Translate

ÖDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2019 Pazartesi

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...
III
Sol Parti'nin hedefi sermayeyi ve sermaye devletini yıkmak değil, dinci faşist politik rejimi ''yıkmak''tır. ÖDP-Sol Parti'nin burjuva demokratik ve sosyal reformist karakteri gereği, faşizm ve sermayeye karşı mücadeleden anladığı, politik rejim değişikliğidir. Devletin faşist, dinci faşist biçimi yerine burjuva demokrasisine dayanan bir devlet biçimi hedefiyle hareket etmektedir.. Devrimle işbirlikçi tekelci burjuvaziyi ve emperyalizme bağımlılık ilişkilerini yıkmayı değil, sosyal reformlarla devleti yeniden yapılandırmayı savunmaktadır. Devrimci değil, sosyal reformist bir partidir. Politik çizgisi (program, strateji ve taktikler) sosyal reformlar üzerinde şekillenmektedir.
Devlet ve politik rejim aynı şey değildir; devleti yıkmakla politik rejimi değiştirmek aynı şey şeyi ifade etmez. Devlet egemen sınıfın egemenlik, diktatörlük aracıdır. Devleti belirleyen örgütlenmiş zordur. Politik rejim ise devlet zorunun örgütlenme biçimidir; politik rejim denen şey, budur.
Burjuva devletin politik biçimleri ya da egemen sınıfın egemenliğini örgütlemenin tek biçimi değil, pek çok biçimi vardır. Faşizm gibi burjuva demokrasisine dayanan devlet biçimleri de burjuva devletin değişik politik biçimleridir ve kuşkusuz ki, burjuva demokratik biçime sahip burjuva devlet, burjuva egemenliğin en gelişkin biçimidir... Faşizm, dinsel faşizm gibi politik rejimlerin çözülüşü, yıkılması, yerini burjuva demokratik politik rejimlere bırakması proletarya ve halklar bakımından politik olarak ilerici bir kazanımdır; bunun için devrimin zaferi şart değildir. Fakat bunun kazanılması bile, proletarya ve halkların bedeller ödemeye dayanan devrimci mücadelesiyle gerçekleşebilir yalnızca.
Bu bağlamda ÖDP/Sol Parti, her devrimin temel ve genel yasası olan şiddete dayanan devrim perspektifine sahip değildir; ÖDP/Sol Parti geçtik devrimi, yasal mücadeleyi bile yasalara bağlı kalarak yürüten, yürütmek isteyen bir partidir. Bu bağlamda ÖDP ve Sol Partinin politik çizgisi pasifist niteliktedir; yasal mücadeleyi meşru zemine dayanarak yürütme teorisi ve pratiğinden de uzaktır. Sol Parti'nin (SP) de bu yolda yürüyeceğine kuşku yoktur ama pratik duruşlarıyla (legalist, parlamenterist bir akım olsa bile), meşruiyet temelli aktif bir anti-faşist çizgi izlerlerse buna sevinir ve yanıldığımızı da kabul ederiz.
IV
ÖDP egemen ulus olan Türk ulusunun küçük burjuva milliyetçiliğinin temsilcisidir aynı zamanda. Onun egemen ulus küçük burjuvazisinin sözcülerinden biri olması ÖDP'nin sosyal şövenizminin sınıfsal karakterinin nesnel temelidir. Tutarlı bir burjuva demokrat olmanın sac ayaklarından birisi, dahası, en başta gelen sorunu Kürt sorununda tutarlı bir anti-faşist demokratik halkçı bir çizgiye sahip olmaktır. Oysa ÖDP hiçbir zaman bu tutarlılığa sahip olmamıştır. Bu olgu, ÖDP'nin yalın bir gerçeğidir. Bunu gerek ÖDP sürecinden/deneyiminden, gerekse de 8. Olağanüstü Kongre'nin kamuoyuna açıklanan Manifesto'sundan biliyor ve görüyoruz.
Konu bağlamında Manifesto'da yazılanlar şunlardır;
''Kürt sorunu hem ülke hem de bölge açısından en acil sorunların başında geliyor. Kürt sorununun barışçıl bir temelde ve halkın nasıl yaşamak isterse öyle yaşamasını kabul eden bir yerinden demokrasi anlayışıyla çözülmesi gereklidir. Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır. Sorunun çözümünde silahlardan arınmış bir barışçıl siyasal süreç devreye sokulmalıdır.''
Bu açıklama tipik burjuva liberal, sosyal şöven bir açıklamadır ama ÖDP/Sol Parti'nin gerçeğidir. Herhangi bir burjuva liberal kalemden de bu bu vb. satırları okuyabilirsiniz.
Türkiye çok uluslu bir ülkedir. Türk ulusu egemen ve ayrıcalıklı bir ulustur. Kürdistan ise sömürge.
Kürdistan ilk olarak, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Osmanlı devleti ile Safavi devleti arasında ikiye parçalanmış; ikinci defa 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye, İran, Irak, Suriye arasında dört parçaya bölünmüştür. Kürdistan'ın en büyük parçası (Kuzey Kürdistan) Türk egemen sınıflarına kalmıştır.
Kürt sorunu salt Türkiye'ye özgü bir sorun da değildir; o, Ortadoğu çapında bir sorun, bölgesel uluslararası karaktere sahip bir sorundur. Ki Kürt halkının yürüttüğü mücadeleler, özellikle de Rojava devriminin başarı ve kazanımları sayesinde gitgide daha fazla uluslararasılaşmış bir sorun karakteri kazanmıştır. Ortadoğu gibi emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesinin merkezinde her devletin, özelde bölgesel ve emperyalist devletlerin bir politikası vardır ve her bir aşamaya özgü bu politikalar yeniden şekillendirilmektedir.
Türkiye'de Kürt ulusu sömürgeci boyunduruk altında inim inim inliyor ama Kürt ulusal demokratik devrimi 40 yıldır Türk egemen sınıflarının kirli, haksız, sömürgeci savaşına karşı kahramanca savaşıyor. Öyle ki Türk sermayesinin sömürgeci faşist diktatörlüğü iç ve dış politikasını başta Kuzey Kürdistan olmak üzere Ortadoğu çapında, onun uluslararası arenadaki etkileri de dahil, Kürt sorunu ve direnişine göre şekillendiriyor ya da öncelikle bunu gözeterek adım atıyor...
Peki ağır bir tarihsel arka planı olan bu denli derin, geniş, köklü bir sorunda, güncel bakımdan da Türkiye proletaryası ve halklarını öncelikle ve en yakıcı bir biçimde etkileyen bu sorunda ÖDP/Sol Parti'nin önerdiği çözüm nedir? Vurgulamak gerekir ki, ırkçılığın, militarizmin, şövenizmin, devlet terör ve soykırımının, bölgesel yayılmacı politikanın demagojik ve manipülatif aracı yapılan Kürt sorunu ve mücadelesi koşullarında ilkeli, tutarlı, kapsamlı, pratik politikada anlamını bulan bir politikaya sahip olmayanların ''sosyalist''liği, demokratlığı, ''faşizme karşı mücadele''si ne kadar anlamlı olabilir ki?!
Neymiş, ''Kürt sorununun barışçıl bir temelde ve halkın nasıl yaşamak isterse öyle yaşamasını kabul eden bir yerinden demokrasi anlayışıyla çözülmesi gerekli''miş. Başka, ''Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır. Sorunun çözümünde silahlardan arınmış bir barışçıl siyasal süreç devreye sokulmalı''ymış.
Tutarlı bir demokrat olmak, sosyal şövenizmle hesaplaşabilmek, her bakımdan Türk ulusundan işçi ve emekçileri tutarlı bir demokratizmle aydınlatabilmek için asgari olarak şunlar kabul edilmelidir;
Kürtlerin tarihsel ve güncel olarak uğradıkları her haksızlığa karşı kesin ve tutarlı bir mücadele yürütülmelidir. Ulusların ve dillerin eşitliği, ezilen ve sömürge ulusların direnme ve ayaklanma hakkı savunulmadan tutarlı bir demokrat bile olunamaz.
Kürt ulusu ayrı bir ulustur. Her ulus gibi Kürt ulusunun da ayrılma, özgürce ulusal devletini kurma hakkı, kayıtsız şartsız savunulması gereken bir haktır.
Ortadoğu'da bağımsız, birleşik devletini kurma hakkı, Kürt ulusunun şartsız hakkıdır. Emperyalizm ve bölge devletlerinin bu politikaya karşı her duruşuna, inkar ve imha, soykırımına karşı savaşmak, Kürt ulusal direniş ve devrimine siyasal destek vermek, katılmak, siyasal özgürlük mücadelesinde omuz omuza savaşmak zorunludur. Türk egemen sınıflarının ve sermaye devletinin sömürgeciliğine, şövenizme ve sosyal şövenizme karşı karşı, lafta da değil, pratik-politik olarak mücadele etmeyen hiçbir siyasal yapı tutarlı bir antifaşist demokratlığı bile temsil edemez.
ÖDP/Sol Parti geçtik yukarıda koyduğumuz sınırlı, asgari çerçeveyi savunmayı, günlük anti-faşist mücadelede bile Kürt hareketiyle (ve aynı zamanda devrimci ve komünist hareketle) arasına ısrarla kalın bir sınır çizgisi çekegelmiş; ısrarla sosyal şöven karakterini sergilemeye devam etmiştir.
Tarihte ve politikada bütün temel sorunlar, zor yoluyla çözülmüştür. Bu Kürt ulusal sorununun çözülmesi bağlamında da böyledir ve böyle olacaktır. Ortadoğu'da Kürt sorunu ve direnişinin gerçeği de bunu kanıtlamaktadır...
Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü talebini Kürt sorunu temel gerçeğinin reddinin kılıfı yapıldığı oranda, orada demagojik ve manipülatif bir propaganda ve ajitasyon var demektir. Barış talebi, faşizm ve gericilikle halklar arasındaki çelişki ve çatışmaları keskinleştirerek, faşizm ve sermayenin siyasal teşhirine, kitle mücadelesini geliştirmeye, şövenizmin etkisini kırmaya hizmet ettiği oranda değerlidir; yoksa, barış adına liberal gerici söylem burjuvaziye, devlete, faşizm ve gericiliğe hizmet eder ve sınıfı, kitleleri, halkları pasife ederek sınıfsal ve ulusal mücadeleye ağır zararlar verir.
Haklı ve haksız savaş ayrımı yapmadan silahlı mücadeleyi reddetmek burjuva liberal gerici bir politik çizginin ifadesidir.
Türk egemen sınıflarının sömürgeci savaşını mahkum etmeden, onun haksız bir savaş olduğu söylenip açığa çıkarılmadan, Kürt ulusunun ulusal demokratik serhildanlarını ve silahlı ulusal ayaklanmasının haklı savaş, desteklenmesi gereken bir savaş olarak görüp anlatmadan tutarlı bir demokrat bile olunamaz. ÖDP/SP çizgisinde ve pratik-siyasal duruşunda bunun izi bile yok. ''Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır.'' saptaması dipten doruğa şövenizmle, sosyal şövenizmle damgalıdır.
Burada haklı haksız savaş ayrımı, burada gerici, faşist sömürgeci devlete karşı haklı ulusal direnişin, ayaklanmanın, silahlı mücadelenin desteklenmesinin izi yok. Haksız savaş yürütenlerle haklı savaş yürütenler aynı çuvala koyuluyor ve sözde tarafsız kalınarak her iki taraf mahkum ediliyor. Gerçekte bu politikayla, nesnel olarak, Türk egemen sınıfının egemenliği ve sömürgeci haksız savaşı desteklenmiş oluyor. Sınıf ve Türk halkı ideolojik ve siyasal olarak silahsızlandırılıyor, Türk burjuvazisine yedekleniyor; Kürt ulusunun tarihsel ve güncel haklı güvensizliği kışkırtılıyor ve halkların birleşik devrimci-demokratik mücadelesi parçalanıyor ya da engellenmiş olunuyor.
Çözümü engelleyen Kürt ulusal mücadelesi ve devrimi değil, işbirlikçi Türk sermayesi, devleti ve dinci faşist rejimdir. Sorun dosdoğru böyle ortaya konulmalı ve sınıfa, ezilenlere de bu gerçek alabildiğince yalın bir şekilde anlatılmalıdır. Peki ÖDP/SP siyasal çizgisinde ve duruşunda, örneğin 8. Olağanüstü Kongre'nin Manifestosu'nda bunun bir izi bile var mı? Hayır!

29 Aralık 2019 Pazar

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...
ÖDP Ankara'da 8. Olağanüstü Kongresi'ni yaptı. İsmini ''Sol Parti'' olarak değiştirdi. Kongrenin onayladığı 12 maddelik manifesto da kamuoyuna açıklandı.
Kongredeki konuşma ve açıklamalara göre, ÖDP, “sadece bir isim değişikliği için'' değil, ''düzen değişikliği için yola çık''mış. ''Yeni bir devrimci yürüyüşü başlatıyor''muş. ''ÖDP bu arayışı sürdürmek için bir tüzük kongresiyle adını, siyasal anlayışını yenileyerek yeni bir süreç başlat''mış.
I
Önce kısa bir hatırlatma yapmak yararlı olacaktır.
Dev Yol, 70'li yılların en büyük devrimci-demokratik siyasal hareketiydi. Bir halk hareketine dönüşme sürecindeydi. 12 Eylül askeri faşist darbesiyle içerisine girilen yenilgi ve gericilik yıllarında Dev-Yol tasfiye oldu. Daha 12 Eylül yenilgisinin şoku atlatılmadan 89-91 çözülüş süreciyle uluslararası arenada da ağır bir yenilgi ve gericilik dönemine girildi. Kuru Çeşme süreci ve ÖDP'nin kuruluşu söz konusu iç ve küresel alandaki yenilgi ve gözü dönük karşı-devrimin saldırılarının ürünü olan tasfiyeci dalganın bir sonucuydu. ÖDP, Dev Yol'un ÖDP'lileşmesi, Dev-Yol'un yenilgi yıllarında içerisine sürüklendiği tasfiyeci oportünist evrimin dönemeci ya da sıçrama noktası oldu.
ÖDP'lileşme süreci ve doğumu olan ÖDP, teoride revizyonizme, politikada reformizme, örgütlenmede legalizme dayanan bir siyasal teori ve pratiğin ifadesiydi. Orta yolcu siyasal hareketlerin geniş bir kesiminin Kuru Çeşme'ci çizgileri ve ÖDP'lileşme gerçeği, kendi devrimci-demokratik geçmişlerinin red ve inkarı üzerinde yükselerek şekillendi. Böylece geniş bir devrimci kadro ve kitle sistem içine çekilerek reformize edildi. Kuşkusuz ki bu gelişme devrim adına ağır bir kayıptı...
ÖDP ilerici politik bir parti olarak yaşadı. Sağ pasifist çizgide tutarsız da olsa anti-faşist mücadeleye katıldı. Burjuva demokrasisi ÖDP'nin programını belirlediği gibi pratiğine de yön verdi. Küçük burjuva sosyalizminin sözcülüğünü yaptı. Sosyal demokrasinin sol kanadı rolü oynadı. Bu pozisyon, Kemalizmin sol kanadı rolü ve pozisyonuydu. 8. Olağanüstü Kongre'sinde adını Sol Parti olarak değiştirmesi de aynı çizginin sosyal demokrasi doğrultusunda derinleşmeye devam edeceğinin ifadesidir. Onların, yenilenme, düzeni değiştirme, sosyalizm lafazanlığı reformizmde derinleşme, yetkinleşme çağrısının örtüsüdür sadece. Büyük laflarla ilan edilen, başarısızlıkla, edilgenlikle belirlenen Birleşik Haziran Hareketi deneyiminden de görüldüğü gibi, parlak laflar değil, siyasal pratik belirleyicidir... Dün olduğu gibi bugün de parti adı seçilirken sosyalist kelimesinden uzak durulması da rastlantısal değildi(r).
II
''Sol Parti'' adı neyi ifade ediyor? ''Sol'' ama hangi sol? Burjuva solu var, küçük burjuva solu var, devrimci-demokratik sol var, komünist sol var! Genel bir ''sol'' tanımlaması, burjuva liberal karakterde bir tanımlamadır. Kendine sol diyen herkes, her çevre sol değildir. Bu vb. tanımlamalar, sınıflararası politik ayrım çizgilerini yadsıyan, manipüle eden bir karaktere sahiptir. İç ve uluslararası yenilgi ve gericilik koşullarında, azgın liberal, postmodern, postMarksist gerici tasfiyeci saldırı dalgasının baskısına boyun eğenlerin her türlü sınıfsal ve tarihsel kavramları bulandırarak, içeriğini boşaltarak, çok anlamlı kaypak bir eksende kullanması raslantıyla ortaya çıkmamıştır; tıpkı sol parti formülasyonunda olduğu gibi!
Kendisine sol diyen her siyasal çevreyi sol, kendilerini Marksist vs. olarak tanımlayan siyasal çevreleri Marksist olarak gören, böylece ''solun birliği'', ''Marksistlerin birliği'' mücadelesini verdiklerini iddia edenlerin teorisi ve pratiği burjuva liberal karaktere sahiptir. Proletarya ve halkları yanıltan, ideolojik ve siyasal olarak silahsızlandıran, burjuvaziye hizmet eden bir çizginin ifadesidir. ÖDP, Avrupa Sol Partisi çizgisinde olan bir küçük burjuva siyasal hareket olarak adını da Sol Parti olarak seçmiştir. Kemalizmi, burjuva laisizmini yücelten, CHP'yi ''sol'' gören, politik mücadelesi dinsel faşist rejimi ''yıkmak''la sınırlı bir politik partiden daha ötesini beklemek de oportünizm olacaktır.
DEVAM EDECEK

2 Mayıs 2015 Cumartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI*… II. BÖLÜM



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
                                 II. BÖLÜM
Politik özgürlük kavgası içerisinde yer alan değişik politik parti ve çevrelerin her birinin kendi politik çizgisi temelinde tutum takınması doğaldır. Kuşkusuz ki bu, ÖDP için de geçerlidir. Politik özgürlük kavgasında güç ve eylem birliklerinin, her türlü cepheleşmenin temel ilkesi, eylemde birlik, propaganda ve ajitasyonda özgürlük ilkesidir. Geçici ya da az çok kalıcı vb. her türlü eylem birliklerinde bu temel ilkenin özenle korunması gerekir. Bu ilkesel yaklaşım, her yapı, siyasal ve toplumsal eğilim ya da akım için geçerli bir ideolojik donanım, politik sorumluluk ve duruş olmalıdır. Bu perspektif ve duruş, eşitsiz güç ilişkileri içerisinde bir araya gelerek geçici ya da uzun vadeli güç ve eylem birliği yapacak tüm politik kuvvetler için eşit bir şekilde geçerli ve bağlayıcı olmalıdır. Bu ilke, devrim ve sosyalizm mücadelesinde birleştirici bir ilkedir. Çünkü böylece her bir akım eylem birliği yaparken, öte yandan da kendi politik ve örgütsel bağımsızlığını korumuş olacaktır. Kamuoyu önünde eleştiri ve tartışma, ideolojik mücadele hakkını özgürce kullananların ise “kendimizi ifade edemiyoruz”, “monolotik bir girdabın içinde boğuluyoruz”, ah bağımsızlığımız gitti vah bağımsızlığımızı yitirdik türünden yakınma hakkı da kalmayacaktır.
İlerici-demokratik bir politik güç olarak doğru olan ÖDP’nin de kendi katkılarıyla birlikte HDK/HDP’de somutlaşan birleşik cephe içerisinde yer almasıydı, yer almasıdır. Ki bu durumun kamuoyu nezdinde ÖDP’nin kendi politik bağımsızlığını korumasını, ideolojik mücadele hakkını kullanmasını önlemek bir yana, bu hakkı da içerecekti, içerecektir. HDP “monolotik” bir parti değil, aksine bir birleşik cephedir. Onun bir parti formunda ortaya çıkması ise Türkiye’nin özgün politik koşullarıyla/yasaklarla bağlıdır... Fakat ÖDP HDP ile bir birleşik cephe içerisinde yer almayı tercih etmemiştir. Müftüoğlugiller familyasının politikası bunu önlemiştir. Bu bir yana, Müftüoğlugiller zihniyeti, 7 Haziran Genel Seçimleri için HDP ile taktiksel bir ittifak bile yapmaya yanaşmamıştır. Kuşkusuz ki HDK, HDP birçok açıdan eleştirilebilir; dahası eleştirilmelidir de. Fakat eleştirinin amacı üzüm yemek olmalı, bağcı dövmek değil! Müftüoğlugiller zihniyet ve duruşu kendi zayıflığının bilincinde olduğu için, eleştiri ve değerlendirmelerinde de bağcı dövmeyi hedefliyor, dahası bağcı dövmeyi marifet biliyor.
Müftüoğlu, “Haziran Hareketi bu seçimlerde ittifak yapmayı tercih etmedi. Oysa hem HDP’den hem de CHP’den bu yönde teklifler vardı. Bu tercihi nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın kararını siyasetsizlik, tavırsızlık olarak yorumlayanlar da var. Net bir tavır alınmadı mı?”
sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Bu ‘ittifak’ meselesi karışık bir mesele. Gerçekte ortada ittifak mittifak diye bir şey yok. Önerilen şey ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum. Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor. Birleşik Haziran Hareketi’nin kararını bu koşullarda verilebilecek en doğru siyası tavır olarak görüyorum. Zaten şimdi yaşananlar da bence bunu gösteriyor ve sanırım seçimlerden sonra bunu herkes daha iyi görecek. Ayrıca, örgütlenmesini yeterince tamamlayamamış bir hareketin seçimlere katılmaması ne kadar doğalsa, hiçbir talepte bulunmaksızın kendi dışındaki ilerici, demokrat adayları desteklemeye açık bir karar, tavır benimsemesinin, ortalığın vekillik için yerlerde sürünenlerden geçilmediği bir ortamda son derece değerli bir devrimci tavır olduğunu düşünüyorum.”
Hem HDK/HDP birleşik cephe harekâtından uzak dur. Hem seçimler için taktiksel bir ittifaka bile yanaşma. Hem de HDP’ nin CHP’den farklı zihniyet ve duruşunu, yani farklı yaklaşımlarının üstünü ört ve ikisini aynı çuvala koy ve geç karşısına ver veriştir. İşte bu da olmaz! Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapıyor. Somut konuşmayıp, lafı evirip çevirip tahrifata başvuruyor. Oportünizmle, sosyal şovenizmle, aydın kibriyle belirlenen gerçek yüzünü gizlemeye çalışıyor. Burada karışık olan Müftüoğlugiller zihniyetidir ya da daha doğrusu, bu zihniyet, kamuoyunu ve tabanını yanıltmak amacıyla gerçekleri fütursuzca çarpıtıyor.  Müftüoğlu’nun dediği gibi HDP’nin tavrı ve önerisi “ ‘sizden de bir iki aday gösterelim, seçimlerde bizim için çalışın’ gibi bir durum” değildir. HDP, öyle kibirli, tepeden bakan bir tutumla, rüşvet önerir gibi, “yahu size bir-iki aday vereceğiz, daha ne istiyorsunuz, gelin bizim için çalışın” türünden bir tutum takınmamıştır. CHP bunu önermişse onu biz bilemeyiz. Eğer böyle bir şey varsa, belirsiz, dolaylı olarak HDP’yi özellikle teşhir etmeyi ya da itibarsızlaştırmayı hedefleyen “toplum mühendisliği” hesabıyla davranılmamalıdır. İkiyüzlü, örtülü açıklamalar yerine ne anlatılmak isteniyorsa o namusluca söylenmelidir ya açıklanmalıdır. Müftüoğlu ortaya bir sis bombası atıyor. Saman altında su yürütme politikası yapıyor. Hemde en berbatından! Dahası HDP, ÖDP ile yaptığı görüşmelerde, örneğin son görüşmede, ki bu toplantı Demirtaş’ın da katıldığı toplantıdır, mebusluk üzerine herhangi bir öneri yapmamış, milletvekilliği üzerinden pazarlık konusu olan veya olabilecek hiçbir bir şeyi gündeme getirmemiştir. Müftüoğlugiller zihniyetinin CHP ile neler görüştüğünü, karşılıklı birbirlerine ne gibi öneriler yaptıklarını ya da CHP’nin “size bir-iki milletvekili verelim gelin bize çalışın” deyip demediğini de bilmiyoruz. Ama kesin olan şudur ki HDP ÖDP ile böyle bir pazarlık içerisinde olmamış, süreci tartışmakla, birleşik hareket etmenin gerekliliğiyle, dostça birlikte yürümenin önemi temelinde ilişkilenmiştir. Müftüoğlu bu tip açıklamalarla başta ÖDP kadroları ve tabanı olmak üzere BHH’de yer alan, BHH’nin etkilediği kitleler içerisinde HDP’ye karşı bilinçli bir antipati ve önyargıyı kışkırtmak istiyor ya da bunu hedefliyor. Bu kesimlerden HDP’ye gelebilecek, oy verebilecek kesimleri manipüle etmeye uğraşıyor. Böylece tasfiyeci, sosyal şoven, pasifist, dar grupçu perspektif ve yönelimini de kılıflayarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Birde buna “Zaten siyasi partiler ve seçim sistemi usulleri gerçek bir ittifak siyasetine izin vermiyor.”  açıklamasını ekliyor. Ekliyor ama bunu manipülasyon amacıyla kullanmak için! Hani derler ya “Oynamayan gelin yerim dar der.” Diktatörlüğün bu engelinin aşılmasının olanaklı olduğunu, buna uygun biçimler bulunabileceğini ve olduğunu pekâlâ Müftüoğlu da biliyor… Söz konusu faşist yasal engele karşın Müftüoğlu’nun HDP ile “gerçek bir ittifak siyaseti” kurulabileceğini göremediğini düşünmek safdillik olacaktır. Gerçek şu ki, “Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz!” tablosuyla karşı karşıyayız. Mesele bu. Müftüoğlugiller zihniyetinin en önemli derdi gerçekte CHP ile bir seçim ittifakı kurmak, HDP’yi de CHP’ye yedeklemekti(r). Ama bunu başaramadılar, BHH olarak da başaramadılar. Anlaşılıyor ki CHP de istediklerini vermedi, beklentilerini karşılamadı. Nüftüoğlu’nun yukarıdaki sözleri ve ifade biçimi açık bir hayal kırıklığını da dile getiriyor. Ayrıca BHH de seçim politikası babında iç birliğini koruyamadı…
Müftüoğlugiller zihniyetinde devrimci olan hiçbir şey yoktur. Kemalizm’in, sosyal şovenizmin yörüngesinde dönüp dolaşan bir perspektif ve duruşun nesi devrimci olacak ki?! HDP’nin % 10’luk barajı yıkarak aşması somutunda Amerikan işbirlikçisi dinci faşist AKP iktidarına, onun şahsında da faşist diktatörlüğe ağır bir darbe indirecek politik bir fırsat ve olanakla karşı karşıyayken, bu fırsatı, bu olanağı fütursuzca tepip geçen Müftüoğlu duruşunda hangi devrimcilik varmış acaba!!! Lafla peynir gemisinin yürümeyeceği ise açıktır. Evet, doğrudur, seçimlerden sonra herkes gerçek durumu daha iyi görecek. Takke düşecek kel iyice görünecek. Şunun şurasında seçimlere ne kadar kaldık ki zaten…
Sorulan soru şu: “Kürt hareketinin seçim sürecinin başından itibaren Haziran’a ve özelde ÖDP’ye çağrıları oldu. Daha önce de farklı biçimlerde HDP’ye katılma yönünde çağrı ya da eleştiriler de yapılmıştı. Kürt hareketi ile devrimci hareketin ilişkisini bu çağrı ve eleştiriler noktasında nasıl değerlendiriyorsunuz. HAZİRAN’ın bağımsızlığı ne ifade ediyor?
Geçerken hatırlatmakla yetiniyoruz: “HAZİRAN’ın bağımsızlığı”nın (siz BHH olarak, BHH ruhu olarak okuyunuz) anlamı şudur: Egemen ulus milliyetçiliğine (ulusalcılık), Kemalizm’e, sosyal şovenizme, reformizme, legalizme bağımlılığın ta kendisi… Burada söz konusu olan şey ya da sözde bağımsızlık, burjuvaziye ideolojik olarak bağımlı olan küçük burjuvadır, küçük burjuvazidir… Yani “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.”
Müftüoğlu’nun soruya verdiği yanıt ise şöyle:
“Bu tür çağrılar sadece seçim süreciyle sınırlı değil, öteden beri açık veya dolaylı yoldan yapılıyor. Yol TV’de yapılan bir söyleşide Cemil Bayık’ın ‘Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi gerektiği’ şeklinde açıklamaları olmuştu. Mustafa Karasu’nun da benzer şekilde özellikle bize yönelik öneri ve çağrıları oldu. Bu arkadaşların samimiyetlerinden hiç kuşkum yok. Ama ben bunun hem kendileri açısından hem de bizim açımızdan doğru bir yol olduğunu düşünmüyorum.”
Bizim bakımımızdan sorun “Türkiye solunun Kürt hareketinin etrafında birleşmesi” sorunu değildir ve olamaz da. HDK ve HDP’nin oluşumu, eşitsiz güç ilişkilerinden hareketle (ki bu, öncelikle sınıf mücadelesinin ve devrimin eşitsiz gelişmesi olgusuyla bağlıdır) böyle de değerlendirilemez. Sorun, Türkiye’nin, Kürdistan’ın, dahası Ortadoğu’nun temel politik sorunu olan politik özgürlüklerin kazanılması sorunuyla bağlı bir sorundur. Halkların kardeşliği, ezilenlerin birliği çizgisinde birleşik mücadelenin geliştirilmesi sorunudur. Somut politik koşullarla bağlı olarak bir birleşik cephe harekâtının geliştirilmesi, giderek büyütülmesi sorunudur. Bu harekâtın, emperyalizme, faşizme, gericiliğe karşı mücadelede etkin bir araç olarak geliştirilmesi meselesidir. Bir devrimci olanağı mücadelenin önünü açmak amacıyla işlevsel kılma yönelimidir… Ki daha işin başındayız. Sürecin çelişkili ve karmaşık yollardan gelişeceği, kendi içinde ciddi riskler barındırdığı ve barındıracağı açıktır. Dahası, belli koşullarda yeniden yapılanarak biçimlenmesi gerektiği, süreç içerisinde geliştirilebileceği gibi belli koşullarda dağılma riski taşıyabileceği de açıktır… Yani ortada dikensiz bir gül bahçesi yok. Fakat risk almak, bedel ödemek, politik mücadelenin doğasında vardır. Devrimci imkânları realize etmek, potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek, böylece yeni devrimci imkânlara kapı açarak politika yapmak devrimci, sosyalist politikanın doğasında ve işin gereklerinde vardır. Risk almaktan ve savaşmaktan kaçanların, devrimci ve ilerici olanakları daha ileri sıçramanın aracı haline getirmeyenlerin, bundan uzak duranların, steril ortamlarda politika yapacağını düşünenlerin devrimci bir gelecek tasavvuru olmadığı açıktır ya da çok saf oldukları söylenebilir. Kuşkusuz ki kaşarlanmış oportünistlerin bu kadar saf olacağını düşünmek ise, olanaklı değildir…
Ortada HDK ve HDP’yi oluşturan politik güçler var. Bu güçlerin kurduğu ve yeni güçlerle de sürekli kendisini geliştirmeye, yenilemeye açık, esnek bir yapı var. Kurulmuş olan bu bağlaşma, kendisini “Kürt hareket etrafında birleşmiş” bir yapı olarak da tanımlamıyor. Belki de HDK ve HDP içerisinde yer alan kimileri sorunu böyle tanımlıyor olabilir ya da kendisine bu pencereden bakıyor olabilir ama bu, farklı bir şeydir. Zaten Müftüoğlu zihniyeti HDP’yi bu pencereden görüyor ve lanse ediyor. Oysa Müftüoğlu’nun HDK ve HDP’nin kendisini söz konusu tarzda tanımlamadığını bilmediğini düşünmek aptalca olacaktır. Müftüoğlugiller familyası sorunu öteden beri yukarıdaki biçimde yansıtarak gerçekleri saptırmaktadır. HDK ve HDP temel belgelerinde ve yetkili kurumlarının temel açıklamalarında sorunun nasıl koyulduğu açıktır… Burada gizli-saklı olan hiçbir şey de bulunmamaktadır. Müftüoğlu PKK yetkililerinin çeşitli açıklamalarına şöyle ya da böyle atıfta bulunarak, çubuğu kendinden yana bükerek, dahası dolaylı mesajlarla hem HDK ve HDP gerçeğini çarpıtmakta hem de bunu HDP’den uzak durmanın, seçim sürecinde dahi HDP’den uzak durmanın manipülatif bir aracı haline getirmektedir. Bu küçük burjuva liberal zihniyet, ezen ulus milliyetçiliğinin, sosyal şovenizmin etkisi altında olan, dolayısıyla PKK’ye, Kürt hareketine karşı önyargılı olan birey ve kesimlerin, kitlelerin geri yargılarına oynayarak, bu önyargıları geliştirerek kendisini gizlemeye çalışmaktadır. Dahası bu yöntemle ulusal demokratik hareketle bağlaşma kuran, keza HDK ve HDP’de yer alan ilerici ve devrimci politik kuvvetlere karşı da önyargıları sinsice kışkırtmaktadır. Bu yöntem ve perspektifi, dolaylı ama açık bir manivela olarak kullanıp HDK/HDP’ye karşı önyargıları da kışkırtıp kendisini temize çıkarmaya uğraşmaktadır.
Müftüoğlu şöyle devam ediyor:
“Kürt hareketi hem ideolojik-toplumsal temelleri bakımından hem de eyleminin muhtevası bakımından ulusal karakterli bir harekettir. Birçoğunu tanıdığımız yöneticilerinin sol düşünceli insanlar olması bu gerçeği değiştirmez.
Doğrusuyla yanlışıyla büyük bedeller ödenerek yürütülen silahlı mücadele süreci, başlangıçtaki bağımsız bir Kürt devleti kurma hedefine ulaşamamış da olsa, feodal bir toplumsal yapı altında yaşayan Kürt halkının örgütlü bir politik toplum niteliği kazanmasını sağladı. Bu sürecin (olumlu-olumsuz) bütün özelliklerini taşıyan ve ülkemizin içinden geçmekte olduğu olağanüstü kaotik ortamı içinde ciddi bir devrimci demokratik dinamik olarak gördüğüm bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Kürt hareketinin ulusal demokratik bir hareket olması, farklı “ideolojik ve toplumsal temeller”e dayanması vb. onunla bir bağlaşma politikasından uzak durmayı gerektirmez. Aksine devrimcilik, sosyalistlik iddiası olan ve kendisini böyle lanse eden bir politik güç bakımından yapılması gereken şey, böyle “ciddi bir devrimci demokratik dinamik”ten uzak durmak değil, ideolojik-siyasi bağımsızlığını koruyarak emperyalizme, sömürgeci faşist diktatörlüğe (ve dinci faşist iktidara) karşı sağlam bir ittifaklar politikası ile güç ve eylem birliği yapmaktır. Oysa Müftüoğlu, PKK’nin ulusal demokratik kimliğini, ideolojisini vs. araçsallaştırarak devrimci-demokratik olmaktan da sosyalist olmaktan da uzak bir analiz yapıyor; uluslararası devrimci-demokratik ve komünist hareketin tarihsel tecrübesinden de ne kadar uzak olduğunu, daha doğrusu ne kadar koptuğunu, “unuttuğunu” yansıtmış oluyor.
Ayrıca okuyucunun dikkatini yukarıdaki paragrafa bir kez daha çekmek istiyoruz; ne diyordu bay Müftüoğlu; “bu hareketin çok farklı tarihsel, ideolojik temelleri olan sol hareketlerle basitçe birleştirilerek dönüştürülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Kürt hareketiyle sosyalist-devrimci sol hareketler arasındaki doğru ilişkinin de bu şekilde sağlanamayacağını düşünüyorum.”
Bir kere kimse PKK ile sosyalistlerin birliğini ya da gidip PKK’ye katılmayı tartışmıyor ki! Sorulan soruda da bu yok?! Peki o halde PKK ile “sol hareketler”in “basitçe birleştirilerek dönüştürülmesi” gibi bir tartışma ve açıklamasının ne işi var burada? Böyle bir açıklamayı araya sıkıştırmanın hedefi ne? PKK ile birleşmek isteyen, katılmak isteyen elbette ki kendi özgür kararıyla gidip katılabilir ya da birleşebilir vb. Buna kimsenin diyeceği bir şey de olamaz ya da bu adımı yanlış bulanların da eleştiri özgürlüğü vardır vs. Peki ama Müftüoğlu neden sorunu bu şekilde koymaya ya da yansıtmaya çalışıyor?  Müftüoğlu, yukarıdaki cümlenin hemen devamında, aynı paragraf içerisinde, şunları söyleme gereksinimi hissediyor; birlikte okuyalım:
            “Belki kastedilenin böyle organik bir birleşmeden çok örneğin HDP etrafındaki (cephesel) bir ittifak ilişkisi olduğu söylenecektir.”
Demek ki söz konusu olan “sosyalistlerin birliği” gibi bir sorun değil, bir cephe birliğidir. “Belki de kastedilen” sözleri de demagoji yüklü; belkisi-melkisi yok, laf cambazlığına da manipülasyona da gerek yok. Biz ulusal demokratik hareketin bugüne dek örneğin ÖDP’ye PKK’ye “katıl” ya da “sosyalistlerin birliği” babında PKK’de birleş çağrısı yaptığını görmedik. (Kuşkusuz bilmediğimiz bir durum varsa, o ayrı…) Bizim gördüğümüz şey, PKK’nin, ÖDP’nin de HDK/HDP oluşumu içerisinde yer alması isteği, HDP’de yer almak istemiyorsa HDP ile bir seçim ittifakı kurması çağrısıdır vb.
Kanımızca Müftüoğlu’nun lafı, sosyalistlerin birliği, PKK’ye katılım, organik bir birleşme gibi diyarlara çekerek izahlarda bulunması, dikkatleri gerçekte olmayan bir tartışmaya vb. yöneltmesi maniplatif amaçlıdır. Zaten o zayıflığının bilincinde olduğu için ki, hemen ardı sıra manevra yaparak “Belki de kastedilen” cephesel “bir ittifak ilişkisi”dir deme gereksinimi duyuyor. Oysa sorunun bir cephe ya da cephesel bir birlik, olmuyorsa bir seçim bağlaşması vb. olduğu ise zaten açıktır.
Yukarıdaki sözlerin hemen devamında, Müftüoğlu şu “analiz”i yapıyor: “Bu başka bir bağlam içinde tartışılması gereken bir durumdur. HDP giderek sol içindeki (yetmez ama evetçilik gibi) ideolojik, politik bakımlardan sorun yaşayan bütün unsurların doluştuğu bir görünüm kazanmış durumda. ÖDP gibi dışarda kalan partileri (CHP siyaseti yapmak gibi gerekçelerle) sürekli eleştiren EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor. Bu durumda böyle bir tartışmanın HDP dışındaki geniş kesimler içinde ciddi bir destek ve umut yaratan Birleşik Haziran Hareketi gibi bir hareketi dikkate almadan (hele sadece bir baraj aşma meselesi çerçevesinde) sürdürülmesinin doğru olmayacağını düşünüyorum.”
Güzel. Şimdi de biz söyleyeceklerimizi söyleyelim.
Birinci olarak, bir cephe birliğinde karşı devrimci olmayan (kaldı ki belli özel tarihsel ve politik koşullarda taktiksel amaçlı, geçici, koşula bağlı bu tip bağlaşmalar da, örneğin II. Dünya Savaşı yıllarında… veya Çin’de Çan Kay Şek kliği ile… gibi olabilir ya da Kobani direnişi sürecinin belli aşamasında ortaya çıkan doğrudan bir ittifak ilişkisi olmaksızın nesnel ve geçici bir yan yana gelme gibi…) politik ve toplumsal kesimler; örgütlü çevrelerden bireylere kadar uzanan ya da açılan bir çizgide ittifaklar olabilir; bunun yadırganacak bir yanı da yoktur.
İkinci olarak, dün zaaflı olan ya da pek çok zaaf (söz gelimi “Yetmez Ama Evet!” diyenler gibi) göstermiş güç ve çevrelerin bir birleşik cephe içerisinde yer alması da doğaldır. Ayrıca HDK/HDP platformunun, başta devrimci hareketin zaafları nedeniyle olmak üzere çeşitli nedenlerle örgütsüzleşmiş ama ilerici, devrimci kişiliğini koruyan, arayış içerisinde olan bireylere de kendini örgütleme, ifade etme, kendini bulma noktasında da önemli bir alan açtığı önemli bir olanak sunduğu hatırlatılmalıdır. Burada söz konusu olan komünistlerin birliği falan değildir. Burada söz konusu olan ilerici demokratik, devrimci-demokratik, komünist devrimci akımların mücadelenin genel çıkarları için (ki dar grupçu, pragmatik hesaplarla katılanlar da olacaktır ya da olabilecektir) cephesel bir güç ve eylem birliği yapmasıdır. Kaldı ki sınıf mücadelesinde, devrim ve sosyalizm sürecinde sadece güvenilir müttefiklerle hareket edilmez, tutarsız, yalpalayan, güven vermeyen geçici yol arkadaşları da olacaktır. Devrimci ve komünist hareketin bütün tarihsel deneylerinin kanıtladığı gibi, devrimci proletarya ve devrimci-demokrasi devrim savaşında tutarsız, yalpalayan, geçici yol arkadaşlarıyla da geçici bağlaşmalar kurar, bu kategorileri de yanına çekmeye, olmuyorsa tarafsızlaştırmaya vb. önem verir ve verecektir de…
Üçüncü olarak Müftüoğlu’nun, Müftüoğlugiller zihniyetinin bunları bilmediğini, anlamadığını sanmak aptallık olur. O ve o zihniyet bu gerçekleri bilir bilmesine de ama saflık, temizlik, lekesizlik falan demagojisi yaparak, sözde bağımsızlık gösterileri sergileyerek mücadelenin yakıcı devrimci görevlerinden nasıl kaçındığını, devrimi ve devrimin genel menfaatlerini çoktan terk ettiğini gizlemeye çalışır; nesnel olarak AKP ve diktaya hizmet eden zaaflarını örtmeye uğraşır; HDK/HDP’yi gözden düşürmeyi hedefler. Gerçek tablo bundan ibarettir.
Dördüncü olarak, Müftüoğlu, EMEP’in zaaflı duruşunu son derece kötü bir şekilde kullanarak, kendi tasfiyeci oportünist ve bölücü çizgisini aklamaya çalışmaktadır. Bu doğru bir tavır değildir. EMEP’in HDP’ye katılmamasını karanlık bir olay gibi pazarlayarak ve öne sürerek bir yandan devrimci ve ilerici kamuoyu, ileri kitleler nezdinde kendini maskelemekte,  diğer yandan böylece HDP’ye karşı kuşku ve önyargıları kışkırtmaya çalışmaktadır. EMEP, HDP’ye niçin katılmadığını açıklamıştır. Doğru bulursunuz ya da yanlış bulursunuz ama kalkıp bunu “EMEP’in hangi nedenle  HDP içinde barınamaz hale geldiği de bilinmiyor.” şeklinde karanlık ve belirsiz bir olay gibi yansıtarak kuşku yaratıp yaymanın aracı haline getirirseniz, bu tutum, çok berbat bir demagoji ve manipülasyondan başka bir anlama gelmez. Müftüoğlu’nun bunu bilinçli bir şekilde yaptığına da kuşku yoktur. Kaldı ki EMEP, söz konusu zaaflı tutumuna karşın HDK’da yer almaya devam etmektedir. Bu bir. HDP ile bir seçim ittifakı kurarak yol almaktadır. Bu da iki. Peki ÖDP? Müftüoğlugiller zihniyeti?..
Beşinci olarak Müftüoğlu ve zihniyeti postmodern, postMarksist zihniyetin esiri olduğu halde, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkarak demokratik, halkçı, ilerici, devrimci-demokratik bir dinamiği ve mücadeleyi aydın narsizmiyle, küçük burjuva elitizmiyle, sosyal şovenizmle biçimlenmiş kibirli bir saldırganlıkla mahkûm etmeye kalkmaktadır. HDK ve HDP’nin Marksist-Leninist bir parti olmadığı bir cephe ya da cephesel bir birlik olduğu ise zaten biliniyor. Dolayısıyla HDP içerisinde çok sesliliğin, çok renkliliğin bir zayıflık değil, bir zenginlik olduğunu görmek zor olmasa gerek. Aksine bu olgu, farklı düşünenlerin de bir arada olabileceğini, politik özgürlük kavgası doğrultusunda birlikte mücadele etmenin olanaklı olduğunu ve olacağını göstermesi bakımından da son derece değerli bir deneyimdir. Bu durum aynı zamanda halkların birlik talebine de sahiplenmenin yapıcı ve mücadeleci bir örneği oluyor. Ortak düşmana karşı ortak mücadele gelenekleri yaratıp geliştirmede daha ziyade başarısızlıkla, dar grupçu rekabet ve çıkarlarla parçalanmayı aşamayan “emekçi sol”un söz konusu zaafına karşı etkin bir mücadele geliştirme çabasını ifade ediyor. ÖDP bundan üzüntü duymak yerine, bu mücadeleyi geliştiren ve geliştirecek olan tablodan sevinç duymalıdır; içinde ya da dışında ama omuz omuza yürümeye değer vermelidir. Doğru ve sağlıklı olan da budur.
Altıncı olarak, Marksist Leninist parti teori ve pratiğine reddiye yazarak, çok sesli, çok kanatlı vs. bir parti modelini savunan, ÖDP’nin doğuşuna da yol gösteren bir zihniyetin savunucusu olarak Müftüoğlu’nun, farklı sınıf ve tabakalar arasında ya da onlara öncülük iddiasını taşıyan kuvvetler arasında gerçekleşen ve geliştirilmeye çalışılan bir birleşik cephe hareketi içerisinde ideolojik ve siyasi bakımdan çok temel farklılıkların olmasını böylesine küçümsemesi, horlaması garip bir çelişki oluşturuyor. Aslında garip olan bir şey de yok, Müftüoğlu, ulaşamadığı ciğere pis demektedir. Devrimci enerjisi çoktan tükenmiş, düzen içi sınırlara çekilerek başarısızlıklarla belirlenen ve biçimlenen pasifit bir zihniyetin demagojik çıkışları ve propagandasıdır burada söz konusu olan. Bunun ÖDP’ye de hayrı dokunmayacaktır.
Sonuç itibari ile Müftüoğlugiller zihniyeti için söylenecek şey şudur: “Caminin kapısını bilmez, sofuluk taslar.”
Dileğimiz zamanla ÖDP’nin kendi yanılgılarını görerek aşmasıdır.
Bitirmeden birkaç olgunun altını çizmek istiyoruz.
Müftüoğlugiller zihniyeti de içinde olmak üzere bazı politik çevrelerin öteden beri PKK’ye yedeklenme, bağımsızlığı yitirme vs. vb. üzerine yaptığı eleştiriler dikkat çekiyor. Söz konusu küçük burjuva reformist ve devrimci-demokratik çevrelerin eleştirileri, esasen sosyal şovenizmle bağlı da olsa, bir diğer neden de devrimci hareketin zaaflarında aranmalıdır.
PKK’nin kendisini “Marksist-Leninist bir parti” olarak tanımlamadığını biliyoruz. Yanı sıra HDP de Marksist-Leninist bir parti değildir. HDP, demokratik, halkçı bir cephedir. Önemli ve gerekli, geliştirilmesi gereken bir devrimci imkândır… Ancak sadece HDP’ye endekslenmiş ya da esas olarak politik çalışması HDP’ye endekslenmiş bir parti komünistse giderek komünist olmaktan çıkar. Böyle bir durum komünistlik iddiasıyla, bir komünist partinin asgari ve azami politik amaçlarıyla bağdaşmaz, tersine, böyle bir duruş tasfiyeyle ve HDP’lileşmeyle sonuçlanır. Hele de eşitsiz güç ilişkileri koşullarında böyle bir riskin olmadığını düşünmek ya da savunmak ya ideolojik-politik oportünizm olur ya da aşırı bir saflık. Burada ideolojik-siyasi bağımsızlığın özenle korunması ve ideolojik-politik bağışıklık sisteminin sistematik yetkinleştirilmesi gerekir. HDP’nin misyonu, çizgisi ile bir komünist partisinin misyon ve çizgisi temelde farklı niteliktedir. Bu niteliksel ayrıma dayalı düzenli bir ideolojik-siyasi donanımın geliştirilmesi, dost ve düşman güçler önünde bu ayrım çizgilerinin eğilip bükülmeden, açık, net, dobra dobra ortaya konulması; ideolojik mücadele, eleştiri ve tartışma özgürlüğünün korunması ve gereklerinin yerine getirilmesi gerekir. Tersi, oportünizm ve tasfiyeciliktir. Kendin olamazsan başkası haline gelirsin.
Marksist-Leninist Komünistler politik özgürlük kavgasında Kürt ulusal demokratik mücadelesiyle her bakımdan ortak mücadeleyi sonuna dek ikircimsiz geliştirirken, temel ideolojik ayrılıklarını, asgari ve azami politik hedef ve amaçlarıyla bağlı programatik farklılıklarını da etkin biçimde ortaya koymakla da yükümlüdürler. İfade ettiğimiz iki yön, bir bütünsellik içerisinde dost ve düşman tarafından teorik ve pratik olarak, açık ve kesin olarak görülebilmelidir. Bu alandaki her yetersizlik, ideolojik uzlaşma, bağımsızlığın her zedelenmesi komünist bir partiyi başka kulvarlara götürür. İlkelerde katı, taktiklerde esnek olmak gerekir. Taktik esneklik de ilke bozmaya tekabül etmeyecek. İdeolojik bakımdan postmodernizmle, postMarksizm ile uzlaşmak postmodernizme, postMarksizme götürür. Burada da sorun niyetlerle, dileklerle vs. ilgili değildir, aksine temel ölçüt, duruş ve yönelimdir; halklarımızın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” Doğa gibi politik bağımsızlık ve ideolojik mücadele de boşluk tanımaz, ihmal edilirse, o boşluk bir biçimde dolar… Bugünün yarını da var. Ve Lenin’in vurguladığı gibi, komünist hareketten bağımsız demokratik propaganda ve ajitasyon canlanıp, gelişip güçlendikçe, sosyalist propaganda ve ajitasyona, proleter sosyalist ideolojik mücadeleye de daha fazla önem vermek gerekecektir. Bu bağlamda da ortacı oportünizm kabul edilemez.
Küçük burjuva demokratlarının komünistlere dönük salvo atışlarına da verilecek en iyi yanıt, onların maskelerini düşürecek, manipülatif saldırılarını etkisizleştirecek başlıca yol da yukarıda ifade ettiğimiz gelişme hattındaki duruştur. Demokratik görevler ve mücadele ile sosyalist görevler ve mücadele bir iç bütünlükle ele alınmalı ve sosyalist perspektife, nihai amaçlara bağlanmış olarak mücadelesi verilmelidir. Marksist-Leninist program, günlük politik çalışma ve mücadeleye de şartsız yön vermek zorundadır.



                                                                       




27 Nisan 2015 Pazartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
25 Nisan 2015 tarihli Birgün gazetesinde Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportajda Müftüoğlu, “Benim Çağrım Haziran” demeye devam etmektedir. Tabii ki “Haziran” derken bunu, Birleşik Haziran Hareketi olarak okumak doğru olur.
Müftüoğlu, Dev-Yol’un eski önderlerindendir. Dev-Yol, 70’li yılların en büyük devrimci-demokratik kitlesel politik gücüydü. Dev-Yol, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik, dolu-dizgin karşı devrim döneminde giderek artan bir hızla tasfiyeci oportünizme teslim oldu. Devrimci programına, strateji ve taktiklerine, devrimci örgüt çizgisine reddiye yazarak sosyal reformist, legalist, parlamenterist bir güç haline dönüştü. ÖDP, söz konusu tasfiyeci teori ve pratiğin politik ürünü olarak tarih sahnesine girdi…
Müftüoğlu, Dev-Yol’un devrimci çizgisini redderek tasfiyeci reformist bir çizgiye oturmasının başlıca sorumlularından birisidir, hatta başta gelenidir.  Burada amacımız başlı başına Dev-Yol’un ve Müftüoğlu’nun tarihini değerlendirmek değildir. Fakat bu temel tarihsel ve politik gerçeği dile getirmeden geçmek, sorumlu bir tavır olmayacaktı. Olmayacaktı, çünkü Müftüoğlu bir simgedir, dahası Müftüoğlu Müftüoğlugiller zihniyetinin de “abi”sidir. Bu tasfiyeci küçük burjuva liberal demokratik zihniyet ÖDP oportünizminde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu zihniyet, özellikle de Kürt sorunu söz konusu olunca, teorik ve pratik olarak, ezen ulusun küçük burjuva milliyetçi çizgisi olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm, komünizm iddiasıyla ortaya çıktığı oranda da sosyalizm maskeli bir milliyetçilik, bir diğer ifadeyle, sosyal şovenizm olarak Türkiye ve Kürdistan ulusal ve toplumsal mücadelesinin önünde barikat kurmaya devam etmektedir. “Benim Çağrım Haziran” başlıklı röportaj da bu olgunun açık ve yeni bir kanıtını daha sunmaktadır...
Röportaj, birçok açıdan ele alınabilir. Ancak biz, bazı temel noktalarla sınırlayarak konuyu ele almakla yetineceğiz şimdilik. Ki sitemizde Birleşik Haziran Hareketi (BHH) bağlamında birden fazla eleştiri, analiz yazısı zaten yayınlanmıştı daha önce. Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) geldiği nokta belli: Herhangi bir biçimde işçi sınıfına, halklara, ezilenlere umut vermeyen bir oluşum. Bir “birleşik cephe” hareketi olarak 7 Haziran seçimleri gibi son derece önemli bir tarihsel süreç ve dönemeçte ortak bir irade birliği kurmaktan bile yoksun bir politik güç... HDP barajı aşsa da aşmasa da daha ağır politik darbeler yiyip yıpranacak bir oluşum… Esas olarak HDK/HDP’ye karşı kurulan bir cephe birliği olarak, nesnel olarak, sömürgeci faşist diktatörlüğe ve dinci faşist AKP iktidarına destek olmaya devam etmektedir. BHH içerisinde yer alan, dahası tabanında bulunan sayısız devrimci, ilerici-demokratik birey ve kesimin BHH’nin, konumuz bağlamında ÖDP’nin 7 Haziran seçimleri sürecinde HDP’ye karşı takındığı tavrı, yani merkezi zihniyet ve politikasını belirleyen Müftüoğlugiller zihniyetine karşı ciddi bir devrimci tepki duyduğu da açıktır… Haziran/Gezi Ayaklanması’nın ruhunun BHH’de değil de HDK/HDP’de yaşadığı ise zaten çok açıktır… Politik özgürlük kavgasında en geniş kesimleri birleştirmek/cepheleştirmek, diktatörlüğe ve dinci faşist iktidara karşı siyasal özgürlük eksenli mücadele dalgasını yükseltmek, işte HDK ve HDP’nin yaptığı şey bu. Kanıtı HDP’nin programıdır. Seçim Bildirgesi’dir. Sosyal, siyasal bileşimi ve duruşudur… Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin kavgasını birleştirme pratiğidir. Peki BHH, ÖDP bunların neresinde?!
                                    I
Müftüoğlu, Birgün gazetesinin “Gezi isyanının ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı, demiştiniz. AKP içindeki çatışmalar da su yüzüne çıkmaya başladı. AKP’nin sonuna geliniyor mu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 Kendi içlerindeki çatışmalar elbette bir şeylerin belirtisi olabilir ama sadece buna bakarak AKP’nin sonunun geldiğine hükmetmek doğru olmaz. Son zamanlarda özellikle batıdan estirilen hava da futbol tabiriyle söylersek uzatmaların oynanmakta olduğu yönünde. Ama o kadar çok suç ve yolsuzluğa battılar ki, iktidar gücünü bırakmamak, en azından uzatabildiği kadar uzatmak için ellerinden gelen her çareye başvuracaklardır.  Geçenlerde Ağrı’da yaşananlar bu konuda gözlerini ne kadar kararttıklarını gösteriyor.”
Güzel de, o halde neden hep birlikte cephesel bir birlik etrafında diktatörlüğün tepesinde oturan, üstelik “Ergenekon”la bir bağlaşma içerisine girerek saldırılarını her cephede yoğunlaştırıp yaygınlaştıran, seçim sürecini provoke etmeye çalışan AKP’ye (ve diktatörlüğe) karşı seferber olmuyoruz? Dikta ve AKP’ye karşı bir birleşik cephe gerekli değil mi? Görünüşte AKP’ye karşı mücadeleyi önemseyen, gerçekte, bu mücadelenin temel vurucu kuvveti olan ve olacak olan HDP ile AKP’ye karşı etkin ve birleşik bir mücadeleden uzak duran Müftügiller familyasının tavrı ne kadar samimi acaba?..
“Biz daha iyi, daha özgür ve eşit bir dünyada yaşamak isteyenler, bu soygun ve talan  düzeninden, hırsızlıktan, yolsuzluktan, zalimlerden, din bezirganlarından, bizi kendi kafalarındaki bir kör karanlığın içinde boğmaya çalışanlardan kurtulmak isteyenler, genci yaşlısı, kadını erkeği, işçisi köylüsü, aydını cahili, mahallede, sokakta, işyerlerinde, bütün ülkede birleşip örgütlenmeden, (şekilde görüldüğü gibi!) mücadele etmeden asla kazanamayız! Yani, kısacası, benim çağrım HAZİRAN” diyen Müftüoğlu, HDK/HDP ile birlikte böyle bir gücü daha etkin ortaya çıkarmak ve hep birlikte geliştirmek olanaklıyken, acaba neden HDK ve HDP’den uzakta duruyor ısrarla? Doğu ve Batı’daki politik kuvvetleri birleştirmek ve sıçratmak için, halkların kardeşliği ekseninde daha vurucu bir güç haline gelmek için devrimci ve ilerici olanakları cephesel birlikle geliştirmekten Müftüoğlu acaba neden bu denli uzak duruyor? Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve deneyi de “emekçi sol”a, bunu söylemiyor mu! Müftüoğlugiller zihniyetinin rastlantılarla izah edilemeyeceği, sistematik bir politika ve duruşun ifadesi olduğu açık değil mi?
 Demagojiyle, oportünist manevralarla, manipülasyonla sorunun özünden kaçan bay Müftüoğlu, “Sizin seçimlere yönelik bir çağrınız var mı, varsa nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
           Benim insanların kime oy vermeleri konusunda bir çağrım yok. Evet, AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP de barajı geçsin… Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyorum.”
Hem AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP barajı geçsin, itirazım yok diyeceksin hem de HDP’ye oy verin çağrısını yapmayacaksın! Hem böyle söyleyeceksin hem de bunların gerçekleşmesinin en temel aracı, gücü olan, olabilecek olan HDP’ye oy verin çağrısı bile yapmaktan kaçınacaksın! Peki, HDP’nin % 10 barajını aşmadığı koşullarda (ki biz, BHH’ye rağmen aşılacağını düşünüyoruz) söz konusu şeyler nasıl gerçekleşecek? Bunların olabilmesi için HDP’nin % 10 barajını aşması gerektiği açık değil mi? Müftüoğlu’nun bunları bilmediğini düşünmek saçma olur. O halde derdin(iz) ne? Neyin peşindesiniz? Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Çok açık ki Müftüoğlu hem deveye binmiş, hem de çalı arkasına gizlenemeye çalışıyor.
Neymiş efendim, Müftüoğlu, “Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyor”muş! Bunlar boş sözler, dahası demagojik sözler. Çok somut bir sorun tartışılıyor, o halde somut konuşulmalıdır. Genellemelerle, kaba keskinlik gösterileriyle sorunun üstünün örtülmeye çalışılması Müftüoğlu’nun kendi zayıflığının bilincinde olduğunu gösterir sadece. HDP’nin 12 Eylül faşizminin % 10’luk barikatını aşması, politik rejime ağır bir darbe olacağı açık değil mi? HDP’nin barajı yıkarak AKP’yi geriletmesi, AKP ve destekçilerinin kurduğu doğrudan ve dolaylı barikatları yıkması, engelleri parçalaması Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlık sistemi plan ve hedeflerini boşa çıkarması çok önemli politik kazanımlar değil mi?! Keza böylece iç ve dış politikada Erdoğan ve AKP’sinin, keza diktatörlüğün bir dizi hesabının bozulması açık ve kesin bir politik başarı ve kazanım değil mi?! Yine böylece parlamento içi ve parlamento dışı muhalefetin daha etkin, birleşik, güçlü bir şekilde birleştirilmesi, siyasal ve toplumsal mücadelenin, ezilenlerin, sömürülenlerin lehine olacağı açık değil mi?!!! Sözde AKP’ye karşı en geniş güçlerin birliğinden yana olduğunu söyleyen (BHH ve) ÖDP, iş HDP’ye gelince; demokratik, halkçı, anti-faşist bir birleşik cephe olan HDK/HDP’ye gelince, ısrarla önemsediğini söylediği AKP’ye karşı mücadeleyi bile, HDP şahsında, gerçekte önemsiz ilan etmektedir. Çok açık ve kesindir: Bu tutum, Müftüoğlu zihniyetinin yılan eğrileri çizen sosyal şoven, pasifist, tasfiyeci politika ve duruşuyla bağlıdır. O, gerçekte, sözde keskinlik gösterileriyle çaldığı minareyi kılıflamakla meşgul, hepsi bu! Müftüoğlu zihniyetinin ve duruşunun, devrime inancı yok. Sosyalizme inancı yok. Marksizm-Leninizm’e inancı yok. Proletarya ve halklara inancı yok. Haziran Ayaklanması’na da inancı yok. Çünkü devrimci olan her şeye inançları çoktan tükenip gitmiştir. Gerçek bu.
Acaba haksızlık mı yapıyoruz Müftüoğlu zihniyet ve duruşuna? Hayır, saptamalarımız nesnel ve denetlenebilir saptamalardır. Kendi tarihsel evrimleri ve pratikleri bunun kanıtıdır. Bakın bunu röportajın tümünde de görmek olanaklı.
“Seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Seçim sonrası Meclis aritmetiği Türkiye’nin geleceği açısından bir anlam ifade eder mi?” sorusuna Müftüpğlu’nun verdiği yanıt şöyle:
            Her biri belirli çevrelerin tercihlerine göre bir kamuoyu yönlendirme aracı olarak çalışan anket sonuçları AKP’nin her halukarda bir düşüş içinde olduğunu gösteriyor. Bu elbette iyi bir şey ama Türkiye’de verili koşullar altında yapılan seçimlerin halkın değil daha çok iç ve dış hâkim güçlerin tercihlerine göre şekillendiği de unutulmamalı. Varolan seçim sistemi, siyasi partiler yasası ve seçimlere ilişkin bütün düzenekler, her türlü medya ve iletişim sitemleri gibi kamuoyu yönlendirme araçları, seçim güvenliği vb. tümüyle buna göre düzenlenmiştir. Bilinçli ve örgütlü bir birleşik devrimci halk muhalefeti bu denklemi kıracak güce ulaşmadıkça seçimlerden ortaya çıkacak Meclis aritmetiği de Türkiye’nin geleceği açısından sadece egemen sınıf siyasetinin biçiminin ve emekçi sınıfların mücadele koşullarının belirlenmesi açısından bir anlam ifade edecektir. Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”
             Burada işçi sınıfına, halklara, ezilenlere güven duygusunun, bilinç ve pratiğinin izi var mı acaba? Bu zihniyette Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu’da verilen mücadele ve kazanımların izi var mı? Burada, Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve kazanımlarının izi var mı? Burada, 6-8 Ekim Kobani Ayaklanması’nın gücüne duyulan herhangi bir inanç var mı? Evet, “iç ve dış güçler” vardır. Evet, seçim sistemi, siyasi partiler yasası, medya… Güzel de şu kudretinden bu kadar emin olduğunuz, adeta kadir-i mutlak bir güç gibi ilan ettiğiniz söz konusu gerici güçler, Kürt halkı karşısında da, Kobani, Şengal, Haziran Ayaklanması karşısında daima olmuş güçlerdi; hem de ellerinden geleni ardlarına koymamışlardı… Yani şimdi bu tarihsel ve politik gerçekleri gül hatırınız için görmezden mi gelelim…
Neymiş, “Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”mış!
Umudu tükenmiş bir küçük burjuva zihniyet ve duruşla karşı karşıyayız. Halklar % 10 barajı engelini yıkıp geçecek, dikta ve AKP’nin, Erdoğan’ın planlarına ağır darbeler indirecek; ilerici, devrimci siyasal ve toplumsal muhalefet çok önemli bir tarihsel fırsat ve politik olanaklar ve somut mevziler yakalayacak ve kazanacak ve mevzilerini geliştirip güçlendirecek ama küçük burjuva sosyal şoven liberalimiz yine de umutsuz! HDP’nin % 10 barajını aşması ve dahası, daha yüksek bir oy oranı ve temsiliyetle Meclise girmesi için on milyonların bağrında ekmek, barış, özgürlük, (her eğilim ve yapının kendi çizgisinin gerekleriyle de bağlı olacak tarzda, devrim ve sosyalizm) için propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve örgütleme, eylem hattında birleşik olarak yürümek yerine, bin dereden su getirilerek durumu kurtarmaya çalışan bu izahlar asla inandırıcı değil, devrimci değil, tutarlı bir demokratik tavır bile değil. HDP karşısındaki bu kadar inkarcı, HDP’nin Meclis’e girmesi durumunda ortaya çıkacak ve halkların yükselen umudunun ifadesi ve kazanımı olacak olası HDP’nin seçim başarısını bu kadar küçümseyen bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı ve olmayacağı açık ve kesindir.
Kesin olan şudur: Bu tutum ve duruş, egemen ulusun milliyetçi, şoven kibirini, üstten bakan tutum ve duruşunu ifade ediyor ve yansıtıyor. İşçi sınıfına, halklara, ezilenlere ve mücadelelerine karşı güven duymayan küçük burjuva aydının elitist ve egemen ulus şovenizmiyle sentezlenmiş narsizmini ifade ediyor.  Üstelik hem umudu tükenmiş, hem umutsuzluğu yayıyor, hem de aydın bireyciliğiyle, egemen ulus milliyetçiliği kibiriyle konuşuyor! Üstelik bugüne kadar HDK/HDP parlamento içi ve dışı muhalefeti etkin bir şekilde birleştirerek yürüdüğü halde. Üstelik parlamento içi muhalefetin HDP şahsında esas olarak parlamento dışı mücadele hattını esas aldığı ya da ona dayandığı halde söz konusu vb. sözler ediliyor! Bu deneylerden eleştirel öğrenmek alçak gönüllüğü ile hareket etmek, geleceğe dönük dersler çıkarıp pratik-politik bir silaha çevirmek yerine, demagojik, manipülatif, ukalaca bir fütursuzlukla, yürütülen mücadele alabildiğine küçümseniyor. Bu tutum ve duruşun, sadece ve sadece politik özgürlük ve sosyalizm davasına ve kavgasına zarar verdiği ve vereceği açık bir olgudur. Fakat bilinir: Duymak istemeyenden daha büyük sağır, görmek istemeyenden de daha büyük kör yoktur.
 Gerçek şudur: Kurtuluş parlamentoda değil, devrimdedir, devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferindedir… Ki sizlerin devrime, devrimin zaferine falan inancınız zaten kalmamış. Bu bir. 7 Haziran genel seçimleri de sadece mevzi bir çarpışmadır, ama sonuçları önümüzdeki süreç üzerinde derin olacak bir çarpışma! Bu iki. HDP’nin barajları yıkıp geçmesi geniş kitlelerin, halkların güçlü bir kazanımı olarak, ulusal ve toplumsal mücadelenin önünü etkin bir şekilde açacaktır ya da açmanın önemli bir aracı olacaktır. Bu üç. Çok kabaca tablo bu. Dolayısıyla öyle laf cambazlığıyla güneşi balçıkla sıvazlayamazsınız.
 HDP barajı geçerse baraj yıkılır mı?” sorusunu yanıtlarken bayımız,
Bu HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen bir slogan olarak kabul edilmeli.” diyor. Bu sözler, yalnızca Müftüoğlu’nun yüzeyselliğini göstermiyor, daha da önemlisi tipik küçük burjuva zihniyetini de ele veriyor. Neymiş, HDP’nin barajı aşması barajın yıkılacağı anlamına gelmezmiş. Neymiş, söz konusu sözler “HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen” sözler ve “bir slogan”mış! Oysa mesele bu kadar basit değildir ve böyle basit ve yüzeysel bir şekilde ifade edilemez ya da değerlendirilemez. Destek, işin bir yanıdır; daha da önemlisi böyle bir harekâtın başarıya ulaşmasının politik anlam ve kapsamıdır, süreçteki ağırlığı ve sonraki süreçler üzerindeki politik etkisidir…
Askeri faşizm tarafından konulmuş olan % 10 barajının HDP tarafından aşılması demek 30 yılı aşkın bir süre sonra ilk defa bir halk hareketi tarafından barajın fiilen işlevsiz hale getirilmesi demektir. Burada söz konusu olan bağımsız adaylar değil, “parti” olarak barajın parçalanmasıdır. Bu, son derece anlamlı ve önemli bir politik kazanım olacaktır. Müftüoğlu’nun ya da Müftüoğlugiller zihniyetinin bunu anlamadığını ya da anlamayacağını düşünmek politik saflık olacaktır. Söz konusu zihniyet, bunu kabullenemiyor. Kendi lehlerine de bir kazanım olacağı halde kabullenemiyor. Kibir dolu tepeden bir bakışla kazanılması olanaklı olan ve kazanılacak olan başarı ve mevziiyi hazmedemiyor. Aydın bireyciliği, küçük burjuva bürokratik elitizmi, sosyal şovenizm sentezi manipülatif açıklama ya da “analiz”lerle halkların mücadelesi küçümseniyor. HDP’nin meclise girmesinin, hele de daha güçlü girmesinin iç ve bölgesel, dahası uluslar arası politik güçler dengesi üzerinde önemli etkiler yaratacağı açıktır. İç ve dış politikada işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin lehine mücadeleyi güçlendireceği çok açıktır. Faşist cunta tarafından hazırlanan ve yasallaştırılan bir engelin, birkaç on yıl sonra, mücadelenin dinamizmiyle fiilen çökertilmesi, işlevsiz hale getirilmesi, daha güçlü hamleler için de çok önemli politik fırsatlar yaratacağı açıktır…
“Bu seçimleri “başkanlığa onay ya da ret” seçimi olarak görmek abartılı bir yorum olur mu?” sorusunu Müftüoğlu şöyle yanıtlıyor:
           
Ben Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanmasını öteden beri doğru bulmuyorum. Meseleyi sadece başkanlık meselesine indirgemek işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor. Oysa bugün Türkiye’de ne gerçek bir parlamenter sistemden, ne demokrasiden, ne kuvvetler ayrılığından, ne bağımsız yargıdan, ne de hukuk devletinden söz etmek mümkün. Hatta T. Erdoğan “parlameter sistemi dolaba kaldırdık” dediğine göre ortada anayasal bir devlet ve yönetim sistemi olduğu bile tartışmalı. Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dışişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor. Ancak kabile devletlerinde görülebilecek böyle bir yönetim anlayışıyla bütün ülke, bütün toplum karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Hal böyleyken meseleyi sadece başkanlık sistemini önlemeye indirgemek karşı karşıya bulunduğumuz meselenin özünü ve ciddiyetini gizliyor.”
Evet, “Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanması” öteden beri yanlıştır. Evet, meselenin böyle koyulması ve sunulması “işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor.” Dahası sermaye ve burjuva partiler geniş kitleleri aldatmak için bu doğrultuda çok bilinçli bir manipülasyona da başvuruyor vb. Ama açık ki bay Müftüoğlu bunu sadece burjuva partiler için söylemiyor, dahası örtülü bir operasyonla asıl olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtuyor. Malını pazarlamak isteyen kurnaz bir tüccar gibi, sözün içine “Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dişişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor.” sözlerini “sızdırarak” ana darbeyi HDP’ye indiriyor, teşhir ediyor.
Konumuz Sırrı değildir. Sırrı şunu demiştir ya da bunu demiştir. Geçiyoruz. Konumuz HDP’dir, HDP’nin “Türkiye’nin” sorununu “başkanlık meselesi olarak” tanımlayıp tanımlamadığıdır. HDP’nin programı da, Seçim Bildirgesi de “kamuoyu” tarafından bilinmektedir. Aynı belgeler Müftüoğlu’nun da elindedir. Ayrıca HDK ve HDP yetkili kurumlarının da sayısız biçimde yaptığı açıklamalar mevcuttur. HDP Türkiye’nin temel sorununu hiçbir zaman başkanlık sisteminin varlığı ya da yokluğu olarak ortaya koymamıştır. HDP, Türkiye’nin temel sorununu politik özgürlük sorunu olarak ortaya koymuştur. Türkiye’de politik özgürlüklerin olmamasını ve kazanılmasını temel ya da başlıca sorun olarak ortaya koymuştur. HDP politik çalışmalarını ve mücadelesini bu temel sorununun çözümü doğrultusunda yoğunlaştırmıştır ve yoğunlaştırmaya da devam etmektedir. İddiası, bu temel sorununun çözümüne azami derecede katkı yapmaktır. O halde demek ki bay Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapmaktadır. Bunu, onun cehaletine, toyluğuna bağlayamayacağımıza göre, o halde demek ki çok bilinçli bir oportünist tahrifata vb. başvurmaktadır. Zaten gerçek de bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK          
   

24 Ağustos 2013 Cumartesi

“SOSYALİST SOL” ÜZERİNE ELEŞTİREL NOTLAR II. BÖLÜM



“SOSYALİST SOL” ÜZERİNE ELEŞTİREL NOTLAR
                         II. BÖLÜM
Dinamik bir dünya-ülke-bölge gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum, parça ve bütün bağlamında gelişmelerin dinamik, sistematik, derin ve kapsamlı incelenmesini, yüksek teorik ve pratik donanım gerektirmektedir. Teorik zenginleşme, teorik hâkimiyet, somut koşulların somut tahlili, programın geliştirilmesi, programın yönlendirdiği strateji, stratejinin yönlendirdiği taktik gelişme çizgisi, taktiksel esneklik; politik amaçlarla bağlı, taktiksel esnekliğe yanıt veren, dinamik ve kendini yeniden ve yeniden konumlandıran bir örgütsel maddi güç olmadan öncülük, önderlik görevleri yerine getirilemez. Dar pratikçi, idareimaslahatçı önderlik-öncülük tarzında direnerek böyle bir yenilenmeyi ve pratik atılımı başarmak ise zaten olanaklı değildir. Buradan meseleye baktığımızda devrimci hareketin her bakımdan, evet her bakımdan, sürecin gerisinde kaldığı açıktır. Devrimci ve komünist hareket sürecin gerisinde kaldığı için bir seçenek haline gelememektedir. Gezi-Taksim halk hareketinin deneyimi de bu gerçeği açıklıkla gün ışığına çıkarmıştır. Ancak buradan hareketle güç haline gelmek için tasfiyeciliğe, reformizme, pragmatizme vb. yönelmek asla çözüm değildir. Evet, güç olmadan politika yapılmaz, güç olabilmek için ise politika yapmak gerekir.  Fakat her durumda ilkesiz politikadan, devrimci ve komünist amaçları yadsıyan, revize eden, tasfiyeci ilkesiz politikadan, bir diğer deyişle, “reelpolitiker” oportünizmden uzak durmak gerekir. Bu vb. yönelimlerin, teori ve pratiklerin bir çözüm yolu olmadığını ve olmayacağını iç ve küresel deneyimlerden biliyoruz. Önemli ve belirleyici olan devrimciliğin ve komünist devrimciliğin korunarak hareketin kendisini aşması ve yenilemesidir; böylece, bu temeller üzerinde, sınıf mücadelesi ile “öncülük”, “önderlik” iddiası arasındaki uçurumun aşılabilmesi ya da çelişkinin devrimci bir tarzda çözülmesidir… Çelişkinin devrimci çözümünde de “organik birey”in rolü ne olursa olsun, belirleyici olan organik/kolektif akıldır, kolektif akıl olmalıdır. Hangi kılıf altında ortaya çıkarsa çıksın, örgüt-birey bağıntısında, pasif kitleler aktif kurtarıcı bireyler teori ve pratikleri küçük burjuva elitizminin, aydın bireyciliğinin, örgütsel oportünizmin ifadesidir sadece. “Özneleşmek”, donanıma dayanan, böylece sorunlara bütüncül bakan organik etkin bireyler haline gelmek ise kolektivizm ilkesine, iç demokrasi ilkesine, aleniyet ilkesine dayanan dinamik ve üretken bir işlerliği ve niteliksel bir gelişme çizgisini gerektirir; ki bunlarsız bir demokratik merkeziyetçilikten de söz edilemez.
Teorinin zenginleştirilmesinde, program ve stratejinin, ideolojik donanımın, taktiklerin geliştirilmesinde, önderlik ve çalışma tarzının yenilenmesinde ölçü, gelip geçici başarılarda aranmamalıdır. Aksine, yalpalamalara vb. karşın, devrimci yenilenmenin istikrarlı bir yönelimde somutlaşıp somutlaşmadığına bakılmalıdır. Bu yönelimin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin gereksinmeleri bağlamında, hareketi, önderlik-öncülük misyonuna taşıyıp taşımadığına bakılmalıdır. Soruna buradan baktığımızda kâğıt üstünde kalan şeylerin bir değeri olamaz. Pratikleşmemiş sözler, bir ölçü oluşturmaz. Ve burada, kuşkusuz ki, mükemmel ölçüler de anlamsızdır. Sınıf mücadelesinde kusursuzluk aramak, idealize edilmiş ölçülerle “analiz” yapmak açık bir saçmalıktır. Her bakımdan yenilenme kesintisiz bir iştir; olmuş-bitmiş, tamamlanmış, son yetkinliğine ulaşmış, değiştirilemez, dokunulamaz bir şey olamaz. Burada sorulacak soru şudur: Sınıf mücadelesi cangılında ya da okulunda duruşun ve yönelimin ne? Sınıf mücadelesinin gereksinmelerine yanıt veriyor musun vermiyor musun?   
Bazı olgulara dikkat çekmek gerekmektedir.
Yeni tipten bir işçi hareketiyle, halk hareketiyle, çeşitlenmiş bir toplumsal muhalefet ve mücadeleyle (ekolojik hareket, LGBT hareketi, feminist hareket, ulusal topluluklar hareketi, eşit yurttaşlık hareketi, kültürel hareketler vb.) karşı karşıyayız. Dünya çapındaki derin alt üst oluşlarla yeniden şekillenen sosyo-ekonomik ve sosyo-politik bir yapılanma gerçeği karşımızda duruyor. Yeni tip sınıfsal ve toplumsal hareketlerin maddi temeli de işte bu sosyo-ekonomik yeniden yapılanma olgusunda yatmaktadır. Bu değişim ve dönüşümü bilince çıkarmadan, teori ve programı, strateji ve taktikleri; önderlik ve çalışma tarzını buna göre geliştirmeden devrimci hareketin kendini aşarak ilerlemesi olanaklı değil. Bütün mesele bu gerçeğin bilince çıkarılması, teoride ve pratikte sorunun içselleştirilmesi, gerekli donanımın kazanılmasına bağlı olarak yeni tip hareketlerin kapsanması ve geliştirilmesidir.
Geçiyoruz dünyayı Türkiye’de de kırsal mücadeleyi temel alan akımların da, kır ve kentin birliğine dayanan ama kırı mücadelenin temel alanı olarak gören akımların da, klasik-geleneksel kent küçük burjuvazisini temel alan akımların da maddi toplumsal temeli yitip gitmiştir. Türkiye bir küçük burjuvalar ülkesi olmaktan çıkmıştır. Köylülüğü, geleneksel kent küçük burjuvazisini temel alan ya da bu toplumsal kategorilerin nesnel sınıfsal çıkarlarını temsil eden, bu geleneksel tabakaların gelişen kapitalizm tarafından mülksüzleştirilmesine, proletaryanın saflarına atılmasına karşı doğan siyasal tepkinin ifadesi ya da somutlaşması olan ideolojik-siyasal-örgütsel çizgiye dayanan parti ve çevrelerin eskimiş olduğu da açıktır. Türkiye’yi 60-70-80-90’larda olduğu gibi hala bir küçük burjuvalar ülkesi olarak görenler, dinamik maddi toplumsal gerçeği, bu gerçekle bağlı olan sınıflar arası temel ilişkilerde yaşanan son derece önemli değişiklikleri de anlayamamıştır. Böylece teorileri, programları, strateji ve taktikleri iyice ıskartaya çıkmıştır. Bu tablo, tüm devrimci kararlılığına ve iddiasına karşın, söz konusu çizgilere oturmuş devrimci hareketin neden siyasal ve toplumsal mücadelelerin öncüsü haline gelemediklerinin ve gelemeyeceklerinin temel verilerindendir. Toplumsal yaşam da sürekli hareket, değişme ve gelişme içerisindedir. Gerisinden kalan politik kuvvetlerin sınıf mücadelesinin önünde bir engele dönüşmesi kaçınılmazdır. Yukarıda üzerinde dura geldiğimiz önderlik anlayışı ve çalışma tarzıyla, bu değişimleri içselleştirip, yenilenip, sıçrama vb. yapmak ise olanaklı değildir.
Türkiye, kapitalizmin orta derecede geliştiği ülkeler kategorisindedir. Türkiye’de kapitalizmin atılım yaptığı tarihsel dönemeçleri 30’lar, 50’ler ve 80’ler oluşturur. 80’lerden bu yana yalnız dünyada değil, Türkiye ve Kürdistan’da da kapitalizm hızlı bir tempoda gelişmektedir. Türkiye ve Kürdistan’da egemen üretim tarzı, kapitalizmdir. Gerek Kuzey Kürdistan’da, gerekse de Türkiye’de kentler belirleyici merkezlere dönüşmüştür. Böylece siyasal ve toplumsal mücadelenin kalbi kentlerde atmaktadır.  Modern kent hareketi bütün çeşitliliği içerisinde öne çıkmıştır, çıkmaya devam edecektir. Kır kenti izlemektedir ve artan oranda izleyecektir. Başta metropoller olmak üzere kentler, bir yandan kapitalist üretim ilişkilerinin en ileri biçimlerine bağlanmış modern sınıfsal ve toplumsal mücadele biçimlerine öte yandan da hızla çözülen, mülksüzleşme süreci yaşayan sınıf ve tabakaların geleneksel, tepkisel mücadele biçimlerine; bu mücadele biçimlerinin karmaşık biçimlerde iç içe geçerek geliştiği arenalara dönüşmüştür, dönüşecektir. Sınıfsal ve ezilen toplumsal kimliklerin (ulusal, etnik, cinsel, inançsal, kültürel vb.) mücadeleleri arasındaki etkileşim ve iletişim daha da güçlenmiştir ve güçlenecektir. Eşit yurttaşlık hareketi, tüketici hakları hareketi, ekolojik hareket, demokratik kadın hareketi, LGBT hareketi, küresel haklar hareketi vb gibi hareketler gelişip güçlenecektir. Kürt ulusal sorununun kısmi burjuva demokratik çözümü koşullarında, Kürdistan’da da sınıfsal mücadele dinamiği keskinleşerek gelişip öne çıkacaktır. Batı’dan farklı olarak hala bir Kürt ulusal sorununun var olacağı, bölgesel (Ortadoğu) çapta Kürt sorununun varlığı dinamiği ile iç içe geçmiş bir tarzda kendini dayatmaya devam edeceği gerçeğiyle birlikte “Doğu”da da kentsel mücadele belirleyici dinamik olarak keskinleşecektir. Tüm bunlar, kentsel odaklı zengin bir mücadelenin bileşkesi olacak mücadeleleri ateşleyerek, emperyalizme, işbirlikçi kapitalist sisteme, kapitalizme ve gericiliğe karşı mücadeleleri ivmeleyecektir. Kentler, hem demokratik hem de sosyalist devrimde proletaryanın sosyalist bağlaşığı olan yarı-proletaryanın, kent yoksullarının artan oranda yığıldığı mekânlar haline gelmiştir ve gelmektedir. Kitlesel işsizler hareketi, yoksullar hareketi de değişik biçimlerde gelişecektir. Emperyalist küreselleşmenin ivmelenmesiyle işsizlik ve yoksulluk da küreselleşmiş, kronikleşmiş, yapısal karakter kazanmıştır. Bu, Türkiye’nin de gerçeğidir. Eski ve yeni biçimleriyle küçük burjuva siyasal akımların kent yoksullarının radikalizmine dayanarak güç haline gelme yönelimine girecekleri de görülmelidir. Sorunun bir boyutu da kent yoksullarının hareketinin kimin kazanacağı sorunudur… Kent yoksulları (kent yarı-proletaryası) gerek antiemperyalist demokratik devrimde, gerekse de sosyalist devrimde devrimci proletaryanın sosyalist bağlaşığı olduğunu ise hatırlatmaya bile gerek yoktur.
Komünist bir partinin işçi sınıfını temsil etmesi, proletarya hareketine bağlanması, onun nesnel doğası, sınıf karakteri, sosyalist ve komünist amaçlarıyla bağlı bir sorundur; burada, niyetler, dilekler, keyfiyetler değil, sınıf mücadelesinin nesnel gerçeği, kapitalist üretim tarzı ve sınıf antagonizması üzerinde yükselen ve (yol gösteren) gerçekleri belirleyicidir. Marx’ın dediği gibi “Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir.” Buna göre, eğer kağıt üzerinde kalan bir şey varsa, teori ile pratik birbirinden kopuksa, bu oportünizm demektir. Keza teori revize edilmişse bu revizyonizm demektir. O halde, dünyanın neresinde olursa olsun, komünist hareketin kendi ideolojik, ilkesel konumlarından kaymaksızın kendini yenilemesi gerektiği açıktır ve açık olmalıdır.
Türkiye’de proletarya, bugün, yalnızca niteliği itibariyle değil, aynı zamanda niceliksel gücüyle de çok daha çarpıcı tarzda geleceği tayin edecek sınıf olarak öne çıkmıştır. Geçtik komünist hareketi proletaryayı görmeyen, lafta gören herhangi bir devrimci yapının bile geleceği yoktur. Devrimde proletaryanın önderliğini “ideolojik önderlik”le sınırlayan, kırı-köylülüğü-kent küçük burjuvazisini-yoksulları-halkı-ezilenleri temel alan, proletaryaya, bu vb. sınıf ve tabakaların, niceliksel olarak güçlü ama nitelik olarak zayıf ve söz konusu kesimlere yedeklenmiş bir güç olarak bakmanın ifadesi olan devrimci-demokratik yaklaşımların “sosyalizm” adına yaptıkları temel şey, proletaryayı ideolojik, siyasi, örgütsel olarak silahsızlandırmaktır. Devrim yapmak, devrime önderlik etmek iddiasıyla yola çıkan devrimci-demokrat akımların, proletaryayı temsil etmemekle birlikte, onun daha da büyümüş olan gücünden de yararlanmak için, işçi sınıfına daha fazla yönelecekleri de açıktır. Proletaryanın yerine yoksulları, halkı, kent küçük burjuvazisini, ezilenleri, çokluğu vb. geçiren, yönü belirsiz bir şekilde çalışanların, teori ve pratiklerini buna göre biçimlendirenlerin; sistematik bir tarzda proletarya hareketini temel alarak çalışmak yerine konjoktürel olarak öne çıkan hareketli toplumsal kesimlere yönelen ve istikrarsız, yönsüz ilerlemeye çalışan herhangi bir komünist partinin, herhangi bir komünist grubun ise geleceği olamaz. Zaten bu topraklarda işçi sınıfını temel alma, komünist hareketin işçi sınıfı hareketiyle birleşmesi temel tarihsel ve güncel görevi ilkeli, istikrarlı, bütünsel bir perspektiften hiçbir zaman pratikleştirilememiştir. Bu olgu, proletarya sosyalizmi üzerindeki devrimci-demokrasinin ya da halkçı devrimciliğin ideolojik-siyasi bakımdan derin etkisini ifade etmektedir. Marksizm-Leninizm’i, proletaryayı temsil etme, proletarya hareketini temel alma, komünist işçi hareketi yaratma iddiasının lafazanlığa dönüşmesi, tasfiyeci bir çürümeye dönüşerek tipik bir oportünizme, ideolojik liberalleşmeye dönüşmesi bu toprakların çok temel bir olgusudur. Bu iddiasının arkasında, o da kısmi dönemsel yönelimlerin dışında, duramamış komünist hareketin gerçeği, komünist işçi hareketinin geliştirilememesinin ana nedenidir. Böylece işçi sınıf hareketi alanı revizyonizmin, reformizmin, oportünizmin, sosyal demokrasinin, sarı sendikal çizgilerin hegemonya ve rekabet alanı olagelmiştir. Bu tablo, Marksizm-Leninizm, sosyalizm, komünizm adına içler acısı bir tablodur. Emperyalist küreselleşmenin son dalgasıyla yeniden yapılanan sınıf ilişkileri, bu temelle bağlı yeni tipten bir işçi sınıfı hareketinin uç vererek geliştiği dünyamız ve Türkiye gerçeğinde, bu gerçekleri de anlamaktan ve yanıtlamaktan uzak bir komünist öncü, eskimiştir, eskide kalmıştır; demokratik ve sosyalist görevleri omuzlamaktan ve öncülük yapmaktan zaten uzaklaşmıştır demektir. 40 yıllık tarihsel pratiğin kanıtladığı gibi kendi kendisine dahi önderlik yapamayan bir “önderlik”, “öncülük” zihniyetinin, teori ve pratiğinin herhangi bir geleceği de yoktur. Bilimsel Sosyalizm ve modern komünist hareket asla bu değildir. Kuşkusuz ki komünistler ve modern proletarya hareketi yolunu açacaktır. Bu, eşyanın doğası gereğidir.
Kuzey Kürdistan ve Türkiye devriminin özgün ve birleşik karakteri çarpıcı bir tarzda açığa çıkmıştır. Gerek bu olgu, gerekse de Kürt ve Türk devriminin bölgesel ve uluslararası perspektiflerini anlayamayan, bölgesel devrim perspektifini içermeyen ve sosyal şovenizmin etki gücünü de ifade eden bir geriliğe dayanan devrimci hareketin kendini yenilemesi olanaklı değildir. Devrimci hareket bu bakımdan da eskiyi, eskimiş olanı temsil etmektedir. Kürt sorununun kısmi burjuva demokratik çözümü koşullarında Kuzey Kürdistan’da sınıfsal mücadele öne çıkacaktır ama bu, ulusal sorunun köklü çözülmemiş olması ve Kürt sorununun Ortadoğu çapında çözümünü dayatan dinamiği üzerinde yükselen ve yükselecek olan bir mücadeleyle iç içe geçerek şekillenecektir. Bu bağlamda ulusal ve toplumsal mücadele dinamiğini birbirine bağlayarak ele almayı başaramayan, Kürt sorunu gibi Türkiye ve Ortadoğu çapında bir sorunun gereksinmelerine yanıt veremeyen, sosyal şovenizmin etkisini açıkça yansıtan parti modelleriyle de şekillenen yapıların eskimiş olduğu ve yeni sürece de yanıt olamayacağı açıktır. Zaten bugüne kadar da yanıt olamamıştır. Doğan boşluk, ezilen ulus milliyetçiliğinin başlangıçta devrimci-demokratik, süreklilik bağıntısında yaşanan dönüşümle birlikte ise radikal reformcu çizgisi tarafından doldurulmuştur. Ulusal ve toplumsal mücadeleyi birbirine bağlayan, toplumsal kurtuluş amacına bağlanmış tarzda ulusal mücadeleyi ele alan, bölgesel devrim perspektif ve programının yol gösterdiği tek sınıf ilkesi ama iki parti stratejisi ve modeliyle yeniden yapılanmak gerekmektedir. Bu strateji ve model özü itibari ile legal sosyalist partisel harekete de yön vermek zorundadır. Bugüne kadar bu kavrayış, donanım bilince çıkarılamadığı, reddedildiği için yol gösterememiştir. Burada sorun, güç yetersizliği gibi ikincil, üçüncül bir sorunla değil, Marksizm-Leninizm’in, Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu somut tarihsel gerçekliğinin yeterince kavranamamış olmasıyla ve bu gerilik üzerinde, nesnel olarak, sosyal şovenizmin etki gücüyle bağlıdır.
 Kemalist burjuva laikçilikle ve “irtica” karşıtlığıyla köklü ve bütüncül hesaplaşamama olgusu, dinin, İslam’ın, tarihsel ve güncel bakımdan Mezopotamya-Ortadoğu-Türkiye-Kürdistan gerçekliğinde tuttuğu yerin, oynadığı rolün bilince çıkarılamamasıyla, emperyalist küreselleşmenin bu bağlamda yarattığı değişimlerin de kavranamamasıyla bağlı şekillenmiş bir devrimci hareket gerçeği var karşımızda. Bu gerçekler, devrimci ve komünist hareketin Kemalist laikçiliğin ve politik İslam’ın etki alanı içerisinde olan geniş emekçi kesimlere yabancılaşmış olması gerçeğinde ortaya çıkmaktadır. Devrimci hareketin bu bakımdan temel gerçeği geniş kitleleri çekecek özgün politikaların ve pratiğin geliştirilememesinde somutlaşmaktadır. Bu zaaflar, 70’li yılların devrimci yükseliş koşullarında devrimci hareketimizin lehine ortaya çıkan göreli ama oldukça önem taşıyan bazı kazanımlara karşın, devrimci hareketin tarihsel ve yapısal gerçeklerindendir. Bu tabloya, bu topraklarda yaşayan 40’a yakın ulusal topluluğunun varlığını, onların tarihsel ve güncel gerçekliğinin yeterince anlaşılmamış olmasını, onları kazanma kudreti taşıyan özgün politikaların geliştirilmemiş olması gerçeklerini de eklemeliyiz.
Bundan dolayıdır ki sermaye ve diktatörlük, laikçi ve dinci burjuva partiler dünden bugüne bu alanlarda keyfince at oynata gelmişlerdir. Doğada olduğu gibi politika alanı da boşluk tanımıyor, devrimci ve komünist hareketin dolduramadığı boşluk bir biçimde doluyor. Örneğin “Kemalist paradigma”nın iflas ettiği yeri siyasal İslam dolduruyor; geniş işçi ve emekçi kesimleri yedekleyip sisteme entegre edebiliyor ya da ediyor… Kendisini yenileyemeyen devrimci hareket gerçeği işte bir de bu alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Açık ki bu alanda da laik ve antilaik, Alevi-Sünni çelişkilerine özgün bir tarzda müdahale edecek bir yenilenmeye gereksinim var. Yenilenme bu alanları da kapsayarak gelişmek zorundadır. Tarihsel ve güncel izdüşümleri içerisinde, sosyo-ekonomik yapıdaki derin değişme ve gelişmelerle bağlı olarak, Alevilik, 80’ler öncesinden farklı olarak, (kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak) kent gerçeğine dayanarak, yeni tipten bir demokratik Alevi hareketi olarak şekillenip gelişiyor. Kapitalizm, Kemalizm, Alevilik, politik İslam bağıntısı, bütün çelişki ve çatışmaları içerisinde, daha özgün biçimler kazanıyor ve yeniden yapılanıyor. Tarihteki ilerici, devrimci rolüyle Kızılbaş Alevilik, yoksul köylülüğün, ezilenlerin hareketi olarak Alevilik, sınıfsal temelde hızla bir saflaşma sürecini de yaşıyor. Alevi burjuvazisi, Aleviliği Sünnileştirme, devlet Aleviliği geliştirme, Şiileştirme, içini boşaltma operasyonlarında sermayeyle, devletle, egemen sınıfla işbirliği içerisinde başı çekiyor.  Bu süreçlerin ve dönemeçlerin doğru okunmaması ya da yüzeysel okunması devrimci hareketin ileri değil ama geri bir yanını yansıtıyor. Yukarıda işaret ederek geldiğimiz tablo da devrimci hareketin neden zayıf kaldığının, muhatabı olduğu, kazanması gereken geniş emekçi kitleleri kazanamadığını açıklayan bazı temel somut gerçekleri vurgulamaktadır. Ama zaten devrimci hareketin tarihsel ve güncel gerçeğine damgasını basmaya devam eden bir çalışma tarzı ve önderlik anlayışı ile bu sorunlar köklü bir tarzda çözülemez, yanıtlanamaz.
Teorinin küçümsenmesi, teorik çalışmanın bilmem kaçıncı plana sürülmesi, dinamik somut tarihsel gerçekliğin derin ve kapsamlı kavranamaması ve böylece diyalektik materyalist analizinin geliştirilememesi, dinamik sürecin sistemli bir tarzda incelenmemesi, teorik-ideolojik donanım yetersizliği; pratiğin önünün teori ile aydınlatılamaması; yüzeysel ve geliştirilemeyen, çoğu zaman da hayattan kopuk temel siyasal çizgi ya da bir program ve strateji; günlük çalışmayla program, taktik ile strateji arasındaki bağın zayıflığı ya da kopması; taktiksel esneklik yoksunluğu; kolaycılık, kolay ve erken zaferler peşinde koşma; ilke ve esnekliği birleştiren bir ittifaklar politikası ve birleşik mücadele yerine dar grupçu rekabet ve hegemonya mücadelesi; tarihsel dönemeçlere hazırlıksız yakalanma; doğan tarihsel fırsatları değerlendirememe; daha ziyade yenilgilerle belirlenen bir tarih; anı, günü, dönemi kurtarma pragmatizmine tutsaklık; grup için politika tarzı, grupsal tatmine endeksli ufuksuzluk, geniş kitlelerden kopukluk, geniş kitlelere değil kendine önderlik; bürokratik merkeziyetçilikle şekillenmiş, elitizm üreten, tek tipleşmiş, biat kültürünü dayatan ve önderlik kültüyle şekillenmiş, kazandığından çok ve bolca kadro harcayan, kadroların bağımsız devrimci kişilik kazanmasını önleyen, “aykırı” görülenin kolayca tasfiye edildiği dar bürokratik örgütsel yapılar; içsel sorunların bastırılması ve iç demokrasiden uzaklık; düşük verim-başarı-çözümle belirlenen, aşırı enerji tüketen, bir-iki yıllık başarılı çıkışlarla sonlanan ve kendine dönen, bir tür kendini tekrar eden ve tüketen zihniyet ve duruş; devrimci istikrara, yüksek teorik-ideolojik, siyasal, örgütsel donanım ve yeteneğe sahip, kendini sürekli yenileyebilen, tarihin dersleriyle silahlanan, bu temelde otoritesini ikna gücünden, mücadelenin ağır ve kapsamlı sorunlarını çözmekten alan önderlikler yaratamamak, dar pratikçi idare-i maslahatçı önderlik anlayışı ve çalışma tarzının bazı temel karakteristikleridir. Bu tarz, devrimci hareketin tarihsel ve yapısal zaafı, alışkanlığı, geleneğidir. Büyük ve kitlesel mücadeleler deneyiminden geçmemiş, pratikten öğrenmeyi, kendi dar pratiğini ve dar pratikçiliğini teorileştirme olarak anlayan bir önderlik ve çalışma tarzının ufuksuzluğu da gayet anlaşılırdır. Bu tarzın aktif uygulanmasıyla pasif uygulanması arasında önemli farklılıklar olmakla birlikte, özünde, aynı tarzdır. Böyle bir önderlik anlayışı ve çalışma tarzıyla, geçici olmaya mahkum dönemsel başarılar ve kazanımların ötesinde, devrim ve sosyalizm kavgasında başarılı olmak, güçlü ve gelişen bir çekim merkezi, saygı uyandıran bir politik seçenek haline gelmek, sınıfı ve emekçileri kazanmak, kuşkusuz ki olanaklı değildir. 40 yılın tarihsel tecrübesi de bunun kanıtıdır.
Bu tarz, geniş kitlelere zaten umut ve güven vermiyor, geçiyoruz bunu, kısa ve geçici dönemler hariç, kendi kadrolarına, sempatizan kitlesine dahi güven ve umut vermiyor. Ajitasyonla, ödenmiş bedellere ve şehitlere sistematik yapılan vurgularla sorunlar ne yazık ki çözülmüyor. Teorinin, politikanın, örgütlenmenin, pratiğin sorunları ajitasyon ve hamasetle çözülmez ve çözülmüyor. Bu yöntemi ve tarzı kullanan ya da buna alışmış “önde”rlerle, yöneticilerle, kadrolarla sorunlar çözülemez. Bu bir tarihtir, gerisinde 40 yıllık bir tarihsel şekillenme yatmaktadır. Köklü bir kopuş gerekiyor. Ki üstelik bu 40 yıllık tarih öyle bir tarihtir ki, derin altüst oluşlarla şekillenmiştir; buna rağmen devrimci hareket kendisini yenileyememiştir; işte size, 71 devrimci doğuşu ve 12 Mart yenilgisi; 74-80 devrimci yükselişi, 1980 12 Eylül yenilgisi ve yeni bir tasfiyeci dalga; PKK’nin 84 gerilla çıkışıyla başlayan 90’lara doğru serhildanlarla birleşerek ulusal devrime dönüşen pratiği; revizyonist-kapitalist sistem ve kampın 89/91 sürecinde çözülerek dağılışı, ASHC’nin düşüşü, “uluslararası ideolojik merkezler”in tarihe gömülmesi, dünya devrim dalgasının dibe vurması, devasa bir tasfiyeci dalgayla devrimden ve sosyalizmden geniş çaplı bir kaçış; diyelim ki 70’lerin ikinci yarısından başlayarak uluslararası tekellerin damgasını taşıyan emperyalist küreselleşmenin devasa atılımı, emperyalist dünya sisteminin teknik temelinin değişmesi, alt ve üst yapılarının yeniden yapılanması; Çin’in dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmeye yönelmesi; kapitalizmin hızlı bir tempoda derinlemesine ve genişlemesine gelişmesiyle birlikte sınıflar arası temel ilişkiler alanın yeniden şekillenmesi vb. vb.
Tüm bu tarihsel sürecin dinamik, çarpıcı, sarsıcı, karmaşık, son derece sorunlu ve kapsamlı değişiklik ve dönemeçlerine devrimci hareket, hazırlıksız yakalanmıştır. Bu süreçlerin devrimci ve komünist yenilenme bakımından sunduğu derin ve kapsamlı deneyimleri bilince çıkarılamamış, dersleri, bir donanıma çevrilememiştir. Devrimci hareket, çağın ve sınıf mücadelesinin gereksinmelerine yanıt verememiştir. Dahası, bu gereksinmelere yanıt vermek bir yana, altında ezilmiştir. Açık ki eleştirdiğimiz tarzla bunu başarmak olanaklı değildir. Ama bu denli zorlu ve karmaşık süreçlerin, dönemeçlerin varlığına ve deneyimlerine karşın, bu denli sarsıcı bir sürece karşın, devrimci ve komünist hareket, önderlik ve çalışma tarzı bakımından da kendisini sarsıcı bir tarzda sorgulayarak aşamamıştır. Kuşkusuz ki bu tablo, sadece Türkiye’yle ilgili bir tablo değildir, uluslararası gerçekliği kapsayan bir tablodur ve uluslararası devrimci-demokrasi ve komünist hareket de, değişen düzeylerde, bu resmin bir parçasıdır… Dünya tarihinde bu denli derin alt üst oluşların yaşanmasına karşın, devrimci ve komünist hareketin, yenilenme bakımından, kesin ve köklü bir sıçrayışla kendini aşamaması olgusu, ne denli kökleri derine giden taşlaşmış bir zihniyet ve yapıyla karşı karşıya olduğumuzu göstermesi bakımından çarpıcıdır. İç ve uluslararası alanda devrimci hareketin güçsüzlüğü, dağınıklığı, sürecin peşinde sürüklenmesi çarpıcı bir gerçektir. Bunu, öncelikle yapısal bir kriz olarak tanımlamak gerekir.
Bu gerçek devrimci hareketin nesnel gerçeğidir. Burada şu veya bu partinin, grubun, çevrenin öznel olarak kendisine yakıştırdığı tanımlamaların fazlaca bir anlamı da yoktur. Yapısal kriz tarihsel bir üründür; tarihsel bir arka plana dayanmaktadır. Kökleri geçmişe uzanmakla birlikte 1950’lerden bu yana gelen ve somut tarihsel koşullardaki derin ve köklü değişikliklerle (“küreselleşme”, sosyalizmin tasfiyesi, revizyonist/kapitalist kampın dağılışı vb.) bağlıdır. Çağımızın (emperyalizm ve proletarya devrimler çağı) gerçekliği temelinde, nesnel koşullardaki çok önemli değişmelerin, doğal ve kaçınılmaz olarak, öncülük ve önderlik iddiası bakımından anlaşılmaması ve yanıtlanamaması devrimci harekette krize yol açar, kriz giderek yapısallaşır, kendini üretmeye devam eder… Bu kriz, devrimci hareketin değişik eğilimlerinde, değişik biçimlerde açığa çıkmasına ve eşitsiz gelişmesine karşın, genel bir özelliktir. Krizden çıkış süreci, yapısal bir değişimle ancak başarılabilir. Bu bakımdan teori ile pratiğin birliğine dayanan bir devrimci yenilenme şarttır. Devrimci hareketimizin bu olguyu bilince çıkardığını düşünmüyoruz.
Devrimci hareketin, 90’lı yılların ikinci yarısından bu yana süregelen tablosu ise, yapısal kriz temelinde ya da yapısal krizle bağ içerisinde, genel bir gerileme, güçsüzleşme, kan kaybı, durumu kurtarma, idare etme ama bunu da başaramama, niteliksel ve niceliksel zayıflama biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu kesitte, yapısal ve güncel sorunları çözmekten uzak, kısa ve geçici dönemsel çıkışların varlığı ise, nesnel olarak, gerçek durumun anlaşılmasının ve yanıtlanmasının önünde birer sis perdesine dönüşmüştür. Bu bakımdan da devrimci hareketin gelişim tablosu eşitsizdir ama temel gerçeği benzerdir ya da diyelim, son tahlilde çakışmaktadır. Daha öncesine gitmeden baktığımızda, 1996’dan bu yana, 1990’ların ikinci yarısından ya da 2000’lerin ikinci yarısından bu yana gelen kesitte, devrimci hareketin değişik öğelerinin karşılaştırılması yapıldığı takdirde bunu çıplak bir tarzda görmek tümüyle ve bütünüyle olanaklıdır. Tarihsel ve yapısal zaaflar, güncel mücadelelerin gereklerinin ve gereksinmelerinin yanıtlanmaması, uzun yıllardır devrimci hareketin varlık hakkını açıkça tehdit etmekte, onu niteliksel ve niceliksel bakımdan güçlü ve çok yanlı aşındırmaya devam etmektedir. Bu durum, devrimci hareketteki tasfiyeci oportünist, legalist, postMarksist eğilimler için de bereketli bir toprak sunmaktadır. Kendi tarihsel ve güncel gerçeğine, geçici ve kısmi düzeltmelerin ve çıkışların ve tatmin olmanın merceğinden değil de, ilkeli, köklü bir devrimci müdahaleyle yenilenmenin, stratejik düşünüp davranmanın perspektif ve iradesinin gözünden baktığımız takdirde (ama bakılamamasının sonucudur ki), devrimci harekette, onun bir kesiminde, daha bağnazlaşma biçiminde bir eğilim, bir diğer kesiminde ise, ideolojik ve örgütsel liberalleşme, açık tasfiyecilik eğilimi gelişmektedir. Fakat her iki yöneliş de, sorunları çözmek bir yana, sorunlardan kaçmanın iki değişik formunu oluşturmakta, tasfiyeci çürüme ve devrimci değerlere karşı keskin bir yabancılaşma geliştirmektedir. Bu vb. yönelim ve duruşlardan devrimci yenilenme ve sıçrama, öncülük ve önderlik adına bir şey çıkmaz, çıkmayacağı da açıktır; aslında bu bir kaçıştır ya da apaçık ezilme ve yenilgidir. Evet, ama yenilgiyi neden kabul edelim ki! Çözümün ise çok zorlu mücadele ve bedelleri gerektirdiği de açıktır. Yani, ya bir yol bulunacak ya da yeni bir yol açılacaktır. Stratejik zaferin kazanılması için taktik yenilgiler göze alınabilmelidir. Mesele bundan ibarettir.
Kuşkusuz ki devrimci hareketimizde sorgulama ve arayışlar daima olmuştur, olagelmiştir. Peki, ama bu arayışlar gerçekte devrimci yenilenme bakımından ne anlama gelmekteydi?
12 Eylül yenilgisiyle ve özellikle 89/91 çözülüşüyle, tarihten, deneyimden, yenilgilerden ders çıkarma adına başlatılan sorgulama süreci geniş çaplı devrimden yüz çevirişle, tasfiyecilikle noktalanmıştır. Ki bu süreçte, 74-80 devrimci yükselişi kesitinde, kitlesellikleriyle öne çıkan güçleri oluşturan Dev Yol, Kurtuluş, TDKP gibi (ve başkaları) örgütler, yenilenme adına devrimcilikten reformizme (ÖDP’lileşme, EMEP’lileşme) geçiş yapmıştır. Geri kalanlar ise, aralarında önemli, bazı bakımlardan çok önemli farklılıklarına karşın, göreli bir yenilenme yönelimiyle birlikte, özünde, kendi geleneksel çizgi ve tarzlarına daha sıkıca sarılarak yola devam etmişlerdir. Bu bağıntıda, komünist hareketin özellikle 12 Eylül öncesinden gelen Maoizm’in etkilerinden arınma yönelim ve duruşu, parçalı komünist hareket gerçeğini, inişli-çıkışlı da olsa, anlama çabası ve sonuçları elbette ki vurgulanmalıdır… Bunlar devrimcilikte direnmekle birincilerden ayrılmaktadırlar ve kuşkusuz ki bu, son derece değerlidir ama, birinciler yenilenme adına tasfiyecilikte, ikinciler ise sektarizm ve dogmatizmde ısrarda karar kılmışlardır. Burada eleştirdiğimiz tarzın her iki yönelişle de aşılmadığını ve zaten aşılamayacağı da açıktır.
Peki, yenilenme adına bu topraklarda yaşanan devrimci ve komünist çıkışlar ve sonuçları olmadı mı? Elbette ki oldu!
Bu bağlamda başlayan sorgulama sürecinde yenilenme adına iki önemli deneyim de ortaya çıkmıştır. Birincisi PKK’de, ikincisi MLKP/K’nın doğuşunda somutlaşmıştır. Her bir gelenek kendi özgün konumundan yeni bir çıkışı, deneyimi ifade etmekteydi. Başlı başına girmeyeceğiz ama bu deneyimlerin özet olarak genel özelliklerine dikkat çekeceğiz.
PKK, Kürt ulusal mücadelesinin tarihinde esaslı bir özgün bir çıkıştır. Kürdistan’ın ulusal gerçeğini kavrayarak, geleneksel Kürt hareketinden kopuşla kendini yenileyerek ulusal mücadelenin önderliğini yakalamıştır. Kürt ulusal demokratik mücadelesi bağlamında kendisini modern küçük burjuva devrimci-demokrat bir parti olarak inşa etmeyi başarmıştır. Yalnızca Türkiye’de değil, bölgesel düzeyde devrimci bir dinamiktir. Uluslararası ölçekte etkiler yaratan bir dinamiktir. 93’te başlayan reformist yönelimi ve İmralı çizgisiyle ulusal devrimci-demokratik çizgisinden kopuşması bu değerlendirmemizi değiştirmemektedir. “Demokratik modernite” ve “Demokratik cumhuriyet” reformist çizgisine karşın, nesnel olarak, hala devrimci bir rol oynamaya devam etmektedir. Kuşkusuz ki PKK deneyimi, kendi özgün platformunda son derece değerli bir deneyim olmakla birlikte, iç, bölgesel, uluslararası perspektifleriyle birlikte Türkiye devriminin zaferinin çizgisi, önderliği, tarzı olmaktan çok uzaktır veya bu nitelik ve yetenekten yoksundur. Tüm iddiasına karşın, en nihayetinde, son tahlilde, Kürt ulusal mücadelesinin tarihsel ve güncel gerçeği ve çıkarlarıyla bağlı ve sınırlı bir harekettir…
MLKP’ye gelince, bu deneyim, Türkiye komünist hareketinin tarihinde, Mustafa Suphi’lerin Birlik Devrimi deneyiminden sonra ikinci bir Birlik Devrimi’ni ifade etmektedir. Ama bu partinin doğuş koşulları, Suphi’lerin Birlik Devrimi’nin gerçekleştiği koşullardan çok farklı ve kıyaslanamaz ölçekte daha zor koşullar altında gerçekleşmiştir.
Suphi’lerin Birlik Devrimi ve TKP’si, Büyük Ekim Devriminin zaferi koşullarında, III. Enternasyonal’in varlığı koşullarında, komünistler bakımından dev bir çekim merkezinin ve son derece yüksek bir otoritenin olduğu koşullarda gerçekleşmiştir. Dünya çapında devrimler fırtınasının estiği, Türkiye’de emperyalist işgale karşı “ulusal kurtuluş savaşı”nının başlayıp geliştiği koşullarda söz konusu birlik ve partileşme atılımı gerçekleşmiştir. Üstelik birliği gerçekleştiren başlıca üç komünist grup, köklü bir geçmişleri olmayan, henüz yeni kurulmuş ve daha ziyade bir veya bir-iki şehirle ve çevresiyle sınırlı, dar grupçu gelenekle şekillenmemiş komünist gruplardan oluşmaktaydı. Kısacası, son derece elverişli iç ve dış koşullarda ortaya çıkan bir birlik ve partileşme atılımıydı, Suphilerin partileşmesi.
MLKP’nin doğuşu ise, daha farklı ve özel koşullar altında gerçekleşmiştir. Dünya çapında bir yenilgi ve gericilik döneminden geçilmektedir. 89/91 sürecinde revizyonist/kapitalist sistem ve kampın çöküşüyle sosyalizmin prestiji dibe vurmuştur. Marksizm-Leninizm’den, proletaryadan geniş çaplı bir yüz çeviriş dalgası, devrim ve sosyalizm davasından hızlı bir kaçış ve çözülüş dönemin tipik bir özelliğidir. Komünistler nezdinde Birlik Devrimi için de teşvik unsuru olacak bir uluslararası otorite de bulunmamaktaydı. Türkiye’de 12 Eylül yenilgisinden geçilmiştir. Genel demokratik halk hareketi de bir atılım içerisinde falan değildir. Üstelik Birlik Devrimi’ni gerçekleştiren gruplar, uzun bir tarihsel geçmişe sahiptirler; geride dar grupçu tarz ve geleneğin ağır baskısı ve etkileri durmaktadır. Türkiye devrimci ve komünist hareketi, bölünmelerle, parçalanmalarla belirlenen bir tarihe dayanmaktadır vb. Dolayısıyla söz konusu Birlik Devrimi, zorlukları bakımından, Suphi’lerin TKP’sinin doğuş koşullarıyla ve doğuşuyla kıyaslanamaz bile…
MLKP’nin Birlik Devrimi atılımı üzerinde doğuşu ve partileşmesi deneyimi, ciddi hata ve eksikliklerine ve zaaflarına karşın, Türkiye devrimci hareketinin gelişkin mirasını da eleştirel içererek, içermeye çalışarak ortaya çıkan bir atılım olmuştur. Bu bakımdan da bir ilktir. 12 Eylül yenilgisinden çıkarılan derslerin de bir ifadesidir. Devrimci hareketin dar grupçu tarihine, parçalanmalar geleneğine ve birden fazla komünist grup ve çevreye bölünmüş komünist hareketin kendi grupçu ve sekter gerçeğine karşı ilkeli bir mücadele pratiğinin ürünü olarak doğmuştur. İlk birlik denemesinin başarısızlığına karşın, komünistler, sürecin eleştirel derslerini çıkararak Birlik Devrimi’ni gerçekleştirmeyi başarmışlardır*. Marksizm-Leninizm’e, komünizme, Leninist parti teorisine reddiye yazıldığı bir tarih kesitinde, Marksizm-Leninizm’e, komünizme, parti fikrine ideolojik sadakatini, ilkesel bağlılığını ad seçiminde de göstererek kapitalizme, burjuvaziye, gericiliğe, tasfiyeci dalgaya karşı meydan okuyarak sınıflar mücadelesi arenasına çıkmıştır. Proletarya hareketini temel alma, komünist işçi hareketi yaratma, Kürdistan devrim yangının Batı’ya taşıma, proletaryanın önderliğinde devrimin ve sosyalizmin zaferini gerçekleştirme sözü vermiştir. Bu bir tarihsel dönemeçtir, eski tarzdan ve bu tarza bağlı önderlik, öncülük anlayışından esasen kopuşun ve aşılması iradesinin de bir ifadesidir. Artık bu topraklarda devrimin, mücadelenin tarihi yazılırken bu deneyim ve atılım da daima yazılmak zorunda kalınacaktır ve nitekim yazılmaktadır da.
MLKP, ilk ortaya çıkışının ardından güçlü bir politik atılımla, bir başka komünist yapıyla da birleşerek, kısaltılmış adında yer alan “K” (Kuruluş) ekini de kaldırarak partileşmiştir. Dost da düşman da bu partiyi daima ciddiye almıştır… Ancak ne var ki, bu parti, tüm iddiasına karşın, ilk temel atılımın ardından tarihin ve sınıfın çağrısına yanıt olamamıştır. Önderlik anlayışı ve çalışma tarzını, ilk temel yenilikçi atılımının ardından, bütüncül yenilemeye, yetkinleştirmeye devam edememiştir. Başlangıçta ilan ettiği ideolojik ve siyasi doğrultusunda tutarlılıkla duramamış, açık bir yön kaybı yaşamıştır. İnişli ve çıkışlı istikrarsız bir rotada ilerlemeye çalışmış, giderek tıkanmış, niteliksel ve niceliksel bakımdan ağır bir gerileme, durağanlık, aşınma vb. sürecine girmiştir. MLKP’nin 20 yıla yakın tarihsel deneyimine, ya da söze göre değil de tarihsel pratiğin denek taşına vurarak baktığımızda, kabaca görülen gerçeği budur. Kuşkusuz ki komünistler, bu tarihsel deneyimden, eleştirel bir tarzda, ilkeli ve köklü bir eleştiri ve özeleştiri hareketiyle öğrenmek, ilkeli bir tarzda yenilenmek ve kendini aşma yükümlülüğüyle karşı karşıyadırlar.
İnsanlar kendi tarihlerini, kendileri yaparlar, ama canları istediği gibi ve kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan içinde bulundukları ve geçmişten bugüne devrolunan koşullar içinde yaparlar.” (Marx) Proletaryayı temsil eden ve ona dayanmaya çalışan, onun önderliğinde devrim ve sosyalizm amaçlarını yaşama geçirmeye çalışan bir öncünün de gerçekleridir bu aynı zamanda. Evet, bu sözlerde ifadesini bulan gerçekler devrimci hareketimizin tarihi için de olduğu gibi geçerlidir. Evet, bu gerçeği, dünden bugüne gelen Birlik Devrimi’nin somut tarihsel gerçeğinden de görebiliyoruz. “Yeni bir dili öğrenmekte olan kişi başlangıçta, onu hep kendi anadiline çevirir. Ancak, ne zaman yeni dili, eskiyi anımsamadan, ana dilini unutarak konuşmaya başlar, o zaman o dilin ruhunu özümser, içinde yolunu bulabilir ve kendini özgürce ifade etmeye başlayabilir.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaıre’i) Bu gerçeği, Birlik Devrimi’nin kendi öz temelleri doğrultusunda yeni sıçramalar yaparak ileri gidememesinde de çarpıcı bir tarzda görmekteyiz… Birlik Devrimi “eski ruhları” aşarak doğdu. Ne yazık ki, ilk atılımlarının ardından “yeni dili”, yeninin içine tutunmuş olarak ortaya çıkan eski dil ve değerler sisteminin, yeni dönemde gelişen zaaflarla birlikte, baskın hale gelerek “hegemonya”sını kurmasıyla birlikte unutuldu; eski dönemin “ana dili”, yeni dönemde, yeni bir biçimde, yeni zaaflarla birlikte, tasfiyecilikten başka bir şey olmayan “yenilikçilik” oportünizmine bürünerek süreci yolundan saptırdı; ağır mı ağır yıkımları üretti… Fakat komünistler yolunu açacaktır, tarihsel deneyim ve birikimler bunun önde gelen güvencesidir ve güvencesi olmak zorundadır. Lenin’in, yeninin ortaya çıkmasından sonra “geleneklerde eskinin izlerinin devrimden sonra belli bir süre yeninin embriyoları karşısında ağır basacağını da biliyoruz. Yeni henüz ortaya çıkmışsa, belli bir süre eski hep daha güçlü kalır, bu hep böyledir, gerek doğada gerekse de toplumsal yaşamda.” vurgusunu unutmayacağız ama tek şartla: Ezberleyerek değil, üzerine düşünerek, içeriğini kavramak koşuluyla!!!
Dünyanın neresinde olursa olsun Lenin’in şu sözleri, komünistlere ve partilere yol gösterecektir:
“Bir siyasal partinin, kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir.” (“Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı)
“Parti tarihi bundan başka bize başarılardan başı dönen, kendini büyük gören, çalışmalarındaki kusurları görmezden gelmeye başlayan ve hatalarını kabullenmekten ve onları zamanında içtenlikle ve dürüstçe düzeltmekten korkan bir partinin, işçi sınıfına önderlik rolünü oynayamayacağını öğretiyor.”
“Bir parti hatalarını gizlerse, sancılı meseleleri örtbas ederse her şey yolundaymış gibi davranarak eksikliklerin üstünü örterse, eleştiri ve özeleştiriye tahammül göstermezse, kendini beğenmişliğe ve gurura kapılırsa ve ilk başarılarıyla yetirirse, mahvolur.”  (Stalin, Eserler C.15)
Lenin, “ ‘bugüne kadar bütün devrimci partiler, gurura kapıldıkları güçlerinin nerede yattığını göremedikleri ve zaaflarını ortaya koymaktan korktukları için mahvoldular. Ama biz yıkılmayacağız, çünkü biz zaaflarımızı ortaya koymaktan korkmuyoruz ve onları altetmesini öğreneceğiz.” (age., s. 409-410, iLa.)
Bu perspektif kaybedildiği içindir ki, gerek içerde gerekse de uluslararası alanda komünist hareket kaybetmiş, ağır yenilgilerle tasfiye olmuş ya da güçsüz ve dağınık bir mevziilere yuvarlanmıştır. Kuşkusuz ki Dünya Komünist Hareketi, er ya da geç, bu dağınıklığına da son verecektir, bedeli ağır olsa da.    
Artık tarih, hiçbir yüzeyselliği, oportünizmi, engeli kabul etmemektedir. Gezi-Taksim-Haziran halk hareketinin tarihsel dersleri de bu bakımdan biz devrimci ve komünistleri ayrıca sarsmalıdır. Gerisi devrimci hareketin maharetine kalmıştır.
Devimcilikte direnmeye devam eden devrimci hareketi bekleyen ciddi tehlike ve tehditler var önümüzde.
Önümüzdeki süreçte, devrimcilik reformizm ekseninde bölünmeler, devrimci harekette değişik türden bölünmeler, parçalanmalar süreci yaşanacaktır ya da yaşanacak gibi gözüküyor. Somut tarihsel gerçekteki derin ve kapsamlı değişme ve gelişmeler, bu değişme ve gelişmelerin anlaşılmamış ve yanıtlanmamış olması, “eski kafa”yla yeni süreçlere yanıt verme direnci, büyük bir mücadele dalgasının geliyor, gelişiyor ve gelişecek oluşu vb. gibi gerçekler ışığında, böyle bir süreci beklemek son derece doğaldır. Ortada yapısal bir kriz gerçeği var. Tarihin akışına karşı direnerek yürümek olanaklı değildir. Yani, “Görünen köy, kılavuz istemez!” meselesi.
Bu topraklarda da, devrimci amaçları için savaşan, devrim ve sosyalizmin zaferi için vuruşan devrimci örgütler, yüzlerce, binlerce devrimci savaşçı daima vardı ve var olacaktır. Kimse kimsenin karakaşı için devrimcilik yapmıyor ve yapmayacak. 40 yılı aşkın bir tarihin ardından bu, daha keskin bir gerçektir. Devrimciler, er ya da geç, tarihsel deneyimlerinden bir gelecek perspektifiyle elbette ki gerekli dersleri çıkaracak ve güçlü bir devrimci donanıma çevirerek şu veya bu yoldan tarihsel yürüyüşlerine devam edeceklerdir. Tarihsel tecrübe, hareketin gelişmesi önünde bir engele, bir keneye dönüşmüş zihniyetlerden, alışkanlıklardan, oportünist öğelerden vb. arınarak yürümeyi, keskin bir tarzda dayatmaktadır. Bu süreçlerin, ağır bedellerle yürüdüğü ve yürüyeceği ise açıktır. Ama bedelsiz bir kavga, devrimci yenilenme, devrimci zaferler ne olmuştur ne de olacaktır. 40 yıllık tarihsel deneyimin ve uluslararası deneyimlerin eleştirel incelenmesi ve özümsenmesi, hareket halindeki iç, bölgesel, uluslararası somut tarihsel gerçekliğin incelenerek donanım kazanılması, devrimci ve komünist yenilenme bakımından yaşamsal önemdedir. Yenilgiler, olumsuz deneyimler, öğrenmesini bildikten sonra, devrimci yenilenmenin de aracıdır. Zaten önemli olan da bunu başarabilmektir. Devrimci hareketimizin negatif durumu, tersinden, yenilenme, sıçrama ve sıçramalar için bir dayanak noktası olmalıdır, aksi taktirde, bu durumun,  güç yitirmenin, vasatlığın, sağlıksız parçalanmaların, tasfiyeciliğe batmanın bir aracına dönüşmesi de tümüyle olanaklıdır.
Diktatörlüğün devrimci hareketi legalizmin, parlamentarizmin batağında çürütme politikası daima özenle hesaba katılmalıdır. Legal hak ve özgürlükler öncelikle mücadeleyle kazanılmış hak ve özgürlüklerdir. Bu ön vurguyla birlikte, burjuvazi asırların mücadele deneyimlerine dayalı olarak, gelişkin bir sınıf bilinciyle bilmektedir ki legalite, hareketi denetim altına alma, sisteme entegre etme işlevini de görmektedir. Burjuvazi taviz vererek geri adım atarken içeri çekerek asimile etme politikasını izler ve izleye gelmiştir. Bunu küresel deneyimlerden bildiğimiz gibi Türkiye ve Kürdistan’ın deneylerinden de biliyoruz. İllegal ve yasadışı temelleri ve silahlı devrim perspektifini yadsıyarak reformist çizgide kendini inşa etmiş hareketlere açılan alan rastlantısal değildir… Keza henüz bu temellerden ve yapılanmalardan kopmamış akımları sistematik devlet terörüyle “kontrol edilebilir sınırlar” içerisinde tutmak, terörü ihmal etmeden tasfiyeciliğe yöneltmek diktatörlüğün stratejisidir. Sermaye ve diktatörlük, PKK deneyiminden, devrimci hareketin kontrol edilebilir sınırlarda tutulamaması durumunda nasıl bir baş belasıyla karşılaşabileceğini yakıcı bir tarzda yaşamıştır… Üstelik Türkiye ve Kürdistan halklarının, çeşitli milliyetlerden proletaryanın birleşik bir mücadele dalgası ve devrimci başkaldırısının, Kuzey Kürdistan’da patlak veren ve etki gücünü bölgesel ve uluslararası alanda gösteren Kürt ulusal devriminden daha derin, daha kapsamlı, daha sarsıcı bir etki yaratacağı ise açıktır. Bir diğer deyişle, emperyalizm ve işbirlikçi kapitalist sistem ve gericilik, böyle bir devrimci gelişmenin yaratacağı altüst oluşun bilinç ve deneyimleriyle silahlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye devrimci hareketini kontrol edilebilir sınırlar içerisinde tutmada keskin bir sınıf bilinciyle davranmaktadır. Tasfiyeciliğe yöneltme yöntemi de, sınıf düşmanının devrimci hareketi denetlenebilir sınırlar içerisinde tutma politikasının temel bileşenlerinden birisidir. Bu, yani devrimci hareketi tasfiyeciliğe çekme, yöneltme politikası son derece ciddiye alınması gereken bir olgudur. Başarısızlıklar, yenilgiler üzerinde yükselen ve tarihsel ve yapısal zaaflarının kurbanı olan, kendini yenileme niteliği zayıf bir devrimci hareket gerçeği, bu bakımdan da anlamlıdır. Anlamlıdır çünkü diktatörlük, ısrarlı devrimciliğine karşın, kontrol edilebilir sınırları aşamayan ya da aşmamış, somut tarihsel gerçeğin gerisinde kalmış, yenilgilerle yıpranmış bir devrimci hareketi, daha kolayca tasfiyeciliğe çekebileceğini özenle hesaba katmaktadır.
Eğer diktatörlük Kürt ulusal demokratik hareketini silahsızlandırarak sistemin içine çekmeyi başarırsa, “Türkiye solu”nda da geniş çaplı tasfiyeci bir dalganın kabarabileceği hesaba katılmalıdır. Bu memlekette de, devrimci harekette, işin teorisini şimdiden yapmaya hazır küçük burjuva elitlerin, oportünist kadroların varlığından hiçbir kuşkumuz yoktur. Her bir tarihsel dönemeçte, devrimci amaç ve hedeflerden kopmadan, yeniden ve yeniden yapılanıp konumlanmakla, yenilenme adına tasfiyeciliğe, reformculuğa gitmek iki farklı şeydir. Vurgumuz, ikincisine, tasfiyeciliğe dönüktür. Burjuvazi bir yandan devlet terörüyle, diğer yandan legaliteye alan açarak özellikle belli tarihsel ve politik dönemeçlerde, devrimciliğin ehlileştirilerek tasfiyesi operasyonunda ustalaşmıştır. Örneğin Latin ve Orta Amerika’nın tarihsel tecrübeleri… Radikal politik İslam’ın, radikal sol akımların, devrimci ve komünist akımların sisteme entegre edilmesi tarihi tecrübesinden de bunu biliyoruz.  Her halükarda sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm davasına, ideallere, kavgaya bağlı devrimciliğin, hem bu topraklarda hem de dünya çapında, kapitalizmin, emperyalizm ve gericiliğin iradesinden daha güçlü olduğuna ve daima kendisini üreterek yoluna devam edeceğinden ise kuşkumuz yoktur.

* O dönem birlik ve partileşme çalışmasına ısrarla çağrılan TDKP ve TİKB, ilkesiz, sekter, tasfiyeci bir tutum sergilemiştir. Sonuç: TDKP kendini tasfiye ederek EMEP’leşmiştir. TİKB’e giderek erimiş, bir dergi çevresine dönüşmüş, üstelik birkaç kez parçalanarak etkisizleşmiştir.