Translate

oğuzhan müftüoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oğuzhan müftüoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2015 Cumartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI*… II. BÖLÜM



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
                                 II. BÖLÜM
Politik özgürlük kavgası içerisinde yer alan değişik politik parti ve çevrelerin her birinin kendi politik çizgisi temelinde tutum takınması doğaldır. Kuşkusuz ki bu, ÖDP için de geçerlidir. Politik özgürlük kavgasında güç ve eylem birliklerinin, her türlü cepheleşmenin temel ilkesi, eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesidir. Geçici ya da az çok kalıcı vb. her türlü eylem birliklerinde bu temel ilkenin özenle korunması gerekir. Bu ilkesel yaklaşım, her yapı, siyasal ve toplumsal eğilim ya da akım için geçerli bir ideolojik donanım, politik sorumluluk ve duruş olmalıdır. Bu perspektif ve duruş, eşitsiz güç ilişkileri içerisinde bir araya gelerek geçici ya da uzun vadeli güç ve eylem birliği yapacak tüm politik kuvvetler için eşit bir şekilde geçerli ve bağlayıcı olmalıdır. Bu ilke, devrim ve sosyalizm mücadelesinde birleştirici bir ilkedir. Çünkü böylece her bir akım eylem birliği yaparken, öte yandan da kendi politik ve örgütsel bağımsızlığını korumuş olacaktır. Kamuoyu önünde eleştiri ve tartışma, ideolojik mücadele hakkını özgürce kullananların ise “kendimizi ifade edemiyoruz”, “monolotik bir girdabın içinde boğuluyoruz”, ah bağımsızlığımız gitti vah bağımsızlığımızı yitirdik türünden yakınma hakkı da kalmayacaktır.
İlerici-demokratik bir politik güç olarak doğru olan ÖDP’nin de kendi katkılarıyla birlikte HDK/HDP’de somutlaşan birleşik cephe içerisinde yer almasıydı, yer almasıdır. Ki bu durumun kamuoyu nezdinde ÖDP’nin kendi politik bağımsızlığını korumasını, ideolojik mücadele hakkını kullanmasını önlemek bir yana, bu hakkı da içerecekti, içerecektir. HDP “monolotik” bir parti değil, aksine bir birleşik cephedir. Onun bir parti formunda ortaya çıkması ise Türkiye’nin özgün politik koşullarıyla/yasaklarla bağlıdır... Fakat ÖDP HDP ile bir birleşik cephe içerisinde yer almayı tercih etmemiştir. Müftüoğlugiller familyasının politikası bunu önlemiştir. Bu bir yana, Müftüoğlugiller zihniyeti, 7 Haziran Genel Seçimleri için HDP ile taktiksel bir ittifak bile yapmaya yanaşmamıştır. Kuşkusuz ki HDK, HDP birçok açıdan eleştirilebilir; dahası eleştirilmelidir de. Fakat eleştirinin amacı üzüm yemek olmalı, bağcı dövmek değil! Müftüoğlugiller zihniyet ve duruşu kendi zayıflığının bilincinde olduğu için, eleştiri ve değerlendirmelerinde de bağcı dövmeyi hedefliyor, dahası bağcı dövmeyi marifet biliyor.
Müftüoğlu, “Haziran Hareketi bu seçimlerde ittifak yapmayı tercih etmedi. Oysa hem HDP’den hem de CHP’den bu yönde teklifler vardı. Bu tercihi nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın kararını siyasetsizlik, tavırsızlık olarak yorumlayanlar da var. Net bir tavır alınmadı mı?”
sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Bu ‘ittifak’ meselesi karışık bir mesele. Gerçekte ortada ittifak mittifak diye bir şey yok. Önerilen şey ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum. Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor. Birleşik Haziran Hareketi’nin kararını bu koşullarda verilebilecek en doğru siyası tavır olarak görüyorum. Zaten şimdi yaşananlar da bence bunu gösteriyor ve sanırım seçimlerden sonra bunu herkes daha iyi görecek. Ayrıca, örgütlenmesini yeterince tamamlayamamış bir hareketin seçimlere katılmaması ne kadar doğalsa, hiçbir talepte bulunmaksızın kendi dışındaki ilerici, demokrat adayları desteklemeye açık bir karar, tavır benimsemesinin, ortalığın vekillik için yerlerde sürünenlerden geçilmediği bir ortamda son derece değerli bir devrimci tavır olduğunu düşünüyorum.”
Hem HDK/HDP birleşik cephe harekâtından uzak dur. Hem seçimler için taktiksel bir ittifaka bile yanaşma. Hem de HDP’ nin CHP’den farklı zihniyet ve duruşunu, yani farklı yaklaşımlarının üstünü ört ve ikisini aynı çuvala koy ve geç karşısına ver veriştir. İşte bu da olmaz! Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapıyor. Somut konuşmayıp, lafı evirip çevirip tahrifata başvuruyor. Oportünizmle, sosyal şovenizmle, aydın kibriyle belirlenen gerçek yüzünü gizlemeye çalışıyor. Burada karışık olan Müftüoğlugiller zihniyetidir ya da daha doğrusu, bu zihniyet, kamuoyunu ve tabanını yanıltmak amacıyla gerçekleri fütursuzca çarpıtıyor.  Müftüoğlu’nun dediği gibi HDP’nin tavrı ve önerisi “ ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum” değildir. HDP, öyle kibirli, tepeden bakan bir tutumla, rüşvet önerir gibi, “yahu size bir-iki aday vereceğiz, daha ne istiyorsunuz, gelin bizim için çalışın” türünden bir tutum takınmamıştır. CHP bunu önermişse onu biz bilemeyiz. Eğer böyle bir şey varsa, belirsiz, dolaylı olarak HDP’yi özellikle teşhir etmeyi ya da itibarsızlaştırmayı hedefleyen “toplum mühendisliği” hesabıyla davranılmamalıdır. İkiyüzlü, örtülü açıklamalar yerine ne anlatılmak isteniyorsa o namusluca söylenmelidir ya açıklanmalıdır. Müftüoğlu ortaya bir sis bombası atıyor. Saman altında su yürütme politikası yapıyor. Hemde en berbatından! Dahası HDP, ÖDP ile yaptığı görüşmelerde, örneğin son görüşmede, ki bu toplantı Demirtaş’ın da katıldığı toplantıdır, mebusluk üzerine herhangi bir öneri yapmamış, milletvekilliği üzerinden pazarlık konusu olan veya olabilecek hiçbir bir şeyi gündeme getirmemiştir. Müftüoğlugiller zihniyetinin CHP ile neler görüştüğünü, karşılıklı birbirlerine ne gibi öneriler yaptıklarını ya da CHP’nin “size bir-iki milletvekili verelim gelin bize çalışın” deyip demediğini de bilmiyoruz. Ama kesin olan şudur ki HDP ÖDP ile böyle bir pazarlık içerisinde olmamış, süreci tartışmakla, birleşik hareket etmenin gerekliliğiyle, dostça birlikte yürümenin önemi temelinde ilişkilenmiştir. Müftüoğlu bu tip açıklamalarla başta ÖDP kadroları ve tabanı olmak üzere BHH’de yer alan, BHH’nin etkilediği kitleler içerisinde HDP’ye karşı bilinçli bir antipati ve önyargıyı kışkırtmak istiyor ya da bunu hedefliyor. Bu kesimlerden HDP’ye gelebilecek, oy verebilecek kesimleri manipüle etmeye uğraşıyor. Böylece tasfiyeci, sosyal şoven, pasifist, dar grupçu perspektif ve yönelimini de kılıflayarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Birde buna “Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor.”  açıklamasını ekliyor. Ekliyor ama bunu manipülasyon amacıyla kullanmak için! Hani derler ya “Oynamayan gelin yerim dar der.” Diktatörlüğün bu engelinin aşılmasının olanaklı olduğunu, buna uygun biçimler bulunabileceğini ve olduğunu pekâlâ Müftüoğlu da biliyor… Söz konusu faşist yasal engele karşın Müftüoğlu’nun HDP ile “gerçek bir ittifak siyaseti” kurulabileceğini göremediğini düşünmek safdillik olacaktır. Gerçek şu ki, “Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz!” tablosuyla karşı karşıyayız. Mesele bu. Müftüoğlugiller zihniyetinin en önemli derdi gerçekte CHP ile bir seçim ittifakı kurmak, HDP’yi de CHP’ye yedeklemekti(r). Ama bunu başaramadılar, BHH olarak da başaramadılar. Anlaşılıyor ki CHP de istediklerini vermedi, beklentilerini karşılamadı. Nüftüoğlu’nun yukarıdaki sözleri ve ifade biçimi açık bir hayal kırıklığını da dile getiriyor. Ayrıca BHH de seçim politikası babında iç birliğini koruyamadı…
Müftüoğlugiller zihniyetinde devrimci olan hiçbir şey yoktur. Kemalizm’in, sosyal şovenizmin yörüngesinde dönüp dolaşan bir perspektif ve duruşun nesi devrimci olacak ki?! HDP’nin % 10’luk barajı yıkarak aşması somutunda Amerikan işbirlikçisi dinci faşist AKP iktidarına, onun şahsında da faşist diktatörlüğe ağır bir darbe indirecek politik bir fırsat ve olanakla karşı karşıyayken, bu fırsatı, bu olanağı fütursuzca tepip geçen Müftüoğlu duruşunda hangi devrimcilik varmış acaba!!! Lafla peynir gemisinin yürümeyeceği ise açıktır. Evet, doğrudur, seçimlerden sonra herkes gerçek durumu daha iyi görecek. Takke düşecek kel iyice görünecek. Şunun şurasında seçimlere ne kadar kaldık ki zaten…
Sorulan soru şu: “Kürt hareketinin seçim sürecinin başından itibaren Haziran’a ve özelde ÖDP’ye çağrıları oldu. Daha önce de farklı biçimlerde HDP’ye katılma yönünde çağrı ya da eleştiriler de yapılmıştı. Kürt hareketi ile devrimci hareketin ilişkisini bu çağrı ve eleştiriler noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın bağımsızlığı ne ifade ediyor?
Geçerken hatırlatmakla yetiniyoruz: “HAZİRAN’ın bağımsızlığı”nın (siz BHH olarak, BHH ruhu olarak okuyunuz) anlamı şudur: Egemen ulus milliyetçiliğine (ulusalcılık), Kemalizm’e, sosyal şovenizme, reformizme, legalizme bağımlılığın ta kendisi… Burada söz konusu olan şey ya da sözde bağımsızlık, burjuvaziye ideolojik olarak bağımlı olan küçük burjuvadır, küçük burjuvazidir… Yani “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.”
Müftüoğlu’nun soruya verdiği yanıt ise şöyle:
“Bu tür çağrılar sadece seçim süreciyle sınırlı değil, öteden beri açık veya dolaylı yoldan yapılıyor. Yol TV’de yapılan bir söyleşide Cemil Bayık’ın ‘Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi gerektiği’ şeklinde açıklamaları olmuştu. Mustafa Karasu’nun da benzer şekilde özellikle bize yönelik öneri ve çağrıları oldu. Bu arkadaşların samimiyetlerinden hiç kuşkum yok. Ama ben bunun hem kendileri açısından hem de bizim açımızdan doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum.”
Bizim bakımımızdan sorun “Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi” sorunu değildir ve olamaz da. HDK ve HDP’nin oluşumu, eşitsiz güç ilişkilerinden hareketle (ki bu, öncelikle sınıf mücadelesinin ve devrimin eşitsiz gelişmesi olgusuyla bağlıdır) böyle de değerlendirilemez. Sorun, Türkiye’nin, Kürdistan’ın, dahası Ortadoğu’nun temel politik sorunu olan politik özgürlüklerin kazanılması sorunuyla bağlı bir sorundur. Halkların kardeşliği, ezilenlerin birliği çizgisinde birleşik mücadelenin geliştirilmesi sorunudur. Somut politik koşullarla bağlı olarak bir birleşik cephe harekâtının geliştirilmesi, giderek büyütülmesi sorunudur. Bu harekâtın, emperyalizme, faşizme, gericiliğe karşı mücadelede etkin bir araç olarak geliştirilmesi meselesidir. Bir devrimci olanağı mücadelenin önünü açmak amacıyla işlevsel kılma yönelimidir… Ki daha işin başındayız. Sürecin çelişkili ve karmaşık yollardan gelişeceği, kendi içinde ciddi riskler barındırdığı ve barındıracağı açıktır. Dahası, belli koşullarda yeniden yapılanarak biçimlenmesi gerektiği, süreç içerisinde geliştirilebileceği gibi belli koşullarda dağılma riski taşıyabileceği de açıktır… Yani ortada dikensiz bir gül bahçesi yok. Fakat risk almak, bedel ödemek, politik mücadelenin doğasında vardır. Devrimci imkânları realize etmek, potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek, böylece yeni devrimci imkânlara kapı açarak politika yapmak devrimci, sosyalist politikanın doğasında ve işin gereklerinde vardır. Risk almaktan ve savaşmaktan kaçanların, devrimci ve ilerici olanakları daha ileri sıçramanın aracı haline getirmeyenlerin, bundan uzak duranların, steril ortamlarda politika yapacağını düşünenlerin devrimci bir gelecek tasavvuru olmadığı açıktır ya da çok saf oldukları söylenebilir. Kuşkusuz ki kaşarlanmış oportünistlerin bu kadar saf olacağını düşünmek ise, olanaklı değildir…
Ortada HDK ve HDP’yi oluşturan politik güçler var. Bu güçlerin kurduğu ve yeni güçlerle de sürekli kendisini geliştirmeye, yenilemeye açık, esnek bir yapı var. Kurulmuş olan bu bağlaşma, kendisini “Kürt hareket etrafında birleşmiş” bir yapı olarak da tanımlamıyor. Belki de HDK ve HDP içerisinde yer alan kimileri sorunu böyle tanımlıyor olabilir ya da kendisine bu pencereden bakıyor olabilir ama bu, farklı bir şeydir. Zaten Müftüoğlu zihniyeti HDP’yi bu pencereden görüyor ve lanse ediyor. Oysa Müftüoğlu’nun HDK ve HDP’nin kendisini söz konusu tarzda tanımlamadığını bilmediğini düşünmek aptalca olacaktır. Müftüoğlugiller familyası sorunu öteden beri yukarıdaki biçimde yansıtarak gerçekleri saptırmaktadır. HDK ve HDP temel belgelerinde ve yetkili kurumlarının temel açıklamalarında sorunun nasıl koyulduğu açıktır… Burada gizli-saklı olan hiçbir şey de bulunmamaktadır. Müftüoğlu PKK yetkililerinin çeşitli açıklamalarına şöyle ya da böyle atıfta bulunarak, çubuğu kendinden yana bükerek, dahası dolaylı mesajlarla hem HDK ve HDP gerçeğini çarpıtmakta hem de bunu HDP’den uzak durmanın, seçim sürecinde dahi HDP’den uzak durmanın manipülatif bir aracı haline getirmektedir. Bu küçük burjuva liberal zihniyet, ezen ulus milliyetçiliğinin, sosyal şovenizmin etkisi altında olan, dolayısıyla PKK’ye, Kürt hareketine karşı önyargılı olan birey ve kesimlerin, kitlelerin geri yargılarına oynayarak, bu önyargıları geliştirerek kendisini gizlemeye çalışmaktadır. Dahası bu yöntemle ulusal demokratik hareketle bağlaşma kuran, keza HDK ve HDP’de yer alan ilerici ve devrimci politik kuvvetlere karşı da önyargıları sinsice kışkırtmaktadır. Bu yöntem ve perspektifi, dolaylı ama açık bir manivela olarak kullanıp HDK/HDP’ye karşı önyargıları da kışkırtıp kendisini temize çıkarmaya uğraşmaktadır.
Müftüoğlu şöyle devam ediyor:
“Kürt hareketi hem ideolojik-toplumsal temelleri bakımından hem de eyleminin muhtevası bakımından ulusal karakterli bir harekettir. Birçoğunu tanıdığımız yöneticilerinin sol düşünceli insanlar olması bu gerçeği değiştirmez.
Doğrusuyla yanlışıyla büyük bedeller ödenerek yürütülen silahlı mücadele süreci, başlangıçtaki bağımsız bir Kürt devleti kurma hedefine ulaşamamış da olsa, feodal bir toplumsal yapı altında yaşayan Kürt halkının örgütlü bir politik toplum niteliği kazanmasını sağladı. Bu sürecin (olumlu-olumsuz) bütün özelliklerini taşıyan ve ülkemizin içinden geçmekte olduğu olağanüstü kaotik ortamı içinde ciddi bir devrimci demokratik dinamik olarak gördüğüm bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Kürt hareketinin ulusal demokratik bir hareket olması, farklı “ideolojik ve toplumsal temeller”e dayanması vb. onunla bir bağlaşma politikasından uzak durmayı gerektirmez. Aksine devrimcilik, sosyalistlik iddiası olan ve kendisini böyle lanse eden bir politik güç bakımından yapılması gereken şey, böyle “ciddi bir devrimci demokratik dinamik”ten uzak durmak değil, ideolojik-siyasi bağımsızlığını koruyarak emperyalizme, sömürgeci faşist diktatörlüğe (ve dinci faşist iktidara) karşı sağlam bir ittifaklar politikası ile güç ve eylem birliği yapmaktır. Oysa Müftüoğlu, PKK’nin ulusal demokratik kimliğini, ideolojisini vs. araçsallaştırarak devrimci-demokratik olmaktan da sosyalist olmaktan da uzak bir analiz yapıyor; uluslararası devrimci-demokratik ve komünist hareketin tarihsel tecrübesinden de ne kadar uzak olduğunu, daha doğrusu ne kadar koptuğunu, “unuttuğunu” yansıtmış oluyor.
Ayrıca okuyucunun dikkatini yukarıdaki paragrafa bir kez daha çekmek istiyoruz; ne diyordu bay Müftüoğlu; “bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Bir kere kimse PKK ile sosyalistlerin birliğini ya da gidip PKK’ye katılmayı tartışmıyor ki! Sorulan soruda da bu yok?! Peki o halde PKK ile “sol hareketler”in “basitçe birleştirilerek dönüştürülmesi” gibi bir tartışma ve açıklamasının ne işi var burada? Böyle bir açıklamayı araya sıkıştırmanın hedefi ne? PKK ile birleşmek isteyen, katılmak isteyen elbette ki kendi özgür kararıyla gidip katılabilir ya da birleşebilir vb. Buna kimsenin diyeceği bir şey de olamaz ya da bu adımı yanlış bulanların da eleştiri özgürlüğü vardır vs. Peki ama Müftüoğlu neden sorunu bu şekilde koymaya ya da yansıtmaya çalışıyor?  Müftüoğlu, yukarıdaki cümlenin hemen devamında, aynı paragraf içerisinde, şunları söyleme gereksinimi hissediyor; birlikte okuyalım:
            “Belki kastedilenin böyle organik bir birleşmeden çok örneğin HDP etrafındaki (cephesel) bir ittifak ilişkisi olduğu söylenecektir.”
Demek ki söz konusu olan “sosyalistlerin birliği” gibi bir sorun değil, bir cephe birliğidir. “Belki de kastedilen” sözleri de demagoji yüklü; belkisi-melkisi yok, laf cambazlığına da manipülasyona da gerek yok. Biz ulusal demokratik hareketin bugüne dek örneğin ÖDP’ye PKK’ye “katıl” ya da “sosyalistlerin birliği” babında PKK’de birleş çağrısı yaptığını görmedik. (Kuşkusuz bilmediğimiz bir durum varsa, o ayrı…) Bizim gördüğümüz şey, PKK’nin, ÖDP’nin de HDK/HDP oluşumu içerisinde yer alması isteği, HDP’de yer almak istemiyorsa HDP ile bir seçim ittifakı kurması çağrısıdır vb.
Kanımızca Müftüoğlu’nun lafı, sosyalistlerin birliği, PKK’ye katılım, organik bir birleşme gibi diyarlara çekerek izahlarda bulunması, dikkatleri gerçekte olmayan bir tartışmaya vb. yöneltmesi maniplatif amaçlıdır. Zaten o zayıflığının bilincinde olduğu için ki, hemen ardı sıra manevra yaparak “Belki de kastedilen” cephesel “bir ittifak ilişkisi”dir deme gereksinimi duyuyor. Oysa sorunun bir cephe ya da cephesel bir birlik, olmuyorsa bir seçim bağlaşması vb. olduğu ise zaten açıktır.
Yukarıdaki sözlerin hemen devamında, Müftüoğlu şu “analiz”i yapıyor: “Bu başka bir bağlam içinde tartışılması gereken bir durumdur. HDP giderek sol içindeki (yetmez ama evetçilik gibi) ideolojik, politik bakımlardan sorun yaşayan bütün unsurların doluştuğu bir görünüm kazanmış durumda. ÖDP gibi dışarda kalan partileri (CHP siyaseti yapmak gibi gerekçelerle) sürekli eleştiren EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor. Bu durumda böyle bir tartışmanın HDP dışındaki geniş kesimler içinde ciddi bir destek ve umut yaratan Birleşik Haziran Hareketi gibi bir hareketi dikkate almadan (hele sadece bir baraj aşma meselesi çerçevesinde) sürdürülmesinin doğru olmayacağını düşünüyorum.”
Güzel. Şimdi de biz söyleyeceklerimizi söyleyelim.
Birinci olarak, bir cephe birliğinde karşı devrimci olmayan (kaldı ki belli özel tarihsel ve politik koşullarda taktiksel amaçlı, geçici, koşula bağlı bu tip bağlaşmalar da, örneğin II. Dünya Savaşı yıllarında… veya Çin’de Çan Kay Şek kliği ile… gibi olabilir ya da Kobani direnişi sürecinin belli aşamasında ortaya çıkan doğrudan bir ittifak ilişkisi olmaksızın nesnel ve geçici bir yan yana gelme gibi…) politik ve toplumsal kesimler; örgütlü çevrelerden bireylere kadar uzanan ya da açılan bir çizgide ittifaklar olabilir; bunun yadırganacak bir yanı da yoktur.
İkinci olarak, dün zaaflı olan ya da pek çok zaaf (söz gelimi “Yetmez Ama Evet!” diyenler gibi) göstermiş güç ve çevrelerin bir birleşik cephe içerisinde yer alması da doğaldır. Ayrıca HDK/HDP platformunun, başta devrimci hareketin zaafları nedeniyle olmak üzere çeşitli nedenlerle örgütsüzleşmiş ama ilerici, devrimci kişiliğini koruyan, arayış içerisinde olan bireylere de kendini örgütleme, ifade etme, kendini bulma noktasında da önemli bir alan açtığı önemli bir olanak sunduğu hatırlatılmalıdır. Burada söz konusu olan komünistlerin birliği falan değildir. Burada söz konusu olan ilerici demokratik, devrimci-demokratik, komünist devrimci akımların mücadelenin genel çıkarları için (ki dar grupçu, pragmatik hesaplarla katılanlar da olacaktır ya da olabilecektir) cephesel bir güç ve eylem birliği yapmasıdır. Kaldı ki sınıf mücadelesinde, devrim ve sosyalizm sürecinde sadece güvenilir müttefiklerle hareket edilmez, tutarsız, yalpalayan, güven vermeyen geçici yol arkadaşları da olacaktır. Devrimci ve komünist hareketin bütün tarihsel deneylerinin kanıtladığı gibi, devrimci proletarya ve devrimci-demokrasi devrim savaşında tutarsız, yalpalayan, geçici yol arkadaşlarıyla da geçici bağlaşmalar kurar, bu kategorileri de yanına çekmeye, olmuyorsa tarafsızlaştırmaya vb. önem verir ve verecektir de…
Üçüncü olarak Müftüoğlu’nun, Müftüoğlugiller zihniyetinin bunları bilmediğini, anlamadığını sanmak aptallık olur. O ve o zihniyet bu gerçekleri bilir bilmesine de ama saflık, temizlik, lekesizlik falan demagojisi yaparak, sözde bağımsızlık gösterileri sergileyerek mücadelenin yakıcı devrimci görevlerinden nasıl kaçındığını, devrimi ve devrimin genel menfaatlerini çoktan terk ettiğini gizlemeye çalışır; nesnel olarak AKP ve diktaya hizmet eden zaaflarını örtmeye uğraşır; HDK/HDP’yi gözden düşürmeyi hedefler. Gerçek tablo bundan ibarettir.
Dördüncü olarak, Müftüoğlu, EMEP’in zaaflı duruşunu son derece kötü bir şekilde kullanarak, kendi tasfiyeci oportünist ve bölücü çizgisini aklamaya çalışmaktadır. Bu doğru bir tavır değildir. EMEP’in HDP’ye katılmamasını karanlık bir olay gibi pazarlayarak ve öne sürerek bir yandan devrimci ve ilerici kamuoyu, ileri kitleler nezdinde kendini maskelemekte,  diğer yandan böylece HDP’ye karşı kuşku ve önyargıları kışkırtmaya çalışmaktadır. EMEP, HDP’ye niçin katılmadığını açıklamıştır. Doğru bulursunuz ya da yanlış bulursunuz ama kalkıp bunu “EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor.” şeklinde karanlık ve belirsiz bir olay gibi yansıtarak kuşku yaratıp yaymanın aracı haline getirirseniz, bu tutum, çok berbat bir demagoji ve manipülasyondan başka bir anlama gelmez. Müftüoğlu’nun bunu bilinçli bir şekilde yaptığına da kuşku yoktur. Kaldı ki EMEP, söz konusu zaaflı tutumuna karşın HDK’da yer almaya devam etmektedir. Bu bir. HDP ile bir seçim ittifakı kurarak yol almaktadır. Bu da iki. Peki ÖDP? Müftüoğlugiller zihniyeti?..
Beşinci olarak Müftüoğlu ve zihniyeti postmodern, postMarksist zihniyetin esiri olduğu halde, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak demokratik, halkçı, ilerici, devrimci-demokratik bir dinamiği ve mücadeleyi aydın narsizmiyle, küçük burjuva elitizmiyle, sosyal şovenizmle biçimlenmiş kibirli bir saldırganlıkla mahkûm etmeye kalkmaktadır. HDK ve HDP’nin Marksist-Leninist bir parti olmadığı bir cephe ya da cephesel bir birlik olduğu ise zaten biliniyor. Dolayısıyla HDP içerisinde çok sesliliğin, çok renkliliğin bir zayıflık değil, bir zenginlik olduğunu görmek zor olmasa gerek. Aksine bu olgu, farklı düşünenlerin de bir arada olabileceğini, politik özgürlük kavgası doğrultusunda birlikte mücadele etmenin olanaklı olduğunu ve olacağını göstermesi bakımından da son derece değerli bir deneyimdir. Bu durum aynı zamanda halkların birlik talebine de sahiplenmenin yapıcı ve mücadeleci bir örneği oluyor. Ortak düşmana karşı ortak mücadele gelenekleri yaratıp geliştirmede daha ziyade başarısızlıkla, dar grupçu rekabet ve çıkarlarla parçalanmayı aşamayan “emekçi sol”un söz konusu zaafına karşı etkin bir mücadele geliştirme çabasını ifade ediyor. ÖDP bundan üzüntü duymak yerine, bu mücadeleyi geliştiren ve geliştirecek olan tablodan sevinç duymalıdır; içinde ya da dışında ama omuz omuza yürümeye değer vermelidir. Doğru ve sağlıklı olan da budur.
Altıncı olarak, Marksist Leninist parti teori ve pratiğine reddiye yazarak, çok sesli, çok kanatlı vs. bir parti modelini savunan, ÖDP’nin doğuşuna da yol gösteren bir zihniyetin savunucusu olarak Müftüoğlu’nun, farklı sınıf ve tabakalar arasında ya da onlara öncülük iddiasını taşıyan kuvvetler arasında gerçekleşen ve geliştirilmeye çalışılan bir birleşik cephe hareketi içerisinde ideolojik ve siyasi bakımdan çok temel farklılıkların olmasını böylesine küçümsemesi, horlaması garip bir çelişki oluşturuyor. Aslında garip olan bir şey de yok, Müftüoğlu, ulaşamadığı ciğere pis demektedir. Devrimci enerjisi çoktan tükenmiş, düzen içi sınırlara çekilerek başarısızlıklarla belirlenen ve biçimlenen pasifit bir zihniyetin demagojik çıkışları ve propagandasıdır burada söz konusu olan. Bunun ÖDP’ye de hayrı dokunmayacaktır.
Sonuç itibari ile Müftüoğlugiller zihniyeti için söylenecek şey şudur: “Caminin kapısını bilmez, sofuluk taslar.”
Dileğimiz zamanla ÖDP’nin kendi yanılgılarını görerek aşmasıdır.
Bitirmeden birkaç olgunun altını çizmek istiyoruz.
Müftüoğlugiller zihniyeti de içinde olmak üzere bazı politik çevrelerin öteden beri PKK’ye yedeklenme, bağımsızlığı yitirme vs. vb. üzerine yaptığı eleştiriler dikkat çekiyor. Söz konusu küçük burjuva reformist ve devrimci-demokratik çevrelerin eleştirileri, esasen sosyal şovenizmle bağlı da olsa, bir diğer neden de devrimci hareketin zaaflarında aranmalıdır.
PKK’nin kendisini “Marksist-Leninist bir parti” olarak tanımlamadığını biliyoruz. Yanı sıra HDP de Marksist-Leninist bir parti değildir. HDP, demokratik, halkçı bir cephedir. Önemli ve gerekli, geliştirilmesi gereken bir devrimci imkândır… Ancak sadece HDP’ye endekslenmiş ya da esas olarak politik çalışması HDP’ye endekslenmiş bir parti komünistse giderek komünist olmaktan çıkar. Böyle bir durum komünistlik iddiasıyla, bir komünist partinin asgari ve azami politik amaçlarıyla bağdaşmaz, tersine, böyle bir duruş tasfiyeyle ve HDP’lileşmeyle sonuçlanır. Hele de eşitsiz güç ilişkileri koşullarında böyle bir riskin olmadığını düşünmek ya da savunmak ya ideolojik-politik oportünizm olur ya da aşırı bir saflık. Burada ideolojik-siyasi bağımsızlığın özenle korunması ve ideolojik-politik bağışıklık sisteminin sistematik yetkinleştirilmesi gerekir. HDP’nin misyonu, çizgisi ile bir komünist partisinin misyon ve çizgisi temelde farklı niteliktedir. Bu niteliksel ayrıma dayalı düzenli bir ideolojik-siyasi donanımın geliştirilmesi, dost ve düşman güçler önünde bu ayrım çizgilerinin eğilip bükülmeden, açık, net, dobra dobra ortaya konulması; ideolojik mücadele, eleştiri ve tartışma özgürlüğünün korunması ve gereklerinin yerine getirilmesi gerekir. Tersi, oportünizm ve tasfiyeciliktir. Kendin olamazsan başkası haline gelirsin.
Marksist-Leninist Komünistler politik özgürlük kavgasında Kürt ulusal demokratik mücadelesiyle her bakımdan ortak mücadeleyi sonuna dek ikircimsiz geliştirirken, temel ideolojik ayrılıklarını, asgari ve azami politik hedef ve amaçlarıyla bağlı programatik farklılıklarını da etkin biçimde ortaya koymakla da yükümlüdürler. İfade ettiğimiz iki yön, bir bütünsellik içerisinde dost ve düşman tarafından teorik ve pratik olarak, açık ve kesin olarak görülebilmelidir. Bu alandaki her yetersizlik, ideolojik uzlaşma, bağımsızlığın her zedelenmesi komünist bir partiyi başka kulvarlara götürür. İlkelerde katı, taktiklerde esnek olmak gerekir. Taktik esneklik de ilke bozmaya tekabül etmeyecek. İdeolojik bakımdan postmodernizmle, postMarksizm ile uzlaşmak postmodernizme, postMarksizme götürür. Burada da sorun niyetlerle, dileklerle vs. ilgili değildir, aksine temel ölçüt, duruş ve yönelimdir; halklarımızın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” Doğa gibi politik bağımsızlık ve ideolojik mücadele de boşluk tanımaz, ihmal edilirse, o boşluk bir biçimde dolar… Bugünün yarını da var. Ve Lenin’in vurguladığı gibi, komünist hareketten bağımsız demokratik propaganda ve ajitasyon canlanıp, gelişip güçlendikçe, sosyalist propaganda ve ajitasyona, proleter sosyalist ideolojik mücadeleye de daha fazla önem vermek gerekecektir. Bu bağlamda da ortacı oportünizm kabul edilemez.
Küçük burjuva demokratlarının komünistlere dönük salvo atışlarına da verilecek en iyi yanıt, onların maskelerini düşürecek, manipülatif saldırılarını etkisizleştirecek başlıca yol da yukarıda ifade ettiğimiz gelişme hattındaki duruştur. Demokratik görevler ve mücadele ile sosyalist görevler ve mücadele bir iç bütünlükle ele alınmalı ve sosyalist perspektife, nihai amaçlara bağlanmış olarak mücadelesi verilmelidir. Marksist-Leninist program, günlük politik çalışma ve mücadeleye de şartsız yön vermek zorundadır.



                                                                       




27 Nisan 2015 Pazartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
25 Nisan 2015 tarihli Birgün gazetesinde Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportajda Müftüoğlu, “Benim Çağrım Haziran” demeye devam etmektedir. Tabii ki “Haziran” derken bunu, Birleşik Haziran Hareketi olarak okumak doğru olur.
Müftüoğlu, Dev-Yol’un eski önderlerindendir. Dev-Yol, 70’li yılların en büyük devrimci-demokratik kitlesel politik gücüydü. Dev-Yol, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik, dolu-dizgin karşı devrim döneminde giderek artan bir hızla tasfiyeci oportünizme teslim oldu. Devrimci programına, strateji ve taktiklerine, devrimci örgüt çizgisine reddiye yazarak sosyal reformist, legalist, parlamenterist bir güç haline dönüştü. ÖDP, söz konusu tasfiyeci teori ve pratiğin politik ürünü olarak tarih sahnesine girdi…
Müftüoğlu, Dev-Yol’un devrimci çizgisini redderek tasfiyeci reformist bir çizgiye oturmasının başlıca sorumlularından birisidir, hatta başta gelenidir.  Burada amacımız başlı başına Dev-Yol’un ve Müftüoğlu’nun tarihini değerlendirmek değildir. Fakat bu temel tarihsel ve politik gerçeği dile getirmeden geçmek, sorumlu bir tavır olmayacaktı. Olmayacaktı, çünkü Müftüoğlu bir simgedir, dahası Müftüoğlu Müftüoğlugiller zihniyetinin de “abi”sidir. Bu tasfiyeci küçük burjuva liberal demokratik zihniyet ÖDP oportünizminde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu zihniyet, özellikle de Kürt sorunu söz konusu olunca, teorik ve pratik olarak, ezen ulusun küçük burjuva milliyetçi çizgisi olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm, komünizm iddiasıyla ortaya çıktığı oranda da sosyalizm maskeli bir milliyetçilik, bir diğer ifadeyle, sosyal şovenizm olarak Türkiye ve Kürdistan ulusal ve toplumsal mücadelesinin önünde barikat kurmaya devam etmektedir. “Benim Çağrım Haziran” başlıklı röportaj da bu olgunun açık ve yeni bir kanıtını daha sunmaktadır...
Röportaj, birçok açıdan ele alınabilir. Ancak biz, bazı temel noktalarla sınırlayarak konuyu ele almakla yetineceğiz şimdilik. Ki sitemizde Birleşik Haziran Hareketi (BHH) bağlamında birden fazla eleştiri, analiz yazısı zaten yayınlanmıştı daha önce. Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) geldiği nokta belli: Herhangi bir biçimde işçi sınıfına, halklara, ezilenlere umut vermeyen bir oluşum. Bir “birleşik cephe” hareketi olarak 7 Haziran seçimleri gibi son derece önemli bir tarihsel süreç ve dönemeçte ortak bir irade birliği kurmaktan bile yoksun bir politik güç... HDP barajı aşsa da aşmasa da daha ağır politik darbeler yiyip yıpranacak bir oluşum… Esas olarak HDK/HDP’ye karşı kurulan bir cephe birliği olarak, nesnel olarak, sömürgeci faşist diktatörlüğe ve dinci faşist AKP iktidarına destek olmaya devam etmektedir. BHH içerisinde yer alan, dahası tabanında bulunan sayısız devrimci, ilerici-demokratik birey ve kesimin BHH’nin, konumuz bağlamında ÖDP’nin 7 Haziran seçimleri sürecinde HDP’ye karşı takındığı tavrı, yani merkezi zihniyet ve politikasını belirleyen Müftüoğlugiller zihniyetine karşı ciddi bir devrimci tepki duyduğu da açıktır… Haziran/Gezi Ayaklanması’nın ruhunun BHH’de değil de HDK/HDP’de yaşadığı ise zaten çok açıktır… Politik özgürlük kavgasında en geniş kesimleri birleştirmek/cepheleştirmek, diktatörlüğe ve dinci faşist iktidara karşı siyasal özgürlük eksenli mücadele dalgasını yükseltmek, işte HDK ve HDP’nin yaptığı şey bu. Kanıtı HDP’nin programıdır. Seçim Bildirgesi’dir. Sosyal, siyasal bileşimi ve duruşudur… Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin kavgasını birleştirme pratiğidir. Peki BHH, ÖDP bunların neresinde?!
                                    I
Müftüoğlu, Birgün gazetesinin “Gezi isyanının ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı, demiştiniz. AKP içindeki çatışmalar da su yüzüne çıkmaya başladı. AKP’nin sonuna geliniyor mu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 Kendi içlerindeki çatışmalar elbette bir şeylerin belirtisi olabilir ama sadece buna bakarak AKP’nin sonunun geldiğine hükmetmek doğru olmaz. Son zamanlarda özellikle batıdan estirilen hava da futbol tabiriyle söylersek uzatmaların oynanmakta olduğu yönünde. Ama o kadar çok suç ve yolsuzluğa battılar ki, iktidar gücünü bırakmamak, en azından uzatabildiği kadar uzatmak için ellerinden gelen her çareye başvuracaklardır.  Geçenlerde Ağrı’da yaşananlar bu konuda gözlerini ne kadar kararttıklarını gösteriyor.”
Güzel de, o halde neden hep birlikte cephesel bir birlik etrafında diktatörlüğün tepesinde oturan, üstelik “Ergenekon”la bir bağlaşma içerisine girerek saldırılarını her cephede yoğunlaştırıp yaygınlaştıran, seçim sürecini provoke etmeye çalışan AKP’ye (ve diktatörlüğe) karşı seferber olmuyoruz? Dikta ve AKP’ye karşı bir birleşik cephe gerekli değil mi? Görünüşte AKP’ye karşı mücadeleyi önemseyen, gerçekte, bu mücadelenin temel vurucu kuvveti olan ve olacak olan HDP ile AKP’ye karşı etkin ve birleşik bir mücadeleden uzak duran Müftügiller familyasının tavrı ne kadar samimi acaba?..
“Biz daha iyi, daha özgür ve eşit bir dünyada yaşamak isteyenler, bu soygun ve talan  düzeninden, hırsızlıktan, yolsuzluktan, zalimlerden, din bezirganlarından, bizi kendi kafalarındaki bir kör karanlığın içinde boğmaya çalışanlardan kurtulmak isteyenler, genci yaşlısı, kadını erkeği, işçisi köylüsü, aydını cahili, mahallede, sokakta, işyerlerinde, bütün ülkede birleşip örgütlenmeden, (şekilde görüldüğü gibi!) mücadele etmeden asla kazanamayız! Yani, kısacası, benim çağrım HAZİRAN” diyen Müftüoğlu, HDK/HDP ile birlikte böyle bir gücü daha etkin ortaya çıkarmak ve hep birlikte geliştirmek olanaklıyken, acaba neden HDK ve HDP’den uzakta duruyor ısrarla? Doğu ve Batı’daki politik kuvvetleri birleştirmek ve sıçratmak için, halkların kardeşliği ekseninde daha vurucu bir güç haline gelmek için devrimci ve ilerici olanakları cephesel birlikle geliştirmekten Müftüoğlu acaba neden bu denli uzak duruyor? Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve deneyi de “emekçi sol”a, bunu söylemiyor mu! Müftüoğlugiller zihniyetinin rastlantılarla izah edilemeyeceği, sistematik bir politika ve duruşun ifadesi olduğu açık değil mi?
 Demagojiyle, oportünist manevralarla, manipülasyonla sorunun özünden kaçan bay Müftüoğlu, “Sizin seçimlere yönelik bir çağrınız var mı, varsa nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
           Benim insanların kime oy vermeleri konusunda bir çağrım yok. Evet, AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP de barajı geçsin… Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyorum.”
Hem AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP barajı geçsin, itirazım yok diyeceksin hem de HDP’ye oy verin çağrısını yapmayacaksın! Hem böyle söyleyeceksin hem de bunların gerçekleşmesinin en temel aracı, gücü olan, olabilecek olan HDP’ye oy verin çağrısı bile yapmaktan kaçınacaksın! Peki, HDP’nin % 10 barajını aşmadığı koşullarda (ki biz, BHH’ye rağmen aşılacağını düşünüyoruz) söz konusu şeyler nasıl gerçekleşecek? Bunların olabilmesi için HDP’nin % 10 barajını aşması gerektiği açık değil mi? Müftüoğlu’nun bunları bilmediğini düşünmek saçma olur. O halde derdin(iz) ne? Neyin peşindesiniz? Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Çok açık ki Müftüoğlu hem deveye binmiş, hem de çalı arkasına gizlenemeye çalışıyor.
Neymiş efendim, Müftüoğlu, “Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyor”muş! Bunlar boş sözler, dahası demagojik sözler. Çok somut bir sorun tartışılıyor, o halde somut konuşulmalıdır. Genellemelerle, kaba keskinlik gösterileriyle sorunun üstünün örtülmeye çalışılması Müftüoğlu’nun kendi zayıflığının bilincinde olduğunu gösterir sadece. HDP’nin 12 Eylül faşizminin % 10’luk barikatını aşması, politik rejime ağır bir darbe olacağı açık değil mi? HDP’nin barajı yıkarak AKP’yi geriletmesi, AKP ve destekçilerinin kurduğu doğrudan ve dolaylı barikatları yıkması, engelleri parçalaması Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlık sistemi plan ve hedeflerini boşa çıkarması çok önemli politik kazanımlar değil mi?! Keza böylece iç ve dış politikada Erdoğan ve AKP’sinin, keza diktatörlüğün bir dizi hesabının bozulması açık ve kesin bir politik başarı ve kazanım değil mi?! Yine böylece parlamento içi ve parlamento dışı muhalefetin daha etkin, birleşik, güçlü bir şekilde birleştirilmesi, siyasal ve toplumsal mücadelenin, ezilenlerin, sömürülenlerin lehine olacağı açık değil mi?!!! Sözde AKP’ye karşı en geniş güçlerin birliğinden yana olduğunu söyleyen (BHH ve) ÖDP, iş HDP’ye gelince; demokratik, halkçı, anti-faşist bir birleşik cephe olan HDK/HDP’ye gelince, ısrarla önemsediğini söylediği AKP’ye karşı mücadeleyi bile, HDP şahsında, gerçekte önemsiz ilan etmektedir. Çok açık ve kesindir: Bu tutum, Müftüoğlu zihniyetinin yılan eğrileri çizen sosyal şoven, pasifist, tasfiyeci politika ve duruşuyla bağlıdır. O, gerçekte, sözde keskinlik gösterileriyle çaldığı minareyi kılıflamakla meşgul, hepsi bu! Müftüoğlu zihniyetinin ve duruşunun, devrime inancı yok. Sosyalizme inancı yok. Marksizm-Leninizm’e inancı yok. Proletarya ve halklara inancı yok. Haziran Ayaklanması’na da inancı yok. Çünkü devrimci olan her şeye inançları çoktan tükenip gitmiştir. Gerçek bu.
Acaba haksızlık mı yapıyoruz Müftüoğlu zihniyet ve duruşuna? Hayır, saptamalarımız nesnel ve denetlenebilir saptamalardır. Kendi tarihsel evrimleri ve pratikleri bunun kanıtıdır. Bakın bunu röportajın tümünde de görmek olanaklı.
“Seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Seçim sonrası Meclis aritmetiği Türkiye’nin geleceği açısından bir anlam ifade eder mi?” sorusuna Müftüpğlu’nun verdiği yanıt şöyle:
            Her biri belirli çevrelerin tercihlerine göre bir kamuoyu yönlendirme aracı olarak çalışan anket sonuçları AKP’nin her halukarda bir düşüş içinde olduğunu gösteriyor. Bu elbette iyi bir şey ama Türkiye’de verili koşullar altında yapılan seçimlerin halkın değil daha çok iç ve dış hâkim güçlerin tercihlerine göre şekillendiği de unutulmamalı. Varolan seçim sistemi, siyasi partiler yasası ve seçimlere ilişkin bütün düzenekler, her türlü medya ve iletişim sitemleri gibi kamuoyu yönlendirme araçları, seçim güvenliği vb. tümüyle buna göre düzenlenmiştir. Bilinçli ve örgütlü bir birleşik devrimci halk muhalefeti bu denklemi kıracak güce ulaşmadıkça seçimlerden ortaya çıkacak Meclis aritmetiği de Türkiye’nin geleceği açısından sadece egemen sınıf siyasetinin biçiminin ve emekçi sınıfların mücadele koşullarının belirlenmesi açısından bir anlam ifade edecektir. Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”
             Burada işçi sınıfına, halklara, ezilenlere güven duygusunun, bilinç ve pratiğinin izi var mı acaba? Bu zihniyette Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu’da verilen mücadele ve kazanımların izi var mı? Burada, Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve kazanımlarının izi var mı? Burada, 6-8 Ekim Kobani Ayaklanması’nın gücüne duyulan herhangi bir inanç var mı? Evet, “iç ve dış güçler” vardır. Evet, seçim sistemi, siyasi partiler yasası, medya… Güzel de şu kudretinden bu kadar emin olduğunuz, adeta kadir-i mutlak bir güç gibi ilan ettiğiniz söz konusu gerici güçler, Kürt halkı karşısında da, Kobani, Şengal, Haziran Ayaklanması karşısında daima olmuş güçlerdi; hem de ellerinden geleni ardlarına koymamışlardı… Yani şimdi bu tarihsel ve politik gerçekleri gül hatırınız için görmezden mi gelelim…
Neymiş, “Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”mış!
Umudu tükenmiş bir küçük burjuva zihniyet ve duruşla karşı karşıyayız. Halklar % 10 barajı engelini yıkıp geçecek, dikta ve AKP’nin, Erdoğan’ın planlarına ağır darbeler indirecek; ilerici, devrimci siyasal ve toplumsal muhalefet çok önemli bir tarihsel fırsat ve politik olanaklar ve somut mevziler yakalayacak ve kazanacak ve mevzilerini geliştirip güçlendirecek ama küçük burjuva sosyal şoven liberalimiz yine de umutsuz! HDP’nin % 10 barajını aşması ve dahası, daha yüksek bir oy oranı ve temsiliyetle Meclise girmesi için on milyonların bağrında ekmek, barış, özgürlük, (her eğilim ve yapının kendi çizgisinin gerekleriyle de bağlı olacak tarzda, devrim ve sosyalizm) için propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve örgütleme, eylem hattında birleşik olarak yürümek yerine, bin dereden su getirilerek durumu kurtarmaya çalışan bu izahlar asla inandırıcı değil, devrimci değil, tutarlı bir demokratik tavır bile değil. HDP karşısındaki bu kadar inkarcı, HDP’nin Meclis’e girmesi durumunda ortaya çıkacak ve halkların yükselen umudunun ifadesi ve kazanımı olacak olası HDP’nin seçim başarısını bu kadar küçümseyen bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı ve olmayacağı açık ve kesindir.
Kesin olan şudur: Bu tutum ve duruş, egemen ulusun milliyetçi, şoven kibirini, üstten bakan tutum ve duruşunu ifade ediyor ve yansıtıyor. İşçi sınıfına, halklara, ezilenlere ve mücadelelerine karşı güven duymayan küçük burjuva aydının elitist ve egemen ulus şovenizmiyle sentezlenmiş narsizmini ifade ediyor.  Üstelik hem umudu tükenmiş, hem umutsuzluğu yayıyor, hem de aydın bireyciliğiyle, egemen ulus milliyetçiliği kibiriyle konuşuyor! Üstelik bugüne kadar HDK/HDP parlamento içi ve dışı muhalefeti etkin bir şekilde birleştirerek yürüdüğü halde. Üstelik parlamento içi muhalefetin HDP şahsında esas olarak parlamento dışı mücadele hattını esas aldığı ya da ona dayandığı halde söz konusu vb. sözler ediliyor! Bu deneylerden eleştirel öğrenmek alçak gönüllüğü ile hareket etmek, geleceğe dönük dersler çıkarıp pratik-politik bir silaha çevirmek yerine, demagojik, manipülatif, ukalaca bir fütursuzlukla, yürütülen mücadele alabildiğine küçümseniyor. Bu tutum ve duruşun, sadece ve sadece politik özgürlük ve sosyalizm davasına ve kavgasına zarar verdiği ve vereceği açık bir olgudur. Fakat bilinir: Duymak istemeyenden daha büyük sağır, görmek istemeyenden de daha büyük kör yoktur.
 Gerçek şudur: Kurtuluş parlamentoda değil, devrimdedir, devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferindedir… Ki sizlerin devrime, devrimin zaferine falan inancınız zaten kalmamış. Bu bir. 7 Haziran genel seçimleri de sadece mevzi bir çarpışmadır, ama sonuçları önümüzdeki süreç üzerinde derin olacak bir çarpışma! Bu iki. HDP’nin barajları yıkıp geçmesi geniş kitlelerin, halkların güçlü bir kazanımı olarak, ulusal ve toplumsal mücadelenin önünü etkin bir şekilde açacaktır ya da açmanın önemli bir aracı olacaktır. Bu üç. Çok kabaca tablo bu. Dolayısıyla öyle laf cambazlığıyla güneşi balçıkla sıvazlayamazsınız.
 HDP barajı geçerse baraj yıkılır mı?” sorusunu yanıtlarken bayımız,
Bu HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen bir slogan olarak kabul edilmeli.” diyor. Bu sözler, yalnızca Müftüoğlu’nun yüzeyselliğini göstermiyor, daha da önemlisi tipik küçük burjuva zihniyetini de ele veriyor. Neymiş, HDP’nin barajı aşması barajın yıkılacağı anlamına gelmezmiş. Neymiş, söz konusu sözler “HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen” sözler ve “bir slogan”mış! Oysa mesele bu kadar basit değildir ve böyle basit ve yüzeysel bir şekilde ifade edilemez ya da değerlendirilemez. Destek, işin bir yanıdır; daha da önemlisi böyle bir harekâtın başarıya ulaşmasının politik anlam ve kapsamıdır, süreçteki ağırlığı ve sonraki süreçler üzerindeki politik etkisidir…
Askeri faşizm tarafından konulmuş olan % 10 barajının HDP tarafından aşılması demek 30 yılı aşkın bir süre sonra ilk defa bir halk hareketi tarafından barajın fiilen işlevsiz hale getirilmesi demektir. Burada söz konusu olan bağımsız adaylar değil, “parti” olarak barajın parçalanmasıdır. Bu, son derece anlamlı ve önemli bir politik kazanım olacaktır. Müftüoğlu’nun ya da Müftüoğlugiller zihniyetinin bunu anlamadığını ya da anlamayacağını düşünmek politik saflık olacaktır. Söz konusu zihniyet, bunu kabullenemiyor. Kendi lehlerine de bir kazanım olacağı halde kabullenemiyor. Kibir dolu tepeden bir bakışla kazanılması olanaklı olan ve kazanılacak olan başarı ve mevziiyi hazmedemiyor. Aydın bireyciliği, küçük burjuva bürokratik elitizmi, sosyal şovenizm sentezi manipülatif açıklama ya da “analiz”lerle halkların mücadelesi küçümseniyor. HDP’nin meclise girmesinin, hele de daha güçlü girmesinin iç ve bölgesel, dahası uluslar arası politik güçler dengesi üzerinde önemli etkiler yaratacağı açıktır. İç ve dış politikada işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin lehine mücadeleyi güçlendireceği çok açıktır. Faşist cunta tarafından hazırlanan ve yasallaştırılan bir engelin, birkaç on yıl sonra, mücadelenin dinamizmiyle fiilen çökertilmesi, işlevsiz hale getirilmesi, daha güçlü hamleler için de çok önemli politik fırsatlar yaratacağı açıktır…
“Bu seçimleri “başkanlığa onay ya da ret” seçimi olarak görmek abartılı bir yorum olur mu?” sorusunu Müftüoğlu şöyle yanıtlıyor:
           
Ben Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanmasını öteden beri doğru bulmuyorum. Meseleyi sadece başkanlık meselesine indirgemek işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor. Oysa bugün Türkiye’de ne gerçek bir parlamenter sistemden, ne demokrasiden, ne kuvvetler ayrılığından, ne bağımsız yargıdan, ne de hukuk devletinden söz etmek mümkün. Hatta T. Erdoğan “parlameter sistemi dolaba kaldırdık” dediğine göre ortada anayasal bir devlet ve yönetim sistemi olduğu bile tartışmalı. Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dışişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor. Ancak kabile devletlerinde görülebilecek böyle bir yönetim anlayışıyla bütün ülke, bütün toplum karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Hal böyleyken meseleyi sadece başkanlık sistemini önlemeye indirgemek karşı karşıya bulunduğumuz meselenin özünü ve ciddiyetini gizliyor.”
Evet, “Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanması” öteden beri yanlıştır. Evet, meselenin böyle koyulması ve sunulması “işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor.” Dahası sermaye ve burjuva partiler geniş kitleleri aldatmak için bu doğrultuda çok bilinçli bir manipülasyona da başvuruyor vb. Ama açık ki bay Müftüoğlu bunu sadece burjuva partiler için söylemiyor, dahası örtülü bir operasyonla asıl olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtuyor. Malını pazarlamak isteyen kurnaz bir tüccar gibi, sözün içine “Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dişişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor.” sözlerini “sızdırarak” ana darbeyi HDP’ye indiriyor, teşhir ediyor.
Konumuz Sırrı değildir. Sırrı şunu demiştir ya da bunu demiştir. Geçiyoruz. Konumuz HDP’dir, HDP’nin “Türkiye’nin” sorununu “başkanlık meselesi olarak” tanımlayıp tanımlamadığıdır. HDP’nin programı da, Seçim Bildirgesi de “kamuoyu” tarafından bilinmektedir. Aynı belgeler Müftüoğlu’nun da elindedir. Ayrıca HDK ve HDP yetkili kurumlarının da sayısız biçimde yaptığı açıklamalar mevcuttur. HDP Türkiye’nin temel sorununu hiçbir zaman başkanlık sisteminin varlığı ya da yokluğu olarak ortaya koymamıştır. HDP, Türkiye’nin temel sorununu politik özgürlük sorunu olarak ortaya koymuştur. Türkiye’de politik özgürlüklerin olmamasını ve kazanılmasını temel ya da başlıca sorun olarak ortaya koymuştur. HDP politik çalışmalarını ve mücadelesini bu temel sorununun çözümü doğrultusunda yoğunlaştırmıştır ve yoğunlaştırmaya da devam etmektedir. İddiası, bu temel sorununun çözümüne azami derecede katkı yapmaktır. O halde demek ki bay Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapmaktadır. Bunu, onun cehaletine, toyluğuna bağlayamayacağımıza göre, o halde demek ki çok bilinçli bir oportünist tahrifata vb. başvurmaktadır. Zaten gerçek de bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK