Translate

7 Haziran Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran Seçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2015 Perşembe

TÜRKİYE, KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU II



TÜRKİYE, KÜRDİSTAN VE ORTADOĞU
                            II
Ön hazırlığı 7 Haziran genel seçimlerinden önce yapılan ve seçimlerin ardından başlatılan topyekün savaş saldırısı, salt AKP’nin tek başına hükümet kuracak parti konumunu kaybetmesiyle ve böylece Erdoğan’ın fiili başkanlığını yeni bir anayasal ve yasal çerçeveye oturma hayallerinin suya düşesiyle ilgili değildir. Sorunu dinci faşist elebaşının başkanlık hedefinin darbe almasıyla, onun megaloman kimliğiyle, savaşçı ihtiraslarıyla vb. izah etmek son derece yüzeysel liberal bir bakış açısını ve değerlendirmeyi ifade etmektedir. Kaldı ki bu doğrultuda sistematik bir şekilde geliştirilen propaganda ve ajitasyon, “iyi niyetli”, “saf” küçük burjuva demokratlarını, liberal aydınları bir yana koyarak söyleyecek olursak, bilinçli bir tarzda proletarya ve halkları aldatmaya, manipüle etmeye dönüktür. Amaç, düzeni, egemen sınıfı, devleti, rejimi aklamak, hatta sorumluluğu elebaşına yıkarak dinci faşist partiyi de aklamaktır. Sosyal reformizmin, burjuva liberalizminin işlevi ise bu bağlamda söz konusu demagoji ve manipülasyona yedeklenmek, köprü olmak, daha etkin yanıltıcı bir rol oynamakta somutlaşmaktadır. Ki sınıflı toplum gerçeğini yadsıyan, devleti sınıflar üstü ya da dışı gören ve gösteren liberal burjuva bakış açısı zaten iflah olmaz bir bakış açısıdır…
Başlatılmış olan topyekün savaş, gerici-faşist iç savaşı kışkırtan kirli, haksız, sömürgeci savaş karakterine sahiptir. Ulusal ve toplumsal mücadeleyi ezmeyi hedeflemektedir. Türkiye ve Kürdistan’da gelişen ve birleşmeye başlayan politik özgürlük talebi etrafında şekillenen demokratik halkçı mücadeleyi tasfiye amacını taşımaktadır. Kürt ulusal demokratik mücadelesinin halkların kardeşleşmesi çizgisinde (Gezi, cephesel bir birlik olan HDP gerçeği, 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan eğilim, Türk halkı içinde gelişmeye başlamış olan barış talebi) yükselmesine karşı örgütlenmiş, bu “cepheleşme”yi dağıtmayı, etkisizleştirmeyi hedeflemektedir. Bu gelişmelerin batıda yeni bir devrimci yükselişin önünü, devrimci-demokratik ve komünist hareketin önünü açmasından korkuluyor ve kirli topyekün savaş ve terör politikasıyla önüne “erkenden” geçilmek isteniyor. Dahası bu savaş, Kürt hareketinin Ortadoğu çapında mevziler kazanarak yükselmesine, Ortadoğu’da devrimci-demokratik bir dinamik olarak yarattığı “demokratik modele”, çözüm gücüne ve bunun Türkiye çapında yarattığı demokratik devrimci etkiyi askeri ve siyasal saldırılarla önleme, etkisizleştirme, olanaklıysa ezme hedefiyle bağlıdır. Diktatörlüğün ve cunta başının her ağzını açtığında PKK, PYD, Rojava düşmanlığı, Rojava’yı işgal etmekle tehdit etmesi vb. tesadüfi değil yani.
Açık ve kesin bir şekilde vurgulanmalıdır: Savaş, emperyalizme bağımlılık ilişkileriyle biçimlenmiş olan Türk egemen sınıflarına dayanmakta ve bu sınıfın egemenlik aracı olan devletin kararıyla yürütülmektedir. Topyekün savaşı başlatma ve geliştirme sorumluluğunu tek başına Saray cuntasına ve partisine yıkmak gerçekleri sisle boğmak demektir. Topyekün savaşın başlatılmasında dinci faşist elebaşının ve AKP’sinin aldığı ağır yenilginin etkisini, bozulan planlarının rolünü ve böylece dinci faşist kliğin özel rolünün altı elbette ki çizilmelidir. Fakat söz konusu karar ve saldırı, devlet ve “sivil” cunta tarafından birlikte alınmış ve uygulanmaktadır. Böyle bir kararın alınmasında Amerikancı, NATO’cu ordunun da çok önemli bir rolü vardır. Kararlaşmanın merkezi de MGK’dır. Türk burjuva devletinin, asker ve sivil bürokrasinin devlet politikasında belirleyici yerde duran kategorisi ile dinci faşist kliğin ortak kararıdır burada söz konusu olan. Bu bağlamda “devlet aklı” ile “AKP aklı” “üst akıl”, “kolektif akıl” olarak savaşa karar vermiştir.
İç, bölgesel ve uluslararası kapsam ve derinliği olan siyasi krizden çıkmak, krizin yükünü başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye ve Ortadoğu halklarının üstüne yıkmak için savaşa karar verilmiştir. CHP’nin savaş tezkeresine oy vermiş olması, keza CHP liderinin genelkurmay başkanı ile görüşmesi de özel olarak kaydedilmelidir. “Büyük Ortadoğu”da emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi kıran kırana sürmektedir. Rusya’nın özellikle Suriye üzerinden daha aktif devreye girmesiyle söz konusu mücadele daha da sertleşerek, çetrefilleşmeye başladı. Tamda burada, Rusya’nın kendi emperyalist iddiaları temelinde, Rusya-Çin-İran etrafında bloklaşan kuvvetlere de dayanarak Ortadoğu’da güç dengeleri üzerinde önemli değişiklikler yaratan ve yaratacak olan Suriye hamlesinin altı çizilmelidir. AB’yi de katarak söyleyecek olursak, ABD ve bölgesel işbirlikçi rejimlerin “Büyük Ortadoğu”da, Yemen, Irak ve Suriye’de yarattıkları tüm yıkımlara karşın istedikleri sonuçları büyük bir oranda alamayarak teşhir olduklarını biliyoruz. Ve o arada, “Stratejik derinlik” politikası; “küresel aktör”, “bölgesel oyun kurucu”, “Osmanlı bakiyesi” topraklarda “neo-Osmanlıcı” politikaları da çöken AKP’nin ve T.C.nin, kendi etrafındaki kuşatmanın ve tecrit sürecinin büyüdüğünü, güç dengelerinin aleyhine bozulduğunu görüyoruz. İşte topyekün savaş bu vb. tüm faktörlerin baskısı altında başlatılmış ve geliştirilen bir savaştır. Tüm bu vb. faktörleri görmeden olan biteni RTE’nin hırslarıyla açıklamaya çalışmak ya da meseleyi bu sınırlara hapsederek lanse etmek son derece tek yanlı bir analiz olduğu gibi, daha da önemlisi bilinç ve hedef şaşırtmak amacını taşımaktadır. Topyekün savaşa karşı verilen ve geliştirilen mücadelenin merkezine işbirlikçi egemen sınıfı ve devleti (sömürgeci faşist diktatörlüğü) oturmak gerekir.
Geliştirilen topyekün savaşın kapsam ve sınırları, kimi hedefleri vb. konusunda işbirlikçi Türk burjuva devleti ve AKP iktidarıyla, belki de daha belirgin olarak Saray cuntasıyla aralarında önemli ayrılıklara ve aykırılıklara karşın, savaş kararının arkasında ABD ve önderliğindeki emperyalist kamp da bulunmaktadır. Yani bu savaş, Amerikan emperyalizmine ve NATO’ya rağmen alınmamıştır. Tarafların arasında asgari müştereklerle şekillenen bir anlaşma, uzlaşma vb. bulunmaktadır. Patriotların çekilmesiyle vb. birkaç önemli girişimle de Türk devleti ve Saray uyarılmış ya da gözdağı da denebilecek gerekli mesajlar da verilmiştir. Bu gerçeğin de altı çizilmelidir. Bu bağlamda eşitlik, adalet, barış, özgürlük mücadelesinin anti- emperyalist, anti-faşist bir devrimci politik perspektifle ele alınması ve geliştirilmesi gerekmektedir. Tıpkı savaşı salt RTE’nin kişisel iktidar hırslarıyla vs. izah etmek gibi, salt işbirlikçi devletle sınırlamak da gerçeğin tahrifidir, sınıfı ve halkları yanıltır, gerici, dinci faşist psikolojik harekâtın ve ideolojik saldırı sadece. Elbette ki bu bağlamda topyekün savaşa karşı halkların topyekün haklı direniş ve devrimci saldırısında, vuruş gücü zayıf halka olan RTE cuntası üzerinden geliştirilmelidir ama yukarıda çizilen tablonun bütünsel kavranışı ve uygulanışıyla birlikte…
Altını çizmek gerekiyor: Devlet, bir sınıfın diğer sınıf ve sınıflar üzerindeki diktatörlüğüdür. Devletin özü zordur. Ve bu zorun örgütlenme biçimi politik rejimin (devlet biçimi) karakterini verir. Devlet, bir sermaye kliğinin, somutumuzda dinci sermayenin devleti değil, bir bütün olarak işbirlikçi sermayenin devletidir ve başlıca olarak onların çıkarlarını korur; sömürüye, zulme, toplumsal adaletsizliğe dayanan sistemin/düzenin korunması ve sürdürülmesi onun başlıca amacıdır. Ve Türkiye’de, AB ve AKP sayesinde faşizmi çözen ve son veren reformist ve liberal teori-tez ve analizlerin aksine, devletin politik biçimi faşizmdir; AKP’nin önce hükümet, daha sonra adım adım iktidar ortağı haline gelmesinden sonra giderek dinci faşist bir politik rejim olarak yapılanmıştır… Dinci faşist cunta, devlete rağmen değil, devletle birlikte bu savaşı yürütmektedir. Devleti, sadece sermayenin bir kliğinin devleti, AKP’nin devleti, RTE’nin devleti olarak lanse etmek temel sınıfsal ve tarihsel gerçekleri işçi sınıfından ve halklardan gizlemek, bilinçleri çarpıtmak, devrimci-demokratik ve sosyalist mücadeleyi yolundan saptırmak demektir. Dolayısıyla bu devlet ne “bizim” devletimizdir ne de sadece Saray cuntasının devletidir.
AKP ise, burjuva politik bir partidir. Dinci sermayenin çıkarlarını temsil eden öncü politik bir güçtür, Türk burjuva devleti ise işbirlikçi sermayenin temsilcisidir; onun kolektif çıkarlarının ifadesidir. Dolayısıyla “devletin AKP’lileşmesi”, “AKP’nin devletleşmesi” devlet eşittir AKP anlamına gelmez; bu sadece, AKP’nin iktidar ortağı haline gelebildiğini gösterir. Gün gelir AKP, DP, AP, DYP, ANAP gibi gider ama devlet, sermayenin devleti olarak yoluna devam eder… Tabii ki burada amacımız başlı başına devleti tahlil etmek değildir ama bunca reformist, liberal, gerici, faşist ideolojik saldırı, demagojik ve manipülatif propaganda, “analiz” karşısında bazı gerçekleri hatırlatmak ve vurgulamak istedik.
Devletin ve topyekün savaşın başında Saray cuntası, AKP iktidarı bulunmaktadır. Batıda faşist iç savaş, Kürdistan’da kirli savaş, Ortadoğu’ya, özellikle de Suriye’ye karşı yürütülen yıkıcı yayılmacı saldırgan savaş gerçeği iç içedir ve topyekün savaş karakteri taşımaktadır. Rojava devrimini ve Kobani’yi ezme savaşının Türk burjuva devleti ve AKP iktidarının IŞİD’le birlikte yenilgisiyle sonuçlanan birleşik, ortak gerici bir savaş olduğunu; yenilgilerine rağmen bu ortak savaşı sürdürmeye çalıştıklarını biliyoruz. Keza IŞİD isimli İslamcı faşist çetenin aynı “kolektif” barbarlıkla Türkiye’de de, devlet ve Saray gladyosu ile birlikte Kürtlere, demokratik ve sosyalist güçlere, HDP’ye saldırmaya veya saldırılarda kullanılmaya devam ettiğini ise hatırlatmak bile gereksiz. Şurada Suruç ve Ankara katliamlarının üzerinden henüz fazla bir zaman da geçmedi… İç ve uluslararası alanda teşhir olmanın baskısıyla Saray cuntasının ve hükümetinin IŞİD’e karşı başlatmak zorunda kaldığı bazı operasyonlar ise, tamda 1 Kasım seçimlerine birkaç gün kala, “iftiraya uğradık”, “bakın işte biz IŞİD’i terör örgütü görüyoruz ve operasyon yapıyoruz, aslında asıl mağdur biziz” manevrası ve propagandasıyla seçimlere yapılan bir yatırımdır. Hiç olmazsa bugün için tablo bu.
Sanırız hatırlatmak gereksiz olmaz: Devlet, 28-29 Ekim günü IŞİD’in Türkiye’deki “Dokumacılar Grubu”ndan 30 kişilik “canlı bomba” listesini yayınladı. Devletin istihbarat kuruluşlarının listeyi, “PKK/KCK Suriye uzantısı PYD örgütüne yönelik aşırı tepkisi bulunan Dokumacılar Grubu listesidir.” notuyla göndermesi son derece “manidar”dır. Fiziksel imha ve psikolojik savaş aleti olan ve devlet ve Saray gladyosunun denetiminde olan bu “grup”  (IŞİD vb. gibi radikal İslami çeteler de), “bilgi notu”ndaki vurgulamadan da görülebileceği, gibi açıkça korunuyor. Sözde bunlar “terörist ve canlı bomba” ama özellikle de Kürtlere ve onun temsilcisi PYD’ye düşman oldukları vurgusuyla denilmek isteniyor ki,  bunlar bizim için tehlikeli değil, tehlikeli olan, “milli güvenliği”mizi tehdit eden PYD’dir, aman dikkatli olun ve koruyun onları. Bu açıkça “güvenlik güçleri”ne verilen dolaylı, örtülü bir mesajdır; yani onları koruyun, bizden habersiz onlara dokunmayın talimatıdır. Öyle ya tehlikeli olan PKK-KCK-PYD’dir, IŞİD ise dostumuzdur! Ankara katliamının (Suruç katliamı da dahil) IŞİD eliyle gerçekleştirildiği savcılık soruşturmasında da ayan beyan ortaya çıktığı halde katillerin başı cunta şefinin ve diğer temsilcilerinin ağzından zevahiri kurtarmak için bile olsun bu açık gerçek ucundan da olsa ifade edilmiyor, aksine, kendi katliamlarının suçunu PKK’ye, MLKP’ye vb. vb. güçlere yüklemeye, kafa karıştırmaya, IŞİD’i korumaya, “kokteyl terör” vs. demagojisinde ısrar edilmeye devam ediliyor. Onların, ağır suçlarının açığa çıkma korkusu ve IŞİD sevdası ve halklara düşmanlığı bu kadar derindir işte.  
Egemen sınıflar ve diktatörlük, içerde ve dışarıda gerek halklardan, gerekse de emperyalist hegemonya ve rekabet savaşının orta yerinde yedikleri darbelerin etkisini, yaşadıkları ağır siyasi krizi, faşist iç savaş taktikleriyle, sömürgeci ve yayılmacı politikalarla aşmaya çalışmaktadırlar. Dinci faşist cunta ve partisi ile sermaye devletinin çıkarları burada buluşmaktadır. Cunta iktidarı bu ortak çıkar ve politikaya dayanarak kendi özgün çıkarlarını ve hesaplarını da egemen sınıfın ve devletin hesaplarıyla birleştirerek uygulamaktadır savaşı. RTE’nin devlete rağmen topyekün savaşı başlatıp geliştirdiği propagandası sermayeyi, devleti, orduyu aklama oyununun ifadesidir. Kendi çıkar ve hesaplarını “oyunun” içine yediren sadece cunta başı değil ki, aksine, sırası gelince işbirlikçi sermaye, emperyalistler, burjuva gerici ve faşist partiler, devlet aygıtı, savaşın sorumluluk ve suçunu savaşçı politikalarla yıpranan, zayıflayan, gerileyen cunta başına ve partisine fatura edecek plan ve hesaplarla davranmaktadırlar. Buna göre olan bitenden sorumlu olan işbirlikçi egemen sınıflar, devlet değil Erdoğan’dır, AKP’dir vs. Keza sürece yayılmış bir biçimde “Erdoğansız AKP”, “Erdoğan vesayetinden kurtulmuş AKP”, “fabrika ayarlarına dönmüş AKP” operasyonu için de bu süreçten yararlanılacaktır. Dinci faşist elebaşı da bunu görmektedir. RTE ve cuntası ise savaş sürecini azami derecede kullanarak iktidarını korumaya, sözgelimi seçimler sürecinde olduğu gibi tek başına iktidarda kalabilmek için bu süreç ve fırsatı sınır tanımaz bir küstahlıkla ve saldırganlıkla kullanmaktadır. Eh, politika aynı zamanda fırsatları kendi lehine değerlendirme sanatıdır. Yani burada “taraflar” birbirini de kullanmaktadır… Kısacası, ortak çıkar ve hesapların yanı sıra hesap içinde hesap, oyun içinde oyun bulunmaktadır. Mesela, burada, bu bağlamda CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun bu gerçekleri göremediği için topyekün savaşın günahını ve vebalini Erdoğan’a yıkıp, Davutoğlu’nu suçladığını düşünen bir kafanın burjuva politikaya tutsak bir kafa olduğunu hatırlatmak bile gereksizdir kanımızca.
Yaşadığımız süreç karmaşık bir süreç. Devrim ve sosyalizm davası için avantajlar kadar dezavantajlar da mevcuttur. Gerici ve faşist iç savaş tehlikesi büyüyor. Askeri darbe tehlikesi büyüyor. “Terörizmle mücadele” adına Suriye’ye olası bir askeri müdahale tehlikesi büyüyor. Ama devrimci imkânlar da büyüyor. Halkların ayaklanma olasılığı da büyüyor.
DEVAM EDECEK

11 Haziran 2015 Perşembe

7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE



7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE
7 Haziran’da gerçekleşen genel seçim, denebilir ki, T.C. tarihinin en önemli genel seçimidir. Seçimlerin gerçekleştiği tarihsel konjonktürü; iç, bölgesel, uluslar arası politik güçler dengesini ve önümüzdeki süreçte olası gelişmelerden yola çıktığımızda bu gerçeği çarpıcı bir şekilde görmek olanaklıdır… Dolayısıyla 7 Haziran seçimlerinin sonuçları da yaşamsal önemdedir. Emek, barış, demokrasi, adalet, özgürlük mücadelesi veren kuvvetlerin geniş kesimlerinin seçimlere politik bir bağlaşmayla katılması bu seçim sürecinin en temel olguydu. Bu bağlaşmanın bir cephesel birlikle taçlanmış olması (HDP) başlı başına yüksek bir politik kazanımdı. Böylece seçimlere halkların, ezilenlerin cephesel örgütlenmesiyle güçlü bir tarzda müdahale edilebilmiştir. Böylece aynı zamanda 12 Eylül faşizminin yüzde onluk barajı da dahil bir dizi baraj yıkılabilmiştir… Bu süreçte başlıca olarak iki cephe karşı karşıya gelmiştir; seçim sürecindeki çarpışma esas olarak HDP cephesi ile düzen, devlet, rejim ve partilerinden oluşan cephe arasında geçmiştir. Devlet aygıtı ve olanakları Erdoğan ve AKP Hükümeti eli ile, diğer burjuva partilere karşı kullanılsa da, esas olarak HDP’nin önünün kesilip geriletilmesi, etkisizleştirilmesi amacıyla fütursuzca kullanılmıştır. Gündemi belirleyen AKP, CHP, MHP gibi burjuva partiler değil, ezilenler cephesi, HDP olmuştur. Kesin olan şudur: HDP, seçimlerden açık ve net bir politik zaferle çıkmıştır ve bu sonuçların önümüzdeki süreç bakımından özgül bir ağırlığı ve etki gücü olacaktır. HDP’nin kazandığı başarının üstünü örtmek için faşist diktatörlüğün, dinsel faşist iktidarın, din tüccarı faşist elebaşının örgütlediği provokasyon, saldırı ve manipülasyonun gücü ise, bu zaferi gölgeleyememektedir ve gölgeleyemeyecektir de.
Zevkle ve mutlulukla yazalım: 7 Haziran seçimlerinin tek galibi HDP’dir. HDP deneyimi bu topraklarda bir ilktir ve başarılı olmuştur. Başarı, halkların kardeşliğinin başarısıdır. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tır… HDP’nin zaferi Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruh ve yönelimini temsil etmektedir. Haziranın meşru mücadele duruşu, demokratik halkçı karakteri, çeşitlilik ve birlik ruhu, birleşik mücadele yönelimi, ezilen sınıf ve tabakaların, toplumsal grupların eşitlik, adalet, özgürlük talepleri, kardeşleşme ve zulme baş kaldırma vb. duruş ve yönelimi HDP tarafından Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında her türlü faşist ve gerici teröre ve sınır tanımayan yalan rüzgârına karşı vuruşa vuruşa dile getirilmiş ve güçlü bir şekilde savunulmuştur. Boş laflarla, liberal ve reformist, ulusalcı/milliyetçi demagoji ve manipülasyonla bu gerçeğin üstü artık örtülemez. Haziran Ruhu özgün bir tarzda HDP’de cisimleşmiş ve yeniden şaha kalkmıştır… Rojava, Kobani, Gezi/Haziran ruhu HDP’ye yol göstermeye devam edecektir. Buralardan daha çok şey öğrenmeye de gereksinmemiz olduğu ise ayrıca açıktır…
7 Haziran Genel Seçimlerinden, Amerikancı dinci faşist AKP (ve saraydaki elebaşısı) ağır bir yenilgi alarak çıkmıştır. AKP birinci parti konumunu korusa da, yüzde 9’luk gibi ciddi bir oy kaybıyla seçimlerin asıl mağlubudur. Halklar, başta da Kürt halkı Erdoğan’ı ve partisini cezalandırmıştır. AKP hiçbir ilde oylarını artıramadığı gibi her yerde de oy kaybına uğramıştır. 7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan için çok ağır bir hezimet olmuştur. HDP’yi baraj altı bırakıp HDP’nin hakkı olan milletvekillerine el koyarak tek başına iktidar olmayı hedefleyen haramzade, bu kez bunu başaramamıştır ve üstüne de ağır bir tokat yemiştir. Şu an yezidbaşı eşekten düşmüş misali şok halinde, iktidarını kaybetme telaşı ve can havliyle, Diyarbakır’da sergilenen provokasyon ve katliam girişiminden de görüldüğü gibi, Kürdü Kürde kırdırma ve gerici-faşist iç savaş kışkırtıcılığı yapmakla meşgul…  HDP, Erdoğan’ın ipini çekeğini söylemişti, nitekim öyle de oldu. HDP, IŞİD/DAİŞ başının çökecek saltanatına en ağır darbeyi indirdi. Gezi/Haziran Ayaklanması’nın şiarında olduğu gibi “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”… Yenilgi ve hezimeti kabullenemeyen, saltanat hesapları bozulan Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid başı, Diyarbakır’da örgütlediği provokasyon ve katliam benzeri, hatta daha ağır kirli işler peşinde görülmektedir. HDP’nin, devrimci hareketin, kitlelerin bu bakımdan uyanık olması hayati önemdedir…
Seçimlerin ikinci mağlubu ise CHP’dir. CHP, yerinde bile sayamamıştır. CHP geçtik oylarını arttırmayı, 2011 genel seçimlerindeki oy oranını bile koruyamamıştır. “Ana muhalefet partisi”nin yüzde 1’lik oy kaybı bunun kanıtıdır. Dahası, 13 yıllık “ana muhalefet partisi” unvanı düşünüldüğünde, gerçekte söz konusu oy kaybı, CHP’nin başarısız olduğunu, burjuva ana muhalefet partisi işlevini yerine getiremediğini de göstermektedir. Elebaşı Erdoğan ve AKP, 13 yıllık iktidarı döneminde gerek “ana muhalefet partisi” olan CHP ile ve gerekse de MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynaya gelmiştir. Proletarya ve halkların temel ve güncel talep ve mücadelelerine gözlerini kapayan CHP’nin başarısız olmasının anlaşılmayacak bir yanı da yoktur. Ayrıca eğer HDP seçim barajını aşamamış olsaydı, Erdoğan ve AKP’si, CHP ve MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynamaya da devam edecekti.
MHP seçimlerden oylarını yüzde 3 kadar arttırarak çıkmıştır. Bir “uç kutup” olarak MHP’nin oylarını arttırması dikkat çekici ve tehlikeli bir duruma işaret etmektedir… MHP, politik özgürlüklerin amansız bir düşmanıdır ve Kürt sorununun da demokratik barışçıl çözümüne karşı mücadele eden ırkçı faşist bir partidir. Dolayısıyla MHP yelkenlerini, ırkçılık-şovenizm-milliyetçilik rüzgârı ile şişirmiştir. Bu bağıntıda en büyük yardımcısı da dinci faşist elebaşı Erdoğan ve AKP Hükümeti olmuştur. Bu bağlamda MHP’nin özel bir başarısından da bahsedilemez. MHP’ye giden oylar esas olarak AKP’den, kısmen de CHP’den gelmiştir.
Seçimlerin politik ve psikolojik galibi, HDP’dir. HDP seçimlerden zaferle çıkmıştır. Yeni dönemde Meclis’te de güç dengeleri üzerinde kesin bir baskı gücü haline geldiği/geleceği açıktır. HDP önüne çıkarılan tüm engelleri öz gücüne güvenerek, esnek, etkin, soğukkanlı, kararlı ve mücadeleci bir duruşla göğüsleyerek aşmasını bilmiştir. HDP’nin seçim zaferi ileri kitleler, halklar nezdinde büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılanmıştır. Gezi’nin, Rojava’nın, Kobani’in enerji ve dinamizmine de yaslanan HDP, halklar nezdinde öz gücüne güven ve umudu, daha büyük mücadelelere hazırlık ve yönelimi ivmelemiştir… Ayrıca komşumuz Yunanistan’daki işçi ve emekçilerin mücadeleci gücü ve seçimlerden çıkardığı ilerici sol seçenek de Türkiye’ye, HDP’nin seçim zaferine moral gücü desteği sağlamıştır. HDP yalnızca Kürdistan’da değil tüm Türkiye çapında oylarını önemli ölçüde yükseltmeyi başarmıştır. HDP dar anlamda bir Kürt partisi değil artık bir “Türkiye partisi”dir, Türkiye ve Kürdistan partisidir…
Politika güçle yapılır. Politik gündem güçle belirlenir. Gücü açığa çıkarmak ve büyütmek somut tarihsel koşulların biriktirdiği ve çözümünü dayattığı ya da çözümünü bir zorunluluk, gereklilik olarak toplumun önüne getirdiği gündemleşmiş gerçekler üzerinden politika yapmakla gerçekleşir… HDK, özellikle de giderek HDP gerçeği ve deneyimi bu olguyu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. Demokratik halkçı karaktere sahip ve halkların kardeşliği projesi olan HDP’nin politik başarısının arkasında da kabaca bu gerçek yatmaktadır. Bu proje ve pratikle, HDP, gündem belirleyen, güç üreten, geniş kitlelere seslenebilen ve giden, politik özgürlük kavgasının önünü açan etkin bir politik güç haline gelebilmiştir. Politikada bir çekim merkezine dönüşerek, geniş kitlelere güven verebilmiş, geniş bir sempati dalgası yaratabilmiş ve yüzde 13’ü aşkın bir oy alabilmiştir. Üstelik henüz yeni kurulmuş olduğu halde. Elinde sınırlı imkânlar olduğu halde. Üstüne üslük azgın bir faşist kuşatma, baskı, saldırganlıkla dövüldüğü halde…
CHP’nin, MHP’nin, AKP’nin tabanında bile nispeten geniş bir şekilde ortaya çıkmış olan Demirtaş sempatisinin asıl nedeni Demirtaş’ın başarılı bir demagog, bir “jön” ya da “popstar” olması değil, bu topraklarda gericiliğin etkisi altında olan kitlelerin bile içgüdüsel, bilinçsiz, yarı-bilinçli olarak, son derece çarpık da olsa, hissettiği adalet, eşitlik, özgürlük istem ve sezgidir. Bu bağlamda Demirtaşın sadeliği, güler yüzlülüğü, alçak gönüllülüğü, içtenliği, dürüstlüğü, pratik zekâsı, zekice esprileri, “içimizden birisi” etkisi, gençliği, enerjisi vb. önemli olmakla birlikte esas nedeni oluşturmamaktadır. İlerici kitlelerden gericiliğin, faşizmin etkisinde olan kitlelere kadar en geniş halk kitleleri, narsist, egoist, megolaman, bencil, hep bana hep bana diyen, iktidar düşkünü, kariyerist, entrikacı, içten pazarlıkçı, içi başka dışı başka, kibirli, duvar suratlı ya da sahte alçak gönüllük vb. taklidi yapan “önder”leri, yöneticileri sevmez aslında. Aslında bu, bin yılların kültürüdür ya da kökleri çok gerilere dayanan, komünal topluma uzanan ve insanlığın tarihsel hafızasından silinememiş ve emekçilerin, emekçi karakteri ile birleşmiş, en fazla da emekçi kitleler içerisinde yaşayabilen değerlerdir. Sınıflı hiyerarşik düzenin 10 bin yılı aşan tarihine karşın, bu kültür, ahlak anlayışı, moral değerler her şeye karşın en fazla da emekçi sınıf ve tabakalar içerisinde yaşamaya devam etmektedir…
7 Haziran Genel Seçimleri’nde Öcalan ile dinci faşist elebaşı Erdoğan’da somutlaşan iradeler savaşında kazanan Öcalan, kaybeden ise Erdoğan olmuştur…
Anayasanın çizdiği sınırları küstahça hiçe sayma pahasına bütün devlet imkânlarını, yandaş sermaye ve medyayı, AKP’nin elindeki belediyeleri, Dinayeti ve camileri, sayısız tarikatı,  rüşvet ve yolsuzlukla oluşturduğu gizli fonları seferber ederek sınırsız bir saldırganlıkla “Türk Tipi Başkanlık Rejimi” ve AKP için seçim çalışması yürüten Erdoğan, seçimlerin en ağır yenileni olmuştur. Seçimleri “Başkanlık” rejimi için bir referanduma çeviren dinci faşist elebaşı, başta Kürt halkı olmak üzere halklar tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Zat-ı muhteremin bu “heves”i kursağında kalmıştır.
Genel seçimden en büyük başarısızlıkla çıkan parti AKP ve “lider”i Davutoğlu; en büyük başarıyla çıkan parti ise HDP, HDP’nin kolektif liderliği ve lideri Demirtaş olmuştur. HDP Türkiye’nin her yerinde oy oranını arttırmıştır. Yalnızca Kürdistan’da değil, Batıda da, başta metropoller olmak üzere Türkiye’nin her yerinde arttırmıştır. Böylece bir “Türkiye partisi” olmayı büyük bir oranda başarmıştır. 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi her türlü iftiraya ve teröre rağmen HDP, siyasal ve toplumsal meşruiyetini bileğinin hakkıyla koparıp almıştır ya da kazanmıştır. Seçimlerden başarıyla çıkan HDP, bugün, daha büyük bir politik güç olarak Türkiye, Kürdistan, Orta doğu’da politik güç dengeleri üzerinde etkin olabilecek bir politik kuvvet olarak her düzeyde derinlemesine ve genişlemesine gelişip güçlenmeye bakacaktır. Bunun için koşullar dünle kıyaslanmayacak kadar da elverişli…
Türkiye, Kürdistan ve “Genişletilmiş Ortadoğu”nun temel tarihsel ve güncel politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması sorunudur… Türkiye ve Kürdistan’da gerçekleşen 7 Haziran seçimlerinin deneyimleri de bu tarihsel ve politik gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye ve Kürdistan’da politik özgürlük sorunu daha keskin bir şekilde ortaya çıkarak çözümünü dayatmıştır ve dayatmaya da devam edecektir. 7 Haziran muharebesi, politik özgürlük kavgasının sadece bir evresidir… Emperyalizme bağımlılık ilişkileri, işbirlikçi Türk egemen sınıflarının egemenliği ve bu egemenliğin ana dayanağı olan faşist diktatörlük (devlet) antiemperyalist demokratik halkçı bir devrimle yıkılmadan (devrimimizin ilk adımı) temel politik özgürlüklerin kazanılamayacağı açıktır… HDP, HDP’nin seçim zaferi tamda bu kavgada politik mücadelenin önünü açan, proletarya ve halkların mevzilerini büyüten, politik eğitim ve mücadelesini geliştiren bir araçtır sadece ama gerekli, zorunlu, geliştirici, önemli bir araç… Öyle sosyal şoven çevrelerin sözde proletarya, sosyalizm vs. adına burun büktüğü, hor görülecek vb. bir araç değil. HDP’nin başarısının bir kez daha ve daha geniş bir şekilde açığa çıkardığı gibi barış (ve politik özgürlük) talebiyle, barış talebinin öne çıktığı bir mücadele ile; sömürgeci faşist diktatörlükle işçi sınıfı ve emekçiler, halklar, ezilenler arasındaki çelişkiyi büyütmek, büyüterek politik özgürlük ve devrim kavgasını geliştirmek tümüyle olanaklıdır…
7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi, dinci faşist elebaşı ve AKP artık istediği gibi at oynatamayacaktır. Yalnızca AKP değil, parlamentoda yer alan öteki burjuva gerici ve faşist partiler için de geçerlidir bu. Yalnızca bu kadar da değil, mecliste kurulacak koalisyon hükümetleri için de bu geçerli olacaktır. Çünkü karşılarında proletarya ve halkların büyüyen mücadelesi ve onun en önemli dinamiklerinden birisi olarak HDP olacaktır. HDP parlamentoda hakların mücadeleci sesi ve gücü olarak kendisini enerjik bir tarzda ortaya koyacaktır. Ki HDP’nin mücadele ve etki gücü kudretini salt legal ve parlamenter mücadeleden alan bir güç değildir. Aksine, arkasında, örgütlü ilerici demokratik ve devrimci dinamik ve kuvvetler bulunmaktadır. Meşru mücadele dinamiği ve alanına dayanmaktadır. Geride kalan sürecin deneyimlerinden de görülebileceği gibi, sokağın gücü, dağın gücü, etkisi Ortadoğu çapında hissedilen yurtsever hareketin gücü, milyonların gücü bulunmaktadır. Açık ki, HDP, parlamento dışı ve içi mücadelenin bileşiminden ve sentezinden kudretini alarak mücadelesini büyütecektir…
DEVAM EDECEK

27 Nisan 2015 Pazartesi

7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…



7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE OĞUZHAN MÜFTÜOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI…
25 Nisan 2015 tarihli Birgün gazetesinde Oğuzhan Müftüoğlu ile yapılan bir röportaj yayınlandı. Röportajda Müftüoğlu, “Benim Çağrım Haziran” demeye devam etmektedir. Tabii ki “Haziran” derken bunu, Birleşik Haziran Hareketi olarak okumak doğru olur.
Müftüoğlu, Dev-Yol’un eski önderlerindendir. Dev-Yol, 70’li yılların en büyük devrimci-demokratik kitlesel politik gücüydü. Dev-Yol, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik, dolu-dizgin karşı devrim döneminde giderek artan bir hızla tasfiyeci oportünizme teslim oldu. Devrimci programına, strateji ve taktiklerine, devrimci örgüt çizgisine reddiye yazarak sosyal reformist, legalist, parlamenterist bir güç haline dönüştü. ÖDP, söz konusu tasfiyeci teori ve pratiğin politik ürünü olarak tarih sahnesine girdi…
Müftüoğlu, Dev-Yol’un devrimci çizgisini redderek tasfiyeci reformist bir çizgiye oturmasının başlıca sorumlularından birisidir, hatta başta gelenidir.  Burada amacımız başlı başına Dev-Yol’un ve Müftüoğlu’nun tarihini değerlendirmek değildir. Fakat bu temel tarihsel ve politik gerçeği dile getirmeden geçmek, sorumlu bir tavır olmayacaktı. Olmayacaktı, çünkü Müftüoğlu bir simgedir, dahası Müftüoğlu Müftüoğlugiller zihniyetinin de “abi”sidir. Bu tasfiyeci küçük burjuva liberal demokratik zihniyet ÖDP oportünizminde belirleyici olmaya devam etmektedir. Bu zihniyet, özellikle de Kürt sorunu söz konusu olunca, teorik ve pratik olarak, ezen ulusun küçük burjuva milliyetçi çizgisi olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm, komünizm iddiasıyla ortaya çıktığı oranda da sosyalizm maskeli bir milliyetçilik, bir diğer ifadeyle, sosyal şovenizm olarak Türkiye ve Kürdistan ulusal ve toplumsal mücadelesinin önünde barikat kurmaya devam etmektedir. “Benim Çağrım Haziran” başlıklı röportaj da bu olgunun açık ve yeni bir kanıtını daha sunmaktadır...
Röportaj, birçok açıdan ele alınabilir. Ancak biz, bazı temel noktalarla sınırlayarak konuyu ele almakla yetineceğiz şimdilik. Ki sitemizde Birleşik Haziran Hareketi (BHH) bağlamında birden fazla eleştiri, analiz yazısı zaten yayınlanmıştı daha önce. Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) geldiği nokta belli: Herhangi bir biçimde işçi sınıfına, halklara, ezilenlere umut vermeyen bir oluşum. Bir “birleşik cephe” hareketi olarak 7 Haziran seçimleri gibi son derece önemli bir tarihsel süreç ve dönemeçte ortak bir irade birliği kurmaktan bile yoksun bir politik güç... HDP barajı aşsa da aşmasa da daha ağır politik darbeler yiyip yıpranacak bir oluşum… Esas olarak HDK/HDP’ye karşı kurulan bir cephe birliği olarak, nesnel olarak, sömürgeci faşist diktatörlüğe ve dinci faşist AKP iktidarına destek olmaya devam etmektedir. BHH içerisinde yer alan, dahası tabanında bulunan sayısız devrimci, ilerici-demokratik birey ve kesimin BHH’nin, konumuz bağlamında ÖDP’nin 7 Haziran seçimleri sürecinde HDP’ye karşı takındığı tavrı, yani merkezi zihniyet ve politikasını belirleyen Müftüoğlugiller zihniyetine karşı ciddi bir devrimci tepki duyduğu da açıktır… Haziran/Gezi Ayaklanması’nın ruhunun BHH’de değil de HDK/HDP’de yaşadığı ise zaten çok açıktır… Politik özgürlük kavgasında en geniş kesimleri birleştirmek/cepheleştirmek, diktatörlüğe ve dinci faşist iktidara karşı siyasal özgürlük eksenli mücadele dalgasını yükseltmek, işte HDK ve HDP’nin yaptığı şey bu. Kanıtı HDP’nin programıdır. Seçim Bildirgesi’dir. Sosyal, siyasal bileşimi ve duruşudur… Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu halklarının ve ezilenlerinin kavgasını birleştirme pratiğidir. Peki BHH, ÖDP bunların neresinde?!
                                    I
Müftüoğlu, Birgün gazetesinin “Gezi isyanının ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı, demiştiniz. AKP içindeki çatışmalar da su yüzüne çıkmaya başladı. AKP’nin sonuna geliniyor mu?” sorusunu şöyle yanıtlıyor:
 Kendi içlerindeki çatışmalar elbette bir şeylerin belirtisi olabilir ama sadece buna bakarak AKP’nin sonunun geldiğine hükmetmek doğru olmaz. Son zamanlarda özellikle batıdan estirilen hava da futbol tabiriyle söylersek uzatmaların oynanmakta olduğu yönünde. Ama o kadar çok suç ve yolsuzluğa battılar ki, iktidar gücünü bırakmamak, en azından uzatabildiği kadar uzatmak için ellerinden gelen her çareye başvuracaklardır.  Geçenlerde Ağrı’da yaşananlar bu konuda gözlerini ne kadar kararttıklarını gösteriyor.”
Güzel de, o halde neden hep birlikte cephesel bir birlik etrafında diktatörlüğün tepesinde oturan, üstelik “Ergenekon”la bir bağlaşma içerisine girerek saldırılarını her cephede yoğunlaştırıp yaygınlaştıran, seçim sürecini provoke etmeye çalışan AKP’ye (ve diktatörlüğe) karşı seferber olmuyoruz? Dikta ve AKP’ye karşı bir birleşik cephe gerekli değil mi? Görünüşte AKP’ye karşı mücadeleyi önemseyen, gerçekte, bu mücadelenin temel vurucu kuvveti olan ve olacak olan HDP ile AKP’ye karşı etkin ve birleşik bir mücadeleden uzak duran Müftügiller familyasının tavrı ne kadar samimi acaba?..
“Biz daha iyi, daha özgür ve eşit bir dünyada yaşamak isteyenler, bu soygun ve talan  düzeninden, hırsızlıktan, yolsuzluktan, zalimlerden, din bezirganlarından, bizi kendi kafalarındaki bir kör karanlığın içinde boğmaya çalışanlardan kurtulmak isteyenler, genci yaşlısı, kadını erkeği, işçisi köylüsü, aydını cahili, mahallede, sokakta, işyerlerinde, bütün ülkede birleşip örgütlenmeden, (şekilde görüldüğü gibi!) mücadele etmeden asla kazanamayız! Yani, kısacası, benim çağrım HAZİRAN” diyen Müftüoğlu, HDK/HDP ile birlikte böyle bir gücü daha etkin ortaya çıkarmak ve hep birlikte geliştirmek olanaklıyken, acaba neden HDK ve HDP’den uzakta duruyor ısrarla? Doğu ve Batı’daki politik kuvvetleri birleştirmek ve sıçratmak için, halkların kardeşliği ekseninde daha vurucu bir güç haline gelmek için devrimci ve ilerici olanakları cephesel birlikle geliştirmekten Müftüoğlu acaba neden bu denli uzak duruyor? Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve deneyi de “emekçi sol”a, bunu söylemiyor mu! Müftüoğlugiller zihniyetinin rastlantılarla izah edilemeyeceği, sistematik bir politika ve duruşun ifadesi olduğu açık değil mi?
 Demagojiyle, oportünist manevralarla, manipülasyonla sorunun özünden kaçan bay Müftüoğlu, “Sizin seçimlere yönelik bir çağrınız var mı, varsa nedir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
           Benim insanların kime oy vermeleri konusunda bir çağrım yok. Evet, AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP de barajı geçsin… Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyorum.”
Hem AKP geriletilsin, başkanlık sistemi engellensin, HDP barajı geçsin, itirazım yok diyeceksin hem de HDP’ye oy verin çağrısını yapmayacaksın! Hem böyle söyleyeceksin hem de bunların gerçekleşmesinin en temel aracı, gücü olan, olabilecek olan HDP’ye oy verin çağrısı bile yapmaktan kaçınacaksın! Peki, HDP’nin % 10 barajını aşmadığı koşullarda (ki biz, BHH’ye rağmen aşılacağını düşünüyoruz) söz konusu şeyler nasıl gerçekleşecek? Bunların olabilmesi için HDP’nin % 10 barajını aşması gerektiği açık değil mi? Müftüoğlu’nun bunları bilmediğini düşünmek saçma olur. O halde derdin(iz) ne? Neyin peşindesiniz? Bu ne perhiz ne lahana turşusu! Çok açık ki Müftüoğlu hem deveye binmiş, hem de çalı arkasına gizlenemeye çalışıyor.
Neymiş efendim, Müftüoğlu, “Ama hangi sonuç olursa olsun, bu şekilde ülkenin içinde bulunduğu koşullarda esaslı bir değişim olacağına inanmıyor”muş! Bunlar boş sözler, dahası demagojik sözler. Çok somut bir sorun tartışılıyor, o halde somut konuşulmalıdır. Genellemelerle, kaba keskinlik gösterileriyle sorunun üstünün örtülmeye çalışılması Müftüoğlu’nun kendi zayıflığının bilincinde olduğunu gösterir sadece. HDP’nin 12 Eylül faşizminin % 10’luk barikatını aşması, politik rejime ağır bir darbe olacağı açık değil mi? HDP’nin barajı yıkarak AKP’yi geriletmesi, AKP ve destekçilerinin kurduğu doğrudan ve dolaylı barikatları yıkması, engelleri parçalaması Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlık sistemi plan ve hedeflerini boşa çıkarması çok önemli politik kazanımlar değil mi?! Keza böylece iç ve dış politikada Erdoğan ve AKP’sinin, keza diktatörlüğün bir dizi hesabının bozulması açık ve kesin bir politik başarı ve kazanım değil mi?! Yine böylece parlamento içi ve parlamento dışı muhalefetin daha etkin, birleşik, güçlü bir şekilde birleştirilmesi, siyasal ve toplumsal mücadelenin, ezilenlerin, sömürülenlerin lehine olacağı açık değil mi?!!! Sözde AKP’ye karşı en geniş güçlerin birliğinden yana olduğunu söyleyen (BHH ve) ÖDP, iş HDP’ye gelince; demokratik, halkçı, anti-faşist bir birleşik cephe olan HDK/HDP’ye gelince, ısrarla önemsediğini söylediği AKP’ye karşı mücadeleyi bile, HDP şahsında, gerçekte önemsiz ilan etmektedir. Çok açık ve kesindir: Bu tutum, Müftüoğlu zihniyetinin yılan eğrileri çizen sosyal şoven, pasifist, tasfiyeci politika ve duruşuyla bağlıdır. O, gerçekte, sözde keskinlik gösterileriyle çaldığı minareyi kılıflamakla meşgul, hepsi bu! Müftüoğlu zihniyetinin ve duruşunun, devrime inancı yok. Sosyalizme inancı yok. Marksizm-Leninizm’e inancı yok. Proletarya ve halklara inancı yok. Haziran Ayaklanması’na da inancı yok. Çünkü devrimci olan her şeye inançları çoktan tükenip gitmiştir. Gerçek bu.
Acaba haksızlık mı yapıyoruz Müftüoğlu zihniyet ve duruşuna? Hayır, saptamalarımız nesnel ve denetlenebilir saptamalardır. Kendi tarihsel evrimleri ve pratikleri bunun kanıtıdır. Bakın bunu röportajın tümünde de görmek olanaklı.
“Seçimlerden nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Seçim sonrası Meclis aritmetiği Türkiye’nin geleceği açısından bir anlam ifade eder mi?” sorusuna Müftüpğlu’nun verdiği yanıt şöyle:
            Her biri belirli çevrelerin tercihlerine göre bir kamuoyu yönlendirme aracı olarak çalışan anket sonuçları AKP’nin her halukarda bir düşüş içinde olduğunu gösteriyor. Bu elbette iyi bir şey ama Türkiye’de verili koşullar altında yapılan seçimlerin halkın değil daha çok iç ve dış hâkim güçlerin tercihlerine göre şekillendiği de unutulmamalı. Varolan seçim sistemi, siyasi partiler yasası ve seçimlere ilişkin bütün düzenekler, her türlü medya ve iletişim sitemleri gibi kamuoyu yönlendirme araçları, seçim güvenliği vb. tümüyle buna göre düzenlenmiştir. Bilinçli ve örgütlü bir birleşik devrimci halk muhalefeti bu denklemi kıracak güce ulaşmadıkça seçimlerden ortaya çıkacak Meclis aritmetiği de Türkiye’nin geleceği açısından sadece egemen sınıf siyasetinin biçiminin ve emekçi sınıfların mücadele koşullarının belirlenmesi açısından bir anlam ifade edecektir. Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”
             Burada işçi sınıfına, halklara, ezilenlere güven duygusunun, bilinç ve pratiğinin izi var mı acaba? Bu zihniyette Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu’da verilen mücadele ve kazanımların izi var mı? Burada, Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruhu ve kazanımlarının izi var mı? Burada, 6-8 Ekim Kobani Ayaklanması’nın gücüne duyulan herhangi bir inanç var mı? Evet, “iç ve dış güçler” vardır. Evet, seçim sistemi, siyasi partiler yasası, medya… Güzel de şu kudretinden bu kadar emin olduğunuz, adeta kadir-i mutlak bir güç gibi ilan ettiğiniz söz konusu gerici güçler, Kürt halkı karşısında da, Kobani, Şengal, Haziran Ayaklanması karşısında daima olmuş güçlerdi; hem de ellerinden geleni ardlarına koymamışlardı… Yani şimdi bu tarihsel ve politik gerçekleri gül hatırınız için görmezden mi gelelim…
Neymiş, “Oradan bizim umut besleyebileceğimiz bir seçenek çıkmaz.”mış!
Umudu tükenmiş bir küçük burjuva zihniyet ve duruşla karşı karşıyayız. Halklar % 10 barajı engelini yıkıp geçecek, dikta ve AKP’nin, Erdoğan’ın planlarına ağır darbeler indirecek; ilerici, devrimci siyasal ve toplumsal muhalefet çok önemli bir tarihsel fırsat ve politik olanaklar ve somut mevziler yakalayacak ve kazanacak ve mevzilerini geliştirip güçlendirecek ama küçük burjuva sosyal şoven liberalimiz yine de umutsuz! HDP’nin % 10 barajını aşması ve dahası, daha yüksek bir oy oranı ve temsiliyetle Meclise girmesi için on milyonların bağrında ekmek, barış, özgürlük, (her eğilim ve yapının kendi çizgisinin gerekleriyle de bağlı olacak tarzda, devrim ve sosyalizm) için propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve örgütleme, eylem hattında birleşik olarak yürümek yerine, bin dereden su getirilerek durumu kurtarmaya çalışan bu izahlar asla inandırıcı değil, devrimci değil, tutarlı bir demokratik tavır bile değil. HDP karşısındaki bu kadar inkarcı, HDP’nin Meclis’e girmesi durumunda ortaya çıkacak ve halkların yükselen umudunun ifadesi ve kazanımı olacak olası HDP’nin seçim başarısını bu kadar küçümseyen bu yaklaşımın tesadüfi olmadığı ve olmayacağı açık ve kesindir.
Kesin olan şudur: Bu tutum ve duruş, egemen ulusun milliyetçi, şoven kibirini, üstten bakan tutum ve duruşunu ifade ediyor ve yansıtıyor. İşçi sınıfına, halklara, ezilenlere ve mücadelelerine karşı güven duymayan küçük burjuva aydının elitist ve egemen ulus şovenizmiyle sentezlenmiş narsizmini ifade ediyor.  Üstelik hem umudu tükenmiş, hem umutsuzluğu yayıyor, hem de aydın bireyciliğiyle, egemen ulus milliyetçiliği kibiriyle konuşuyor! Üstelik bugüne kadar HDK/HDP parlamento içi ve dışı muhalefeti etkin bir şekilde birleştirerek yürüdüğü halde. Üstelik parlamento içi muhalefetin HDP şahsında esas olarak parlamento dışı mücadele hattını esas aldığı ya da ona dayandığı halde söz konusu vb. sözler ediliyor! Bu deneylerden eleştirel öğrenmek alçak gönüllüğü ile hareket etmek, geleceğe dönük dersler çıkarıp pratik-politik bir silaha çevirmek yerine, demagojik, manipülatif, ukalaca bir fütursuzlukla, yürütülen mücadele alabildiğine küçümseniyor. Bu tutum ve duruşun, sadece ve sadece politik özgürlük ve sosyalizm davasına ve kavgasına zarar verdiği ve vereceği açık bir olgudur. Fakat bilinir: Duymak istemeyenden daha büyük sağır, görmek istemeyenden de daha büyük kör yoktur.
 Gerçek şudur: Kurtuluş parlamentoda değil, devrimdedir, devrim ve sosyalizm mücadelesinin zaferindedir… Ki sizlerin devrime, devrimin zaferine falan inancınız zaten kalmamış. Bu bir. 7 Haziran genel seçimleri de sadece mevzi bir çarpışmadır, ama sonuçları önümüzdeki süreç üzerinde derin olacak bir çarpışma! Bu iki. HDP’nin barajları yıkıp geçmesi geniş kitlelerin, halkların güçlü bir kazanımı olarak, ulusal ve toplumsal mücadelenin önünü etkin bir şekilde açacaktır ya da açmanın önemli bir aracı olacaktır. Bu üç. Çok kabaca tablo bu. Dolayısıyla öyle laf cambazlığıyla güneşi balçıkla sıvazlayamazsınız.
 HDP barajı geçerse baraj yıkılır mı?” sorusunu yanıtlarken bayımız,
Bu HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen bir slogan olarak kabul edilmeli.” diyor. Bu sözler, yalnızca Müftüoğlu’nun yüzeyselliğini göstermiyor, daha da önemlisi tipik küçük burjuva zihniyetini de ele veriyor. Neymiş, HDP’nin barajı aşması barajın yıkılacağı anlamına gelmezmiş. Neymiş, söz konusu sözler “HDP’nin barajı geçmesi için desteklenmesi amacıyla söylenen” sözler ve “bir slogan”mış! Oysa mesele bu kadar basit değildir ve böyle basit ve yüzeysel bir şekilde ifade edilemez ya da değerlendirilemez. Destek, işin bir yanıdır; daha da önemlisi böyle bir harekâtın başarıya ulaşmasının politik anlam ve kapsamıdır, süreçteki ağırlığı ve sonraki süreçler üzerindeki politik etkisidir…
Askeri faşizm tarafından konulmuş olan % 10 barajının HDP tarafından aşılması demek 30 yılı aşkın bir süre sonra ilk defa bir halk hareketi tarafından barajın fiilen işlevsiz hale getirilmesi demektir. Burada söz konusu olan bağımsız adaylar değil, “parti” olarak barajın parçalanmasıdır. Bu, son derece anlamlı ve önemli bir politik kazanım olacaktır. Müftüoğlu’nun ya da Müftüoğlugiller zihniyetinin bunu anlamadığını ya da anlamayacağını düşünmek politik saflık olacaktır. Söz konusu zihniyet, bunu kabullenemiyor. Kendi lehlerine de bir kazanım olacağı halde kabullenemiyor. Kibir dolu tepeden bir bakışla kazanılması olanaklı olan ve kazanılacak olan başarı ve mevziiyi hazmedemiyor. Aydın bireyciliği, küçük burjuva bürokratik elitizmi, sosyal şovenizm sentezi manipülatif açıklama ya da “analiz”lerle halkların mücadelesi küçümseniyor. HDP’nin meclise girmesinin, hele de daha güçlü girmesinin iç ve bölgesel, dahası uluslar arası politik güçler dengesi üzerinde önemli etkiler yaratacağı açıktır. İç ve dış politikada işçi sınıfının, halkların, ezilenlerin lehine mücadeleyi güçlendireceği çok açıktır. Faşist cunta tarafından hazırlanan ve yasallaştırılan bir engelin, birkaç on yıl sonra, mücadelenin dinamizmiyle fiilen çökertilmesi, işlevsiz hale getirilmesi, daha güçlü hamleler için de çok önemli politik fırsatlar yaratacağı açıktır…
“Bu seçimleri “başkanlığa onay ya da ret” seçimi olarak görmek abartılı bir yorum olur mu?” sorusunu Müftüoğlu şöyle yanıtlıyor:
           
Ben Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanmasını öteden beri doğru bulmuyorum. Meseleyi sadece başkanlık meselesine indirgemek işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor. Oysa bugün Türkiye’de ne gerçek bir parlamenter sistemden, ne demokrasiden, ne kuvvetler ayrılığından, ne bağımsız yargıdan, ne de hukuk devletinden söz etmek mümkün. Hatta T. Erdoğan “parlameter sistemi dolaba kaldırdık” dediğine göre ortada anayasal bir devlet ve yönetim sistemi olduğu bile tartışmalı. Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dışişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor. Ancak kabile devletlerinde görülebilecek böyle bir yönetim anlayışıyla bütün ülke, bütün toplum karanlık bir geleceğe sürükleniyor. Hal böyleyken meseleyi sadece başkanlık sistemini önlemeye indirgemek karşı karşıya bulunduğumuz meselenin özünü ve ciddiyetini gizliyor.”
Evet, “Türkiye’nin sorununun başkanlık meselesi olarak tanımlanması” öteden beri yanlıştır. Evet, meselenin böyle koyulması ve sunulması “işin esasının gözden kaçırılmasına ve bugün demokratik bir parlamenter sistemin bulunduğu algısına da yol açıyor.” Dahası sermaye ve burjuva partiler geniş kitleleri aldatmak için bu doğrultuda çok bilinçli bir manipülasyona da başvuruyor vb. Ama açık ki bay Müftüoğlu bunu sadece burjuva partiler için söylemiyor, dahası örtülü bir operasyonla asıl olarak HDP’yi hedef tahtasına oturtuyor. Malını pazarlamak isteyen kurnaz bir tüccar gibi, sözün içine “Ülkenin ulusal istihbarat teşkilatının başında Sırrı Süreyya’nın dişişleri bakanlığına aday gösterdiği bir muhterem oturuyor.” sözlerini “sızdırarak” ana darbeyi HDP’ye indiriyor, teşhir ediyor.
Konumuz Sırrı değildir. Sırrı şunu demiştir ya da bunu demiştir. Geçiyoruz. Konumuz HDP’dir, HDP’nin “Türkiye’nin” sorununu “başkanlık meselesi olarak” tanımlayıp tanımlamadığıdır. HDP’nin programı da, Seçim Bildirgesi de “kamuoyu” tarafından bilinmektedir. Aynı belgeler Müftüoğlu’nun da elindedir. Ayrıca HDK ve HDP yetkili kurumlarının da sayısız biçimde yaptığı açıklamalar mevcuttur. HDP Türkiye’nin temel sorununu hiçbir zaman başkanlık sisteminin varlığı ya da yokluğu olarak ortaya koymamıştır. HDP, Türkiye’nin temel sorununu politik özgürlük sorunu olarak ortaya koymuştur. Türkiye’de politik özgürlüklerin olmamasını ve kazanılmasını temel ya da başlıca sorun olarak ortaya koymuştur. HDP politik çalışmalarını ve mücadelesini bu temel sorununun çözümü doğrultusunda yoğunlaştırmıştır ve yoğunlaştırmaya da devam etmektedir. İddiası, bu temel sorununun çözümüne azami derecede katkı yapmaktır. O halde demek ki bay Müftüoğlu demagoji ve manipülasyon yapmaktadır. Bunu, onun cehaletine, toyluğuna bağlayamayacağımıza göre, o halde demek ki çok bilinçli bir oportünist tahrifata vb. başvurmaktadır. Zaten gerçek de bundan ibarettir.
DEVAM EDECEK          
   

5 Mart 2015 Perşembe

BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE



BİR KEZ DAHA BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ ÜZERİNE
BHH (Birleşik Haziran Hareketi), “Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu” imzasıyla 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’ne dönük politik tavrını açıkladı. Dileyen, bu açıklamaya, “birleşikhaziranhareketi.org.”dan  bakabilir. BHH’nin 3 Mart 2015 tarihli açıklaması, oportünizme has bir şahika olarak nitelemeyi hak etmektedir. Hak etmektedir, çünkü, çok kritik bir politik an ve dönemeçte, devrimle karşı-devrim, faşist diktatörlükle halklar, dinci faşist iktidarla ezilenler arasındaki mücadelenin genel seçimler üzerinden ortaya çıkacak politik sonuçları daha bugünden ortadayken, BHH, Kemalizm’in, Türk burjuva milliyetçiliğinin, şovenizmin, CHP ve AKP’nin lehine olacak bir tarzda politik tavrını ortaya koymuştur. Takınılan tavır, ortacı oportünist, sermaye cephesine taze kan taşıyan, kendilerinin de bir parçası oldukları ezilenler cephesini zayıf düşüren, işçi ve emekçilerin, halkların cephesini bölen bir tavırdır. Hangi biçimde teorize edilirse edilsin, BHH’nin tutumunun, duruşunun, yöneliminin nesnel anlamı budur. Açıklamada yer alan sözde keskinlikler ve iddialar, adeta hiçbir şey söylemeyen, gerçekte CHP ve AKP’ye yarayan boş söz yığınıdır da diyebiliriz. BHH, bu açıklamayla da geniş kitlelerin birlik istek ve basıncına, Gezi/Haziran’ın ruhuna da sırtını döndüğünü ortaya koymuştur.

Kuşkusuz ki bu açıklama da bir son değildir; BHH ile hem uzun vadeli bağlaşmanın imkânları ve hem de özellikle yakın süreç bakımından bir seçim ittifakının imkânları son ana dek zorlanmalıdır. Zorlanmalıdır çünkü, birleşik mücadelenin gereksinimi, cephesel birliklerin büyütülmesi gereksinimi devrim ve sosyalizm mücadelesinin yakıcı politik bir sorunudur. Politik özgürlük uğruna yürütülen kavgada en küçük bir imkân bile heder edilmemelidir. İdeolojik mücadelenin gerekleri ve gereksinmeleriyle politik mücadelede ortak düşmana karşı ortak mücadelenin gerekleri, gereksinmeleri birbirine karıştırılmamalıdır. BHH’nin “anti-emperyalizm”, “anti-faşizm”, “sınıfsal mücadele”, “Gezi” vs. adına sermaye cephesine yedeklenen tutumu BHH’de yer alan devrimci, ilerici kitlelere dostça anlatılmalıdır. BHH içerisinde etkin olan “ulusalcı sol”culuk, “ulusal sosyalizm”, sözde enternasyonalizm gerçeği ortaya konulmalıdır. Ezen ulusun küçük burjuva milliyetçiliği üzerinde bir araya gelmiş olan BHH’yi oluşturan politik kuvvetler her şeye karşın homojen bir birlik değildir; hareket içerisinde Kürt ulusal demokratik hareketiyle de bağlaşmadan yana, demokrasi-özgürlük mücadelesinde birleşik cepheleşmeden yana ya da “güç ve eylem birliği”nden yana olan ciddi bir potansiyel var. BHH içerisinde Türk ulusalcılığının, Kemalizm’in en ileri formu SİP’li TKP’lerde simgeleşmektedir. Her ne kadar BHH, kendi birliklerinin uzun vadeli bir birlik olduğu ve olacağını dile getirse de, kendi iç çelişki ve çatışmalarından dolayı içten parçalanmaya da açık bir bloktur. BHH, sınıf mücadelesinin, ulusal ve toplumsal mücadelenin gereksinmelerine sırtını dönmüş olması gerçeği temelinde içsel çatışmalara sürüklenecektir. Açık ve net bir şekilde vurgulamak gerekir ki, emperyalizme, faşizm ve gericiliğe karşı mücadeleyi zayıflatan ya da set çeken, milliyetçilik, sosyal şovenizm üzerinde kurulan bağlaşmaların parçalanması, sınıf mücadelesinin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin lehine bir gelişmeyi ifade eder sadece.      

 “BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ’NİN 7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNE YÖNELİK KAMUOYUNA DUYURUSU”na hep birlikte bakalım:
“Türkiye derin bir siyasal kriz yaşıyor; şiddetli bir ekonomik krizin patlaması an meselesi. Bu krizin sorumlusu, on üç yıldır talan ve yolsuzluklarını gericilik ve otoriterlikle iç içe geçirerek iktidarını sürdüren, bunu halka ağır bedeller ödeterek yapan AKP’dir.
Eğer AKP iktidarı, bütün tutarsızlık ve zaaflarına karşın bugüne kadar hala durdurulamamışsa bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan muhalefet partileri olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.
Seçime giderken, bu tarihsel başarısızlığın AKP karşıtı her kesim açısından esaslı bir değerlendirmesinin yapılması gerekir. Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse, Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve taleplere bakılması gerekmektedir.”
BHH ne devrimci-demokratik ne de sosyalist/komünist devrimci karaktere sahiptir. “Sosyalizm”, “komünizm” gibi iddialar, nesnel olarak, küçük burjuvazinin yüzüne geçirdiği bir örtüdür sadece. Dolayısıyla yukarıdaki sözleri ilerici-demokratik bir gücün açıklamaları çerçevesinde ele almakla yetineceğiz. Bu sınırlar içerisinde sormak gerekiyor: Yukarıdaki sözlere gerçekten inanıyor musunuz? Eğer inanıyorsanız HDK ve HDP “Gezi’ye katılan çok farklı kesimlerden gelen milyonların ifade ettiği sorun ve talepler”e sahip çıkıyor, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide. Yani öyle BHH gibi CHP’ye, milliyetçi, şoven çevrelere yedeklenme tutumu içerisine de girmeden. “Önümüzdeki seçim AKP iktidarını geriletecekse”, deniyor açıklamada; pek güzel, o halde bugün bunun temel yolu, en azından HDP ile bir seçim ittifakından veya HDP’ye verilecek açık bir destekten geçmektedir.
Devam edelim; açıklamada deniyor ki eğer AKP bugüne kadar durdurulamamışsa “bunun gerisinde başta Parlamento’da konumlanan partiler olmak üzere, muhalefetin etkin, kararlı ve birleşik bir mücadele yürütememesi vardır.”
Parlamento içi ve dışı muhalefeti hiçbir ayrım yapmadan AKP karşıtlığı üzerinden tanımlayarak yapılan bu değerlendirmenin liberal gerici bir analiz olduğunu belirtelim öncelikle. TBMM’de yer alan HDP’yi, parlamento dışında kalan işçi sınıfının, emekçilerin, halkların, ezilenlerin mücadelesini temsil eden siyasal ve toplumsal muhalefeti zaafları, yetersizlikleri bakımından elbette ki eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de. Ama bu bir şeydir, kalkıp sermaye cephesi ile ezilenlerin cephesi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı AKP’ye karşı olmak üzerinden örterek hepsini aynı sepete koyup lafazanlık yapmak farklı bir şeydir.  Bu ikincisinin yanlış olduğu açık ve kesindir. Böyle bir açıklama, ulusalcı, Ergenekoncu, Kemalist, CHP vb. gibi çevrelere verilen birlik mesajıdır. AKP’ye karşıysan hep birlikte birlik olmalıyız mesajıdır. Burada tipik bir ilkesizlikle, pragmatizmle karşı karşıya olduğumuz açıktır.
 Deniyor ki, “Milyonların mesajı açıktır: AKP’yi durdurmak neoliberal-piyasacılık karşısında halkçı/kamucu ekonomik politikaları, gericilik karşısında özgürlükçü ve laik yaşamı, otoriterlik ve faşizm karşısında demokrasi, açıklık ve halk iradesini, emperyalizme karşı bağımsızlığı, mezhepçilik ve milliyetçiliğe karşı Kürt ve Alevi yurttaşların eşitliğini savunan bir siyasal hattın kurulmasını gerektirmektedir.”
Tamam da, HDP, sizlerden de farklı olarak, üstelik tutarlı bir demokratik çizgide, yukarıdaki taleplerin de mücadelesini vermektedir. Peki, hem bu sözleri söyleyip hem de HDP’den uzak durmak niye? Yoksa Gezi’nin taleplerini CHP, Ergenekoncular, Türk burjuva milliyetçi çevreler savunuyor ve mücadelesini veriyorda bizim mi haberimiz yok!!! Bırakalım bunları arkadaşlar, bu mızrak bu çuvala sığmaz.

Açıklamada; “Birleşik Haziran Hareketi olarak bütün gücümüzü bu hattın kurulmasına adadık. AKP’yle mücadelenin altını çiziyor, sol ve toplumcu güçlerin kendi aralarında ve halkla diyaloğuna inanıyor; Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğini biliyoruz.” deniyor.
Madem öyle, o halde “sol ve emek temelli değerler” ekseninde yükselen ve gelişip güçlenen HDK/HDP ile bağlaşmaya yönelmeniz gerekmez mi? BHH-HDP ittifakının kurulmasının diktatörlüğe ve dinci faşist hükümete karşı mücadeleyi geliştirip güçlendireceği, halklar arasındaki ortak irade beyanını güçlendireceği, askeri faşist cuntanın kurduğu barikatları yıkıp geçeceği, ırkçı, dinci, şoven, militarist, yayılmacı güç ve politikalara karşı mücadeleyi ilerleteceği, bölge halkları lehine de süreçleri geliştireceği açık değil mi? Hem kendinizi “bütün gücü”nüzle böyle bir mücadele hattı örmeye adadığınızı iddia edeceksiniz hem de böyle bir savaş hattının geliştirilmesinin, büyütülmesinin çok önemli bir aracı olan ve olacak olan HDK’dan, HDP’den uzak duracaksınız?!!! Bu açık bir çelişki değil mi?.. 
“Başta seçim barajı olmak üzere, seçim sandığı üzerine düşen gölgeler halk iradesinin sandıkta ifade bulmasını imkânsız hale getirmiştir. İktidarın işleyiş ve karar alma iradesinin parlamento dışında şekillendiği her geçen gün biraz daha açık hale gelmektedir. Bu nedenle seçime yönelik mücadelenin AKP iktidarını durdurmanın tek yolu olmadığını bir kez daha vurgulama ihtiyacı duyuyoruz. Bununla birlikte, seçimlerin AKP’ye karşı verilen mücadelenin bir parçası olduğunu da görüyor, önemsiyoruz.”, diyorsunuz açıklamanızda.
Tamam, gelin başta “seçim barajı olmak üzere” söz konusu gölgeleri birlikte temizleyelim. Parlamento içi ve dışı muhalefeti birleşik örerek geliştirelim. Parlamenter mücadeleyi parlamento dışı mücadele alanına tabi kılarak sokaklarda politika yaparak faşizm ve gericiliğe karşı vuruşalım. HDP parlamenter mücadeleyle parlamento dışı mücadeleyi birleştiren en yetkin örnektir. HDP’nin ana gücü ve eylemi parlamento değil, sokaklardır; son örneği de yalnızca Kürdistan’la sınırlı kalmayan Batıya da sıçrayan ve genişleyen 6-8 Ekim 2014 Kobani Serhildanı’dır. İşte sözde “Güvenlik reformu”na karşı sokaklarda durmayan, devam eden eylemler serisidir… Peki, ama siz neden bir seçim ittifakına bile gelmiyorsunuz? HDP, HDP’yi teşhir amaçlı yapılan propaganda ve ajitasyonların aksine, sizlerle eşit demokratik koşullarda bir seçim ittifakına da hazır… Kürtlerle yan yana gözükmek mi istemiyorsunuz? Peki neden? Türkiye’nin temel yakıcı politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması değil midir? Herhalde yanıtınız “Evet.” olacaktır. Peki Kürtlerin özgürlük talebi de politik özgürlüklerin bir parçası, keskinleşerek öne çıkmış temel bir bileşeni değil mi? Peki neden ürküyorsunuz? Kürt ulusal hareketi, demokratik halkçı içeriğe sahip bir “ortak vatan”da birlikte yaşamak iradesini defalarca beyan ettiği ve pratik-politik duruşuyla bunu ortaya koyduğu halde, hala (SİP’çi TKP’ler ve benzerleri gibi) “vatanı böle”ceğini mi düşünüyorsunuz? Herhangi bir kanıta, tanığa, belgeye dayanmadan ileri sürülen demagojik ve manipülatif bir iddia olan Öcalan’ın, PKK’nin, KCK’nın Erdoğan ve AKP ile Türkiye’ye “otoriter diktatörlük getirecek” “Başkanlık sistemi üzerinde anlaştığı” iddiasına mı inanıyorsunuz? Peki, eğer varsa böyle bir kaygınız, kanıtı nerede? HDP’nin, AKP’nin rantını bol bol yediği %10 barajının yerle bir etmesi, AKP’ye yarar mı yoksa AKP’ye ağır bir darbe mi indirir? İkincisi olduğu açıktır. Peki, o halde, HDP’den uzak durmanın doğrudan doğruya Erdoğan’a, AKP’ye, onların arzuladığı “otoriter başkanlık sistemi”ne yarayacağı açık değil mi? AKP CHP ile 12 yıldır kedinin fare ile oynaması gibi oynuyor. CHP’nin HDP ile ittifaka gelmediği ve gelmeyeceği açıktır. CHP’nin, diyelim ki birkaç puanlık oy artışı elde etse de AKP ile baş edemeyeceği açık olduğuna göre, BHH neyin peşinde acaba? Herkesin bu soruyu kendisine sorup düşünmesi gerekmez mi!!! AKP’ye yarayacak ve yarayan tutumunuzla ezilenler cephesine zarar verdiğinizi görmeyecek kadar körleştiniz mi acaba? Psikolojik savaşa yenik düşmenin ve yedeklenmenin sizlere nasıl bir yararı olacak acaba? BHH’nin tabanının ve ilerici, devrimci kadrolarının bunu sorgulamayacağını sanmak saflık olacaktır kanımızca.  
“Birleşik Haziran Hareketi’nin Seçimlere yönelik, başta CHP ve HDP olmak üzere, hiç bir kesimle parlamentoda temsiliyet kaygısı üzerinden bir müzakeresi söz konusu değildir. Birleşik Haziran Hareketi’nin kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileridir.”, deniyor açıklamada.
Devamla şunlar söyleniyor:
“Birleşik Haziran Hareketi, seçim süreci ve sonrasında bu konumunu korumak konusunda kararlıdır. Ancak bu bağımsız duruşun bir gereği olarak, altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz.”
Reformist, legalist, parlamenterist bir bloğun ve bileşenlerinin “parlamentoda temsiliyet kaygısı” olmadığına diyelim ki inandık, tamam. Ayrıca geçerken ekleyelim, BHH’nin parlamentoda temsil edilmek istemesi de doğal karşılanmalıdır...
Peki, BHH’nin “kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileri” ise, gerçekten durum buysa, bu durumda, o milyonların sorunlarını, taleplerini, beklentilerini dile getiren, mücadelesini veren HDP ile BHH’nin ortak hareket etmemesinin nedeni (ya da nedenleri) nedir acaba? Hem bunları söyleyeceksin hem de HDP’den uzak duracaksın?! Bu ne yaman çelişki böyle? Ayrıca CHP nasıl olur da “sol”, yani “Türkiye’nin önündeki devasa sorunların, Kürt sorunundan demokrasiye, ekonomik krizden dış politikaya, ancak sol ve emek temelli değerlerin damgasını vurduğu bir iktidar tarafından çözülebileceğin”e inandığınız bir sol olabilir ki!!! Demek BHH buna inanıyor. Öyle ya, ısrarla CHP demesi, CHP ile ortak bir seçim platformu inşa etmeye çalışması başka nasıl anlaşılabilir ki?! Ama aynı ısrar hiçte HDP’ye karşı gösterilmiyor. Bunun rastlantılarla izah edilemeyeceği açık olsa gerek… Emperyalist dünya sistemini, işbirlikçi egemen sınıfların egemenliğini, emperyalizme bağımlı kapitalist Türkiye düzenini savunan, AKP karşısında bile az-çok tutarlı bir burjuva demokratik muhalefet yapamayan CHP nasıl sol olabilirki? CHP-BHH-HDP ittifakı için çalıştığınızı söylüyorsunuz, HDP’yi dışlamadığınızı iddia ediyorsunuz. Peki, ama CHP’nin tablosu, duruşu ortada olduğu halde neden bu ısrarı gösteriyorsunuz? Bu ısrarla aslında ulusalcılıkla, Kemalizm ile, CHP ile, devlet iktidarı içerisindeki yeri zayıflayan kesimlerle ittifak kurmak istek ve yöneliminizi ele veriyorsunuz. Yine böylece bu ısrarın aynı zamanda HDP’den, ezilenlerin cephesinden uzak durmanın kılıfı olduğu açığa çıkıyor. Bu ısrarın, liberal oportünist tavrınızı meşrulaştırma manevrası olduğu açık değil mi! Deveye sormuşlar, “Boynun neden eğri”. Deve yanıtlamış: “Nerem doğru ki!” BHH’nin tavrı da bu gerçekte.
Neymiş, altını çizdikleri “toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içerisinde” olacaklarmış. Peki, bu ne demek? Bu muğlak, sorumluluktan kaçan, her yöne çekilebilen, gerektiğinde pazarlık kozu olarak kullanılacak olan bu sözler oportünizme has bir politik tutumu ve duruşu ifade ediyor açıkça. Gezi’nin talepleri orta yerde duruyor. HDP tutarlı bir demokratik halkçı çizgide bu talepleri formüle ediyor, aktif bir şekilde mücadelesini veriyor. Ve bunu CHP’den, ulusalcı milliyetçi ve şoven tayfadan farklı olarak samimiyetle yapıyor. Ama buna karşın sen kalk, AKP’nin planlarını bozacak tek temel seçenek olan HDP’den uzak dur. HDP’ye destek çağrısı bile yapma. Yine deveye sormuşlar: “Yokuşu mu seversin inişi mi?” Deve yanıtlamış: “Düze kıran mı girdi!” BHH oportünizm şahikası açıklamalarla ne gerçek durumunu örtebilir ne de bu tutum ve duruşuyla AKP’nin planlarını bozabilir; dahası bozmaya bile bir katkı yapamaz. BHH söz konusu tutumuyla hem CHP’ye, hem de AKP’ye, belki de özellikle AKP’ye hizmet ediyor. Niyetler ne olursa olsun, objektif gerçek budur. Gerçekte BHH, ulusalcı-milliyetçi çizgiye, CHP’ye vb. destek veriyor. Gezi Ayaklanması’na katılan ve katılabilecek geniş kitlelerin HDP’ye akmasına karşı çıkıyor. CHP vb.leri lehine davranıyor. Kanımızca BHH içerisinde ve etrafında yer alan SİP’çiler gibi kaşarlanmamış güçler HDP’yi desteklemelidirler. Şimdilik görülen o ki, blok olarak BHH HDP’yi desteklemeyecek. Diğer şeyleri şimdilik bir tarafa bırakarak bir kez daha soruyoruz BHH’ye: Erdoğan’ın, AKP’nin hesaplarını bozacak, ağır darbeler indirecek şey CHP’nin birkaç puanlık oy artışı mıdır yoksa HDP’nin %10 barajını (üstelik ilk kez) yerle bir ederek geçmesi midir; evet, hangisi!!!