Translate

radikal İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
radikal İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2021 Pazar

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...

 

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...


8) Dünya proletaryası ve halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizminin (ve NATO'nun, AB emperyalistlerinin) yenilerek geriye çekilmesiyle Taliban iktidarının gerici-şeriatçı karakteri vurgulanarak ABD-NATO'nun ''geri çekilmesi'' eleştirilmektedir. Bir zamanlar, Afganistan'ın işgaline karşı çıkan ya da hayırhah bir tutum takınan burjuva liberal ve sosyal reformist çevreler, bu kampanyaya yedeklenmiş durumda. Radikal siyasal İslam korkusu, İŞID gerçeği, Türkiye'de ise siyasal İslamcı faşist bir diktatörlüğün varlığı ve yarattığı yıkımlar birleşerek söz konusu kampanyaya kan taşımaktadır.

Bu bağlamda şu gerçeği vurgulamak doğru olacaktır; revizyonist/kapitalist kampın çöküşüyle geliştirilen ABD stratejisi (ki bu strateji, başka öğeler de içermekte, NATO ve AB emperyalistleri tarafından, keza Çin, Rusya gibi devletler tarafından benimsenen bir stratejidir), ''terörizm''i ve ''İslami terörizm''i baş hedef ilan etti; bu bakımdan El Kaide tarafından yapıldığı ilan edilen 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı farklı bir dönüm noktası olarak kaydedilebilir. ''Uygarlıklar çatışması'', ''Önleyici saldırı'', ''terörizme karşı sonsuz savaş'' adıyla da parlatılan bu strateji radikal İslama karşı ''ılımlı İslam''ı, yani Batı güdümlü bir işbirlikçi İslamı geliştirmeyi de hedefliyordu... Ilımlı İslam projesinin başarısızlıkla sonlandığını ise ''Arap baharı''nın ardından yaşanan süreçten, İŞID deneyinden biliyoruz.

Şeriatçı Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle emperyalizm gerçeği, İslamcı gericilikle emperyalizm ve ABD arasındaki tarihsel ve güncel bağlar da gözlerden kaçırılmaya çalışılıyor. Dünyamızdaki tüm toplumsal kötülüklerin kaynağı kapitalist üretim tarzı ve emperyalist dünya sistemidir. Dinsel gericiliğin kaynağı da dünya burjuvazisidir; ortaçağcıl gericiliği ayakta tutmaya çalışan; radikal siyasal İslamda içinde olmak üzere dinsel gericiliği dünya çapında devrim ve sosyalizm davasına karşı kullanan emperyalizm ve yerli gerici burjuva devletlerdir. Radikal dinsel gericiliği kendi ekonomik, siyasi, askeri çıkarlarına dayanan hegemonya ve rekabet mücadelesinde birbirlerine karşı bir silah olarak kullananlar yine kendileridir. Bu bağlamda ABD ve bağlaşıkları sınır tanımayan iki yüzlüler olarak söz konusu kampanyayı özel olarak geliştirmektedir. Bu tuzağa düşmemek gerekir. Taliban müttefiğimiz değildir ama emperyalizmden daha büyük bir tehlike de değildir. Propaganda ve ajitasyonumuzun merkezine emperyalizmi teşhir etmeyi oturtmalı. Şeriatçı gericilikle Amerikan emperyalizmi ve emperyalist devletler arasındaki tarihsel ve güncel bağları teşhir etmeliyiz. Talibancı şeriatçı diktatörlüğe karşı halkların, kadınların eylemleri desteklenmeli, dahası bu mücadeleye de önderlik edilmelidir.

Bir tarihsel gerçek asla unutulmamalıdır; İslami halklar, İslamı benimseyen ülkeleri yağmalayan, halkları köleleştiren emperyalizm ve sömürgeciliğe, keza Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sık sık dinsel örtü altında mücadele etmiştir. Bu tarihsel gerçekleri görmezden gelerek emperyalizmi, ABD'yi, NATO'yu haklı çıkarmak tutarlı bir burjuva demokratizmiyle bile bağdaşmaz. Dinsel örtü altında gelişen her hareketi mahkum etmek yerine, somut analizlerle sonuca gitmeliyiz.

9) Taliban yekpare değil, cephesel karakterde bir örgüttür. Farklı etnik, inançsal, aşiretsel, siyasal çevrelerden oluşan bir cephedir. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle başlayan süreçte iç iktidar bölünmesi ve yeni çatışmalar gündemdedir, dahası bu olgu, gün ışığı görmeye başlamıştır. Büyük olasılıkla yeni bir iç savaş gelişecektir. Taliban'ın iktidarı ele geçirmesiyle yeni güç dengeleri ortaya çıkmıştır. Emperyalist devletler ve bölge devletleri bu yeni duruma göre pozisyon almaya başlamıştır. Bu pozisyonlar küresel ve bölgesel hesaplarla birlikte ele alınacak ve Afganistan'ın kaderi bu hesaplara endekslenmek istenecektir. Afganistan'da iktidar paylaşımının ekseni iç, bölgesel, uluslararası ilişkilerle iç içe geçecektir, geçmiştir. Ekonomik ve siyasal iktidardan en büyük payı kapma mücadelesi belirleyici olacaktır. Bu bağlamda da esas olan güç ilişkileri, güçler dengeleri olacaktır. Kuşkusuz ki, bu bakımdan tablo, karmaşık bir tablodur, egemen ulus (Peştunlar) dışında kalan Özbek, Tacik, Beluci, Hazaralar gibi ulusal toplulukların, Şiilik gibi farklı inanç gruplarının hak mücadelesi gibi unsurlarla da iç içe gelişecektir. Bu bağlamda Afgan işçilerinin, emekçilerinin, kadınların demokratik mücadelesinin rolü yaşamsal önemdedir. İç ve küresel alanda emperyalizm ve şeriatçı iktidarın oyunlarını boşa çıkaracak tek güç, Afgan halklarının mücadelesidir. Bugün için Afgan proletaryası ve halklarının devrimci ve komünist bir liderlikten yoksun oluşu en temel sorunu oluşturmaktadır...

''Kuzey İttifakı'' olarak anılan (''Afganistan Birleşik İslami Kurtuluş Cephesi'') ve Taliban'ın ele geçiremediği, üstünlük kuramadığı bölge (Pençhir Vadisi), 1996-2001 arası dönemde olduğu gibi bugün de Taliban karşıtı Amerikancı silahlı direniş hareketinin üssü olmaya devam etmektedir. Cephenin lideri Ahmet Mesud, ABD ve Batının kendilerine silah ve mühimat, askeri ve politik destek vermesini talep ederken, ABD'nin ''hala büyük bir demokrasi cephesi inşa edebileceği''ni de fütursuzca ilan etmiştir. Ki ''Kuzey ittifakı'', ABD yandaşıdır. İşgal başladığında ''Kuzey İttifakı'' kara birlikleriyle işgali desteklemişti. Türk sermaye devletinin ve Erdoğan diktatörlüğünün ''Kuzey ittifakı'' içerisinde yer alan savaş ağalarıyla yakın bağları vardır...

    10)Afganistan halkları kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak ihlal edilemez. Gerek emperyalist gerekse de bölge devletlerinin Afganistan'ın iç işlerine karışmasına karşı çıkılmalıdır. Afganistan'da kurulan gerici İslamcı iktidarı yıkmak Afgan halklarının meşru tarihsel ve güncel hakkı ve görevidir. Bu hakkı yok sayan, ezmeye yönelen ve yönelecek olan Talibancı radikal İslami gericiliğe karşı mücadele meşrudur ve bu mücadele her cephede desteklenmelidir. Afganistan'ın demokratik ve sosyalist geleceği Afganistan işçilerinin ve halklarının, kadınlarının ellerindedir. Emperyalizm ve şeriatçı hareket boğmaya çalışsa da Afganistan işçi ve emekçilerinin tarihten gelen demokratik gelenek ve kültürü de var. Bu gelenek ve kültür, politik bilinç emperyalizm ve radikal İslami gericiliğin baskı ve saldırılarıyla ağır darbeler almış, üzerine kalın bir sis perdesi çökmüş olsa da mücadelenin gelişim seyrinde bu gelenek ve kültür toplumun kolektif belleğinde yeniden canlanarak bir mücadele dinamiğine ve manivelasına dönüşecektir*.



    11) Erdoğan liderliğindeki İslamcı faşist diktatörlük, Afganistan'ın işgaline ortak oldu. İşgal süreci yoksul Afganistan'da ağır maddi ve manevi yıkımlara yol açtı. Türk sermayesi ve sermaye devleti emperyalizmin, NATO'nun suç ortağı olarak hareket etti. Şu çok ahlaklı ve sözde İslam kardeşliğini savunan İslamcı/Müslüman Erdoğan ve AKP'si, AKP-MHP ortaklığı, Afganistan'ı sömürgeleştiren ve sayıları yüz binleri bulan işgalci askerlerin ''cinsel ihtiyaçları'' için on binlerce Afgan kadın ve çocuğunun devasa bir fuhuş sektörüne çekilmesinin de sorumluluları içerisinde yer almaktadır.

    Sayısının daha yüksek olduğunu düşünmemek için bir nedenin olmadığı verilere göre, Afganistan'da her on gençten birisi uyuşturucu bağımlısı** haline gelmiş ve getirilmiştir. Türk sermayesi, devleti ve Erdoğan iktidarı Afganistan'da yaratılan yıkımın, kan denizinin, uyuşturucu ticaretinin, katliamların suç ortağıdır. Türk burjuva devletinin küresel alanda adı Narko devlete çıkmıştır. Afganistan, İslamcı faşist diktatörlük ve Erdoğan rejimi için karlı bir uyuşturucu ticareti alanıdır. Erdoğan iktidarı, öteki şeylerin yanı sıra, uyuşturucu ticaretini kaybetmemek için de Afganistan'da kalmak istemektedir. Afganistan'da yaşanan insani dramın, katliamların, uyuşturucu ticaretinin suç ortağı olan Türk sermayesi ve ele başı Erdoğan Afganistan'daki göçün de sorumlularındandır.

    Duruma göre oynayan Türk İslamcı faşist diktatörlüğü ve Erdoğan, bu sefer de Taliban'a, biz aynıyız, aynı düşünceleri paylaşıyoruz, sizden farklı inancımız yok, açın kapılarınızı gelip sizi yağmalayalım vs. demektedir. Türk sermayesine ve özelde de ''yandaş sermaye''ye Afganistan'ı peşkeş çekmek, ABD, AB, Rusya, Çin vbg. devletler karşısında elini güçlendirmek için yeni kirli hesaplar yapmaktadır. Dış politikadaki çizgisiyle Türk burjuvazisinin emperyal politikası için yeni fırsatlar yaratmaya çalışmaktadır. Afganistan'da başlamış olan kapsamlı göçü de bu aşağılık hedef ve amaçları doğrultusunda, keza iç politikada alçakça kullanmak istemektedir...

    Türk burjuva devleti ve Erdoğan iktidarı çevre ve bölge ülkeler ve halklar için gitgide büyüyen bir tehdit haline gelmiştir. Bu, Afganistan halkları bakımından da böyledir. Türk faşist diktatörlüğünün Türkiye'yi çevreleyen geniş bölgeden olduğu gibi Afganistan'dan da çekilmesi, Afganistan'ın da iç işlerine müdahale etmemesi talebi yükseltilmelidir. Diğer mültecilere olduğu gibi Afgan mültecilere de her türlü insani, ekonomik, sosyal ve demokratik haklar verilmeli; ırkçı kışkırtmalara etkin bir şekilde karşı çıkılarak halkların kardeşliği bayrağı yükseltilmelidir.

Göç ve mülteci sorunu dış politikada araçsallaştırıldığı gibi ülke içerisinde ırkçı kışkırtmaların, gerici iç savaş denemelerinin aracı haline getirilmiş ve daha kapsamlı getirilecektir... Türkiye'de de göç ve mülteci sorunu büyümeye devam edecektir. Bu sorunun kaynağı emperyalizm ve işbirlikçi devletlerdir ve bu bağlamda Kuzey Afrika'da, Ortadoğu'da, Suriye, Irak, Libya gibi ülkelerde, Orta Asya'da istikrarsızlık ve kaos yaratan, emperyal müdahaleleri örgütleyen Türk burjuva devleti ve Erdoğan rejiminin teşhiri özel bir önem taşımaktadır.

Göç ve mülteci sorunu 21. asırın en önemli sorunlarından birisidir. Bu meselenin hemen hemen bütün ülkelerin karşısına daha kapsamlı ve farklı biçimlerde çıkacağı açıktır. Küresel ısınma, emperyalist ve gerici müdahale, işgaller, savaşlar, yoksulluk; dünya çapında keskinleşen emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi, faşist hareketin dünya çapında güç kazanması gibi olgular bu sorunu daha yakıcı hale getirecektir. Anti-kapitalist bir perspektiften bu mücadelenin iç ve küresel alanda ele alınması, faşizm ve sermayeye karşı bir mücadele olanağına dönüştürülmesi güncel bir görevdir.


* Bu arada belirtmek gerekir; 70'li yıllarda, tek yanlı bir bakış açısıyla Afganistan'da gelişen demokratik halk hareketinin değerini yeterince anlayamadık; bu durum enternasyonalizmle bağdaşmayan bir zaafımızdı. SSCB'de gerçekleşen yeni tip karşı-devrime, kapitalizmin restorasyonuna, sonra Rus sosyal emperyalizmine karşı tek yanlı tepkimiz bizleri bu zaafa da sürükledi. Fakat asıl sorun komünist hareketin diyalektik materyalist yönteme dayanarak, sürece eleştirel, somut şartların somut tahliline dayanarak bakamama zaafıydı.

Aşağıdaki görüşlere bir ölçekte ve bazı bakımlardan katılmasak da Kaan Kangal'ın makalesinde sunduğu şu veriler bizlere, en azından bazı bakımlardan değerlendirebileceğimiz bir fikir verebilir;


''1978 Devrimi ve AHDP

17 Nisan 1978’de AHDP liderlerinden Nur Akbar Haydar, Davud Han’ın İran yanlısı içişleri bakanı Abdul Nuristani’nin organize ettiği bir suikasta kurban gitti. Askeri müdahale için uygun zamanı bekleyen Sovyet birlikleri Haybar’ın öldürülmesinden birkaç gün sonra, ciddi bir direniş gösteremeyen Afgan ordusunu devre dışı bırakarak ana hareket noktası olarak Kabil Hava Limanı’nı seçerek Kabil’ i 27 Nisan’ da ele geçirdi, 28 Nisan’da Davud Han öldürüldü ve aynı gün devrimci ve halkçı rejim ilan edildi (28 Nisan 1978).


Taraki, Amin ve Karmal yönetimindeki AHDP o güne kadar arkasına alabildiği 60.000’lik bir kitleyi, getirdiği sosyal reformlar sayesinde genişletti. Durumdan rahatsız olan Amerika, Sovyetler’i “an
ti-demokratik” olmakla suçlarken, CIA’ in ve Amerikan ordusunun ülkedeki gücünü kapsamlı ölçüde zayıflatacak olan AHDP, Amerika’nın Sovyet karşıtı anti-komünist propagandasını dinlemeyerek ortaya koyduğu politik projeleri birer birer gerçekleştirdi.


1978 başlarında 600 yeni okul açıldı. Afgan tarihinde bir ilk olarak hükümet, Afgan topraklarında yaşayan azınlıkların kendi dillerinde basın yayın organlarında ifade özgürlüğüne kavuşmasını sağladı. Yargı, yasama ve yürütme disiplinleri altında farklı etnik kökene sahip Afgan vatandaşları eşit haklar elde ettiler. Aynı senenin Eylül ayında radyo ve televizyon programları, edebiyat, eğitimsel ve politik yayın organları Farsça dışında Özbekçe, Türkmence, Beluçice ve Nuristani dillerinde yayınlanmaya başlandı. Taraki 1979 yılında okuma-yazma sorununa başlattığı eğitim kampanyasıyla kalıcı çözümler getirdi. 5000 profesyonel ve 20.000 gönüllü katılımcıyla 925.000 Afgan vatandaşına okuma-yazma öğretildi. İlköğretim öğrencilerine anadillerinde eğitim görme olanağı sağlandı. Halka ilk defa politik ve kültürel organizasyon, sendikal örgütlenme hakkı ve sosyal güvence verildi. Mayıs 1978’de ilk sendikalar kuruldu ve 1979 sonuna kadar toplam 270.000 endüstri işçisinden 120.000’i ve hizmet sektöründen 60.000’i sendika üyesi oldu. Kraliyet ailesi ve toprak ağalarının elinde bulunan araziler köylüye ve çiftçiye dağıtıldı. İlk olarak Kabil’in iki büyük işletmesinden 1200 çalışanı bulunan makine fabrikası Cangalak’ta ve yapı makinesi üreten 2000 çalışanın bulunduğu başka bir fabrika’da çalışma saatleri 7 saate indirildi ve işçilerin ücretleri 2500 Afgani’ye yükseltildi (oransal olarak %6-7). Bunun dışında ücretsiz öğle yemeği verilmeye, işçilerin politize olması için düzenli olarak eğitim seminerleri ve toplantılar yapılmaya başlandı. 1979’da yapılan sayıma göre bu iki fabrikada bu seminerlere düzenli olarak katılan 300’e yakın işçi vardı. Sendikalar da açtıkları kütüphaneler, yaptırdıkları toplu konutlar, tiyatro ve sinemalarla bu projede önemli bir rol üstlendiler. Sağlık hizmeti ücretsiz hale getirildi, ev kirası ve gıda fiyatları düşürüldü, içme suyu ve acil yardım hizmeti sağlandı; köylere yol ve elektrik getirildi.


Ülkenin devrimci hükümetin yönetiminde kalkınmaya başladığını görmekten rahatsız olan ABD devlet başkanı Jimmy Carter, Sovyetler’i ve AHDP’yi “demokratik olmamakla” suçlayarak başında Ziya Ül-Hak’ın bulunduğu Pakistan üzerinden, ülkeyi bölmek ve Sovyetler’i bölgeden çıkartabilmek için radikal İslamcı mücahitlere ve Cemiyet-i İslami gruplarına 2 milyon dolarlık bir para aktarımı sağladı. Açıkça Afganistan’da, Pakistan’da ve Orta Asya’daki Sovyet devletlerinde savaşı destekleyecek Amerikan başkanı Carter, yaptığı bu “barışçıl” girişimlere “sayesinde” 2002 yılında Nobel Barış Ödülüne layık görülmüştür.'' (Afganistan'da Emperyalizm ve Sovyet Düşmanlığı)

Yazarın bu makalesine blogumuzda yer vereceğiz. Makale, SSCB ve Afganistan ilişkilerine ve emperyalist devletlerin Afganistan'a müdahalesine ışık tutmaktadır.


**Afganistan'daki son gelişmeleri tahlil eden Tarık Ali, ''Afganistan'da Bozgun'' başlıklı makalesinde, ironi yaparak şu bilgileri verir;

''Hakkını verelim: Ülkenin ihracatında büyük bir artış oldu. Taliban yıllarında afyon üretimi sıkı bir şekilde izlendi. ABD işgalinden bu yana afyon üretimi dramatik bir şekilde arttı ve şimdi küresel eroin pazarının yüzde 90’ını oluşturuyor – bu uzun süreli çatışmanın en azından kısmen yeni bir afyon savaşı olarak görülmesi gerekip gerekmediği merak ediliyor. Trilyonlarca kâr elde edildi ve işgale hizmet eden Afgan kesimleri arasında paylaştırıldı. Batılı görevlilere, ticareti mümkün kılmaları için cömertçe paralar ödendi. Her on genç Afgan’dan biri artık afyon bağımlısı. NATO kuvvetleri için rakamlar mevcut değil.''



27 Ağustos 2021 Cuma

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...

 

ABD YENİLGİSİ, AFGANİSTAN VE TALİBAN...

    1) Amerikan emperyalizmi, NATO, AB emperyalizmi ve bağlaşıkları Afganistan'da ağır bir yenilgiye uğramıştır. Afganistan ABD ve önderliğindeki emperyalist ve gerici cephenin mezarı olmuştur. Tarih, emperyalizmin ve emperyalist devletlerin ekonomik, teknolojik, siyasal, askeri üstünlüğüne karşın yenilmeye mahkum olduğunu göstermiştir. Afganistan yenilgisi Amerikan emperyalizminin küresel çapta çoktan sarsılmış, gerileyen, kan kaybeden hegemonyasının da bir yansımasıdır.

    2) Emperyalist sömürgeci boyunduruğu ve işgali kıran Afgan halklarıdır. Emperyalist sömürgeciliğin, işbirlikçi-kukla Afgan rejiminin yenilgisi ve tasfiyesi Afgan halklarının başarısıdır. Bu gerçek görülmez hale getirilmek, Afgan halklarının can bedeli verdikleri mücadele gözden düşürülmek isteniyor. Eğer Afgan ulusal mücadelesinin en ağır yükünü omuzlayan ve savaşan Afgan halkları olmasaydı, Taliban bir hiçti. İktidarı ele geçirmeyi başaran gerici Taliban diktatörlüğünü de yıkacak olan yine Afgan halkları olacaktır. Afgan halklarını Taliban'la eşitlemek de liberal gerici bir propagandadır.

    Şeriatçı Taliban'la Amerikan emperyalizmini de eşit tehlike ya da Talibancı şeriatçı hareketi daha büyük bir tehlike ilan edenler emperyalizme yedeklenmiştir. Yalnızca Afgan ulusal mücadelesi sürecinde değil, küresel çapta da en büyük tehlike ve tehditi Amerikan emperyalizmi oluşturmaktadır...

    Afganistan'da onlarca yıldır süren savaşın başlıca sorumlusu olarak radikal İslam ve Taliban ilan ediliyor. Taliban işgalci bir güç olarak lanse ediliyor. Demokrasi, insan hakları, modernlik vs. ''Batı uygarlığı''na özgü kabul ediliyor. Değişik kılıklar altında ''Doğu''nun, diğer halkların ilkel, cahil, yönetilmeye mahkum, ancak ''Batı'' sayesinde kalkınabilecek, demokratikleşebilecek vs. ülkeler olduğu propagandası yapılıyor. Bu propaganda emperyalizm merkezli Oryantalist ve emperyalist, şoven bir propagandadır. Bu propaganda, ABD'nin, NATO'nun, AB'nin vb. devletlerin bilinçli olarak geliştirdiği bir propagandadır. Bu propagandayı, özellikle de ''sol'' adına yapanlar eğer cehaletten değilse, emperyalizm yandaşlığından bu vb. iddiaları ileri sürmektedirler. Şeriatçı gericiliği dünya çapında geliştiren emperyalizm olmuştur. Önce SB işgali, ardından ABD, NATO işgali gibi olguları görmeden yapılacak tek yanlı analizler saçmalığa varmaktadır.

    3) Afgan halklarının Amerikan, NATO işgaline karşı mücadelesi, ulusal kurtuluşçu bir mücadeleydi. Bu mücadele, nesnel olarak, dünya çapında emperyalizmi zayıflatan bir rol oynamıştır. Bu rolü oynayan Afgan halklarıdır. Ulusal mücadelenin önderliğini ele geçiren gerici Taliban hareketi, devrimci bir rol oynamak için değil, kendi özgün sınıfsal çıkarları temelinde hareket ederken nesnel olarak bu rolü oynamak zorunda kalmıştır. Bu bir çelişkidir ve bu çelişki diyalektik bir çelişkidir. Yaşama ve mücadeleye sadece ak ve kara olarak bakamayız. Yaşamın, politik mücadelelerin gerçeği mekanik, dogmatik ölçülere sığmaz. Burjuva demokratik devrimler çağından farklı olarak, çağımızda, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, ulusal kurtuluşçu hareketler, biçimsel burjuva demokrasinin ölçüleri üzerinden değil, emperyalizme darbe vurup vurmaması, emperyalizmi zayıflatıp zayıflatmaması ölçütünde değerlendirilir. Sözgelimi, monarşiyi savunan ama emperyalist işgallere karşı direnen ulusal kurtuluş savaşlarının deneyimlerinden de bunu bilmekteyiz. Bu bakış açısının kaybedilmesi çağımızda yer alan ulusal kurtuluşçu hareketlerin yanlış değerlendirmesine götürür.

1979 ile 1996 arası süreçte, Rusya'nın emperyalist işgaline karşı yürütülen Afgan ulusal mücadelesi Amerikan ve Batı emperyalizminin güdümünde örgütlenmiş işbirlikçi gerici bir önderlikte gelişmiş, emperyalizme darbe indirmek yerine dünya halklarının baş düşmanı Amerikan emperyalizmini ve Batılı emperyalist kampı ve bağlaşıklarını güçlendirmiştir. Bu tabloda hegemonya ve rekabet mücadelesini yürüten başlıca iki emperyalist blok vardı. O aşamada ABD önderliğinde geliştirilen şeriatçı işbirlikçi ulusal önderlik Amerikancıydı. Bir emperyalist devlet ve kampla işbirliği temelinde gelişen ulusal hareketler gerici karaktere sahiptir. O dönem Afgan halklarının Rus egemen sınıflarının işgaline karşı mücadelesi meşru olsa da, emperyalizmin işbirlikçisi bir hareketin önderliğinde gelişmiştir.


2001-2021 arası süreçte Afgan ulusal mücadelesine önderlik eden Talibancı hareket ise, şu veya bu emperyalist devletin işbirlikçisi olmamıştır. Bu gerçeğin görülmesi gerekir. Gerek Rusya'nın gerekse de Amerikan'ın işgali dönemlerindeki ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki bu ayrımı görmemek sorunun değerlendirmesinde devrimci bir tavır takınmayı önler. Her iki dönemin önderlikleri arasındaki şeriatçı ortaklık ikinci dönem için ifade ettiğimiz ayrımı da unutturmamalıdır.

    4) Her ulusun kendi topraklarında özgürce yaşama, kendi ulusal devletini kurma, kendi ulusal dilini ve kültürünü özgürce geliştirme hakkı vardır. Her ulusun kendi ülkesini işgal eden gerici ve emperyalist devletlere karşı silahlı direnme, ayaklanma hakkı vardır. Biçimsel bakımdan bu hakları ilan eden, fakat iş pratiğe gelince ulusların ve halkların haklarını ve mücadelesini eylemli bir tarzda desteklemeyen, dahası bu direniş ve ayaklanmalara karşı emperyalizmle ve kendi ülkesinin ya da egemen ve ayrıcalıklı ulusun burjuvazisi ile birleşerek karşı çıkan akımlar ve aydınlar gerici ve iki yüzlü davranmaktadır. Bu gerçeği ulusal kurtuluşçu halkçı Kürt halkının mücadelesine karşı takınılan berbat tutum ve duruştan da görmekteyiz.

    Afganistan deneyiminden de gördüğümüz gibi, eğer ulusal mücadele nüfusun onda dokuzunu oluşturan Afgan halklarının çıkarlarına dayanan demokratik, halkçı, devrimci bir çizgide ve önderlikte örgütlenememişse, inisiyatif dinci kılıklı burjuva ve yarı-feodal savaş ağalarının, tarikatların, aşiretlerin, ortaçağ kalıntılarının eline geçmesi kaçınılmazdır; bunun suçu ve sorumluluğu ise kestirmeden Afgan halklarının omuzlarına yıkılamaz. Ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesini iç içe ele alarak ulusal kurtuluşçu mücadeleye önderlik edemeyen bir tarihsel pratiğin yükü öncelikle, komünist hareketin omuzlarındadır.

    Bu bağlamda 1956'da modern revizyonist karşı devrimin SSCB'de iktidarı ele geçirerek sosyalizm maskeli kapitalizmi restore etmesi sürecinde ve sürecin doruğu olan 70'li yıllarda Rus sosyal emperyalizminin Afganistan'ı işgal etmesi, Amerikan emperyalizminin siyasal İslamı örgütleyerek öne sürmesi Afganistan tarihi bakımından önemli bir dönemeçtir. Modern revizyonizmin ve revizyonist/kapitalist kampın ve bu kampın başı Rusya'nın sosyalizm, enternasyonalizm adına Afganistan'da izlediği politikanın yıkıcı etkisi olmuş, Afgan halkları nezdinde sosyalizme, proletarya enternasyonalizmine karşı ulusal ve toplumsal güvensizliği geliştirmiş, anti-komünist gerici savaşa elverişli ortam yaratmış, ABD ve Batı emperyalizminin ve Pakistan, Suudi Arabistan gibi burjuva gerici devletlerden oluşan bağlaşmanın bu durumu istismar ederek politik İslamı geliştirmesine ve kullanmasına hizmet etmiştir. Bu tablonun Afganistan'da zaman içerisinde özellikle 70'li yıllarda gelişen demokratik halkçı ve devrimci-demokratik hareketin boğulmasına, giderek tasfiyesine yol açmıştır*.

    Lenin ve Stalin'in SSCB'si döneminde izlenen enternasyonalist ve sosyalist politikanın Afgan halklarının ulusal bağımsızlığına saygı, eşit ilişkiler ve iç işlerine karışmama ve başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere emperyalizme karşı kurulan bağlaşma (yönelim) Afgan halkları nezdinde SSCB'ye karşı büyük bir saygı ve sevgi geliştirdiğini biliyoruz. Tüm bu süreçte başta İngiliz emperyalizmi başta olmak üzere, emperyalizm ve gericiliğe karşı Afgan halklarının mücadelesi Lenin ve Stalin SSCB'si tarafından hem maddi hem de manevi olarak desteklenmiş ve Afganistan yönetici sınıflarının tutarsız, kaypak, iki yüzlü politikalarına karşı demokratik hareketin gelişmesine elverişli imkanlar sunulmuştur. Bu saygı ve güven, Rus sosyal emperyalizminin Afganistan'ı 1979 yılında işgali ile sarsılmış ve bu durum, Amerikancı emperyalist kamp tarafından aktif bir şekilde kullanılmıştır. Her şeye karşın vurgulanmalıdır ki, Afganistan'da siyasal İslamın ve radikal siyasal İslamist hareketin geliştirilmesinde öncelikle daha fazla sorumluluğu olan Amerikan emperyalizmi, NATO, Avrupa emperyalistleri, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi gerici Amerikancı devletler olmuştur.

5) Afgan halklarının ulusal kurtuluş mücadelesine komünist ve devrimci-demokratik hareket önderlik edememiştir. Boşluğu doldurmayı başaran her hareket ulusal mücadelenin de liderliğini kazanır. Ulusal mücadelenin başına şeriatçı Taliban hareketi geçmeyi başarmıştır. Talibancı cephe 20 yıl aradan (1996-2001) sonra bir kez daha iktidarı ele geçirmeyi başarmış ve ''İslam Emirliği'' devletini ilan etmiştir. Taliban'da somutlaşan önderlik, islamcı gerici karakterde bir önderliktir. Fakat Taliban hareketinin şeriatçı gerici karakteri Afganistan'da emperyalist sömürgeciliğin yenilgiye uğratıldığı gerçeğini unutturmamalıdır. Afganistan halkları emperyalist işgale karşı haklı ve meşru bir mücadele yürütmüştür. Emperyalist işgaller dünyanın neresinde olursa olsun, haksızdır ve işgallere karşı halkların mücadelesi haklı bir mücadeledir. Komünistler, emperyalizme darbe vuran, emperyalizm cephesini zayıflatan ve proletaryanın örgütlenme hakkını kabul eden ulusal hareketleri desteklerler. Talibancı gericilik, demokratik bir hareket, proletarya ve halklara örgütlenme ve özgürleşme hakkı tanıyan bir akım değildir. Böyle olmakla birlikte özellikle 2001 sonrası herhangi bir emperyalist devletin ya da emperyalist bloğun güdümünde işbirlikçi bir hareket de olmamıştır. Yarın Talibancı şeriatçı diktatörlük emperyalizmle veya emperyalist bir bloğla işbirliğine gidebilir ve bu kaçınılmazdır denebilir ama henüz bu aşamaya gelmiş değildir. Bu şimdiki bir gerçeği dile getirmektedir ve gelişmenin yönünü de işaret etmektedir. Taliban herhangi bir devrimci, demokratik, sosyalist harekete ve halk hareketine karşıdır ve doğası gereği düşmanca saldıracaktır. Aslında emperyalizmin Afganistan'daki işgalleri, Afgan işçi ve halklarının bağımsız demokratik hareketinin gelişmesini engellemiş ve giderek radikal İslami hareketin hegemonya kurmasına hizmet etmiştir.

  1. Taliban, Sovyetler Birliği tarafından Afganistan'ın işgal edilmesiyle Amerikan emperyalizminin güdümünde kurulan radikal İslamcı ''Mücahit'' hareketinin yerini almayı başaran şeriatçı bir politik ve askeri harekettir. Taliban'ın ideolojisi, programı, stratejisi, taktikleri şeriatçılığa dayalı biçimlenmiştir. Taliban hareketi şeriatçı gerici bir diktatörlük kuracaktır ve kurmaya başlamıştır. Siyasal özgürlük şeriatçı gericiliğin ve Taliban cephesinin nesnel doğasına, sınıfsal karakterine aykırıdır. Siyasal özgürlüğün kazanılması, Afgan halklarının mücadelesine, anti-emperyalist demokratik halk devrimin zaferine bağlıdır... Devrmin kesintisiz sosyalist devrime dönüştürülerek zafer kazanması Afgan proletaryasına ve öncüsü komünist partiye bağlı olacaktır. Böyle bir devrimci-demokratik, komünist bir hareketin gelişmesi Afganistan devrimcilerinin temel ve güncel görevidir. Bu konuda söylenenlerin ötesinde kalem sallamak lafazanlığa girer. Kuşkusuz ki böyle bir hareketin doğması durumunda devrimci ve komünist, enternasyonalist destek ve birlikte mücadele etmek yakıcı bir görev olacaktır.

7) Ulusal bağımsızlığın politik özgürlüğün kazanılmasıyla ele ele gerçekleşmesi en azından devrimci-demokratik bir önderliği gerektirir. Taliban hareketi emperyalist sömürgeciliğe karşı mücadele sürecinde politik özgürlük için kimseye söz vermemiş, aksine şeriatçı bir iktidar kuracağını daima vurgulamış, kurtardığı alanlardan başlayarak şeriatçı iktidar alanını genişletmiş, giderek ülkesel çapta gerici diktatörlüğünü kurmayı başarmıştır. Ki Taliban 96-2001 döneminde de şeriatçı bir diktatörlüğün temsilcisi ve uygulayıcısıydı. Evet politik özgürlük mücadelesi Afgan halklarının acil ve temel yükümlülüğüdür. Bugün için şeriatçı gericilik ve iktidardan bağımsızlaşarak, siyasal özgürlükleri kazanma mücadelesi verecek bağımsız bir demokratik halk hareketinden bahsedilemez. Fakat bu mücadelenin nesnel temeli vardır ve tarihsel-güncel olarak çözümünü dayatmaktadır...

Taliban hareketi, kitlelerden kopuk ve ''terörist'' bir hareket değildir. Taliban hareketinin Afgan halklarında karşılığı vardır; Taliban kitlesel karakter taşıyan savaşçı bir harekettir. Taliban, Afganistan'ın somut tarihsel koşullarının ürünüdür; sözgelimi, ABD çekilince 3 günde çöken, dağılan, kaçan kukla rejim gibi değildir. Taliban'ın çöken değil, yükselen bir savaşçı güç olduğu açıktır. Amerikan emperyalizmi öncesi bir yana, anti-komünist, politik özgürlüğe düşman ''Yeşil kuşak projesi''nden başlayarak siyasal İslamcı gericilik dalgasını kışkırtmış, desteklemiş, siyasal İslami gericiliği araçsallaştırarak kullanılmış; Afganistan, Irak, Suriye örneklerinde görüldüğü gibi, ipler elden kaçınca da işgal dahil emperyalist kuşatma ve saldırılara girişmiştir. İŞID deneyiminin gösterdiği de budur...

Afganistan'da önce 1979'da Rusya'nın, 11 Eylül saldırısı sonrası (2001'de) Amerikan emperyalizminin ve bağlaşıklarının gerçekleştirdiği işgaller, siyasal İslamcı gericiliği besleyip büyütmüştür. Ancak her seferinde de Afgan halkları emperyalizmi yenilgiye uğratmayı başarmıştır. Taliban önderliğinde Afganistan'da kazanılan başarı, ''Arap baharı''ndan sonra yaşanan süreçte gerilemiş olan siyasal İslami harekete küresel çapta moral verdiği ve güç devşirmesine hizmet edeceği de açıktır.

DEVAM EDECEK

18 Haziran 2014 Çarşamba

EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER II



EMPERYALİZM, ORTADOĞU, IŞİD VE KÜRTLER
                                           II
Arınç, “IŞİD hedefimiz değil”, “IŞİD’in şu anki gayretlerinden, oradaki çatışmalarından Türkiye’nin bir hedef haline gelmediği açık ve ortadadır”, IŞİD’i yakından tanıyoruz, amaçlarının ne olduğunu da iyi biliyoruz diyor. Bir başka AKP Hükümet yetkilisi, IŞİD’in elinde tutuklu bulunanların “tutuklu değil misafir olduğunu” açıklıyor. Erdoğan, “Bu işi tereyağından kıl çeker gibi” çözeceklerini söylüyor vs. Gerçekte bu açıklamalar, IŞİD ile Hükümet arasındaki illegal ve yasadışı derin ve kirli bağlantının bir başka formda itirafı anlamına gelmektedir. Amerikancı faşist diktatörlüğün ve başı Erdoğan ve avenesinin Ortadoğu’daki politikasının en temel öğelerinden birisi Kürt Sorunu’dur. IŞİD, El Nusra, Asrar Aş Şam vb. gibi radikal İslamcı terörist çeteler, Esat rejimini yıkmak, Suriye’de bir Kürt devletinin doğuşunu ya da küçük de olsa Kürtlerin bazı ulusal demokratik haklar ve mevziler kazanmasını önlemek amacıyla öteden beri korunup silahlandırılmış ve T.C.’de güvenli kamplarda yaşamaları sağlanmıştı; ki bu tablo yakın süreçte hala değişmemişti. Gelinen yerde “Büyük devlet “olan, eski Osmanlı sınırlarını, Ortadoğu’yu kendi arka bahçesi ilan eden T.C. Devleti, Rojava devletiyle sınırdaş durumda. Yani en büyük korkularından birisi daha gerçekleşmiş bulunmaktadır. Ortadoğu’da da İran’la, Irak’la, Suriye ile ilişkileri baştan sona ağır yaralanmış, dinamitlenmiş durumda. T.C.’ye ve hükümetine en yakın bağlaşıklıkları olarak kala kala IŞİD vb. gibi radikal İslamcı çeteler kalmıştır. Eh artık hakkını teslim etmek gerekiyor Erdoğan Hükümeti’nin ve “parlak” Dışişleri Bakanı’nın; “Komşularla sıfır sorun” politikasının büyük başarısıdır bu(!).
“Allahın izniyle 24 saat içerisinde Emevi Camii’nde namaz kılacağız” diyerek Suriye’de oluk oluk kan akıtan, kan akmasına, dev yıkımların gerçekleştirilmesine, Suriye’nin gaddarca yağmalanmasına yol açan İşbirlikçi AKP Hükümeti ve başı olan zat, “ılımlı Sünni İslam”ın temsilcisi. İç, bölgesel, uluslar arası bağlantıları ve bağlaşıklarıyla birlikte T.C.’de yükselen İslami sermayenin temsilcisidir hala Erdoğan ve AKP’si. Aleviliğin ezilenlerden yana tarihine; duruşuna, direnişçi, zulme baş kaldıran karakterine karşı özel bir ideolojik kin ve nefret duyan Erdoğan ve AKP’si iç politikada aleni Alevi düşmanlığı yapmakta, açık-seçik mezhepçi politikalar izlemektedir. Aleviliğin içini boşaltma, bozma, Aleviliği Sünnileştirme operasyonu Erdoğan ve Hükümeti’nin, Fetullah Gülen vb. gibi Sünni İslamcı hareketin faşist diktatörlüğün desteğinde yürüttükleri operasyonun çeşitli bileşenleridir. AKP Hükümeti de Türk Kürt, laik anti-laik, Alevi Sünni çelişkileri üzerinde provokatif bir şekilde dinci faşist politika yapmakta Alevi Sünni düşmanlığını da kışkırtmaktadır. İşbirlikçi AKP Hükümeti, “bölgesel liderlik” iddiası ve politikasının gerekleriyle uyumlu olarak siyasal İslamcı çevrelerle de geniş ve karmaşık ilişkiler ağına sahip olduğu gibi başta Amerika olmak üzere Batı emperyalizmine bağlı Sünni İslama dayanan bir Ortadoğu politikasının da gönüllü yürütücüsü konumundadır. Bu bağlamda Esat rejimini yıkmak ve özellikle de Rojava Devrimi’ni boğmak amacıyla radikal İslami terörist çetelerle sayısız biçimler alan “proaktif” ilişki içerisinde bulunmaktaydı ve bulunmaktadır. IŞİD de söz konusu politika ve ilişkiler sistematiğinin önemli sacayaklarından birisiydi. Ayrıca AKP önderliğindeki “ılımlı” dinsel faşist rejimin Maliki rejimiyle sorunlu olduğunu, Maliki rejiminin yıkılması ve yerine Sünni mezhepçi bir rejimin kurulması çalışması yürüttüğünü, T.C.’de barındırılan Tarık Haşimi’nin de bu amaçla el altında tutulduğunu biliyoruz. Bu tablo içerisinde Amerikancı faşist diktatörlüğün, işbirlikçi AKP Hükümeti’nin “Sünni Aşiretler Komitesi”yle, Baas artıklarıyla, IŞİD’le sıkı bağlarının olduğu açıktır. Dolayısıyla, koçbaşı IŞİD etrafında Irak’ta gelişen ataktan T.C.’nin ve Hükümetinin de haberdar olduğu, dahası bu harekâtı esasen desteklediği kesindir. Demagojik ve manipülatif çığırtkanlıklarla bu gerçekler gözden gizlenmek isteniyor.
T.C. Musul Başkonsolosluğu’nun boşaltılmaması, IŞİD vb. çevrelerle AKP Hükümeti arasındaki derin, kirli, kanlı bağlaşmanın dolaylı itirafı olduğu gibi, belli güvenceler de alınmış olabileceğini göstermektedir. Musul’da bulunan T.C. Başkonsolosluğu’nun IŞİD tarafından basılması, personelinin tutuklanıp sorgulandığının açıklanması, yanıltıcı olmamalıdır. Bu operasyon, AKP Hükümeti’nin IŞİD vb. gibi radikal İslami terörist çetelerle sözde bir bağının olmadığı, bu iddianın Erdoğan Hükümetine karşı “paralel yapı”nın, “gezicilerin”, “uluslar arası şer güçlerin” kurmuş olduğu “kumpas”ın, “darbeciler”in propagandası olduğu demagoji ve manipülasyonuna meşruiyet kazandırma operasyonudur. Böylece T.C ve Erdoğan Hükümeti’nin Irak’ta da rejim yıkma operasyonu içerisinde olduğu da gözden kaçırılmak istenmektedir. IŞİD’in Musul Başkonsolosluk baskını, rehine tutma, fidye pazarlığı gibi manevralar esas olarak manipülatiftir. Erdoğan-AKP Hükümeti, “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” taktiğiyle hareket etmiştir ya da bu amaçla olaya göz yummuştur. Böyle olsa da T.C. Musul Başkonsolosluğu’nun basılması, personelinin rehin alınması vb. T.C.’nin ve Erdoğan Hükümeti’nin “Büyük ülkeyiz” demagojisine darbe indirmiş, uluslar arası itibarını da sarsmıştır. Bu sonuç, belki de AKP Hükümeti’nin IŞİD çetesiyle yaptığı gizli anlaşmaların çerçevesini aşmış da olabilir ama bu sonuç, bölgede, faşist dikta ve başı Hükümetin oynadığı “büyük oyun”da ödenen politik bir bedel ya da faturalardan biri olarak anlaşılmalıdır. Burada en fazlasından şu eklenebilir: IŞİD’le Hükümetin anlaşmasına karşın, IŞİD, konsolosluk baskını ile Türk burjuva devletine ve AKP Hükümeti’ne bir gözdağı mesajı vermiş, yeni bir pazarlık kozu edinmek için fazlasıyla ileri gitmiş olabilir.
Başbakan ve hükümeti, Musul Başkonsolosluğuna personeli ve silahlarıyla IŞİD’e teslim olmasını emretmiştir. Böylece “vatan toprağı” kabul edilen bir yer için tek kurşun dahi sıkılmamıştır. Türk Bayrağı IŞİD çetesi eliyle indirilerek yerlere atılmıştır. Ama Başbakan Erdoğan’dan çıt çıkmamıştır. Bu durum aynı zamanda şövenist Erdoğan Hükümeti’nin “bayrak sevgisi”nin sahteliğini de ortaya koymuştur. Oysa Musul’da henüz bunlar gerçekleşmeden bir-iki gün önce, yani daha dün, Diyarbakır’da 16 yaşında bir gencin şaibeli olan Türk bayrağını indirmesini fırsat bilen Erdoğan, sınırsız bir ikiyüzlülükle “Vatan, Millet, Sakarya” hamasetini yapmaktaydı. “Bu bayrak hiçbir yerde ve hiçbir zaman asla inmez ve inmeyecek” vs. diyerek şirazesinden çıkmış bir tarzda, Tokat’taki ırkçı faşist linçi örnek göstererek, ülke çapında linç kampanyası çağrısını yapmıştı. Eee, etme bulma dünyası… Yalancının mumu yadsıya kadar yanar.
Beslenen karganın şu veya bu zamanda dönüp besleyenin gözünü oyması ise, tarihsel tecrübelerle sabittir. Hele de söz konusu olan Ortadoğu gibi “stratejik oyun” alanlarında… Erdoğan ve partisi ve hükümeti, Türkiye’de 12 Eylülcü faşist politik rejimi dinselleştirme operasyonu yürütmektedir. Kürt ulusal demokratik mücadelesine karşı devletçi Kürt İslamını geliştirmeye; yurtsever Kürt hareketine, demokratik Alevi hareketine, bir bütün olarak demokratik halk hareketine karşı dini fütursuzca kullanmaktadır. Dini, Sünni İslamı politik iktidar tekelini sağlamlaştırmanın açık ve keskin bir aracı olarak kullanmaktadır. Bu gerçekler, yükselen ve mevzilerini sağlamlaştıran dinci sermayenin ve bugün için onun baş temsilciliğini yapan ve teröre, kana, rüşvet ve yolsuzluğa batmış Erdoğan ve partisinin ve hükümetinin politikasının bazı çizgileridir.
Vurgulamak gerekir: Erdoğan ve hükümetinin, faşist diktatörlüğün bölgede ve uluslar arası arenada radikal İslami hareketlerle ilişkisi, bir yandan radikal İslamcı hareketleri Amerikan stratejisi ekseninde kullanmakla bağlıdır. Diğer yandan AKP’nin kendine biçtiği misyonda somutlaşan ve Amerikancı strateji ile iç içe geçen stratejinin gerekleri ve gereksinmeleriyle bağlıdır. Böylece bu hareketleri kullanma, ehlileştirme, dönüştürme operasyonu ile bağlıdır. Hegemonyacı ve yayılmacı dış politikası ağır yaralar alan, kan kaybeden ve çöküş sürecine giren Erdoğan Hükümeti’nin içerde aynı zamanda mezhepçi dinci karakteristikler taşıyan saldırgan politikası ile dış politikadaki dinci-mezhepçi yayılmacı saldırgan politikası arasında da dolaysız bir bağ vardır. Bunu gözden yitirmemekte yarar vardır. Ve burada, dış politikanın iç politika tarafından tayin edildiği gerçeğini ise hatırlatmak bile gereksizdir.
Diktanın ve başı Erdoğan’ın radikal İslami çetelerle bağının dönüp Türkiye’yi vurmaya başladığını, bunun bir başlangıç olduğu, gelecekte daha etkin ve yaygın vurmaya başlayacağını ise hep birlikte göreceğiz. Erdoğan’ın başında bulunduğu faşist politik rejim, IŞİD’i (vb.) kullandığı gibi, tersinden de IŞİD T.C.’yi ve hükümetini kullanmaktadır. IŞİD vb. gibi radikal dinci çetelerle ilişkisi faşist diktatörlüğe ve başı AKP’ye ABD, AB, NATO karşısında bir pazarlık kozu olarak da görünmektedir. IŞİD de sırası gelince T.C.’nin ve hükümetinin kendisini ABD vb. gibi emperyalist güçlere satacağını çok iyi bilmektedir. Tüm bu gerici burjuva devlet ve çetelerin sınırsız bir Makyavelizmi temsil ettiğini herhalde hatırlatmaya bile gerek yok. Ancak her halükarda, Erdoğan Hükümeti’nin radikal İslami çetelerle ilişkisinin bir faturası da olacaktır. (Özal’ın, kriz ve fırsatlar bağıntısında emperyal heveskâr “Bir koyup üç alma” politika ve çığırtkanlığı ve faturası hala unutulmuş değil bu topraklarda.) Bu faturalardan birisi de, bire bir örtüşmese de, Türkiye’nin bir tür “Pakistanlılaşması” olacaktır.
Geçmeden eklemek ya da vurgulamak yararlı olacaktır; Türk İslam sentezcisi, neo-liberal, neo-Osmanlıcı AKP Hükümeti’nin bölgesel ve küresel arenada radikal İslami hareketle kurduğu ilişki Türk işbirlikçi tekelci burjuvazisinin bölgesel yayılmacı stratejisi ile de bağlıdır. Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyi, sermaye birikiminin ulaştığı düzey, yayılmacı politikanın içerisinde gerçekleştiği dünya ve özellikle bölge koşulları bunu gerekli kılmaktadır. Bölgenin en önemli ekonomik, siyasi, askeri güçlerinden biri olması, T.C.’nin ve Erdoğan Hükümetinin bu güce ve uluslar arası ilişkiler sistematiği içinde tuttuğu önemli yere dayanarak yayılması anlaşılırdır. Askeri-sınaî kompleksin güçlendirilmesi, ordunun profesyonelleştirilmesi, açık denizlere çıkış ve deniz filosunun güçlendirilmesi vb. yönelimi rastlantısal değildir yani. SIPRI’nın verilerine göre T.C., 2013 yılında dünyada askeri harcamalarını en fazla yükselten 10 ülke içerisinde yer almaktadır. Türkiye sözde Kürtlerle başlattığı “barış ve diyalog süreci”nde, son bir yıl içerisinde, 20 milyar dolara yakın askeri harcama yapmıştır. MİT’in operasyonal bir güç olarak yeniden yapılandırılması, yetkilerinin alabildiğine genişletilmesi, öteki şeyler bir yana, özellikle de Türk egemen sınıflarının dış politikada yayılmacı politikası ile bağlıdır. Bu durum, işbirlikçi faşist diktatörlüğün, profesyonel din tüccarı dinci faşist AKP Hükümeti’nin dış politikadaki yayılmacı, hegemonyacı, maceracı saldırgan politikasını da açıklamaktadır. Uluslar arası ve bölgesel bağlaşıklarıyla birlikte Afganistan’da işgal kuvvetlerine katılan, açık denizlerde, Somali’de operasyonlara çıkan, Mısır’da, Libya’da, Suriye’de ve Irak’ta rejim yıkma ve rejim kurmada, Kürt devrimlerini boğmada oldukça iştahlı ve saldırgan davranan Türk egemen sınıflarının Ortadoğu’ya müdahalesi yukarıdaki gerçeklerle bağlıdır aynı zamanda. Suriye ve Irak’taki gelişmeleri, IŞİD’in son çıkışını bahane olarak kullanacak olan Erdoğan Hükümeti’nin “uluslar arası terörizme karşı mücadele”, “bölge barışını koruma”, “Türkmenleri koruma”, “enerji güvenliğini sağlama”, “sınır güvenliğimizi ve ülke bütünlüğünü koruma” vb. gibi demagojik ve manipülatif kampanyalarla başta Kürt ulusal mücadelesini ezmek, Rojava Devrimi’ni tasfiye etmek olmak üzere Ortadoğu’da yeni maceralara girişmeyeceğini düşünmek siyasi saflık olacaktır. İçerdeki kontrollü yüksek gerilim ve kutuplaştırma politikasının bu gerçeklerle bağı da gözden kaçırılmamalıdır. İşçi sınıfına ve halklara bu gerçekleri taşımak önem taşımaktadır.
ABD Afganistan’da olduğu gibi Irak’ta da başarısız; istediği istikrarı yaratamadı. Mısır örneğinde olduğu gibi “ılımlı İslam” politikası da çöktü. Suriye’de de başarısız olan Amerikan emperyalizmi Maliki rejiminden de memnun değildi. IŞİD’in günde 200 bin varillik petrol üretimi yapan Musul’u vb. petrol bölgelerini ve enerji geçiş yollarını ele geçirerek Bağdat’a yürümesi karşısında Maliki rejimini yeniden yapılandırarak IŞİD karşısında destekleme operasyonuna girişeceği anlaşılıyor. ABD, çıkarları gereği Saddam’sız Baas iktidarının yeniden kuruluşuna da IŞİD denetiminde şeriatçı mezhepçi bir iktidarın kurulmasına da karşıdır. İktidardan dışlanmış durumda olan Sünni burjuvazi ile en azından bir kesimi ile anlaşarak iktidar ortaklığını sağlayarak Baas ve IŞİD tehdidini önlemeye çalışacak görünüyor. ABD bir kara harekâtını ise düşünmemektedir.
IŞİD olgusu da emperyalizmin Ortadoğu’ya, Irak ve Suriye’ye müdahalesinin ürünüdür. Daha uzak geçmişe gitmeden kendimizi sınırlayarak ifade etmek gerekirse, El Kaide, IŞİD türü akımlar Amerikan emperyalizminin ve önderliğindeki kapitalist-emperyalist bloğun “Soğuk Savaş Stratejisi”nin, bu stratejinin bir bileşeni olan “Yeşil Kuşak Stratejisi”nin ve harekâtının ürünüdür. 1956’lardan başlayarak SSCB’de ve sosyalist kampta sosyalizmin tasfiyesi sürecinde ortaya çıkan, özellikle de 70’ler sonrası Rus sosyal emperyalizminin İslam dünyası halklarıyla kurduğu ikiyüzlü sosyal emperyalist politikanın, daha özelde 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesinin yarattığı elverişli zeminde radikal İslamın yükselmesinin ürünüdür. Özellikle kapitalist/revizyonist bloğun çöküşü ile, dünya devrim dalgasının geri çekişi ile, neoliberal emperyalist ekonomik ve sosyal yıkımın İslami dünya halklarında da yarattığı derin ve kapsamlı yıkım ile İslam, hızla politikleşmeye, radikal İslami çizgi ise güçlenmeye başladı. El Kaide, IŞİD vb. gibi akımların yükselişi işte bu gerçeklerle bağlıdır… Batı emperyalizmine bağımlı kapitalistleşme sürecinin, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin, “ulusal kalkınmacı paradigmanın başarısızlığı”nın yarattığı umutsuzluk ve devrimci öfke birikimi, devrimci önderlik boşluğunun çarpıcı biçimlerde görüldüğü İslami dünyada, Müslüman halklar nezdinde politik İslamın, özelde radikal İslami güçlerin itibar kazanmasına, güç ve etkinlik alanı yaratmasına yol açmıştır. Politik İslamın, radikal politik İslamın Müslüman halklar nezdinde toplumsal ve siyasal bir karşılığı olduğu açıktır… Yukarıda kısa bir özetlemeyle vurguladığımız gerçekler, ayrı bir incelemenin konusu olacak bu sorunun, El Kaide, IŞİD vb. gibi radikal İslami örgüt ve çevrelerin basit bir kalem darbesiyle anlaşılamayacağına işaret etmektedir.
Bölgesel önemli bir aktör olarak İran, Ortadoğu’da Şii hattının yıkılmasına, Amerikancı, NATO’cu bir Sünni İslamla kuşatılmasına karşı etkin bir direniş sergilemektedir. Bunu Suriye rejimine ve Lübnan Hizbullahı’na verdiği ekonomik, siyasi ve askeri destekten de görüyoruz. İran, Irak’ta Şii iktidarının yıkılmasına, IŞİD’in iktidarı ele geçirmesine kesinkes karşıdır. IŞİD tehdidi karşısında ABD ve İran yakınlaşması dikkat çekiyor. İran, Irak söz konusu olduğunda da bölgedeki en önemli güçlerden birisidir. IŞİD’in Esat rejimi karşısında başarısız olması, Rojava Devrimi karşısında yenilmesi, ana dikkatini Irak’a yöneltmesi, ortaçağcıl yöntemlerle ırkçı, mezhepçi katliamcılığının artan oranda teşhir olması, şimdilik, farklı saiklerden dolayı olsa da, IŞİD karşıtı bir geniş cephenin oluşmasına yol açmış bulunuyor. Bu durum, hem Esat rejiminin işini kolaylaştırmakta hem de Rojava Devrimi’nin lehine bir gelişmeyi ifade etmektedir. Suriye, Irak, İran, ABD’nin “uluslar arası terörizme karşı savaş” argümanına da sarılarak IŞİD’e karşı mücadele çağrısı yapmaktadır. IŞİD’in uluslar arası arenada şeriatçı terörist bir örgüt olarak teşhir olması, giderek bölgede zaman içerisinde zayıflaması olasılığı T.C. ve Erdoğan’ın ve hükümetinin de daha fazla teşhir olmasına, AKP’nin Ortadoğu’da dökülen kan deryasının baş sorumlularından biri olduğunun iyice açığa çıkmasına hizmet edecektir. Kuşkusuz T.C. devleti ve başı Erdoğan, bu yeni durumda IŞİD’i satma, ABD-İran-Esat’la yakınlaşma üzerinden Rojava Devrimi’ni boğmaya yönelebilir. Çünkü IŞİD’in atağı ve ilerlemesi bölgesel güç dengelerinde derin sarsıntılara yol açtığı gibi Ortadoğu’nun kaypak zemininde ve karmaşık ortamında yeni bağlaşmaların oluşmasına da yol açmaktadır, açacaktır; Amerikancı faşist Türk diktatörlüğünün “kolektif aklı” bunu bilecek kadar da deneyimlidir.
DEVAM EDECEK