Translate

BHH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BHH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2015 Pazartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
25 Nisan 2015 tarihli Birgün gazetesinde Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportajda Müftüoğlu, “Benim Çağrım Haziran” demeye devam etmektedir. Tabii ki “Haziran” derken bunu, Birleşik Haziran Hareketi olarak okumak doğru olur.
Müftüoğlu, Dev-Yol’un eski önderlerindendir. Dev-Yol, 70’li yılların en büyük devrimci-demokratik kitlesel politik gücüydü. Dev-Yol, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik, dolu-dizgin karşı devrim döneminde giderek artan bir hızla tasfiyeci oportünizme teslim oldu. Devrimci programına, strateji ve taktiklerine, devrimci örgüt çizgisine reddiye yazarak sosyal reformist, legalist, parlamenterist bir güç haline dönüştü. ÖDP, söz konusu tasfiyeci teori ve pratiğin politik ürünü olarak tarih sahnesine girdi…
Müftüoğlu, Dev-Yol’un devrimci çizgisini redderek tasfiyeci reformist bir çizgiye oturmasının başlıca sorumlularından birisidir, hatta başta gelenidir.  Burada amacımız başlı başına Dev-Yol’un ve Müftüoğlu’nun tarihini değerlendirmek değildir. Fakat bu temel tarihsel ve politik gerçeği dile getirmeden geçmek, sorumlu bir tavır olmayacaktı. Olmayacaktı, çünkü Müftüoğlu bir simgedir, dahası Müftüoğlu Müftüoğlugiller zihniyetinin de “abi”sidir. Bu tasfiyeci küçük burjuva liberal demokratik zihniyet ÖDP oportünizminde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu zihniyet, özellikle de Kürt sorunu söz konusu olunca, teorik ve pratik olarak, ezen ulusun küçük burjuva milliyetçi çizgisi olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm, komünizm iddiasıyla ortaya çıktığı oranda da sosyalizm maskeli bir milliyetçilik, bir diğer ifadeyle, sosyal şovenizm olarak Türkiye ve Kürdistan ulusal ve toplumsal mücadelesinin önünde barikat kurmaya devam etmektedir. “Benim Çağrım Haziran” başlıklı röportaj da bu olgunun açık ve yeni bir kanıtını daha sunmaktadır...
Röportaj, birçok açıdan ele alınabilir. Ancak biz, bazı temel noktalarla sınırlayarak konuyu ele almakla yetineceğiz şimdilik. Ki sitemizde Birleşik Haziran Hareketi (BHH) bağlamında birden fazla eleştiri, analiz yazısı zaten yayınlanmıştı daha önce. Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) geldiği nokta belli: Herhangi bir biçimde işçi sınıfına, halklara, ezilenlere umut vermeyen bir oluşum. Bir “birleşik cephe” hareketi olarak 7 Haziran seçimleri gibi son derece önemli bir tarihsel süreç ve dönemeçte ortak bir irade birliği kurmaktan bile yoksun bir politik güç... HDP barajı aşsa da aşmasa da daha ağır politik darbeler yiyip yıpranacak bir oluşum… Esas olarak HDK/HDP’ye karşı kurulan bir cephe birliği olarak, nesnel olarak, sömürgeci faşist diktatörlüğe ve dinci faşist AKP iktidarına destek olmaya devam etmektedir. BHH içerisinde yer alan, dahası tabanında bulunan sayısız devrimci, ilerici-demokratik birey ve kesimin BHH’nin, konumuz bağlamında ÖDP’nin 7 Haziran seçimleri sürecinde HDP’ye karşı takındığı tavrı, yani merkezi zihniyet ve politikasını belirleyen Müftüoğlugiller zihniyetine karşı ciddi bir devrimci tepki duyduğu da açıktır… Haziran/Gezi Ayaklanması’nın ruhunun BHH’de değil de HDK/HDP’de yaşadığı ise zaten çok açıktır… Politik özgürlük kavgasında en geniş kesimleri birleştirmek/cepheleştirmek, diktatörlüğe ve dinci faşist iktidara karşı siyasal özgürlük eksenli mücadele dalgasını yükseltmek, işte HDK ve HDP’nin yaptığı şey bu. Kanıtı HDP’nin programıdır. Seçim Bildirgesi’dir. Sosyal, siyasal bileşimi ve duruşudur… Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin kavgasını birleştirme pratiğidir. Peki BHH, ÖDP bunların neresinde?!
                                    I
Müftüoğlu, Birgün gazetesinin “Gezi isyanının ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı, demiştiniz. AKP içindeki çatışmalar da su yüzüne çıkmaya başladı. AKP’nin sonuna geliniyor mu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 Kendi içlerindeki çatışmalar elbette bir şeylerin belirtisi olabilir ama sadece buna bakarak AKP’nin sonunun geldiğine hükmetmek doğru olmaz. Son zamanlarda özellikle batıdan estirilen hava da futbol tabiriyle söylersek uzatmaların oynanmakta olduğu yönünde. Ama o kadar çok suç ve yolsuzluğa battılar ki, iktidar gücünü bırakmamak, en azından uzatabildiği kadar uzatmak için ellerinden gelen her çareye başvuracaklardır.  Geçenlerde Ağrı’da yaşananlar bu konuda gözlerini ne kadar kararttıklarını gösteriyor.”
Güzel de, o halde neden hep birlikte cephesel bir birlik etrafında diktatörlüğün tepesinde oturan, üstelik “Ergenekon”la bir bağlaşma içerisine girerek saldırılarını her cephede yoğunlaştırıp yaygınlaştıran, seçim sürecini provoke etmeye çalışan AKP’ye (ve diktatörlüğe) karşı seferber olmuyoruz? Dikta ve AKP’ye karşı bir birleşik cephe gerekli değil mi? Görünüşte AKP’ye karşı mücadeleyi önemseyen, gerçekte, bu mücadelenin temel vurucu kuvveti olan ve olacak olan HDP ile AKP’ye karşı etkin ve birleşik bir mücadeleden uzak duran Müftügiller familyasının tavrı ne kadar samimi acaba?..
“Biz daha iyi, daha özgür ve eşit bir dünyada yaşamak isteyenler, bu soygun ve talan  düzeninden, hırsızlıktan, yolsuzluktan, zalimlerden, din bezirganlarından, bizi kendi kafalarındaki bir kör karanlığın içinde boğmaya çalışanlardan kurtulmak isteyenler, genci yaşlısı, kadını erkeği, işçisi köylüsü, aydını cahili, mahallede, sokakta, işyerlerinde, bütün ülkede birleşip örgütlenmeden, (şekilde görüldüğü gibi!) mücadele etmeden asla kazanamayız! Yani, kısacası, benim çağrım HAZİRAN” diyen Müftüoğlu, HDK/HDP ile birlikte böyle bir gücü daha etkin ortaya çıkarmak ve hep birlikte geliştirmek olanaklıyken, acaba neden HDK ve HDP’den uzakta duruyor ısrarla? Doğu ve Batı’daki politik kuvvetleri birleştirmek ve sıçratmak için, halkların kardeşliği ekseninde daha vurucu bir güç haline gelmek için devrimci ve ilerici olanakları cephesel birlikle geliştirmekten Müftüoğlu acaba neden bu denli uzak duruyor? Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve deneyi de “emekçi sol”a, bunu söylemiyor mu! Müftüoğlugiller zihniyetinin rastlantılarla izah edilemeyeceği, sistematik bir politika ve duruşun ifadesi olduğu açık değil mi?
 Demagojiyle, oportünist manevralarla, manipülasyonla sorunun özünden kaçan bay Müftüoğlu, “Sizin seçimlere yönelik bir çağrınız var mı, varsa nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
           Benim insanların kime oy vermeleri konusunda bir çağrım yok. Evet, AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP de barajı geçsin… Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyorum.”
Hem AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP barajı geçsin, itirazım yok diyeceksin hem de HDP’ye oy verin çağrısını yapmayacaksın! Hem böyle söyleyeceksin hem de bunların gerçekleşmesinin en temel aracı, gücü olan, olabilecek olan HDP’ye oy verin çağrısı bile yapmaktan kaçınacaksın! Peki, HDP’nin % 10 barajını aşmadığı koşullarda (ki biz, BHH’ye rağmen aşılacağını düşünüyoruz) söz konusu şeyler nasıl gerçekleşecek? Bunların olabilmesi için HDP’nin % 10 barajını aşması gerektiği açık değil mi? Müftüoğlu’nun bunları bilmediğini düşünmek saçma olur. O halde derdin(iz) ne? Neyin peşindesiniz? Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Çok açık ki Müftüoğlu hem deveye binmiş, hem de çalı arkasına gizlenemeye çalışıyor.
Neymiş efendim, Müftüoğlu, “Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyor”muş! Bunlar boş sözler, dahası demagojik sözler. Çok somut bir sorun tartışılıyor, o halde somut konuşulmalıdır. Genellemelerle, kaba keskinlik gösterileriyle sorunun üstünün örtülmeye çalışılması Müftüoğlu’nun kendi zayıflığının bilincinde olduğunu gösterir sadece. HDP’nin 12 Eylül faşizminin % 10’luk barikatını aşması, politik rejime ağır bir darbe olacağı açık değil mi? HDP’nin barajı yıkarak AKP’yi geriletmesi, AKP ve destekçilerinin kurduğu doğrudan ve dolaylı barikatları yıkması, engelleri parçalaması Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlık sistemi plan ve hedeflerini boşa çıkarması çok önemli politik kazanımlar değil mi?! Keza böylece iç ve dış politikada Erdoğan ve AKP’sinin, keza diktatörlüğün bir dizi hesabının bozulması açık ve kesin bir politik başarı ve kazanım değil mi?! Yine böylece parlamento içi ve parlamento dışı muhalefetin daha etkin, birleşik, güçlü bir şekilde birleştirilmesi, siyasal ve toplumsal mücadelenin, ezilenlerin, sömürülenlerin lehine olacağı açık değil mi?!!! Sözde AKP’ye karşı en geniş güçlerin birliğinden yana olduğunu söyleyen (BHH ve) ÖDP, iş HDP’ye gelince; demokratik, halkçı, anti-faşist bir birleşik cephe olan HDK/HDP’ye gelince, ısrarla önemsediğini söylediği AKP’ye karşı mücadeleyi bile, HDP şahsında, gerçekte önemsiz ilan etmektedir. Çok açık ve kesindir: Bu tutum, Müftüoğlu zihniyetinin yılan eğrileri çizen sosyal şoven, pasifist, tasfiyeci politika ve duruşuyla bağlıdır. O, gerçekte, sözde keskinlik gösterileriyle çaldığı minareyi kılıflamakla meşgul, hepsi bu! Müftüoğlu zihniyetinin ve duruşunun, devrime inancı yok. Sosyalizme inancı yok. Marksizm-Leninizm’e inancı yok. Proletarya ve halklara inancı yok. Haziran Ayaklanması’na da inancı yok. Çünkü devrimci olan her şeye inançları çoktan tükenip gitmiştir. Gerçek bu.
Acaba haksızlık mı yapıyoruz Müftüoğlu zihniyet ve duruşuna? Hayır, saptamalarımız nesnel ve denetlenebilir saptamalardır. Kendi tarihsel evrimleri ve pratikleri bunun kanıtıdır. Bakın bunu röportajın tümünde de görmek olanaklı.
“Seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Seçim sonrası Meclis aritmetiği Türkiye’nin geleceği açısından bir anlam ifade eder mi?” sorusuna Müftüpğlu’nun verdiği yanıt şöyle:
            Her biri belirli çevrelerin tercihlerine göre bir kamuoyu yönlendirme aracı olarak çalışan anket sonuçları AKP’nin her halukarda bir düşüş içinde olduğunu gösteriyor. Bu elbette iyi bir şey ama Türkiye’de verili koşullar altında yapılan seçimlerin halkın değil daha çok iç ve dış hâkim güçlerin tercihlerine göre şekillendiği de unutulmamalı. Varolan seçim sistemi, siyasi partiler yasası ve seçimlere ilişkin bütün düzenekler, her türlü medya ve iletişim sitemleri gibi kamuoyu yönlendirme araçları, seçim güvenliği vb. tümüyle buna göre düzenlenmiştir. Bilinçli ve örgütlü bir birleşik devrimci halk muhalefeti bu denklemi kıracak güce ulaşmadıkça seçimlerden ortaya çıkacak Meclis aritmetiği de Türkiye’nin geleceği açısından sadece egemen sınıf siyasetinin biçiminin ve emekçi sınıfların mücadele koşullarının belirlenmesi açısından bir anlam ifade edecektir. Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”
             Burada işçi sınıfına, halklara, ezilenlere güven duygusunun, bilinç ve pratiğinin izi var mı acaba? Bu zihniyette Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu’da verilen mücadele ve kazanımların izi var mı? Burada, Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve kazanımlarının izi var mı? Burada, 6-8 Ekim Kobani Ayaklanması’nın gücüne duyulan herhangi bir inanç var mı? Evet, “iç ve dış güçler” vardır. Evet, seçim sistemi, siyasi partiler yasası, medya… Güzel de şu kudretinden bu kadar emin olduğunuz, adeta kadir-i mutlak bir güç gibi ilan ettiğiniz söz konusu gerici güçler, Kürt halkı karşısında da, Kobani, Şengal, Haziran Ayaklanması karşısında daima olmuş güçlerdi; hem de ellerinden geleni ardlarına koymamışlardı… Yani şimdi bu tarihsel ve politik gerçekleri gül hatırınız için görmezden mi gelelim…
Neymiş, “Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”mış!
Umudu tükenmiş bir küçük burjuva zihniyet ve duruşla karşı karşıyayız. Halklar % 10 barajı engelini yıkıp geçecek, dikta ve AKP’nin, Erdoğan’ın planlarına ağır darbeler indirecek; ilerici, devrimci siyasal ve toplumsal muhalefet çok önemli bir tarihsel fırsat ve politik olanaklar ve somut mevziler yakalayacak ve kazanacak ve mevzilerini geliştirip güçlendirecek ama küçük burjuva sosyal şoven liberalimiz yine de umutsuz! HDP’nin % 10 barajını aşması ve dahası, daha yüksek bir oy oranı ve temsiliyetle Meclise girmesi için on milyonların bağrında ekmek, barış, özgürlük, (her eğilim ve yapının kendi çizgisinin gerekleriyle de bağlı olacak tarzda, devrim ve sosyalizm) için propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve örgütleme, eylem hattında birleşik olarak yürümek yerine, bin dereden su getirilerek durumu kurtarmaya çalışan bu izahlar asla inandırıcı değil, devrimci değil, tutarlı bir demokratik tavır bile değil. HDP karşısındaki bu kadar inkarcı, HDP’nin Meclis’e girmesi durumunda ortaya çıkacak ve halkların yükselen umudunun ifadesi ve kazanımı olacak olası HDP’nin seçim başarısını bu kadar küçümseyen bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı ve olmayacağı açık ve kesindir.
Kesin olan şudur: Bu tutum ve duruş, egemen ulusun milliyetçi, şoven kibirini, üstten bakan tutum ve duruşunu ifade ediyor ve yansıtıyor. İşçi sınıfına, halklara, ezilenlere ve mücadelelerine karşı güven duymayan küçük burjuva aydının elitist ve egemen ulus şovenizmiyle sentezlenmiş narsizmini ifade ediyor.  Üstelik hem umudu tükenmiş, hem umutsuzluğu yayıyor, hem de aydın bireyciliğiyle, egemen ulus milliyetçiliği kibiriyle konuşuyor! Üstelik bugüne kadar HDK/HDP parlamento içi ve dışı muhalefeti etkin bir şekilde birleştirerek yürüdüğü halde. Üstelik parlamento içi muhalefetin HDP şahsında esas olarak parlamento dışı mücadele hattını esas aldığı ya da ona dayandığı halde söz konusu vb. sözler ediliyor! Bu deneylerden eleştirel öğrenmek alçak gönüllüğü ile hareket etmek, geleceğe dönük dersler çıkarıp pratik-politik bir silaha çevirmek yerine, demagojik, manipülatif, ukalaca bir fütursuzlukla, yürütülen mücadele alabildiğine küçümseniyor. Bu tutum ve duruşun, sadece ve sadece politik özgürlük ve sosyalizm davasına ve kavgasına zarar verdiği ve vereceği açık bir olgudur. Fakat bilinir: Duymak istemeyenden daha büyük sağır, görmek istemeyenden de daha büyük kör yoktur.
 Gerçek şudur: Kurtuluş parlamentoda değil, devrimdedir, devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferindedir… Ki sizlerin devrime, devrimin zaferine falan inancınız zaten kalmamış. Bu bir. 7 Haziran genel seçimleri de sadece mevzi bir çarpışmadır, ama sonuçları önümüzdeki süreç üzerinde derin olacak bir çarpışma! Bu iki. HDP’nin barajları yıkıp geçmesi geniş kitlelerin, halkların güçlü bir kazanımı olarak, ulusal ve toplumsal mücadelenin önünü etkin bir şekilde açacaktır ya da açmanın önemli bir aracı olacaktır. Bu üç. Çok kabaca tablo bu. Dolayısıyla öyle laf cambazlığıyla güneşi balçıkla sıvazlayamazsınız.
 HDP barajı geçerse baraj yıkılır mı?” sorusunu yanıtlarken bayımız,
Bu HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen bir slogan olarak kabul edilmeli.” diyor. Bu sözler, yalnızca Müftüoğlu’nun yüzeyselliğini göstermiyor, daha da önemlisi tipik küçük burjuva zihniyetini de ele veriyor. Neymiş, HDP’nin barajı aşması barajın yıkılacağı anlamına gelmezmiş. Neymiş, söz konusu sözler “HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen” sözler ve “bir slogan”mış! Oysa mesele bu kadar basit değildir ve böyle basit ve yüzeysel bir şekilde ifade edilemez ya da değerlendirilemez. Destek, işin bir yanıdır; daha da önemlisi böyle bir harekâtın başarıya ulaşmasının politik anlam ve kapsamıdır, süreçteki ağırlığı ve sonraki süreçler üzerindeki politik etkisidir…
Askeri faşizm tarafından konulmuş olan % 10 barajının HDP tarafından aşılması demek 30 yılı aşkın bir süre sonra ilk defa bir halk hareketi tarafından barajın fiilen işlevsiz hale getirilmesi demektir. Burada söz konusu olan bağımsız adaylar değil, “parti” olarak barajın parçalanmasıdır. Bu, son derece anlamlı ve önemli bir politik kazanım olacaktır. Müftüoğlu’nun ya da Müftüoğlugiller zihniyetinin bunu anlamadığını ya da anlamayacağını düşünmek politik saflık olacaktır. Söz konusu zihniyet, bunu kabullenemiyor. Kendi lehlerine de bir kazanım olacağı halde kabullenemiyor. Kibir dolu tepeden bir bakışla kazanılması olanaklı olan ve kazanılacak olan başarı ve mevziiyi hazmedemiyor. Aydın bireyciliği, küçük burjuva bürokratik elitizmi, sosyal şovenizm sentezi manipülatif açıklama ya da “analiz”lerle halkların mücadelesi küçümseniyor. HDP’nin meclise girmesinin, hele de daha güçlü girmesinin iç ve bölgesel, dahası uluslar arası politik güçler dengesi üzerinde önemli etkiler yaratacağı açıktır. İç ve dış politikada işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin lehine mücadeleyi güçlendireceği çok açıktır. Faşist cunta tarafından hazırlanan ve yasallaştırılan bir engelin, birkaç on yıl sonra, mücadelenin dinamizmiyle fiilen çökertilmesi, işlevsiz hale getirilmesi, daha güçlü hamleler için de çok önemli politik fırsatlar yaratacağı açıktır…
“Bu seçimleri “başkanlığa onay ya da ret” seçimi olarak görmek abartılı bir yorum olur mu?” sorusunu Müftüoğlu şöyle yanıtlıyor:
           
Ben Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanmasını öteden beri doğru bulmuyorum. Meseleyi sadece başkanlık meselesine indirgemek işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor. Oysa bugün Türkiye’de ne gerçek bir parlamenter sistemden, ne demokrasiden, ne kuvvetler ayrılığından, ne bağımsız yargıdan, ne de hukuk devletinden söz etmek mümkün. Hatta T. Erdoğan “parlameter sistemi dolaba kaldırdık” dediğine göre ortada anayasal bir devlet ve yönetim sistemi olduğu bile tartışmalı. Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dışişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor. Ancak kabile devletlerinde görülebilecek böyle bir yönetim anlayışıyla bütün ülke, bütün toplum karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Hal böyleyken meseleyi sadece başkanlık sistemini önlemeye indirgemek karşı karşıya bulunduğumuz meselenin özünü ve ciddiyetini gizliyor.”
Evet, “Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanması” öteden beri yanlıştır. Evet, meselenin böyle koyulması ve sunulması “işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor.” Dahası sermaye ve burjuva partiler geniş kitleleri aldatmak için bu doğrultuda çok bilinçli bir manipülasyona da başvuruyor vb. Ama açık ki bay Müftüoğlu bunu sadece burjuva partiler için söylemiyor, dahası örtülü bir operasyonla asıl olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtuyor. Malını pazarlamak isteyen kurnaz bir tüccar gibi, sözün içine “Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dişişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor.” sözlerini “sızdırarak” ana darbeyi HDP’ye indiriyor, teşhir ediyor.
Konumuz Sırrı değildir. Sırrı şunu demiştir ya da bunu demiştir. Geçiyoruz. Konumuz HDP’dir, HDP’nin “Türkiye’nin” sorununu “başkanlık meselesi olarak” tanımlayıp tanımlamadığıdır. HDP’nin programı da, Seçim Bildirgesi de “kamuoyu” tarafından bilinmektedir. Aynı belgeler Müftüoğlu’nun da elindedir. Ayrıca HDK ve HDP yetkili kurumlarının da sayısız biçimde yaptığı açıklamalar mevcuttur. HDP Türkiye’nin temel sorununu hiçbir zaman başkanlık sisteminin varlığı ya da yokluğu olarak ortaya koymamıştır. HDP, Türkiye’nin temel sorununu politik özgürlük sorunu olarak ortaya koymuştur. Türkiye’de politik özgürlüklerin olmamasını ve kazanılmasını temel ya da başlıca sorun olarak ortaya koymuştur. HDP politik çalışmalarını ve mücadelesini bu temel sorununun çözümü doğrultusunda yoğunlaştırmıştır ve yoğunlaştırmaya da devam etmektedir. İddiası, bu temel sorununun çözümüne azami derecede katkı yapmaktır. O halde demek ki bay Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapmaktadır. Bunu, onun cehaletine, toyluğuna bağlayamayacağımıza göre, o halde demek ki çok bilinçli bir oportünist tahrifata vb. başvurmaktadır. Zaten gerçek de bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK          
   

5 Mart 2015 Perşembe

BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE



BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE
BHH (Birleşik Haziran Hareketi), “Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu” imzasıyla 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’ne dönük politik tavrını açıkladı. Dileyen, bu açıklamaya, “birleşikhaziranhareketi.org.”dan  bakabilir. BHH’nin 3 Mart 2015 tarihli açıklaması, oportünizme has bir şahika olarak nitelemeyi hak etmektedir. Hak etmektedir, çünkü, çok kritik bir politik an ve dönemeçte, devrimle karşı-devrim, faşist diktatörlükle halklar, dinci faşist iktidarla ezilenler arasındaki mücadelenin genel seçimler üzerinden ortaya çıkacak politik sonuçları daha bugünden ortadayken, BHH, Kemalizm’in, Türk burjuva milliyetçiliğinin, şovenizmin, CHP ve AKP’nin lehine olacak bir tarzda politik tavrını ortaya koymuştur. Takınılan tavır, ortacı oportünist, sermaye cephesine taze kan taşıyan, kendilerinin de bir parçası oldukları ezilenler cephesini zayıf düşüren, işçi ve emekçilerin, halkların cephesini bölen bir tavırdır. Hangi biçimde teorize edilirse edilsin, BHH’nin tutumunun, duruşunun, yöneliminin nesnel anlamı budur. Açıklamada yer alan sözde keskinlikler ve iddialar, adeta hiçbir şey söylemeyen, gerçekte CHP ve AKP’ye yarayan boş söz yığınıdır da diyebiliriz. BHH, bu açıklamayla da geniş kitlelerin birlik istek ve basıncına, Gezi/Haziran’ın ruhuna da sırtını döndüğünü ortaya koymuştur.

Kuşkusuz ki bu açıklama da bir son değildir; BHH ile hem uzun vadeli bağlaşmanın imkânları ve hem de özellikle yakın süreç bakımından bir seçim ittifakının imkânları son ana dek zorlanmalıdır. Zorlanmalıdır çünkü, birleşik mücadelenin gereksinimi, cephesel birliklerin büyütülmesi gereksinimi devrim ve sosyalizm mücadelesinin yakıcı politik bir sorunudur. Politik özgürlük uğruna yürütülen kavgada en küçük bir imkân bile heder edilmemelidir. İdeolojik mücadelenin gerekleri ve gereksinmeleriyle politik mücadelede ortak düşmana karşı ortak mücadelenin gerekleri, gereksinmeleri birbirine karıştırılmamalıdır. BHH’nin “anti-emperyalizm”, “anti-faşizm”, “sınıfsal mücadele”, “Gezi” vs. adına sermaye cephesine yedeklenen tutumu BHH’de yer alan devrimci, ilerici kitlelere dostça anlatılmalıdır. BHH içerisinde etkin olan “ulusalcı sol”culuk, “ulusal sosyalizm”, sözde enternasyonalizm gerçeği ortaya konulmalıdır. Ezen ulusun küçük burjuva milliyetçiliği üzerinde bir araya gelmiş olan BHH’yi oluşturan politik kuvvetler her şeye karşın homojen bir birlik değildir; hareket içerisinde Kürt ulusal demokratik hareketiyle de bağlaşmadan yana, demokrasi-özgürlük mücadelesinde birleşik cepheleşmeden yana ya da “güç ve eylem birliği”nden yana olan ciddi bir potansiyel var. BHH içerisinde Türk ulusalcılığının, Kemalizm’in en ileri formu SİP’li TKP’lerde simgeleşmektedir. Her ne kadar BHH, kendi birliklerinin uzun vadeli bir birlik olduğu ve olacağını dile getirse de, kendi iç çelişki ve çatışmalarından dolayı içten parçalanmaya da açık bir bloktur. BHH, sınıf mücadelesinin, ulusal ve toplumsal mücadelenin gereksinmelerine sırtını dönmüş olması gerçeği temelinde içsel çatışmalara sürüklenecektir. Açık ve net bir şekilde vurgulamak gerekir ki, emperyalizme, faşizm ve gericiliğe karşı mücadeleyi zayıflatan ya da set çeken, milliyetçilik, sosyal şovenizm üzerinde kurulan bağlaşmaların parçalanması, sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin lehine bir gelişmeyi ifade eder sadece.      

 “BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ’NİN 7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNE YÖNELİK KAMUOYUNA DUYURUSU”na hep birlikte bakalım:
“Türkiye derin bir siyasal kriz yaşıyor; şiddetli bir ekonomik krizin patlaması an meselesi. Bu krizin sorumlusu, on üç yıldır talan ve yolsuzluklarını gericilik ve otoriterlikle iç içe geçirerek iktidarını sürdüren, bunu halka ağır bedeller ödeterek yapan AKP’dir.
Eğer AKP iktidarı, bütün tutarsızlık ve zaaflarına karşın bugüne kadar hala durdurulamamışsa bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan muhalefet partileri olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.
Seçime giderken, bu tarihsel başarısızlığın AKP karşıtı her kesim açısından esaslı bir değerlendirmesinin yapılması gerekir. Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse, Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve taleplere bakılması gerekmektedir.”
BHH ne devrimci-demokratik ne de sosyalist/komünist devrimci karaktere sahiptir. “Sosyalizm”, “komünizm” gibi iddialar, nesnel olarak, küçük burjuvazinin yüzüne geçirdiği bir örtüdür sadece. Dolayısıyla yukarıdaki sözleri ilerici-demokratik bir gücün açıklamaları çerçevesinde ele almakla yetineceğiz. Bu sınırlar içerisinde sormak gerekiyor: Yukarıdaki sözlere gerçekten inanıyor musunuz? Eğer inanıyorsanız HDK ve HDP “Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve talepler”e sahip çıkıyor, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide. Yani öyle BHH gibi CHP’ye, milliyetçi, şoven çevrelere yedeklenme tutumu içerisine de girmeden. “Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse”, deniyor açıklamada; pek güzel, o halde bugün bunun temel yolu, en azından HDP ile bir seçim ittifakından veya HDP’ye verilecek açık bir destekten geçmektedir.
Devam edelim; açıklamada deniyor ki eğer AKP bugüne kadar durdurulamamışsa “bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan partiler olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.”
Parlamento içi ve dışı muhalefeti hiçbir ayrım yapmadan AKP karşıtlığı üzerinden tanımlayarak yapılan bu değerlendirmenin liberal gerici bir analiz olduğunu belirtelim öncelikle. TBMM’de yer alan HDP’yi, parlamento dışında kalan işçi sınıfının, emekçilerin, halkların, ezilenlerin mücadelesini temsil eden siyasal ve toplumsal muhalefeti zaafları, yetersizlikleri bakımından elbette ki eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de. Ama bu bir şeydir, kalkıp sermaye cephesi ile ezilenlerin cephesi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı AKP’ye karşı olmak üzerinden örterek hepsini aynı sepete koyup lafazanlık yapmak farklı bir şeydir.  Bu ikincisinin yanlış olduğu açık ve kesindir. Böyle bir açıklama, ulusalcı, Ergenekoncu, Kemalist, CHP vb. gibi çevrelere verilen birlik mesajıdır. AKP’ye karşıysan hep birlikte birlik olmalıyız mesajıdır. Burada tipik bir ilkesizlikle, pragmatizmle karşı karşıya olduğumuz açıktır.
 Deniyor ki, “Milyonların mesajı açıktır: AKP’yi durdurmak neoliberal-piyasacılık karşısında halkçı/kamucu ekonomik politikaları, gericilik karşısında özgürlükçü ve laik yaşamı, otoriterlik ve faşizm karşısında demokrasi, açıklık ve halk iradesini, emperyalizme karşı bağımsızlığı, mezhepçilik ve milliyetçiliğe karşı Kürt ve Alevi yurttaşların eşitliğini savunan bir siyasal hattın kurulmasını gerektirmektedir.”
Tamam da, HDP, sizlerden de farklı olarak, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide, yukarıdaki taleplerin de mücadelesini vermektedir. Peki, hem bu sözleri söyleyip hem de HDP’den uzak durmak niye? Yoksa Gezi’nin taleplerini CHP, Ergenekoncular, Türk burjuva milliyetçi çevreler savunuyor ve mücadelesini veriyorda bizim mi haberimiz yok!!! Bırakalım bunları arkadaşlar, bu mızrak bu çuvala sığmaz.

Açıklamada; “Birleşik Haziran Hareketi olarak bütün gücümüzü bu hattın kurulmasına adadık. AKP’yle mücadelenin altını çiziyor, sol ve toplumcu güçlerin kendi aralarında ve halkla diyaloğuna inanıyor; Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğini biliyoruz.” deniyor.
Madem öyle, o halde “sol ve emek temelli değerler” ekseninde yükselen ve gelişip güçlenen HDK/HDP ile bağlaşmaya yönelmeniz gerekmez mi? BHH-HDP ittifakının kurulmasının diktatörlüğe ve dinci faşist hükümete karşı mücadeleyi geliştirip güçlendireceği, halklar arasındaki ortak irade beyanını güçlendireceği, askeri faşist cuntanın kurduğu barikatları yıkıp geçeceği, ırkçı, dinci, şoven, militarist, yayılmacı güç ve politikalara karşı mücadeleyi ilerleteceği, bölge halkları lehine de süreçleri geliştireceği açık değil mi? Hem kendinizi “bütün gücü”nüzle böyle bir mücadele hattı örmeye adadığınızı iddia edeceksiniz hem de böyle bir savaş hattının geliştirilmesinin, büyütülmesinin çok önemli bir aracı olan ve olacak olan HDK’dan, HDP’den uzak duracaksınız?!!! Bu açık bir çelişki değil mi?.. 
“Başta seçim barajı olmak üzere, seçim sandığı üzerine düşen gölgeler halk iradesinin sandıkta ifade bulmasını imkânsız hale getirmiştir. İktidarın işleyiş ve karar alma iradesinin parlamento dışında şekillendiği her geçen gün biraz daha açık hale gelmektedir. Bu nedenle seçime yönelik mücadelenin AKP iktidarını durdurmanın tek yolu olmadığını bir kez daha vurgulama ihtiyacı duyuyoruz. Bununla birlikte, seçimlerin AKP’ye karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğunu da görüyor, önemsiyoruz.”, diyorsunuz açıklamanızda.
Tamam, gelin başta “seçim barajı olmak üzere” söz konusu gölgeleri birlikte temizleyelim. Parlamento içi ve dışı muhalefeti birleşik örerek geliştirelim. Parlamenter mücadeleyi parlamento dışı mücadele alanına tabi kılarak sokaklarda politika yaparak faşizm ve gericiliğe karşı vuruşalım. HDP parlamenter mücadeleyle parlamento dışı mücadeleyi birleştiren en yetkin örnektir. HDP’nin ana gücü ve eylemi parlamento değil, sokaklardır; son örneği de yalnızca Kürdistan’la sınırlı kalmayan Batıya da sıçrayan ve genişleyen 6-8 Ekim 2014 Kobani Serhildanı’dır. İşte sözde “Güvenlik reformu”na karşı sokaklarda durmayan, devam eden eylemler serisidir… Peki, ama siz neden bir seçim ittifakına bile gelmiyorsunuz? HDP, HDP’yi teşhir amaçlı yapılan propaganda ve ajitasyonların aksine, sizlerle eşit demokratik koşullarda bir seçim ittifakına da hazır… Kürtlerle yan yana gözükmek mi istemiyorsunuz? Peki neden? Türkiye’nin temel yakıcı politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması değil midir? Herhalde yanıtınız “Evet.” olacaktır. Peki Kürtlerin özgürlük talebi de politik özgürlüklerin bir parçası, keskinleşerek öne çıkmış temel bir bileşeni değil mi? Peki neden ürküyorsunuz? Kürt ulusal hareketi, demokratik halkçı içeriğe sahip bir “ortak vatan”da birlikte yaşamak iradesini defalarca beyan ettiği ve pratik-politik duruşuyla bunu ortaya koyduğu halde, hala (SİP’çi TKP’ler ve benzerleri gibi) “vatanı böle”ceğini mi düşünüyorsunuz? Herhangi bir kanıta, tanığa, belgeye dayanmadan ileri sürülen demagojik ve manipülatif bir iddia olan Öcalan’ın, PKK’nin, KCK’nın Erdoğan ve AKP ile Türkiye’ye “otoriter diktatörlük getirecek” “Başkanlık sistemi üzerinde anlaştığı” iddiasına mı inanıyorsunuz? Peki, eğer varsa böyle bir kaygınız, kanıtı nerede? HDP’nin, AKP’nin rantını bol bol yediği %10 barajının yerle bir etmesi, AKP’ye yarar mı yoksa AKP’ye ağır bir darbe mi indirir? İkincisi olduğu açıktır. Peki, o halde, HDP’den uzak durmanın doğrudan doğruya Erdoğan’a, AKP’ye, onların arzuladığı “otoriter başkanlık sistemi”ne yarayacağı açık değil mi? AKP CHP ile 12 yıldır kedinin fare ile oynaması gibi oynuyor. CHP’nin HDP ile ittifaka gelmediği ve gelmeyeceği açıktır. CHP’nin, diyelim ki birkaç puanlık oy artışı elde etse de AKP ile baş edemeyeceği açık olduğuna göre, BHH neyin peşinde acaba? Herkesin bu soruyu kendisine sorup düşünmesi gerekmez mi!!! AKP’ye yarayacak ve yarayan tutumunuzla ezilenler cephesine zarar verdiğinizi görmeyecek kadar körleştiniz mi acaba? Psikolojik savaşa yenik düşmenin ve yedeklenmenin sizlere nasıl bir yararı olacak acaba? BHH’nin tabanının ve ilerici, devrimci kadrolarının bunu sorgulamayacağını sanmak saflık olacaktır kanımızca.  
“Birleşik Haziran Hareketi’nin Seçimlere yönelik, başta CHP ve HDP olmak üzere, hiç bir kesimle parlamentoda temsiliyet kaygısı üzerinden bir müzakeresi söz konusu değildir. Birleşik Haziran Hareketi’nin kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileridir.”, deniyor açıklamada.
Devamla şunlar söyleniyor:
“Birleşik Haziran Hareketi, seçim süreci ve sonrasında bu konumunu korumak konusunda kararlıdır. Ancak bu bağımsız duruşun bir gereği olarak, altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz.”
Reformist, legalist, parlamenterist bir bloğun ve bileşenlerinin “parlamentoda temsiliyet kaygısı” olmadığına diyelim ki inandık, tamam. Ayrıca geçerken ekleyelim, BHH’nin parlamentoda temsil edilmek istemesi de doğal karşılanmalıdır...
Peki, BHH’nin “kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileri” ise, gerçekten durum buysa, bu durumda, o milyonların sorunlarını, taleplerini, beklentilerini dile getiren, mücadelesini veren HDP ile BHH’nin ortak hareket etmemesinin nedeni (ya da nedenleri) nedir acaba? Hem bunları söyleyeceksin hem de HDP’den uzak duracaksın?! Bu ne yaman çelişki böyle? Ayrıca CHP nasıl olur da “sol”, yani “Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğin”e inandığınız bir sol olabilir ki!!! Demek BHH buna inanıyor. Öyle ya, ısrarla CHP demesi, CHP ile ortak bir seçim platformu inşa etmeye çalışması başka nasıl anlaşılabilir ki?! Ama aynı ısrar hiçte HDP’ye karşı gösterilmiyor. Bunun rastlantılarla izah edilemeyeceği açık olsa gerek… Emperyalist dünya sistemini, işbirlikçi egemen sınıfların egemenliğini, emperyalizme bağımlı kapitalist Türkiye düzenini savunan, AKP karşısında bile az-çok tutarlı bir burjuva demokratik muhalefet yapamayan CHP nasıl sol olabilirki? CHP-BHH-HDP ittifakı için çalıştığınızı söylüyorsunuz, HDP’yi dışlamadığınızı iddia ediyorsunuz. Peki, ama CHP’nin tablosu, duruşu ortada olduğu halde neden bu ısrarı gösteriyorsunuz? Bu ısrarla aslında ulusalcılıkla, Kemalizm ile, CHP ile, devlet iktidarı içerisindeki yeri zayıflayan kesimlerle ittifak kurmak istek ve yöneliminizi ele veriyorsunuz. Yine böylece bu ısrarın aynı zamanda HDP’den, ezilenlerin cephesinden uzak durmanın kılıfı olduğu açığa çıkıyor. Bu ısrarın, liberal oportünist tavrınızı meşrulaştırma manevrası olduğu açık değil mi! Deveye sormuşlar, “Boynun neden eğri”. Deve yanıtlamış: “Nerem doğru ki!” BHH’nin tavrı da bu gerçekte.
Neymiş, altını çizdikleri “toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içerisinde” olacaklarmış. Peki, bu ne demek? Bu muğlak, sorumluluktan kaçan, her yöne çekilebilen, gerektiğinde pazarlık kozu olarak kullanılacak olan bu sözler oportünizme has bir politik tutumu ve duruşu ifade ediyor açıkça. Gezi’nin talepleri orta yerde duruyor. HDP tutarlı bir demokratik halkçı çizgide bu talepleri formüle ediyor, aktif bir şekilde mücadelesini veriyor. Ve bunu CHP’den, ulusalcı milliyetçi ve şoven tayfadan farklı olarak samimiyetle yapıyor. Ama buna karşın sen kalk, AKP’nin planlarını bozacak tek temel seçenek olan HDP’den uzak dur. HDP’ye destek çağrısı bile yapma. Yine deveye sormuşlar: “Yokuşu mu seversin inişi mi?” Deve yanıtlamış: “Düze kıran mı girdi!” BHH oportünizm şahikası açıklamalarla ne gerçek durumunu örtebilir ne de bu tutum ve duruşuyla AKP’nin planlarını bozabilir; dahası bozmaya bile bir katkı yapamaz. BHH söz konusu tutumuyla hem CHP’ye, hem de AKP’ye, belki de özellikle AKP’ye hizmet ediyor. Niyetler ne olursa olsun, objektif gerçek budur. Gerçekte BHH, ulusalcı-milliyetçi çizgiye, CHP’ye vb. destek veriyor. Gezi Ayaklanması’na katılan ve katılabilecek geniş kitlelerin HDP’ye akmasına karşı çıkıyor. CHP vb.leri lehine davranıyor. Kanımızca BHH içerisinde ve etrafında yer alan SİP’çiler gibi kaşarlanmamış güçler HDP’yi desteklemelidirler. Şimdilik görülen o ki, blok olarak BHH HDP’yi desteklemeyecek. Diğer şeyleri şimdilik bir tarafa bırakarak bir kez daha soruyoruz BHH’ye: Erdoğan’ın, AKP’nin hesaplarını bozacak, ağır darbeler indirecek şey CHP’nin birkaç puanlık oy artışı mıdır yoksa HDP’nin %10 barajını (üstelik ilk kez) yerle bir ederek geçmesi midir; evet, hangisi!!!

27 Şubat 2015 Cuma

BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ VE SEÇİMLER…



BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ VE SEÇİMLER…
2015 genel seçimlerine birkaç ay kaldı. Bütün politik kuvvetler, öncelikle de en önemli politik kuvvetler kendi nesnel karakterlerine, politik hedef ve hesaplarına uygun mevzilenmiş bulunuyorlar. Bazı bakımlardan saflaşma, safını seçme süreci de giderek belirginleşiyor. Politik arena gittikçe sertleşen ve daha da keskinleşecek olan bir seçim sürecine tanıklık etmektedir ve edecektir de. Bu süreç salt dar bir alanda, Türkiye coğrafyasında, şekillenen bir süreç değil, aksine, iç, bölgesel, uluslararası alanda gündemleşmiş ve keskinleşmekte olan, iç içe geçmiş sayısız çelişki ve çatışmanın tam ortasında, etki-tepki sistematiğinin baskısı altında biçimlenmektedir. Burada, geçerken,  özel bir vurgu olarak “Büyük Ortadoğu” arenasına ve bu arenada yükselen Kürt dinamiğinin sarsıcı etkilerine ve Türkiye’de yoğunlaşıp yaygınlaşmakta olan devlet terörüne, AKP’nin ve elebaşısı Erdoğan’ın politik plan ve hesaplarına, yönelimlerine dikkat çekmek isteriz…
Evet, 7 Haziran 2015 seçimlerinin olası sonuçları yaşamsal önemde olacaktır. İster negatif isterse de pozitif yönde olsun bu sonuçlar yaşamsal önemde olacaktır. Sermaye cephesi de halklar ve ezilenler cephesi de bunun farkında…
Gerek emperyalizmin, gerek işbirlikçi faşist diktatörlüğün, gerekse de dinci faşist iktidarın saldırılarını geri püskürtebilmek, hesaplarını bozabilmek için işçi ve emekçilerin, ezilen politik ve toplumsal kesimlerin en geniş hatta birliğini sağlamak en yaşamsal güncel politik görevdir. Bu bağlamda ezilenlerin birleşik cephesini ifade eden HDP etrafında toplanmak ve seferber olmak hayati önemdedir. İlerici-demokratik, devrimci-demokratik ve komünist güçlerin HDP etrafında olanaklı olduğu ölçüde en geniş politik birliğini sağlamak görevi de söz konusu yakıcı politik sorunun önemli sacayaklarından birisidir.
Burada, başlı başına iç, bölgesel, uluslararası alanda politik durumun analizine girmeyecek, ancak bazı gerçeklerin altını çizmekle yetineceğiz.
                                   I
 Öncelikle Birleşik Haziran Hareketi (BHH) olarak ortaya çıkan oluşum, ilerici-demokratik karaktere sahiptir. Bu bloğu kuran politik kuvvetleri (en önemlileri: Komünist Parti, Halkların Türkiye Komünist Partisi, ÖDP) bir araya getiren şey tesadüfler değil, ideolojik-politik yakınlıklarıdır. Söz konusu kuvvetlerin kendi aralarında politik bir cephesel birlik kurmaları onların doğal hakkıdır. Kuşkusuz bu hak ve duruş, bizlerin de eleştiri özgürlüğünü dışlamaz aksine, birliğin eleştirel değerlendirilmesi de şarttır.
BHH’nin olanaklı olduğu ölçüde HDP ile şu ya da bu biçimde ittifak kurması önemlidir. Ki HDP de böyle bir ittifaktan yana ısrarını dile getirmeye devam etmektedir. Eğer gerçekleşirse bu bağlaşmanın bir seçim ittifakımı olacağı yoksa az çok uzun vadeli bir ittifak mı olacağı BHH’ye bağlıdır. Çünkü görece bir geniş birleşik cephe hareketi olan HDK ve HDP BHH ile sadece seçimle sınırlı bir ittifakın ötesinde uzun vadeli bağlaşmalardan yanadır. Böyle bir bağlaşmaya uzak duran ise HDK/HDP değil, açık ve kesin olarak BHH’dir.
BHH ile kurulacak bir ittifak, bu bloğun kitlesel çap ve ağırlığından ziyade Türk halkına, şovenizmle zehirlenmiş geri kitlelere verilecek politik mesajlar, özellikle de psikolojik etkisi nedeniyle önemlidir. İlerici-demokratik bir güç olarak BHH’nın nesnel çıkarları da HDP ile birleşik hareket etmesinde yatmaktadır. CHP’ye yedeklenmiş bir BHH kendi ayağına da kurşun sıkıyor demektir.
BHH’yi niyetler üzerinden değil, nesnel konumundan hareketle okumak tek doğru yöntemdir. BHH egemen ulusun (Tük ulusu) küçük burjuvazisini temsil etmektedir. Küçük burjuva milliyetçi bir duruşa sahiptir öncelikle. Özellikle Kürt ulusal demokratik hareketiyle, yurtsever Kürt hareketiyle arasına ördüğü duvar bu gerçekle bağlıdır. Sosyalizm, komünizm örtüsü ile ortaya çıktığı için de söz konusu milliyetçilik sosyal şovenizm olarak şekillenmektedir. Egemen ulus şovenizmi bu blok nezdinde sosyal şovenizm olarak kendini dışa vurmaktadır. BHH’nin HDK/HDP’den uzak konumlanması, Kemalizm’e, CHP’ye yedeklenmesi söz konusu sınıfsal, ideolojik ve politik duruşun ifadesidir. Burada, Kürt sorunu doğası gereği başta durmaktadır. Eğer BHH’nin sınıfsal, siyasal, toplumsal karşılığı olmasaydı ortaya çıkmayacağı açıktır. Burada bütün olguların kendi nesnel temelleri üzerinde yükseldiği ve yükseleceği gerçeğini hatırlatmak bile gereksizdir. AKP’ye karşı duydukları samimi öfke onları, tutarlı bir demokratik çizgiye oturmadıkları için, nedenlerden biri olarak, sermayenin bir kanadına, CHP’ye yedeklemektedir aynı zamanda.
Ezilenlerin en geniş birliğinin yaşamsal önemde olduğu bir tarihsel kesit ve dönemeçte BHH’nin, daha baştan tutarlı bir demokratik politik duruşla, hiç olmazsa genel seçimler sürecinde HDP ile birlikte hareket etmemesi rastlantılarla izah edilemez. BHH’nin bu zaafını, dahası ezilenler karşısında, politik özgürlük kavgasında bir tür suç işlemeye tekabül eden bu tutumu HDP’nin önünde de açık bir engel oluşturmaktadır. Engel oluşturmaktadır, çünkü nesnel olarak, BHH, tüm AKP karşıtı keskin söylemine karşın, AKP’ye de hizmet etmektedir; BHH’nin HDP’nin önündeki yüzde 10’luk barajın aşılmasını güçleştiren rolü de bunu göstermektedir. “Seçeneksizlik”ten dolayı CHP’ye oy veren, fakat bir kulağı ve gözü HDP’de olan ya da HDP’ye de oy vermeyi düşünen ya da düşünecek olan anti-faşist kitlelerin HDP’ye kayışını önlemek misyonunu oynamaktadır BHH. Dolayısıyla gelişmenin önünde oportünizme has bir kıvraklıkla barikat kurmaktadır.
Bu bloğun kendisini “Birleşik Haziran Hareketi” olarak tanımlaması da açık ve kesin bir çelişkidir. Haziran/Gezi Ayaklanması, bir halk hareketiydi, ezilenlerin birleşik bir baş kaldırışıydı. Bütün renkliliği ile ezilenlerin toplumsal renklerini canlı, dinamik, yaratıcı, yaygın, birleşik, alabildiğine kitlesel ve vurucu bir şekilde bağrında taşıyan, açığa çıkarıp yükselten bir hareketti. Her aklı başında olan insanın sorması gerekiyor: BHH’nin Haziran/Gezi hareketi ile nasıl bir ilişkisi olabilir ki? BHH’yi oluşturanlar, Haziran Ayaklanması’sında sadece birer aktördü; BHH, Haziran/Gezi Ayaklanması’nın aksine, sosyal şovenizmin hegemonyasında şekillenmiş, tek renkli diyebileceğimiz bir formdur. BHH karakteri, yapısı, bileşimi, sekterliği vb. itibari ile Gezi/Haziran hareketinin karikatürü bile olamaz. Açık ki BHH, açıkgözlülük yapıp Gezi/Haziran Ayaklanması’nın yüksek prestijinin rantına konmak istiyor ama pek başarısız bir çaba; çünkü bu mızrak bu çuvala sığmaz… Ayrıca eklemek ve vurgulamak gerekir ki, BHH, “Birleşik Haziran Hareketi” ismini kullanarak, Gezi Ayaklanması’nı aynı zamanda ellerini sıkı sıkıya tuttuğu ulusalcılara, CHP’ye mal etmektedir. Haziran-Gezi hareketinin renkleri, canlılığı, birleşik hareket etme yeteneği BHH’de değil, açık ve kesin olarak HDK/HDP’de somutlaşıyor; ki bu inkar edilemez bir gerçektir. Hayır! diyen varsa işte HDP işte BHH… Buyurun kıyaslayın. Haziran Ayaklanması’nda dile gelen temel talep politik özgürlük talebiydi. Türkiye ve Kürdistan halklarının en yakıcı temel talebi politik özgürlük talebidir; somut tarihsel koşulların nesnel içeriği Haziran Ayaklanması’nda da çarpıcı bir şekilde açığa çıkarak sürece damgasını basmıştır tıpkı Kürt ulusunun ulusal özgürlük talebi ve başkaldırısı gerçeğinde olduğu gibi… BHH ise bu temel ve güncel tarihsel politik gerçeği görmezden gelmekte, Türk ulusalcılarına, Kemalizm’e, CHP’ye uzattığı eli geri çekmek istememektedir. Onların “HDP ile de…” sözleri demagojik ve manipülatiftir. Nesnel pozisyonları budur. Laf cambazlığıyla, her tarafa mavi boncuk dağıtan açıklamalarla bu gerçeğin üstü örtülemez.
Umar ve dileriz BHH tüm bu tutarsızlıklarına karşın son anda da olsa sarsılır kendisine gelir; olur mu dersiniz?..
Kanımızca BHH birliğe gelse de gelmese de HDP 12 Eylülcü faşist cuntanın koyduğu, AKP’nin de arkasına gizlenerek rantını bol bol yediği % 10 barajını yıkıp geçecektir. Bugün koşullar, iç, bölgesel ve uluslararası koşullar, ciddi dezavantajlarına karşın, bunun için çok daha elverişlidir. Tartışma ve yoğunlaşma HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı üzerine değil, barajın zaten aşılacağı öngörüsü üzerinden daha yüksek oy oranının nasıl yakalanabileceği üzerine olmalıdır. Sömürgeci faşist diktatörlüğün, dinci faşist iktidarın “Toplumsal algı inşası” çerçevesinde yürüttüğü psikolojik operasyonlara sıkışmamak hayati bir öneme sahiptir. Hoş, gerçi HDP’nin baraj altı kalacağı propagandası bile HDP’ye yaramaktadır…
                                   II
Son bir sözümüz de EMEP’e olacak. EMEP’in HDP ile ittifak yapmasını gerekli, yararlı, olumlu buluyoruz. Ama EMEP’in HDP’de yer almaması, seçim sürecinin HDP-EMEP ittifakı olarak ortaya çıkması, hesaplı bir hareketin ürünüdür. Bu gerçek, kitlelerin ileri kesimlerinin, ilerici, devrimci çevrelerin gözünden kaçmış değil ve haklı olarak EMEP’e karşı politik güvensizlikleri de büyüten bir rol oynamıştır, oynayacaktır. Dar grupçuluk, dar grupçu politika tarzı, dar grubun çıkarlarını temel alarak “uyanık” politika yapma, EMEP’in ve tasfiye edilmiş olan tarihsel devrimci geleneğinin genlerinde vardı, vardır. Bazı saplantılarının rolü olmakla birlikte EMEP, asıl olarak, HDP çatısı altında yer almayarak özellikle de mebus kapmada pazarlık gücünü arttırmayı esas almıştır. Kanımızca yurtsever hareket de bu gerçeğin bilincindedir. EMEP’in tutumunu (bir beklentimiz olmamakla birlikte) köklü bir özeleştirel duruşla aşmasını dileriz.