Translate

Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2021 Pazar

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...

 

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...


8) Dünya proletaryası ve halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizminin (ve NATO'nun, AB emperyalistlerinin) yenilerek geriye çekilmesiyle Taliban iktidarının gerici-şeriatçı karakteri vurgulanarak ABD-NATO'nun ''geri çekilmesi'' eleştirilmektedir. Bir zamanlar, Afganistan'ın işgaline karşı çıkan ya da hayırhah bir tutum takınan burjuva liberal ve sosyal reformist çevreler, bu kampanyaya yedeklenmiş durumda. Radikal siyasal İslam korkusu, İŞID gerçeği, Türkiye'de ise siyasal İslamcı faşist bir diktatörlüğün varlığı ve yarattığı yıkımlar birleşerek söz konusu kampanyaya kan taşımaktadır.

Bu bağlamda şu gerçeği vurgulamak doğru olacaktır; revizyonist/kapitalist kampın çöküşüyle geliştirilen ABD stratejisi (ki bu strateji, başka öğeler de içermekte, NATO ve AB emperyalistleri tarafından, keza Çin, Rusya gibi devletler tarafından benimsenen bir stratejidir), ''terörizm''i ve ''İslami terörizm''i baş hedef ilan etti; bu bakımdan El Kaide tarafından yapıldığı ilan edilen 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı farklı bir dönüm noktası olarak kaydedilebilir. ''Uygarlıklar çatışması'', ''Önleyici saldırı'', ''terörizme karşı sonsuz savaş'' adıyla da parlatılan bu strateji radikal İslama karşı ''ılımlı İslam''ı, yani Batı güdümlü bir işbirlikçi İslamı geliştirmeyi de hedefliyordu... Ilımlı İslam projesinin başarısızlıkla sonlandığını ise ''Arap baharı''nın ardından yaşanan süreçten, İŞID deneyinden biliyoruz.

Şeriatçı Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle emperyalizm gerçeği, İslamcı gericilikle emperyalizm ve ABD arasındaki tarihsel ve güncel bağlar da gözlerden kaçırılmaya çalışılıyor. Dünyamızdaki tüm toplumsal kötülüklerin kaynağı kapitalist üretim tarzı ve emperyalist dünya sistemidir. Dinsel gericiliğin kaynağı da dünya burjuvazisidir; ortaçağcıl gericiliği ayakta tutmaya çalışan; radikal siyasal İslamda içinde olmak üzere dinsel gericiliği dünya çapında devrim ve sosyalizm davasına karşı kullanan emperyalizm ve yerli gerici burjuva devletlerdir. Radikal dinsel gericiliği kendi ekonomik, siyasi, askeri çıkarlarına dayanan hegemonya ve rekabet mücadelesinde birbirlerine karşı bir silah olarak kullananlar yine kendileridir. Bu bağlamda ABD ve bağlaşıkları sınır tanımayan iki yüzlüler olarak söz konusu kampanyayı özel olarak geliştirmektedir. Bu tuzağa düşmemek gerekir. Taliban müttefiğimiz değildir ama emperyalizmden daha büyük bir tehlike de değildir. Propaganda ve ajitasyonumuzun merkezine emperyalizmi teşhir etmeyi oturtmalı. Şeriatçı gericilikle Amerikan emperyalizmi ve emperyalist devletler arasındaki tarihsel ve güncel bağları teşhir etmeliyiz. Talibancı şeriatçı diktatörlüğe karşı halkların, kadınların eylemleri desteklenmeli, dahası bu mücadeleye de önderlik edilmelidir.

Bir tarihsel gerçek asla unutulmamalıdır; İslami halklar, İslamı benimseyen ülkeleri yağmalayan, halkları köleleştiren emperyalizm ve sömürgeciliğe, keza Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sık sık dinsel örtü altında mücadele etmiştir. Bu tarihsel gerçekleri görmezden gelerek emperyalizmi, ABD'yi, NATO'yu haklı çıkarmak tutarlı bir burjuva demokratizmiyle bile bağdaşmaz. Dinsel örtü altında gelişen her hareketi mahkum etmek yerine, somut analizlerle sonuca gitmeliyiz.

9) Taliban yekpare değil, cephesel karakterde bir örgüttür. Farklı etnik, inançsal, aşiretsel, siyasal çevrelerden oluşan bir cephedir. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle başlayan süreçte iç iktidar bölünmesi ve yeni çatışmalar gündemdedir, dahası bu olgu, gün ışığı görmeye başlamıştır. Büyük olasılıkla yeni bir iç savaş gelişecektir. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle yeni güç dengeleri ortaya çıkmıştır. Emperyalist devletler ve bölge devletleri bu yeni duruma göre pozisyon almaya başlamıştır. Bu pozisyonlar küresel ve bölgesel hesaplarla birlikte ele alınacak ve Afganistan'ın kaderi bu hesaplara endekslenmek istenecektir. Afganistan'da iktidar paylaşımının ekseni iç, bölgesel, uluslararası ilişkilerle iç içe geçecektir, geçmiştir. Ekonomik ve siyasal iktidardan en büyük payı kapma mücadelesi belirleyici olacaktır. Bu bağlamda da esas olan güç ilişkileri, güçler dengeleri olacaktır. Kuşkusuz ki, bu bakımdan tablo, karmaşık bir tablodur, egemen ulus (Peştunlar) dışında kalan Özbek, Tacik, Beluci, Hazaralar gibi ulusal toplulukların, Şiilik gibi farklı inanç gruplarının hak mücadelesi gibi unsurlarla da iç içe gelişecektir. Bu bağlamda Afgan işçilerinin, emekçilerinin, kadınların demokratik mücadelesinin rolü yaşamsal önemdedir. İç ve küresel alanda emperyalizm ve şeriatçı iktidarın oyunlarını boşa çıkaracak tek güç, Afgan halklarının mücadelesidir. Bugün için Afgan proletaryası ve halklarının devrimci ve komünist bir liderlikten yoksun oluşu en temel sorunu oluşturmaktadır...

''Kuzey İttifakı'' olarak anılan (''Afganistan Birleşik İslami Kurtuluş Cephesi'') ve Taliban'ın ele geçiremediği, üstünlük kuramadığı bölge (Pençhir Vadisi), 1996-2001 arası dönemde olduğu gibi bugün de Taliban karşıtı Amerikancı silahlı direniş hareketinin üssü olmaya devam etmektedir. Cephenin lideri Ahmet Mesud, ABD ve Batının kendilerine silah ve mühimat, askeri ve politik destek vermesini talep ederken, ABD'nin ''hala büyük bir demokrasi cephesi inşa edebileceği''ni de fütursuzca ilan etmiştir. Ki ''Kuzey ittifakı'', ABD yandaşıdır. İşgal başladığında ''Kuzey İttifakı'' kara birlikleriyle işgali desteklemişti. Türk sermaye devletinin ve Erdoğan diktatörlüğünün ''Kuzey ittifakı'' içerisinde yer alan savaş ağalarıyla yakın bağları vardır...

    10)Afganistan halkları kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak ihlal edilemez. Gerek emperyalist gerekse de bölge devletlerinin Afganistan'ın iç işlerine karışmasına karşı çıkılmalıdır. Afganistan'da kurulan gerici İslamcı iktidarı yıkmak Afgan halklarının meşru tarihsel ve güncel hakkı ve görevidir. Bu hakkı yok sayan, ezmeye yönelen ve yönelecek olan Talibancı radikal İslami gericiliğe karşı mücadele meşrudur ve bu mücadele her cephede desteklenmelidir. Afganistan'ın demokratik ve sosyalist geleceği Afganistan işçilerinin ve halklarının, kadınlarının ellerindedir. Emperyalizm ve şeriatçı hareket boğmaya çalışsa da Afganistan işçi ve emekçilerinin tarihten gelen demokratik gelenek ve kültürü de var. Bu gelenek ve kültür, politik bilinç emperyalizm ve radikal İslami gericiliğin baskı ve saldırılarıyla ağır darbeler almış, üzerine kalın bir sis perdesi çökmüş olsa da mücadelenin gelişim seyrinde bu gelenek ve kültür toplumun kolektif belleğinde yeniden canlanarak bir mücadele dinamiğine ve manivelasına dönüşecektir*.



    11) Erdoğan liderliğindeki İslamcı faşist diktatörlük, Afganistan'ın işgaline ortak oldu. İşgal süreci yoksul Afganistan'da ağır maddi ve manevi yıkımlara yol açtı. Türk sermayesi ve sermaye devleti emperyalizmin, NATO'nun suç ortağı olarak hareket etti. Şu çok ahlaklı ve sözde İslam kardeşliğini savunan İslamcı/Müslüman Erdoğan ve AKP'si, AKP-MHP ortaklığı, Afganistan'ı sömürgeleştiren ve sayıları yüz binleri bulan işgalci askerlerin ''cinsel ihtiyaçları'' için on binlerce Afgan kadın ve çocuğunun devasa bir fuhuş sektörüne çekilmesinin de sorumluluları içerisinde yer almaktadır.

    Sayısının daha yüksek olduğunu düşünmemek için bir nedenin olmadığı verilere göre, Afganistan'da her on gençten birisi uyuşturucu bağımlısı** haline gelmiş ve getirilmiştir. Türk sermayesi, devleti ve Erdoğan iktidarı Afganistan'da yaratılan yıkımın, kan denizinin, uyuşturucu ticaretinin, katliamların suç ortağıdır. Türk burjuva devletinin küresel alanda adı Narko devlete çıkmıştır. Afganistan, İslamcı faşist diktatörlük ve Erdoğan rejimi için karlı bir uyuşturucu ticareti alanıdır. Erdoğan iktidarı, öteki şeylerin yanı sıra, uyuşturucu ticaretini kaybetmemek için de Afganistan'da kalmak istemektedir. Afganistan'da yaşanan insani dramın, katliamların, uyuşturucu ticaretinin suç ortağı olan Türk sermayesi ve ele başı Erdoğan Afganistan'daki göçün de sorumlularındandır.

    Duruma göre oynayan Türk İslamcı faşist diktatörlüğü ve Erdoğan, bu sefer de Taliban'a, biz aynıyız, aynı düşünceleri paylaşıyoruz, sizden farklı inancımız yok, açın kapılarınızı gelip sizi yağmalayalım vs. demektedir. Türk sermayesine ve özelde de ''yandaş sermaye''ye Afganistan'ı peşkeş çekmek, ABD, AB, Rusya, Çin vbg. devletler karşısında elini güçlendirmek için yeni kirli hesaplar yapmaktadır. Dış politikadaki çizgisiyle Türk burjuvazisinin emperyal politikası için yeni fırsatlar yaratmaya çalışmaktadır. Afganistan'da başlamış olan kapsamlı göçü de bu aşağılık hedef ve amaçları doğrultusunda, keza iç politikada alçakça kullanmak istemektedir...

    Türk burjuva devleti ve Erdoğan iktidarı çevre ve bölge ülkeler ve halklar için gitgide büyüyen bir tehdit haline gelmiştir. Bu, Afganistan halkları bakımından da böyledir. Türk faşist diktatörlüğünün Türkiye'yi çevreleyen geniş bölgeden olduğu gibi Afganistan'dan da çekilmesi, Afganistan'ın da iç işlerine müdahale etmemesi talebi yükseltilmelidir. Diğer mültecilere olduğu gibi Afgan mültecilere de her türlü insani, ekonomik, sosyal ve demokratik haklar verilmeli; ırkçı kışkırtmalara etkin bir şekilde karşı çıkılarak halkların kardeşliği bayrağı yükseltilmelidir.

Göç ve mülteci sorunu dış politikada araçsallaştırıldığı gibi ülke içerisinde ırkçı kışkırtmaların, gerici iç savaş denemelerinin aracı haline getirilmiş ve daha kapsamlı getirilecektir... Türkiye'de de göç ve mülteci sorunu büyümeye devam edecektir. Bu sorunun kaynağı emperyalizm ve işbirlikçi devletlerdir ve bu bağlamda Kuzey Afrika'da, Ortadoğu'da, Suriye, Irak, Libya gibi ülkelerde, Orta Asya'da istikrarsızlık ve kaos yaratan, emperyal müdahaleleri örgütleyen Türk burjuva devleti ve Erdoğan rejiminin teşhiri özel bir önem taşımaktadır.

Göç ve mülteci sorunu 21. asırın en önemli sorunlarından birisidir. Bu meselenin hemen hemen bütün ülkelerin karşısına daha kapsamlı ve farklı biçimlerde çıkacağı açıktır. Küresel ısınma, emperyalist ve gerici müdahale, işgaller, savaşlar, yoksulluk; dünya çapında keskinleşen emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi, faşist hareketin dünya çapında güç kazanması gibi olgular bu sorunu daha yakıcı hale getirecektir. Anti-kapitalist bir perspektiften bu mücadelenin iç ve küresel alanda ele alınması, faşizm ve sermayeye karşı bir mücadele olanağına dönüştürülmesi güncel bir görevdir.


* Bu arada belirtmek gerekir; 70'li yıllarda, tek yanlı bir bakış açısıyla Afganistan'da gelişen demokratik halk hareketinin değerini yeterince anlayamadık; bu durum enternasyonalizmle bağdaşmayan bir zaafımızdı. SSCB'de gerçekleşen yeni tip karşı-devrime, kapitalizmin restorasyonuna, sonra Rus sosyal emperyalizmine karşı tek yanlı tepkimiz bizleri bu zaafa da sürükledi. Fakat asıl sorun komünist hareketin diyalektik materyalist yönteme dayanarak, sürece eleştirel, somut şartların somut tahliline dayanarak bakamama zaafıydı.

Aşağıdaki görüşlere bir ölçekte ve bazı bakımlardan katılmasak da Kaan Kangal'ın makalesinde sunduğu şu veriler bizlere, en azından bazı bakımlardan değerlendirebileceğimiz bir fikir verebilir;


''1978 Devrimi ve AHDP

17 Nisan 1978’de AHDP liderlerinden Nur Akbar Haydar, Davud Han’ın İran yanlısı içişleri bakanı Abdul Nuristani’nin organize ettiği bir suikasta kurban gitti. Askeri müdahale için uygun zamanı bekleyen Sovyet birlikleri Haybar’ın öldürülmesinden birkaç gün sonra, ciddi bir direniş gösteremeyen Afgan ordusunu devre dışı bırakarak ana hareket noktası olarak Kabil Hava Limanı’nı seçerek Kabil’ i 27 Nisan’ da ele geçirdi, 28 Nisan’da Davud Han öldürüldü ve aynı gün devrimci ve halkçı rejim ilan edildi (28 Nisan 1978).


Taraki, Amin ve Karmal yönetimindeki AHDP o güne kadar arkasına alabildiği 60.000’lik bir kitleyi, getirdiği sosyal reformlar sayesinde genişletti. Durumdan rahatsız olan Amerika, Sovyetler’i “an
ti-demokratik” olmakla suçlarken, CIA’ in ve Amerikan ordusunun ülkedeki gücünü kapsamlı ölçüde zayıflatacak olan AHDP, Amerika’nın Sovyet karşıtı anti-komünist propagandasını dinlemeyerek ortaya koyduğu politik projeleri birer birer gerçekleştirdi.


1978 başlarında 600 yeni okul açıldı. Afgan tarihinde bir ilk olarak hükümet, Afgan topraklarında yaşayan azınlıkların kendi dillerinde basın yayın organlarında ifade özgürlüğüne kavuşmasını sağladı. Yargı, yasama ve yürütme disiplinleri altında farklı etnik kökene sahip Afgan vatandaşları eşit haklar elde ettiler. Aynı senenin Eylül ayında radyo ve televizyon programları, edebiyat, eğitimsel ve politik yayın organları Farsça dışında Özbekçe, Türkmence, Beluçice ve Nuristani dillerinde yayınlanmaya başlandı. Taraki 1979 yılında okuma-yazma sorununa başlattığı eğitim kampanyasıyla kalıcı çözümler getirdi. 5000 profesyonel ve 20.000 gönüllü katılımcıyla 925.000 Afgan vatandaşına okuma-yazma öğretildi. İlköğretim öğrencilerine anadillerinde eğitim görme olanağı sağlandı. Halka ilk defa politik ve kültürel organizasyon, sendikal örgütlenme hakkı ve sosyal güvence verildi. Mayıs 1978’de ilk sendikalar kuruldu ve 1979 sonuna kadar toplam 270.000 endüstri işçisinden 120.000’i ve hizmet sektöründen 60.000’i sendika üyesi oldu. Kraliyet ailesi ve toprak ağalarının elinde bulunan araziler köylüye ve çiftçiye dağıtıldı. İlk olarak Kabil’in iki büyük işletmesinden 1200 çalışanı bulunan makine fabrikası Cangalak’ta ve yapı makinesi üreten 2000 çalışanın bulunduğu başka bir fabrika’da çalışma saatleri 7 saate indirildi ve işçilerin ücretleri 2500 Afgani’ye yükseltildi (oransal olarak %6-7). Bunun dışında ücretsiz öğle yemeği verilmeye, işçilerin politize olması için düzenli olarak eğitim seminerleri ve toplantılar yapılmaya başlandı. 1979’da yapılan sayıma göre bu iki fabrikada bu seminerlere düzenli olarak katılan 300’e yakın işçi vardı. Sendikalar da açtıkları kütüphaneler, yaptırdıkları toplu konutlar, tiyatro ve sinemalarla bu projede önemli bir rol üstlendiler. Sağlık hizmeti ücretsiz hale getirildi, ev kirası ve gıda fiyatları düşürüldü, içme suyu ve acil yardım hizmeti sağlandı; köylere yol ve elektrik getirildi.


Ülkenin devrimci hükümetin yönetiminde kalkınmaya başladığını görmekten rahatsız olan ABD devlet başkanı Jimmy Carter, Sovyetler’i ve AHDP’yi “demokratik olmamakla” suçlayarak başında Ziya Ül-Hak’ın bulunduğu Pakistan üzerinden, ülkeyi bölmek ve Sovyetler’i bölgeden çıkartabilmek için radikal İslamcı mücahitlere ve Cemiyet-i İslami gruplarına 2 milyon dolarlık bir para aktarımı sağladı. Açıkça Afganistan’da, Pakistan’da ve Orta Asya’daki Sovyet devletlerinde savaşı destekleyecek Amerikan başkanı Carter, yaptığı bu “barışçıl” girişimlere “sayesinde” 2002 yılında Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştür.'' (Afganistan'da Emperyalizm ve Sovyet Düşmanlığı)

Yazarın bu makalesine blogumuzda yer vereceğiz. Makale, SSCB ve Afganistan ilişkilerine ve emperyalist devletlerin Afganistan'a müdahalesine ışık tutmaktadır.


**Afganistan'daki son gelişmeleri tahlil eden Tarık Ali, ''Afganistan'da Bozgun'' başlıklı makalesinde, ironi yaparak şu bilgileri verir;

''Hakkını verelim: Ülkenin ihracatında büyük bir artış oldu. Taliban yıllarında afyon üretimi sıkı bir şekilde izlendi. ABD işgalinden bu yana afyon üretimi dramatik bir şekilde arttı ve şimdi küresel eroin pazarının yüzde 90’ını oluşturuyor – bu uzun süreli çatışmanın en azından kısmen yeni bir afyon savaşı olarak görülmesi gerekip gerekmediği merak ediliyor. Trilyonlarca kâr elde edildi ve işgale hizmet eden Afgan kesimleri arasında paylaştırıldı. Batılı görevlilere, ticareti mümkün kılmaları için cömertçe paralar ödendi. Her on genç Afgan’dan biri artık afyon bağımlısı. NATO kuvvetleri için rakamlar mevcut değil.''



20 Ocak 2021 Çarşamba

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -V

 FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -V

Cumhuriyetçi Ronald Regan'ın ABD başkanı seçilmesiyle açılan dönem, ABD'nin küresel emperyalist neo-liberal saldırısını başlattığı bir dönemeç oldu.

Daha sonraki süreçte de ''neo-liberal'', ''neo-muhafazakar'' politikalar sürece damgasını basmaya devam etti. Kapitalist/revizyonist sistemin dağılışı, giderek özellikle 11 Eylül saldırısı bu ''neo-con muhafazakar'' politikada derinleşme dönemi oldu. ''Neo-con'' eğilim belirgin faşist (''neo-faşist'') karakter sergileyen bir yönelişti. ABD proletaryasının direnişinin geriletildiği, dünya devriminin geri çekildiği, ABD'nin yenilmez ve kutsanmış bir güç olarak ilan edildiği tarihsel kesit, demokratik hak ve özgürlüklerin sürekli darbelendiği, ırkçılığın, şoven milliyetçiliğin, yerli halklar, siyahlar, göçmenler, kadınlar, LGBT, çevre düşmanlığının tavan yaptığı, militaristleşmenin daha da ivmelendiği bir süreç oldu.

Uygulanan politikalarla bir kutupta servet ve zenginlik birikirken, diğer kutupta sefalet, işsizlik, açlık alabildiğine birikti. Sınıflar arası uçurum büyüdü. ''Küreselleşme'' süreciyle birlikte Beyaz ''orta sınıflar''ın ve beyaz proleter kitlelerin yaşam standartının gerilemesiyle ortaya çıkan öfke, devrimci bir çıkışın olmadığı koşullarda, sistem içi alternatiflerle sürekli zehirlendi. Doğal olarak bu süreçte en fazla yoksullaşan ve ezilen kesim, ABD yurttaşı olan göçmen işçi ve emekçiler, yasa-dışı yaşamak zorunda kalan, her türlü güvenceden yoksun, ucuz iş gücünü temsil eden göçmen kesimler oldu. Bu kesimlerden gelen, özellikle siyahi kesimlerin toplumsal hareketi, gettolardaki öfke patlamaları sürekli devlet terörüyle yanıtlandı. Obama gibi bir siyahinin kullanışlı bir araç olarak başkanlığa seçilmesi, aynı zamanda göçmen ve siyahilerden yükselen tepkiyi nötralize etmenin aracı olarak kullanıldı. Ki Obama, ABD tarihinin ilk siyahi başkanı oldu. ''Neo-con''ların gerek içerde, gerekse de uluslararası politikalardaki saldırganlığının yarattığı ABD teşhiri ve yükselen ABD karşıtlığını onarmanın, iç ve dış politikada ''yeni çağ'', ''kutsanmış ABD'' propagandası ve ''ABD demokrasisi''nin sarsılan prestijini geri kazanmanın aracı olarak kullanıldı. Ki Obama dönemi de, içerde ve dışarda neo-liberal emperyalist saldırgan politikaların uygulanmaya devam ettiği bir süreç oldu. Obama döneminde uygulanan politikaların devam edegelen servet ve sefalet çelişkisini daha da keskinleştirmesi, tekeller ve burjuva devlet, Cumhuriyetçi Parti ve yedeğindeki güçler tarafından ırkçı ve daha saldırgan politikalar etrafında yükselişi örgütlemenin fırsatı olarak kullanıldı.

2012 seçim sürecinde ırkçı, faşist Trump, örneğin, Obama'nın ABD'de doğmadığını, bundan dolayı başkan adayı olamayacağını ileri sürmesi de tesadüfi değildi. Trump, seçim kampanyası sürecinde, Meksikalılar somutunda göçmenlerin ''Ülkeye suçu, uyuşturucuyu, tecavüzü getir''dikleri üzerinden göçmenleri günah keçisi ilan etmişti. ''Meksika sınırına duvar örme'' üzerinden de yapılan göçmen düşmanlığı karşısında, Katolik Kilisesi lideri Papa Francesko, ''Yalnız duvar örmeyi düşünen Hrıstiyan olamaz'' açıklamasını yapmak zorunda kalmıştı.

Aynı Trump, Obama'yı, ''IŞİD terör örgütünü kurmakla'', başkan adayı olarak Trump'un karşısına DP'den aday olan Hillary Clinton'u, ''terör örgütü kurucu ortaklarından biri'' olmakla itham etmişti.

Trump, cinsiyetçi, kadın düşmanı politikasının bir gereği olarak, seçim kampanyası boyunca, kürtaj karşıtlığını sürekli vurgulamış, 1973 yılında yürürlüğe giren Kürtaj yasasının iptal edilmesini ve 1973'den beri kürtaj olan kadınların ve kürtajı yapan doktorların cezalandırılmasını ısrarla vurgulamış, muhafazakâr aile değerleri üzerinde dizginsiz bir demagoji yapmıştı.

Kadın düşmanlığında sınır tanımayan Trump, 2008'de, H. Clinton'un DP'den başkanlık adaylığı yarışmasında Obama karşısında yenilgisini H. Clinton'un Obama tarafından ''becerilmesi'' olarak lanse etmişti. (bkz. Wikipedia)

Irkçı faşist Trump iktidarının kadın düşmanı, cinsiyetçi saldırılarına karşı, ABD'de milyonlarca kadının, LGBT+'nin öfkesinin sokaklara yansıması, küresel destek ve ortak eylemlere desteklenmesi boşuna değildi.

Trump, böyle bir sürecin üzerinde başkanlık koltuğuna oturdu. Trump'un seçim kampanyasının ''mimarı'' olduğu söylenen Steve Bannon'nun tipik bir faşist olduğunu ise hatırlatmaya bile gerek yok. Trump'un başkanlık seçim çalışmalarına, ırkçılık, göçmen düşmanlığı, ''Güney sınırında göç akışına karşı sıkı tedbirler'' alma ve duvar örme' vaadi, çevreci düşmanlığı, din özgürlüğü*, kürtaj karşıtlığı ve kadın düşmanlığı; ''küreselleşmeci'' basına ve küreselleşmeci eğilimlere karşı meşrebince teşhir çalışması damgasını bastı.

''Ya ABD'den yanasın ya da teröristsin.'' ''Terörizme karşı sonsuz savaş!'', ''Terörizm her an her yerde, güvende değiliz!'', ''Ulusal güvenliğimizi korumalıyız.'' propagandası Trumpçuluğa da damgasını basmaya devam etti. ''Radikal İslamcı terör''le mücadele adına İslam düşmanlığı, ''Medeniyetler savaşı'' kışkırtıcılığı; Çin düşmanlığı eksenine dayanan propaganda ve saldırıları yoğunlaştırdı. ABD'yi ''yeniden'' güçlü ve zengin kılma, ekonomiyi geliştirme sözü, ''Önce Amerika!'' çığırtkanlığı, geniş alt yapı yatırımları yapma, istihdamı geliştirme sözü, ''himayeci politika''ya (''ekonomik milliyetçilik'') dönüş, tekellerin vergilerinin düşürülmesi gibi vaatlerle sermayenin yanı sıra özellikle de beyaz ırktan geniş emekçi kesimlerin de desteğini kazandı. Bu destek içerisinde beyaz yaşlı nüfusun, kırsal seçmenin, beyaz erkek seçmenin desteği daha belirgindi.


Başkanlık yarışına Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olarak giren "Amerika'yı Yeniden Büyük Hale Getirme!" sloganına, ırkçı ve dinci vurgulara dayanan Trump, 2016 seçimlerinde, Demokrat Parti adayı H. Clinton'dan 3 milyon oy daha az almasına rağmen, ABD seçim sisteminin yapısından dolayı başkan seçildi.

Kendisi de bir dolar milyarderi olan Trump ilk iş olarak dolar milyaderlerinden ve Wall Street temsilcilerinden oluşan bir kabine kurdu. Basında yapılan analizlere göre, Trump kabinesi, ABD tarihinde görülmemiş ölçekte dolar milyarderlerinin yer aldığı ilk kabinedir. Ki Trump, 10 milyar dolarlık mal varlığı olduğunu açıklamış; vergi kaçırdığı iddiası karşısında H. Clinton'la olan bir tartışmasında pişkince ''20 yıldır Federal Hükümete vergi vermediğini itiraf etmek'' zorunda kalmıştı. Trumplu yıllar, % 1'in zenginliğine zenginlik kattığı bir dönem oldu. Trump dönemi, henüz burjuva demokrasisini savunmakla birlikte önemli faşist (''neo-faşist'') eğilimlere sahip olan neo-liberallerle neo-faşist Trumpçu klikler arası mücadelelere tanık oldu. Bu çatışma, Amerikan sermayesinin ve gladyo devletinin iç çatışmanın ifadesiydi. Trump'un seçimleri kaybettiği halde kendisinin kazandığında ısrar etmesi, başkanlığı zorla ele geçirmek istemesi, Kongre Binası'nın darbeci faşist bir işgale uğraması, söz konusu iç mücadelenin bir devamıdır.

Trumpçu politikanın, dünya egemenliği mücadelesinde gerilemekte olan ABD hegemonyasını koruyabilmek, küresel rekabet ve mücadelede etki alanını geliştirebilmek için ''iç cepheyi sağlamlaştırma'' politikası olduğu söylenebilir. Dış politikada önceliği Çin'in yükselişinin önünü kesme, 21. yüzyılda rekabet mücadelesinin merkezi haline gelmeye başlayan Asya-Pasifik hattında yoğunlaşmayı içeriyordu. Rusya'ya karşı her cephede rekabet ederken özel olarak hedef almaması, Çin karşıtı politikaları geliştirmesi, Pasifik'te Japonya-Avusturalya bağlaşmasını geliştirmesi; Venezüella, Küba, İran ve Kuzey Kore'nin hedefleştirilerek kuşatılması, özellikle Çin'e karşı girişilen ticari rekabet ve ambargolar, İran üzerindeki baskı ve ambargonun pekiştirilmesi bu politikanın bazı yansımalarıydı. Trump'un Ortadoğu'dan, Afganistan'dan, Avrupa'dan çekilme, NATO yükümlülüklerini sınırlama gibi söylem ve baskıları, sermaye içerisindeki iç mücadelelerle ilgiliydi; yoksa ABD'nin üç kıtanın birleştiği, dünya petrol ve doğal gaz rezervinin büyük bir kesiminin olduğu, stratejik geçiş hatlarının yaşamsal önem taşıdığı Ortadoğu'yu bırakıp gitmesi zaten mümkün değildir.

Trump döneminde askeri-sınai komplexe, orduya ayrılan bütçe büyümeye devam etti. Bugün ABD'nin ''savunma'' bütçesi, 750 milyar dolara yaklaşmıştır. 2012 ile 2019 arası dönemde ABD'nin ''savunmaya ayırdığı bütçe, % 85'lik bir artış''la rekor kırmıştır. Dünya çapında 2 trilyon civarında olduğu söylenen askeri harcamanın 750 milyar dolarının Amerikan emperyalizmine ait olması çarpıcı bir olgudur ve ABD sınai-askeri komplexinin iç politikadaki etki gücü hakkında da somut bir fikir vermektedir. ''Uzay gücü''nün dördüncü bir ordu olarak kurulması da Trump döneminde gerçekleşti. ''Ulusal güvenlik'' için askeri-sınai komplexin korunması ve büyütülmesi hakkında ABD sermayesi ve devleti, DP ve CP içinde esaslı farklılıklardan bahsedilemez; var olan farklılık ve çatışmalar, bu devasa gücün hangi öncelikler ve hedefler doğrultusunda kullanılacağına dairdir.

Ekim Kılıç, ABD'li akademisyen Barry Lituchy ile New-York'da yaptığı röportajda, akademisyenin şu sözleri, ilgiye değerdir;

''Onların ( DP ve CP-bn.) üzerinde anlaşmaya vardığı ilk konu devletin iktidarıdır: Oligarşinin yerli ve yabancı her düşmana karşı korunmasıdır. Bu, tüm vergilerin yüzde 50’sinden fazlasıyla finanse edilen askeri-endüstriyel-istihbarat kompleksi anlamına geliyor.''

''11 Eylül sonrası özgürlüklerimizi korumak bahanesiyle askeri bir düzen kurmak için trilyonlarca dolar harcadılar.'' diyen başka bir yazarın açıklamaları da militarizmin ekonomik, siyasal, toplumsal, ideolojik güç olarak varlığına, gelişimine, toplumsal yaşamın askerileşmesine işaret etmektedir.

Dünyada olduğu gibi, ABD'de de ''neo-con''cu, Trumpçu faşist propaganda aygıtı, göçmenleri özel olarak hedefleştirmektedir. Beyaz ırktan olmayanların, beyaz ırkın yerini almaya başladığını; beyazların ve beyaz ırkın dünyada üstünlüğünü kaybedeceğini ve beyazların kendi ülkelerinde azınlığa düşeceklerini; beyaz uygarlığın, beyaz ırkların dinlerini, kültürlerini kaybedecekleri ve dünyanın bir cehenneme dönüşeceğini sistematik bir biçimde işledi. Göçmen, siyahi, yerli halklar, Yahudi ve Müslüman düşmanlığı bu ırkçı faşist saldırıların örtüsü olarak kullanılmaktadır. Ki ABD tarihi aynı zamanda ırkçılıkla şekillenmiş bir tarihtir.

ABD'nin tarihi, kölelik, yerli halkların soykırımı üzerinde şekillenen, başka ülkeleri işgal etmenin, başka ülkelerde sayısız askeri darbeler ve kitlesel katliamlar, suikastlar örgütlemenin, anti-komünizmle belirlenen meşhur bir tarihtir. Bu tarihe ABD burjuvazisinin önderliğinde beyaz ırk damgasını vurmuştur; bu olgu güncel bir tarihsel gerçek olmaya da devam etmektedir. Trumpçu milliyetçi, himayeci propagandanın özü, dünya çapında gerilemekte olan ABD/ABD uluslararası tekellerini her bakımdan koruma ve güçlendirme politikasıdır. Değişik sermaye klikleri içerisinde ortaya çıkan ve mücadelelere yol açan şey, bu sürecin yol ve yöntemleriyle ilişkilidir...

Kongre baskını ile daha keskin biçimler alarak ortaya çıkan sermaye içi çatışmanın, ''milliyetçilikle küreselleşmecilik'' arasında olduğu propagandası da gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. ABD ''küreselleşme''nin öncülüğünü yapan devletti. ABD tekelleri uluslararası tekellerdir (ÇUŞ). Üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasından en kazançlı çıkan tekeller ABD tekelleri oldu. Trumpçu politika da ABD tekellerinin, tekelci sermayesinin çıkarlarını temsil eden politikadır. Bu bağlamda Trumpçu ''ekonomik milliyetçilik'', AB, Çin tekelleri karşısında ABD tekellerini ve pazarlarını koruma, rekabetçi politikayı ''korumacı politika'' ile besleyip geliştirme politikasıdır. Son tahlilde ABD sermayesinin çıkarlarını savunan klikler arasında, gerilemekte olan ABD hegemonyasının korunması ve etkinleştirilmesi, rakip emperyalist devlet ve blokların dizginlenmesi ve darbelendirilmesi noktasında bir birlik vardır. Çin-Rusya ekseni, AB ekseni ile ilişkiler konusunda bazı önemli farklılıklar ve mücadeleler olmasına karşın, gerçek durum budur.


Çok kutupluluk olgusunun yükselmesi, ''bölgeselleşme''yi de getirmektedir. ''Küreselleşme'' ve ''bölgeselleşme'', ''bloklaşma'' koşullarındaki emperyalist kapışmada, burjuva milliyetçiliği ile küreselleşmenin iç içe geçmesi; her bir somut önemli gelişmede yeniden biçimlenmesi doğal ve kaçınılmazdır. İddia edildiği gibi, ABD dünyadan elini-eteğini çekerek ''içe kapanmacı'' bir politika falan izlemiyor. Herbir emperyalist devlet kendi tekellerinin arkasında, yanında ve önündedir. Gerekli gördüğü her durumda ''milliyetçi'' politikalara, tedbirlere, manevralara da başvurmaktadır. Faşizm ve savaş tehlikesinin yükselişiyle milliyetçilik, şovenizm vs. atağa geçecektir. Ticaret savaşları her türlü baskı, saldırı, çevreleme vb. biçimlerde tırmanacaktır. Burada belirleyici olan, tekellerin ve devletlerin ekonomik, siyasal, askeri çıkarları ve stratejileridir. Zayıflayan ve gerileyen bir emperyalist gücün ya da güçlerin himayeci, milliyetçi kesilirken, gelişen emperyalist ve kapitalist devletlerin ''küreselleşmeci'' kesilmesi de bu tablo içerisinde anlaşılırdır. Fakat her halükarda, burjuva milliyetçiliği, burjuvazinin iç ve uluslararası alandaki ideolojik silahı olmaya devam edecektir. ''Klasik milliyetçilik''ten farklı olarak ''yeni tip milliyetçilik'' suratına küreselleşme maskesi takarak kendi sermayesinin çıkarlarını savunmanın, dünya pazarında kendi tekellerinin gelişip büyümesi politikasını ifade etmektedir.

Trump'un ''ekonomik milliyetçi''liğinin arka planını da bu oluşturmaktadır. Kendi iç pazarını Almanya, Çin vb. gibi ülkelerin rekabetinden korumak isteği de anlaşılır bir durumdur...

DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR

*Busch'un aktif militanı, Trump yandaşı, '' 'Amerikalı politikacı, iş kadını, eğitim aktivisti ve hayırsever. Blackwater'ın kurucusu Erik Prince'in büyük kardeşi.' '' Betsy DeVos'un propagandasında vurguladığı okulları özelleştirirken 'arzumuzun kültürle Tanrı'nın krallığını ilerletmeye devam edecek şekillerde yüzleşmek olduğu" Trumpçulukla karakterize laiklik karşıtı açıklamalarını hatırlayalım.