonomik, siyasal, toplumsal bakımdan sosyalizmin bağrında ortaya çıkar, gelişir; niceliksel değişme sürecinden geçerek niteliksel değişme sürecine sıçrayarak ilerler ve yeni duruma damgasını basar. Birinci durumda (sosyalizm) yadsınan kapitalizmdir, ikinci durumda yadsınan sosyalizmdir. Niceliğin niteliğe dönüşümü, yadsınmanın yadsınması gerçeği karşımızda durur bu tabloda. Maddenin ve toplumsal gelişmenin diyalektik yasaları örneğimizde işte böyle ortaya çıkar. Toplumsal gelişmenin diyalektiği, diyalektik gelişmenin nesnel yasaları gereği maddenin hareketi ve toplumsal maddi gerçeğin hareketi sarmal bir gelişmedir. Ama sarmal/helezonik gelişme süreci kendi içerisinde büyük tarihsel geri çekilişleri ve gerilemeleri de, sapmaları da taşır ve gelişme düz bir çizgide, fasit bir daire üzerinde gerçekleşmez; bu büyük geri çekiliş kesitlerinde de diyalektiğin yasaları işlemeye devam eder; bizler ancak diyalektikle, materyalizmle diyalektiğin ve materyalizmin yasalarıyla bu süreçleri de anlayabilir, kavrayabiliriz.
Engels şöyle der:
“Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil; üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları, ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa-aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler (iba.) olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan düzgünsüzlükleri ortadan kaldırma araçlarının da -azçok gelişmiş bir durumda- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir. Öyleyse, insanın bu araçları kafasından uydurması değil ama beyninin yardımıyla, göz önünde bulunan maddesel üretim olguları içinde bulması gerekir.” (Anti-Dühring, s. 384-85, iEa.)
Engels, materyalist tarih tezini böyle özetler. Kuşkusuz ki Engels, burada, sosyalizmden kapitalizme geri dönüş (restorasyon) sorununu tartışmıyor, gerek Engels’ten önce gerekse de Marks ve Engels yaşarken böyle bir tarihsel deneyim de yoktur, ama bizlere tarihin materyalist çözümünün anahtarını veriyor.
Biz burada, temel toplumların somutunda, temel toplumların tarihsel evrimi somutunda bu temel tezin incelenmesine girmeyecek, sorunu SSCB’de kapitalizmin yeni tipte yeniden inşasının gerçekleriyle kendimizi sınırlandıracağız. Zaten ana konumuz da bu konudur.
SSCB’de, 1960’a dek üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında genel bir uyum olmuştur. Bunu, toplumsal üretici güçlerin toplumsal üretim ilişkileriyle uyum içerisinde gelişmesinden somut olarak görmekteyiz. Ama bu uyum, 50’lerin sonlarından başlayarak bozulmaya yüz tutmuştur. 50’lerden sonra baş gösteren ekonomik sorunlar ve artan sıkıntılardan bu görülebilir. Aşağıdaki tablo bunun kanıtıdır.
Sovyet Plan Dönemlerinde Gerçekleştirilen Yıllık Büyüme Hızı (%)

                                             1966-70       1971-75         1976-80                  1981-84 
Ulusal Gelir                              7.7             5.7                4.2                         3.1
Sanayi Üretimi                         8.5             7.4               4.4                          3.6
Tarım Üretimi                          3.8             2.4               1.7                          1.1
Yatırımlar                                 7.6             7.0               3.4                          3.1
Emek Verimliliği                      6.3             4.5               3.1                          2.4
Kişi Başına Gelir                       5.7            4.3               3.3                          1.7

(G. Altınoğlu, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa NEREDEN NEREYE?, s. 26, Sun Yayıncılık)

56’lardan başlayarak gelişen yeni tip burjuva karşı devrim, salt politik bir karşı-devrim değildi. Evet, başlangıçta revizyonist burjuva karşı-devrim, modern revizyonist ideolojinin eşliğinde politik bir karşı-devrim olarak başlamıştır. 20. Parti Kongresi ile proletarya diktatörlüğünün tasfiyesi, yeni burjuvazinin politik iktidarı ele geçirerek politik iktidar tekelini kurması bunun kanıtıdır. Ama politik iktidarın ele geçirilişi sadece bir başlangıçtır. Bu başlangıç sayesinde yeni burjuvazi, ekonomik ve toplumsal programını yürürlüğe koyarak kapitalizmin restorasyonunu ve böylece burjuva karşı devrimi toplumsal yaşamın her alanında derinleştirerek geliştirmiş ve 70’lere gelindiğinde kapitalizmi sosyalizm maskesi altında tekelci devlet kapitalizmi olarak inşa etmeyi başarmıştır. Böylece, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin kolektif kapitalist biçimini alarak gündemleşmiştir. 91’de dağılışla, klasik kapitalist sosyo-ekonomik yapılanmaya geçişle birlikte, emek sermaye çelişkisi, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlık olarak yeniden şekillenmiştir.
Ancak, bu sürece ön gelen ve yeni tip burjuva karşı devrimine öncül oluşturan olgular, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında oluşmuş ve gelişmiştir. Maddi/ekonomik alanda da aynı olgu -maddi öncüller- geçerliydi. Eğer bu öncüller olmasaydı, oluşmasaydı, sosyalizmden kapitalizme geçiş düşünülemezdi. Biz, SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları ve Tarihi Dersler (Ceylan-Akademi Yayınları) kitabımızda bu olguyu da, kanıtlarıyla birlikte ortaya koymuştuk. Dolayısıyla bu yazının sınırlandırılmış çerçevesi içinde yeniden sorun üzerinde başlı başına durmak gerekmiyor. Sorunu daraltarak, belli sınırlar içerisinde ele alacağız.
Engels’in “gizli dönüşümler” vurgusu önemlidir. Bu vurgu farklı bir nedenle ilgili olarak yapılmış olmakla birlikte, kanımızca sosyalizmden kapitalizme yeni tipten geriye dönüş için de tahlilimizde uyarıcı olma işlevini yerine getirebilir ve getirmektedir. Restorasyonun köklerini sosyalizmin inşası döneminde “maddi üretim olguları içinde” de aramalıyız.
Stalin’in SSCB’de sosyalizmin ekonomik soruları üzerine yapılan son tartışmalardaki yazılarını her okuyucu incelemelidir. Stalin’in Yaroşenko’ya dönük eleştirilerinden birisi de sosyalizmde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkiler konusuyla ilgilidir. Bu eleştirilerinde Stalin yoldaş, Yaroşenko’nun “sosyalizmde üretim ilişkileriyle toplumun üretici güçleri arasında hiçbir çelişki olmadığını iddia ederken yanıl”dığını vurgular. Sosyalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin gerisinde kaldığında kaçılmaz olarak çelişkilerin ortaya çıkacağına işaret eder. Ve “Yönetici organları doğru bir politika izlediklerinde, bu çelişkiler bir çatışmaya dönüşemez ve burada üretim ilişkileriyle üretici güçler arasında çatışma olamaz. Eğer Yaroşenko’nun tavsiye ettiği gibi yanlış bir politika uygularsak durum farklılaşır. O durumda bir çatışma kaçınılmaz olur, ve üretim ilişkilerimiz, üretici güçlerin gelişiminin devamı için ciddi bir ayak bağı haline gelebilir. Bu yüzden yönetici organların görevi, büyüyüp gelen çelişkileri zamanında fark etmek ve üretim ilişkilerini üretici güçlerin gelişimine uyumlu hale getirerek, üstesinden gelmek için zamanında önlem almaktır.” der. “Üretici güçlerin rasyonel organizasyonu, ekonominin planlaması vb. gibi sorunlar, politik ekonominin değil, yönetici organların iktisadi politikanın konusudur.”, der.
Stalin, öncelikle de grup mülkiyetinin ve meta dolaşımının şimdilik yararlı olsa da, giderek ilerlemek için daha fazla bir engel haline geldiğini vurgular. Grup mülkiyetinin tüm halkın mülkiyeti düzeyine çıkarılması, meta dolaşımının yerini adım adım ürün değiş tokuşuna bırakması gerektiğini ve bu olguların üretici güçlerin gelişimini muazzam kösteklediğini, bu süreç ne kadar uzun sürerse o kadar daha fazla üretici güçlerin gelişimini köstekleyeceğini vurgular.
Engels’in ve Stalin’in tezleri ve değerlendirmeleri ışığında şunları söyleyebiliriz.
Birincisi, 60’lar öncesi genel olarak üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında bir uyum vardı ve sosyalist üretim ilişkileri sosyalist üretici güçlerin gelişimini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyordu. Ama ne var ki, sosyalist üretim ilişkileri daha hızlı gelişen toplumsal üretici güçlerin belli ölçüde gerisinde kaldığı için, giderek üretici güçlerin gelişimini kösteklemeye başlamıştı. Parti ve devletin bu duruma etkin iradi müdahalesi gerekiyordu. 50’de gündemleşen ekonomi sorunları kapsamındaki tartışmaların bir yanı, kanımızca bunu ifade etmektedir. Aslında Stalin’in yazıları dikkatli bir gözle okunursa görülecektir ki Stalin bunun farkındadır. Bu müdahale, iki mülkiyet türü arasındaki ayrımları adım adım ama sistemli ve temposu artacak ve giderecek tarzda yürümeyi; meta üretimi ve dolaşımının, dolayısıyla değer yasasının alanını ekonomik yaşantıda daha fazla daraltarak ve azaltarak yürümeyi, sosyalist üretici güçlerin daha yüksek bir teknik temelde ve daha gelişkin ve büyük çaplı yoğunlaşıp merkezileştirilmesini gerektiriyordu.
İkincisi, 50’deki ekonomik sorunlar eksenine dayanan tartışmalardan da ve 13 yıl aradan sonra 1952’de toplanan 19. Parti Kongresi’nden de görülebileceği gibi bu dönem bürokratik yozlaşma süreci esasen bilince çıkarılamamış, tedavisi de yapılamamıştır. Stalin’in “Son Yazılar”ında eleştirdiği revizyonist tezler, gerçekte, yeni tip küçük burjuva tabakanın, Stalin’in ölümünden sonra 56’da politik iktidarı gasp ederek kapitalist restorasyonu örgütleyecek olan yeni burjuvazinin revizyonist çizgisiydi. Bu tartışmalarda Stalin’in eleştirip mahkum ettiği teori ve tezler, Stalin’in ölümüyle, 53-56 arası kısmi adımlar olarak, 56 ile birlikte ise olduğu gibi yürürlüğe koyulmuştur. Yeni revizyonist çizginin erken bir doğumunu temsil eden Varga ve Vozesensky’in 1947 ve 1949’da tasfiyesi, maddi öncülleri oluşmuş olan yeni tip küçük burjuvazinin ilk öne çıkışını ve cüretini ifade etmekteydi. Ama boynu kesildi. Kökleri ise derindeydi. Asıl önem taşıyan da bu kökleri yok etmekti ama yapılmadı, yapılamadı.
30’lu yıllardan başlayarak gelişen yeni tip küçük burjuva tabaka, ekonomik (siyasal ve toplumsal) ayrıcalıklar kazanarak yükseliyordu. Ama toplumun yükselen yaşam standardı bu tabakanın hemen ve doğrudan göze çarpmasını önemli ölçüde örtebiliyordu. Ama bu tabaka, yükseldiği oranda, giderek kastlaştığı oranda, sosyal yabancılaşma da giderek artıyordu. Bu tabaka, işçi ve emekçilerin, on milyonların bağrından çıkıp gelmişti. Genelde ya da çoğunlukla kitlelerin en nitelikli, yetenekli kesimini oluşturuyordu. Ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel yaşamı yönetiyordu. Ana gövdesi yeni toplumsal koşullarda, sosyalizm koşullarında yetişmiş olanlardan oluşuyordu. Parti ve devlet yöneticileri, işletme yöneticileri, aydınlar, subaylar, elit bürokratlar bu tabakanın değişik sosyal kesimlerini oluşturuyordu. İşte bu tabaka, eşyanın doğası gereği, ulusal gelirden daha fazla pay alıyordu. Bürokratik yozlaşma sürecinin öncüsü işte bu tabakaydı.
İşte Stalin ve Partinin göremediği bu olguydu. Ama bu olgu, aynı zamanda sosyalist üretim ilişkilerinde bir bozulmanın ifadesi ve yansımasıydı. Üretim ilişkilerinin giderek sosyalist üretici güçlerin gelişimine ayak uyduramamasının, üretici güçlerin özgürce gelişiminin kösteklenmeye başlandığının da ifadesiydi.
Dolayısıyla, gerek sosyalist toplumdaki bozulma ve bu bozulmanın öncelikle üretim ilişkilerindeki yansıması ve gerekse de Stalin’in işaret ettiği üretim ilişkilerindeki yenilenme gereksinimi, ikisi bir arada üretici güçlerin gelişimini frenleyen önemli bir olgu olarak ekonomik ve toplumsal gelişmenin karşısına dikilmişti. Yenilenmeye gereksinim vardı. Yalnızca iki seçenek vardı: Ya komünizme doğru yürümek, bunun için yolu temizlemek, ya da kapitalizm yolunda sosyalizmin tasfiyesi yolunda yürümek. Yolun açılması için, üretim ilişkilerindeki bu iki engelin devrimci bir tarzda aşılması gerekiyordu. Ama ne var ki, bu başarılamadı.
İşte kapitalist restorasyonun sosyalizmin bağrında üretim ilişkileri boyutunda ortaya çıkan bu maddi öncüller, tümüyle bir geçiş evresini oluşturan ve komünizmin alt evresi, olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizmden kapitalizme geçişin SSCB’deki içsel maddi temelini oluşturuyordu. Bu tabakanın oluşma ve yükselme süreci, Sovyet komünistlerinin bilince çıkaramadığı “gizli dönüşümler”di. Stalin’in eleştirdiği felsefi, teorik, politik, kültürel, tarihsel, ekonomik revizyonist tezler, özellikle de 1945-53 arası partiden başlayarak tüm toplumsal yaşamı saran ideolojik mücadele, işte bu tabakanın nesnel gerçeğinin bir sonucu ve yansımalarıydı ve nesnel karakteri itibari ile kasta karşı yürütülen bir mücadele karakterine sahipti Ama ne var ki bu mücadele gerçek durumun anlaşılmamasından dolayı yüzeysel kaldı, daha sonra revizyonist karşı-devrimi önleyecek bir dinamizm ve silahlanma yaratamadı.
Nitekim bu yeni tip küçük burjuva tabaka, az-çok olgulaşmış olan maddi temeline dayanarak, siyasal ve ideolojik konumlarını sağlamlaştırarak, 53-56 arası, emperyalist dünya sisteminin ağır baskısı altında ve bu baskıyı da arkalayarak, uluslararası sermayenin de desteğinde, 56 ile birlikte, politik iktidarı ele geçirerek yeni tip kapitalist yola girdi…
Modern revizyonist burjuva karşı-devrim önce alt yapıyı ele geçirip, sonra politik üst yapıyı ele geçirerek restorasyonu örgütleyemezdi. Restorasyonun zorunlu politik ön koşulu politik iktidarın ele geçirilmesi, politik üst yapıya dayanarak kapitalizmi kurmaktı. Nitekim gelişmeler bu yoldan, yeni bir yoldan gelişti ve bir olguya dönüştü. Sosyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi, yukarıdan aşağı gerçekleştirildi. Böylece yeni tarihsel deneyimle birlikte, Marksizm-Leninizm’in, “sosyalizmin zaferi” ve “kesin zaferi” koşullarında sosyalizmden kapitalizme geriye dönüş olmayacağı ya da artık sosyalizmin güvencede olacağı, olabileceği teorisinin de yetersizliği, boşluğu, eksikliği açığa çıkmış oluyordu.
Politik iktidarı ve üstyapıyı ele geçirmiş olan yeni tip burjuvazi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi, sosyalist üretim ilişkilerini tasfiye ederek uzlaşmaz karşıtlık düzeyine çıkardı. Üretici güçleri çeşitli biçimlerde parçaladı. Kar için üretim yasası, değer yasası, sosyalist planlamanın tasfiyesi, üretim araçlarının ve emek gücünün meta haline getirilişi, işletmelerin fiilen özelleştirilmesi, üretim araçları pazarlarının kuruluşu, kolhoz ve sovhozlarda özel mülkiyetin alanının geliştirilmesi, MTİ’lerin satılışı, maddi teşvik ve primler politikasının karı azamileştirmeye hizmet edecek tarzda değiştirilmesi vb. ile yeni kapitalist ekonomiyi kurdu. Bu politikalar, nesnel karaktere sahip kapitalizmin yasalarının harekete geçmesini sağladı ve rolünü de oynadı.
Güçlü bir tarih bilgisine ve tarihin derin bir diyalektik materyalist kavrayışına sahip olan Lenin, “tarihte hiç, yeni bir üretim tarzının, uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı” görülmemiştir, der. Sosyalizmin tarihsel deneyimleri de bunu göstermiştir. Ama aynı deneyimler, proletaryanın yeni bir sosyalizm atılımında, bu kez, tarihin dersleri ile daha donanımlı olarak sosyalizmi başarıyla kurmasının temel bir güvencesi de olacaktır. Bunu da her an hatırlamalıyız.
Lenin, komünist çalışmayı, hiçbir karşılık beklemeden toplum için yapılan çalışma olarak niteler. O, sosyalizmi, komünizme geçişte, çalışmayı toplum için yapılan çalışma, hiçbir maddi dürtüye gerek kalmaksızın yapılan çalışma, yaşamın başta gelen bir zevki olacak ve doğal bir alışkanlığa dönüşecek bir çalışma olarak hazırlamakla, bu geçişi sağlamakla yükümlü bir geçiş evresi olarak da tanımlar.
Böyle bir düzeye geçebilmek için üretici güçlerin çok yüksek bir gelişme düzeyine ulaşması, kitlelerin maddi ve manevi gereksinimlerini azami derecede karşılayacak bir çizgide üretimin sürekli geliştirilmesi, ideolojik ve kültürel devrimin komünizme geçiş ve yeni insan tipini yaratma sürecinde kesintisiz sürdürülmesi gerekecektir. Ama bu geçiş sürecinde, başlangıçta ve özellikle de geri ülkelerde gündemleşebilecek yüksek ücret ve maddi teşvikler yönteminin sosyalist iktisadi temelin oluşup olgunlaşmasından sonra, giderek ortadan kalkması gerekir. Bu vb. yöntemlerin geçicilik perspektifiyle ele alınması, tüm kitlelerin de bu bilinç ve sorumlulukla yetiştirilmesi gerekir. Kaynağı toplum için çalışma olan toplumsal üründen kaynaklanan toplumsal fonlara dayanan parasız sosyal hizmetlerin alanının sistematik geliştirilmesi yoluyla yüksek ücret ve ücret ve maddi teşvikler alanının daraltılarak, giderek anlamsızlaştırılması gerekir.  Daha çok çalışanın bireysel bakımdan daha çok kazanacağı, eşitliğin “sosyalizme derinden düşman olduğu” (Politik Ekonomi Ders Kitabı!) gibi revizyonist burjuva teori ve tezlere asla prim verilmemesi gerekir. Bu vb. teori ve politikalar “Komünist Cumartesiler” olgusuna çok yüksek değer biçen Lenin’in şu açıklamaları ışığında zaten onaylanamaz.
“…Bu (komünist cumartesiler-bn.), burjuvaziyi devirmekten daha zor, daha önemli, daha radikal, daha tayin edici bir devrimin başlangıcıdır, çünkü bu, kendi ataleti ve dizginsizliği üzerinde, küçük burjuva egoizmi üzerinde, lanet olası kapitalizmin işçilerle köylülere miras bıraktığı bu alışkanlıklar üzerinde bir zaferdir. Bu zafer sağlamlaştığında, yeni toplumsal disiplin, sosyalist disiplin o zaman ve ancak o zaman yaratılmış olacaktır, o zaman ancak o zaman kapitalizme bir geri dönüş olanaksız olacaktır, komünizm gerçekten yenilmez olacaktır.” (S.E. C. 9, s. 459-60)
“Komünizm, gönüllü, bilinçli, birleşik, ileri teknikten yararlanan işçilerin kapitalizme kıyasla daha yüksek emek üretkenliği demektir…” (age., s. 476)
Her yeni üretim tarzı, eski üretim biçiminden daha yüksek bir emek üretkenliği geliştirir. Toplumların tarihsel evriminden bunu kolaylıkla görebiliriz. Sosyalizm kendi bağımsız özgün temelleri üzerinde yükselen bir temel toplum olmamakla birlikte kapitalizmden daha yüksek emek üretkenliği geliştirme nitelik ve yeteneğine sahiptir. SSCB deneyiminden bunu görmekteyiz. Eğer kapitalist restorasyon süreci yaşanmamış olsaydı bu olgu, daha açık bir tarzda bütün boyut ve sonuçlarıyla birlikte ortaya çıkacaktı…
Her ekonomik toplumsal sistem kendine özgü iş disiplinini de yaratır. Sosyalizmde çalışma bir sömürü aracı olmaktan çıkmıştır. Çalışma bir kahramanlık eylemi haline gelmiştir. Gitgide daha bilinçli ve gönüllü yapılan bir çalışmaya dönüşmüştür. Fakat bu süreç SSCB’de henüz kendi içerisinde yeterince oturmamıştır. Bu süreç, kendi içerisinde yeni tip bir bireyciliği de geliştirmiştir.
Amaç bu olmasa da, bu egoizm, 30’larla başlayan bildiğimiz yüksek ücret ve maddi teşvik politikası eşliğinde kışkırtılmıştır. Proletaryanın kırdan, köylülükten gelen bir işçi sınıfı yapısı kazanması ile küçük burjuva ruh hali ve alışkanlıkları, derinlemesine ve genişlemesine sınıfa sızarak sınıfın bozulmasına da yol açmıştır. Unutmayalım, devrimin zafere eriştiği Rusya bir küçük burjuvalar ülkesiydi. % 80’ni köylülüktü.
Tarımda sosyalist ekonomik temelin oluşturulmasına karşın kolhozcu köylülük henüz küçük burjuva ruh halinden ve alışkanlıklardan kurtulmuş değildi. Bunun için uzun vadeli bir mücadelenin yürütülmesi ve devrimin kesintisiz geliştirilmesi gerekmekteydi.
Eski tarihten ve zihniyetten devralınmış eşitsizlik ve alışkanlıklar ve eskinin yeni dönemde de yeni biçimlerde üremesine yol açan bazı politikalar, bürokratik yozlaşmanın eşliğinde yükselmeye başlamıştır. Birkaç devrimin deneyimi, iç savaş ve emperyalist müdahalelerin deneyleri, olağanüstü koşullarda devasa başarıların ve zaferlerin deneyimleri ve eğitici gücüne karşı eski bin canlı olduğunu ortaya koymuştur. Emperyalist kuşatmayı ve baskısını ise, hatırlatmaya bile gerek yoktur.
Devrimler ve savaşlar süreçlerinde proletaryanın en nitelikli ve savaşkan kesimlerinin önemli bir kesiminin şehit düşmesi yoluyla kaybedilmiş olması da söz konusu negatif unsurlar lehine açık bir niteliksel zayıflık da yaratmıştır. Doğru politikaların eşliğinde ısrarlı gündelik devrimci çalışmanın dışında özel mülkiyetçi zihniyetin etkilerini de bir çırpıda ortadan kaldıracak  “filozof taşı” ya da sihirli bir değnek ise elde bulunmamaktaydı.
Ekonomik, siyasal ve toplumsal ayrıcalıklara sahip yeni tipten bir küçük burjuva tabakanın sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkışı ve yükselişi de ideolojik ve toplumsal bir hastalık olarak sosyalizm maskeli egoizmin doğuşu ve yükselişini ifade etmekteydi. Çalışma bağlamında, bir yandan gelişen sosyalist iş bilinç ve disiplini, öte yandan zamanla daha çarpıcı biçimler alarak gelişen ve özellikle de fiili gelişimi daha hızlı olan yeni tip burjuva bireyciliği ve değerleri. Bu çelişki, gerçeğin çelişkisiydi. Bu çelişkili gerçek yeni tip yabancılaşma ve kişilik parçalanmasının da yeni biçimiydi. Bu geri ve gerici deformasyona ve dejenarasyona karşı yeni bir mücadele, yeni bir başlangıç gerekiyordu. Ne var ki bu başarılamadı. Bu durum, yeni dönemde, yeninin içinde eskinin, yeni tipten baş göstererek gelişmesiydi. Sosyalist üretim ilişkilerinin deformasyonuydu, bozulmasıydı. Küçük burjuva bürokratikleşme sürecine zamanla alışıldı. Toplumsal bir hastalık olarak meşruiyet kazandı. Zaten en tehlikeli olan da alışmaktı…
 Pek çok komünist duruma boyun eğdi. Demek ki, başka nedenlerin yanı sıra, söz konusu durum, işte bu nedenle de, sosyalist inşa sürecinde ortaya çıkmış ve toplumsal meşruiyet kazanmış ve sosyalizmde bozulmanın da ifadesi olan söz konusu durumla da ilgiliydi. Bunu görmezden gelmek mümkün değildir. Bu olguyu değerlendirirken, toplumsal yaşamın her alanında öne çıkan ve bürokratik yozlaşma sürecinin bir parçası olan milyonlarca ama milyonlarca insanın aile çevreleriyle birlikte toplum içerisinde on milyonları kapsadığını, yeni tip burjuva yozlaşma sürecinin özellikle bu yoldan sosyal taban bularak, gelişerek toplumsal meşruiyet kazandığını da bir kez daha vurgulamak gerekir.
Revizyonist karşı-devrim 56’da iktidarı ele geçirdi. Sosyalizmi tümden tasfiye etmeye hızla girişti. Karı putlaştırdı. Bireysel kazanç ve köşe dönücülüğünü kutsadı. Zenginleşmeyi, özel mülkiyeti, kazancı yüceltti vb. Buna karşı geniş kitlelerden doğrudan bir tepki gelişmedi. Yeni tip restorasyonun içerdeki maddi temelinin dışarıdaki/uluslararası alandaki maddi temeli olan emperyalist dünya sistemi ile tamamlandığını, beslendiğini, desteklendiğini ise burada, bu yazı kapsamında hatırlatmanın, çok da gerekli olmadığını sanıyoruz.
Yeni emek üretkenliğini, yeni çalışma pratiğini, yeni iş disiplinini geliştirirken, bu yeni olguyla bağdaşmayan eskinin etkilerine ve yeninin içinde ortaya çıkan ve yenilik olarak kendini göstermekle birlikte gerçekte eskiyi ifade eden burjuva şeylere karşı da iç bütünlüklü bir kesintisiz devrimi geliştirmek gerekir. Deneyin eleştirisinden ortaya çıkan bir temel gerçek de budur.
DEVAM EDECEK

29 Aralık 2016 Perşembe

Çeviri-Belge

Kitap İncelemesi: Molotov’un Anıları*

Bill Bland**

Ekim
1993

Albert Resis (Editör), Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics (=Molotov Anımsıyor: Kremlin Siyasetinin İçinde), Şikago, 1993
Viyaçeslav Molotov Stalin’in en yakın silah arkadaşıydı ve uzun yıllar boyu Sovyetler Birliği’nde çok önemli mevkilerde bulundu. Dolayısıyla insan onun anılarının, revizyonistlerin SSCB’nde sosyalizmi nasıl yıktıkları ve kapitalizmin restorasyonunun yolunu nasıl açtıklarını gösteren değerli bilgiler içermesini umardı.

Kirov’un Öldürülmesi

İşin aslına bakılırsa kitapta, eski Sovyetler Birliği’nin en üst (yönetici- G. A.) çevreleri dışında daha önce bilinmeyen ya da az bilinen bir ya da iki ilginç bilgi lokmacığı bulunuyor. Örneğin o şunu söylüyor:
“Kruşçov Kirov’u Stalin’in öldürttüğünü ima etmişti... 1956’da bir komisyon kuruldu...
“Komisyon Stalin’in Kirov’un öldürülmesi olayıyla bir ilişkisi olmadığı sonucuna vardı. Kruşçov, işine yaramadığı için komisyonun bulgularını yayımlamayı reddetti.” (Albert Resis (Editör), Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, Şikago, 1993, s. 353)

Açıklamalar---Anıların Yazarı Hakkında

Ancak ne yazık ki –anıların büyük çoğunluğunda olduğu gibi- Molotov’un anılarının ana gövdesi de, anımsadığı olaylardan çok Molotov’un kendi zaaflarını ortaya koyuyor.
Hiç kimse Molotov’un sosyalizme ve işçi sınıfına bağlılığını tartışma konusu edemez. O, yaşadığı sürece Stalin’i sadık bir biçimde izledi; ancak Stalin’in yolgösterici elinin ortadan kalktığı koşullarda onun siyasal zekâsının, kendisini kuşatan revizyonistlerin, Stalin’in öldüğü 1953’den kendisinin de revizyonistler tarafından 1957’de SBKP’nden atılmasına kadar geçen kritik süre içinde onu bir alet olarak kullanmalarını önleyecek ölçüde keskin olmadığı açığa çıkacaktı.

Molotov’un Stalin’e Saldırıyı Örtük Olarak Onaması

Stalin’i birçok açıdan savunmakla birlikte Molotov, Kruşçov’un SBKP’nin 1956’daki 20. Kongresi’nde Stalin’e yönelttiği acımasız saldırı karşısında sessiz kaldığını kabul ediyor:
“Hemen hemen aynı görüşleri savunan bazı kimseler beni suçluyorlar: ‘20. Kongrede neden sessiz kaldın?... Sessiz kalmak onamak anlamına gelir’ diyorlar. Böyle oldu. Sessiz kaldım ve böylece onamış oldum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 351)
O, sessiz kalmasının nedenini, Parti’nin olayların Marksist-Leninist analizine ‘hazır olmaması’ ve kendisinin ve diğer Marksist-Leninistlerin Kruşçov’un kongredeki karalamalarına karşı çıkmaları halinde ‘Parti’den atılacak’ olmaları olarak gösteriyor:
“Parti böylesi bir analize hazır değildi. (Böyle bir durumda- G. A.) bizi kesinlikle kovarlardı... Bizi hiç kimse desteklemezdi. Hiç kimse.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 350)
Molotov bize şunu söylüyor:
“... Dahası ben, Parti’de kalmamız halinde durumu yavaş yavaş düzeltebileceğimizi umuyordum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 350)
Fakat Molotov aslında, 20. Kongrede Stalin’e yapılan saldırılar sırasında bütünüyle sessiz kalmamıştı. Tersine o, kongrenin açık oturumlarından birinde,
“... ‘kişiye tapınma’yı kınamakta” (Keesing’s Contemporary Archives, Cilt 10, s. 14,748) kararsızlık göstermemişti. Bu, daha sonra gizli bir oturumda Stalin’e yapılacak olan adıgeçen saldırının sugötürmez bir başlangıcıydı.
Ancak SBKP’nin, ülkede esas itibariyle kapitalist bir toplumsal düzeni restore etmekte olan açık revizyonistlerin egemenliği altına girdiğinin Marksizm-Leninizmi bir parça bilen herkesin gözünde apaçık belli olmasından çok sonra bile Molotov, asıl uğraşının revizyonizme karşı savaşımdan ziyade revizyonist liderleri, kendisini Parti’ye yeniden almaları için ikna etmeye çalışmak olduğunu şöyle anlatıyor:
“Her kongreden sonra Merkez Komitesine, Parti’ye yeniden alınma başvurumu değerlendirmeleri için mektup yolladım.
“Parti’ye yeniden alınmam için dört kez başvuru yaptım. Brejnev’e mektup yazdım... 24. Kongre’ye bir başvuru mektubu daha göndereceğim.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 284, 356)
Gerçekten de o, revizyonistlere karşı çıktığı için cezayı hakettiğini kabul edecek kadar ileri gidiyor ve sadece (Parti’den- G. A.) atılmasının fazlasıyla sert bir ceza olduğunu söylüyor:
”Doğru, cezalandırılmam gerekirdi; ancak Parti’den atılma...?” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 356)

İsrail Olayı

Eski Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin gelişiminin genel tablosu şimdi artık biliniyor; ancak Molotov’un kişisel bilgilerine dayanarak, Sovyet tarihinin; Sovyet rejiminin Filistin’in bölünmesini desteklemiş olması ve Lavrenti Beria’ya karşı gerçekleştirilen darbe gibi bazı daha tartışmalı bölümlerini aydınlatması yararlı olurdu.
Ne yazık ki o, bu görevi gerçekleştirmede büyük ölçüde başarısız kalmıştır.
Bu yılın başlarında Stalin Derneği’ne sunulan bir tebliğde, başını Sovyetler Birliği’nin BM’deki Sürekli Temsilcisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Andrey Gromiko’nun çektiği SBKP liderliği içindeki revizyonistlerin Sovyet dış politikasını, Filistin’in bölünmesi doğrultusunda çarpıtmayı başardığını gösteren kanıtlar sunuldu.
O sıralar Sovyet Dışişleri Bakanı koltuğunda oturan Molotov (Anıları’nda- G. A.), olayların çarpıtılmış bir versiyonunu sunuyor. O sanki, kendisi ve Stalin İsrail devletinin oluşumunu ‘desteklerken’, Amerikan emperyalistlerinin buna ‘karşı çıktıklarını’ söyler gibidir:
“Soru: Amerikalılar İsrail devletinin oluşumuna karşı mıydılar?
“Yanıt: Benimle Stalin dışında herkes karşıydı.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 65)
Halbuki, ABD emperyalistlerinin İsrail devletinin oluşumuna karşı olduklarını söylemenin saçma olduğu açıktır:
“ABD’nin bölünmeyi desteklemesi kararın, (yani Filistin’in bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması- Editör) kararının (BM- G. A.) Genel Kurulundan üçte iki çoğunlukla geçmesinin sağlanması bakımından kritik bir önem taşıyordu.” (Encyclopedia Americana, Cilt 15, Danbury (ABD), 1992, s. 533)
Bununla birlikte Molotov açıklamasının devamında, aslında kendisinin ve Stalin’in, ırkçı bir İsrail devletinin oluşumunu değil, Arapların ve Yahudilerin iktidarı paylaşacağı bir Filistin devletini desteklediklerini söylüyor:
“Ancak biz, her iki ulusun (‘milliyetin’ demek istediği anlaşılıyor- Editör) içinde bir arada yaşayacağı bir Arap-İsrail (‘Arap-Yahudi’ demek istediği anlaşılıyor- Editör) birliği önerdik.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 65)
Bir başka anlatımla Molotov’un, Stalin Derneği’ne sunulan tebliğde dile getirilen görüşü desteklediği, yani Stalin’in, Arapların ve Yahudilerin iktidarı paylaşacağı bir Filistin devletinden yana olduğunu söylediği anlaşılıyor.

Beria Olayı

Stalin Derneği’nde okunan “ ‘Doktorlar Davası’ ve Stalin’in Ölümü” başlıklı raporda, Stalin’in ölümünden sonra başını Kruşçov’un çektiği öndegelen revizyonistlerin, (Parti- G. A.) liderliğinin dürüst üyelerini aldatarak onları, Lavrenti Beria’nın emperyalizmin bir ajanı olduğuna inandırdıkları ve Beria’ya karşı askeri tipte bir darbeye katılmaya ikna ettikleri yolundaki saptamanın kanıtları sunulmuştu. Molotov’un, bu darbeye katılmayı kabul etmesi için gösterdiği biricik neden, Kruşçov’un ona, ‘görünüşe bakılırsa’ Beria’nın ‘bir şeylerin peşinde olduğunu’ söylemesiymiş!
Molotov’un bu olaylara ilişkin öyküsü, hemen hemen Kruşçov’unkinin aynısıdır:

“Eğer Beria hakkındaki... son Politbüro oturumuna ilgi duyuyorsan, bu toplantıdan önce bir miktar hazırlık çalışması yapıldığını aklında tutmalısın. Kruşçov bu konuda son derece enerjik ve verimli bir örgütleyici olduğunu gösterdi. Parti (Genel- G. A.) Sekreteri olduğu için inisiyatif onun elindeydi. Onun iyi bir örgütleyici olduğu tartışma götürmez.
“O beni Merkez Komitesi binasına çağırdı ve ben de gittim. ‘Seninle Beria hakkında konuşmak istiyorum. O güvenilmez biri’ dedi.
“Bense, ‘Ben bu fikri bütünüyle destekliyorum. Onun Politbüro’dan çıkarılıp atılması gerekiyor’ dedim...
“Oturumdan hemen önce, Beria’nın Politbüro’dan çıkarılmasının yeterli olamayacağı hususunda anlaştık. Onun tutuklanması da gerekliydi...
“İki gün sonra hepimiz oturumda bir araya geldik...
“İşin tümünü Kruşçov... düzenlemişti. Niçin?... Anlaşıldığı kadarıyla Kruşçov’a Beria’nın bir şeylerin peşinde olduğu bilgisi ulaşmıştı. Ve Beria’nın, kendi komutası altında birlikleri bulunuyordu...
“Beria Politbüro oturumu sırasında tutuklandı... Biz hepimiz dosttuk...
“İlk konuşan ben oldum. Ben Beria’nın dejenere birisi olduğunu... ve onun komünist olmadığını söyledim...
“Daha sonra Beria kendini savunmak için söz aldı...
“Beria oturuma, kendisini nelerin beklediğinden tümüyle habersiz olarak gelmişti...
“Oda sıkı bir koruma altındaydı; fakat toplantı odasının bitişiğindeki Poskrebişev’in odasında, başında Jukov’un bulunduğu bir subay grubu bekliyordu. Bu grup, Beria’yı tutuklamak için içeriye çağrılmayı bekliyordu. Malenkov düğmeye bastı. İşaret buydu... Başında Jukov’un bulunduğu subay grubu odaya girdi.
“Malenkov: ‘Beria’yı tutuklayın’ dedi.
“Soru: Bu Beria için tam bir sürpriz miydi?
“Yanıt: Aynen öyle... O, ‘Beni tuzağa düşürdünüz’ diye haykırdı. Beria, Kruşçov’un böyle bir şey yapacağını ummuyordu...
“Moskalenko da işin içindeydi. Kruşçov rütbesini yükselterek onu mareşal yapmıştı...
“Beria’nın konulduğu cezaevinin yönetimi Moskalenko’ya verildi.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 343, 344, 345, 346)
Beria hakkındaki resmi suçlama onun,
“... yabancı emperyalist güçlerin uşağı” (Keesing’s Contemporary Archives, Cilt 9, s. 13,029) olduğu biçimindeyse de Molotov onun emperyalizmin bu anlamda bir ajanı olmadığında diretmektedir:
“Soru: Bugün bile Beria’nın herhangi bir yabancı istihbarat servisinin ajanı olup olmadığı tartışılıyor.
“Yanıt: Öyle olmuş olduğunu sanmıyorum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 339)
Molotov Beria’yı, 1953’te liderlik içinde objektif olarak emperyalizme yardımcı olan bir politikayı savunduğundan ötürü ‘emperyalizmin ajanı’ olmakla suçluyor:
“O, emperyalizmin ajanı gibi hareket etti; önemli olan budur... Ben Beria’yı emperyalizmin bir ajanı olarak değerlendiriyorum. Ajan, casus anlamına gelmez.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 340)
Uzun zaman sonra Molotov hâlâ, darbeye katıldığı için ‘pişman olmadığını’ söylemekte ve bu darbeyi örgütlediği için Kruşçov’u övmektedir!:
“Ben (Beria’ya karşı yapılan darbede yer almaya- Editör) razı oldum. Bundan ötürü şimdi pişmanlık duymuyorum. Bunun Kruşçov’a önemli bir saygınlık kazandırdığına inandım ve hâlâ da inanıyorum. Benim düşüncem bu.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 345)
Molotov, Beria’ya yöneltilen ‘emperyalizme hizmet etme’ suçlamasının, Sovyet hükümetinin, işgal altındaki Doğu Almanya’da sosyalizmin inşası doğrultusunda izleyeceği politikaya ilişkin olduğunu açıklıyor. ‘Sosyalizmin ihracı’na ilişkin Marksist-Leninist tutumu Stalin, Amerikan gazete patronu Roy Howard’ın Mart 1936’da kendisiyle yaptığı mülakatta şöyle dile getirmişti:
“Howard: Kapitalist olarak nitelediğiniz ülkelerde, Sovyetler Birliği’nin kendi siyasal teorilerini başka ülkelere zorla kabul ettirme niyeti konusunda varolan gerçek korku bir tehlike öğesi içermiyor mu?
“Stalin: Böylesi korkuların hiçbir haklılığı olamaz. Eğer Sovyet halkının, çevresindeki devletlerin çehresini, hem de zor araçları kullanarak değiştirmek istediğini düşünüyorsanız, tamamen yanılgı içindesiniz.” (“Interview between Josef Stalin and Roy Howard”/ “Roy Howard’ın Jozef Stalin’le Röportajı”, Mart 1936, Works, Cilt 14, Londra, 1978, s. 136-37)
Bundan dolayı Stalin, Sovyet hükümetinin savaş-sonrası Almanyası’na ilişkin kaygılarının gelecekte olabilecek bir Alman saldırısını önlemeyle sınırlı olduğunu ileri sürmekteydi. O, Kasım 1943’te yaptığı bir konuşmada Sovyetler Birliği’nin bu bağlamdaki savaş hedeflerini,
“... Avrupa’da, Almanya’nın yeniden saldırıya girişme olanağını tümüyle engelleyecek bir düzenin kurulması” (“Speech at Celebration Meeting of Moscow Soviet”/ “Moskova Sovyeti’nin Kutlama Toplantısında Konuşma”, 6 Kasım 1943, War Speeches, Orders of the Day and Answers to Foreign Correspondents During the Great Patriotic War: July 3rd 1941-June 22nd 1945, Londra, 1945, s. 82) biçiminde tanımlıyordu.


Molotov’un bir ölçüde çarpıtılmış anlatımından anlaşıldığı kadarıyla Beria, Sovyet hükümetinin yenik Almanya’ya ilişkin tek kaygısının bu ülkenin, anti-faşist ve barışçı olmasının güvence altına alınması olduğu ve Almanya’nın herhangi bir bölümünde sosyalizmi inşa etmenin Alman emekçi halkının kendi sorunu olduğu görüşünü savunuyordu:
“Stalin’in ölümünden sonra,... Beria Alman sorununda aktif bir tutum aldı...
“O sıralar özellikle aktif hale gelmekte olan Beria şu argümanı ileri sürdü: ‘... Bırakalım o (Almanya Demokratik Cumhuriyeti- Editör) barışçı bir ülke olarak kalsın. Bu bizim amaçlarımız bakımından yeterlidir’...
“Beria... en önemli kaygının Almanya’nın barışçı olmasından ibaret olduğu yolundaki görüşünde diretmeyi sürdürdü.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 333, 334)
Ancak, Molotov’un anlattığına göre, içlerinde Kruşçov ile Molotov’un kendisinin de bulunduğu diğer Politbüro üyeleri Sovyet hükümetinin Doğu Almanya’da sosyalist bir toplum kurmak için harekete geçmesini talep ediyorlardı:

“Politbüro bu konuda bölünmüş gibiydi. Kruşçov benim tutumumu destekledi...
“Malenkov sessiz kaldı; ama ben onun Beria’nın peşinden gideceğini biliyordum...
“Ben, sosyalizm yoluna girmediği sürece barışçı bir Almanya olamayacağını söyleyerek itiraz ettim.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 335, 336)
Sonuç olarak, Molotov’a göre Beria’nın ‘emperyalizmin ajanı’ olarak suçlanmasına gerekçe sağlayan esas sorun buydu. Eğer öyle idiyse bu sorunda, Beria Marksist-Leninist ilkelere göre hareket ediyor, Molotov ile Kruşçov ise bu ilkeleri çiğniyordu!

Molotov’un Revizyonizmi Doğru Bir Biçimde Değerlendirememesi

Uluslararası revizyonizmin maskesini atmasından uzun bir süre sonra bile Molotov, onun karşı-devrimci niteliğini görmede belirgin bir biçimde başarısız kalmıştır. Gerçekten de Stalin’e karşı duyduğu genel hayranlığa rağmen Molotov’un, revizyonistlerin O’na ilişkin karaçalmalarını yinelediğini görüyoruz:
“O (Stalin- Editör) hastalıklı bir kuşkuculuğun etkisinde kaldı... Ömrünün son yıllarında O’nun değerlendirme yetisi zayıflamıştı...
“Stalin ömrünün son yıllarında perseküsyon hastalığına tutulmuştu.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 317, 324)
Onun revizyonist Yuri Andropov’u ‘hızır’ olarak değerlendirdiğine tanık oluyoruz:
“Andropov... canlı bir düşünce akışı başlatmış ve iyi bir yönelim oluşturmuştur...
“Andropov bir hızır gibi yetişti...
“Andropov... siyasette sağlam, geniş ufuklu bir insan, güvene layık bir kişi... O, son derece güvenilir bir kişi olduğunu kanıtlamıştır...” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 395, 407)
Onun Fransız revizyonisti Maurice Thorez’i,
“... çok iyi bir insan, bir Stalinist” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82) olarak ve Alman revizyonist Walter Ulbricht’i,
“... kendini adamış bir komünist, siyasal bakımdan bilinçli bir yoldaş” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82) olarak tanımladığına tanık oluyoruz.
Molotov Kruşçov’un bile, ‘davaya çok da bağlı olmayan bir komünist’ tanımlamasından daha ağırını hak etmediğini düşünüyor:
“Kruşçov’u davaya çok da bağlı bir komünist olarak görmüyorum.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 82)
MOLOTOV 1984’TE 94 YAŞINDAYKEN, REVİZYONİST LİDERLERİ, KENDİ AMAÇLARI AÇISINDAN ZARARSIZ BİR KİŞİ OLDUĞUNA İKNA ETTİKTEN SONRA UZUN SÜREDİR ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİ İSTEĞİNE KAVUŞTU VE KOMÜNİST PARTİSİNE YENİDEN ALINDI.
O İKİ YIL SONRA, HÂLÂ SOVYETLER BİRLİĞİ’NDE SOSYALİZMİN ESAS İTİBARİYLE BOZULMAMIŞ VE GÜVENCE ALTINDA OLDUĞU, BİR SOSYALİST DEVLETLER TOPLULUĞUNUN VAR OLMAYA DEVAM ETTİĞİ VE BAZI ÖNEMSİZ SAĞ SAPMALARA RAĞMEN SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN KOMÜNİST BİR TOPLUMA DOĞRU İLERLEMEKTE OLDUĞU YANILSAMASINA TUTUNARAK ÖLDÜ:
“Şimdi güçlü bir ülkemiz ve bir sosyalist devletler topluluğumuz var...
“Karşı-devrimin düşlerinin gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Dünyada devletimizden ve tüm sosyalist kamptan daha güçlüsü yoktur...
“Gönlümüzün istediğinden daha yavaş da olsa yolumuzdan sapmaksızın ilerlemeye devam ediyoruz...
“İzlediğimiz çizgi... yetersiz olmakla birlikte Leninist ve sosyalist bir çizgidir...
“Devlet iktidarı ve halkın öncüsü sağlam bir biçimde Parti’nin izlediği çizgiye dayandığı için sosyalizmi inşa ediyor ve komünizme doğru ilerliyoruz. Asıl önemli olan budur.
“Ülkemizde öncü muhafaza edilmiştir, giderek güçlenmektedir, sosyalist ve komünist bir nitelik taşımaktadır. Asıl önemli olan budur.” (Albert Resis (Editör), adıgeçen yapıt, s. 381, 409, 413)
* Kaynak: İnternet. Marxists Internet Archive: Türkçe Bölümü
** Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır. Biz düşüncelerimizi 2011 yılında yayınlanmış olan kitabımızda ortaya koymuştuk. Keza bloğumuzda yayınlamaya devam ettiğimiz dizide de ortaya koymaya devam edeceğiz.

17 Kasım 2016 Perşembe

I. BÖLÜM



17)Enver Hoca Ne Diyor?
Uzun olmakla birlikte Enver Hoca’nın bazı değerlendirmelerini aktarmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Hoca’nın eleştiri ve değerlendirmeleri önemlidir. Hele de kibir ve cehalet bataklığında boğulmuş, ne oldum delisine dönmüş, kendilerini “21. yüzyılın Marksizmi” üstadı olarak lanse eden, Marksizm-Leninizm’e saldırmayı erdem olarak kuşanmış, Enver Hoca’ya da oldukça küstahça tepeden bakanları gördükçe bu aktarmaları aynı zamanda bir vefa borcu olarak da yapmak gerektiğine inanmaktayız. Enver Hoca’nın ve AEP’in hata ve zaaflarını, ASHC’nin çöküşünün nedenlerini ise yazı dizimizin daha ileriki bölümlerinde ayrıca ele alacağız.
“Stalin ölümünün açıklanış ve cenaze töreninin düzenleniş tarzı, biz Arnavut Komünistlerinde ve halkında ve bizim gibi başkalarında da SBKP MK’sı Prezidyumu’nun bir çok üyesinin onun ölümünü sabırsızlıkla bekledikleri izlenimini yarattı. Stalin’in ölümünden bir gün sonra 6 Mart 1953’te, Parti Merkez Komitesi, Bakanlar Kurulu ve SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu hemen ortak toplantıya çağrıldı. Stalin’in ölümü gibi büyük kayıp durumlarında, acil toplantılar gerekli ve kaçınılmazdır. Ne var ki, bir gün sonra basına açıklanan pek çok önemli değişiklik bu acil toplantının başka bir nedenle değil …. koltukları paylaşmak için yapıldığını gösterdi! Stalin daha yeni ölmüştü: naaşı henüz son saygı duruşunun yapılacağı salona yerleştirilmemişti, saygı duruşunun ve cenaze töreninin programı henüz hazırlanmamıştı, Sovyet komünistleri ve Sovyet halkı büyük kayıplarına ağlıyorlardı. Üst düzey Sovyet önderliği ise tam da koltukları paylaşacak günü bulmuştu! Malenkov Başbakan, Beria Başbakan 1. Yardımcısı ve İçişleri Bakanı oldu; ve Bulganin, Kaganoviç, Mikoyan, Molotov diğer mevkileri paylaştılar. Aynı gün içinde parti ve devletin bütün üst organlarında önemli değişiklikler yapıldı. Merkez Komitesi Prezidyum Bürosu ve Prezidyum tek bir organda birleştirildi, parti MK’sına yeni sekreterler seçildi, birkaç bakanlık birleştirildi, Yüksek Sovyet Prezidyumu’nda değişiklikler yapıldı vb.
“Bu hareketler bizde hiç de iyi olmayan derin izlenimler bırakmamazlık edemezdi. Nasıl oluyor da bütün bu önemli değişiklikler aniden bir gün içinde yapıldı, hem de herhangi bir günde değil, yasın ilk gününde?! Mantık, bize her şeyin önceden hazırlanmış olduğuna itiyor. Bu değişiklikler listesi çok önceden kuşkulu bir gizlilik içinde hazırlanmıştı ve onlar yalnızca şunu bunu hoşnut etmek üzere bunları açıklamak için fırsat kolluyordu…
“Böyle olağanüstü önemli kararların tamamen olağan bir çalışma gününde bile, birkaç saat içinde alınması asla mümkün değildir.
“Ama bunlar başta yalnızca bizi sarsan daha sonra öğreneceğimiz gelişmeler, olaylar ve olgular, gizli ellerin komployu çok önceden hazırladığına ve Bolşevik Partisinin ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkacak yola adım atmak için fırsat beklediğine bizi daha da inandırdı.
“… Biz ve bizim gibi birçokları, Stalin’in en yakın çalışma arkadaşı, eski ve en olgun Bolşevik, en deneyimli, Sovyetler Birliği içinde ve dışında en çok tanınan Molotov’un SBKP MK’sı Birinci Sekreterliği’ne seçileceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Malenkov başa getirildi, Beria ikinci sıradaydı. O günlerde onların arkasında biraz daha gölgede bu iki önceli yutup tasfiye etmeye hazırlanan bir ‘panter’ duruyordu. Bu, Nikita Kruşçevdi.
“Kruşçev’in yükselişi gerçekten şaşırtıcı ve kuşku uyandırıcıydı… Yalnızca bir kaç gün sonra, 14 Mart 1953’te Malenkov ‘kendi isteğiyle’ parti merkez komitesi sekreterliği görevinden alındı (!); aynı gün seçilen yeni sekretaryanın bileşiminde ise Nikita Kruşçev ilk sırada yer aldı.
“Bunlar bizi ilgilendirmese de, bu tür davranışlar hiç de hoşumuza gitmedi. Üst düzeyde Sovyet önderliğinin sağlamlığıyla ilgili görüşlerimizde hayal kırıklığına uğramıştık, fakat bunun Sovyetler Birliği partisinde ve önderliğinde gelişen durum hakkında tam bilgi sahibi olmamamıza bağladık. Stalin’in kendisiyle, Malenkov, Molotov, Kruşçev, Beria, Mikoyen, Suslov, Voroşilov, Kagoneviç ve diğer belli başlı liderlerle yaptığım temaslarda, aralarında en küçük bölünme yada anlaşmazlık görmemiştim
“Stalin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist birliği için tutarlılıkla savaşmıştı ve bu birliğin belirleyici etkenlerinden biriydi…
“Stalin, açık ilkeleri, büyük cesareti ve soğukkanlılığı, bir Marksist devrimcinin olgunluğu ve uzak görüşlülüğü olan seçkin bir Marksist Leninist olduğunu kanıtladı. Sovyetler Birliğindeki iç ve dış düşmanların gücünü giriştikleri oyunları ve sınırsız propagandaları, kullandıkları şeytani taktikleri düşünürsek, Sovyetler Birliği Komünist Partisi başındaki Stalin’in ilkelerini ve doğru hareketlerini hakkıyla değerlendirebiliriz. Bu haklı ve muazzam mücadele sürecinde bazı aşırılıklar olduysa bunları yapan Stalin değil, henüz o kadar güçlü olmadıkları dönemde meşum gizli amaçları için kendilerini en hararetli temizlik taraftarlarından gösteren Kruşçev, Beria ve şürakasıdır.” (Kruşçevciler, s, 10-11-12-13)
“Büyük yurtsever savaştan sonra, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bazı olumsuz olgular belirdi. Zor ekonomik durum, Sovyetler Birliği’nin yakılıp yıkılması, uğradığı büyük insan kayıpları, Sovyetler Birliği’nin sağlamlaşıp ilerlemesi için kadroların ve kitlelerin tümüyle seferber edilmesini gerektiriyordu. Ama bunun yerine bir çok kadroda karakter ve ahlak düşkünlüğü fark ediliyordu. Öte yandan, kendini büyük gören unsurlar, kazanılan çarpışmalar hakkında yaygaraları ve böbürlenmeleriyle, madalyaları ve ayrıcalıklarıyla bir sürü kötü alışkanlıkları ve çarpık görüşleriyle partinin uyanıklığını boğuyor, içten çürümesine neden oluyorlardı. Ordu içinde despot ve küstah egemenliğini partiye de yayan, partinin proleter niteliğini değiştiren tabakalar yaratılmıştı. Parti devrimin kılıcı olmalıydı, ama bu tabaka onu paslandırdı.
“Savaştan önce de, ama özelikle savaştan sonra SBKP’de hoş olmayan ilgisizlik belirtilerinin ortaya çıktığı görüşündeyim. Bu partinin büyük bir itibarı vardı, çalışmasında muazzam başarılar elde etmişti, ama devrimci ruhunu kaybetmeye başlamıştı. Bürokrasi ve alışkanlık mikrobunu kapmıştı. Leninist normlar, Lenin ve Stalin öğretileri, aparaçikler tarafından, işlevsel değerden yoksun, bayat sloganlara, formüllere dönüştürüldü. Sovyetler Birliği, halkın çalıştığı, ürettiği ve yarattığı büyük bir ülkeydi. Sanayinin gerekli hızlarda geliştiği, sosyalist tarımın ilerlediği söyleniyordu, ama bu gelişme olması gereken düzeyde değildi.
“Gelişmeyi engelleyen Stalin’in ‘yanlış’ çizgisi değildir. Tersine bu çizgi doğru ve Marksist Leninistti ama çoğunlukla kötü uygulandı, hatta düşman unsurlarca çarpıtıldı, baltalandı. Stalin’in doğru çizgisi, parti saflarında ve devlet organlarındaki gizli düşmanlar, oportünistler, liberaller, troçkistler ve revizyonistler tarafından çarpıtıldı. Kruşçevler, Mikoyanlar, Suslovlar, Kosiginler vb. böyleydi ve böyle olduklarını daha sonra açıkça gösterdiler.
“Kruşçev ve darbedeki yakın arkadaşları daha Stalin’in ölümünden önce saman altından su yürüten, geniş çapta eyleme geçmek için hazırlık yapıp uygun anı bekleyen başlıca önderler arasındaydılar. Gerçek şu ki bu hainler çeşitli Rus karşıdevrimcilerinin deneylerinden, anarşistlerin, Troçkistlerin, Buharincilerin, deneyinden yararlanan kemikleşmiş komploculardı. Her ne kadar devrimden yararlı bir şey değil de, devrimin ve proletarya diktatörlüğün darbelerinden kaçarken, devrim ve sosyalizmi baltalamak için ihtiyaç duydukları her şeyi öğrendilerse, devrimin ve Bolşevik Partisi’nin deneyine de yabancı değillerdi. Tek kelimeyle karşıdevrimciydiler ve dalavereciydiler. Bir yandan sosyalizme, devrime, Bolşevik Komünist Partisi’ne, Lenin ve Stalin’e övgüler düzdüler, öte yandan karşıdevrimi hazırladılar.
“Bu nedenle, tüm bu birikmiş tortu, Stalin’i ve sosyalist rejimi överek gizledikleri en ince yöntemlerle sabotajı gerçekleştirdi. Bu unsurlar karşıdevrimi örgütlerken devrimi örgütsüzleştirdi; partide, devlette ve halkta korku ve terörü yaygınlaştırmak için iç düşmanlara ‘sertlik’ gösterdiler. Stalin’e ilettikleri esenlik dolu durumu yaratan onlardı; oysa gerçekte partinin temelini, devletin temelini yıktılar, manevi yozlaşmaya neden oldular ve gelecekte onu daha kolay yıkabilmek için Stalin putunu göklere çıkardılar.
“Bu, Sovyetler Birliği, SBKP ve tarihsel olguların gösterdiği gibi, düşmanlar tarafından kuşatılmış olan – Stalin üzerinde boğucu bir egemenliği olan şeytanca düşmanlık idi. Prezidyum ve Merkez Komite üyelerinden hemen hiç biri sosyalizmi ve Stalin’i savunmak için seslerini yükseltmedi.
“Parti, savaş ve çalışmalar konusunda Stalin’inin yönetim ve örgütlenme için verdiği politik, ideolojik ve örgütsel talimatların ayrıntılı bir tahlili yapıldığında genelde ilke hataları bulunmayacaktır;  ama bunların düşmanlar tarafından nasıl çarpıtıldığını ve uygulandığını göz önüne aldığımızda bu çarpıtmaların tehlikeli sonuçlarını, partinin neden bürokratikleşmeye başladığı, kendisini felce uğratan, devrimci ruh ve coşkusunu boğan, alışılagelen çalışmaya ve tehlikeli biçimciliğe gömülmeye başladığı gibi sonuçları görürüz. Parti, yalnızca başın, önderliğin kendi başına çalışıp her şeyi çözdüğü şeklinde yanlış bir yaklaşım, kalın bir pas tabakasıyla, siyasal duyarsızlıkla kaplandı. Böyle bir yaklaşımla öyle bir durum yaratıldı ki her yerde ve her şey hakkında şöyle deniyordu: ‘bu önderliğin işidir’, ‘Merkez Komitesi hata yapmaz’, ‘bunu Stalin söyledi’, ‘Nokta koy’, vb. vb. birçok şeyi Stalin söylememiş olabilirdi ama bunlar onun adıyla örtüldü.
“Aygıt ve memurlar ‘tam yetkili’, ‘yanılmaz’ oldular; demokratik merkeziyetçilik sloganı ve artık gerçekten Bolşevik olmayan Bolşevik eleştiri ve özeleştiri sloganları altında bürokratik bir biçimde çalıştılar. Kuşku yok ki Bolşevik parti eski canlılığını böyle kaybetti. Doğru sloganlarla yaşamını sürdürüyordu, ama bunlar yalnızca slogandı; emirleri yerine getiriyor ama kendi inisiyatifiyle hareket etmiyordu; parti yönetiminde kullanılan yöntemler ve çalışma biçimleriyle istenilenin tersine sonuçlar elde edildi.
“Böylesi koşullarda bürokratik idari önlemler devrimci önlemlere ağır basmaya başladı. Uyanıklık artık işlemiyordu. Çünkü ne kadar böbürlenilse de artık devrimci değildi. Parti ve kitlelerin uyanıklılığından, bürokratik aygıtların uyanıklığına dönüştürülüyordu; gerçekten de biçim açısından bütünüyle olamasa bile, devlet güvenlik organlarının ve mahkemelerin uyanıklığına dönüştürüldü.
“Böylesi koşullarda proleter olmayan işçi sınıfına ait olmayan duygu ve düşüncelerin SBKP’de, komünistler arasında ve birçok komünistin bilincinde kök salması ve yeşermesi anlaşılır bir şeydir. Kariyerizm, uşaklık, şarlatanlık, ahbap-çavuşluk, anti proleter ahlak vb. yaygınlaşmaya başladı. Bu kötülükler partiyi içinden çürüttü, sınıf mücadelesi ve fedakârlık duygularını boğdu, rahat, ayrıcalıklı, kişisel kazanç getiren ve olabildiğince az çalışma ve çaba gerektiren ‘iyi yaşam’ aramayı teşvik etti. Böylece burjuva ve küçük burjuva mantığı yaratıldı ve ‘biz bu sosyalist devlet için çalıştık’, ‘savaştık ve başarıya ulaştık, şimdi bırakın da faydasını görelim’, ‘bize dokunulamaz, geçmiş bizim kalkanımızdır’ şeklindeki sözlerle bu düşünce tarzı dile getirildi. En büyük tehlike ise, bu anlayışın iyi geçmişi ve proleter kökeni olan eski parti kadrolarında, hatta diğerlerine dürüstlük örneği olması gereken Merkez Komite Prezidiyum’u üyelerinde bile yerleşiyor olmasıydı. Önderliklerde, aygıtlarda bu tür pek çok insan vardı; devrimci söz ve deyimleri, Lenin ve Stalin’in teorik formüllerini ustalıkla kullandılar; başkalarının çalışmalarının şerefine sahip çıktılar ve kötü örneği yüreklendirdiler. Böylece Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bürokratik kadrolardan oluşan bir işçi aristokrasisi yaratıldı.
“Ne yazık ki böylesi bir yozlaşma süreci, ‘sevindirici’, ‘umut veren’ sloganlar altında gelişti: ‘her şey olağan yolunda, partinin yasa ve kuralları çerçevesinde iyi gidiyor’. Gerçekte ise parti yasa ve normları çiğnendi. ‘sınıf mücadelesi sürüyor ve veriliyor’, ‘demokratik merkeziyetçilik korunuyor’, ‘eleştiri ve özeleştiri eskisi gibi sürüyor’, ‘partide çelikten birlik var’, ‘artık hizipçi parti düşmanı unsurlar yok’, ‘Troçkist ve Buharinci grupların zamanı geçti’ vb. vb. genel olarak söylenirse devrimci unsurlar bile, durumun böylesine çarpıtılarak görülmesini genelinde olağan bir gerçeklik olarak kabul ettiler, dramın ve ölümcül hataların özü burada yatıyor, bu nedenle de; düşmanların, hırsızların, ahlak kurallarını çiğneyenlerin mahkemelerce mahkûm edildiği değersiz üyelerin her zamanki gibi partiden atıldığı ve her zamanki gibi yeni üyelerin alındığı, bazıları gerçekleştirilmese de planların hayata geçirildiği, insanların eleştirildiği mahkûm edildiği, övüldüğü vb. telaşlanacak bir şey olmadığı düşünüldü. Bu yüzden, onlara göre yaşam olağan akışında sürüyordu, onun için de Stalin’e: ‘her şey olağan yolunda gidiyor’ diye bildirildi’. Eminiz ki büyük bir devrimci olan Stalin, partideki gerçek durumu bilseydi, bu sağlıksız anlayışa ezici yumruğunu indirir ve bütün parti ve Sovyet halkı onu desteklemek için ayağa fırlardı; çünkü haklı olarak Stalin’e büyük güven duyuyorlardı.
“Aygıtlar, Stalin’e yanlış bilgi vermek ve onun doğru talimatlarını bürokratik yoldan çarpıtmakla kalmadılar, üstelik parti ve halk içinde öylesine bir durum yaratmışlardı ki, Stalin yaşı ve sağlığı izin verdiği ölçüde parti ve halk kitlelerine gittiğinde var olan eksiklik ve hatalar hakkında ona bilgi vermediler; çünkü aygıt, komünistler ve kitleler arasında ‘Stalin’i kaygılandırmamalıyız’ düşüncesini yaygınlaştırmıştı.” (age., s. 25-26-27-28)
“Kruşçev ve Mikoyan planlı çalıştılar ve Stalin’in ölümünden sonra, Malenkov, Beria, Bulganin ve Voroşilov’un yalnız kör değil, hırslı olduklarının da ortaya çıkması ve her birinin iktidar için mücadele etmesi sayesinde de faaliyetlerine açık saha buldular.
“Onlar ve başkaları, eski devrimciler ve dürüst komünistler artık bürokratik alışkanlıkların baş gösteren bürokratik ‘yasallığın’ tipik temsilcisi olup çıkmışlardı; bu ‘yasallığı’ Kruşçevcilerin açık komplosuna karşı kullanmak için zayıf bir girişimde bulunduklarında iş işten geçmişti.” (age., s. 28-29)
“Kruşçev, Mikoyan ve öteki Kruşçevciler konumlarını güçlendirdiklerini, mareşaller aracılığıyla orduyu ele geçirdiklerini, Güvenlik Örgütünü kendi yollarına soktuklarını, Merkez Komitesinin çoğunluğunu kazandıklarını düşününce, Şubat 1956’da Stalin aleyhtarı ‘gizli’ raporu sundukları kötü ünlü 20. Kongreyi hazırlayıp yaptılar.
“Stalin’in ölümünden 20. Kongre’ye kadar, Kruşçevci komplocular ‘bürokratik yasallık’, ‘parti kuralları’, ‘kollektif önderlik’ ve ‘demokratik merkeziyetçilik’ ile şeytanca manevralar yaptılar; Stalin’in kaybı üzerine sahte gözyaşı döktüler böylece adım adım Stalin’in eserini, kişiliğini ve Marksizm Leninizm’i kundaklamaya hazırlandılar. Bu dönem Marksist Leninistler için çok öğretici derslerle doludur, çünkü Marksist Leninist bir parti için büyük tehlike olan ‘bürokratik yasallığın iflasını ortaya koyar; revizyonistlerin bu ‘bürokratik yasallık’tan yararlanmak için kullandıkları yöntemleri ortaya koyar; dürüst, deneyimli ama devrimci sınıf ruhunu yitirmiş olan devrimci önderlerin nasıl entrikacıların kucağına düştüğünü, devrimci lafızlarla maskeli revizyonist hainlerin şantaj ve demagojisi önünde nasıl boyun eğdiklerini gösterir.” (age., s. 94)
“Kruşçev ve Mikoyan, parti Merkez Komitesi Prezidiyumu’nun daha sonra ‘parti düşmanı grup’ olarak ilan edecekleri üyelerini önce birer birer, sonunda toptan tasfiye etmeye başladılar.
“Böylece, Stalin’in şanlı eserine iftira kampanyasına katılan onun eski savaş arkadaşları, bu umutsuz girişimden sonra, ‘parti düşmanı bir grup’ olarak tanımlandılar ve Kruşçevcilerden kesin darbeyi yediler. Kimse onların ardından ağlamadı, kimse onlara acımadı. Devrimci ruhlarını yitirmişlerdi, artık Marksist Leninist değil, Bolşevizm’in cesediydiler. Kruşçev’le birleşip Stalin’e ve yapıtına çamur atılmasına izin vermişlerdi: bir şeyler yapmaya çalıştılar ama parti yolunda değil, çünkü onlar için de parti yoktu.” (age., s. 97-98)
Komünist hareketin bu değerlendirmelerden de eleştirel dersler çıkarması gerektiği açıktır. Doğru şiarlar ya da doğru görünen şiarlar altına, doğru sözler ya da doğru görünen sözler ardına, parıltılı ya da çekici görünen sözler ardına gizlenen, kâğıt üzerinde farklı hayatın içinde farklı davranan küçük burjuva bürokratizmine; parti yasallığını çiğnemekte tereddüt etmeyen, kendini parti yasallığının üstünde ve dokunulmaz gören ama parti yasallığını partiye ve kadrolarına karşı çifte standart ekseninde kullanan tasfiyeciliğe karşı mücadele yaşamsal önemdedir. Parti yasallığına ilkeli bağlılıkla parti yasallığına bürokratik bağımlılık iki farklı şeydir. Sosyalist yasallığı çiğnemede tereddüt etmeyen, sosyalist yasallığın içini boşaltan, bürokratik yasallığa sığınan, ilkeli ve işlevsel değil bürokratik bağımlılık isteyen ve dayatan tasfiyeciliğe karşı mücadele ilkelere bağlı komünistlerin görevidir. Bürokratizm ve tasfiyecilik ikiz kardeştir. İkisi de anti-Marksist-Leninist, anti-parti zihniyet ve ruha sahiptir. Etkinleşsin ya da etkinleşmesin ikisi de komünist hareketteki küçük burjuvaziye dayanır, özel mülkiyet dünyasının baskısından da beslenir.

27 Kasım 2012 Salı

SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU 1956: Kapitalist Restorasyonun Başlangıcı



        SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU
1956: Kapitalist Restorasyonun Başlangıcı
“Monoton ve tarihi olaylar arasındaki ayrımdan bahsetmek, doğal olarak gereksiz söz tekrarıdır; fakat tekrarlanan ifadeler aydınlatıcı olabilir. Sovyetler Birliği’ndeki parti kongreleri de oldukça monoton, önceden tahmin edilebilir olaylardır; fakat Kruşçev’in 20. Kongre’de yaptığı konuşma farklıydı. Stalin’in suçlarını ortaya koyarak ve redderek, Kruşçev insanların algılarını değiştirdi ve hatta komünist rejimin hemen değişmese de, konuşmanın tahmin edilemez sonuçları oldu; Yirmi yıl sonra Glasnost’un öncüleri olanların görüşleri, gençlik yıllarındaki Kruşçev’in ifşaları ile şekillendi.” (Soros, Açık Toplum Küresel Kapitalizmde Reform, s. 35, Truva Yay.)
Yukarıdaki sözler, aşağılık bir gururla, “Sovyet sisteminin dağılmasında aktif olarak görev aldım” diyen Soros’a ait. Soros’un SSCB’nin sosyalizmden uzaklaşmasını örneğin SBKP’nin 10. ya da 15. ya da 18. ya da 19. parti kongrelerinden herhangi birinde değil de Kruşçev ve 20. Kongre ile başlatması dikkate değer bir değerlendirmedir, diyerek konumuzu açıyoruz.
SBKP 20. Parti Kongresi, 1956 yılında toplanır. Kruşçev ve Mikoyan önderliğindeki revizyonist bürokrat burjuvazi, Stalin’in ölümünden sonraki süreci politik zaferini ilan etmek için etkin bir şekilde değerlendirir. 53-56 yılları arası bir geçiş sürecidir. Bu süreç kızıl maskeli karşı-devrimin yeni döneme hazırlandığı, mevzilerini pekiştirdiği, güç biriktirdiği, her bakımdan devrime, sosyalizme, proletarya diktatörlüğüne, Marksizm-Leninizm’e ve proletarya enternasyonalizme karşı azgınca saldırıya geçmek üzere son hazırlıklarını yaptığı bir süreç oldu. Bu süreç, bir yandan Kruşçev’in revizyonist burjuva rakiplerini, öte yandan Lenin-Stalin çizgisine bağlı kuvvetleri kitlesel olarak tasfiye ettiği bir süreçti.
Kruşçevizm SBKP 20. Parti Kongresi ile zaferini ilan eder. 24 Şubat 1956 tarihinde, 20. Parti Kongresi Raporu’nun, “baştan sona ve tamamıyla onaylandığı” vurgulanır. Kongre, SBKP MK’nın faaliyetini “başarılı” bulur. MK’nın  Marksizm-Leninizmi yaratıcı” şekilde geliştirdiğini vurgular ve “dogmatizme” karşı savaş ilan eder. Kongre, Kruşçevizm’in II. Dünya Savaşı’nın ardından  “çağımızda” ortaya çıkan “derin değişiklikler”e ilişkin çizgisini onaylar.
Her okuyucunun, “SBKP 20. Kongre Raporu”nu incelemesi gerekir; ayrıca “Pekin-Moskova Çatışması” (Bilim ve Sosyalizm Yay.) kitabında yer alan SBKP MK’ın ÇKP MK’ya yanıt mektubunu da birlikte incelemesinin yararlı olacağını düşünüyoruz.
Biz, aşağıda, politik iktidar tekelini gasp ederek açıkça ortaya çıkan yeni burjuvazinin politik programını oluşturan, sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşü yeni tarzda örgütleyen Kruşçevci revizyonizmin ana tezlerini kısaca vermek ve yorumlamakla yetineceğiz.
Bürokratik burjuvazi, SSCB’de sosyalizmden komünizme geçiş aşamasına girildiğini dolayısıyla, artık proletarya partisine gereksinim kalmadığını, proletarya partisinin “tüm halkın partisi”ne dönüştüğünü ilan eder.
Oysa biliyoruz ki, kapitalizmden komünizme geçiş, ancak ve ancak komünist partisi önderliğinde mümkündür. Dolayısıyla, Komünist Partisinin önderliğini reddetmek, sosyalizmi ve kapitalizmden komünizme geçişi reddetmektir. Proletaryanın sınıfsal hegemonya ve önderliğini red ve tasfiye etmektir.
Burjuvazi ve her renkten oportünizm, daima, saldırılarının merkezine, proletaryanın politik genelkurmayını yerleştirmiş; proletaryayı yenilgiye mahkum etmenin en güvenceli yolunun komünist partileri yozlaştırmak, yok etmek, tasfiye etmek olduğunu derinden içselleştirmiştir. Proletaryanın sınıf mücadelesinin tüm bir tarihi ve tarihsel deneyimi bu olgunun sayısız kanıtıyla doludur.
Yeni tip burjuvazi ve ideolojisi olan modern revizyonizm, uluslararası sermayenin bir parçası olarak, işe SBKP’yi yozlaştırmakla, devrimin aleti olmaktan çıkararak karşı devrimin aleti haline getirmekle başlamış ve bunu başarmıştır.
Kruşçev revizyonizmi açık bir şekilde proletaryanın önderliğini, devrim ve komünizm kavgasında proletaryanın önderliğinin örgütlenmesi olan proletarya partisini, “tüm halkın partisi” teziyle yadsıyıp tasfiye ederek SBKP’yi yeni burjuvazinin aracı haline getirmiştir.
Komünist Partisinin önderliğini reddetmek, sosyalizmi reddetmektir. Proletaryanın önderliğini ret ve mahkum etmek, yeni burjuvazinin program ve taktiğinin ana taşıdır. Yeni burjuvazi kendi önderliğini “tüm halkın partisi” formülasyonu ile açıkça ilan etmiştir. Mesele bundan ibarettir. (Geçmeden eklemeliyiz: Komünist partisini işçi sınıfının değil de “ezilenlerin partisi” ilan etmek, Kruşçevci modern revizyonizmin de ideolojik etkisini yansıtır; “tüm halkın partisi” teorisinin başka bir versiyonunu ifade eder. Komünist partileri yalnızca ve yalnızca işçi sınıfının politik temsilcisidirler; işçi sınıfının partileri olan komünist partileri, halkın ve ezilenlerin de mücadelesine önderlik eder. Bu iki şey iki farklı olgudur. Biri diğerinin yerine ikame edilemez. Tıpkı “Batı Marksizmi”nin, tıpkı “post-Marksizm”inin olduğu gibi, onların bir diğer versiyonu olan “ezilenlerin Marksizmi”nin, “ezilenlerin Marksizm-Leninizm”inin de Marksizm-Leninizm ile herhangi bir ilişkisinin olmaması gibi. Tıpkı ezilenlerin ya da halkın proletaryanın yerine ikame edilmeyeceği gibi.)
Modern revizyonist burjuvazi, SSCB’de sosyalizmin kurulduğu, komünizme geçiş aşamasının başladığı, artık baskı altında tutulacak bir sınıf kalmadığı gerekçesiyle, proletarya diktatörlüğü döneminin de sona erdiğini, proletarya diktatörlüğünün yerini “tüm halkın devletine” bıraktığını ileri sürer.
Oysa proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden komünizme politik geçiş sürecinin olmazsa olmaz koşuludur. Geçiş süreci ancak proletarya diktatörlüğü aracılığıyla örgütlenebilir. Yeni tip burjuvazi açık-seçik proletarya diktatörlüğünü ret ve tasfiye ederek, proletarya diktatörlüğünü burjuva diktatörlüğüne dönüştürerek, kendi diktatörlüğünü “tüm halkın diktatörlüğü” adı altında ilan etmiştir.
Marksizm-Leninizm’le oportünizm arasındaki her türlü ayrımın mihenk taşını proletarya diktatörlüğünü teoride ve pratikte kabul edip etmemek oluşturur. Proletarya diktatörlüğünü reddetmek, sosyalizmi reddetmektir. Yeni tip burjuvazi bu tasfiye eylemini  20., 21., 22.  Parti Kongreleri’nde açıkça ilan etmiştir.
Sosyalizmden kapitalizme geçişin zorunlu temel politik önkoşulu, proletarya iktidarının gasp edilmesidir; örneğimizde yeni tip burjuvazinin siyaseti yönetmesidir. 20. Parti Kongresi, proletaryanın iktidarının revizyonist burjuvazi tarafından ele geçirilişinin temel tarihsel dönemecini oluşturmuştur.
Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Proleter devrim, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesidir. Sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşün örgütlenmesinde de karşı devrimin temel sorunu keza iktidar sorunudur. O halde demek ki, İktidarın karşı-devrim tarafından ele geçirilişi kapitalist restorasyonun başlangıcıdır.
1956 yılı, revizyonist bürokrat burjuvazinin iktidarı gasp edip egemenliğini açıkça ilan ettiği tarihsel dönemeç noktasıdır; bu dönemeç, proletaryanın iktidarı kaybetmesiyle yeni tip karşı-devrimin ve kapitalist restorasyon başlangıcıdır. Çok iyi biliyoruz ki, “Ayrıca, devlette proletaryanın egemenliği olmadan sosyalizm düşünülemez.” (Lenin, Seçme Eserler, C. 9, s.196, italikler bana ait.)
Modern revizyonist burjuvazi, SSCB’de antagonist sınıflar olmadığı için SSCB’de sınıf mücadelesinin son bulduğunu, yumuşama sürecine girildiğini ilan eder.
Gerçekte bu, politik iktidar tekelini gasp eden yeni tip burjuvazinin proletaryaya, sosyalizme, komünizme, devrimci olan her şey karşı, yeni bir aşamaya sıçrayan savaş ilanıdır. Nitekim Stalin ve proletarya diktatörlüğü döneminde mahkum edilenler on binler halinde affedilir, itibarları iade edilir. Komünistler kitleler halinde her cephede tasfiye edilir. 20. Kongre Raporu’nun açıklamasına göre 53-56 arası dönemde partiden, devletten, öteki kurumlardan tasfiye edilenlerin sayısı 750 bin’dir. Yeni tasfiyelerin süreceği de açıkça ilan edilir. Nitekim tasfiye operasyonları daha sonra da sürer.
Kruşçevizm ile birlikte burjuva ideolojisi ve kültürü, burjuva ideolojisinin yeni bir türevini oluşturan modern revizyonist burjuva ideolojisi ve kültürüyle el ele sosyalist toplumun üstene çullanır. Proletaryaya, halka, komünistlere karşı uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi yürüten revizyonist burjuva karşı-devrim, öte yandan da her türlü burjuva yozluğa geniş bir hoşgörü gösterir; İncil, ilk kez Kruşçev eliyle basılıp dağıtılır. Ama diğer yandan Kruşçevci revizyonist karşı-devrime karşı çıkan komünistler toplama kamplarına kapatılır, SSCB’de sürgünde bulunan değişik komünist partilerin kadroları, önderleri acımasızca katledilir, zindanlara tıkılır.
Kapitalizmden komünizme geçiş tarihsel sürecinde sınıf mücadelesi sürer. Bu mücadele, kapitalist yolla sosyalist yol arasındaki keskin mücadeledir. Geçiş süreci, sınıf mücadelesinin ve uluslararası cephede derin ve kapsamlı bir şekilde sürdüğü bir süreç; kesintisiz bir devrim olarak içte ve dışta derinleşerek geliştiği bir süreçtir.
Sosyalizmden komünizme geçişte, Marksizm-Leninizm’in sınıf mücadelesi teorisinin yerine sınıf barışı teorisinin geçirilmesi, proletaryanın kapitalist yola karşı mücadelesine yasak koymak, yeni tip burjuvazinin; eski dünyanın kalıntılarının, emperyalizmin baskısının özgürce at koşturmasına ve kapitalist restorasyona kapıların ardına dek açılması demektir. Nitekim olan şey de budur.
Bu teori (ve pratik), proletaryanın önderliğini, proletarya diktatörlüğü ve komünizme gidişi reddederek kapitalizmi yeniden kurma teorisidir. Bunun en çarpıcı kanıtı da tüm bir SSCB’nin sosyalist inşa ve 56 sonrası geriye dönüş sürecinin deneyimlerinin ta kendisidir.
Modern revizyonist burjuvazi, çağımızın 1945’lerden sonra değiştiğini, çağımızın” barış çağı”, “ barışı elde etme çağı”, vs. olduğunu ilan etti.
Bu tez,  Browderizm’in, Titoizm’in, 45-53 arası dönemde SSCB’de Varga’nın, Vozensky’lerin ilan ettiği, Stalin önderliğinde SBKP(B)’nin mahkum ettiği görüşlerdir. Bu görüşler zaten burjuvazinin ve sosyal demokrasinin de bas bas bağırarak savunduğu görüşlerdi.
Marksizm’e karşı savaşında Brenstein revizyonizmi de, Marksizm-Leninizm’e karşı savaşımda Kautskyizm ve 2. Enternasyonal oportünizmi de aynı tezleri içerik olarak defalarca ilan etmişlerdi.
Gerçekte bu tez, emperyalizmin karakterinin değiştiği, emperyalizmin artık uygarlaştığı, artık devrimlere gerek kalmadığı gibi sahte savlara dayanmaktadır. Nitekim çağın ve emperyalizmin değiştiği savunusuyla “Barış içinde bir arada yaşama ilkesi” SSCB’nin dış politikasının temeli/özü ilan edildi.
Bu tezle açıkça, proletaryanın burjuvaziye, ezilen halkların emperyalizme karşı devrim yapmaktan vazgeçmesi, sınıf işbirliğine gidilmesi gerektiği savunuldu. Artık devrimlere gerek kalmadığı, kapitalizmden sosyalizme barışçıl, parlamenter yoldan geçişin çağımızın temel özelliği haline geldiği bayağı bir burjuva demagojisinin eşliğinde yırtınırcasına ilan edildi.
SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta sosyalizmin tasfiyesi ve devrimlerden vazgeçilmesi politika ve eylemi, Kruşçevci revizyonizmin ve ardıllarının açık burjuva ve karşı devrimci karakterinin, emperyalizm ile modern revizyonizmin dünya devrimini boğma, ezme, tasfiye etme bağlaşmasının tipik bir ifadesi idi.
Kruşçevci kızıl maskeli karşı-devrimin, proletaryanın tarihinde karşılaştığı bu en iğrenç ihanet, bu tezleriyle bir yandan sosyalizmi, devrimleri tasfiye etmeye girişirken, öte yandan da emperyalist/kapitalist dünyanın yeni patronu ABD ile birlikte dünyanın “barışçıl” yoldan paylaşımını savunuyor, ABD’den kendi emperyalist-şovenist siyasetinin meşruiyetini onaylamasını istiyordu.
Modern revizyonist burjuvazi, savaş, barış gibi temel tezlerde de Marksist-Leninist teori ve politikaları tasfiye ederek “yeni koşullar”, “yaratıcı Marksizm-Leninizm”, “dogmatizme karşı mücadele”, vb. sloganlar altında bir yandan Amerikan emperyalizmin nükleer savaş şantajına ve Soğuk Savaş Stratejisine boyun eğerken, öte yandan da bu durumu modern revizyonist tezlerine haklılık kazandırmak için kullanıyordu.
Bu revizyonist hainler, “Gerçekten de yalnızca iki yol vardır: Ya barış içinde bir arada yaşama, ya da tarihte en korkunç imha savaşı. Üçüncü bir yol yoktur.”  felaket tellallığıyla devrimi açıkça reddediyor, proletarya ve halklara devrim yapmayı yasaklıyorlardı. Yeni burjuvazi, ABD’ye, “eğer işbirliği ve anlaşma arzu gösterilirse, görüşmeler yoluyla  uluslararası ilişkilerdeki en karmaşık sorunların bile çözülebileceğine” inandıklarını, “Görüşmeler yöntemi,  uluslararası sorunların hallinin tek yöntemi haline gelmesi” gerektiğini, “Bütün dünyada barışın  pekiştirilmesi de dünyanın en büyük iki devleti SB ile ABD arasında dayanıklı dostça ilişkiler kurulmasının öneminin büyük” olduğunu, “bunun bütün insanlık için çok büyük önemi olacağı”nı vurgular ve propaganda ederler.
Amaç açıktır: Sosyalizmi tasfiyede, devrimci eylem odaklarını söndürmede emperyalizmle elbirliği, dünya etki alanlarının paylaşımında da karşılıklı anlayış, uzlaşma ve işbirliği.
Modern revizyonizmin, SSCB’de komünizme geçiliyor palavrası bir yana, onların komünizme geçiyoruz dedikleri şeyin/hedefin gerçekte kapitalizmin inşası, sosyal emperyalizm olduğu gerçekleri bugün zaten daha keskin açığa çıkmıştır.
Modern revizyonizm ve Kruşçevci burjuvazi, Yugoslavya’yı “sosyalist”, İngiliz-ABD işbirlikçisi Tito’yu “büyük Marksist-Leninist” ilan ederek, 20. Parti Kongresi aracılığıyla bir kez daha bunu açıklayarak Marksizm-Leninizm’e, sosyalizm ve devrime düşman, aynı kapitalist yolun yolcuları olduklarını fütursuzca ilan ettiler.
Modern revizyonizm, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teziyle, ulusal kurtuluş mücadelesinin zafere eriştiği ilerici burjuva ve küçük burjuva iktidarları; ABD ve Batı etkisinden kurtulan, SSCB’ye yanaşan ülkeleri bir yandan kendi yeni-sömürgeci hegemonyaları altına almaya çalışırken, öte yandan da bu ülkelerdeki proletarya ve komünistlerin kendi ülkelerinde devrim yapma hakkına yasak koyarak, bu ülke proletaryası ve halklarını kendi burjuva iktidarlarının işbirlikçileri ve ülke içerisinde Sovyet sosyal emperyalizminin yeni sömürgeci araçları haline getirmeye çalıştılar.
“Lenin’e dönüş”, “kişi putlaştırmasına karşı mücadele” adı altında, Stalin’in Komintern’e önderlik ettiği dönem de mahkum edilmeye çalışıldı.
Uluslararası Komünist Hareket (UKH) içinde baş tehlike “dogmatizm” ilan edildi. Modern revizyonizme karşı tavır alan devrimci liderler ve komünist partiler, “dogmatik, sekter, bölücü, bürokrat, maceracı”, “yaratıcı Marksizme” karşı savaşan ve kişiyi putlaştıranlar olarak damgalandı. UKH, her türlü burjuva revizyonist baskıyla teslim alınmaya çalışıldı. AEP ve ÇKP’ye karşı yürütülen kirli revizyonist savaş aracılığıyla da uluslararası sermayeye güven telkin edildi, destek alınmaya çalışıldı.
Revizyonist 20. Kongre çizgisi, keyfi bir biçimde UKH’nın genel çizgisi ilan edildi.
“Kruşçev tek yanlı bir karar aldı ve hiç kimseye sormadan Enformasyon Bürosu’nu tasfiye etti.” (Enver Hoca)
“Revizyonizm, Marksizm-Leninizm’e karşı yürüttüğü mücadeleyi başlıca üç demagojik sloganın ardına gizledi: ‘Marksizm-Leninizmin yaratıcı bir biçimde geliştirilmesi ve dogmatizme karşı mücadele’ , ‘Marksizm-Leninizmin her ülkenin somut şartlarına yaratıcı bir biçimde uygulanması’ ve ‘Stalinizme’ ya da ‘kişi putlaştırılmasına karşı mücadele.’” (Enver Hoca, AEP Tarihi, C. 2, s.179, Yurt Yay.)
Modern revizyonizm, her bir sosyalist ülkenin çıkarlarını “tüm sosyalist kampın çıkarları ile başarıyla”  birleştirilmesi için “ihtisaslaşmanın ve işbirliğinin” geliştirilmesinin “büyük öneme sahip” olduğu demagojisi altında şunları savunur: “Bugün artık her sosyalist ülkenin, eskiden tek sosyalist ülke olan ve uzun zaman kapitalist çember içinde bulunan SB’nin yapmak zorunda olduğu gibi, ağır sanayinin her dalını mutlaka geliştirmesi zorunlu değildir… Avrupa’daki her bir halk demokrasisi ülkesi, en elverişli doğal ve ekonomik önkoşulların bulunduğu sanayi dallarında ve mal üretiminde ihtisaslaşabilir. Aynı zamanda bu, tarımın ve hafif sanayinin gelişmesi için gerekli önemli miktarda tahsisat ayrılması ve bu temel üzerinde halkların maddi ve kültürel gereksinimlerinin daha tam olarak tatmin edilmesi için gerekli ön şartları yaratır.” (SBKP(B) XlX. Ve XX. PK Raporları, s.126 )
Bu değerlendirme ve politikanın Marksizm-Leninizm’le, Stalin’in politikalarıyla hiçbir ilişkisi yoktur.
Bu politika, sosyalist kamp ülkelerini “arka bahçe”, “muz cumhuriyetleri” haline getirmeyi ifade eden revizyonist burjuvazinin sömürgeci, yayılmacı politikasıdır. Modern revizyonizmin, yeni tip burjuvazinin, doğası gereği, burjuva milliyetçi, büyük devlet şovenisti politika ve pratiğidir. Bu politika, emperyalist dünyanın ve her renkten diplomalı uşaklarının, ideolojik papazlarının, satılık kalemşorlarının, ikiyüzlü politik sözcülerinin savuna geldiği yeni sömürgeci politikadır.
Biliyoruz ki kapitalizmden komünizme geçiş üretici güçlerin en ileri düzeyde, sınırsız geliştirilmesini gerektirir. Biliyoruz ki, ulusal bağımsızlığın güvencesi, tarımın ve bir bütün olarak toplumun sosyalist dönüşümü; tarihten devralınmış kent kır, kafa emeği ile kol emeği, vb. vb. arasındaki eşitsizlikleri yok edebilmek için üretim araçları üreten/makine üreten makine sanayiye, ağır sanayiye gereksinim var. Ağır sanayinin, her ülkede, bilim ve tekniğin en son verilerine dayalı bir tarzda kesintisiz geliştirilmesi, genişletilmiş yeniden üretim sürecinde sosyalist/komünist ekonominin maddi temeli ve can damarı olarak inşası ve yetkinleştirilmesi sosyalist inşanın ve proletaryanın komünizme geçişinin asla vazgeçilmez olmazlarındandır.
Ağır sanayinin kurulmasını reddetmek sosyalizmin inşasını reddetmektir. SSCB’de güçlü bir ağır sanayi var diye halk demokrasisi ülkelerinin ağır sanayiyi kurmaktan vazgeçmesini önermek, istemek bu ülkelerde sosyalist inşanın reddi ve bu ülkeleri tarıma, hafif sanayiye dayanan, ucuz işgücü ve hammadde kaynağı, birer askeri üs olarak gören sosyalizm maskeli tipik bir emperyalist ve sömürgeci politikadır. Sovyet modern revizyonistleri, sosyalist kamp ülkelerini kendi yeni tip yeni sömürge uyduları haline getirmeyi de kapitalist restorasyon sürecine bağlı olarak başarmışlardı.
Modern revizyonist burjuvazi, merkezi planlamayı büyük oranda tasfiye ederek, işletme özerkliğini geliştirerek, değer yasasının alanını sürekli geliştirerek, karlılık ve azami kar yasasına bağlı ekonomik işlerliği kararlaştırarak, maddi teşvikleri temel itici haline getirerek, yeni ekonomi-politikası ve yeni ekonomik-politikası aracılığıyla sosyalist ekonomiyi, süreç içerisinde, kapitalist/revizyonist bir ekonomi haline getirmeyi, SSCB’yi dünya devrimin ana üssünden dünya karşı devrimin sosyal emperyalist üssü haline getirmeyi de başardı.
Kapitalizmin yeni tipten inşasının ekonomik programını inceleyeceğimiz bölümde sorunun bu boyutunu ayrıca ele alacağımız için şimdilik işin bu yanını geçiyoruz.
Kruşçevci revizyonist burjuva klik, 20. Parti Kongresi’nin son gününde, üstelik seçimler yapılıp iktidarını güvence altına aldıktan sonra “Kişi Putlaştırmasına ve Bunun Sonuçlarına Karşı Mücadele” isimli “Gizli Rapor”u kongrenin kapalı oturumuna sunar. Not alınmanın da yasaklandığı oturumda bu belge, Kongre’de hazır bulunan UKH heyetlerinin sadece sorumlularına verilir.
Bu belge, SSCB’de hiçbir zaman yayınlanmaz. Ama belge, 20. Kongre’den hemen sonra emperyalist Batıya alelacele ulaştırılır. (Elli yıl boyunca gizli kalması öngörülen bu rapor, ancak 2006 yılında Rusya’da yayınlanır. Söz konusu ihanet belgesi Rusya Devlet Tarih Müzesi'nde açılan bir sergide yer aldı.)
Stalin yaşarken Stalin’in ve çizgisinin en büyük savunucusu gözüken revizyonistler, Stalin’in ölümünün ardından O’nu bir cani, bir katil, bir psikopat, Lenin’in düşmanı ilan ettiler. Gizli Rapor’da emperyalistlerin, sosyal demokratların, Troçkistlerin, faşistlerin, Titocuların Stalin ve SSCB ile ilgili bütün iftiraları kabul edilip Stalin suçlanıyor, burjuva iftira ve kara çalma misliyle tekrarlanıyordu.
Bu proletarya, Marksizm-Leninizm, devrim, sosyalizm düşmanı hainler, dönekler ve korkaklar güruhu Stalin yaşarken O’na ve Marksist-Leninist çizgisine karşı çıkma cüretini hiçbir zaman gösterememişlerdi. Burjuvazi ve oportünistler Stalin’den ve O’nun demir yumruğundan ve bu iradenin arkasındaki işçi-emekçi kitlesinden ölesiye korkuyorlardı.
“Neden Stalin yaşarken karşı çıkmadınız, bu görüşlerinizin mücadelesini vermediniz” sorusunu Kruşçevci MK ve Kruşçev haini şöyle yanıtlar:
“O zamanki şartlarda bu mümkün değildi… Sovyet insanları Stalin’i devamlı, düşmanın vuruşlarına karşı SSCB’yi korumak için, sosyalizm davası için mücadele eden bir insan olarak biliyorlardı…. Bu koşullarda Stalin’e karşı her çıkış, halk tarafından kavranamazdı ve burada söz konusu olan, asla kişisel cesaret eksikliği değildir. Açık ki, bu atmosfer altında Stalin’e karşı çıkan hiç kimse halktan destek alamazdı.” (Aktaran, Teoride Doğrultu)
İşçi sınıfının, halk düşmanlarının bu korkuları hiç de haksız değildi. Kendi aşağılık itirafları da bunu kanıtlıyor. Marksizm-Leninizm’in, devrimin, sosyalizmin, Stalin’in düşmanlarının, bu aşağılık korkak leş kargalarının söz konusu sözleri, gerçekte revizyonistlerin daha Stalin hayattayken, Stalin sonrası döneme hazırlık yaptıklarının da dolaylı ama açık itirafıdır. “Benden sonra SB’ni satarsınız” diyen Stalin, ne yazık ki, haklı çıkmıştır. Ama bu, tersinden Stalin’in Stalin sonrasına ilkeli, sağlam bir SBKP bırakamadığının da acı bir itirafıdır.
Stalin, sosyalizmin zaferi, burjuvazi ve yardakçılarının sürekli yenilgisi demekti. Burjuvazi ve oportünistlerin Stalin’den nefret etmeleri, her türlü kara çalmaları anlaşılabilir bir olgudur. Stalin, hem sınıf düşmanları ve hainler tarafından en nefret edilen ve en korkulan kişi olmuş ve hem de emekçi insanlık içerisinde en sevilen devrimci liderlerden belki de başta geleni olmuştur.
Devrimden, komünistlerden, işçi ve emekçilerden ölesiye korkan burjuvazi ve çanak yalayıcıları, aynı burjuva soydan olan Kruşçevciler ve ardıllarının korkusu anlaşılırdır: Her şeyden önce SSCB proletaryası ve halklarının iradesi Stalin’in arkasındadır. Bu öyle bir irade ve sevgidir ki, revizyonist burjuvazi, SSCB işçi ve emekçileri önünde Stalin’i mahkum edememiş, “Gizli Rapor”u hiçbir zaman SSCB’de yayınlayamamıştır.
Devrimin, komünizmin, Stalin’in bilinçli azılı düşmanı A.Yakovlev, “Stalinciliği daha da nefret kılan, halkın büyük bir bölümünün bunun sorumluluğuna ortak olmasıdır.” (SB’de Ne Yapmak İstiyoruz, s. 38), der.
Kruşçev’in açıklaması ile Yakovlev’in sözleri ne güzelde çakışıyor ve temel gerçek, Stalin’e duyulan işçi, emekçi sevgisidir. Bu vb. itiraflar, Stalin önderliğinde sosyalizmin bir işçi-emekçi hareketi olarak doğuşu ve zaferini ve Stalin’in büyüklüğünü çok güzel ifade etmektedir.
Peki, revizyonistler neden işe Stalin düşmanlığıyla başlamak zorundaydılar?
Birinci olarak revizyonist burjuvazi, özellikle 1945’ler sonrası “Stalin kültü”nü bilinçli tarzda geliştirdi. Amaçları, Stalin sonrası dönemde Stalin’e, sosyalizme can alıcı noktadan saldırmaktı ve bu külte de dayanarak iktidarı ele geçirmekti. Stalin’i adeta Tanrı katına yücelterek tapınma kültürü yaratan bürokratik- revizyonist güruhtur. Stalin yaşarken bu külte karşı çıktı ve mücadele etti.
Ne var ki, bu mücadelenin yeterli olmadığı, burada da Stalin’in ciddi bir hatası olduğunun altı çizilmelidir. Dahası eklemek gereklidir: Stalin yüksek otoritesine karşın kadir-i mutlak bir güce de sahip değildi. Bunu da akılda tutmakta yarar vardır. Yoksa abartılı eleştiri ve değerlendirmelere kaymak kaçınılmaz olabilir.
SSCB halklarının Stalin sevgisi doğaldı. Sahte olan revizyonist bürokratların sevgi gösterisi ve törenleriydi.
İkinci olarak, kişi kültü salt Stalin’le, dahası asıl olarak Stalin ile sınırlı değildi.
Kişi kültü, parti kültü, devlet kültü, “yanılmaz” yetkililer kültü, önder kültü ile birleşmiş ve kaynaşmıştı. Siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşmüştü; ki bu olgunun altı çizilmelidir. Revizyonistler, bürokratlaşma/yozlaşma sürecini bu kültün arkasına ustaca gizleyerek de geliştirip, güçlendiler.
Üçüncü olarak, kişi putlaştırmasına (kültüne) karşı mücadele adı altında, gerçekte, toplumsal-siyasal bir kansere dönüşmüş olan söz konusu kült yüceltildi. “Kişi kültüne karşı mücadele” sloganı toplumsal, siyasal, ideolojik bağlamlarından koparılarak salt Stalin ve Lenin-Stalin çizgisine bağlı kalan komünistlerin eleştirisi(!) ile, bir de rakip revizyonist kliklerin tasfiyesi ile sınırlanarak kullanıldı. Hatırlatmak yararsız olmasa gerek: Yeni tip burjuvazi ve temsilcileri “kişi kültü” derken “Stalin kültü”, “kişi kültüne karşı mücadele” derken “Stalinizme karşı mücadele”yi anlamakta ve propaganda etmekteydiler. Gerçekte yeni tip küçük burjuva sınıfına-bürokrasisine dayanan ve onu ifade eden kültü olduğu gibi koruyup daha da geliştirerek, dahası, revizyonist burjuvazinin diktatörlüğünün ve kapitalizmi inşa çizgisinin payandası yaptılar.
Dördüncü olarak, kişi putlaştırmasına karşı “Leninist mücadele”, “Leninizm’e dönüş” bayrağı altında “Stalinizm”e karşı ilan edilen mücadele ile proletarya diktatörlüğünü yıkma, sosyalizmi tasfiye etme, proletarya enternasyonalizmini yok etme, devrimci olan ne varsa ona düşmanlığın teori ve pratiği olarak azgınca kullandılar. Stalin’i mahkum etmeden, Stalin’in Marksist-Leninist çizgisini ve pratiğini ret ve tasfiye etmeden, revizyonist burjuvazinin sosyalizmi tasfiye etmesi, kapitalizmi kurması olanaklı değildi. Sinsi düşman, bu hainler ve dönekler ordusu “Stalinizme karşı mücadele”  bayrağı altında tam da bunu hedefleyerek gerçekleştirdiler. Böylece, Menşevizmin, II. Enternasyonal oportünizminin ve Troçkizm’in, Titoizm’in “Stalinizme karşı mücadele” bayrağını fütursuzca devralarak etkin bir tarzda kullandılar.
Beşinci olarak, “Stalinizm”e karşı mücadeleyle emperyalist dünyanın, her türden burjuva akımın, sosyal demokrasinin, Troçkizm’in, aktif desteğini almaya çalıştılar. Çünkü sosyalizmi tasfiye etmek için, devrimci eylem odaklarını söndürmek ve UKH’yı dağıtmak için,  uluslararası reformizmi, revizyonizmi iyice diriltmek için, kapitalist-emperyalizmi korumak, sağlamlaştırmak için, doğal bağlaşıklarının desteğini örgütlemeye gereksinimleri vardı.
Nitekim uluslararası sermaye ve yedeğindeki ideolojik-siyasi akımlar, Titocular, Troçkistler, SSCB’de mahkum edilmiş, yenilgiye uğratılmış; her türlü açık ve gizli burjuva akım, Kruşçev’i, Kruşçevizm’i, O’nun “reform”larını, “Stalinizm” düşmanlığını dizginlenemez bir sevinç çığlığı ile selamladılar ve maddi-manevi olarak çılgınca desteklediler ve daha ileri gitmesi için teşvik ettiler.
Kruşçevizm, tarihin gördüğü en sinsi ve en büyük ihanettir. Ki enternasyonal proletaryanın tüm sınıf düşmanları bunu hemen anladı. Modern revizyonist ideoloji ve pratiği (hegemonyacı sosyal emperyalist politikasıyla çatışmaktan geri durmaksızın) her bakımdan destekledi.
Altıncı olarak, “kişi putlaştırmasına”, “Stalinizme” karşı mücadele bayrağı partide, devlette, kitle örgütlerinde Lenin ve Stalin’in çizgisine bağlı olanların etkin bir şekilde temizlenmesi, bir kesimin de tarafsızlaştırarak yedeklenip kullanılması için de gerekliydi.
Nitekim süreç böyle gelişti. Köklü, yaygın, kapsamlı, her cepheyi kapsayacak tarzda fiziksel imha da dahil kapsamlı tasfiyeler örgütlendi. O aşamadaki güçler dengesi nedeniyle, bir de Stalin’in yakın çalışma arkadaşları olmaları ve Kruşcevizm’e suç ortaklığı yaptıkları için artık “bolşevizmin bir cesedi” (E. Hoca) haline gelmiş Molotov-Kagonoviç-Voroşilov gibilerini Sovyet proletaryası ve halklarını kandırmada tepe tepe kullanmak için 1957’ye dek elde tuttular.
Vurgulamak isteriz, Lenin’e dayanan Stalin’in çizgisinden sosyalizm çıktı. Kruşçevizm’in çizgisinden ve “Stalinizm”e karşı mücadeleden modern revizyonizm, revizyonist burjuvazi, sosyal emperyalizm, Gorbaçovculuk, derken Yeltsincilik çıktı.
Sosyalizmi, Sosyalist Kamp’ı tasfiye etmek için uluslararası burjuvazinin enerjik enternasyonal desteği gerekiyordu. Kruşçevizm ve ardılları, bu desteği almayı başardı. Uluslararası burjuvazi ve oportünizm bu yolda modern revizyonizmle omuz omuza savaştı.
Onlar sosyalizmi birlikte tasfiye ettiler.
Yedinci olarak, dünya burjuvazisi, bir dizi modern revizyonist ve oportünist akım, Troçkizm’i, Browderizm’i, Titoizm’i alkışladıklarından daha çok Kruşçev modern revizyonizmini alkışlayarak, destekleyip teşvik ederken öte yandan da pek bilinen klasik burjuva kurnazlığıyla, modern revizyonizmin, revizyonist burjuvazinin, sosyal emperyalizmin her türlü çirkef ve başarısızlığının faturasını da sosyalizme, “Stalinizm”e yıkmak, “Stalincilikten yeterince kopmamaya”  bağlayarak bir de bu cepheden Marksizm-Leninizm’e, Stalin’e saldırarak gözden düşürmeye çalıştılar.
Benediktov’un, Litov’un bir sorusunu yanıtlarken verdiği şu cevap da (ki sadece bir kısmını aktaracağız) soruna ışık tutmaktadır:
“Hruşçov’un eylemlerinin ana ekseni iktidar mücadelesi, parti ve devlet aygıtlarında tekelci bir konum mücadelesiydi ve sonunda bunu başarıp iki büyük mevkiyi elde etti: SBKP MK Birinci Sekreterliği ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı.
“Ama Nikita Sergeyeviçin durumu ilk başta zordu. Parti merdiveninde birinci olmasına karşın Politbüro’dakilerin çoğu yandaşı değildi, hatta tersine. Molotov, Malenkov, Kaganoviç, Voroşilov, Stalin’in eski çevresinden önde gelen diğer parti ve devlet adamları asla Hruşçov hakkında olumlu bir fikre sahip olmadılar, onu daha ziyade üzerinde uzlaşılan bir figür, geçici bir adam olarak görüyorlardı ve elbette ki Hruşçov da bunu iyi anlıyordu. Yerel parti ve devlet aygıtlarında yine epey sayıda Stalin okulundan geçmiş ve Hruşçov’un ‘yenilikçiliği’ne oldukça şüpheli bakan insanlar bulunuyordu. Bu ‘muhalefeti’ zayıflatmak ve kırmak, rakiplerini kötü göstermek, toplumsal bilincin Stalin’e karşı bir ruhla kitlesel bir ruhla yoğrulmasını gerçekleştirmek gerekiyordu. Marksist-Leninist yaklaşımın titiz bir bilimsel gerçekçiliğine ters düşen maceracı küçük burjuva hayalcilik için gereken zeminin hazırlanmasını kastediyorum.  Stalin’in karalanması ve onun ‘baskıları’na kurban gidenlerin rehabilitasyonu kampanyası bu amaçlar için idealdi. Üstelik rehabilite edilenlerin bir kısmı parti ve devlet aygıtında görevler aldı ve doğal olarak Hruşçov’un dayanağı haline geldi.” (Stalin ve Hruşçov Hakkında, İvan Aleksandroviç ile Söyleşi, V. Litov, s. 70)
Okurları, 20. Parti Kongresi’ne sunulan “Kişi Kültüne Karşı” adlı belgeyi incelemeye çağırıyoruz. Bu rapor “XX. Kongre Gizli Raporu, Kişi Kültüne Karşı” başlığıyla 1991 yılında “Pencere Yayınları” tarafından yayınlanmıştır. Belgede, dikkat çeken bazı olguların altını çizmekte yarar görüyoruz.
Birinci olarak, doğrudan olmasa da, “Stalinizm”e karşı mücadele politikası Stalin’in ölümünün hemen ardından başlatılır.
Şu sözler bu olgunun birinci ağızdan itirafıdır:
“Stalin’in ölümünden sonra, Parti Merkez Komitesi bir kişiyi yüceltmenin, onu tanrı gibi doğaüstü niteliklere sahip bir süpermene dönüştürmenin Marksizm-Leninizm ruhuna uygun olmadığını, yabancı olduğunu sürekli açıklama politikasını uygulamaya başladı.” (Kişi Kültüne Karşı, s.10)
Bu itiraf, Stalin’in naaşı daha yerdeyken koltukları paylaşan ve “deStalinizasyon” doğrultusunda önemli kararlar alanların sürece hazırlıklı girdiklerinin de kanıtıdır.
İkinci olarak, kötü ünlü raporda, Stalin’in halktan koptuğu “En son bir köyü ziyaret etmesi… Ocak 1928 ” ise (ki, bu bir palavra) ve “Birçok film kolhoz yaşamını öyle tasvir ediyordu ki, sofralardaki masalar hindi ve kazların ağırlığı altında bükülmüş. Stalin durumun gerçekten böyle olduğunu sanıyordu.” (agk., s. 69) saptaması doğru ise (ki bu da bir palavradır), bu demektir ki, Enver Hoca’nın vurguladığı şey, Stalin’e yanlış bilgi aktarılıyor, Stalin’e tozpembe bir tablo çiziliyordu saptaması da doğrudur.
Bu sözler küçük burjuva bürokratik-revizyonist tabakanın Stalin’e ve parti önderliğine yoğun bir yalan-yanlış bilgi akışı örgütlediğini kanıtlıyor. Anlaşılan revizyonist-bürokratlar, bir yandan Stalin’i putlaştırarak zararsız bir aziz tahtına oturtmaya, O’nu cam bir fanusun içine hapsetmeye çalışırken, bir de ölümünden ya da öldürülmesinden sonra bir kez daha öldürmek için hazırlık yapmışlardır.
Üçüncü olarak, Stalin Jdanov’un öldürüldüğünden kuşkulanır, olayı aydınlatmak için soruşturma başlatır. Bazı maddi veriler ortaya çıkar. Ünlü “Suikastçı Doktorlar Davası” başlatılır. Fakat Stalin kısa bir süre sonra ölür (ya da öldürülür.) Molotov’un söylediğine göre Stalin’in ölümü tam da “Suikastçı Doktorlar Davası”nın mahkemesinin başlayacağı günde gerçekleşir. Hainler, konuyla ilgili “Gizli Rapor”da şunları söylüyorlar:
“Doktorlar Davası’nı Stalin’in ölümünden sonra incelediğimizde, baştan sona uydurma olduğunu anladık.”
“Bu yüz kızartıcı dava Stalin tarafından düzenlendi. Ne var ki, sonuçlandırmaya zamanı (ömrü) yetmedi. Bu nedenle doktorlar hala yaşıyorlar. Şimdi hepsinin itibarı iade edildi. Önceden çalıştıkları yerde çalışıyorlar, sadece hükümet üyelerini değil, üst düzeydeki kişileri de tedavi ediyorlar, onlara tam güvenimiz var; önceden olduğu gibi görevlerini dürüstlükle yapıyorlar.” (agk., s. 58-59)
Açıkça görülen o ki, revizyonistler kendi tetikçilerini aklayıp ödüllendirmişler. Bu aklama faaliyeti ve Jdanov davasının üstünün sessiz sedasız örtülmesi çok açık bir şekilde gerçek suçluları ele vermektedir.
Dördüncü olarak, belgede (Gizli Rapor), Stalin’in kuşkuculuğundan, çevresine güvensizliğinden oldukça sıkça bahsedilir. Bu kuşkuculuğun 40’lı yıllarda ve ölümüne doğru oldukça arttığı belirtilir. Stalin, paranoyak ve adeta bir deli olarak tasvir edilir.
Benediktov’un (Stalin’in çevresinde yer alan sosyal demokrat mayalı Kruşçev vb gibilerden ve Bolşevik mayadan yoksun oldukları halde bazı yeteneklerinden dolayı, Stalin tarafından politikaları belirlemede karar verici konumda olmalarına izin verilmeksizin, değerlendirildiklerinden bahsettikten sonra) şu paranoya ve delilik demagojisini anlamamıza hizmet eden açıklamaları da oldukça önem taşımaktadır:
“Çeşitli türden ‘anılarda’ iddia edildiği gibi, hayatının son aylarında en yakın çalışma arkadaşlarından korkan Stalin değildi. Asıl ondan ölümüne korkan Hruşçov, Beria, Malenkov ve ötekilerdi, çünkü çok eskide kalmış suçlar için bile er ya da geç hesap sorulacağını biliyorlardı. Stalin’in hayatının son günlerinde neredeyse delirmiş gibi gösterme çabalarının sebebi de budur. Üstelik Stalin daha önce söylediğim gibi eski tüfek partililerin yerine genç kadroları açıkça hazırlıyordu. Bu da, elbette bu eski tüfeklerce kendilerine çekilmiş silah olarak algılanıyordu.” (age., s. 98)
Hatırlayalım, Kruşçev, Mikoyon gibileri, Stalin hayattayken O’nu öldürmeyi planladıklarından bahsederler. Stalin, “benden sonra Sovyetler Birliği’ni satarsınız” diyor Kruşçev’e. Gizli Rapor’da ise şunlar yazılı:
“Açıkça Stalin’in politbüronun eski üyelerini bitirme planları vardı. Sık sık politbüro üyelerinin yenilenmesi gerektiğinden söz ederdi.
“Merkez Komitesi Prezidyumunu yeni 25 kişinin seçilmesiyle ilgili olarak XIX. Kongreden sonra yaptığı öneri eski politbüro üyelerini uzaklaştırma ve her yönden desteklesinler diye daha az deneyimli üyeleri alma amacını taşıyordu.
“Buradan gelecekte eski politbüro üyelerini yok etmenin bir planı olduğunu ve bu yolla Stalin’in bütün utanç verici hareketlerini, şimdi değerlendirdiğimiz (rapordaki suçlamalar kastediliyor-bn.) hareketlerini örtme planı olduğunu tahmin edebiliriz.” (agk., s. 74)
Bu saptamalar ve çizilen tablo Stalin’in revizyonist bürokratları temizleme niyet ve hazırlığının itiraflarıdır. Yine Stalin’in bu yönelimi Stalin’in ölümünün bir politik cinayet olabileceğini de güçlendiren bir veridir. Ve tekrar hatırlatmak isteriz, yeni tip burjuvazinin önündeki en büyük engel, zaafları ne olursa olsun, yine Stalin’di. Yukarıdaki itiraflar, daha Stalin hayattayken Stalin’i tasfiye etme planlarının, dahası girişimlerinin olduğunu, revizyonist kliklerin buna uygun bir hazırlık içinde olduklarını dolaylı ama açıkça göstermektedir.
Kızı Svetlana’nın Mektuplar’ında Stalin’in güvenlik adına sürdürmek zorunda olduğu tecrit yaşama ilişkin değerlendirmeleri dikkat çekicidir. Svetlana söz konusu tecridin Stalin’in tercihiyle değil, parti ve devlet bürokrasisi tarafından inşa edildiğini de vurgular. Bu durumu, yeni tip küçük burjuva kastın Stalin’i dizginleme, sınırlama, çevreleme, etkisizleştirme harekatı olarak da yorumlayabiliriz. Bunun doğru olmadığını düşünmek için ortada bir neden de gözükmemektedir zaten.
W.B. Bland, 1930’lardan başlayarak Stalin’in ölümüne dek geçen süreçte, SBKP (B) MK’ya “gizli revizyonist bir çoğunluk”un egemen olduğunu, Stalin ve çevresinin -komünistlerin- bir azınlık oluşturduğunu ileri sürmektedir. SSCB’de restorasyonun Stalin’in ölümünden sonra, bu “gizli revizyonist çoğunluk” tarafından başlatıldığını savunmaktadır. Her ne kadar W. B. Bland’ın bu düşüncesine katılmasak da, yine de, 1945 sonrası için bu tezin son derece dikkate değer olduğunu belirtmek isteriz. Çünkü 45’ler sonrası küçük burjuva bürokratik tabaka bir kasta da dönüşmüştür. Ve bu kast, henüz bütün çıplaklığı ile kendi ideolojisini, politikasını ortaya koymaya cesaret edememektedir. Bu doğrultudaki öncü çıkışları ifade eden Vargaların, Vozenskylerin sonu da biliniyor. Yani politik kuvvet ilişkileri ya da politik güç dengeleri bu kastın açıktan ortaya çıkmasına henüz elverişli değildi. Dolayısıyla illegaliteye yatmasına yol açmaktaydı. Yeni tip bürokratik çürüme olgusu ve partinin Bolşevik ruhunu büyük bir oranda kaybetmiş olması olgusu burada özenle hesaba katılmalıdır. Bu durumda Stalin’in en yakın dava arkadaşlarının Stalin’in ölümünün hemen ardından yön değişikliğine başlaması olgusu herhalde rastlantılarla izah edilemez. Belli ki partide temel eğilim farklılıkları bulunmakta ama su yüzüne çıkma cesareti gösterememekte ya da bunun için uygun fırsatı beklemekte ve kollamaktadır. Bu konuda Molotov’un açıklama ve değerlendirmelerinin göz önünde bulundurularak sorunun incelenmesi yerinde olacaktır.
Svetlana’nın “Her yerde düşman görüyordu. Suçlama ve kin hastalığına yakalanmıştı, yalnızlığın ve tecrit olmanın sonucuydu.” saptamasını doğru olarak yorumlayacak olursak, bunun anlamı şudur: Stalin yeni tip bürokratlaşmayı, giderek kastlaşmayı, bu kastın iç iktidar dalaşını, semirme mücadelesini, gitgide daha fazla komploculuğa, entrikacılığa, manipülasyona battığını görüyordu. En keskin Stalinci görünerek kendisini zararsız bir aziz derekesine çıkartıldığını görüyordu. “Stalinci düzen”in Stalin’e yabancılaştığını (ki bu Stalin’in sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır) anlıyordu. Daha köklü bir müdahalenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Kızının “Yaşlandıkça babam yalnızlık çekmeye başlamıştı. Artık o kadar herkesten uzaklaşmış ve yüceltilmişti ki boşlukta yaşıyor gibiydi. Konuşacağı bir insan yoktu.” (age., s. 200) saptaması boş bir saptama olarak görülmemelidir. Görülen o ki, Stalin, yüksek otoritesine rağmen, son yıllarında, büyük bir oranda zararsız bir aziz haline getirilmiştir ya da tablo buna yakın.
Stalin’in kuşkuculuğu konusunda Molotov da şunları söyler:
“-Son yıllarda Stalin biraz düşmeye başladı bana göre. O kadar zorlu zamanlar geçirdi ki! O kadar şeyi zaten nasıl kaldırabildi kendime soruyorum!”
“-Yaşla birlikte herkes çeşitli derecelerde skleroz olabilir. Ama Stalin’de bu çok belirgindi; dahası çok sinirli olmuştu ve herkesten şüphe ediyordu. Son dönemindeyse bence artık tehlikeli olmuştu. Bazı aşırılıklara düşüyordu. Yazdıklarında, bazı söylev ve makalelerinde eski kalıpları büyük bir dikkatle değiştiriyordu. 29.04. 1982” (age., s. 320-21) 
“Stalin zaman zaman aşırı kuşkucu biri oluyordu. Ancak kuşkucu olmamasına imkan yoktu… 15.08.1975)” (Molotov Anlatıyor, s. 339)
“Çok şüpheciydi. O kadar zor yıllar yaşadı ve o kadar büyük yüklerin altına girdi ki son yıllarda biraz dengesini yitirdi. Kafasında en küçük bir hata korkunç bir olayın nedeni olabilirdi.” (age., s. 501)
Molotov’la 140 görüşmeyi yapan Feliks Çuyev, “…Arkadaşlarımdan bir yazar Paris’ten getirdiği A. Avtorhanov’un Stalin’in Ölümü Muamması adlı kitabını bana ödünç vermişti. Ben de Molotov’a verdim, birkaç gün sonra gelip izlenimlerini sordum.”, diyor. Molotov Çuyav’e şunları söyler:
“-Kitap çok ahlaksızca! dedi. Hepsi haydut gerçekten de! Tabii ki gerçek olan bir yanı da var. Beria geçmişten çok geleceğe ait bir adamdı, kendisine bu yönde bir yol açmaya çalışmış. Gerici olarak çok aktifti. Özel mülkiyet dışında bir şey görmüyordu. Sosyalizmi kabul etmiyordu. İleri gittiğini sanıyor oysa aslında geriye çekiyordu, en betere doğru.” (age., s. 347)
“…Beria bence yabancı birisi. Partiye kötü niyetlerle girdi.” “Beria ilkesiz bir adamdı.”
“-Bu dördünün Stalin’e karşı Avtorhanov’un yazdığı gibi bir komplo tezgahlamış olmaları akla yatkın mı?
“-Üçü, üçü (Beria-Kruşçev-Malenkov kastediliyor-bn). Bulganin hariç. Evet her çeşit plan kaynatmış olabilirler. Beria’nın oynadığı rol ise hala biraz karanlık.” (age., s. 348)
“Ben Beria’yı ilkesiz bir adam olarak gördüm ve hala da öyle görüyorum. Çıkarcıdır. Sadece kendisine kazanç sağlayacak işlerle ilgilenirdi. Kariyerist bile değildi.”
“…İlkesiz bir adamdı. Ve komünist değildi. Partiye yamanmış biri olarak görürüm onu. 21.10.1982 ” (age., s. 364-65)
“-Bu kitaba göre (Stalin-bn.) Beria’ya da güvenini kaybetmiş.
“-Bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Beria’nın kendi paçasını kurtarmak için her şeye hazır olduğunu biliyordu. Güvenlik personelinin seçimini yapan Beria’dı, Stalin her şeye kendisinin karar verdiğini sanarak önüne sunulanlar arasında seçimini yapıyordu. Oysa Beria onu mecbur kılıyordu.
“-Kriz geçirmesinden bir gün önce birlikte içerlerken Stalin’i zehirlemiş olabileceği ihtimali var mı?
“-Bu mümkün, evet. Beria’yla Melankov birbirlerine çok sıkı bağlıydılar. Hruşçov da onlara katıldı, onun kendi amaçları vardı. O da herkesi oyuna getiriyordu. Hruşçov’un sosyal temeli daha sağlamdı çünkü küçük burjuvazi her yandaydı. O da tam küçük burjuvaziye hitap ediyordu zaten. Hruşçov’un ne ideolojiyle ne de komünizmin inşasıyla bir ilgisi vardı.’….” (age., s. 349)
Çuyev sorularını sormaya devam eder:
“Poskrebıyşev’e gittim ve Vlasik’in kızıyla konuştum. Bana söylediğine göre babasını tutukladıklarında: ‘Stalin’in günleri sayılı. Yaşayacak az zamanı kaldı,’ demiş. Beria’nın Stalin’in bütün yandaşlarını elediğini fark etmiş, dedim ben.
“-Doğru, dedi Molotov…” (age., s. 350)
Molotov, Stalin’in zehirlenerek öldürülmüş olabileceğini ama bugün bunun kanıtlanamayacağını belirtiyor. Molotov’un sorulan soruları yanıtlarken birkaç yerde geçen şu anlatımları da Stalin’in öldürüldüğü iddiasını güçlendiren açıklamalar niteliğindedir:
“-Stalin, zamanının çoğunu Kuntsevo’yadaki ‘Yakın’ daçasında geçiriyordu. Ve orada öldü. O son günlerini yaşarken ben, sözün doğrusu, gözden düşmüştüm… Stalin’in ölümünden dört veya beş hafta önce gördüm. Son derece sağlıklıydı. Hastalandığında beni çağırdılar. Daçasına gittim, Politbüro üyeleri de oradaydı. Üye olmayan bir tek ben ve Mikoyan vardık. Emirleri veren Beria idi.
“Stalin kanepede yatıyordu. Gözleri kapalıydı. Arada sırada gözlerini açıyor ve konuşmaya çalışıyordu ama hiç kendine gelemedi. Konuşmaya kalkıştığında Beria hemen gidip ellerini öpmeye başlıyordu.
“-Stalin’i zehirlediler mi?
-Olabilir. Ama bugün kim ispat edebilir? 22.04.1970” (age., s. 352)
“Beria’nın bu işe bulaşmış olmasını akla yatkın buluyorum. Uğursuz bir rol oynamıştır. 13.01.1984)” (age., s .352)
 “ Bana söylediği şeye ve benim de hissettiklerime dayanarak, Stalin’in ölümünde parmağının olması imkansız bir şey değil… Stalin mozolesinde, 1953 1 Mayısında, garip imalarda bulundu. Benim anlayışla karşılayacağımı umuyordu şüphesiz. Dedi ki: ‘Onu elimine eden benim.’ Sanki benim çıkarıma bir şey yapmış gibi. Bende sempati uyandırmak istiyor tabii ki. ‘Hepinizi kurtardım!’ Huroşçov’un yardım ettiğini sanmıyorum. Bazı şeylerin kokusunu almış olabilir… Yine de… Çok yakındı ikisi. Malenkov daha fazla şey biliyordur. Çok daha fazla. 24.08.1971, 09.06.1976 ” (age., s. 353)
Tarihin aydınlanmayan pek çok bölümü var. Bunu bugün, hemen ve doğrudan aydınlatmak elbette ki olanaklı değil. Ancak tüm gizli kalmış yanlarıyla gerçeğin, gelecekte, mutlaka aydınlanacağına inanıyoruz. Leninizm’e dönüş, demokratikleşme, toplumsal adalet, suçların aydınlanması ve haksızlıkların düzeltilmesi vs. vb. adına sahtekarca devrime, sosyalizme, Marksizm-Leninizm’e saldırıya geçen, emperyalist, faşist, Troçkist, Titoist, sosyal demokratik vb. iftiralara sarılan ve Stalin’i itibarsızlaştırma operasyonuna girişen Kruşçevler ve ardılları suçlarını örtmek için sayısız belgeyi yok etmiş olsalar da gerçekler inatçıdır ve er geç bütün boyutlarıyla ortaya çıkacaktır.
Molotov’un verdiği şu bilgi, geleceğe de ışık tutacaktır:
“-Savaş sırasında Stalin şöyle demişti: ‘Biliyorum, ölümümden sonra mezarımın üstüne yığınla pislik atacaklar. Ama tarihin rüzgarı onları temizleyecek.” (age., s. 353)
Yeni tip burjuvazinin ve modern revizyonizmin önderi olarak ortaya çıkan Kruşçevcilerin ilk yaptıkları işlerden birisi de belgeleri tahrif ve yok etmek olmuştur. Konu hakkında tarihin tanıklarından Benediktov şunları söyler:
“İşin özüne varmak istiyorsanız, kafanızı daha fazla çalıştırınız. Hruşçov iktidara geldiği andan itibaren bu belgelere o kadar çok sahtekarlık ve konjonktürellik karıştı ki, hayret etmemek elde değil-bu kadarı bizim partinin komünist yayınlarında nasıl olabilir! Bugün bir türlü, yarın başka türlü, öbürgün de üçüncü türlü yazan ‘önde gelen’ bilim insanları ve uzmanlar da pek güvenilir kaynak değildir.” (age., s. 16)
“Stalin’den nefret eden ve kişisel çıkarlarını ve kinini büyük politikaya taşıyan Hruşçov’un eliyle bu noktada çok şey yapıldı. İşi bilen yetkili kişiler bana Hruşçov’un 30’lu, 40’lı yılların temizliklerine ilişkin birçok belgeyi yok etme emri verdiğini söylediler. Hruşçov ilk başta elbette Moskova’da, Ukrayna’daki kanunsuzluklardaki kendi rolünü gizlemeye çalıştı, Ukrayna’da iken merkeze yaranmak için birçok suçsuz insanı mahvetmişti. Aynı zamanda başka türden belgeler de yok edildi, 30’lu yılların sonunda önde gelen bazı parti yetkililerine karşı uygulanan temizliğin tamamen haklı olduğunu kanıtlayan belgeler. Taktik anlaşılıyor: Hruşçov kendini korumaya alarak kanunsuzlukların bütün suçunu Stalin’e ve kendi iktidarına büyük tehlike gördüğü ‘Stalinistlere’ atmaya çalıştı.” (age., s. 27)
Aynı konuda Molotov da şunları söyler:
“-Hruşçov o sırada KGB Başkanı olan Semiçastniy’i, kendisinin Ukrayna’da yönetimde olduğu döneme ait belgeleri toplamakla görevlendirmişti. Stalin karşıtı kampanyanın en üst noktası buydu.
“-Ukrayna’daki baskılar sırasında kendisi tarafından imzalanmış belgeleri yok etmek için tedbirdi bunlar, diye ekledi Molotov.” (Molotov Anlatıyor, s. 387)
Burada, okuyucunun, Benediktov’un Stalin döneminde mahkemeler ve arşivler halka açıktı, Kruşçev’le birlikte kapatıldı açıklamasını da anımsamasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Kuşkusuz ki sorun kişisel kinle izah edilemez, bunu geçiyoruz; sorun yeni burjuvazinin sınıfsal karakterinde, yeni tip burjuva hegemonyanın kurulmuş olmasında, kapitalizmin restorasyonu eyleminde yatmaktadır… Geçmeden, Benediktov’un “Devlet ricali arasında Hruşçov belki de herkesten daha çok Stalin önünde yaltaklanırdı”, vb. sözlerini ve “Daha önce dediğim gibi, Stalin Hruşçov’un sloganları ve programının küçük burjuva özünü herkesten önce ve derinden kavradı. Ancak yine de ülkeyi ve dünya sosyalizmini, Hruşçov ve benzeri ‘gayri Bolşevik’ tipte liderlerin iktidara gelmesinden koruyacak önlemler almayı beceremedi…” değerlendirmesini de hatırlatmak isteriz. Keza Molotov’un “Stalin’in hatası kendisinden sonra gelecek olanın hazırlığını yapmamış olmasıydı.” (Molotov Anlatıyor, s. 373) değerlendirmesini de buraya aktarmak isteriz.
Ancak revizyonist hainlerin yukarıdaki saptamaları, Benediktov’un ve Moltov’un açıklamaları Stalin’in öldürülmüş olabileceği kuşkusunu olabildiğine güçlendiren bir itiraf ve açıklamalardır. Bu itiraflar ve açıklamalar, gerçekte revizyonistlerin Stalin’in daha hayattayken Stalin sonrasına hazırlık yaptıklarının da açık kanıtıdır.
Raporda, Stalin’den bir cani, bir katil, kan dökmekten zevk alan bir vampir; bir narsist, makyavelist, bir canavar; tek başına ülkeyi yöneten ve her türlü keyfi davranışı olan bir diktatör; on binlerce insanı keyfi olarak yok eden bir paranoyak; soykırımcı; kendini tanrı katına koymaktan ve bu propagandayı yapmaktan zevk alan adi bir işkenceci; vahşi işkencelerle sahte itiraflar alan, düzmece davalar düzenleyen bir zorba; binlerce, on binlerce komünisti, yüzlerce SBKP önderini işkenceden geçirip kurşuna dizdiren bir despot olarak bahsedilir. Stalin dönemindeki başarıların Stalin’e rağmen kazanıldığının iğrenç demagojisi yapılmaktadır.
Yeni burjuvazi, ideolojisi, ahlakı ve önderleriyle kendi niteliklerini,  uluslararası sınıf kardeşlerinin nitelik ve alçaklıklarını, “Gizli Rapor”da Stalin’e, proletarya diktatörlüğüne, o dönemin şanlı SBKP(B)’ne atfeder. Raporda, Stalin Hitler’den daha büyük bir cani ve katliamcı olarak lanse edilir. Tabii hainler ve korkaklar çetesi bunu Lenin’i ağızlarından düşürmeden, Marksizm-Leninizm bayrağını en önde taşıyan “sadık leninistler” demagojisiyle yaptılar. Tıpkı “Leninist-Bolşevik” Troçki gibi.
Kruşçev haini, 1964’te revizyonist burjuvazinin öteki kanadı tarafından tasfiye edilene dek, bir elinde “Stalinizme karşı mücadele” bayrağını sallarken, öteki elinde de kızıl bayrağı sallamaya ve ardına gizlenmeye devam etti.
20., 21. ve 22. Kongre ile revizyonist burjuvazi, iktidarını sağlamlaştırmada ve kapitalizmin inşası yolunda hızlı bir tempoda bir hayli yol aldı.
Kruşçev haini, başta ekonomik alan olmak üzere, iç ve dış politikadaki başarısızlıkları sonucu yıprandı, gözden düştü. Revizyonist burjuvazi atı yenilemek gerektiğini anladı. Kruşçev, Ekim 1964’teki MK toplantısında, bütün görevlerinden alınarak tasfiye edildi. Kruşçevizm’i (sosyalizmi tasfiye, kapitalizmi kurma, sosyal-emperyalist devlet haline gelme program ve eylemini) kurtarmak için, Kruşçev feda edildi. Yeni inisiyatif odağı artık Brejnev-Kossigin kliğiydi.
Brejnev-Kosigin liderliğindeki yeni tip burjuvazi, Kruşçev çizgisini rötuşlayarak, kapitalizmi inşa çizgisinde dolu-dizgin ilerledi. “NeoStalinistler” olarak lanse edilen Brejnevci klik, “kişi putlaştırmasına”, “Stalinizme” karşı mücadelesini bir an bile elinden bırakmadı. Kuşkusuz ki Brejnevci kliğin “neoStalinist”, “Stalinist” olarak lanse edilmesi adi bir burjuva kurnazlığının ve demagojisinin ifadesi olmaktan öte herhangi bir değeri yoktur.
Burjuvazi ve revizyonist akımların pek çoğu revizyonist burjuvaziyi ısrarla “Stalinist” vb. olarak lanse etti daima. Onlar bunu yaparken bir yandan Brejnev döneminde hızlanan kapitalizmin inşası çizgisini desteklemeye, öte yandan da Brejnevleri “neoStalinist” göstererek bir taşla birçok kuş vurma taktiğini izlemeye devam ettiler. Troçkistler de aynı koronun içerisinde yer aldıkları gibi, dahası, çığırtkanlıkda daima önde olmaya da devam ettiler.
Troçkist Sungur Savran’ın özelde Gorbaçovculukla ilgili ortaya çıkan tabloya değinirken yazdığı şu sözleri, aynı ihanetçi taktiğin çarpıcı bir kanıtı olarak göz çıkarıyor:
“Başka dersler var; ‘Tek ülkede sosyalizm’ programı, bürokratik hakimiyet sistemi ve Stalinizm artık yolun sonuna geldi. Bugün bürokrasi ve onun siyasal/ideolojik hareketi Stalinizm  kendi kendini tasfiye ediyor.” ( Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, C. 5, s.1693)
Yani Savran’a göre “Stalinist” dönem Gorbaçovculukla birlikte son buluyor, ama o döneme dek iktidarda olan burjuvazi değil, “Stalinizmdir! Burada revizyonist bürokrat burjuvazi Stalinist ilan edilirken, klasik kapitalist biçimlere geçişi savunan ve hazırlayan kesimlere karşı çıkan bürokrat burjuva klikler de ayrıca “neoStalinist” olarak lanse ediliyor. Bu hileli yolla da Marksizm-Leninizm’e, Stalin’e, Stalin döneminin sosyalist yapısına karşı iğrenç bir saldırı örgütleniyor.
Kruşçev dönemi ile Brejnev dönemi, aynı tarihsel-ideolojik-siyasi sürekliliğin dolaysız ifadesidirler. Aralarındaki farklılıklar yöntemlere ilişkindir. Örneğin, “Stalinizm” sorununda çizgi aynı çizgidir, ama aradaki taktiksel ve yöntemsel farklılıklar söz konusudur. Bu konuda, Brejnev döneminde basılmış olan “SBKP Tarihi” kitabında, 20. Parti Kongresi kutsanıp yüceltiliyor, tüm tezleri onaylanıyor. (Bkz. age, s. 466…)
“SBKP MK’nın 30 Haziran 1956 tarihli kararnamesi parti ve ülke için, bütün uluslararası komünist ve işçi hareketi için bir bakıma özellikle önemliydi. ‘Kişiye tapmayı ve onun doğurduğu zararları yok etmeye dair’ adını taşıyan bu kararname, önemli sorulara cevap verdi. Stalin kültü nasıl türüyebilmiş, kişiye tapmak neden marksizme, leninizme yabancıdır, kişiye tapma ve bundan doğan zararları yok etme işine SBKP neden girişmiştir?” (age., s. 485)
“XX. Kongre, ‘Kişiye tapma ve onun neden olduğu zararlar üstüne ‘raporu dinledi. (….) ve Marksizm-Leninizm’e kesinlikle yabancı olan kült olgusunu kesinlikle yerdi.” (age., s. 483)
Brejnevci Parti Tarihi kitabı (ki, 1959’da da Kruşçevci SBKP Tarihi yayınlanmıştır), 20. Kongre’yi ve 20. Kongre’nin “Stalinizme” karşı mücadele politikasını eksiksiz desteklerken şu sözlerle de, gerçekte, halkın “Stalinizme” karşı geliştirilen alçakça saldırılara da katılmadığını dolaylı biçimde itiraf etmiş oluyor:
“Parti anlıyordu ki, kişiye tapmanın neden olduğu yanlışların ve aşırılıkların açıklanması halkta üzüntü uyandıracak ve düşmana Sovyet aleyhtarlığı için fırsat verecekti. Fakat parti bu rizikoyu üzerine aldı…
“Gerçekten de zorluklarla karşılaşıldı. Sonra, Stalin kültünü çözme işi bazen kampanyalar biçiminde, tek taraflı yapılıyordu. Yapılan eleştiri, her zaman objektif değildi. Yanlışlar çoğu kere öyle ele alınıyorlardı ki, Sovyet halkının sosyalizm kuruculuğunda, Büyük Anayurt Savaşında kazandığı başarılar küçümsenmiş oluyordu.” (age., s. 488)
Bu sahtekarlar ve hainler çetesi, anti-Stalinist kampanyanın zaten halkı demoralize etmek, sosyalizmi yıkmak, Sovyet düşmanlarını sevindirerek elbirliğiyle devrimci olan ne varsa onu yıkmak için örgütlendiğini görmezden gelerek bu satırları yazıyorlar. Ancak aynı satırlar, anti-Stalinist, anti- komünist karşı-devrimci kampanyanın kimleri üzdüğünü ve hedef aldığını, kimleri sevindirip dostluğunu kazandırdığının da açık bir itirafını oluşturuyor.
Anti-Stalinist karşı-devrimci kampanyaya tepki duyan SSCB halkları, restorasyon sürecine karşı sayısız biçimde direnmiştir. Gürcistan’da patlak veren bir ayaklanmayı gazeteci Jean Marie şöyle anlatır:
“Bir direnme oldu ayaklanan kalabalık Stalin’in memleketi Gürcistan’da günlerce başkent Tiflis’i ellerinde tuttu”
Stalin’e sınırsız bir sınıf kini besleyen ve ondan ölesiye korkan revizyonist burjuvazi, Stalin’i mezarında da rahat bırakmaz. SBKP 22. Kongresi’nin aldığı bir kararla, naaşı Kızıl Meydan’dan, Lenin’in mozolesinin yanından kaldırılır.
“1961’deki SBKP’nin XXII. Kongresi bu kez ulu orta yapılan bu açıklamalar dalgası 1956 suçlamalarını doğruladı ve gözler önüne serdi. İlk defa tapma döneminden konuşulmaya başlandı. Güvenlik şefi Şelepin yasaları çiğneme ve polis aygıtındaki tasfiye konusunu ayrıntılı bir raporla suçlamada yerini aldı. Molotov, Malenkov suçlanıyorlardı. İlk defa adaleti yerine getirmekten, suçluları yargılamaktan, işlenen hataları onarmaktan söz ediliyordu. Kruşçev, eski diktatörün Kızıl Meydandaki Anıt Mezardan cesedinin çıkarılmasını, heykellerin yıkılmasını, adını taşıyan sokaklara, alanlara, kentlere yeniden isim verilmesini, Stalin cinayetlerinde kurban gidenler için bir anıt dikilmesini tasarladı.”(Jean Marie Chauvier, age., s. 58)
Modern revizyonizmin adım adım iktidarı gasp etmeye hazırlandığı 53-56 arası dönemde, SSCB’de, Sosyalist Kamp’ta, UKH içinde kokuyu iyi alan burjuva öğeler, oportünist, reformist, revizyonist, Troçkist kesim ve eğilimler dört bir yandan canlanmaya, parti ve devlet iktidarlarını teslim almak için silahlarını kuşanmaya, fırsat kollamaya başladılar.
1956 yılında 20. Kongre ile iktidarın revizyonist burjuvazi tarafından gasp edilmesinden sonra, Sosyalist Kamp’ta ve UKH içinde revizyonizm ve her türden burjuva etki atağa kalktı. Polonya’da, özellikle de Macaristan’da karşı devrim Titoizmin, Troçkistlerin ve uluslararası sermayenin enerjik desteğinde ayaklandı. UKH içinde derin bir ideolojik kargaşa patlak verdi. UKH bileşenlerini oluşturan komünist partilerin ezici bir çoğunluğu modern revizyonist çizginin hegemonyası altına girdi.
Başını AEP’in ve Enver Hoca’nın çektiği Marksist-Leninist ve devrimci partiler modern revizyonist ihaneti kavradıkları ölçüde, gecikmeli de olsa, baş kaldırdılar. Devrimci-demokratik dinamizmini henüz yitirmemiş olan ÇKP’de kendi özgün devrimci konumundan ve bir dizi özel ulusalcı çıkarların (örneğin atom bombasının sırlarının verilmemesi, sınır sorunları, Tayvan sorunu, Çin’in BMÖ üyeliği sorunu vb.) etkisiyle de ihanete, karşı-devrime karşı direndi. ÇKP, başta, yöntemsel ayrılıklarına ve önemli ayrılık ve eleştirilerine karşın, Kruşçev modern revizyonizminin derin etkisi altında kaldı. ÇKP MK’sının tavrını yansıtan ve “Renmin Ribao”da –Halkın Gazetesi- yayınlanan “Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimi” ve “Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimleri Üzerine Biraz Daha” başlıklı makaleler bu bakımdan önemlidir. Bu iki makale, 20. Kongre’nin ardından, birincisi 5 Nisan, ikincisi 29 Aralık 1956 tarihinde yayınlanmıştır. Birinci makalede Kruşçevci 20. Kongre, şöyle değerlendiriliyor:
“Kişiye tapmaya karşı mücadele sorunu XX. Parti Kongresinin çalışmalarında önemli bir yer tuttu. Parti Kongresi bütün samimiyetiyle, uzun zamandan beri Sovyet toplum yaşamında birçok hatalara ve zararlı sonuçlara yol açan kişiye tapmanın yaygın olduğu gerçeğini ortaya koydu. SBKP’nin kendi hatalarına karşı yaptığı cesur eleştiri, parti içi işleyişin derin ilkeli karakterini ve Marksizm-Leninizmin büyük canlılığını göstermektedir.” (Proletarya Diktatörlüğünün Tarihsel Deneyimleri, s.13, İnter Yay.)
“Parti ve devletin baş önderi olarak Stalin, hayatının son döneminde tam da bu nedenle bazı ciddi hatalar yapmıştır, çünkü o, farklı davrandı. O, burnu büyük oldu; itinasızdı, görüşleri subjektivizme ve tek yanlılığa açıktı…” (age., s.17)
“Gelişme halindeki sosyalist üretici güçler, sosyalist ekonomik ve siyasi sistem ve parti yaşamı, böyle bir kişiye tapma atmosferi ile her gün daha keskin bir çelişki ve çekişme içine girmişlerdir. SBKP XX. Parti Kongresinde kişiye tapmaya karşı gelişen mücadele, gelişmenin karşısında duran ideolojik engelleri silip süpüren Sovyet komünistlerinin ve Sovyet halkının gerçekten büyük ve kahraman bir mücadelesidir.” (age., s. 21)
“Çin Komünist Partisi, kişiye tapmaya karşı tarihsel olarak anlamlı mücadelede SBKP’nin kazandığı büyük başarıları selamlamaktadır.” (age., s. 22)
“Stalin hayatının son döneminde kazandığı bazı zaferler ve buna bağlı olarak yapılan övgüler Stalin’in başını döndürdü. O yer yer kaba bir biçimde diyalektik materyalist düşünce tarzından uzaklaştı, sübjektivizme düştü. Kendi bilgeliğine ve otoritesine körce inanmaya başladı.” (age., s. 50)
“…burjuvazi ve Batı’nın sağ sosyal-demokratları, kasıtlı olarak Stalin’in hatalarının düzeltilmesini ‘destalinizasyon’ (Stalin’den arınma-çn.) olarak gösterdiler ve bunu ‘antiStalinist unsurların’ ‘Stalinist unsurlara’ karşı mücadelesi diye adlandırdılar. Çirkef niyetleri tümüyle ortadır. Ne yazık ki, buna benzer görüşler bazı komünistlerde de yaygındır. Komünistlerin böyle görüşler savunmalarını çok zararlı buluyoruz.” (age., s. 51)
ÇKP, Titoizm’i ve Titozm’le barış ilan eden ve kutsayan Kruşçev revizyonizmini ise şöyle olumluyor:
“Sovyet hükümetinin Yugoslavya ile ilişkileri düzeltmek için gösterdiği çabalar, 30 Ekim 1956 açıklaması ve Polonya ile Kasım 1956’daki görüşmeler, bütün bunlar, dış ilişkilerde geçmişte yapılan hataların radikal biçimde ortadan kaldırılması amacıyla, SBKP ve Sovyet hükümetinin kararlılığını göstermektedir. Sovyetler Birliği’nin bu adımları, proletaryanın uluslararası dayanışmasının güçlendirilmesinde büyük bir katkıdır.” (age., s. 71)
“Tito yoldaşın ve Yugoslavya Komünistler Birliği’nin diğer yönetici yoldaşlarının Stalin’in hataları ve buna bağlı konularda son konuşmalarında ortaya koydukları tavra objektif ve haklı bir tavır denemez. Yugoslav yoldaşların Stalin’in hatalarına karşı özel bir kin duymaları anlaşılır bir şeydir. Onlar geçmişte çok zor koşullar altında sosyalizme sarılmak için övgüye değer çabalar gösterdiler. İktisadi kuruluşların ve diğer sosyalist kuruluşların demokratik yönetimi konusundaki deneyleri de dikkat ekti. Çin halkı, bir yanda Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle, diğer yanda Yugoslavya arasındaki çekişmelere son verilmesini selamlar; aynı zamanda Çin ile Yugoslavya arasındaki dostluk ilişkilerinin kurulması ve gelişmesini selamlar; Yugoslavya halkı gibi Çin halkı da, Yugoslavya’nın sosyalizme giden kendi yolunda refahı ve gücünün artmasını umut eder…” (age., s. 53)
Burada amacımız, başlı başına ÇKP’nin tutumun değerlendirmek değildir; ama geçerken bu olguları hatırlatmak istedik.
Bölünme, kendi ulusal burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda direnme revizyonizmin burjuva milliyetçi doğasında vardır.
Nitekim her türlü baskı, şantaj, abluka, iç işlerine zorbaca müdahale vb. araçlarla UKH’yı uluslararası modern revizyonist hareket haline getirmeyi başaran Kruşçevci hainler, kısa sürede “çok merkezli” revizyonist bir hareketle yüz yüze kaldılar. 2. Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında sağ oportünizmin geliştiği İtalya Komünist Partisi, Fransız Komünist Partisi, İspanya Komünist Partisi gibi partiler öncelikle Kruşçevci revizyonizmden “Avrupa komünizmine” doğru evrildiler. Togliatti, 20. Kongre’nin ardından bu görüşlerin babasının kendisi olduğunu ve hakkının teslim edilmesi gerektiğini yüzsüzce ilan etti. Togliatti, “çok merkezlilik” teorisinin önderi olarak ihanete en erken teslim olanların başında geldi ve Fransız Komünist Partisi lideri G. Marchais, İspanya Komünist Partisi lideri Carillo ile birlikte Euro-Komünizmi’nin önderliğini yaptı(lar).
Kruşçevizm, biçimsel de olsa, kendi liderliğinin tanınması koşuluyla, zorunlu bir taviz olarak, Euro-Komünizmi’ni tanımak zorunda kaldı.
Gerek UKH içerisinde komünizmden koparak sosyal reform partilerine geçiş sürecinde olsun, gerekse de Sosyalist Kamp ülkelerinde sosyalizmden kapitalizme geçiş sürecinde olsun “Stalinizme”, “kişi putlaştırmasına karşı mücadele”, “dogmatizme karşı mücadele”, “yaratıcı Marksizm” sloganları ve bayrağı hep başköşeye oturtuldu. Troçkizm’in, “Batı-Marksizmi”nin, “post-modernizmin”, “post-Marksizm”in, “Ezilenlerin Marksizmi”nin de aynı sloganlarla ve oportünist duruşlarla Marksizm-Leninizm’e, dünya Marksist Leninist Komünistlerine saldırısı tesadüfi değildir. En nihayetinde, revizyonizm, reformizm, oportünizm, Troçkizm vb. akımlar aralarındaki farklılıklara karşın ve her birinin doğarak geliştiği ulusal alanlardaki özgün biçimlenmelerine karşın, aynı emperyalist dünya sistemi temeli üzerinde, son tahlilde, ortak küresel nitelikler üzerinde birleşerek, Marksizm-Leninizm’e karşı, dünya proleter devrimine ve sosyalizme karşı mücadele etmektedirler. Her bir dönemde ya da dönemeçte, hangi farklı özgün kılıflarla ortaya çıkarsa çıksınlar, en nihayetinde dünya kapitalizminin hizmetindedirler. Bu, çağımızın tipik olgularından birisidir.
Kanımızca, Kruşçev revizyonizmi önderliğinde toplanan ve “oy birliğiyle” onaylanan 1957 ve 1960 UKH belgeleri, gerçekte modern revizyonizmin damgasını taşıyan belgelerdi. Bu belgeler incelendiğinde de rahatlıkla görülebileceği gibi bir uzlaşmanın ürünüdür. AEP, ÇKP vb partilerin modern revizyonist çizgiye karşı mücadelesi, bu belgelerin Marksizm-Leninizm ile revizyonizmin eklektik bir bileşkesi olarak çıkmasına yol açmıştır. Kanımızca, E. Hoca ve AEP’in iddia ettiği gibi bu belgeler ilkesel olarak Marksist-Leninist belgeler değildir.
Bu belgeler, tüm Marksist-Leninist lafazanlığına karşın ve dahası Kruşçevizm’in geri adım atarak imzalamış olmasına rağmen, modern revizyonizmin damgasını taşıyor. Belgelerde 20. Kongre onaylanıp övülüyor, 20. Kongre’nin tüm temel oportünist gerici tezleri belgelerde yer alıyor.
Bizce Marksist-Leninist Komünistler bu belgeleri revizyonist belgeler olarak mahkum etmeli ve AEP’in tavrını da açıkça eleştirmelidir.
SSCB’de iktidarı gasp eden yeni burjuvazi, sosyalizmin tasfiyesine ve kapitalizmin inşasına klasik burjuva ideolojisiyle, programıyla başlayamazdı. Bunun için kendini, içerisinde doğup büyüdüğü tarihsel, siyasal, iktisadi ve kültürel koşullara adapte etmek zorundaydı.
Kapitalizm ve burjuvazi uluslararası karaktere sahiptir. Bu maddi/tarihsel nesnel gerçek, revizyonizmin de uluslararası karakterini belirleyen olgudur. Dolayısıyla revizyonizm, hangi ülkede ortaya çıkarsa çıksın, temel karakteristik özellikleriyle uluslararası bir karaktere sahiptir. Revizyonizm, doğası gereği, burjuva ideolojisinin biçimlerinden biridir ve o, proletarya saflarında burjuva bir etkiyi, akımı temsil eder. Uluslararası karakterine karşın; revizyonizme karşı mücadele emperyalizme karşı mücadeleden ayrılamazsa da o, içerisinde doğduğu toplumsal, tarihsel koşulların özgün özelliklerini taşır. Bu bağlamda, revizyonizmi inceler ve çözümlerken onun uluslararası karakterinin yanı sıra, bir de ulusal alanda aldığı özgün biçimleri de özenle incelemek, çözümlemek gerekir.
Kruşçevci modern revizyonizmin ideolojik kökleri, Brenstein’e, Kautsky’e, sosyal demokrasiye, Troçkizm’e, Titoizme dayanır.
Ama o, sosyalizmin zafer kazandığı bir ülkede iktidarda olan bir revizyonizm olarak, revizyonizmin en güçlü ve en tehlikeli türü olarak, 2. Dünya Savaşı’nın ardından, emperyalizmin Soğuk Savaş Stratejisi’nin ürünü olarak da doğan bir revizyonizm; sosyalizmi tasfiye etme, kapitalizm ve sosyal emperyalizmi inşa etme misyonunu üstlenmiş modern revizyonizmin bir türüdür. Bu akımın SSCB’de, ülke içerisinde maddi temelini ise ayrıcalıklı bir katman haline dönüşen kolektif yeni tip küçük burjuva bürokratik-aristokratik tabaka oluşturmuştur.
Eşyanın doğası gereği, Kruşçevizm, ancak, içerisinde doğduğu sosyalizm koşullarında, Marksizm Leninizm, sosyalizm zırhına bürünerek iktidarı gasp edebilir, kapitalizmi inşa edebilirdi. Bu bağlamda, modern revizyonizm, klasik burjuva ideolojisi, yeni revizyonist bürokrat burjuvazi, klasik burjuva kapitalist sınıf, SSCB’de inşa edilen kapitalizm klasik kapitalizm, inşa edilen emperyalizm klasik emperyalizm olamazdı; nitekim olmadı da. Tüm yapılanlar Marksizm Leninizm, sosyalizm, proletarya enternasyonalizmi vb. adı altında yapıldı.
Zaten restorasyon ve restorasyon programı ve eylemi, o günkü somut tarihsel koşullarda, SSCB koşullarında ve Sosyalist Kamp’ta başka biçimde de ortaya çıkamaz, kamufle edilemez ve gerçekleştirilemezdi. 1956 yılında ortaya çıkıp, “Kahrolsun Marksizm Leninizm, sosyalizm, komünizm!”, “Yaşasın kapitalizm, emperyalizm, burjuvazi!” denmiş olsaydı açık ki, SSCB proletaryası, halkları bu hainleri bir kaşık suda boğar, sosyalizme sahip çıkarlardı. Hainler Stalin’e saldırırken bile taktik olarak ona bir biçimde sahip çıkmak zorunda kalmışlardır.
Öğretici ve uyarıcı olacağı için A.Yakovlev’den bazı aktarmalar yapmak yararlı olacaktır. Aşağıdaki alıntıları okurken yılın 1990 olduğunu unutmayalım. Aşağıdaki sözlerin sahibinin sosyalizmin aşırı bilinçli düşmanı, klasik kapitalizmin tutkulu bir gerici militanı olduğunu bilelim. Ve bu kitabın her okuyucu tarafından incelenmesinin sayısız yararı olacağını da belirtelim.
“Bizde halkın zenginlere hiç sempatisi yoktur ve onlara güvenmez.” (Sovyetler Birliğinde Ne yapmak İstiyoruz?, s. 46)
“Köylülerin bir kısmı kendi hesabına çalışmayı kabul ediyor ama büyük çoğunluğu bunu istemiyor”
“Yine de bir çok kolhoz ve solhozun çok iyi çalıştığını kabul etmek zorundayız.”(age., s. 50)
“Toprak sahibi olmak isteyenlerin sayısı ise ne yazık ki, daha önce değindiğim gibi çok az. Tersini düşünürdüm. Yanılmışım.”(age.,  s. 51)
“Hukuk devletine gelelim. Daha işin başındayız, çünkü henüz uygun bir anayasamız yok… kanuna uyulmadan hiçbir şey yapılamaz.
“Bizde demokrasi henüz mevcut değil… Toplumun demokrasi geleneği yok, ilkeleri bilmiyor, oyunun kurallarını sezdiği an da bunlara saygı göstermeye hazır değil.” (age., s. 55)
“Birisine örneğin hakları olduğu kadar görevleri de olduğunu söylerseniz o size insan haklarını ihlal ettiğiniz karşılığını veriyor! Görevler tamamen devlete ait.”(age., s. 56)
“Aslında beni korkutanlar sağcı yöneticiler - ‘sağcı’ Sovyet şartlarında Stalin’ci-Brejnevci anlamına geliyor-(röportajı yapan gazetenin ekidir)- değil, onların arkasındakiler, onların yönlendirdiği, ekonomik durumdan hoşnut olmayan kitlelerdir. Eskiden işler daha iyiydi diyorlar ki bu doğru!” (age., s. 60)
“Kamuoyunda belli bir inandırıcılığa sahip olmak için bugün hala Lenin’e başvuruyoruz. (Kruşçevlerden, Brejnevlerden beri bu hep böyle oldu ve tabii ki daima Lenin’i en aşağılık bir şekilde çarpıtarak!-bn.) Ülkede muhafazakar görüşler hala çok güçlü olduğundan Lenin’e dayanmak gerektiğini düşünüyorum (iba.). Meta sözcüğünü duyduğu an insanlarda oluşan güvensizliği gördüğünüz zaman, bunu fark ediyorsunuz.” (age., s. 63, iya.)
“Eski usul sosyalizmimiz tek bir şartla, işinin başına gitmesi şartıyla, herkese aynı ücreti verirdi. Bunun korkunç sonucu olarak, insanlar yayılıp oturmaya alıştılar… insanlar hiçbir şey yapmayıp, konut, sağlık hizmetleri, bedava kreş, yuva ve parasız eğitim gibi temel ihtiyaçlarının her şeye rağmen kendilerine sağlanmasına alıştılar. Bu durum devletin daima daha fazla hizmet vermesi gerektiği duygusuna dayanan, bir hak iddia etme anlayışını körükledi. Bence bu zihniyet değiştirmek için herkesi kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakmak gerekiyor.” (age., s. 65-66)
“İdeolojilerin sonunun geldiğinden giderek daha sık söz ediliyor. Ben, daha ziyade efsanelerin sonu diyeceğim. XXVIII. Kongre hala komünist efsanelerin izlerini taşıyor. Elbette, serbest piyasa ekonomisine geçmeye karar verdik, bir hukuk devleti oluşturuyoruz… bugün çoğulcu sistemin varolma hakkı var. Bunların hepsi prestroika zihniyetinden kaynaklanıyor. Ama sanki bunların hiçbiri mevcut değilmiş gibi, XXVIII. Kongre ‘program deklerasyonunda SBKP sosyalizm yolunu seçmiş ve komünizmi hedefleyen bir partidir’ diye yazıyor (Kruşçev babanız da aynı aşağılık taktiği izlemişti-bn.)” (age., s. 66)
Yukarıda aktardığımız alıntılar sosyalizmin ve 56 sonrası da sosyalizm döneminden kalan ve gasp edilememiş hakların Sovyet işçisi ve emekçiler arasında ne denli kök salmış ve kapitalizme, özel mülkiyete, zenginlere ne denli öfkeyle baktıklarını gösteriyor. Aynı açıklamalar, birkaç on yıldır sosyalizm tasfiye edilmiş olduğu halde Gorbaçovcu hainlerin hala neden 1990’larda dahi, Lenin’i çarpıtarak ve arkasına gizlenerek, iğreti bir biçimde de olsa, sahtekarca programlarına “sosyalizm yolunu seçmiş, komünizmi hedefleyen bir parti” olduklarını yazma gereksinimini duyduklarını gösteriyor.
Troçkizm, “Stalinizm”i “karşı-devrim”, “bürokratik karşı-devrim” olarak tanımlar. Troçkizm ve IV. Enternasyonal 1956’yı “Destalinizasyon” yolunda olumlu bir dönemeç olarak görür ama Kruşçev ve ardıllarının Stalincilikten yeterince kopuşamayarak Stalin’in çizgisini, modelini bir biçimde devam ettirdiğini savunur. Bakın Yakovlev Stalin hakkında neler söylüyor:
“Stalin’in benim için kötülük timsali olduğunu söylemeliyim.” (age., s. 30)
“Stalin eleştirildikten sonra Stalinci modelde ısrar edildi.” (age., s. 24)
“Stalin’in yaptığı gerçekten sosyalizmin bir ifadesi olarak görülebilir mi? Hayır! Tersine tam bir karşı-devrimdir.” (age., s. 29)
Kendisine ve kendilerine  “Leninist-Bolşevik”, “Devrimci Marksizm”, “komünist” dahası Marksizm’in çağımızda geliştirilmesinin ifadesinin Leninizm değil de Troçkizm olduğu yaftasını yapıştırmayı seven Troçki, Troçkizm ve IV. Enternasyonal ile Marksizm-Leninizm’in, devrim ve komünizmin bilinçli azılı düşmanı A. Yakovlev’in Stalin’e karşı aynı cephede ve mevzide saf tutmuş olmaları ve aynı sözlerle saldırmaları çarpıcı bir şekilde örtüşüyor ve burjuva sınıf kardeşliğini çarpıcı bir şekilde ele veriyor. Evet, Troçkizm’in stratejik çekirdeği bilinçli anti-komünistlerden oluşmaktadır. Tarihsel deneyim bu geçeği çok çarpıcı bir tarzda açığa çıkarmıştır.
Kruşçevizm ve ardılları revizyonist bürokratik karşı-devrimi simgelerken, Gorbaçovculuk ise 56’dan başlayarak revizyonist karşı-devrimin klasik kapitalist karşı-devrime yol açan doruk noktası olarak olgunlaşıp çürümesidir. Yeltsincilik ise karşı-devrim içinde karşı-devrimdir. İkincisi birincisinden doğmuş, birincisi yerini ikincisine bırakmıştır. Böylece miadını dolduran tekelci devlet kapitalizmi, klasik kapitalist biçimler alarak dağılmış, tipik klasik kapitalist dönem başlayıp yeni sürece damgasını basmıştır.
Karşı-devrim içinde karşı-devrim, Kruşçev-Brejnev dönemini “Stalincilik”, “neoStalinizm” dönemi olarak damgalamış; birinci karşı-devrim Gorbaçovculukla Stalin dönemini bir kez daha mahkum ederek, geniş çaplı anti Stalinist kampanyayla ikinci karşı-devrime yolu düzlemiştir. Her iki burjuva karşı-devrimin temsilcileri, her bir aşamada Stalin’e, sosyalizme ve Marksizm- Leninizm’e sınır tanımaz kin ve saldırıda dizginsizce birleşmiştir. Ve Troçkizm de her bir aşama ve dönemeçte onları eleştirel(!) enerjik tarzda desteklemiş ve teşvik etmiştir.
Gerçekler bunlardır.
  “Sovyet tarihçisi” Yuriy Afanasiyev, 10 Haziran 1987 yılında yapılan röportajda, “Bugün Stalizm bir davranış biçimi, görüş ya da düşünce sistemi olarak hala varlığını sürdürüyor mu?” sorusunu, şöyle yanıtlıyor:
“Bizim ülkemizde değişik nedenlerle Stalin’le ilgili olarak ‘iyi anıları olanlar’ hiç de az değildir. Tarihsel anlamda bellek düne ilişkin bilimsel olmayan ‘sıradan, günlük’ deneyim ve değerlendirmeleri de içerir. Bu düşüncelerin ortaya çıkışı, gelişimi kendiliğinden oldu genellikle, ama gelişmesine ve kuvvetlenmesine ideolojimiz de katkıda bulundu. Filimlerimize göz atmak, birkaç kitap okumak yeterli: Stalin yüce, bilge kişi olarak tanıtılıyor. Daha düne kadar otomobillerin camlarına da Stalin’in resmi yapıştırılırdı. Stalin’in doğrudan fotoğrafları, ya da fotoğraflı hediyelikler Gürcistan’da açık açık satılırdı da. Stalin’in adı birçok kimse için sağlam politika, disiplin ve düzenle eş anlamlı hale gelmişti. İnsanlar içtenlikle inanırlardı buna. Bu mirastan kurtulabilmemiz için yalnızca bilime değil, propagandaya da önemli görevler düşüyor.” (Bitirilmemiş Devrim, s. 128-29, iba., Amaç yay.)
“İlerleyebilmek İçin Tarihten Dersler Çıkarmak Gerekiyor” başlığı altında yukarıdaki kitapta yayınlanan konuşmasında Nikolay Malov, “SBKP tarihini öğreten ders kitabı nasıl olmalıdır?” sorusu bağlamında, “Moskova’daki Parti Tarihi Kürsüleri eğitmenleri için düzenlenen seminerde” (yıl 1987), şu itirafta bulunur:
“Parti yöneticilerine gelince: Lenin’den bu yana tek yönetici bile yok. Bu en azından son yıllarda yayınlanan ders kitaplarına göre böyle. Stalin ve Hruşçov bile en fazla, parti kongrelerinde rapor okuyan kişiler olarak anılıyor. Oysa onlar devletin ve partinin yönetiminde olan, karmaşık ve çelişkilere sahip kişiliklerdi. Bilimsel somutlulukta irdelenmeleri ve değerlendirilmeleri gerekmektedir. Roosevelt’e, Churchill’e ve Eden’e ilişkin kitaplar yayınlandı, ama Stalin’in politik kariyerini anlatan kitap hala yok. Oysa dünya çapında ona ilişkin yüzlerce kitap yayınlandı ve yayınlanıyor. Üstüne üstlük bu yayınlar antisovyetik, antikomünist görüşler temelinde hazırlanıyor. Bu başkaları için de geçerli.” (s. 133-134, iba.)
Yuriy Afanasiyev’in açıklama ve değerlendirmesi, Stalin’in ölümünden bu yana süre gelen “deStalinizasyon”a, Stalin’ini itibarsızlaştırma operasyonuna rağmen Stalin’in, Sovyet halkları ve işçi sınıfı nezdinde itibarının yaşamaya devam ettiğinin itirafıdır. Yıl 1987. Gorbaçov’la birlikte anti-Stalinist kampanya dizginlerinden boşanmış dörtnala yol almaktadır. Ama hala bay “Sovyet tarihçisi”, Stalin’den, “Stalinci miras”tan, “Bu mirastan kurtulabilmemiz için yalnız bilime değil, propagandaya da önemli görevler” düştüğünden bahsetme gereğini duymaktadır. Bayın bahsettiği “bilim ve propaganda” ise tümüyle demagoji ve manipülasyondan ibarettir. Söylemek isteği şey, sözde bilimin, bilimsel kılıf giydirilmiş manipülasyonun ve iliklerine kadar çürümüş ve kokuşmuş olan yalan ve demagojiye dayanan burjuva ve burjuva revizyonist propagandanın misliyle yoğunlaştırılarak, devrimi, sosyalizmi, Marksizm-Leninizm’i, Stalin’i proletarya ve halkların belleğinden tümüyle sökülüp atılmasıdır. Belli ki pek sayın tarihçimiz, 50’lerden 90’lara yaklaşmış tarihsel kesitte, emperyalizmin, modern revizyonizmin ve yeni burjuvazinin bin bir biçimde pratikleştirdiği anti-Stalinist kampanyayı, “bilim” ve “propaganda” adına, hala yetersiz bulmakta, “Daha fazla yalan, daha fazla iftira için haydi ileri!” çığlığı atmaktadır. Eh, boşu boşuna “At sahibine göre kişner”, dememişler.
Nikolay Malov’un konuşması da bir başka itiraftır. Modern revizyonist burjuvazinin Stalin, devrim, sosyalizm ve komünizm düşmanlığının tablosunu özlü ama çarpıcı bir tarzda yansıtmaktadır. Stalin ve sosyalizm adı belgelerden, kitaplardan vb. silinmiştir. O, yok sayılmıştır. Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, artık SSCB yok. Ama meydanlara çıkan işçiler, emekçiler Kruşçevlerin, Brejnevlerin, Çernenkoların, Andropovların, Gorbaçovların değil, Lenin ve Stalin’in posterlerini taşıyarak yürümektedirler. Eee, gerçekler inatçıdır ve siz onları kıvrak kalem darbeleriyle, demagoji ve manipülasyonla, zorla, satılmışların it gibi havlamasıyla değiştiremezsiniz.
Burada hatırlatmanın yeridir: Uluslararası sermaye, Troçkizm, sosyal-demokrasi, Titoculuk, başta Sovyet modern revizyonizmi olmak üzere modern revizyonizm, dikkat edilsin, herhangi bir SBKP kongresini değil, söz gelimi SBKP’nin 10. ya da 14., 15., 16., 17., 18., 19. parti kongresini değil 20. Parti Kongresi’ni esin kaynağı olarak açıklamış ya da desteklemiş, övmüş, bir milat olarak almıştır. İşte Lenin ve Stalin dönemi ile 20. Kongre ve Kruşçev ve Kruşçevizm ile açılan dönem arasındaki fark bu kadar temel bir farktır aynı zamanda. Çünkü Lenin ve Stalin döneminin SBKP’si ile Kruşçev, 20. Kongre ve ardılları dönemindeki SBKP arasındaki farklılık, proleter çizgi ile burjuva çizgi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki farktır.
SBKP’nin 20. Kongre süreciyle açılan kapitalizmin restorasyonu ve bu restorasyonun kapitalizmin yeni tipte inşası ile ve süreciyle birlikte burjuva revizyonist bir karşı devrimci kulüp haline getirilen SBKP’nin iğrenç bir şekilde çürüdüğünü görebilmek bakımından, şu iki örnek son derece çarpıcıdır. İlk örnek, Yeltsin’le ilgili olacak. Bakın SBKP’ye girerek Polit Büro üyeliğine kadar yükselen Yeltsin, anılarında neler yazmış:
“Parti komitesinin bana sorduğu çok sayıda sorunun arasında, ondan gelen şu soru vardı: ‘Marks, Das Kapital’in hangi sayfasında mal-para ilişkilerine değiniyor?’ Kendisinin Marks’ı hiçbir zaman ciddi bir şekilde okumamış olduğunu, asla bilemeyeceğini, zaten para-mal ilişkisinin ne olduğundan da haberi olmadığını biliyordum. Hemen cevap verdim. Şakacı bir ses tonuyla, bir saniye bile düşünmeden ‘C. II, sayfa 387’ dedim. Yüzünde bilgiç bir ifadeyle,’ Aferin’ dedi. ‘Marks’ı iyi biliyorsun.’ Ondan sonra parti üyesi olarak kabul edildim.” (Boris Yeltsin, Bu Gidişe Karşıyım, Altın Kitaplar, s. 54’ten aktaran Ahmet Hamdi Dinler, Sosyalizm Yolunda Yeni Açılımlar, s. 130-131)
İkinci örnek, SBKP Genel Sekreteri Y. Andropov’la ilgilidir. Bakın bu zat-ı muhterem neler demiş vaktiyle:
“ Kısacası komünizm, komünist yetersizliğinden ölmüştür. Dünyadaki komünistlerin en azı, eskiden komünist sistem ile yönetilen ülkelerde yaşamıştır. Andropov’un dediği SBKP içindeki komünist sayısının  % 8 oranı doğru ise o zaman partinin % 92’si sadece partili idi. Zaten kendisi ‘komünistlik başka, particilik başka’ dememiş miydi? Bütün komünist partileri içinde sürü ile partili bulmak mümkün. Oysa komünistleri fener ile aramak gerekirdi.” (Vasili Rafailides, EONOE aktaran Cumhuriyet Gazetesi, Aktaran A. H. Dinler  age., s.133)
Bu tabloyu özel olarak yorumlamaya gerek var mı acaba! Evet, bürokratik tasfiyeci çürümenin ortaya çıktığı koşullarda partili olmakla komünist olmanın farklı şeyleri ifade ettiğini biz de biliyoruz. Bu bakımdan da sosyalizmin tarihinden gerçekten öğrenmeliyiz.
Gorbaçov’la birlikte SBKP içerisinde neoliberalinden faşistine kadar sayısız çeşitlilikte politik grubun ortaya çıkışı yeni tip burjuvazinin, modern revizyonizmin, yeni tipte inşa edilmiş kapitalizmin ve sosyal emperyalizmin ne derece korkunç çürüdüğünü kanıtlamıştır.
Brejnev’den adeta hayranlıkla bahseden Yalçın Küçük’ün, “Sosyalizmden soğumuş, yaşadığı toplumda mutsuz, kapitalizmin faziletlerine inanan ve bunları abartan bir entelijansiya, Brejniev döneminin en büyük miraslarından birisidir; Mihail Garbaçov, eninde-sonunda Sovyetler Komünist Partisi ile çatışmaya girdiği zaman bu gayri memnun entelijansiyaya döndü. Bu gayri memnunlar ordusunu harekete geçirmek için Brejniev’i kötülemek bulunmaz bir yöneliş oluyordu; Garbaçov ekibinin, Brejniev dönemi için bulduğu, ‘zastoy’, durgunluk, nitelemesi, muhalif entelijansanın iç yapısına da uygun düşüyordu.”  (Sovyetler Birliği’de Sosyalizmin Çözülüşü, s. 153) analiziyle, O şu “gayri memnunlar ordusunu”nun nedenini ya da “bir nedenini” Brejnev’in ücretler politikasında büyük eşitlikçi olmasına her ne kadar bağlıyorsa da ( ki bu yanlıştır), gerçekte, sorunu üreten temel olgu 1956 ile ortaya çıkan ve Brejnev dönemiyle atağa geçen ve bir olguya dönüşen kapitalizmin restorasyonudur. İşte bundan dolayıdır ki, Batı kapitalizmi hayranı “gayri memnun” aydınlar ordusu, en fazla da Brejnev döneminde ürüyor. Gorbaçov’a da düşen, bu orduyu yedekleyerek ya da ittifak kurarak harekete geçirmek oluyor. Eh, sonuç da ortada zaten...
Geçmeden bir-iki olguya daha dikkat çekmek istiyoruz.
SSCB’de Kruşçevci modern revizyonist karşı-devrimle açılan tarihsel süreci anlamamış, kapitalizmin yeni yoldan inşasını kavramamış bir dizi oportünist akım ve aydın, revizyonist/kapitalist sistem ve kampın dağılışını da doğru değerlendirememiş; tarihten de ilkeli, bütünlüklü dersler çıkaramamıştır. Daha komik olanı ise, dağılışın, Kruşçevci modern revizyonist karşı-devrimin, kendi çizgi ve eyleminde kararlılıkla ilerleyememesine bağlamalarıdır. Örneğin bu bağlamdaki eleştiri ve değerlendirmelerin savunucularından birisi de Mehmet Yılmazer’dir. Yılmazer’in, 1988-93 arası tarih kesitinde yayınlanmış yazıların derlemesinden oluşan kitabı, bu bakımdan bir ibret örneğidir. Amacımız başlı başına Yılmazer’in kitabını değerlendirmek değil. Zaten bu, gerekli de değildir. Yıkılanın, çözülerek dağılan sistem ve kampın, revizyonist/kapitalist sistem ve kamp olduğu olgusunu bilince çıkarmaktan zaten uzak olan ve yıkılışı “sosyalist sistemin yıkılışı” olarak tanımlayan ve çözümleyen Yılmazer’in bu sözde anlayışını geçiyoruz.
Yılmazer’in, “Sosyalist sistemin çöküşü karşısında metodik olarak yaklaşırken başlıca üç farklı tavır ortaya çıktı.” “Sovyetler Birliği’ni zaten ‘sosyal emperyalist’ olarak gören siyasal akımlar açısından ortada önemli bir değişme yoktu. ‘Bürokratik kapitalizmden pazar kapitalizmine’ bir geçiş yaşanıyordu. Onlar söyleyeceklerini Mao ile birlikte zaten 60’lı yılların sonlarına doğru söylemiştiler. Dolayısıyla bu siyasal akımlar açısından sosyalist sistemin çöküşünden teorik ve siyasal sonuçlar çıkartmak mümkün değildi. Aslında onların mantığı açısından gerekli de değildi.” (Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş Çağına Ne Oldu, s. 10, iba., Alaz Yay.) eleştirisi, eleştiriden ziyade demagojiden ibarettir. Sözgelimi elinizdeki çalışma, (SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları ve Tarihi Dersler, Hasan Ozan, Ceylan-Akademi Yayınları) vb. çalışmalar Yılmazer’in önyargılı, subjektif ve manipülatif duruşunun somut bir kanıtıdır.
Kuşkusuz ki, SSCB’nin ve Sosyalist Kamp’ın 56 ile, Kruşçevci kızıl maskeli beyaz karşı-devrimle birlikte kapitalizmin restorasyonu sürecine girdiğini ve bu sürecin 70’lere gelince sosyal-emperyalizm olarak olgunlaştığını düşünen cenahta,   “değişen bir şey yok, ne dedikse o çıktı” keyfiyetine saplanmış akımlar vardır ama bundan hareketle Yılmazervari genelleme yapmak, ilkesiz bir yöntem ve bakış açısını ifade etmektedir.
Yılmazer’i hep birlikte dinlemeye devam edelim:
“Stalin’e ilk önemli eleştiri Kruşçev’in XX. Kongre’de (1956) yaptığı ‘gizli’ konuşma ile başladı. Kongre sonrası MK’nın aldığı ‘Kişi Tapıncı Ve Sonuçlarının Giderilmesi Üzerine’ başlıklı kararla resmileşti. Bu karar Stalin döneminin oldukça iyi bir değerlendirmesini içerir. (agk., s. 35, iba.)
Yılmazer, “Bu karar Stalin döneminin oldukça iyi bir değerlendirmesini içerir” saptamasıyla duruşunu seçer. (Yukarıda, Kruşçevizmin, 20. Kongre’ye, 20. Kongre kararlarına, “Gizli Rapor”a dayanan anti-Stalinist çizgisinin karakterini, kampanyanın içeriğini, hedef ve amaçlarını ortaya koymuş olduğumuz için bir kez daha tekrarlamak gerekmiyor.) Bu duruş, yeni tip burjuvazinin, modern revizyonist karşı-devrimin, kapitalizmin restorasyonun yanıdır… Yılmazer’in bazı haklı eleştirileri ise, temel tahlili ve duruşu yanında önemsizdir. Seçtiği safı da değiştirmiyor.
Yılmazer, Kruşçev’i bazı hataları olan bir komünist olarak değerlendiriyor. Kruşçev, Brejnev ve ardıllarının “hatalar”ını Stalin dönemine, Stalin döneminin modern revizyonizm tarafından köklü bir şekilde aşılamamasına, bu amaçla ortaya konulması gereken sürekliliği olan sistematik irade eksikliği ile izah ediyor ve eleştiriyor(!). Modern revizyonist burjuvazinin 56 sonrası süreçteki başarısızlıklarının faturasını da fütursuzca sosyalist geçmişe mal ediyor. Örneğin o, “Böylece şu gerçeklik açıkça ortaya çıkıyor: Kruşçev dönemindeki ‘reformlar’ doğru noktalara dokunsa da eski mantık ve yöntemlerle pratiğe geçirilince işlemez hale gelmiş, düzensiz uygulamalara dönüşmüştür.” (age., s.48)
Açıkça görülebileceği gibi, Yılmazer, sosyalizmi tasfiye, kapitalizmi yeniden kurma teori ve pratiği olan Kruşçevizm’e sahip çıkıyor; dahası, kraldan daha kralcı kesilip, yeni tip burjuvaziyi, reformları tutarsız, istikrarsız, yetersiz, sistemsiz vb pratikleştirmekle eleştiriyor(!). Yeni tip burjuvaziyi, modern revizyonizmi, kapitalizmin restorasyonunu savunmanın klasik yöntemlerinden birisi de, öteden beri sayısız Troçkist, revizyonist, orta yolcu akımın ve aydının yapageldiği gibi, bir yandan Kruşçevlerin restorasyon yolunu savunmak, öte yandan da revizyonist bürokrat burjuvaziyi ileri gitmede, yenilenmede yetersiz kalmakla eleştirmektir(!). Yılmazer de yeni bir şey yapmıyor, revizyonist tasfiyeciliğin ayak izlerine basarak ilerliyor. Hepsi bu kadar!
Şu sözler de bayımıza ait:
“Gerçekten Brejnev, Kruşçev’i ‘iradi’ ve ‘subjektif’ olarak eleştirirken, kendisi Stalin döneminin bir karikatürünü yaratmaktan öteye gidememiştir.”
Yılmazer, 1935’lerden sonra, Stalin dönemindeki “ekonomik yönetim ve politikada yetki ve yürütüm, kaçınılmaz bir şekilde Sovyet tarihindeki en merkezi noktasına” çıktığını, “Bu, koşulların zorunlu bir sonucuydu. Elbette ki böyle bir yapılanmanın olumsuz birikimleri de olacaktı.” dedikten sonra, şöyle devam eder:
“Fakat 1948’den sonraki yıllarda emperyalist kuşatma geri çekilmiş, içeride burjuva artıkları etkisini yitirmiş durumdadır. Bu objektif değişim, parti politikasına yansımamızlık edemezdi. Yeni girilen döneme uygun politikalar üretmede Kruşçev dönemi bir adım atmış olsa da bu adım eski dönemin ve yeni koşulların yeterince kavranmayışından dolayı karşı uca sıçrayan tutarsızlıklardan öteye gidememiştir. Brejnev dönemi ise, değişen koşullara yeterince hızla ayak uyduramamış, Stalin döneminin politikalarını yeni koşullarda biraz deforme ederek uygulamakla yetinmiştir.” (age., s. 50-51)
Burada da açıkça görülebileceği gibi, bu değerlendirmeler tümüyle subjektiftir. Modern revizyonizmi, Kruşçevleri, Brejnevleri örtülü bir şekilde savunma, meşrulaştırma, aklama, suçu Stalin dönemine yıkarak işin içinde çıkma oportünizmiyle yüz yüzeyiz. Açık ki bu durumda da, Stalinci politika ve yapılar sürmüş, aşılamamış, vs. oluyor.
Görüldüğü gibi, Yılmazergiller familyasının tipik kaşarlanmış revizyonist teorik-siyasal değerlendirmeleriyle karşı karşıya bulunuyoruz. SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta sosyalizmi yeni yoldan tasfiye edenlerle Yılmazergiller familyası arasında nesnel içsel ideolojik bir bağ vardır. Bu bağ, sosyalizm ve komünizm adına modern revizyonist çizginin, orta yolcu oportünizme has koşullar içerisinde kendisini yeni bir biçimde üreterek karşımıza Kruşçevlerin, Brejnevlerin hataları olan komünistler olarak değerlendirilip eleştirilmesinde de açığa çıkmaktadır.
İşte bu revizyonist, sosyal reformcu zihniyetin sonucudur ki Yılmazer, Gorbaçovculuğu da şöyle kutsayabiliyor:
“Perestroykayla sosyalizm bir döneme giriyor. Bu ‘dönem’ sosyalizmin kuramsal aşamalarından birisi değil, tamamıyla Sovyetler’de sosyalizmin gelişiminin özel bir aşamasıdır. Herhangi bir ülkede tekrarlanması ne bir kader ne de bir kaçınılmazlıktır. Ancak bu büyük deney her devrimci örgütlenme için zengin bir yol göstericidir.
“Çalışan yığınların topyekün inisiyatifi temeline dayanan sosyalizm, bürokratik yozlaşmalarla kendi canlı özüne yabancılaşabilmiştir. Şimdilerde bu çember kırılıyor.” (age., s. 60, iya.)
“Yazımızı ‘yeni düşünce’yle ilgili bir notla sonuçlandıralım. Sovyetler’deki uygulamalar, genel özüyle olumlu özellikler taşıyor. Yıllardır geciken adımlar atılıyor….” (age., s. 61)
Yukarıdaki satırlar Eylül 1988’de yazılmıştır. İşte Yılmazer’in geldiği yer: Gorbaçovculuğun savunusu. Gorbaçovculuğun geldiği yer mi? SSCB’nin de dağılışı, tarihin karanlıklarına gömülüşü…
Evet, Yılmazer sayfalar dolusu yazmıştır. Ama boş yazmıştır. Eleştiri adına, ders çıkarma adına sosyalizmin tarihinden doğru sonuçlar çıkarmayı ve devrimci bir tarzda hesaplaşmayı da zaten başaramamıştır. Tek tek bazı devrimci eleştirileri ise ana yaklaşım ve değerlendirmelerinin karanlığında yitip gitmiştir.