Translate

emek değer teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek değer teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2020 Cumartesi

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? II. BÖLÜM

 

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU?

II. BÖLÜM

'' Artı-değer teorisi, Marx'ın ekonomik teorisinin temel taşıdır.'' (Lenin)



II


Yazarın ana düşüncesi ya da düşünceleri özetle aşağıdadır;


''Tekrar etmek pahasına söyleyelim, bugünkü koşullar ikinci paylaşım savaşından sonrakinden çok farklı. O yıllarda kapitalist genişleme yaşanıyordu bugün ise kapitalizm sınırlarına dayandı ve varoluşsal krize saplandı.'' (iba.)


''...Kapitalizm esnetilemez ancak kırılabilir.'', ''Kapitalizmin varoluşsal krizi koşullarında sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi tarihsel sınırlarına gelip dayandığı için nesnel ekonomik yasalar onun gelişmesinde belirleyici olmaktan çıkar, çünkü kapitalizm şimdi gelişme değil çürüme aşamasındadır. Buna karşın sınıf mücadelesi kapitalist üretim sürecinde belirleyici konum kazanır çünkü kapitalizm içinde kalarak sistemi emekçiler lehine esnetme imkânı kalmamıştır.''


'c) Tekelci sermayenin egemenliği nedeniyle teknolojik devrimler gerçekleşmiyor ve yeni sermayeler sürgün veremiyordu. (Yazar bu ifadeleri C-19 pandemisi önceki durumu anlatırken kullanıyor ve devamında da bugün tablonun daha da ağırlaştığını ifade ediyor.)


Bugünkü kapitalizm ne serbest rekabetçi kapitalizmdir ne de emperyalist kapitalizmdir, emperyalist küreselleşmedir. '' (iba.)


''Kısacası; mutlak artıdeğer üretimi, spekülatif sermaye birikimi, kronik işsizlik, orta sınıfın çökmesi ve sınıflar arası gelir uçurumunun sürdürülemez düzeye ulaşması bugünkü sermaye üretiminin geldiği varoluşsal kriz aşamasının zorunlu sonucudur.'' (agy.)


Aşağıya aktaracağımız alıntı ise, gerçekte bugünü tarif ediyor (yukarıda aktardığımız alıntılar bunu kanıtlıyor) ama yazar sanki daha ileriki süreçleri (''Ne zamana kadar?'') anlatıyor görünümü sunarak, oportünist bir manevra yapıyor.


''Üretiminin tarihsel sürecinin belli bir aşamasında sermaye, gelişmesinin sınırlarına dayanır. Bu da onun içsel bir yasasıdır. Öyle bir an gelir ki birkaç dünya tekeli dünya piyasasına hâkim hale gelir, artık ne fethedilecek yeni pazarlar vardır ne de yeterince mülksüzleştirilecek küçük kapitalist kalmıştır. Böyle bir anda sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi için ya da bir başka deyişle artı kar elde etmek için teknolojik devrimlerle göreli artıdeğeri artırmanın yerini giderek artan oranda mutlak artıdeğer elde etmek yani işçiyi daha çok ve daha yoğun çalıştırmak alır. Diğer yandan aşırı tekelleşme nedeniyle, pazarlar daraldığı ve ortalama kar oranı düştüğü için elde edilen sermayenin giderek büyüyen bölümü aşırı sermaye fazlası haline gelerek spekülatif sermaye birikimine kaynaklık eder. Kronik aşırı sermaye fazlalığı kaçınılmaz olarak kronik aşırı işsizliği üretir. Bir yanda kronik aşırı sermaye fazlası bir yanda kronik aşırı ücretli emek fazlası birbirini üretme imkânı bulamaz hale gelir. Bütün bunlar sermayenin varoluşsal krizinin görünümleridir ve aynı zamanda nesnel ekonomik yasaların bir sonucudur.'' (agy., iba.)


Bu düşünceleri yazının değişik bölümlerinde tek tek ele alacağız.


Yazara göre, kapitalizm gelişmesinin nihai sınırlarına dayanmıştır. Bu kapitalizmin varoluşsul krizidir. Bu sınır, kapitalizmin çöküşünün kaçınılmaz olduğu sınırdır. Bu sınırda olduğu için kapitalizm artı değer de üretememektedir. Bu sınırda ''sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi tarihsel sınırlarına gelip dayandığı için nesnel ekonomik yasalar onun gelişmesinde belirleyici olmaktan çıkar, çünkü kapitalizm şimdi gelişme değil çürüme aşamasındadır.''

Demek ki, ''nesnel ekonomik yasalar onun (kapitalizmin-bn.) gelişmesinde belirleyici olmaktan çık''mış; ya da varoşsul kriz aşamasında bu nesnel yasalardan (ya da yazarın ifadesiyle ''kapitalist üretim ilişkilerine içkin olan ekonomik yasalar''dan) bahsedilemez. Demek ki artık kapitalizm artı değer üretemiyor. ('' Artı-değer teorisi, Marx'ın ekonomik teorisinin temel taşıdır.'' -Lenin) Üretici güçler gelişmiyor. ''Tekelci sermayenin egemenliği nedeniyle teknolojik devrimler gerçekleşmiyor.'' Yazarın bu sözde saptamalarına göre, yani ekonomik yasalar artık olmadığına göre, kapitalist üretim ilişkilerinden de bahsedilemez. Demek ki kapitalizm ha çöktü ha çökecek ya da zaten çökmüştür. Yazar ya ne dediğinin farkında değil ya da saplandığı oportünizm ve inkarcılık yazara bunları söyletiyor, kuşkusuz ki belirleyici olan ikincisidir.


Bir kere hala kapitalizmden, emperyalist dünya sisteminden bahsediyorsanız onun nesnel yasalarından da, kapitalist üretim ilişkilerinden de bahsetmeniz gerekir. Burjuva liberallerini ''materyalist diyalektikten yoksun'' olmakla eleştiren yazar burada saf idealizme, metafiziğe, dogmatizme boylu boyunca batmıştır. Dahası, felsefi idealizmin de subjektif idealizmi temsil eden biçimine batmış durumda.


Marks, şöyle der;


''Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir—, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. '' (Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz)


Oysa yazar, ''emperyalist küreselleşme aşaması''nda, ''varoluşsal kriz aşamasında'' kapitalizmin nesnel ekonomik yasalarının olmadığı iddiasıyla Marks'tan, Marksist politik-ekonomiden kopmuştur. Lenin'in tahlil ettiği emperyalizm teorisinden, emperyalist kapitalizmin aşılmış, geride kalmış bir tarihsel çağa ait olduğu saptamasıyla, ''emperyalist küreselleşme aşaması'' perspektif ve analiziyle bu teorik perspektiften de kopmuştur. Dolayısıyla emperyalizm ve proletarya devrimler çağının nesnel gerçeklerinden koparak gerçeğin yerine subjektif idealizmi, metafizik öğretiyi ve yöntemi koymuştur. Nesnel yasalarını yitirmiş bir kapitalizmden, boşluk içinde yüzen bir emperyalist kapitalizmden bahsetmesi bunun çarpıcı kanıtıdır.


Marks'ın yukarıda vurguladığı zorunlu uygunluk yasası bütün üretim tarzların doğuşu, yükselişi, çöküşünü açıklayan yasadır ve toplumsal tarihin hem diyalektik hem de materyalist nesnel gelişme yasasıdır. Bu yasa, bugün de tepkime vermekte ve emperyalist dünya sisteminin yıkım sürecini belirlemektedir. Kapitalist üretim tarzında ve onun emperyalizm aşamasında üretimin toplumsal niteliği ile mülkiyetin kapitalist biçimi arasındaki çelişki temel çelişkidir. Bu çelişki sınıfsal planda proletarya ile burjuvazi karşıtlığı olarak şekillenmiştir. Emek sermaye çelişkisinin çözümü ise proletarya devrimin zaferinde yatmaktadır...


Yazar, ''emperyalist kapitalizm olmayan'' (''Bugünkü kapitalizm ne serbest rekabetçi kapitalizmdir ne de emperyalist kapitalizmdir, emperyalist küreselleşmedir.'' sözleri) bir ''emperyalist küreselleşme'' ve ''varoluşsal kriz'' çağında kapitalizmin nesnel ekonomik yasalarının olmadığı saçmalığıyla, gerçekte, Marks'ın vurguladığı, Marksizm-Leninizm'e yol gösteren zorunlu uygunluk yasasının da olmadığı bir toplumdan, herhalde ''tarihin sonu''ndan bahsediyor olmalı. Oysa zorunlu uygunluk yasası olmadan ne toplumsal tarih ne günümüz emperyalizmi tahlil edilebilir ne de dünya proleter devriminin zorunluluğu ve somut analizi yapılabilir. Yazara, ''komünal, köleci, feodal, 'emperyalist küreselleşme çağı öncesi' kapitalizmi tahlil et'' derseniz, yazar, muhtemelen hemen toplumsal tarihin evriminde zorunlu uygunluk yasası üzerine Marks'a atfen kalem oynatacak ve sayfalar dolusu yazacaktır. Fakat iş, ''varoluşsal kriz'' dönemine gelince yazar, subjektif idealizme dayanarak, gerçeklerin yerine geçirdiği subjektif fikirlerini yazmaya başlayacaktır. Okuyucunun bu uyarıyı akılda tutmasını isteriz. Çünkü oportünizm ve tasfiyecilikte sınır yoktur.


Tarihin yapıcısı fikirler, ''mutlak idee'', ''mutlak irade'', ''evrensel akıl'', ''Tanrı'', bireysel kahramanlar değildir. Bu idealist öğreti diyalektik ve materyalist felsefeyi, tarihi materyalizmi, sınıflar mücadelesi gerçeğini yadsır. Bizi yazarın söylediklerinin objektif anlamı ilgilendirir. Yazarın söylediklerinin objektif anlamı ve özü, kapitalizmin nesnel yasalarının bittiği, kapitalist maddi üretim ilişkilerinin sonlandığı, yani emperyalizmin maddi toplumsal temelini yitirdiği anlamına geliyor. O halde geriye subjektivizm, ideeler dünyası, saf akıl kalmıştır. Yani maddi toplumsal dünya yitirilmiş! Sözkonusu teorik yaklaşımın başka bir anlamı da yoktur. ''sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi tarihsel sınırlarına gelip dayandığı'' sözleriyle bir yandan hala, sınırına dayanmış olsa da, sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminden bahsediliyor görünürken öte yandan kapitalizm bitmiştir derken yazar, ne yazdığını bilmeyen, kafası bulanık, girdapta dönen biri gibi yazıyor. Aslında yazarın açmazı yazısının da açmazı olarak yansıyor.


Yazar bir yandan ''Sınıf mücadelesinin şiddeti ne derece yüksek olursa olsun sermayenin egemenliğine nihai olarak son verilmedikçe sermaye egemenlik kurduğu alanlarda genişletilmiş yeniden üretimini gerçekleştirmeye devam eder.'' (iba.) derken öte yandan da artık ''sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi''nin gerçekleşmediğini iddia ederek tipik eklektisizmini bir kez daha sergilerken, diğer yandan ana fikri olan nesnel yasalar yoktur, artı-değer üretilemiyor derken tam bir açmazın içerisinde olduğunu görüyoruz.


Altını çizerek ifade etmek gerekir ki, gerçekte bu bakış açısı ve analiz ''Elveda Leninizm!'', ''Elveda proletarya!'' haykırışıdır ya da aynı çıkmaz sokaktır.


Denebilir ki yazar, yazılarında proletarya, sosyalizm vb. deyip duruyor, bu da nereden çıktı? Kapitalizm bitmişse, nesnel yasaları yoksa, artı değer falan üretilmiyorsa, bu durumda, başka ne denilebilir ki! Eğer sözkonusu teori ve analize rağmen ''sol'' keskinlik, proletarya, ezilenler üzerine lafazanlık yapılıyorsa, bu yol ve yöntem yazarın eklektisizmi kadar onun savunduğu oportünist ana fikirlerini örterek propagandasını yapma gereksiniminden kaynaklanmaktadır. Sorunun düğüm noktası, yazılan yazının, savunulan teori ve analizin nesnel içeriğidir; bu içeriğin sınıfsal karakteri, ideolojik ve politik anlamıdır. Eğer soruna bu gerçeğin ışığında bakmazsak oportünizm, revizyonizm, Troçkizm vbg. akımların teorilerinin gerçek karakterini bilince çıkaramaz, dahası oltadaki sazan oluruz. Komünistler, söylenenlerin nesnel içeriğini, teorik arka planını, sınıfsal temelini sorgulamalı ve buradan hareketle gerçekleri anlamaya özel önem vermelidir. Sorun yazarın iyi niyeti ya da kötü niyeti meselesi değildir. Düşüncelerinin nesnel karakteri ve bu nesnel karakterin bilimsel olarak analiz ve sentezi; sınıfsal karakterinin bilince çıkarılıp tanımlanmasıdır.


Ekonomik yasaları olmayan bir kapitalizm! Toplumsal üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkide ifadesini bulan nesnel yasa ve bu çelişkinin patlamasının bir ifadesi olan ekonomik kriz. Bunlar yoksa, o halde ekonomik krizlerden de azade bir kapitalizmle karşı karşıyayız. Yani krizlerden arınmış bir postkapitalizm. Haksızlık mı yapıyoruz acaba yazara? Peki ekonomik nesnel yasaları olmayan bir ''emperyalist küreselleşme aşaması'', ''Varoluşsal kriz aşaması'' teorisi ve analizinin bir başka anlamı var mı!!! Fakat yazar, aynı yazısında, paşa keyfince, 2008 krizinin süreklileşerek devam ettiğini de iddia etmektedir. Fakat nesnel ekonomik yasaları olmayan kapitalizmin genel ekonomik krizi nasıl olabilir ki! Ve nasıl oluyor da hala bu kriz sürüyor!? Ayrıca yazarın Leninist emperyalizmin genel bunalımı teorisini de red ve inkar ettiği açıktır. Onun yerine geçirdiği tasfiyeci ''varoluşsal kriz'' teorisi ise bambaşka bir anlam taşıyor.


Kapitalizm var oldukça kapitalizmin genel ekonomik krizleri kaçınılmazdır. Ekonomik kriz, kapitalizmin anarşik karakterinin ve kar için üretim sistemi olmasının ürünüdür. Her kriz, toplumsal üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın sert bir tarzda patlak vermesinin ifadesidir.


Gerek daha önce gerekse de 2008'de ve 2019 sonlarında (ya da 2020'de) patlak veren emperyalist kapitalizmin genel ekonomik krizleri, bir kez daha, ama daha keskin bir biçimde gösteriyor ki, “kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir.” (Marx, Kapital, C. I, s. 221) “Bunalımlar, daima, mevcut çelişkilerin ancak geçici ve zora dayanan çözümleridir. Bunlar, bir süre için bozulmuş dengeyi tekrar kuran şiddetli patlamalardır.” (age., s. 221) ve her ekonomik krizde de “burjuva üretimin bütün çelişkileri kolektif olarak patlak verir.” (Marx, Artı Değer Teorileri, C. II, s. 512, Sol Yay.)


Kapitalizm var oldukça kapitalizmin genel ekonomik krizleri de kaçınılmazdır. Bu krizler iradeyle yaratılıp yok edilmez. Bir fantezi dünyasında yaşamıyoruz. Maddi bir dünyada yaşıyoruz. Toplumsal maddi gerçek dünyamızı belirlemeye devam ediyor. Kapitalist üretim ilişkileri yoksa, artık kapitalizmin ekonomik krizlerinden de bahsedilemez. Hem var hem yok, aslında yok ama yine de var vs. vs. Açmaz açmazı üretiyor. Oportünizm ve tasfiyeciliğin, Troçkizm'in, eklektisizmin bataklığı yazarı dibine kadar çektiği açık.


Kapitalist emperyalizmin miadını doldurmuş olması, kapitalizmin üst ve son aşaması, can çekişen ve çürüyen bir kapitalizm olmasına karşın henüz üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirmiş değil; toplumsal üretici güçlerin gelişimi ile çürümenin bir arada kapitalizmin hızlı gelişmesiyle çeliştiğini düşünmek Lenin'in emperyalizm teorisiyle de bağdaşmaz. Ulusal tekellerden uluslararası tekelleşme aşamasına geçilmiş olmasından da bu olguyu görmekteyiz. Kapitalist emperyalizm, üretici güçleri, kimi zaman gerileterek, kimi zaman durağanlığa saplanarak, kimi zaman geliştirerek ilerler. Yani kapitalist emperyalizmin tarihsel gerçeği, otomatik yükseliş ve çöküşle şekillenen bir tarih değildir. Böyle bir yaklaşım dogmatizmle, metafizikle şekillenen bir yaklaşımdır. Kar oranları başta olmak üzere süreç üzerinde etkili olan değişik faktörler vardır... Diyalektiğin yasaları bu süreci de belirler.


Uluslararası tekeller, üretici güçlerin küreselleşerek daha yüksek bir evreye yükselmesinin eseridir. Uluslararası tekeller (ÇUŞ), üretimin küreselleşmesinin, P-M-P' hareketinin küresel düzeyde gelişiminin, üretimin dünyasal ölçekte toplumsallaşmasının gelişkin düzeyininin yansımasıdır. 80'ler sonrası dünya, kapitalizmin tarihinde görülmemiş tempoda, derinlik ve genişlikte kapitalizmin gezegenimizi fethettiği bir tarihsel kesittir. Bu atılımın özellikle 1980'ler sonrası gerçekleştiğini ise hepimiz biliyoruz. Ki bu süreç, kapitalist emperyalizmin çürümesinin de en ileri düzeye sıçradığı bir süreçti(r). Demek ki yazarın, ''sol'' keskinlikle kendi saçmalıklarını örtmesi mümkün değildir.


ÇUŞ'ların dünyayı yönetmesi olgusu, emperyalist kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim temelinde küresel ölçekte kendisini üretmesinin; sermaye birikiminin küresel ölçekte büyümesinin ifadesidir. Bunu görmemek için ya cahil ya da oportünist olmak gerekir. Kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişiminin önündeki ana engel olması ile, azami kar yarışında şöyle ya da böyle üretici güçleri geliştirebiliyor oluşu, bir ve aynı anlama gelmez. Eğer böyle olsaydı, kapitalizm zaten kendiliğinden çökmüş olacak ya da dünya devrimi ile yıkılmış olacaktı. Eğer böyle olmasaydı, emperyalist tekelci kapitalizm ÇUŞ'lara dayanan bir emperyalist tekelci kapitalizme yükselemezdi. Eğer böyle olsaydı, daha yüksek bir teknik temeli ifade eden ''Endüstri 4.0'' teknolojisinin kapitalist dünya ekonomisinin teknolojik temeli haline gelme doğrultusundaki gelişimi olmazdı vs. vb.


Kapitalizmin gelişimi dengesiz ve eşitsizdir. Emperyalist küreselleşmenin atılımı III. Bilimsel Teknolojik devrim temelinde gelişti. Bu atılım aynı zamanda uluslararası tekellerin atılımıydı. Bütün ülkeler, bütün kıtalar, bütün kentler, bütün köyler emperyalist küreselleşmenin girdabına çekildi. Bu atılım süreci küresel çapta üretimin ve sermayenin daha hızlı yoğunlaşmasının, merkezileşmesinin; üretici güçlerin küresel ölçekte gelişmesi ve örgütlenmesinin; yeni tipte uluslararası iş bölümünün ürünüydü. Böylece dünya ekonomisi, bütün iç çelişki ve çatışmaları, eşitsiz gelişimiyle birlikte daha entegre hale geldi. Dünya pazarı, dünya tekellerinin ''yerel pazarı'' haline geldi. Bu sürecin otomatik bir süreç olarak gelişeceğini düşünmek ise kapitalist emperyalizmden bir şey anlamamak anlamına gelir. Toplumsal tarih gibi, kapitalizmin tarihi de karmaşık ve helezonik bir gelişme karakterine sahiptir. Kapitalizmi tarihte ortaya çıkan üretim tarzlarından farklı kılan bir temel özelliği de esnekliğidir. Şu 120 yıllık emperyalist tarihe baktığımızda da bu gerçeği görmekteyiz.


Emperyalist dünya sistemi, proleter devrimle yıkılmadıkça kapitalizm, genel ekonomik krizlerden çıkabilecek bir üretim tarzıdır. Devrimle yıkmadan kapitalizm ve burjuva egemenliği kendiliğinden yıkılmaz ve yıkılmadıkça da kapitalizm ekonomik ve siyasi krizlerini aşabilir. 2008'de ve bugün patlak vermiş ve sürmekte olan ekonomik krizler deneyiminden de bu gerçeği görebiliriz. Marks'ın dediği gibi, kapitalizm esnek bir karaktere sahiptir. Tarihsel olarak emperyalizmle birlikte kapitalizm miadını doldurmuş olmakla birlikte o hala esnek karakterini yitirmiş değildir.


Bu konuda Marks'ın aşağıdaki perspektifi bize yol göstermektedir.

Her “bunalım, daima geniş yeni yatırımların çıkış noktasını oluşturur” (Marx, Kapital, C.II, s.170)


Marx ve Engels, sermayenin ekonomik krizden “Bir taraftan zorunlu olarak üretici güçlerin kitlesel yok edilişiyle; diğer taraftan da yeni pazarların fethedilmesiyle ve eski pazarların adamakıllı sömürülmesiyle” (Komünist Manifesto) çıkacağını vurgular. Fakat bu da kapitalizmin maddi-teknik temelinin yenilenmesini ve kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin kendini daha üst düzeyde üretmesiyle yol aldığını gösterir. Bugün bu temelin sarsılmış, ağır darbeler almış olmasına karşın, bu gerçek hala geçerli olmaya devam etmektedir. Emperyalizmin çürüyen kapitalizm olması bu gerçeği ortadan kaldırmıyor.


Eşitsiz ekonomik ve politik gelişme yasası kapitalizmin mutlak yasasıdır. Bu yasa, emperyalizm çağında özellikle keskinleşmiştir. I. ve II. emperyalist genel paylaşım savaşları bu olguyu doğrular. Bu yasa, emperyalist dünya savaşlarının açıklanabilmesinin nesnel temelidir. Etki alanlarını, hammadde kaynaklarını, dünya pazarlarını, stratejik bölgeleri paylaşma mücadelesi kıran kırana süren rekabeti keskinleştirir. Giderek, ekonomik ve siyasi rekabetin yetersizleşmesiyle birlikte, hegemonya mücadelesi ''barışçıl'' biçimlerden askeri biçimlere sıçrayarak emperyalist dünya savaşlarına varır. Bu bağlamda gelişen ve yükselen ve dünya pazarının yeni efendisi haline gelmekte olan ülkelerle, gerileyen ve pazarlarını koruyamayan emperyalist ülkeler arasındaki mücadelede, üretici güçler genç, hırslı, yükselen ülkelerde hızlı bir tempoda gelişirken, yaşlanmış, geride kalmış ülkelerde durağanlaşır ya da gerileyebilir. Yani üretici güçlerin, tekelci kapitalizm koşullarında gelişimi orantılı değil, eşitsiz olmaya mahkumdur. Stalin'in de vurguladığı gibi, emperyalizm var oldukça emperyalist dünya savaşları kaçınılmazdır, emperyalist savaşlara son vermek için emperyalizmi proleter devrimle yıkmak gerekir. Emperyalist savaşlar, emperyalizmin ölümcül genel krizinin hem çarpıcı bir görünümü hem de yıkımının temellerini daha da keskinleştiren bir olgudur.


Yazarın, ''emperyalist kapitalizm'' de değil, ''emperyalist küreselleşmedir'' dediği aşamada pekçok tarım ülkesi sanayi ve tarım ülkesine ve sanayi ülkesine dönüşmüştür. Bir dönemin geri sanayi ülkesi olarak değerlendirilen çok sayıda ülke, kapitalizmin orta derecede geliştiği, bir kısmının da daha ileri kapitalist gelişme sağladığı ülke haline geldi. Herhalde bu gelişme, Tanrının inayetiyle değil de, toplumsal üretici güçlerin gelişmesiyle gerçekleşmiştir.


Sermaye birikimi, kapitalist üretim tarzının nesnel yasası, içsel bir özelliğidir. Sermaye birikimi, artı-değerin bir bölümünün üretimin genişletilmesi için yeniden kullanımıdır. Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci bu temelde şekillenir ve ilerler. Dolayısıyla kapitalizm, kapitalizmin gelişimi, sadece bir yeniden üretim süreci değil, aksine kapitalist üretim ilişkilerinin sürekli ve genişletilmiş ölçekte yeniden üretim sürecidir. Bu nesnel yasanın reddi, Marks ve Lenin'in görüşlerinden açıkça kopma anlamına gelir. Emperyalist küreselleşmenin bu nesnel temeli, gelişme yasasını imkansız kıldığı için ha çöktüğü ha çökeceği, ''onu kırmak'', ''gömmek gerekir'' üzerine sözde analizler ''sol'' keskinlikten başka bir şey değildir.


1917 Ekim Devrimi ve 1945'lerden sonra doğan sosyalist kampın tarihsel deneyiminin kanıtladığı gibi, emperyalist dünya sistemi içerisinde dünya proleter devriminin nesnel koşulları olgunlaşmıştır, bunun için ''emperyalist kapitalizmin'' aşılmasıyla ''emperyalist küreselleşme '' aşamasını ne beklemek gerekiyor ne de ilk defa bu koşullar emperyalist küreselleşmeyle ortaya çıkmıştır. Gerçek şudur ki, Kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm aşamasıyla bu nesnel ön koşullar zaten ortaya çıkmış, olgunlaşmış; uluslararası tekellerin emperyalizm evresiyle bu koşullar daha keskin olgunlaşarak derinleşmiştir.


Eğer II. Enternasyonal oportünizmin ihaneti olmasaydı acaba dünyamız nerede olacaktı!? Eğer Kruşçevci modern revizyonist ihanet ve karşı-devrim olmasaydı acaba bugün dünyamız nerede olacaktı?! İki tarihsel kritik evrede/dönemeçte gerçekleşen ihanet ve karşı-devrim saflarına geçişin emperyalizm ve uluslararası sermaye ve burjuva devletler için olağanüstü bir avantaj sağladığı açıktır. Tabii ki bu olgular da çağımızın olgularıdır, başta nesnel faktör olmak üzere subjektif faktörle birlikte analiz edilmesi gereken olgulardır. Bunları hatırlatmamızın nedeni, dünya proleter devriminin zaferi için nesnel koşulların (ekonomik-toplumsal koşulların) ancak ''emperyalist küreselleşmeyle'', ''varoluşsal kriz''le birlikte ortaya çıktığı/olgunlaştığı oportünizmine dikkat çekmek içindir. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'yla başlayan, özellikle de Ekim Devrimi'nin zaferiyle açılan tarihsel dönemeç, emperyalizmin genel bunalım çağıdır. Bu çağda, emperyalizm ve proletarya devrimler çağında, emperyalist dünya sistemi dünya proletarya devriminin zaferi için nesnel koşulları itibari ile zaten olgunlaşmıştı. Ekim Devrimi'nin zaferi ve başarılı sosyalist inşa süreci, ardından sosyalist kampın ortaya çıkışı vurguladığımız temel tarihsel gerçeğin, teorinin sınandığı tarihsel pratiğin berrak bir anlatımıdır.


Aslında sözkonusu teori ve propaganda revizyonizmin ve Troçkizm'in damgasını taşımaktadır. Dünya proleter devrimi üzerine bütün sahte söylemine rağmen, gerçekte Troçkizm, bugün bile dünya proleter devriminin nesnel koşullarının yalnızca emperyalist ülkelerde olgunlaştığını savunuyor. İleri kapitalist ülkelerde devrim zafer kazanmadığı müddetçe bu ülkelerin dışında kalan ülkelerde sosyalizmin zaten inşa edilemeyeceği gibi proletarya diktatörlüklerin de ayakta kalamayıp yıkılacağını ya da bürokratik totaliter diktatörlüklere dönüşeceğini savunmalarının anlamı budur.


Yalnızca bu kadar da değil, Troçkizm, Batı merkezli olarak dünya devriminin gerçekleşmesinden sonra da sosyalizmin kurulamayacağını, gündeme ''geçiş toplumu''nun geleceğini, ancak böyle bir geçiş toplumundan geçildikten sonra ''sınıfsız toplum olan sosyalizme'' geçilebileceğini ileri sürmektedir. Bu ülkeler kategorisi dışında kalan ülkelerde proleter devrimin nesnel koşullarının hala oluşmadığını savunuyorlar. Proleter devrimin ancak Batılı ülkelerde, (emperyalist ülkelerde) gerçekleşmesinden sonra, o da, uzun bir geçiş toplumu sürecinden sonra sosyalizmin kurabileceğine inanıyorlar. Kuşkusuz ki dünya burjuvazisi bu teori ve pratiklerden son derece memnundur. Hepimiz kendimize soralım; niye memnun olmasın ki?!!!


Troçkizm, II. Enternasyonal oportünizminin yol göstericiliğinde, emperyalizmin en zayıf halkasının ya da zayıf halkalarının kırılmasıyla proletarya diktatörlüğü altında sosyalizmin inşa edilemeyeceğini, nitekim SSCB'de ve sosyalist kampta sosyalizmin hiçbir zaman kurulmadığını ve kurulamayacağını ileri sürerek, ''Stalinizme karşı mücadele'' sahtekarlığıyla Marksizm-Leninizm'e, Ekim Devrimi'ne, sosyalist inşaya karşı ideolojik-siyasi saldırmaya devam ediyor. Zıvanadan çıkmış ''sol'' çığırtkanlıkla Troçkizm'in dünya proletaryasına ve halklara söylediği şey, şudur; umut etmeyin, mücadele etmeyin, bekleyin, devrim sizin neyinize, bakın SSCB, sosyalist kamp çöktü, neden o yola bir kez daha gireceksiniz ki; Batıda devrim olacak, onu da Troçkistler yapacak, böylece dünya kurtulacak, sizler de kurtulmuş olacaksınız. Ama dünya devrimi zafer kazansa da, sevgili Avrupa'mızda, İngiltere'mizde, ABD'mizde zafer kazansak bile yine de sosyalizmi kuramazsınız; sabırlı olun, hele geçiş toplumu da bitsin ki sosyalizme geçebilesiniz. Sizleri ancak II. Enternasyonal oportünizminin Batı merkezci bakış açısı ve temel teorisi, onun yolunda giden Troçkizm kurtarabilir. 21. yüzyılın Marksizmi, Troçkizm'dir.


Yazar da bu yolun yolcusu. Yazar da aynı düşünceleri savunuyor.


Tekrar konuya doğrudan dönecek olursak;


Kapitalist üretim ilişkileri, kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci, kapitalizmin genel ekonomik krizleri nesnel karaktere sahiptir ve kapitalizmin nesnel ekonomik yasaları üzerinde yükselir. İradeyle, subjektif analizlerle, gerçeklerin yerine hayali analizleri geçirerek nesnel gerçekler, nesnel hareket yasaları ortadan kaldırılamaz. Bunu yadsımak Marksizm-Leninizm'i yadsımaktır.


Lenin, ''Halkın Dostları''nı eleştirirken vurguladığı şu gerçek, yazarımız için de olduğu gibi geçerlidir; ''yineliyorum, öznel toplumbilimin en tipik özelliği, gerçekliğin doğrudan ve kesin bir tanımından korkması, küçük-burjuvazinin... 'idealler' dünyasında uçmayı yeğlemesidir.'' ''Emperyalist küreselleşme aşaması'' gerekçesinin ardına gizlenen yazar, zorunlu uygunluk yasasını reddetmektedir. Bir yandan, ''kapitalist üretim ilişkilerine içkin olan ekonomik yasalar.''dan bahsederken diğer yandan bu nesnel yasalar artık yoktur diyen yazarın öznel toplum bilimini temel aldığı, ''ve idealler dünyasında'' uçtuğu açıktır. Lenin'in ''Halkın Dostları''nı eleştirirken söylediği şu sözler, olduğu gibi metafizikçi, idealist yazarımız içinde geçerlidir; ''Yıkmaya kalkıştığı öğreti (Marksizm), birinci olarak, tarihin materyalist anlayışına, ikinci olarak da, diyalektik yönteme dayanır.''


Marks'ın öğretisinin ''... bilimsel bir toplumbilimini ilk kez olanaklı kılmasının bir başka nedeni de, yalnızca toplumsal ilişkilerin üretim ilişkilerine ve bu sonuncuların da üretken güçlerin düzeyine indirilmesinin, toplum biçimlenmelerindeki gelişmenin doğal tarihin bir süreci olduğu anlayışına sağlam bir temel sağlamasıdır.'' (Lenin) teorisinin yazarımıza yol göstermediği açıktır.


Yazar, nesnel temelini yitirmiş, nesnel yasaları olmayan bir ''emperyalist küreselleşme'' aşaması teori ve analiziyle, ''... maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.'' diyen Marx'ı, Marksizm-Leninizm'i yadsımaktadır.


Kapitalist emperyalizm kronik bir durgunluğa saplanmıştır. O, kronik sermaye fazlası, kronik kapasite kullanım düşüklüğü, kronik kitlesel küresel işsizlikle boğuşuyor. Para sermayenin maddi üretime değil de mali piyasalara yoğunlaşması vb. olguları, kapitalizmin insanlık ve üretici güçler için ne kadar gereksizleştiğini, ne büyük engel haline geldiğini, yıkılmasının ne denli keskin bir gerçek olduğunu kanıtlıyor, kanıtlamaktadır.


Bu görüngüler kapitalizmin üretim ve dolaşım sisteminin nasıl teklediğininin, ekonomik krizlerden gönenç evresine geçememesinin, ne derin açmazlarla karşı karşıya kaldığının çarpıcı ifadesidir. Kuşkusuz ki bu, kapitalizmin toplumsal üretici güçlerin özgürce gelişiminin önündeki ana engeli oluşturduğunun ve gittikçe daha keskin engel haline geldiğinin çarpıcı kanıtıdır. Kapitalizm bilimsel ve teknolojik devrimleri azami kar için kullanırken öte yandan da eğilimli düşen kar oranlarından dolayı, bilim ve teknolojiyi üretici güçleri geliştirmenin etkin aracı haline getirememektedir. Bu çelişki, onun nesnel karakteridir. Kapitalizmin gerçeği çelişkili gerçektir. Bu çelişkiler kapitalizmin tarihsel var oluşunun çelişkileridir. Kapitalizmin niteliğini değerlendirirken tek yanlı, onun bütünsel gerçeğini ve dinamik hareketini dikkate almayanların bakış açısı, analizleri ise ne diyalektiğe ne de materyalizme uygundur.


Tekrar vurguluyoruz, nesnel karaktere sahip yasaları olmayan bir kapitalizm. Nesnel maddi toplumsal temeli olmayan bir kapitalizm ya da ''emperyalist küreselleşme aşaması.'' Burada kaskatı subjektif idealizmle karşı karşıyayız. Burada Marksist-Leninist politik-ekonomi biliminin kaba saba red ve mahkum edilmesiyle karşı karşıyayız.


''Marx için önemli olan tek şey, araştırdığı görüngüleri yöneten yasaları bulmaktır.'' Doğada ve toplumsal gelişmede belirleyici olan tüm görüngüleri yöneten yasaları bulmaktır ve bu yasalar, diyalektik gelişmenin nesnel karaktere sahip yasalarıdır. Tarihin ve toplumsal tarihin hareketi nesnel gelişme yasalarına dayanır. Nesnel yasaları olmayan bir kapitalizmden-emperyalizmden bahsetmek, bunu teorize etmek, propagandasını yapmak şirazeyi yitirmiş olmak demektir. Bu sözde teori ve analiz, kapitalist üretim ilişkilerinin son bulduğu/bittiği anlamına gelir ve bu ise kapitalist emperyalizm olmaktan çıkmış, belirsiz, şekilsiz, ne olduğu bilinmeyen yeni bir üretim tarzı anlamına gelir ya da kapı bu saçmalığa ardına kadar açılmış anlamına gelir. Kapitalist emperyalizm, kapitalist üretim ilişkileri kendiliğinden yıkılmaz. Kapitalizmin proleter devrimle yıkılmasıyla, kapitalist üretim tarzının nesnel yasaları da tasfiye edilmiş olur. Emperyalist dünya sistemi henüz yıkılmış değil. Buna rağmen küresel bir dünya sistemi olan emperyalizmin ekonomik yasaları yoksa, o zaman kapitalist üretim tarzı gerçekte zaten kendiliğinden aşılmış ya da yıkılmıştır. Yani, eleştirdiğimiz perspektif ve analiz pekçok saçmalığı içerisinde taşıdığı gibi, insanı bir dizi hezeyana da sürükler.


Her üretim tarzı nesnel karaktere sahip yasalar üzerinde yükselerek biçimlenir. Kapitalist üretim tarzı da kendi nesnel ekonomik gelişme yasalarına sahiptir ve bu nesnel yasalar kalem darbeleriyle, sözde analizlerle, subjektif çığırtkanlıkla ortadan kaldırılamaz. Bu, nesnel gerçeğin yerine subjektivizmi koymaktır. Bu saçmalık, toplumsal, tarihsel nesnel karaktere sahip maddi gerçeğin ve onun nesnel hareketinin yerine iradeyi, subjektivizmi koyarak gerçeklerden kopmanın uç noktasıdır. Bu yanaşım ve analiz, gerçek durumun ve gelişmenin yerine, olanı değil, olması gerektiği düşünülen saçmalığın geçirilmesidir. Burada çağımızın karakterinin yadsınmasıyla, Leninizm'den, Lenin'in emperyalizm ve proletarya devrim teorisinden kopuşmayla, küçük burjuvazinin cephaneliğinden, özellikle de Troçkizm'den, Troçkist akımdan alınan cephaneyle karşı karşıyayız. Burada postmodernlerin kapitalizmin kendiliğinden aşıldığı, artık proletaryanın artı-değer üretmediği, Marks'ın ''emek değer teorisi''nin tarihe karıştığı ya da tarih dışına düştüğü anlayışıyla karşı karşıyayız.


Kapitalist emperyalizm, uluslararası sermaye, emperyalist dünya tekelleri karşımızda duruyor. Azami kar için üretim yapıyor. (Ki, azami kar yasası, kapitalist emperyalizmin temel ekonomik yasasıdır.) Kapitalizmin değer yasası, üretimin anarşik ve plansız gelişimi yasası, ekonomik kriz yasası (örneğin 2008 krizi, örneğin 2020 krizi), kapitalizmin nüfus yasası, tüm bu yasalar emperyalist dünya sisteminin gerçeği olmaya devam ediyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası, emperyalizmin rekabet yasası keskinleşerek işliyor. Kar oranlarının eğilimli düşmesi nesnel gelişme yasası işlevli. Proletaryanın mutlak ve göreli yoksullaşması yasası çarpıcı işlevsel. Mutlak ve göreli artı-değer yasası tepkimeye devam ediyor. Burjuvazi elde etmek istediği hedeflerine yeterince ulaşamasada ve derdine derman olmayacağını bilsek de ''Endüstri 4.0 devrimi'' ile yeni teknolojik atılımlara yönelmiş durumda. Üretim kar için üretim olmaya devam ediyor. Üretim ve sermayenin yoğunlaşarak, merkezileşerek uluslararasılaşması dalgalı bir tarzda sürüyor. Sermaye ihracı açık bir olgu. Emperyalist devletler ve tekeller arası kıran kırana yürütülen rekabet ve hegemonya mücadelesi keskinleşerek devam ediyor vb.


Bu yasaların olmadığı bir kapitalizm, emperyalizm vs. teorileri ve analizleri saçmalamaktan, burjuvazinin ideolojik saldırılarına katılmaktan, proletaryanın bilincini bulandırmaktan, devrim ve komünizm teori ve pratiğini tasfiye etmeye çalışmaktan öte bir anlamı yoktur.


DEVAM EDECEK


Hasan OZAN İLTEMUR

10 Mayıs 2014 Cumartesi

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? X



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                  X
Üretken ve Üretken Olmayan Emek ve “Postkapitalizm”
“Postmodernist”, tasfiyeci revizyonist “postmarksist” iddialara göre “küreselleşme” çağında, “enformatik çağda” üretken emek gerilemekte, dahası önemsizleşmekte ve bu da proletaryanın önemsizleştiğinin, buharlaştığının kanıtlarından birisini oluşturmaktadır. Ayrıca “üretken emek ” ile “üretken olmayan emek” sorunu söz konusu olunca zaten Marx’ın kafası karışıktır; Marx sorunu çelişkili bir şekilde koymuştur, vb.
Kuşkusuz ki, bu propagandayla da amaçlanan üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Bütün amaç kapitalizm savunuculuğudur. Kapitalizmi proleter devrim tehlikesinden korumaktır. “Elveda proletarya” çığırtkanlığına meşruiyet kazandırarak devrimci proletaryayı ideolojik bakımdan silahsızlandırmaktır.
Soruna yakından bakalım.
Sermaye, ücretli emeğin (işgücü) sömürülmesi yoluyla artı-değer getiren değerdir. Kapitalizmin gizi de artı değer sömürüsünde yatar. Artı değer, kapitalist üretim tarzının amacı ve temel itici gücüdür. Kapitalizmin temel ekonomik yasası, artı-değer yasasıdır. Ücretli emek ve işgücü sömürüsü burada temel yerde durur. Zaten kapitalizm işgücünün de metaya dönüştüğü meta ekonomisidir. Dolayısıyla, üretken olan emekle üretken olmayan emek arasındaki ayrımın temelinde de artı-değerin üretilip üretilmemesi sorunu yatar.
Üretken emek (üretken işçi) artı-değer üreten, artı-değer üreterek sermayenin kendisini genişletmesine hizmet eden emek türüdür. “Sermayenin varlığı, bu tür üretken ücretli emek üzerinde kurulmuştur.” (Marx, Artı-Değer Teorileri, 1. Kitap, s.143) Dolayısıyla, eğer üretken emek “enformatikleşmeyle”, “bilgi toplumu”yla, “postkapitalizmle” son bulmuşsa ya da can çekişmekteyse, bu durumda zaten artı-değer sömürüsü de son bulmuş, kapitalizm kendiliğinden aşılmış, Marx’ın “emek değer teorisi” ve “artı-değer teorisi” de geçersizleşmiş olmaktadır. Ki, söz konusu tez bu amaçla ileri sürülmekte ve propaganda edilmektedir.
Üretken olmayan emek ise, artı-değer üretmeyen emektir. Kapitalist için bu tür emeğin bir değeri yoktur. Çünkü kapitalist için önemli olan artı-değer gaspıdır, artan oranda artı-değer gaspıdır. Kapitalist üretim tarzı, üretim için üretim, birikim için birikim sistemidir. Çünkü artı-değer gaspını sürekli büyütmek için, sermaye, üretimi genişletilmiş temelde yeniden ve yeniden üretmek zorundadır. Amaç artı-değer ve kardır, aracı da üretimin genişletilmesidir. Tam da bu yaşamsal alanda, üretken olmayan emek artı-değer üretmeyen emek olduğu için kapitalist için değersiz emektir; çünkü değeri genişleterek sermayenin kendisini gerçekleştirmesini sağlamayan emektir.
“Yalnızca sermaye üreten ücretli emek üretkendir.” “Kapitalist üretim anlamında üretken emek… kapitalist için bir artı-değer üreten ücretli emektir.” (age, s.142)
Üretken emek, “sermayeyle doğrudan doğruya değişilen” emektir. “Birincisinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.” (age, 1. Kitap, s.147, açM.)
Üretken emek, “sermayeyle doğrudan doğruya değişilen” emektir. Üretken olmayan emek ise “sermaye ile değil, doğrudan gelirle, yani ücret ve karla … değiştirilen emektir.” “Birincisinin emeği sermayeyle değiştirilmiştir, ikincisininki, gelirle. Birincisinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.” (age, 1. Kitap, s.147, açM.) Zaten burada önemli olan sorunun “emek” açısından, “emekçi” açısından tartışılması değil, “para sahibi açısından, kapitalist açısından” ele alınmasıdır. Temel, belirleyici olan da budur.
Marx, “Her üretken işçi bir ücretli emekçidir, ama her ücretli emekçi bir üretken işçi değildir.” (Kapital’e Ek… s.108) der. İşçi sınıfı salt üretken emek kategorisinde giren işçilerden/ücretli emekten oluşmaz. Marx’ın teorisini, Marksizm-Leninizm’in sınıf tanımını “üretken emekçi”ye indirgeme yoluyla Marx’ı mahkum edenler, gerçekte Marx’ı, Lenin’i tahrif ediyorlar. Üretken ve üretken olmayan bölükleriyle ücretli emek işçi sınıfını oluşturur. Kapitalizm iki biçimiyle de işçi sınıfını üretir ve geliştirir. Artı-değer üreten ve üretmeyen bölükleriyle işçi sınıfı modern ücretli köleler sınıfını oluşturur ve kapitalistçe de sömürülür.
Üretken emek, P-M-P’ hareketinin dayandığı emektir. Üretken olmayan emek ise, “Bu emeğin tüketimi, P-M-P şeklindeki değil, M-P-M şeklinde (son M emeğin ya da hizmetin kendisi olmak üzere) formüle edilir. Para burada sermaye olarak değil, yalnızca bir dolaşım aracı olarak görev yapar.” Burada, “bir kullanım-değeri, bir hizmet olarak” emek tüketilmektedir. Böylece, bu “durumda emek üretken değildir ve ücretli emekçi de üretken işçi değildir. Onun yaptığı iş, değişim değeri yaratmak için değil, yaptığı işin kullanım değerinden faydalanmak için tüketilmiştir. Bundan dolayı, kapitalist, bu emekçinin karşısına kapitalist rolüyle, sermayenin bir temsilcisi olarak çıkmaz. Bu emeğin karşısında ödediği para, sermaye değil, gelirdir.” (Kapital’e Ek… s.108, açM.)
Örneğin bir işçi, bir aktör, bir palyaço, bir terzi, bir yazar, bir mimar, bir aşçı, bir öğretmen, bir doktor vb. vb. bir kapitaliste çalışıp onun için artı-değer üretmişse, bu durumda söz konusu ücretli işçi/emek üretken emektir/işçidir. Ücretini kapitalistin gelirinden değil sermayeden almıştır. Burada ücretli emek bir değişim değeri üretmiş, sermayenin kendisini genişletmesini sağlamış; hem değişmeyen sermayenin değerini, hem değişen sermayenin değerini, hem de artı-değeri yaratmıştır. Burada ücretli emek “sermaye işlevi gören para ile” değiştirilmiştir.
Fakat aynı emek türleri, ücretli emekler, kapitaliste bireysel hizmet sunmakla, değişim değeri yaratmayan bir kullanım değeri tüketilmek üzere sunmakla sınırlıysa, bu durumda söz konusu ücretli emek ve işçi üretken olmayan emek ve işçi kategorisine girer. Bu durumda emek/işgücü gelirle değiştirilmiştir. Kapitalist cepten yemiştir; geliri çoğalmamış azalmıştır. Sermaye artı-değer getiren değerse, ki öyledir, bu durumda, yani ikinci durumda bir artı-değer üretilmemiştir. Bu durumda da ücretli emek para ile değiştirilmiştir, ama bu para sermaye işlevi görmeyen bir para ve değişimdir. Marx’ın dediği gibi bunun özgül kapitalist üretim tarzı ile bir ilişkisi yoktur.
“Üretken ve üretken olmayan emek arasındaki ayrım, yalnızca emeğin para olarak para  ile mi yoksa sermaye işlevi gören para ile mi değiştirildiğine bağlıdır.” (age, s.116 açM.)
Burada, “Emeğin ve dolayısıyla ürünün, maddi özellikleri”, maddi ya da maddi olmayan bir hizmetin, “üretken ya da üretken olmayan emek ayrımı bakımından hiçbir” anlamı bulunmamaktadır. Aynı emek türü (fabrika işçisi ya da doktor) hem üretken hem de üretken olmayan emek kategorisine girebilir. Örneğin otomobil fabrikasında işçi üretken emekçidir, ama aynı işçi patronunun lüks arabasının temizlik işini yapan bir işçiyse üretken olmayan bir işçidir.
“Üretken emekçinin emek gücü, emekçinin kendisi için bir metadır. Üretken olmayan emekçininki de öyle. Ne var ki, üretken emekçi, onun emek-gücünü satın alan için meta üretir. Üretken olmayan emekçi ise, onun için meta değil, yalnızca bir kullanım değeri, hayali ya da gerçek bir kullanım değeri üretir. Üretken olmayan emekçinin özelliği, kendisini satın alana meta üretmemesi, gerçekte ondan meta almasıdır.” (Artı Değer Teorileri, 1. Kitap, s.149)
Üretken işçi gibi üretken olmayan işçi de işgücünü satarak yaşar. Her iki emek kategorisinde yer alan işçinin sattığı metadır; bu meta işgücü metasıdır.
İki emek türünü temsil eden işçinin, yani üretken emek ve üretken olmayan emek kategorik ayrımı bakımından “mavi yakalı” ya da “beyaz yakalı” olmasının burada bir önemi bulunmamaktadır. Ölçütler, ayırt edici özgün çizgiler belli olduğuna göre, değerlendirmeler de bu çerçevede yapılacaktır. Dolayısıyla işçi sınıfını kol işçisine, işçi sınıfını üretken işçiye indirgeyerek yapılan sözde değerlendirme ve “eleştiri”lerin Marksçılık ve Lenincilikle bir ilişkisi bulunmamaktadır.
Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi süreciyle birlikte emek ücretli emeğe dönüşmüş, bireysel üretici yerini kolektif işçiye bırakmıştır. Mavi yakalısıyla, beyaz yakalısıyla, üretken ve üretken olmayan işçisiyle, artık üretim toplumsal kolektif işçi tarafından gerçekleştirilmektedir. Ve burada üretken olmayan işçi de geniş anlamda işçi sınıfının bir parçasıdır. Üretken işçi, yalnızca emek-gücü sermayenin ya da kapitalist yararına, üretken biçimde tüketilen işçidir. Ve bu işçi, “toplumsal olarak birleştirilmiş emek gücünün bir bileşenidir. Ve böylece kolektif işçi, meta üretimi sürecine değişik biçimlerde katılır. Bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde, kol emekçisi olarak daha iyi çalışır. .. Burada, toplam işçinin bir uzvunu teşkil eden belirli bir işçinin, yaptığı işin, kol emeğine kısa ve uzak bir mesafede durması oldukça önemsizdir.” (Kapital’e Ek… s.107, açM.)
Üretken emek tartışmasında, emeğin üretken emek olarak değerlendirilip değerlendirilmemesinde “emeğin özel yararlılığı ya da onda cisimleşmiş kullanım değerleriyle”, emeğin “özgül içeriğiyle hiçbir ilgisi yoktur.” Bundan dolayıdır ki “aynı içerikteki emek” üretken veya üretken olmayabilir.
Keza, ister maddi metaların üretiminde isterse de hizmet metalarının üretiminde olsun, emeğin üretken olup olmamasını örneğin, sadece maddi metaların (örneğin otomobil) üretiminde somutlaştırmak da yanlıştır. “Genelde hizmeti, emeğin kullanım değerinin kendisin maddi bir ürün biçiminde değil, yararlı bir etkinlik biçiminde ortaya koyduğu özel bir dışavurum olarak tanımlayabiliriz.” (Kapital’e Ek…, s.115) Eğer hizmet sektörü (eğitim, sağlık vbg.) kamusalsa, toplumsal faydalı işlerle işlevliyse, bu durumda bu sektörde çalışan işçilerin emeği üretken emek kategorisine girmez. Fakat örneğin eğitim, sağlık, vbg. hizmetler, “kamusal hizmetler”, salt kullanım değerleri için üretilen hizmetler olarak değil de “eğitim fabrikası”, “sağlık fabrikası” olarak hizmet üretiyorsa, bu durumda, burada çalışan işçiler üretken işçi, emekleri üretken emek kategorisine girer ya da örneğin özelleştirmeler yoluyla sermayeye devredildiyse de durum budur. Dün kamusal olan geniş çaplı sosyal hizmetler çeşitliliğini temsil eden ve devasa bir sektöre dönüşmüş olan sosyal hizmetlerin “neoliberal küresel” politikalarla sermayeye devredilmesiyle, bugün sermaye, söz konusu hizmetlerin her bir dalını artı-değer üreten sektörlere dönüştürmüş durumdadır. Böylece, bu gelişme süreci, üretken emek kategorisini genişleten bir olguya dönüşmüştür; ki, bu süreç hala devam etmektedir.
Ürünün metaya, emeğin ücretli işgücüne dönüşümü kapitalist üretim tarzının ürünüdür. Kapitalizm geliştikçe, emeğin sermayeye bağımlılığı biçimsel bağımlılıktan gerçek bağımlılığa dönüştükçe, kapitalist üretim, her türlü üretim ve hizmeti metalaştırır ve böylece meta üretimi pazar için üretim olarak, “zenginliğin genelleşmiş temel biçimi” haline gelir. Kapitalizm meta ekonomisi toplumudur, pazar için meta üretimi sistemidir. Ama kapitalizm salt meta üretmez, asıl olarak artı-değer üretir; dolayısıyla “kapitalist üretim artı-değer üretimidir.” Kar için üretimdir. Artı-değer üretimi üretim sürecinden doğar, dolaşım süreci artı-değer üretmez, artı-değerin realize olmasını sağlar. Böylece üretken emek ister maddi bir meta isterse bir hizmet metası biçiminde olsun “üretim” sürecinde doğar ve temel karakteristik özelliği de artı-değer üretmesidir. Çünkü “Artı-değer üretimi, bu üretim tarzının mutlak yasasıdır.” (Kapital, C.I, s.590)
Kapitalizm, çelişkisiz bir iç bütün, homojenik bir toplum biçimi değildir. Kapitalist üretim tarzında “her şey çelişik görünür ve gerçekte de öyledir.” (Marx) Üretimin sınırsız gelişme eğilimiyle ekonomik kriz, üretimle tüketim, metaların kullanım değerleriyle değişim değeri, değişen sermaye ile değişmeyen sermaye, kar oranının eğilimli düşmesi vb. vbg. gerçeklerinden bunları rahatlıkla görebilmekteyiz. Aynı çelişkiyi ve çelişkili görünümü kapitalizmin gelişim sürecinde üretken olan ve olmayan emeğin evriminden de görebiliriz ve görmekteyiz.
Soruna biraz daha yakından bakalım.
Kapitalizmin doğuşu, yayılışı, küreselleşmesi; derinlemesine ve genişlemesine gelişim süreci, proletaryanın ulusal ve uluslararası çapta büyümesi sürecidir. Kapitalizmin büyümesi süreci büyüyen bir proletarya demektir. Proletarya ve burjuvazi kapitalizmin iki temel sınıfıdır. Dolayısıyla kapitalizm yalnızca meta ve artı-değer üretmekle kalmaz, o geliştiği ölçüde proletaryayı da büyütür; bu büyüme hem mutlak hem de göreli bir büyümede, toplumun başlıca olarak iki büyük kampa, proletarya ve burjuvazi olarak iki kampa bölünmesinde somutlaşır. Bu süreçte ara sınıf ve tabakalar kaçınılmaz olarak çözülerek dağılır. Bir ülkenin ve dünyanın kapitalist hale gelmesi, artan ölçekte kapitalist hale gelmesi ve kapitalist gelişmenin salt kapitalist düzeyi varması demek, proletaryanın azalması, önemsizleşmesi ve giderek buharlaşması anlamına gelmez. Aksine bu, uzlaşmaz iki kutbu oluşturan proletarya ve burjuvazinin daha da gelişmesi, emek sermaye çelişkisinin en tam biçimde açığa çıkarak olgunlaşması, küçük bir azınlık hariç (burjuvazi) toplum nüfusunun artan oranda proleterleşmesi demek olacaktır.
Dolayısıyla postmodernist ve postMarksist palavraların aksine “küreselleşme”yle, “enformatikleşme”yle, “teknotoplum”la, emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının yerini gerçek bağımlılığa bırakmasıyla; daha da ileri gidelim, dünya çapında her türden prekapitalist kalıntıların nihai olarak yok olduğu, tüm ülkelerin ve dünyanın salt kapitalist hale gelmesi ile ne kapitalizm kendiliğinden son bulacak, örneğin “postkapitalizme” dönüşecek, ne de proletarya buharlaşacaktır. Ama dünya daha çok kapitalist ve daha çok proleter hale gelecektir. Proletarya hem mutlak hem de göreli olarak gelişiminin doruğuna ulaşmış olacaktır. Ve dünya devrimi salt sosyalist devrime dönüşecektir. Kuşkusuz ki, kapitalizm böyle bir gelişme düzeyine ulaşmadan dünya devriminin ve sosyalizmin zaferiyle zaten tasfiye edilecektir.
Kapitalizm geliştiği oranda bir yandan üretken emeği büyütür, ama emek üretkenliği yükseldiği oranda da üretken emek kategorisini azaltır. Bu kapitalist gelişmenin çelişkili gerçeğidir. Sermaye birikiminin büyümesi proletaryanın çoğalması demektir. Sermaye birikiminin büyümesi, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demektir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demek, değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine artması, değişen sermayenin (canlı emek gücünün) nispi azalması demektir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi demek, emeğin üretkenliğindeki artış demektir. Emeğin üretkenliğindeki artış demek, üretim araçları kitlesindeki artış, büyüme demektir. Ve bu artış, büyüme demek üretim araçları kitlesini harekete geçiren emeğin kitlesinde (canlı emek) küçülme demektir. Sermayenin değişmeyen kısmının, değişen kısım aleyhine artması, kapitalizmin bir yasasıdır. Ama öte yandan kapitalizm gelişmeye, üretimi çeşitlendirmeye, kapitalizm öncesi üretim biçimlerini kapitalizme tabii kılmaya, üretimi tümden ele geçirmeye, yeni yatırımlar yoluyla yeni ekonomik alanlara, dallara el atmaya; genişletilmiş temelde yeniden üreterek derinliğine ve genişliğine gelişmeye, böylece proletaryanın sayısını arttırmaya devam eder. Yani kapitalizm geliştikçe bir yanda proletaryayı çoğaltmaya, diğer yandan proletaryanın bir kesimini gereksizleştirerek artı-nüfusun içine atmaya devam eder. Çünkü “sermaye birikimi, bir yandan emek talebini arttırırken, öte yandan emekçileri ‘serbest hale getirerek’ emek arzını da arttırmakta ve gene bu arada işsizlerin baskısı, çalışanları daha fazla emek harcamaya zorlamakta ve bu nedenle de emek arzını bir ölçüde emekçi arzından bağımsız hale getirmektedir.” Zaten “toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur.” (Kapital, C.I, s.613)
Kapitalizm geliştikçe proletarya çoğalır. Kapitalizm geliştikçe bir yedek işsizler ordusu üretir ve geliştirir. Yedek ordu proletaryanın bir parçasıdır ve sermaye birikimini ivmeleyen bir olgudur. Yedek işsizler ordusu sermayenin elinde proletaryanın güçlerini parçalamada, proletarya içi rekabeti körüklemede, kapitalist sömürüyü yoğunlaştırmada, iş gücünün fiyatını düşürmede kullandığı güçlü bir silahtır.
İşsiz proletarya işçi sınıfının bir parçasını oluşturmakla birlikte, emeği “fazla” emektir, üretimin dışına atılmış emektir, sermaye birikimine oranla, onun gereksinmelerine oranla artı-nüfustur. “Emeği” de üretken olmayan/işlev dışı bir “emek”tir. Açlıktan ölüme terk edilmiş bu işçi bölükleri kapitalist nüfus yasasının ifadesidir. Ve bu “artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini” (Marx) almış nüfustur. Kapitalizm, “sermaye birikimine tekabül eden bir sefalet birikimi yaratır. Bu yüzden, bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürünü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilisizliğin, zalimliğin, ussal yozlaşmanın birikimi ile aynı oranda olur.” (age, s.615)
İşsiz proletaryanın “emeği” değersiz emektir. Dolayısıyla üretken ve üretken olmayan emek kategorisindeki tartışma bakımından bir yere sahip değildir. Ama kapitalist gönenç dönemlerinde veya yedek işsizler oranın azaldığı koşullarda, ücretli işgücü olarak işlev kazandığı koşullarda, bu durumda, kuşkusuz ki durum değişir. Ama konumuz bu değil. Geçerken vurgulamak isteriz, işsizlik, yedek işsizler ordusu, kapitalizmin dolaysız bir biçimde üretici güç tahribi anlamına gelir…
Sermaye birikiminin büyümesi, sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle birlikte ilerler. Doğal olarak kapitalizmin gelişimi eşitsizdir. Eşitsiz gelişme, sermayenin organik bileşiminin ülkelerde, ekonomi dallarında eşitsiz gelişmesine de yol açar. Eşitsiz gelişme salt sadece şu veya bu ülkeye, şu veya bu ekonomi dalına özgü bir yasa değildir. Kapitalizmin genel bir gelişme yasasıdır. Dolayısıyla organik bileşim şu ülkeler kategorisinde yüksek bu ülkeler kategorisinde düşük olabilir. Şu ekonomi dalında yüksek bu ekonomi dalında düşük olabilir. Ama genel bir gelişme eğilimi olarak, özellikle de emeğin sermayeye gerçek bağımlılığının ortaya çıkıp genelleşmeye başladığı ve genelleştiği yerlerde, sermayenin organik bileşimi yükselir. Bir işletmede, bir ekonomi sektöründe başlayan gelişme giderek genelleşmeye başlar…
“… Bu yüzden, birikimin ilerlemesiyle, değişmeyen sermayenin değişen sermaye oranı değişir. Başlangıçta diyelim 1:1 iken, bundan sonra sırayla 2:1, 3:1, 4:1, 5:1, 7:1 vb. haline gelir, yani sermaye artmaya devam ederken, toplam değerinin ½’si yerine yalnızca 1/3, ¼, 1/5, 1/6, 1/8 vb. oranında emek gücüne dönüştüğü halde, 2/3, ¾, 4/5, 5/6, 7/8 oranlarında olmak üzere üretim araçlarına dönüşür. Emeğe olan talep, sermayenin bütünü ile değil, ancak değişen kısmının miktarıyla belirlendiğine göre, bu talep, daha önce varsayıldığı gibi toplam sermayedeki artış ile orantılı olarak artacağına, gittikçe küçülen bir şekilde düşer. Emeğe olan talep, toplam sermayenin büyüklüğü nispetinde ve büyüklüğün artması ölçüsünde artan bir hızla düşer. Toplam sermayenin büyümesi ile birlikte değişen kısmı, yani onunla birleşen emek de büyür, ama bu her zaman küçülen bir oranda olur.” ( age., s.600)
Evet, sermaye birikiminin büyümesiyle ve sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle birlikte proletarya mutlak olarak büyür, öte yandan bu gelişme ve yükselmeyle birlikte sermayenin işgücü talebi göreli olarak düşer.  Ve kapitalizm bir artı nüfus yaratır. “Artı-nüfus” her zaman için sermayenin emrine amade bir şekilde yedek işsizler ordusu olarak kapıda bekler. Sermaye birikimi, proletaryanın mutlak ve göreli yoksullaşmasıyla iç içe gelişir.
Sermaye birikiminin artması, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, “Ensonu, büyük sanayinin olağanüstü üretkenliği, diğer bütün üretim alanlarında emek gücünün daha geniş ve yoğun bir şekilde sömürülmesiyle elele vererek, işçi sınıfının büyük bir kesiminin üretken olmayan bir biçimde çalıştırılmasına ve, böylece eskiden ev işlerini yapan kölelerin şimdi de, erkek ve kadın hizmetçi, uşak vb. gibi adlar altında bir hizmetkarlar sınıfı olarak tekrar ortaya çıkmasına izin verilmiş olur.” (age., C.I, s.426)
Ve Marx, bu tezini İngiltere somutunda, yani o dönem kapitalist gelişmenin en ileri düzeyini temsil eden ülkenin somutunda da, somut verilerle aydınlatır, kanıtlar.
“Bir yandan, metaların üretimi için gerekli emek zamanını yok denecek bir aza ve dolayısıyla ürün miktarıyla ilintili olarak üretken nüfusun sayısını indirmek, sermayenin eğilimidir; ancak öte yandan, (kapitalist üretim biçimi-ç.) biriktirme, karı sermayeye dönüştürme, başkalarının olabilen en çok miktardaki emeğini sahiplenme biçimindeki karşıt eğilimi de içinde taşır. Gerekli emeğin normunu indirmeye, ama o normda, olabilecek en çok sayıda üretken emeği çalıştırmaya gayret eder.” (Marx, Artı Değer Teorileri, Birinci Kitap, s.215, açM.)
Demek ki, kapitalizm geliştiği oranda bir yandan üretken emeği büyütür, ama öte yandan da azaltır. Bu kapitalizmin çelişkili eğilimidir. Kapitalizm artı-değer sömürüsüne dayanır. Kapitalizmin gelişmesi artı-değer sömürüsünü hem yoğun hem de yaygın birikim çerçevesinde genişletir. Bu, artı-değer üreten üretken emekçi sayısını çoğaltır. Ama öte yandan da kapitalizm geliştiği oranda, sermayenin organik bileşimi yükselir. Bu durumda da göreli olarak üretken emekçi sayısını azaltır.
Kapitalizm geliştikçe proletarya mutlak ve göreli olarak büyür. Kapitalizm geliştikçe üretken işçi kategorisi de mutlak ve göreli olarak büyür. Ama örneğin kırın çözülerek kapitalist temeller üzerinden yeniden yapılanmasından sonra, kapitalizm geliştikçe, tarım sanayileştikçe, tarım gerek proletaryanın gerekse de tarımsal alanda üretken işçinin sayısı hem mutlak hem de göreli olarak düşer. Tarımın kapitalist tarım haline gelişi sürecinde tarım proletaryasının, bir dönem mutlak ve göreli olarak büyümesi bir geçiş sürecinin oluşturur. Bunu yeni-sömürge kapitalist ülkelerin tarımı ile emperyalist ülkelerin tarımını kıyaslayarak ve her birinin özgün tarihsel evriminden görebilir, ölçebiliriz.
Kapitalizm geliştiği ölçüde sanayi proletaryası da mutlak ve göreli olarak gelişir, büyür. Bu, üretken emek/işçi kategorisi için de geçerlidir. Ama birincisinden farklı olarak ikinci kategorideki (üretken-işçi/emek) proletarya bölüğü, sermayenin organik bileşiminin, emek üretkenliğinin yükselmesiyle, genişleyen bir dalganın ardından diyelim, hem mutlak hem de göreli olarak düşerde. Bunu, örneğin günümüz dünyasından görebiliriz...
C. Ertem’in köşe yazısında verdiği şu verileri hep birlikte okuyalım:
“2006’da küresel istihdam içerisindeki hizmet sektörünün payı, yüzde 39.5’ten yüzde 40’a yükseldi ve yüzde 39.7’den yüzde 38.7’ye düşen tarım istihdam oranını tarihte ilk kez geçti. Endüstri sektörü ise, toplam içerisinde yüzde 21.3 ile temsil edilmektedir.” (Birgün, 5 Ağustos 2007, Finans Politik)
Ertem’in verileri (ve başka veriler) dünya çapında, yok olmak bir yana, proletaryanın büyümeye devam ettiğini gösteriyor. Bu bir. Aynı veriler, tarımsal istihdamın giderek azalacağını sanayi ve hizmet sektörlerinin gelişmeye, büyümeye devam edeceğini gösteriyor. Bu iki. Aynı veriler, hizmet sektörünün sanayi sektörüne göre daha hızlı büyüdüğünü, işgücünün hizmet sektöründe sanayi sektörüne göre neredeyse iki misli daha büyük bir istihdam alanı oluşturduğunu gösteriyor. Bu da üç.
W.K Tabb, “Ahlaksız Fil” başlıklı kitabında, ABD’de Eisenhower’in Başkanlığı döneminde, 1950’li yıllarda toplam işçi kitlesinin yüzde 35’inin imalat sanayinde çalıştığını, 20. yüzyılın sonlarında ise imalat sanayinde üretimin üç katına çıktığı halde, bu sektörde çalışan işçilerin oranının yüzde 18’in altına indiğini (s. 200) belirtir.
Bu veriler, ABD’de sermayenin organik bileşiminin sanayide ne denli yüksek olduğunu, emek üretkenliğinin ne denli geliştiğini gösteriyor. Aynı veriler, imalat sanayinde, proletaryanın hem mutlak hem de göreli olarak gerilediğini de yansıtıyor.
Burada durup, Marx’ın şu sözlerini aşağıya aktarıyoruz:
“Bir ülke, üretken gücü, toplam ürüne göre ne kadar küçük olursa o kadar daha zengindir; tıpkı kapitalist birey için olduğu gibi; aynı fazlayı üretmek için ne kadar daha az emekçiye gereksinim duyarsa onun için o kadar iyidir. Ürün miktarı aynı kalmak üzere, üretken nüfus, üretken olmayan nüfusa göre ne kadar küçük olursa, o ülke o kadar daha zengindir. Çünkü üretken nüfusun rakam olarak göreli azlığı, emeğin üretkenliğinin göreli derecesini bir başka biçimde ifade etmektedir.” (Artı Değer Teorileri, Birinci Kitap, s.214-215)
Uzunca olmakla birlikte sorunun aydınlatılması bakımından Marx’ı dinlemeye devam etmekte yarar var:
“Varsayalım ki, sanayideki üretkenlik o kadar gelişmiştir ki, eskiden nüfusun üçte ikisi doğrudan maddi üretimde çalışırken, şimdi bu oran üçte-bire inmiştir. Daha önce 2/3, 3/3 için geçim araçları üretiyordu; şimdi 3/3 için 1/3 üretiyor. Eskiden (emekçilerin gelirinden ayrı olarak) net gelir 1/3 idi, şimdi 2/3. (Sınıfsal) çelişkileri bir yana koyalım, şimdi ulus artık doğrudan üretim için zamanının 1/3’ünü kullanır, oysa eskiden 2/3’ünü gereksiniyordu. Eşit dağıtılırsa herkes (yani tüm nüfus) üretken olmayan çalışma ve boş vakit olarak 2/3 daha fazla zamana sahip olacak demektir. Ama kapitalist üretimde, her şey çelişik görünür ve gerçekte de öyledir. Varsayımımız, nüfusun durağan olduğu anlamını taşımıyor. Çünkü 3/3 büyüyorsa, 1/3 de büyüyecektir; demek ki, miktar olarak ölçüldüğü zaman daha çok sayıda insan üretken işte çalıştırılıyor olabilecektir. Ama göreli olarak, toplum nüfusa oranlı olarak, her zaman, eskisine göre yüzde 50 daha az olacaktır. Nüfusun şu öteki üçte ikisini, bir kısmıyla kar ve rant sahipleri, bir kısmıyla (rekabet nedeniyle düşük ücret alan) üretken olmayan emekçiler oluşturur. İkinciler birincilerinin gelirlerin tüketmelerine yardım ederler ve bir eşdeğer karşılığında hizmet verirler-ya da üretken olmayan siyasal emekçiler gibi hizmetlerini onlara dayatırlar…” (age., agk., s.206, açM.)
Maddi üretim sektöründe çalışan emek, üretken emektir. Dolaşım sektöründe çalışan emek ise üretken olmayan emektir. Ticaret, bankacılık sektöründe çalışan proletarya, artı-değer üretmez, çünkü ticari kapitalistin, bankacı kapitalistin artı-değerden pay almasına hizmet eden, aracı olan emek olarak işlev görür.
Marx’ın dediği gibi, “Tüccar sermayesi, dolaşım alanında iş yapan sermayeden başka bir şey değildir. Dolaşım süreci toplam yeniden üretim sürecinin bir evresidir. Ne var ki dolaşım sürecinde hiçbir değer, dolayısıyla hiçbir artı-değer üretilmez.” (Kapital, C.III, s.246) “Ama tüccar sermayesinde hiç üretime katılmadığı halde kara ortak olan sermaye ile karşı karşıyayız.” (s.251) “Tüccar sermayesi ne değer ne de artı-değer yaratır, hiç değilse doğrudan doğruya yaratmaz. Dolaşım zamanının kısalmasına katkıda bulunduğu ölçüde, sanayi kapitalistleri tarafından üretilen artı-değerin artmasına dolaylı olarak yardım edebilir. Piyasanın genişlemesine, sermayeler arasında işbölümünün gerçekleşmesine, dolayısıyla sermayenin daha geniş ölçekte iş görmesine yardımcı olması ölçüsünde, işlevi, sanayi sermayesinin üretkenliğini ve birikimini, teşvik etmektir. Dolaşım zamanını kısalttığı ölçüde, artı-değerin yatırılan sermayeye oranını, şu halde kar oranını yükseltir. Ve, sermayenin daha küçük bir kısmını, para sermaye biçiminde dolaşım alanında bağlı tuttuğu ölçüde, sermayenin, doğrudan üretime katılan kısmını arttırmış olur.” (s.246-247)
Dolayısıyla ticari ücretli emek de “doğrudan doğruya” artı-değer yaratmaz. “Tüccar sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntı, sanayi sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntıdan farklıdır. Sanayi sermayesi, başkalarının karşılığı ödenmeyen emeğine doğrudan doğruya el koyarak artı-değer üretir. Tüccar sermayesi, artı-değerin bir kısmına, bu kısmı sanayi sermayesinden kendisine aktararak sahip çıkar.” (s. 258) Ticari işçi ise “Tıpkı, işçilerin karşılığı ödenmeyen emeğinin üretken sermaye için doğrudan doğruya yaratması gibi, ticari ücretlilerin karşılığı ödenmeyen emeği de, tüccar sermayesi için artı-değerden bir pay sağlar.” (s. 259); “ticari emek, bir sermayenin tüccar sermayesi olarak iş görmesi, metaların paraya ve paranın metalara çevrilmesine yardımcı olmak için genellikle gerekli olan emektir. Bu, değerleri gerçekleştiren ama kendi değer yaratmayan bir emektir.” (s.262) Ticari işçi doğrudan doğruya artı-değer üretmez, “ama karşılığı ödenmeyen emek harcaması ölçüsünde, artı-değeri gerçekleştirme giderini azaltması için ona yardım ederek, kapitalistin gelirini arttırır.” (s. 264)
“Sanayi sermayesine, dolaşım maliyetleri, üretken olmayan giderler olarak görünürler, ve böyledir de. Tüccara ise bunlar, genel kar oranı belli iken, büyüklükleri ile orantılı kar kaynağı gibi görünürler. Bu dolaşım maliyetleri için yapılacak yatırımlar, bu yüzden, tüccar sermayesi için üretken bir yatırımdır. Ve bu nedenle, tüccar sermayesinin satın aldığı emek de kendisi için aynı şekilde doğrudan doğruya üretken emektir.” (s.265)
Demek ki, üretken olan ve olmayan işçiyi şu veya bu ölçüye ya da ölçütlere göre değil, doğrudan artı-değer üretip üretmediğine; böylece sermayenin kendisini genişletmesine hizmet edip etmediğin ölçütü temelinde ele almak gerekmektedir. Yoksa artı-değer üretmediği halde banker kapitalistin, ticari kapitalistin artı-değerden pay almasının aracı haline gelmiş olan ticari emeği ve banka memurlarının emeğini “üretken emek” ilan etmek kaçınılmaz hale gelir. Öyle ya, tüccar sermayesi ve banka sermayesi için ticari emek, banka memurunun emeği üretkendir; çünkü artı-değerden pay almasını sağlamaktadır…
Kapitalizm geliştiği oranda proletarya büyür, ama sermayenin organik bileşimi yükseldiği oranda sermayenin işgücüne olan talebi görece düşer. Kapitalizm geliştiği oranda üretken emek kategorisi büyür ama öte yandan da göreli olarak düşer.
Üretken emek sadece maddi metalar üreten maddi üretim sektörüyle sınırlanamaz. Artı-değer üreten maddi olmayan sektörlerde de maddi olmayan emeğin belli türleri de üretken emek kategorisine girer. Örneğin ordu, polis, sivil bürokrasinin büyük bir kesimi, rantiyer kesimlerin, vb. emeği üretken emek kategorisine girmez. Aksine bunlar üretken emeğin ürünü olan ulusal gelirden geçinen parazitlerdir. Örneğin “sosyal hizmetler” kategorisinde yer alan ama kamusal yükümlülük çerçevesinde işlev gören emek de üretken emek kategorisine girmez. Ama özel kapitalist sektörün işlettiği ya da özelleştirmeler yoluyla sermayeye devredilen sağlık, eğitim, kültür vbg. hizmetlerde çalışan emek, “gayrimaddi” emek olarak, üretken emek kategorisine girer. Burada söz konusu olan otomobil fabrikası ya da mobilya fabrikası vs, değil ama “sağlık fabrikası”dır, “eğitim fabrikası”dır, “kültür fabrikası”dır, vb. vb. Çünkü bu “fabrika”larda çalışan emek/işgücü değişim değeri yaratmakta, artı-değer üretmekte, sermayenin kendisini genişletmesine neden olmaktadır. Ücretini gelirden değil sermayeden almaktadır. Eğitim, sağlık, kültür, medya sektörleri hizmet sektöründe işgücünün en büyük bölümünü bağrında barındıran sektörlerdir. Kuşkusuz bu sektörler, Marx döneminde, hatta Lenin döneminde ancak sınırlı ölçeklerde gelişmişti. Ve maddi üretim sektöründe çalışan proletarya proletaryanın ana gücünü oluşturmaktaydı. Ama gerek Marx, gerekse de Lenin, kapitalizmin gelişimiyle hizmet sektörünün ve maddi olmayan emeğin geliştiğini ve gelişeceğini de görerek, gelişmenin yönüne de işaret etmişlerdi…
Hizmet sektöründe artı-değer üreten alt sektörler 1950’ler sonrası hızla büyümeye başladı. “Neoliberal politikalar” sürecinde de kamusal olan devasa çaplı işletmeler özel tekelci kapitalist sektöre aktarıldı. Bu gelişme, pek çok hizmetin özel kapitalist hizmet fabrikasına dönüşmesine yol açtı. Böylece üretken emek kategorisi küresel çapta büyüdü.
Kısacası, “küreselleşme” ile, “enformatikleşme”yle üretken emek dünya çapında büyümeye devam etmiştir. Şu veya bu kapitalist sektörde üretken emeğin mutlak ve göreli olarak gerilemesi, üretken emeğin mutlak olarak büyüdüğü gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.
Alex Callinicos’un, “Postmodernizme Hayır- Marksist Bir Eleştiri” isimli kitabına Paul Kellog’dan aktardığı şu alıntıyı, biz de kitabımıza aıyoruz. Alıntı, dünya çapında sanayi proletaryasının durumu hakkında bir fikir vermesi bakımından yararlı olacaktır.
“Sanayideki istihdam, 1960-1982 yıllarında Türkiye’de %65, 1958-81 yıllarında Mısır’da %179, 1953-1981 yıllarında Tanzanya’da %623, 1970-1980 yıllarında Zimbabwe’de %57… 1970-1982 yıllarında Brezilya’da %212, 1971 - 1981 yıllarında Peru’da % 34 ve, şaşırtıcı bir biçimde, Güney Kore’de 1956-82 yıllarında 2500 artmıştır. Dünya ölçeğinde bu, 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yıl içinde endüstriyel istihdamın %14.1 arttığı anlamına geliyor. Bu dönemde ‘gelişmiş piyasa ekonomilerinin’ (özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa), sanayi istihdamında %6.5’lik bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir. Ne ki, ‘gelişmekte olan piyasa ekonomileri’ %58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomiler” de bu oran %16’dır; farkı da bu yaratır… Dünya ölçeğinde, tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sayıdaki sanayi işçisi vardır… Önde gelen 36 sanayileşmiş ülkelerdeki sanayide çalışan işçi sınıfı, … 1977 ve 1982 yılları arasında sayısını 173 milyondan 183 milyona çıkarmıştır. Bu durum gerçeği büyük ölçüde olduğundan daha önemsiz gösteriyor, çünkü savaş sonrası dönemdeki en kötü ekonomik gerilemenin - ki Batı’da milyonları bulan işten çıkarmaların görüldüğü bir resesyondu- en kötü yılı 1982 idi.” (s.194-195, Ayraç yay.)
İmparatorluğun kalemşörleri Hardt ve Negri, “İmparatorluk” kitabının devamı olan “Çokluk” kitabında, şöyle yazmaktadırlar:
“Maddi olmayan emeğin hegemonya kurmaya meyili olduğunu söylediğimizde, bugünün dünyasındaki işçilerin çoğunun asıl olarak maddi olmayan mallar ürettiğini söylemiyoruz. Aksine, tarımsal emek, yüzyıllardır olduğu gibi, nicel açıdan baskın olmaya devam ediyor ve üstelik endüstriyel emekçilerin küresel sayısı da azalmış değil. Maddi olmayan emek küresel emeğin bir azınlığı durumunda ve yerkürenin kimi hakim bölgelerinde yoğunlaşmış halde.” (s. 123)
Hardt ve Negri, gerek ilk gerekse de ikinci kitaplarında kendilerini yarı dolaylı biçimde “yeniçağ”ın Marx ve Engels’i, kitaplarını da “Kapital” ve “Komünist Manifesto” olarak ilan etmektedirler. Ki baylarımız, yaltakçıları tarafından da böyle lanse edilmiştir ve edilmektedirler. “Çokluk” kitaplarında, kendilerine gelen eleştirileri yanıtlarken, “Aynen Marx ve Engels’in Manifesto’nun ikinci bölümünde komünistlere yönelik eleştirileri kataloglaması gibi” davranacaklarını söylüyorlar. Ve “eleştiri”leri yanıtlıyorlar. Yanıtladıkları eleştirilerden birisi, “Siz aslında Leninistsiniz”, ikinci bir “eleştiri” ise “ ‘Siz aslında koyun postuna bürünmüş postmodern Leninistlersiniz.’” eleştirisidir. (s. 240- 241) Doğal olarak baylarımız ne Leninist ne de “postLeninist” olmadıklarını anlatıp durmuşlar; nedenlerini de kendilerine göre izah etmektedirler. Kuşku yok ki, iki kitaplarında da ana saldırılarını Marksizm-Leninizm üzerinde yoğunlaştırmalarına karşın, hala, “siz Leninistsiniz”, “postLeninistsiniz” eleştirilerinin (!) gelmesi İmparatorluğun kalemşörlerini hem çok ürpetmiş olmalı hem de çok üzmüş olmalı.
Aynı yerde, “ ‘Siz aslında işçilere karşısınız’” “eleştirisine yanıtlarken, şöyle diyorlar baylarımız:
“Oysa bizim analizimizde, ne artık endüstriyel işçi sınıfının kalmadığı ne de sayısının küresel ölçekte azaldığı iddiası var.” 
            Baylarımızın “İmparatorluk” isimli kitapları, tüm laf canbazlıklarına karşın, emperyalizm ve ABD savunusuna adanmış bir propagandaydı. Kitap ve yazarları, ilerici, devrimci, komünist çevreler tarafından yaygın eleştiriye tabii tutuldu. Baylarımız, kapitalizm ve emperyalizm, “neoliberalizm” savunucuları dışında fazlaca bir itibar görmedi. (Kuşkusuz ki yine de önemli bir ideolojik etki yarattıkları da göz ardı edilemez.) Bu durum, zevahiri kurtarma babında, baylarımızın bazı gerçekleri, yukarıdaki sözlerden de görülebileceği gibi, itirafa zorlamıştır. Ancak böyle de olsa, amaçları bağcı dövmek olanların (ki aynı amaç “Çokluk” kitabına da damgasını basmaktadır) ağzından bazı gerçeklerin itirafı, yine de yararlıdır ve maskelerini yırtmada işe yaramaktadır.