Translate

ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2021 Çarşamba

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -V

 FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -V

Cumhuriyetçi Ronald Regan'ın ABD başkanı seçilmesiyle açılan dönem, ABD'nin küresel emperyalist neo-liberal saldırısını başlattığı bir dönemeç oldu.

Daha sonraki süreçte de ''neo-liberal'', ''neo-muhafazakar'' politikalar sürece damgasını basmaya devam etti. Kapitalist/revizyonist sistemin dağılışı, giderek özellikle 11 Eylül saldırısı bu ''neo-con muhafazakar'' politikada derinleşme dönemi oldu. ''Neo-con'' eğilim belirgin faşist (''neo-faşist'') karakter sergileyen bir yönelişti. ABD proletaryasının direnişinin geriletildiği, dünya devriminin geri çekildiği, ABD'nin yenilmez ve kutsanmış bir güç olarak ilan edildiği tarihsel kesit, demokratik hak ve özgürlüklerin sürekli darbelendiği, ırkçılığın, şoven milliyetçiliğin, yerli halklar, siyahlar, göçmenler, kadınlar, LGBT, çevre düşmanlığının tavan yaptığı, militaristleşmenin daha da ivmelendiği bir süreç oldu.

Uygulanan politikalarla bir kutupta servet ve zenginlik birikirken, diğer kutupta sefalet, işsizlik, açlık alabildiğine birikti. Sınıflar arası uçurum büyüdü. ''Küreselleşme'' süreciyle birlikte Beyaz ''orta sınıflar''ın ve beyaz proleter kitlelerin yaşam standartının gerilemesiyle ortaya çıkan öfke, devrimci bir çıkışın olmadığı koşullarda, sistem içi alternatiflerle sürekli zehirlendi. Doğal olarak bu süreçte en fazla yoksullaşan ve ezilen kesim, ABD yurttaşı olan göçmen işçi ve emekçiler, yasa-dışı yaşamak zorunda kalan, her türlü güvenceden yoksun, ucuz iş gücünü temsil eden göçmen kesimler oldu. Bu kesimlerden gelen, özellikle siyahi kesimlerin toplumsal hareketi, gettolardaki öfke patlamaları sürekli devlet terörüyle yanıtlandı. Obama gibi bir siyahinin kullanışlı bir araç olarak başkanlığa seçilmesi, aynı zamanda göçmen ve siyahilerden yükselen tepkiyi nötralize etmenin aracı olarak kullanıldı. Ki Obama, ABD tarihinin ilk siyahi başkanı oldu. ''Neo-con''ların gerek içerde, gerekse de uluslararası politikalardaki saldırganlığının yarattığı ABD teşhiri ve yükselen ABD karşıtlığını onarmanın, iç ve dış politikada ''yeni çağ'', ''kutsanmış ABD'' propagandası ve ''ABD demokrasisi''nin sarsılan prestijini geri kazanmanın aracı olarak kullanıldı. Ki Obama dönemi de, içerde ve dışarda neo-liberal emperyalist saldırgan politikaların uygulanmaya devam ettiği bir süreç oldu. Obama döneminde uygulanan politikaların devam edegelen servet ve sefalet çelişkisini daha da keskinleştirmesi, tekeller ve burjuva devlet, Cumhuriyetçi Parti ve yedeğindeki güçler tarafından ırkçı ve daha saldırgan politikalar etrafında yükselişi örgütlemenin fırsatı olarak kullanıldı.

2012 seçim sürecinde ırkçı, faşist Trump, örneğin, Obama'nın ABD'de doğmadığını, bundan dolayı başkan adayı olamayacağını ileri sürmesi de tesadüfi değildi. Trump, seçim kampanyası sürecinde, Meksikalılar somutunda göçmenlerin ''Ülkeye suçu, uyuşturucuyu, tecavüzü getir''dikleri üzerinden göçmenleri günah keçisi ilan etmişti. ''Meksika sınırına duvar örme'' üzerinden de yapılan göçmen düşmanlığı karşısında, Katolik Kilisesi lideri Papa Francesko, ''Yalnız duvar örmeyi düşünen Hrıstiyan olamaz'' açıklamasını yapmak zorunda kalmıştı.

Aynı Trump, Obama'yı, ''IŞİD terör örgütünü kurmakla'', başkan adayı olarak Trump'un karşısına DP'den aday olan Hillary Clinton'u, ''terör örgütü kurucu ortaklarından biri'' olmakla itham etmişti.

Trump, cinsiyetçi, kadın düşmanı politikasının bir gereği olarak, seçim kampanyası boyunca, kürtaj karşıtlığını sürekli vurgulamış, 1973 yılında yürürlüğe giren Kürtaj yasasının iptal edilmesini ve 1973'den beri kürtaj olan kadınların ve kürtajı yapan doktorların cezalandırılmasını ısrarla vurgulamış, muhafazakâr aile değerleri üzerinde dizginsiz bir demagoji yapmıştı.

Kadın düşmanlığında sınır tanımayan Trump, 2008'de, H. Clinton'un DP'den başkanlık adaylığı yarışmasında Obama karşısında yenilgisini H. Clinton'un Obama tarafından ''becerilmesi'' olarak lanse etmişti. (bkz. Wikipedia)

Irkçı faşist Trump iktidarının kadın düşmanı, cinsiyetçi saldırılarına karşı, ABD'de milyonlarca kadının, LGBT+'nin öfkesinin sokaklara yansıması, küresel destek ve ortak eylemlere desteklenmesi boşuna değildi.

Trump, böyle bir sürecin üzerinde başkanlık koltuğuna oturdu. Trump'un seçim kampanyasının ''mimarı'' olduğu söylenen Steve Bannon'nun tipik bir faşist olduğunu ise hatırlatmaya bile gerek yok. Trump'un başkanlık seçim çalışmalarına, ırkçılık, göçmen düşmanlığı, ''Güney sınırında göç akışına karşı sıkı tedbirler'' alma ve duvar örme' vaadi, çevreci düşmanlığı, din özgürlüğü*, kürtaj karşıtlığı ve kadın düşmanlığı; ''küreselleşmeci'' basına ve küreselleşmeci eğilimlere karşı meşrebince teşhir çalışması damgasını bastı.

''Ya ABD'den yanasın ya da teröristsin.'' ''Terörizme karşı sonsuz savaş!'', ''Terörizm her an her yerde, güvende değiliz!'', ''Ulusal güvenliğimizi korumalıyız.'' propagandası Trumpçuluğa da damgasını basmaya devam etti. ''Radikal İslamcı terör''le mücadele adına İslam düşmanlığı, ''Medeniyetler savaşı'' kışkırtıcılığı; Çin düşmanlığı eksenine dayanan propaganda ve saldırıları yoğunlaştırdı. ABD'yi ''yeniden'' güçlü ve zengin kılma, ekonomiyi geliştirme sözü, ''Önce Amerika!'' çığırtkanlığı, geniş alt yapı yatırımları yapma, istihdamı geliştirme sözü, ''himayeci politika''ya (''ekonomik milliyetçilik'') dönüş, tekellerin vergilerinin düşürülmesi gibi vaatlerle sermayenin yanı sıra özellikle de beyaz ırktan geniş emekçi kesimlerin de desteğini kazandı. Bu destek içerisinde beyaz yaşlı nüfusun, kırsal seçmenin, beyaz erkek seçmenin desteği daha belirgindi.


Başkanlık yarışına Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olarak giren "Amerika'yı Yeniden Büyük Hale Getirme!" sloganına, ırkçı ve dinci vurgulara dayanan Trump, 2016 seçimlerinde, Demokrat Parti adayı H. Clinton'dan 3 milyon oy daha az almasına rağmen, ABD seçim sisteminin yapısından dolayı başkan seçildi.

Kendisi de bir dolar milyarderi olan Trump ilk iş olarak dolar milyaderlerinden ve Wall Street temsilcilerinden oluşan bir kabine kurdu. Basında yapılan analizlere göre, Trump kabinesi, ABD tarihinde görülmemiş ölçekte dolar milyarderlerinin yer aldığı ilk kabinedir. Ki Trump, 10 milyar dolarlık mal varlığı olduğunu açıklamış; vergi kaçırdığı iddiası karşısında H. Clinton'la olan bir tartışmasında pişkince ''20 yıldır Federal Hükümete vergi vermediğini itiraf etmek'' zorunda kalmıştı. Trumplu yıllar, % 1'in zenginliğine zenginlik kattığı bir dönem oldu. Trump dönemi, henüz burjuva demokrasisini savunmakla birlikte önemli faşist (''neo-faşist'') eğilimlere sahip olan neo-liberallerle neo-faşist Trumpçu klikler arası mücadelelere tanık oldu. Bu çatışma, Amerikan sermayesinin ve gladyo devletinin iç çatışmanın ifadesiydi. Trump'un seçimleri kaybettiği halde kendisinin kazandığında ısrar etmesi, başkanlığı zorla ele geçirmek istemesi, Kongre Binası'nın darbeci faşist bir işgale uğraması, söz konusu iç mücadelenin bir devamıdır.

Trumpçu politikanın, dünya egemenliği mücadelesinde gerilemekte olan ABD hegemonyasını koruyabilmek, küresel rekabet ve mücadelede etki alanını geliştirebilmek için ''iç cepheyi sağlamlaştırma'' politikası olduğu söylenebilir. Dış politikada önceliği Çin'in yükselişinin önünü kesme, 21. yüzyılda rekabet mücadelesinin merkezi haline gelmeye başlayan Asya-Pasifik hattında yoğunlaşmayı içeriyordu. Rusya'ya karşı her cephede rekabet ederken özel olarak hedef almaması, Çin karşıtı politikaları geliştirmesi, Pasifik'te Japonya-Avusturalya bağlaşmasını geliştirmesi; Venezüella, Küba, İran ve Kuzey Kore'nin hedefleştirilerek kuşatılması, özellikle Çin'e karşı girişilen ticari rekabet ve ambargolar, İran üzerindeki baskı ve ambargonun pekiştirilmesi bu politikanın bazı yansımalarıydı. Trump'un Ortadoğu'dan, Afganistan'dan, Avrupa'dan çekilme, NATO yükümlülüklerini sınırlama gibi söylem ve baskıları, sermaye içerisindeki iç mücadelelerle ilgiliydi; yoksa ABD'nin üç kıtanın birleştiği, dünya petrol ve doğal gaz rezervinin büyük bir kesiminin olduğu, stratejik geçiş hatlarının yaşamsal önem taşıdığı Ortadoğu'yu bırakıp gitmesi zaten mümkün değildir.

Trump döneminde askeri-sınai komplexe, orduya ayrılan bütçe büyümeye devam etti. Bugün ABD'nin ''savunma'' bütçesi, 750 milyar dolara yaklaşmıştır. 2012 ile 2019 arası dönemde ABD'nin ''savunmaya ayırdığı bütçe, % 85'lik bir artış''la rekor kırmıştır. Dünya çapında 2 trilyon civarında olduğu söylenen askeri harcamanın 750 milyar dolarının Amerikan emperyalizmine ait olması çarpıcı bir olgudur ve ABD sınai-askeri komplexinin iç politikadaki etki gücü hakkında da somut bir fikir vermektedir. ''Uzay gücü''nün dördüncü bir ordu olarak kurulması da Trump döneminde gerçekleşti. ''Ulusal güvenlik'' için askeri-sınai komplexin korunması ve büyütülmesi hakkında ABD sermayesi ve devleti, DP ve CP içinde esaslı farklılıklardan bahsedilemez; var olan farklılık ve çatışmalar, bu devasa gücün hangi öncelikler ve hedefler doğrultusunda kullanılacağına dairdir.

Ekim Kılıç, ABD'li akademisyen Barry Lituchy ile New-York'da yaptığı röportajda, akademisyenin şu sözleri, ilgiye değerdir;

''Onların ( DP ve CP-bn.) üzerinde anlaşmaya vardığı ilk konu devletin iktidarıdır: Oligarşinin yerli ve yabancı her düşmana karşı korunmasıdır. Bu, tüm vergilerin yüzde 50’sinden fazlasıyla finanse edilen askeri-endüstriyel-istihbarat kompleksi anlamına geliyor.''

''11 Eylül sonrası özgürlüklerimizi korumak bahanesiyle askeri bir düzen kurmak için trilyonlarca dolar harcadılar.'' diyen başka bir yazarın açıklamaları da militarizmin ekonomik, siyasal, toplumsal, ideolojik güç olarak varlığına, gelişimine, toplumsal yaşamın askerileşmesine işaret etmektedir.

Dünyada olduğu gibi, ABD'de de ''neo-con''cu, Trumpçu faşist propaganda aygıtı, göçmenleri özel olarak hedefleştirmektedir. Beyaz ırktan olmayanların, beyaz ırkın yerini almaya başladığını; beyazların ve beyaz ırkın dünyada üstünlüğünü kaybedeceğini ve beyazların kendi ülkelerinde azınlığa düşeceklerini; beyaz uygarlığın, beyaz ırkların dinlerini, kültürlerini kaybedecekleri ve dünyanın bir cehenneme dönüşeceğini sistematik bir biçimde işledi. Göçmen, siyahi, yerli halklar, Yahudi ve Müslüman düşmanlığı bu ırkçı faşist saldırıların örtüsü olarak kullanılmaktadır. Ki ABD tarihi aynı zamanda ırkçılıkla şekillenmiş bir tarihtir.

ABD'nin tarihi, kölelik, yerli halkların soykırımı üzerinde şekillenen, başka ülkeleri işgal etmenin, başka ülkelerde sayısız askeri darbeler ve kitlesel katliamlar, suikastlar örgütlemenin, anti-komünizmle belirlenen meşhur bir tarihtir. Bu tarihe ABD burjuvazisinin önderliğinde beyaz ırk damgasını vurmuştur; bu olgu güncel bir tarihsel gerçek olmaya da devam etmektedir. Trumpçu milliyetçi, himayeci propagandanın özü, dünya çapında gerilemekte olan ABD/ABD uluslararası tekellerini her bakımdan koruma ve güçlendirme politikasıdır. Değişik sermaye klikleri içerisinde ortaya çıkan ve mücadelelere yol açan şey, bu sürecin yol ve yöntemleriyle ilişkilidir...

Kongre baskını ile daha keskin biçimler alarak ortaya çıkan sermaye içi çatışmanın, ''milliyetçilikle küreselleşmecilik'' arasında olduğu propagandası da gerçekleri yansıtmaktan uzaktır. ABD ''küreselleşme''nin öncülüğünü yapan devletti. ABD tekelleri uluslararası tekellerdir (ÇUŞ). Üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasından en kazançlı çıkan tekeller ABD tekelleri oldu. Trumpçu politika da ABD tekellerinin, tekelci sermayesinin çıkarlarını temsil eden politikadır. Bu bağlamda Trumpçu ''ekonomik milliyetçilik'', AB, Çin tekelleri karşısında ABD tekellerini ve pazarlarını koruma, rekabetçi politikayı ''korumacı politika'' ile besleyip geliştirme politikasıdır. Son tahlilde ABD sermayesinin çıkarlarını savunan klikler arasında, gerilemekte olan ABD hegemonyasının korunması ve etkinleştirilmesi, rakip emperyalist devlet ve blokların dizginlenmesi ve darbelendirilmesi noktasında bir birlik vardır. Çin-Rusya ekseni, AB ekseni ile ilişkiler konusunda bazı önemli farklılıklar ve mücadeleler olmasına karşın, gerçek durum budur.


Çok kutupluluk olgusunun yükselmesi, ''bölgeselleşme''yi de getirmektedir. ''Küreselleşme'' ve ''bölgeselleşme'', ''bloklaşma'' koşullarındaki emperyalist kapışmada, burjuva milliyetçiliği ile küreselleşmenin iç içe geçmesi; her bir somut önemli gelişmede yeniden biçimlenmesi doğal ve kaçınılmazdır. İddia edildiği gibi, ABD dünyadan elini-eteğini çekerek ''içe kapanmacı'' bir politika falan izlemiyor. Herbir emperyalist devlet kendi tekellerinin arkasında, yanında ve önündedir. Gerekli gördüğü her durumda ''milliyetçi'' politikalara, tedbirlere, manevralara da başvurmaktadır. Faşizm ve savaş tehlikesinin yükselişiyle milliyetçilik, şovenizm vs. atağa geçecektir. Ticaret savaşları her türlü baskı, saldırı, çevreleme vb. biçimlerde tırmanacaktır. Burada belirleyici olan, tekellerin ve devletlerin ekonomik, siyasal, askeri çıkarları ve stratejileridir. Zayıflayan ve gerileyen bir emperyalist gücün ya da güçlerin himayeci, milliyetçi kesilirken, gelişen emperyalist ve kapitalist devletlerin ''küreselleşmeci'' kesilmesi de bu tablo içerisinde anlaşılırdır. Fakat her halükarda, burjuva milliyetçiliği, burjuvazinin iç ve uluslararası alandaki ideolojik silahı olmaya devam edecektir. ''Klasik milliyetçilik''ten farklı olarak ''yeni tip milliyetçilik'' suratına küreselleşme maskesi takarak kendi sermayesinin çıkarlarını savunmanın, dünya pazarında kendi tekellerinin gelişip büyümesi politikasını ifade etmektedir.

Trump'un ''ekonomik milliyetçi''liğinin arka planını da bu oluşturmaktadır. Kendi iç pazarını Almanya, Çin vb. gibi ülkelerin rekabetinden korumak isteği de anlaşılır bir durumdur...

DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR

*Busch'un aktif militanı, Trump yandaşı, '' 'Amerikalı politikacı, iş kadını, eğitim aktivisti ve hayırsever. Blackwater'ın kurucusu Erik Prince'in büyük kardeşi.' '' Betsy DeVos'un propagandasında vurguladığı okulları özelleştirirken 'arzumuzun kültürle Tanrı'nın krallığını ilerletmeye devam edecek şekillerde yüzleşmek olduğu" Trumpçulukla karakterize laiklik karşıtı açıklamalarını hatırlayalım.

11 Haziran 2015 Perşembe

7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE



7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE
7 Haziran’da gerçekleşen genel seçim, denebilir ki, T.C. tarihinin en önemli genel seçimidir. Seçimlerin gerçekleştiği tarihsel konjonktürü; iç, bölgesel, uluslar arası politik güçler dengesini ve önümüzdeki süreçte olası gelişmelerden yola çıktığımızda bu gerçeği çarpıcı bir şekilde görmek olanaklıdır… Dolayısıyla 7 Haziran seçimlerinin sonuçları da yaşamsal önemdedir. Emek, barış, demokrasi, adalet, özgürlük mücadelesi veren kuvvetlerin geniş kesimlerinin seçimlere politik bir bağlaşmayla katılması bu seçim sürecinin en temel olguydu. Bu bağlaşmanın bir cephesel birlikle taçlanmış olması (HDP) başlı başına yüksek bir politik kazanımdı. Böylece seçimlere halkların, ezilenlerin cephesel örgütlenmesiyle güçlü bir tarzda müdahale edilebilmiştir. Böylece aynı zamanda 12 Eylül faşizminin yüzde onluk barajı da dahil bir dizi baraj yıkılabilmiştir… Bu süreçte başlıca olarak iki cephe karşı karşıya gelmiştir; seçim sürecindeki çarpışma esas olarak HDP cephesi ile düzen, devlet, rejim ve partilerinden oluşan cephe arasında geçmiştir. Devlet aygıtı ve olanakları Erdoğan ve AKP Hükümeti eli ile, diğer burjuva partilere karşı kullanılsa da, esas olarak HDP’nin önünün kesilip geriletilmesi, etkisizleştirilmesi amacıyla fütursuzca kullanılmıştır. Gündemi belirleyen AKP, CHP, MHP gibi burjuva partiler değil, ezilenler cephesi, HDP olmuştur. Kesin olan şudur: HDP, seçimlerden açık ve net bir politik zaferle çıkmıştır ve bu sonuçların önümüzdeki süreç bakımından özgül bir ağırlığı ve etki gücü olacaktır. HDP’nin kazandığı başarının üstünü örtmek için faşist diktatörlüğün, dinsel faşist iktidarın, din tüccarı faşist elebaşının örgütlediği provokasyon, saldırı ve manipülasyonun gücü ise, bu zaferi gölgeleyememektedir ve gölgeleyemeyecektir de.
Zevkle ve mutlulukla yazalım: 7 Haziran seçimlerinin tek galibi HDP’dir. HDP deneyimi bu topraklarda bir ilktir ve başarılı olmuştur. Başarı, halkların kardeşliğinin başarısıdır. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tır… HDP’nin zaferi Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruh ve yönelimini temsil etmektedir. Haziranın meşru mücadele duruşu, demokratik halkçı karakteri, çeşitlilik ve birlik ruhu, birleşik mücadele yönelimi, ezilen sınıf ve tabakaların, toplumsal grupların eşitlik, adalet, özgürlük talepleri, kardeşleşme ve zulme baş kaldırma vb. duruş ve yönelimi HDP tarafından Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında her türlü faşist ve gerici teröre ve sınır tanımayan yalan rüzgârına karşı vuruşa vuruşa dile getirilmiş ve güçlü bir şekilde savunulmuştur. Boş laflarla, liberal ve reformist, ulusalcı/milliyetçi demagoji ve manipülasyonla bu gerçeğin üstü artık örtülemez. Haziran Ruhu özgün bir tarzda HDP’de cisimleşmiş ve yeniden şaha kalkmıştır… Rojava, Kobani, Gezi/Haziran ruhu HDP’ye yol göstermeye devam edecektir. Buralardan daha çok şey öğrenmeye de gereksinmemiz olduğu ise ayrıca açıktır…
7 Haziran Genel Seçimlerinden, Amerikancı dinci faşist AKP (ve saraydaki elebaşısı) ağır bir yenilgi alarak çıkmıştır. AKP birinci parti konumunu korusa da, yüzde 9’luk gibi ciddi bir oy kaybıyla seçimlerin asıl mağlubudur. Halklar, başta da Kürt halkı Erdoğan’ı ve partisini cezalandırmıştır. AKP hiçbir ilde oylarını artıramadığı gibi her yerde de oy kaybına uğramıştır. 7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan için çok ağır bir hezimet olmuştur. HDP’yi baraj altı bırakıp HDP’nin hakkı olan milletvekillerine el koyarak tek başına iktidar olmayı hedefleyen haramzade, bu kez bunu başaramamıştır ve üstüne de ağır bir tokat yemiştir. Şu an yezidbaşı eşekten düşmüş misali şok halinde, iktidarını kaybetme telaşı ve can havliyle, Diyarbakır’da sergilenen provokasyon ve katliam girişiminden de görüldüğü gibi, Kürdü Kürde kırdırma ve gerici-faşist iç savaş kışkırtıcılığı yapmakla meşgul…  HDP, Erdoğan’ın ipini çekeğini söylemişti, nitekim öyle de oldu. HDP, IŞİD/DAİŞ başının çökecek saltanatına en ağır darbeyi indirdi. Gezi/Haziran Ayaklanması’nın şiarında olduğu gibi “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”… Yenilgi ve hezimeti kabullenemeyen, saltanat hesapları bozulan Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid başı, Diyarbakır’da örgütlediği provokasyon ve katliam benzeri, hatta daha ağır kirli işler peşinde görülmektedir. HDP’nin, devrimci hareketin, kitlelerin bu bakımdan uyanık olması hayati önemdedir…
Seçimlerin ikinci mağlubu ise CHP’dir. CHP, yerinde bile sayamamıştır. CHP geçtik oylarını arttırmayı, 2011 genel seçimlerindeki oy oranını bile koruyamamıştır. “Ana muhalefet partisi”nin yüzde 1’lik oy kaybı bunun kanıtıdır. Dahası, 13 yıllık “ana muhalefet partisi” unvanı düşünüldüğünde, gerçekte söz konusu oy kaybı, CHP’nin başarısız olduğunu, burjuva ana muhalefet partisi işlevini yerine getiremediğini de göstermektedir. Elebaşı Erdoğan ve AKP, 13 yıllık iktidarı döneminde gerek “ana muhalefet partisi” olan CHP ile ve gerekse de MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynaya gelmiştir. Proletarya ve halkların temel ve güncel talep ve mücadelelerine gözlerini kapayan CHP’nin başarısız olmasının anlaşılmayacak bir yanı da yoktur. Ayrıca eğer HDP seçim barajını aşamamış olsaydı, Erdoğan ve AKP’si, CHP ve MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynamaya da devam edecekti.
MHP seçimlerden oylarını yüzde 3 kadar arttırarak çıkmıştır. Bir “uç kutup” olarak MHP’nin oylarını arttırması dikkat çekici ve tehlikeli bir duruma işaret etmektedir… MHP, politik özgürlüklerin amansız bir düşmanıdır ve Kürt sorununun da demokratik barışçıl çözümüne karşı mücadele eden ırkçı faşist bir partidir. Dolayısıyla MHP yelkenlerini, ırkçılık-şovenizm-milliyetçilik rüzgârı ile şişirmiştir. Bu bağıntıda en büyük yardımcısı da dinci faşist elebaşı Erdoğan ve AKP Hükümeti olmuştur. Bu bağlamda MHP’nin özel bir başarısından da bahsedilemez. MHP’ye giden oylar esas olarak AKP’den, kısmen de CHP’den gelmiştir.
Seçimlerin politik ve psikolojik galibi, HDP’dir. HDP seçimlerden zaferle çıkmıştır. Yeni dönemde Meclis’te de güç dengeleri üzerinde kesin bir baskı gücü haline geldiği/geleceği açıktır. HDP önüne çıkarılan tüm engelleri öz gücüne güvenerek, esnek, etkin, soğukkanlı, kararlı ve mücadeleci bir duruşla göğüsleyerek aşmasını bilmiştir. HDP’nin seçim zaferi ileri kitleler, halklar nezdinde büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılanmıştır. Gezi’nin, Rojava’nın, Kobani’in enerji ve dinamizmine de yaslanan HDP, halklar nezdinde öz gücüne güven ve umudu, daha büyük mücadelelere hazırlık ve yönelimi ivmelemiştir… Ayrıca komşumuz Yunanistan’daki işçi ve emekçilerin mücadeleci gücü ve seçimlerden çıkardığı ilerici sol seçenek de Türkiye’ye, HDP’nin seçim zaferine moral gücü desteği sağlamıştır. HDP yalnızca Kürdistan’da değil tüm Türkiye çapında oylarını önemli ölçüde yükseltmeyi başarmıştır. HDP dar anlamda bir Kürt partisi değil artık bir “Türkiye partisi”dir, Türkiye ve Kürdistan partisidir…
Politika güçle yapılır. Politik gündem güçle belirlenir. Gücü açığa çıkarmak ve büyütmek somut tarihsel koşulların biriktirdiği ve çözümünü dayattığı ya da çözümünü bir zorunluluk, gereklilik olarak toplumun önüne getirdiği gündemleşmiş gerçekler üzerinden politika yapmakla gerçekleşir… HDK, özellikle de giderek HDP gerçeği ve deneyimi bu olguyu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. Demokratik halkçı karaktere sahip ve halkların kardeşliği projesi olan HDP’nin politik başarısının arkasında da kabaca bu gerçek yatmaktadır. Bu proje ve pratikle, HDP, gündem belirleyen, güç üreten, geniş kitlelere seslenebilen ve giden, politik özgürlük kavgasının önünü açan etkin bir politik güç haline gelebilmiştir. Politikada bir çekim merkezine dönüşerek, geniş kitlelere güven verebilmiş, geniş bir sempati dalgası yaratabilmiş ve yüzde 13’ü aşkın bir oy alabilmiştir. Üstelik henüz yeni kurulmuş olduğu halde. Elinde sınırlı imkânlar olduğu halde. Üstüne üslük azgın bir faşist kuşatma, baskı, saldırganlıkla dövüldüğü halde…
CHP’nin, MHP’nin, AKP’nin tabanında bile nispeten geniş bir şekilde ortaya çıkmış olan Demirtaş sempatisinin asıl nedeni Demirtaş’ın başarılı bir demagog, bir “jön” ya da “popstar” olması değil, bu topraklarda gericiliğin etkisi altında olan kitlelerin bile içgüdüsel, bilinçsiz, yarı-bilinçli olarak, son derece çarpık da olsa, hissettiği adalet, eşitlik, özgürlük istem ve sezgidir. Bu bağlamda Demirtaşın sadeliği, güler yüzlülüğü, alçak gönüllülüğü, içtenliği, dürüstlüğü, pratik zekâsı, zekice esprileri, “içimizden birisi” etkisi, gençliği, enerjisi vb. önemli olmakla birlikte esas nedeni oluşturmamaktadır. İlerici kitlelerden gericiliğin, faşizmin etkisinde olan kitlelere kadar en geniş halk kitleleri, narsist, egoist, megolaman, bencil, hep bana hep bana diyen, iktidar düşkünü, kariyerist, entrikacı, içten pazarlıkçı, içi başka dışı başka, kibirli, duvar suratlı ya da sahte alçak gönüllük vb. taklidi yapan “önder”leri, yöneticileri sevmez aslında. Aslında bu, bin yılların kültürüdür ya da kökleri çok gerilere dayanan, komünal topluma uzanan ve insanlığın tarihsel hafızasından silinememiş ve emekçilerin, emekçi karakteri ile birleşmiş, en fazla da emekçi kitleler içerisinde yaşayabilen değerlerdir. Sınıflı hiyerarşik düzenin 10 bin yılı aşan tarihine karşın, bu kültür, ahlak anlayışı, moral değerler her şeye karşın en fazla da emekçi sınıf ve tabakalar içerisinde yaşamaya devam etmektedir…
7 Haziran Genel Seçimleri’nde Öcalan ile dinci faşist elebaşı Erdoğan’da somutlaşan iradeler savaşında kazanan Öcalan, kaybeden ise Erdoğan olmuştur…
Anayasanın çizdiği sınırları küstahça hiçe sayma pahasına bütün devlet imkânlarını, yandaş sermaye ve medyayı, AKP’nin elindeki belediyeleri, Dinayeti ve camileri, sayısız tarikatı,  rüşvet ve yolsuzlukla oluşturduğu gizli fonları seferber ederek sınırsız bir saldırganlıkla “Türk Tipi Başkanlık Rejimi” ve AKP için seçim çalışması yürüten Erdoğan, seçimlerin en ağır yenileni olmuştur. Seçimleri “Başkanlık” rejimi için bir referanduma çeviren dinci faşist elebaşı, başta Kürt halkı olmak üzere halklar tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Zat-ı muhteremin bu “heves”i kursağında kalmıştır.
Genel seçimden en büyük başarısızlıkla çıkan parti AKP ve “lider”i Davutoğlu; en büyük başarıyla çıkan parti ise HDP, HDP’nin kolektif liderliği ve lideri Demirtaş olmuştur. HDP Türkiye’nin her yerinde oy oranını arttırmıştır. Yalnızca Kürdistan’da değil, Batıda da, başta metropoller olmak üzere Türkiye’nin her yerinde arttırmıştır. Böylece bir “Türkiye partisi” olmayı büyük bir oranda başarmıştır. 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi her türlü iftiraya ve teröre rağmen HDP, siyasal ve toplumsal meşruiyetini bileğinin hakkıyla koparıp almıştır ya da kazanmıştır. Seçimlerden başarıyla çıkan HDP, bugün, daha büyük bir politik güç olarak Türkiye, Kürdistan, Orta doğu’da politik güç dengeleri üzerinde etkin olabilecek bir politik kuvvet olarak her düzeyde derinlemesine ve genişlemesine gelişip güçlenmeye bakacaktır. Bunun için koşullar dünle kıyaslanmayacak kadar da elverişli…
Türkiye, Kürdistan ve “Genişletilmiş Ortadoğu”nun temel tarihsel ve güncel politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması sorunudur… Türkiye ve Kürdistan’da gerçekleşen 7 Haziran seçimlerinin deneyimleri de bu tarihsel ve politik gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye ve Kürdistan’da politik özgürlük sorunu daha keskin bir şekilde ortaya çıkarak çözümünü dayatmıştır ve dayatmaya da devam edecektir. 7 Haziran muharebesi, politik özgürlük kavgasının sadece bir evresidir… Emperyalizme bağımlılık ilişkileri, işbirlikçi Türk egemen sınıflarının egemenliği ve bu egemenliğin ana dayanağı olan faşist diktatörlük (devlet) antiemperyalist demokratik halkçı bir devrimle yıkılmadan (devrimimizin ilk adımı) temel politik özgürlüklerin kazanılamayacağı açıktır… HDP, HDP’nin seçim zaferi tamda bu kavgada politik mücadelenin önünü açan, proletarya ve halkların mevzilerini büyüten, politik eğitim ve mücadelesini geliştiren bir araçtır sadece ama gerekli, zorunlu, geliştirici, önemli bir araç… Öyle sosyal şoven çevrelerin sözde proletarya, sosyalizm vs. adına burun büktüğü, hor görülecek vb. bir araç değil. HDP’nin başarısının bir kez daha ve daha geniş bir şekilde açığa çıkardığı gibi barış (ve politik özgürlük) talebiyle, barış talebinin öne çıktığı bir mücadele ile; sömürgeci faşist diktatörlükle işçi sınıfı ve emekçiler, halklar, ezilenler arasındaki çelişkiyi büyütmek, büyüterek politik özgürlük ve devrim kavgasını geliştirmek tümüyle olanaklıdır…
7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi, dinci faşist elebaşı ve AKP artık istediği gibi at oynatamayacaktır. Yalnızca AKP değil, parlamentoda yer alan öteki burjuva gerici ve faşist partiler için de geçerlidir bu. Yalnızca bu kadar da değil, mecliste kurulacak koalisyon hükümetleri için de bu geçerli olacaktır. Çünkü karşılarında proletarya ve halkların büyüyen mücadelesi ve onun en önemli dinamiklerinden birisi olarak HDP olacaktır. HDP parlamentoda hakların mücadeleci sesi ve gücü olarak kendisini enerjik bir tarzda ortaya koyacaktır. Ki HDP’nin mücadele ve etki gücü kudretini salt legal ve parlamenter mücadeleden alan bir güç değildir. Aksine, arkasında, örgütlü ilerici demokratik ve devrimci dinamik ve kuvvetler bulunmaktadır. Meşru mücadele dinamiği ve alanına dayanmaktadır. Geride kalan sürecin deneyimlerinden de görülebileceği gibi, sokağın gücü, dağın gücü, etkisi Ortadoğu çapında hissedilen yurtsever hareketin gücü, milyonların gücü bulunmaktadır. Açık ki, HDP, parlamento dışı ve içi mücadelenin bileşiminden ve sentezinden kudretini alarak mücadelesini büyütecektir…
DEVAM EDECEK