Translate

kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2021 Pazartesi

PARTİ KRİZİ VE ÇÖZÜLME...

 

"... Sorunları laf kalabalığıyla geçiştirmeye çalışmak kadar zararlı, ilkelere aykırı bir şey olamaz. Bugün en önemli görevimiz, bunalımın derinliğini ve onunla savaşma gereğini anlamış bütün marksistleri bir çatı altında toplayarak, marksizmin teorik temellerini ve ana ilkelerini, burjuva etkisinden sıyrılamayan 'yol arkadaşlarının' çeşitli yönlerdeki sapmalarına karşı savunmaktır..." (Lenin, Karl Marx ve Doktrini, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s. 144)


Bizim gördüğümüz olgu şu; komünist hareket, uzun yıllardır yapısallaşmış derin bir krizin pençesinde kıvranıyor. Krizin temelinde ideolojik çözülme yatıyor. İdeolojik kriz siyasal ve örgütsel krizle iç içe gelişmeye devam ediyor. Ne yazık ki bu olgu bilince çıkarılmak bir yana, reddediliyor. Bu olgu saptanmadan krizden ilkeli bir çıkış da gerçekleştirilemez.

I

Şu soruların sorulması gerekmektedir;

Uzun yıllara yayılmış ve süregelen bir kriz yaşandığı kavranabilmiş mi?

Bu krizin yapısallaşmış karakteri bilince çıkarılabilmiş mi?


Herhangi bir kongrede ve temel değerlendirme belgelerinde böyle bir kriz/bunalım yaşadığımıza dair bir değerlendirme var mı? Herhangi bir biçimde bütünsel bir kriz yaşandığı, bu olgunun kavranmadığı özeleştirisi yapılmış mı?


Peki kriz olgusunu, nedenlerini, yarattığı yıkımları, çıkarılması gereken dersleri, bu dersleri bir yenilenme, ideolojik ve örgütsel donanıma dönüştürme iradesini göstermeyen bir önderlik anlayışı ile krizden çıkmak olanaklı mı? Değilse, bu durumda, eksenini ideolojik hesaplaşmanın oluşturacağı, ideolojik birliği daha yetkince kurmayı hedefleyen bir çıkışın örgütlenmesi gerekmez mi? Lafazanlıkla, romantik ajitasyonla vs. gerçek duruma gözleri kapatmanın sorunları çözme gücü olabilir mi?


Uzun yıllara yayılarak gelen tasfiyeci yıkım sürecinin bazı hatalarla, eksikliklerle vs. izah etmenin komünist bakış açısı ve duruşla nasıl bir ilişkisi olabilir?


Herhangi bir komünist partisinde ideolojik ve örgütsel doğrultunun özellikle ağır bir tarzda bozulduğu, öncü pozisyonların yitirildiği durum ''bazı hatalar''la izah edilebilir mi?


İsterse Fizan da olsun, yaşanan sürecin gerçeklerini sergilemek, çözüm için mücadele etmek neden ''anti-parti tavır'', ''ağır siyasal koşulları göğüsleyememek'', ''hoşnutsuzluk yaymak'' vb. olsun? Sorgusuz-sualsiz, habersiz tasfiyenin hedefi olan komünistlerin görüşlerinin mücadelesini vermesinden daha doğal ne olabilir? Kriz ve çözülmeyi, ağır tahribatı yaratan zihniyeti, tarzı, önderlik anlayışını, sürecin nesnel ve öznel nedenlerini sorgulamak ve eleştirmek yerine hedef saptırarak günah keçisi yaratmanın devrimci olan nesi var acaba? Sürecin hesabını vermek yerine sorunları dışşsallaştırmak, suçluları başka yerlerde aramak yerine gerçek duruma bakmak gerekmez mi? Tasfiyecilikten ideolojik ve örgütsel arınmak komünist partilerin görevi değil mi? 1956 sonrası, 1980 sonları yaşanan tarihsel deneyim tasfiyeciliğe karşı ilkeli mücadele etmeyen, uzlaşan partilerin tasfiye olduğunu göstermedi mi?

Komünist ve devrimci hareketin ana gövdesi örgütsüz durumda, bunun ana sorumlusu bu kitle değildir. Sorumluluk bu kitleyi, kitleleri örgütleme iradesinden yoksun olan ya da bu iradeyi ortaya koymayan, koyamayan devrimci ve komünist harekettedir. Ve bu kitle haklı olarak sert ve kapsamlı eleştiriler yapmaktadır. Ağır bir güvensizlik yaşamaktadır. Devrimci çözümler talep etmektedir ve en zor koşullarda da devrimci hareketi sahiplenmektedir. Peki biz savaşan bir örgütüz, bedeller ödüyoruz, şehitler veriyoruz, bizi eleştiremezsiniz, tavrınız güvensizlik yayıyor, ağır siyasal koşulları göğüsleyemiyorsunuz vs. vs. diyebiliriz miyiz? Her devrimci örgüt mücadele ediyor, bedel ödüyor, şehitler veriyor; bu durum ne dün ne bugün ne de yarın devrimci ve komünist eleştiriyi engelleyemez ve engellememelidir.


Partinin geldiği, getirildiği yerin sorumluları tasfiye edilenler mi? Bu bağlamda da öncülük iddiası olan herhangi bir partinin kendini sorgulaması gerekmez mi? Nereye doğru gidildiğinin bilince çıkarılması ve çözüm için mücadele yürütülmesi Marksist-Leninist sorumluluğun bir gereği değil mi? Gerçek durumu kavrayamamak, durumu idare etmek, olan-bitenle uzlaşmak, yaşanan krizi hiçe saymak bir çözüm olabilir mi?

Kolaycılığa alışılmış, alışılagelen dar pratikçilikle, ilkellikle sorun çözülmeye çalışılıyor. Fakat sorunlar çözülmüyor, sürecin, krizin ağırlığı ezmeye devam ediyor.


Gerçek durum nedir? Yaşanan süreç, ortaya çıkan tablo ve ona yol açan nedenlerin giderilememiş olması öncü değil artçı, kriz çözen değil kriz üreten bir gerçeği ifade etmiyor mu?


Türkiye komünist hareketinin ve UKH'nın tarihsel tecrübesi ve dersleri bize olan-bitene, tasfiyeciliğe, bürokratizme, krize boyun eğmeyi mi öğretiyor? Post-Marksizm, ezilenlerin Marksizmi, Troçkizm vb. burjuva, küçük burjuva sapmalar, çizgiler krizin aşılmasının değil, derinleşmesinin aracı olduğu açık değil mi? Bu akımların yöntemlerini kullanarak kriz aşılabilir mi? Kaynağını burjuvaziden, hatta dinsel ideoloji ve kültürden alan, parti örgütünü, kadroları emir eri, kendisini partinin üstünde ve dokunulmaz, yanılmaz gören, ne olursa olsun parti içi iktidarı kendi hakkı, partiyi kendi tapulu mülkü gören ''stratejik önderlik'' teorisi ve pratiği ile herhangi bir komünist partinin krizi ya da krizleri çözülebilir mi? Bu ilkellik, cehalet, yüzeysellik, kibir, dar pratikçilik fışkıran teori ve pratik bugüne kadar krize yanıt verebildi mi? Evet verebildi mi? Palyatif çözümlerle bir kriz aşılabilir mi? Eğer palyatif tedbirlerle vb. krizden çıkmak ve hesap vermek, özeleştirel derslerle silahlanmak olanaklı olsaydı bugünkü tablo aşılmış olmayacak mıydı? Sorunların bugüne dek gelindiği gibi değil, derinlemesine bir eleştiri ve özeleştiri ile kavranması acil bir gereksinimdir.


Sorular çoğaltılabilir ve çoğaltılmalıdır da; bu soruların arka planı, ideolojik temelleri iç bütünlüklü bir tarzda verilmelidir. Bu soruları sormayan, bireysel ve kolektif düzeyde sorgulamayan bir parti ve kadro, bugün değilse yarın, parti ve komünist işlevini kaybeder. SBKP deneyimini, kapitalizmin restorasyonu deneyimini asla unutmamak, dersleriyle donanmak komünist sorumluluğun gereğidir.


II

Evet ağır ve kapsamlı bir kriz gerçeği var; sorunu açalım.

Kişisel düşüncemiz şudur; ideolojik kriz, teori, program, strateji ve taktikler üzerindeki irade birliğinin (ideolojik birlik) çözülmüş olmasında somutlaşmaktadır. Partiyi yolundan çıkaran ve Marksizm-Leninizm'in yadsınmasını ifade eden bu sapmalar (post-Marksizm, onun bir biçimi olan ''Ezilenlerin Marksizmi'', Leninist parti teori ve pratiğinin reddi, Troçkizm, legalizm biçimlerinde ortaya çıkmış ve) gelişmeye devam etmektedir. Çizgileşmeye doğru evrimine devam eden bu küçük burjuva ideolojik sapmaların ortak noktası, teori ve pratikte proletaryanın değil, ezilenlerin temel alınmasıdır. Bir diğer ortak nokta da bürokratik merkeziyetçiliğe, elitisizme idealize edilmiş, partiyi değil kendini önemseyen, böbürlenmeyi bir tarza dönüştürmüş, kibirli ''stratejik önderlik'' teori ve pratiğidir. Çifte standarta dayanan tasfiyeci, ekipçi kadro politikası ve yönetme anlayışı ve tarzında, keza idare-i maslahatçılıkta, dar pratikçi çalışma girdabında birleşmektedirler. Bu küçük burjuva yabancılaşmanın ve çürümenin ifadesi olan önderlik anlayışı ve yönetme tarzı ve kadro politikası çok ağır güç kaybına yol açmış ve kendini artan oranda daha üst düzeyde üretmiştir. Marks Proudhon'u eleştirirken yaptığı şu saptama ve eleştirinin, içerik olarak komünist harekete egemen hale gelmiş önderlik anlayışı, çalışma tarzı için de geçerli olduğuna inanıyoruz; ''Geriye bir tek egemen dürtü kalıyor, işin cakası, ve bütün gösterişçi insanlarda olduğu gibi onun için de önemli olan tek şey, o anın başarısıdır, günlük başarıdır.'' (iMa.) Strateji tarafından yönlendirilmeyen, stratejik ufkunu yitirmiş bir çalışma ve siyaset tarzı (''parti tarzı'') dar pratikçi, idare-i maslahatçı, kolaycı ve kronikleşmiş bir zihniyet ve duruşu ifade etmektedir. Bu zaaf tarihseldir, yapısaldır; burjuvazinin baskısının ifadesi olarak küçük burjuvazinin proletarya saflarındaki yıkıcı gelenek ve kültürüdür.


Siyasi kriz, proletarya ve geniş emekçi kitlelerden kopulmuş olmasında; siyasal olarak mücadelenin gereklerine ve gereksinmelerine yanıt veremeyen, gettolaşmışkendiliğindenciliğin pençesinde, dar grup eylemlerine (''iki kişi de olsa eylem yapın'', ''öncü çıkış'') saplanmış politik faaliyette cisimleşmiştir. Bu olgu, ilkeli proleter siyaset tarzının, sınıf ve kitlelerle birlikte sınıf ve kitleler için politika tarzının yitirilmiş, dahası unutulmuş olmasında somutlaşmaktadır.


Örgütsel kriz, yönetilemeyen örgütsel faaliyette; sert bir ayak bağına dönüşmüş elitist, bürokratik, idare-i maslahatçı örgütsel çalışmada ve çalışma tarzında ifadesini bulmaktadır. Bu gerçek, geçtik kitleleri, kendi tabanını bile büyük ölçekte, hatta ezici çoğunluğunu örgütlemekten aciz bir örgütsel çalışmada cisimleşmektedir. Tasfiyeciliğin ürünü ve sonucu olan ağır kadro ve örgüt kaybı. Legal faaliyete endeksli ve gitgide daralan, dar ve biçimsel, esasen işlevsiz, kitlelerden ve tabandan kopuk, nitelik olarak alabildiğine zayıflamış bürokratik örgütsel yapı. Politik alanda olduğu gibi örgütsel alanda da kendini üretemeyerek, yenilemeyerek gerilemeye devam eden örgütsel yapı örgütsel krizin somutlaşmasıdır.


Bu kriz, yapısaldır, yapısallaşmıştır. Uzun yıllara yayılarak gelen kriz, bir iç bütünlüğe sahiptir. Çözümsüzlüğün militan aracı haline gelmiş küçük burjuva bürokratik tasfiyeci zihniyet, sorunları ilkeli, net ortaya koymak ve zamanında çözmek yerine ''bazı hataları, yetersizlikleri vs. olsa da öncünün savaşı başarılı gelişme çizgisinde yönettiği''nden dem vurmaya devam etmektedir. Yaşanan krizi, krizin derinliğini dobra dobra ilan etmek ve kolektif akılla çözmek yerine, gerçek durum gözlerden gizlenmeye, durum hafifletilerek lanse edilmeye devam ediliyor. Aslında bir kriz yok deniyor. Bu zihniyet sorunları çözebilir mi!!!? ''Eğri çizgiden doğru çizgi'' çıkar mı?!

III

İdeolojik, siyasal, örgütsel niteliğin oldukça gerilemiş olması, bu bakımdan tasfiyeci oportünizmin elini güçlendirmeye devam etmektedir. Komünist özne olarak İdeolojik-siyasal bakış açısından ve sorunların gerçek temellerine inen eleştiri ve özeleştiri mekanizmasının hemen hemen unutmuş olması bugünlere gelinmesinde yaşamsal bir yere sahiptir. Bu gelişmelerin temelinde öncelikle ideolojik kriz yatmaktadır. İdeolojik (politik ve örgütsel olarak da) Marksizm-Leninizm'den, Birlik Devrimi'nin çizgisinden radikal bir şekilde kopuşmaya doğru at koşturan değişik renkleriyle ekipçi tasfiyeci oportünizm, yenilgilere, tasfiyeciliğe, bürokratizme, kendine tapınmaya, dışa karşı en birlikçi, içe karşı çıplak ve kötü bir sektarizme, küçük burjuva demokrasisine teslim olmuştur. Dahası, tasfiyecilik komünist harekette sosyalizm maskeli burjuva ideolojisinin içerden yayılmasının kaynağıdır. Lenin'in eleştirdiği Narodnizmin aktif kahramanlar, pasif kitleler, kurtarıcı kahramanlar, kurtulmayı bekleyen sürü teorisi, Marksizm-Leninizm düşmanı bir teoridir. Bu teori kılık değiştirmiş olarak öncüyü tahrip etmektedir. Türkçesi, biz (stratejik önderler) sizin yerinize düşünüyoruz, siz iyi er olun, bir sorun, başarısızlık vs. varsa bundan zaten sizler, yani ''taktik önderlikler'' sorumlusunuz, eh başarılar da tabii ki bize aittir, bu bilinci ve pratiği kuşanın yeter diyen tasfiyeci akıl ve pratik, demokratik merkeziyetçiliği, kolektif akıl ve dinamizmi hep boğmuştur. Baştan aşağı kibire, böbürlenmeye, gösterişe, ilkelliğe, ilkesizliğe batmış ''stratejik önderlik'' Marksizm-Leninizm'i, Uluslararası Komünist Hareketi, sosyalist inşanın uluslararası deneyimlerini beğenmemekte, burnu Kaf dağında sözde yeni mi yeni açılımlar yapmakta; kendine tutkunluğun bataklığında, dünya çapında yeni açılımlar yaptıklarından, 21. asırın Marksizmini kurmaktan vs. bahsediyorlar. Ne içler acısı bir durum!

Lenin'in şu sözleri gerçek durumumuza, olan bitene ışık tutmaktadır;

''Genelde herhangi bir partisel birleşmenin oluşmasının önemi ve koşulları üzerine iki türlü görüş mümkündür. Bu görüşlerin farkını anlamak son derece önemlidir, çünkü bunlar 'birleşme krizi'mizin gelişim seyri içinde birbirine karıştırılmaktadır ve bu iki görüşü birbirinden ayırmaksızın, bu krizde yolunu bulmak olanaksızdır. Birleşme üzerine bir görüş, 'verili kişi, grup ve kurumlar'ın 'uzlaşma'sını ön plana çıkarabilir. Parti çalışması üzerine, bu çalışmanın çizgisi üzerine görüşlerin birliği burada tali bir meseledir. Görüş ayrılıkları sessizlikle geçiştirilmeli, onların kökleri, anlamları ve objektif koşulları ise ortaya serilmemelidir. Kişileri ve grupları 'uzlaştırmak' — esas mesele budur. Eğer bunlar ortak bir çizginin uygulanmasına yanaşmıyorsa, o zaman bu çizgiyi onların hepsi için kabul edilebilir olacak şekilde yorumlamak gerekir. Yaşa ve yaşat. Bu, kaçınılmaz olarak çevrecilik diplomasisine yol açan darkafalı 'uzlaşmacılık'tır. Görüş ayrılıklarının kaynaklarını 'tıkamak', onları sessizce geçiştirmek, 'anlaşmazlıklar'ı ne pahasına olursa olsun 'bir yana bırakmak', birbirine düşman akımları nötralize etmek —böylesi bir 'uzlaşmacılığın' esas dikkati buna yöneliktir. İllegal partinin operasyon üssünün yurtdışında olduğu koşulda, bu çevrecilik diplomasisinin, her türlü 'uzlaşma' ve 'nötralleştirme' çabasında, 'dürüst simsar' rolü oynayan 'kişi, grup ve kurumlar'a kapıları ardına dek açtığı aşikârdır.'' (Seçme Eserler C.5, s. 49)

Bu analiz ışığında tablonun incelenmesi gerekmez mi? Bu durumun eleştirilerek aşılması, derslerinin çıkarılması, hesap sorulması gerekmez mi? Eleştirdiğimiz kafayla krizin kavranması da, çözümü de olanaklı değildir. Kimse kendisini kandırmasın. Boş hayallere kapılmasın. Keza kafası aydınlık olmayan, gerçek durumu bilince çıkaramayan, oportünizmle uzlaşan, tutarlılıktan uzak, öz güvensiz vbg. zihniyet ve ve duruşlardan da bu mücadeleyi yürütmesi de beklenemez. Böyle bir mücadele ilkeli olmayı, tasfiyeci bloğa karşı sonuna kadar kararlı ve sonuç alıcı bir mücadeleyi ve duruşu gerektirir. Önemli ve belirleyici olan da böyle bir iradenin ortaya çıkarılması ve işlevselleşmesidir. Öyle ben ''eleştirir'' işime bakarım, koca koca tecrübeli insanlar var, sorunlarımızı çözerler vbg. yaklaşımlarla komünist özne olmak mümkün değildir; söz konusu olan öncünün kaderi ve geleceğidir. Deneylerden biliyoruz, her dönemin ''adamı'' olmak berbat bir oportünizmdir. ''Muhafız''lığa soyunmak berbat bir durumdur. Kraldan daha kralcı kesilmek berbat bir durumdur. Esen ya da esecek yele göre (duruma göre) dümen kırmak ilkesizliğin ve kaypaklığın ifadesidir. Lenin oportünizmin her duruma uyarlanma yeteneğine dikkat çekerken, Her oportünist, kendini uyarlama yetisiyle öne çıkar.'' der.

IV

İdeolojik, siyasal, örgütsel çözülmenin, moral değerler alanında da çözülmeye yol açması kaçınılmazdır. Sözgelimi, çifte standartın yol gösterici bir yönetim anlayışına ve sorun çözme standartı haline gelmesi bu olgunun çarpıcı görünümlerinden birisidir sadece. İdeolojik çözülmenin ve yabancılaşmanın, çözülemeyen ve sürekli kan kaybına yol açan krizin, doğal ve kaçınılmaz sonucu, ahlakivicdani ve moral değerlerde de çözülmedir. Ya yapısallaşmış bütünsel krizi bilince çıkarır çözersin ya da kriz derinleşmeye seni yutmaya devam eder, en dibe vuruncaya kadar. Somut tarihsel deneyimimiz de bunu kanıtlamaktadır. Öncelikle de ilkesel, ideolojik, programatik temel ayrılıkların üstünü örterek manipülasyon yapan ekipçi oportünist ittifak bu ikinci duruma hizmet etmektedir. Krizin çözümünde izlenecek yol, Lenin'in, Leninizm'in yoludur, fakat Leninizm'e ve sınıfa inancını yitirmiş olanlardan bunun beklenemeyeceği de açıktır ve açık olmalıdır. Çözümün yolu, Marksizm-Leninizm'e, Birlik Devrimi'nin çizgisine, öz deneylerden ilkeli ders çıkarmasını bilen ve bunun mücadelesini veren komünistlere bağlıdır. Bizim gördüğümüz şey, bu görevin hakkının verilmediğidir.


İdeolojik ve örgütsel tasfiyecilik, bütünsel bir krizde ortaya çıkıyor ve kral çıplak diyen ve bu gerçeğin mücadelesini verenler dışlanıyor. Öteden beri Marksizm-Leninizm'e, Birlik Devrimi'ne, partiye karşı mücadele eden bürokratik elitist oportünizm ve tasfiyecilik, kral çıplak diyenleri ''baş düşman'' göre gelmiş ve işine gelmeyen kadro ve yapıları hoyratça anti-partililikle, partiye güvensizlikle vs. vb. damgalayabilmiştir. Başarısızlığı, çözümsüzlüğü, dokunulmazlığı, özeleştiri yoksunluğunu, kendini kutsamayı teorik ve pratik bir silaha çevirmiş bir önderlik anlayışı ve yönetme tarzının ideolojik ve örgütsel yabancılaşma ve ideolojik ve örgütsel çürüme üretmesi kaçınılmazdır. ''Önce komünist, sonra yönetici olduğunu unutan'' (sosyalizmin dersleri üzerinde SSCB pratiğini eleştiren E. Hoca'nın sözleridir), bunu bir karaktere, zihniyete ve pratik uygulamaya dönüştüren ideolojik ve örgütsel tasfiyeci sapmanın, niteliksel gelişme ve donanımı ve savaş yeteneğini darbelemesinde garip bir şey yoktur. Ve bu işin merkezinde oportünist-ilkesiz ittifak ve ekipçilik duruyor. On yıllara dayanan emeğin, bedelin, değerlerin, kadroların hoyratça tüketilmesi, öncülük iddiasının ciddi bir politik maddi güce dönüşmemesi, dahası politik ve örgütsel getttolaşma öncelikle hesap sorulmadığı, sonra hesap verilmediği için, kolektif çalışma ve akıl tüketildiği için, zengin bir babanın müflis oğlu tablosuyla karşı karşıya kaldık. Hiçbir şey olmasa bile, komünist hareketin tabanı olan-bitene yakından şahittir. Yurtiçi ve yurtdışındaki kitle iyi ve kötü günleri de yaşamış/bilen, politik ve deneyimli bir kitledir. Öyle mistik, romantik, duygusal hamaseti anlayamayacak ve kolayca manipülasyona yenik düşecek bir kitle değildir. İnsanların aklıyla alay edecek tarzda davrananların, şu veya bu konu üzerinde dikkati saptırarak durumun vahametini hafifletmeye, örtülemeye çalışanların devrim ve sosyalizm davasına zarar verdikleri açıktır. Bu zihniyet, duruş baştan aşağı zaaflıdır.

V

Yarım asırlık Türkiye komünist ve devrimci hareketinin deneyimi, 30 yıla doğru yaklaşmakta olan Birlik Devrimi ve parti sürecinin deneyimi var. Peki ama nereden nereye geldik? Bugün hangi durumdayız? Neden bu durumdayız? Bu tablo aşılmadan öncü çözüm gücü olabilir mi? Gel gör ki, hala kolay devrimcilik yolundan (yani bir tür kendini tekrarlayan dar pratikçi devrimcilik yolundan ve türünden) kopuşulamıyor. 100-150 yıllık oportünist, revizyonist, tasfiyeci, Troçkist teoriler de ''yenilenme'', ''yeniden yapılanma'', ''Marksizmin rönansası'', ''21. yüzyılın Marksizmi'' vb. çözüm olarak propaganda ediliyor. En acısı da komünist harekette bu saçma sapan fikirlerin, teorilerin propagandasının yapılması ve alıcılarının olmasıdır. Bu olgunun çıplak bir şekilde gösterdiği gibi, komünist parti ideolojik olarak aşırı gerilemiştir. Büyük bir niteliksel kan kaybı var. Tasfiyeci akımlara ve teorilere geniş çaplı alan açılmıştır. ilke ve istikrar kaybolmuştur. Yalpalayan, yönü kaybeden komünist hareket, proleter yoldan küçük burjuva yola doğru sapmış ve ilerlemektedir. Zamanında ilkeli ve kolektif tarzda çözülemeyen kriz (ki bu olgu da kabul edilmiyor!) Marksist Leninist Komünist Hareketi kendine yabancılaştırmaya devam etmiştir.


Yaşanan kriz, sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm kavgasının gerek ve gereksinmelerine yanıt verememeden, dolayısıyla artçı sürüklenmekten kaynaklanmaktadır. Krizi çözmede gösterilen iradesizlik de krize teslimiyetin ifadesidir. Kriz bir sonuçtur, nesnel gereksinmelere, değişen nesnel koşullara verilemeyen yanıt yıkıcı bir kriz olarak biçimlenip gelişmektedir. Krizin derinlik ve genişliğinin kavranamaması, çıkışı da olanaksız kılmaktadır. Kriz bir sonuç ama dönüp dolaşıp bir nedene de dönüşmüştür. MLKP'nin MLKP'lileşmeye gereksinimi var ve bugünkü parti, doğru çizgide kurduğumuz parti değildir; kendi öz temellerinden ve çizgisinden uzaklaşmış; ve henüz kendi öz temeli ve çizgisinde oturamamışken kendine yabancılaşmaya başlamış ve bugünlere gelmiş bir partidir. Kavranmayan, üstü örtülen gerçek budur. Boş övgüye ve böbürlenmeye değil, gerçekleri ortaya koymaya, ilkeli eleştirilere ve mücadeleye ihtiyaç var.

VI

Her komünistin şu soruları kendisine sorması ve incelemesi gerekir; kurucu kadrolardan geriye kaç kişi kaldı? Kuruluştan bu yana kaç kadro kaybedildi? Kazanılan kadro ne kadar kaybedilen ne kadar? Öne çıkarılanlardan geriye kaç kişi kaldı? Deneyimler neyi göstermektedir? Geniş çaplı kadro kaybının ana nedeni bu kadrolar mı? Bu bağlamda sorunun ideolojik, siyasal, örgütsel nedenleri yok mu? Bu geniş kadro kaybında izlenen kadro politikasının, çalışma tarzının, bürokratik merkeziyetçiliği dayatan ve bir tasfiyeci kılıca dönüştürülmüş zihniyetin payı yok mu? Bunların hepsi mi ''mücadele kaçkını''? Kıyım ve örgütsüzleştirmeyi örgütleyen ve gerçekleştiren oportünizmin bu yıkımdaki payı nedir? Sorunun (ve sorunların) öncelikle ''önderlik düzeyi''nde ele alınması gerekmez mi? Burada kolektifin kendisini sorgulaması gerekmez mi? Neden teorik ve pratik çalışmalarda öncü başarılı olamıyor? Kısmi kazanımlarla durumu kurtarmaya çalışma politikası ne kadar komünist olmayı hakkeder? Kriz bu yol ve yöntemlerle ilkeli bir tarzda, en az güç kaybıyla, Leninist irade birliğinin en üst düzeyde yeniden kurulmasıyla aşılabilir mi?


Komünist hareketin krizi küreseldir, küresel çaptaki nesnel koşullardaki derin değişimlerle bağlıdır. Dünya komünist hareketinin ciddi bir varlığından bahsedilemez. Olduğu kadar da zayıf, dağınık, koordinasyondan yoksun; ideolojik, siyasal, örgütsel krizin pençesinde kıvranıp durmaktadır. Uluslararası Komünist Hareket'in (UKH) bir merkez olarak ciddi bir varlığının olmaması sorunların çözümünü alabildiğine zorlaştırmaktadır. Ancak varlığımız ve gelişmemiz, sorunları çözme irademiz böyle bir merkezin varlığına ya da yokluğuna bağlı ele alınamaz. Tarihten çıkardığımız ya da çıkarmamız gereken bir ders de, komünist işçi hareketinin varlığı ve gelişmesinin zorunlu ön koşulunun ''uluslararası bir merkez''in varlığı olamayacağıdır. II. Enternasyonal'in çöküşü sürecini düşünelim, ortada bir ''uluslararası merkez'' kalmadı ama Bolşevikler yeni bir süreci örgütleyerek hedeflerine ulaştılar...


Böyle bir merkezin inşasının hedeflenmesi bir şeydir ama komünist partilerin var olup olmamasının böyle bir merkeze bağlı ele alınması farklı bir şeydir. Var ya da yok, belirleyici olan enternasyonal proletaryanın sınıf bilinçli temsilcisi olarak Marksizm-Leninizm temelinde bağımsız ideolojik-siyasal bir güç olarak var olmak, devrim ve sosyalizm kavgasının gereksinmelerine militanca yanıt vererek kavgayı geliştirmektir. Böyle bakınca, doğal olarak, komünistlerin kendini sorgulaması, nerden nereye gelindiğinin, nereye doğru gidildiğinin yanıtı, krize yanıt olacak bir perspektifle, yöntemle, ilkeli bir şekilde verilmesi gerekir. Krizin yanıtı post-Marksizmde, Ezilenlerin Marksizminde, Troçkizm'de, anti-Bolşevik, anti-parti ''ezilenlerin öncü feda müfrezesi'', ''romantik devrimcilik'' teorisinde bulunamaz.


Kriz süreçleri kaçınılmaz olarak arayışlar üretir. Bu arayışların her zaman için Marksist-Leninist arayışlar olmadığı da açıktır. Hatta derin ve kapsamlı kriz süreçleri bol miktarda oportünist arayışlar üretir; komünist partileri oportünizme, revizyonizme açık hale getirir... Komünist bağışıklık sistemi zayıf düşer. Bağışıklık sistemi zayıflayan hareket içerisinde burjuva, küçük burjuva katmanlar ''çözüm'' adına baş kaldırır, kendini dayatır. Bu girişim ve yönelimler komünist partilerin ilkelere en az bağlı, en istikrarsız öğelerini ve katmanlarını harekete geçirir ve onlara dayanır, tıpkı komünist hareketin gerçeğinde somutlaştığı gibi.

Önemli olan arayışların, çözümün, iradenin Leninizm temelinde olması, Leninist yenilenmenin gerçekleştirilebilmesidir. Komünist yaratıcılığın oportünist yaratıcılığa dönüşmesine, oportünizmin inisiyatifi ele geçirmesine izin verilmemesidir. Tasfiyecilik, ''proletarya üzerindeki burjuva etkisi''dir, ''bir tesadüf, bireysel kötülük, aptallık ve hata değil, objektif nedenlerin kaçınılmaz sonuçları''dır (Lenin); dolayısıyla tasfiyeci oportünizmin, tasfiyeci çürümenin yarattığı yıkımları, kadro kaybının yükünü ucuz yoldan başka yerlere yıkanlar suç işlemektedir. Bunu görmek istemeyen, gerçeğe körce bakan dar kafalılık ise tasfiyeciliğin yoldaşıdır.


Dünyada ve Türkiye'de, Kürdistan'da ortaya çıkan ve hep kılık değiştirerek kendini dayatan ve dayatacak olan tasfiyeci oportünizme, revizyonizme, küçük burjuva demokrasisinin değişik varyantlarına vb. kapılmamak, dahası bu yönelimlerin baskısına karşı savunmada değil, ideolojik saldırı hattında durmak gerekir. Bugün olmayan şey aynı zamanda budur.


Yaşanan krizin salt komünist hareketle sınırlı olduğunu düşünmek de gerçeklerden kopmaktır. Kriz, iç ve uluslararası alanda devrimci-demokrasiyi de pençesine almıştır... Türkiye devrimci hareketinin çıplak gerçeğinde bu olguyu zaten görmekteyiz...


Krizden çıkmak olanaklı mıdır? Evet, olanaklıdır. Evet, krizden çıkılacaktır. Krizden çıkış kaçınılmazdır. Kriz süreçleri ve krizden çıkış süreçleri genelde yeni saflaşmaları gündemleştirir. Önemli olan bu saflaşma ve yenilenmenin devrim ve komünizm davasının gereksinmelerine yanıt olmasıdır. Çıkış sürecinde tasfiyeci vb. savrulmalar olması kaçınılmazdır. Kuşkusuz ki her gerçek komünistin arzulayacağı şey, gerçek bir Leninist yenilenmeye bağlı olarak, süreçten en az kayıpla, en yüksek irade ve eylem birliğiyle, en yüksek dinamizmle çıkıştır. Lenin'in öğrettiği gibi bu çıkış, ilkeli bir hesaplaşmaya, hesap sormaya, Bolşevik eleştiri, özeleştiriye dayanmak zorundadır. Tasfiyeciliğe boyun eğen her parti tasfiyeciliğe gider. Tasfiyeciliği tasfiye etmeyen bir parti tasfiye olur. Bunu kavramayanların çözüm gücü olması da olanaklı değildir. İlke, perspektif, yöntem, nesnel durumun doğru bilinci ve irade gücü olmadan çözüm değil, çözümsüzlüğün derinleşmesi, kapsamlılaşması kaçınılmazdır. Türkiye ve Kürdistan komünistlerinin irade birliğini ilkeli bir temelde daha üst düzeyde kurması gerekir.


Ya krizden çıkacaksın ya da altında kalıp ezileceksin. Orta yol yok. Krizden çıkış süreçlerinde ortaya çıkan sapmalardan biri olan orta yolculuk da oportünizmdir. Marksizm-Leninizm'le ortacılık bağdaşmaz. Ortacı oportünizm de oportünizm ve tasfiyeciliğin bir biçimidir ve özellikle belli koşullarda oportünizmin bu türü daha tehlikeli bir oportünizm türü haline gelir. Ortacı oportünizm, proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan, bir elini burjuvaziye diğer elini proletaryaya uzatan, her iki tarafı barıştırmaya çalışan küçük burjuvazinin sınıf tavrıdır.

Lenin, tasfiyeci oportünizme karşı Bolşevik mücadele yürütürken, ''Tasfiyeciliğin çekim alanı içinde bulunan, ne Tasfiyeciliği doğrudan savunmaya ve ne de doğrudan ona başkaldırmaya cesaret edemeyen kişiler''den bahseder; bu, genel bir olgudur; herhangi bir komünist partide bu kategori özellikle kriz süreçlerinde ortaya çıkar. İdeolojik bir çekim merkezine ihtiyaç var. Etkin bir ideolojik mücadeleye ihtiyaç var. Ya proletarya ideolojisi ya da burjuva ideolojisi, ortası yok! Sorun hangi sınıfın ideolojik mücadeleyi kazanacağıdır. Proletarya sınıfı ve komünistler bu mücadeleyi kazanarak partiyi geleceğe taşımalıdır. Marksizm-Leninizm'e, davaya, kavgaya, ideallere bağlılık bunu gerektirir. Gerisi boş laftır.






31 Mart 2020 Salı

KAPİTALİZM, CORONA VİRÜS, TEKNOLOJİ VE DEVLETLER

KORONA SALGINI VE BURJUVA DEVLET(LER) GERÇEĞİ

‘’Korona krizi’’i yansıtılmaya çalışıldığı gibi tek başına bir salgın krizi değildir. ‘’Korona krizi’’ emperyalist dünya sisteminin ve burjuva devletlerin krizidir. Bu kriz, kapitalist emperyalizmin ve uluslararası tekellerin dünyasının ne denli güçsüz olduğunu gösterdi. Korona krizi emperyalizmin genel bunalımının ne denli keskinleşmiş olduğunun çarpıcı bir kanıtıdır. Korona salgını ile patlak veren kriz emperyalist kapitalizmin genel ve güncel krizinin yeni biçimler altında patlak vermesinden ya da bu gerçeğin kör gözlerin içerisine sokulmasından ibarettir.
Korona krizini gerekçe gösteren burjuva devletler derhal harekete geçerek ulusal tekellerini trilyonlarca dolarla fonlamaya başladı. Salgının yarattığı ve körükledikleri korku kasırgası ile perdelenerek krizin bütün yükü proletarya ve halklara yıkıldı. Her kriz döneminde olduğu gibi bir kez daha işçiler, halklar, yoksullar feda edilmeye başlandı. Salgın, burjuva devletlerin tekelci sermaye sınıfını, kar için üretim düzenini temsil ettiğini çarpıcı bir tarzda ortaya koydu.

‘’Küreselleşme’’ ile salgın hastalıkların da küreselleştiği, eko-sistemin gaddarca kar hırsına feda edildiği, ‘’kamusal sağlık’’ sisteminin özel kapitalist sektöre devredilerek sermayeleştirildiği; maddi ve manevi olan her şeyin metalaştırıldığı; piyasa değerlerinin sağlık ve sağlıklı yaşamın çıplak değerleri haline getirildiği; yoksullara paran yoksa öl dendiği bir dünya gerçeğinde küresel salgına karşı işçi sınıfının ve halkların korunamayacağı bu kez Korona salgınında açığa çıktı, hem de çok çarpıcı biçimlerde.

Korona salgını, odağında uluslararası tekellerin durduğu emperyalist dünya düzeninin ve burjuva devletlerin insanlığın ve gezegenimizin karşı karşıya kaldığı yıkıcı tehlike ve tehditleri çözme yeteneği olmadığının ve olmayacağının tipik yeni bir olgusudur.

‘’Corona krizi’’ karşısında çaresiz kalan uluslararası sermaye ve burjuva devletler, fırsattan istifade ‘’Toplumu yeniden dizany etme’’ operasyonunu da başlattı. Çözüm olarak ileri sürülen kaderci, sosyal Darwinist, Malthusçu, Big Brother devleti politikasının propagandasından da bu gerçeği görmekteyiz. Daha da önemlisi, emperyalist devletler, salgına karşı mücadele adına alınan olağanüstü tedbirlerin içeriğini ulusal ve küresel ölçekte meşrulaştırmaya ve süreklilik kazandırmaya çalışmaktadırlar.

Bir yandan virüsü ve salgını günah keçisi ilan ediyorlar. Öte yandan kapitalizmi ve yarattığı yıkımları aklamaya çalışıyorlar. Oysa eko-sistemin yıkımının kaynağı olduğu gibi Korona salgınının da tek sorumlusu emperyalist kapitalizmdir, uluslararası sermayedir. Diğer yandan ‘’Terörizme karşı savaş stratejisi’’ ile salgına karşı mücadele politikasını pratikleştiriyorlar. Proletarya ve halklar korkuyla, panikle, yıldırılarak, öz güven duygu ve bilinci yıkılarak ‘’gönüllü’’ teslimiyete çağrılıyor. Asker-polis-istihbarat-teknolojik denetim gücüne dayanarak yönetmeyi, olağanüstü hal kriz yönetim modelini olağanlaştırarak yetkinleştirmeye çalışıyorlar. ‘’Küreselleşme’’ ile zaten geliştirilmeye çalışılan bu model, salgın vesilesi ile derinlemesine ve genişlemesine yerleştiriliyor. Demokratik hak ve özgürlüklerin gaspı normalleştirilmeye çalışılıyor. Gidişin yönü, dünya çapında siyasal gericiliğin daha da yoğunlaşarak, saldırganlaşarak yayılması yönündedir.

Bu bağlamda bazı gerçeklerin altını çizmek gerekiyor.

Emperyalizm, uluslararası tekeller, burjuva devlet ve siyasal gericilik arasındaki temel bağ; dünya devrimi tehditi karşısında tekelci sermayenin ve yöneticilerinin içsel gerçeği anlaşılmadan bugünkü gelişmeler de anlaşılamaz ve ‘’dünyanın lanetlileri’’ne de anlatılamaz.

Lenin, 103 yıl önce yazdığı ‘’Emperyalizm’’ kitabında, “Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: Siyasal rejim ne olursa olsun, her planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı derecede yoğunlaşması.” “Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder.” analiziyle, emperyalist siyasal gericilik eğilimiyle emperyalizmin ekonomik temeli arasındaki dolaysız bağa işaret eder.

Küreselleşme” ile emperyalist siyasal gericilik eğilimi de daha fazla “küreselleşerek” keskinleşmiştir. Çağımızda her türden siyasal gericiliğin merkezi ve destekçisi kapitalist emperyalizmdir. Kapitalist emperyalizm, Korona salgını kullanarak zaman kazanmaya, yitirdiği dengesini bulmaya, devrimci bir krizin patlamasını önlemeye çalışıyor. Tekeller ve burjuva devletler ana çözümü her planda siyasal gericiliği daha da yoğunlaştırmakta arıyor.

Uluslararası tekellerin egemenliğiyle belirlenen tekelci kapitalizm olgusu, özellikle 80’lerden bu yana iktisadi açıdan tekelci kapitalizmin daha yüksek tipten tekelleşmesinin bir ürünü olarak gelişti. Buna koşut (89-91 dönemecinde kapitalist-revizyonist kampın dağılışı, dünya devrim dalgasının geçici geri çekilişiyle de birleşerek), siyasal alanda, emperyalist devletin siyasal gericilik eğilimi de daha derinleşti.

Uluslararası tekellere ve burjuva devlete dayanan siyasal gericilik, iç politikada, yoğunlaşan faşizan burjuva terör, faşist akımların hızla güç toplaması, yükselen faşizm tehlikesi olarak karşımıza çık. Bu olgu, “Vatanseverlik Yasa”larında, “Terörizmle mücadele” yasalarında, “E-devlet” uygulamasının geliştirilmesinde, insanları çipleme, günlük yaşamın elektronik denetlenmesi vb. gibi neo-nazist, militarist düzenlemelerde, böylece, artan oranda burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin açık açık gasp edilmesinde ifadesini bulmuştur. Bu bakımdan bugün de Korona salgını bulunmaz bir fırsata dönüştürülmeye çalışılıyor.

Uluslararası tekellere ve burjuva devlete dayanan siyasal gericilik, dış politika alanında ise, yükselen emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesinde, yer küremizin açık bir sömürgeye dönüştürülmesinde, yükselen militarizm ve artan askeri saldırganlık ve işgallerde (Yugoslavya’nın parçalanması ve yerle bir edilmesi, Afganistan, ardından Irak’ın, Somali’nin, Suriye’nin, Libya’nın işgal edilmesi, Venezüella’da darbe girişimi, Bolivya’da Morales’e karşı yapılan darbe, Ukrayna’ın parçalanması örnekleri hatırlansın); ‘’Küresel terörizme karşı mücadele strateji’’lerinde’’ ırkçı “medeniyetler çatışması”nın körüklenmesinde vb. pratikleşmiştir.

Sözde “STK”lar ve “halk” aracılığıyla yapıldığı propaganda edilen Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan vbg. ülkelerde gerçekleştirilen renkli sözde “devrimler”i ise sadece hatırlatarak geçiyoruz.

Küresel, kıtasal, bölgesel, ülkesel bazda kışkırtılan gerici fanatik ulusal, dinsel, mezhepsel boğazlaşmalar, dinsel gericiliğin korkunç biçimde horlatılması, ırkçılığın ayyuka çıkartılması; ortaçağın yardıma çağrılışı, sayısız sapkın akımın geliştirilmesi neyin ifadesi?

Mafyatik burjuva devletin geliştirilmesi, uyuşturucu kullanımının özellikle gençlik içerisinde bilinçli teşviki neyin ifadesi?

Sadece günü kurtararak yaşayan, tarih bilincinden yoksun, gelecek perspektifi olmayan, çağına, toplumuna ve mensubu olduğu emekçi sınıflara karşı hiçbir sorumluluk duymayan bir gençlik yetiştirme politikası neyi ifadesi?

Gemisini yürüten kaptandır propagandası, aşırı bencil ve tüketim delisi yırtıcı bireyin inşası; insani yabancılaşmanın tarihte hiçbir zaman görülmemiş derecelere yükselmesi neyin ifadesi?

Yurttaşlığın yerine müşteri ve tüketici bireyin geçirilmesi, para ve zenginlik tapıcılığın geliştirilmesi neyin ifadesi?

Kuşkusuz ki emperyalist ekonomik temel üzerinde yükselen katmerleşen emperyalist siyasal gericiliğin, toplumsal ve kültürel dejenerasyonunun göstergesidir.

Bütün dünyayı girdabına almış ve derinleşen çürüme sosyal sistemin (kapitalist üretim tarzının) çürümesidir. Bu çürümeye karşı onuru, geleceği temsil edenler ise yalnızca ve yalnızca gezegenimizin dört bir yanında direnen, mücadele yürüten işçi sınıfı, halklar, ezilen toplumsal kesimlerdir.

ÇUŞ’ların (uluslararası tekellerin) damgasını bastığı “küreselleşme”, emperyalist “neoliberal”, “postmodern”, “postmarksist” sahte propagandanın ileri sürdüğü gibi daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları, daha az devlet, “ulus devletin sonu” ile belirlenen bir dönem olmamıştır. Aksine, ulus devletlerin sayısının artığı ve siyasal gericiliğin çok daha keskinleşerek, kapsamlılaşarak, “küresel”leşerek yoğunlaşıp yükseldiği bir tarih kesiti olmuştur.

Küreselleşme”nin devleti burjuva gericiliğin ve yardakçılarının iddia ettiği gibi “demokratik” değil “otoriter” devlettir. Enternasyonal proletarya ve halkların, sosyalist kampın baskı ve mücadelesiyle koparılıp alınmış, kazanılmış siyasal özgürlüklerin, ekonomik ve sosyal hakların özellikle son 40 yılda sürekli gaspedilerek tasfiye edilmesinden de bu olguyu açıkça görmekteyiz. Uluslararası tekellerin emperyalist kapitalizminden başka bir şey olmayan “neoliberal küreselleşme”nin burjuva ve küçük burjuva propagandistlerinin tümüyle demagojik ve manipülatif iddialarının aksine, gerçek budur. 2008 krizinden bu yana söz konusu propagandanın sahte karakteri daha fazla açığa çıktığını hepimiz biliyoruz. ‘’Korona krizi’’ ile sahte iddiaların yüzündeki boya daha keskin dökülmeye başladı.

Emperyalizmin ve “küreselleşmeci”lerin o çok yücelttikleri “liberal özgürlükler” bugün dünle kıyaslanmayacak kadar çok daha küçük bir azınlığı oluşturan ve primadin tepesinde oturan sermaye için çok daha fazla demokrasi, proletarya ve halklar için ise çok daha fazla diktatörlük haline gelmiştir.

Uluslararası tekellerin ve işbirlikçi tekellerin devlet aygıtı, kaçınılmaz olarak, daha da merkezileşmiş, esnek ve vurucu gücü daha yüksek, burjuva terörist karakteri daha çıplak hale gelm devlettir. Bu ise, burjuva devletin yüzündeki “demokratik” peçeyi daha iğreti hale getirmiştir ve getirmeye de devam etmektedir.

Emperyalizmin, Amerikan emperyalizminin, NATO’nun yeni geliştirilen neo-faşist saldırgan stratejisine göre, SSCB ve Doğu Bloku’nun tasfiyesinden sonra, dünyamız belirsiz/kaotik bir döneme girmiştir. “İnsanlık”, “özgür dünya”nın kutsal “değerleri” ve dünyamız geçmişten daha büyük tehlikelerle yüz yüzedir. İçerisine girdiğimiz bu kaotik dönemde, “düşman” belirsizdir. Tehlike ve düşman “her an ve her yerdedir”. Her an, tetikte olmak gerekir. Her an, her yere müdahale etmeye hazırlıklı olmak gerekir. Baş tehlike, “terörizmdir”. Terörizme karşı mücadelenin sınırları yoktur, belirsizdir ve bu durum ‘’önleyici saldırı’’ politikasını zorunlu kılmaktadır. Doğal felaketler, göçler; nükleer ve kimyasal silahların (kitle kıyım araçları) yaygınlaşması tehlikesi; “terörist örgütlerin” bunları kolayca ele geçirme veya yaygınlaşan teknolojileri kolayca edinip bu silahları üretip kullanması vb. olanaklıdır… O halde ülkeler, dünya süreklilik kazanmış bir kriz yönetimi” yönetim sitili ile yönetilmelidir. STK’lar, ‘’toplum’’, devletler bu politikaları birlikte yaşama geçirmelidir vs.

Vurgulamak isteriz ki, uluslararası tekeller tarafından yönetilen emperyalist dönemin gereksinimleri, burjuva ulus devletin ve devletler sisteminin daha da merkezileşmesini gerektirmektedir. Merkezileştirilerek tahkim edilmiş, daha esnek ve vurucu bir güç olarak yetkinleştirilmiş burjuva devlet yapılanmasında daha fazla öne çıkan olgu “demokrasi”, ‘’devletin zayıflatılması’’ vs. değil, aksine demokratik biçimsel uygulamaların da geniş ölçekte tasfiye edildiği, yasama ve yargı erklerinin zayıflatılarak geri plana itildiği ve her bakımdan burjuva yürütme erkinin öne çıkarılarak tahkim edildiği daha saldırgan bir devlet yapılanmasıdır.

Doğal olarak yukarıda kabaca ifade ettiğimiz neofaşist militarist yayılmacı stratejiye göre burjuva devletlerin merkezileşerek tahkim edilmesi ve sürekli kriz tehlikesine göre yapılanması, “kriz yönetim merkezi” olarak işlevselleşmesi gerekmektedir.

Dünya burjuvazisi, burjuva devletler emperyalist dünya sistemini bekleyen asıl tehlikenin dünya devrimi ve sosyalizm olduğunu çok iyi bilmekte. ‘’Güçlü devlet’’ olmadan, devletin cellat ve papaza dayanmadan ayakta kalamayacağını ise herkesten daha iyi kavramakta. Şu Korona günlerinde bu gerçek daha iyi görülmektedir.

Empeyalizmin temel ekonomik yasası azami kar yasasıdır. Ekonomik Darvinizm”, ‘’siyasi Darvinizm’’, ‘’askeri Darvinizm’’, hukuki darvinizm” emperyalist kapitalizmi, uluslararası tekelleri, burjuva devleti belirleyen; azami karın şekillendirdiği tarihsel ve sosyolojik gerçektir. Uluslararası tekellerin çıkarlarıyla belirlenip şekillenen burjuva devletin, dört dörtlük terörist güvenlik aygıtı olarak yapılandırılmış olması ve bu yapılandırımanın yüksek teknolojik temelde biçimlendirilmesi yönelimi, Korona salgını ile perdelenerek yetkinleştirilmek isteniyor. Yani dünya çapında yeni bir devrimci dalga ile önü kesilmezse, yıkıcı darbeler indirilmezse dünya devrim cephesine ve dinamiklerine karşı daha saldırgan, faşizme ve yeni bir emperyalist dünya savaşına doğru daha hızlı evrilen kapitalist ve emperyalist dünya devletleri gerçeği ile yüzyüze kalacağız.

Emperyalist ve gerici dünyanın demokrasi ve özgürlük söylemi proletarya ve halkları aldatarak yönetmenin bir aracıdır. Devrime ve sosyalizme, proletaryaya ve Marksizm-Leninizm’e karşı savaşmanın bir dayanağıdır. Sermayenin, proletarya ve halkların muhalefetini dizginlemesinin bir aracı ve emniyet sigortasıdır. Rakip devletleri kuşatmanın, dağıtmanın, diz çöktürmenin bir silahıdır. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk düzeni, insani yardım müdahaleleri maskesinin arkasında uluslararası tekellerin, emperyalist ve işbirlikçi devletlerin ve sınıfların kanlı, kirli yüzü ve yumruğu vardır…

Uluslararası tekellerin neo-liberal saldırısının eşliğinde ‘’küreselleşme’’nin “insanlığı adil bir paylaşıma, refaha, barışa, demokrasiye, liberal özgürlüğe” vb. kavuşturacağı; “yeni bir çağın başladığı”, “sosyalizmin ebediyen yenilerek öldüğü”; “diktatörlük rejimlerinin, totaliter ve otoriter rejimlerin”, “ideolojilerin ve tarihin sonunun geldiği”, “ulusal sınırlar”ın ortadan kalkmaya başladığı, “ulus devlet artık tarih oldu”ğu, “sivil toplumun egemen toplum” olmaya başladığı, “sınırsız bir özgürlükler dünyası kurula’’acağı propagandası yapıldı. Sömürüden, uzlaşmaz sınıf karşıtlarından, krizlerden, savaşlardan arınmış, hızla devletsizliğe giden eşitlikçi vb. “küreselleşme” (“globalizm”) iddiası çıplak bir burjuva yalandan, tarihsel ve güncel gerçeklerin çarpıtılmasından başka bir şey olmadığı çoktan teşhir oldu.

Tüm bu demagoji ve manipülasyona karşın, yaşam, proletarya ve halklara başka bir şeyi anlatmaya ve göstermeye devam etti. Bilakis emperyalist demagoji, emperyalizmin azgın sömürü, ekonomik, politik ve askeri yayılma ve saldırılara dayanan pratiğiyle ıskartaya çıkmaya başladı ve bu süreç daha çarpıcı biçimler alarak sürmektedir. 2008 dünya ekonomik krizi ve bugün patlak veren ‘’Korona krizi’’ deneyimi bu gerçeğin altını çiziyor. 2000’lerden bu yana yeniden canlanan ve gelişen, bütün kıtaları ve ülkeleri kapsayan mücadele dalgası ile proletarya ve halkların daha güçlü mücadelelere hazırlandığı da çıktır.

Dünya proletaryasını belleksizleştirerek teslim alma saldırısıyla proletaryanın, emekçilerin, ezilenlerin tarihsel hafızası derin yaralar almasına karşın, yine de silinemedi. O tarihsel kolektif bellek yeni mücadelelerin ışığında yeniden uyanıyor, canlanıyor. Yeni bir küresel devrimci atılıma doğru ilerleyen halkların mücadelesi bu gerçeği kanıtlamaktadır.

DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR

29 Aralık 2018 Cumartesi

ÖNDERLİK VE ''ÖNDERLİK'' ÜZERİNE V

ÖNDERLİK VE ''ÖNDERLİK'' ÜZERİNE
                                    V
Devam edelim.
MLKH içerisinde oportünist II. Enternasyonal'in, Troçkizm'in, IV. Enternasyonal'in ayak izlerine basarak, teorilerini temel alarak Avrupa merkezli devrim teorisi ve programını savunarak ''yenilenmek'' gerektiğini ateşli bir şekilde ileri sürenler var. Fakat bildiğimiz kadarıyla MLKH'in Avrupa merkezli devrim yaparak Türkiye'yi, dünyayı kurtarma çizgisi yok. Peki o halde kabul edilemeyecek tarzda Avrupa'ya ''yığınak'' yapılmasının mantığı ne?!!! Ve bu seçimler neye göre yapılıyor??? Aranır olmak, cezalar almış olmak bir ölçüt olabilir mi? Peki devrim yapma iddiasında olduğumuz coğrafyada aranmayanlar üzerinde mi illegal ve yasadışı partiyi kurup geliştireceğiz? Böyle bir yaklaşımın Marksizm Leninizm ile, Uluslararası Komünist Hareketin tarihsel deneyimleriyle, coğrafyamızın gerçekleriyle, tarihsel geleneğimizle bağdaşır bir yanı olabilir mi?
Denebilir ki elbette ki böyle düşünmüyoruz, yazdıklarımıza vs. bakın.
Peki gerçeğimiz ne? Pratikleşmeyen sözler ölçü olabilir mi? Neden aranan, hapis cezası alan kadrolar kolaycı bir şekilde yurtdışına çekiliyor? Yıllardır Türkiye'de ve Kuzey Kürdistan'da ciddiye alınabilecek bir illegal-yasadışı partinin olmaması ya da tasfiye olmuş ve edilmiş olmasının buradaki rolü ne?
Bu tablo en baştada ''stratejik önderler''in ''adanmış devrimcilik'le, ''eleştirinin devrimci şiddeti''yle en önde dağılmış çalışmaları toparlayıp geliştirmesi gerekmez mi? Her fırsatta ''adanmış devrimcilik'', ''parti tarzı'', ''devrimci romantizm'' üzerine lafazanlık yapanların, başka kadrolara ve Türkiye ve Kürdistan'da binbir emekle, bedelle mücadele yürüten kadro ve örgütlerimize kendilerini feda etmesini öğütlerken hangi ilkelere, hangi ahlaki ve vicdani değerlere göre davranıyorlar acaba? Tüm bu gerçeklerin sorgulanması ve gerekli derslerin çıkarılması gerekmiyor mu!!!
Kuşkusuz ki bu durum tipik tasfiyeci oportünist, tasfiyeci bürokrat zihniyet ve duruşla izah edilebilir yalnızca.
Peki bu çözülüşe, bu çürümeye karşı ilkeli ve sonuna dek giden bir mücadele yürütmeyen kadroların da bu tablonun sorumluluğunu paylaşmadığı iddia edilebilir mi? Elbette ki bu soruya verilecek cevabımız hayırdır, aksine son tahlilde suç ortaklığı yapılmaktadır. Peki bu durumun da eleştiri, özeleştiri konusu yapılması gerekmiyor mu!!!
Bizce bu tablonun ana nedeni tasfiyeciliktir, tasfiyeci kaçış ya da yöneliştir; kendi dar çıkarcı/klikçi iktidarını koruma vb. hesabına dayanan politik ve örgütsel teori ve pratiktir.
Bu temel üzerinde yurtdışı parti örgütlerinin eleştiri dinamiğini kırarak yandaşa göre partiyi yeniden yapılandırmaktır. Yurtışını kendi dar klikçi hesabına göre cephe gerisi olarak örgütleme planıdır. Bu gerçeğin az ya da çok yurtdışı parti örgütleri ve parti tabanımız tarafından görülmediğini düşünmek ise politik saflık olacaktır.
Bu gerçekler de göstermektedir ki ortada gerçek bir önderlik yok ama ''önderlik'', ''stratejik önderlik'' var.
Avrupa'da derin (!) illegalite gösterisi ya kara cahillikten ya da oportünist gösterişten ibarettir. Başınızı kuma gömebilirsiniz ama gerçekler farklıdır. Eğer bunun farkında değilsek geriye söylenecek bir şey de kalmamaktadır. Avrupa'da da belli sınırlar içerisinde işin gereklerine göre illegalite/yasadışılık kaçınılmazdır ama bu, başı kuma gömerek olmaz. Kendimizi kandırmayalım...
SBKP'nin 19. Parti Kongresi'nde de dile getirilen ve Juvkov'un da tanıklığıyla açıkladığı şu bürokratik ekipçi/klikçi zaafiyet her zaman için eleştirel bir uyanıklığa sahip olmayı gerektirdiği açıktır; bizim kendi özgün gerçeğimiz içerisinde benzer bir yönelimin olduğu ama henüz bunun oturmamış olduğunu söylemeliyiz.
"Jukov, Stalin'in, cumhuriyet, bölge, yöre örgütlerinin birinci sekreterlerini, kendilerine bağlı ve yaltakçılık yapan kişilerden oluşma 'şahsi klanlar' kurmakla eleştirdiğini hatırlatmaktadır. Stalin, ayrıca, bu parti liderlerinin, diğer cumhuriyetlere veya bölgelere atandıklarında, 'şahsi klanlarını' da beraberlerinde götürdüklerini söylüyordu." (Yuriy Jukov, ÖTEKİ STALİN, Lena Yayınları)
Yine bildiğimiz kadarıyla Ortadoğu devrimini merkezimize koyarak Türkiye'yi, Kürdistan'ı ve dünyayı kurtarmak gibi bir çizgimiz de yok. O halde insanlar neden ya Avrupa'ya ya da Ortadoğu'ya yönlendiriliyor?
Vurgulamak gerekir ki, bölgesel devrim olasılığı politik duruşumuzun merkezi değildir; perspektifimizin merkezinde Türkiye ve Kürdistan devrimi duruyor. Bölgesel devrimi temel almıyoruz. Bölgesel devrim olasılığının ''küreselleşme''yle daha da artığını saptıyoruz. Devrim ve sosyalizm iddiamız bakımından bölgesel devrimi de hesaba katan, bunun gereklerini de öncülük perspektifine, pratik duruşuna yediren bir perspektife sahibiz. Partinin esas gücünü Ortadoğu'ya yığmıyoruz. Bu bağlamda esas güç Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da ve bu bağlamda da en önemli merkezlerde yoğunlaşmalıdır. Aynı şey, ''stratejik önderlik'' için de geçerli olmalıdır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da ciddiye alınabilecek bir maddi güç olmaktan çıkılmış olduğu ve yapılması gerekenler yapılmadığı ve bundan da kaçınıldığı için, nasılsa kolayı da bulunmuş, çek insanları Ortadoğu'ya ve yurtdışına...
Böyle önderlik ve önderler, böyle ''parti tarzı'', böyle ''devrimci romantizm'', böyle ''adanmış devrimcilik'' olmaz olsun.
Rojava devriminde komünist ve enternasyonalist duruşumuz, mevzi tutmuş olmamızın temel zaafların üstünün örtülmesinin aracı haline getirilmesine karşı etkin mücadele etmeliyiz. Bu duruş, temel devrimci komünist görevlerden kaçışın, kaçışın teorize edilmesinin kamuflajı haline getirilmesine komünistler olarak izin vermemeliz, verilmemelidir. Eğer MLKH'in bunca gerilemesine ve ağır kan kaybına rağmen hala belli bir siyasal presteji varsa o da özellikle Birlik Devrimi atılımı sayesinde, Batıda ikinci bir cephe açmaya, ''Doğu'' ve ''Batı''yı birleştirme duruşu sürecinde maddi bir güç olarak gösterdiği başlangıçtaki devrimci gelişmelerin etkisi sayesindedir. Zaten son derece sınırlı, sınıf ve kitleler içerisinde ciddiye alınabilecek bir çalışmanın olmadığı, ortada ciddi bir illegal temelin olmadığı ve güçlerin son derece dağınık bulunduğu bir süreçte sen bütün gücünü Rojava'ya yığsan ne olabilir ki? Rojava devrimi devrimimizdir, militanca yer alacağız ama bilmeliyiz ki Kürt ulusal demokratik hareketine, Ortadoğu devrimine yapılacak öncülük ve öncü katkı Türkiye devrimine önderlik gücü kazanmaktan geçiyor ve geçmektedir. Kürt hareketinin ''Türk solu''ndan beklediği ana katkı da budur. Onlar sorunu katkı ve dayanışma olarak formüllendiriyorlar, biz ise öncülük/önderlik misyonumuz ekseninde... Hatırlatmak bile gereksizdir ki, Türkiye'de yaşayan Kürt nüfus Kuzey Kürdistan'da yaşayan Kürt nüfustan daha fazladır ve Türkiye'de gerek işçi sınıfı gerekse de kent yoksulları daha fazla ''Kürtleşmiş'' bulunuyor...
Türkiye'de ciddiye alınabilecek bir maddi güç olmaktan çoktan çıkmışsın, esasen HDP çatısı altında durumu kurtarmaya çalışıyorsun. Tablo bu ama gerçek dünyadan kopmuş, duygulara hitap eden bir basitlik içerisinde kalkıp ''Öncü Türkiye ve Kürdistan'da görevlerini yerine getirmeye hazırdır.'' açıklamasını yapacaksın vb. Burada bir tutarlılık, komünist bir partinin ve onun birinci derece yöneticilerinin ciddiyetinden bir iz var mı?!!! Üstelik söz konusu açıklamadan sonra ve benzer çok sayıda açıklamalardan sonra, bugün çok daha kötü bir duruma sürüklendiğimizi de dünya alem biliyor. Biliyor ama sınıf mücadelesinin gereklerinde kopmuş, kendini başka alemlerde gören ya da buna göre davranan zihniyetin gerçeği bu işte.
Yeniden hatırlatmak gerekiyor; boş ajitasyon hiçbir zaman karın doyurmaz. Demişler ya, ''Aça dokuz yorgan örtmüşler ama yine de üşüyorum demiş.''
Son söz Lenin'indir;
İnsanlar her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır.”

                                                                                    İrfan AZADKILIÇ