TC,
KÜRT SORUNU VE JEOPOLİTİKA (III)
I
“Orta
Doğu Üzerine Notlar” ana başlıklı yazı serimizin “VI.
Bölüm”ünde, “Orta Doğu, Kürt Sorunu ve Jeopolitik” başlığı
altında yayınladığımız yazının girişinde aktardığımız
Davutoğlu’nun şu analizini bir kez daha birlikte okuyalım:
“Ortadoğu’daki
küresel ve bölgesel dengelerin odağında bulunan ve her türlü
istismara açık bir nitelik arzeden ‘Kürt Meselesi’ Türkiye’yi
gerek dış politika ve bölgesel stratejik planlama, gerekse iç
bütünlük ve sosyo-kültürel
ve sosyo-politik
entegrasyon açısından doğrudan ilgilendirmektedir. Bu meselenin
taşıdığı jeopolotik çok boyutlu bir karakter arzetmektedir.”
(Davutoğlu,
Stratejik Derinlik)
Görüldüğü
gibi Kürt sorunu Orta Doğu’nun merkezi bir sorunudur. Orta Doğu
çapında bölgesel ve küresel emperyalist ve emperyal politikaların
Kürdistan’ı ve Kürt mücadelesini dikkat merkezine almadan
geçemeyeceği bir sorundur. Orta Doğu’da zor yoluyla bastırılmış
tarihsel Kürt dinamiği bölgesel çapta yaşanan krizin temel ve
önde gelen unsurlarındandır. Kürt dinamiklerinin bölgesel ve
giderek uluslararası arenada yarattığı sarsıntı Kürdistan’ı
boyunduruğu altında tutan işgalci devletlerin egemenliğini
darbelemeye devam edeceği de açıktır. Bu tablo, dört parçada
gelişen Kürtlerin mücadelesine karşı Türk, Arap, Fars
gericiliğinin Kürt nefretinin nedenlerini açıklamaktadır. Hem
böl, paylaş, yok say, hem de gerektiğinde Kürtleri birbirine
karşı kullan ama “Ben varım, ulusal haklarımı koparıp
alacağım” diyen mazlum bir ulusu terörist, ulusal mücadelesini
de “terörizm”le damgala. Kürt ulusunun ve halkının bunu kabul
etmediğini, soykırımcı politikalara karşı elinde doğal hakkı
olan ulusal talepleri ve bayrağıyla savaştığı açıktır...
II
Bu
satırları yazdıktan sonra geçmişte başbakanlık yapmış olan
Davutoğlu’nun Türk devletinin “gerek
dış politika ve bölgesel stratejik planlama, gerekse iç bütünlük
ve sosyo-kültürel
ve sosyo-politik
entegrasyon açısından doğrudan ilgilendirmektedir.”
açıklamasından
da görüleceği gibi, Kürt sorunu (ve mücadelesi) TC’nin
bir numaralı sorunudur. Bu
olgu, Türk
sermaye devletinin Kuzey
Kürdistan’da (Bakûr),
Irak Kürdistanı’nda (Başûr),
Suriye Kürdistanı’nda
(Rojava)
durdurak bilmeyen
askeri baskı,
imha
ve soykırım saldırılarının,
iç politikada sömürgeci faşist
terörle
iç içe geçmesinde somutlaşıp
açığa çıkmaktadır.
TC’nin
en fazla sıkıştığı temel yakıcı
sorun
Kürt sorunudur. TC,
gerek
içeride
gerekse de Orta Doğu’da Kürt ulusal mücadelesini ezemedi.
Dahası,
Kürt
mücadelesi ve kazanımlarının
büyümesiyle
bölgesel
ve küresel alanda inisiyatif kaybetmeye
başladı.
Sömürgeci
faşist diktatörlüğün ve
merkezi
Sarayın
sadece ve sadece binbir
şeytani
sömürgeci
hesapla İmralı’ya, Öcalan’ın ayağına gitmesi
öncelikle
ifade ettiğimiz gerçekle, gerçeklerle bağlıdır...
Türkiye’de
bugüne dek gerçekleştirilmiş askeri ya da sivil darbelerin,
ama
özellikle
de 12 Eylül askeri faşist darbesi ve sonrası gerçekleştirilmiş
olan sivil
darbelerin
başta gelen temel nedeni sermaye devletinin “Bölücülük ve
bölünme” tarihsel korkusudur.
Kürtlerin
ulusal
mücadele bayrağını yükselttiği her dönem söz konusu tarihsel
korku ivmelenmiştir.
Türk
egemen sınıflarının İslamcı-neoOsmanlıcı-pan-Türkist
politikalara ve bunun ifadesi olan Erdoğan ve AKP’sine
yönelmeleri, AKP’nin seçenek olarak ileri
sürülmesi,
aynı zamanda, Orta Doğu’da Kürt mücadelesinin gelişimini
önlemek, “Ümmet”çilik
politikaları ile Kürtleri kontrol altına alarak kullanma
politikasıyla bağlıydı
ve bağlıdır.
Ancak
AKP’ye ve elebaşı Erdoğan’a biçilen bu misyon da iflas
etmiştir...
TC’nin
2. İsrail’e, bir teröristan cumhuriyetine, içeride
ve dışarıda
terörle, politik ve askeri saldırganlıkla şekillenen bir devlete
dönüşmesinin en başta gelen nedeni Orta Doğu’da Kürt
mücadelesidir; son 40 yılı aşkın süredir
(aldığı
yenilgilere karşın)
nihai
bakımdan yenilmeyen,
ciddi kazanımlar elde eden Kürt ulusal devrimidir.
Sınırsız
sömürgeci propaganda ile “etnik siyasete”, “etnik
milliyetçilik”e topyekün saldıran Türk devleti, öte
yandan, dizginsiz
ırkçılıkla,
şovenizmle, militarizmle, asimlasyon ve soykırımcılıkla
belirlenen Türk
milliyetçiliğini
dokunulmaz
kutsal çizgisi
sayagelmiştir. Fakat,
tek
ulusa, tek dine, tek mezhebe, tek devlete dayanan, siyasal özgürlüğe
sınırsız bir düşmanlıkla belirlenen TC’nin
Türkçü,
İslamcı Türkçü milliyetçiliğinin
tarihin
akışı içinde iflas ettiğini
görmemek için kör olmak gerekir...
III
Özellikle
“Doğu bloku”nun çöküşünden, dünya devriminin yenilerek
geri çekilişinden sonra yükselmeye başlayan İslam kimliği Türk
sermayesi ve devleti tarafından özellikle de AKP ile birlikte Kürt
hareketine karşı kullanılmaya
başlandı.
“İslâmî
kimliğin yükselişi aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dönemde
ivme kazanan ve dış kaynaklarca da desteklenen etnik milliyetçilik
hareketlerine karşı ortak din bağı ile milli bütünlük arasında
bir bağ kurulması”
taktiğinin
devreye konulması söz konusu olgu ile bağlıydı.
Bu
kullanma, İslamcı ümmetçilikle “Türk etnisitesi”nin
sömürgeci, egemen ulus kimliğini azgınca
savunmada,
“ayrılıkçı, bölücü Kürt milliyetçiliği”ni, “bölücü
terör”ü
tasfiye etme politikasında somutlaştı.
Dinin
Kürdistan’daki özgül ağırlığını özenle hesaba katan
sömürgecilik “İslam kardeşliği”, “hepimiz bir
millet-ümmetiz” propagandasıyla
Kürt
ulusal uyanışını, ulusal bağımsızlık ve eşitlik talebi ve
mücadelesini engelleyebileceğini düşündü. Fakat yaşam ve
mücadele “etnik
milliyetçilik hareketlerine karşı ortak din bağı ile milli
bütünlük arasında bir bağ kurulması”
politikasının
Kürt
ulusunun
tarihsel ve güncel direnişi karşısında başarısız kaldığını
göstermektedir...
“etnik
ayrımlara karşı dinî bağları bir koruyucu kalkan olarak görmek”
ve
kullanmak Kürt ulusal mücadelesi karşısında iflas ederek dönüp
Sarayın
megalomanını
ve iktidarını ve iktidar ortaklarını vurdu. İslam aleminin yeni
halifesi, yeni Nizam-ı Alem’in kurucusu, Osmanlı Sultanı,
“Devlet Ebed Müddet”in
lideri,
Türk
Silahlı
Kuvvetler Başkomutanı,
“küresel
lider” (hatta İslam alemine
ve
insanlığa
müjdelenmiş yeni
peygamber) gibi ünvanlarla propagandası yapılan Erdoğan’ı,
Erdoğancı
dinci faşist diktatörlüğü kudurtan olgulardan birisi de budur.
Evet,
Erdoğancı dinci faşist strateji, proje Kürt halkının onurlu
mücadelesiyle başarısızlığa uğramıştır.
IV
Türk
halkının da baş düşmanı olan Türk burjuva devleti Orta
Doğu’da, özelde Kürt
bağıntısında Irak
ve
Suriye Kürdistanı üzerinde hak iddiasında bulunmaktadır.
İki
Arap ülkesiyle sürekli
sınır bunalımının yaşandığının
vurgulanması
tesadüfi
değildir.
“Bu
bunalımların kökeninde iki ülke arasındaki hukukî sınırın
bölgenin jeopolitik ve jeokültürel yapısı ile uyumlu olmaması”na
bağlanması;
bunalımın
çözümünün
TC lehine,
“jeopolitik,
jeokültürel ve jeoekonomik
temelden yoksun sınırların”
yeniden belirlenmesiyle
çözüleceğinin
vurgulanması
Türk
sermayesinin ve devletinin
emperyal
yönelimini
dile getirmektedir. Suriye ve
Irak Kürdistanı’nın
“Türk-Osmanlı” toprağı olarak lanse edilmesinde bu bölgenin
(başta
Kerkük ve Musul petrol
zenginliği olmak
üzere) hidrokarbon
zenginliğini iç etme hesabının özel bir yerde
durduğunu
belirtmek gerekir.
Türk
burjuva sömürgeciliği diğer devletler gibi Kürt sorununun
küreselleşmiş olduğunu, yalnız Türkiye Kürdistanı’nda değil
Orta Doğu çapında izledikleri geleneksel politikaların çöktüğünün
bilincindedir. Buna karşın Türk egemen sınıfları, “devlet
aklı” ve belirleyici politikacıları imha, inkar, ez, çöz
politikasında ısrar etmektedirler. Kürt sorununun
“barışçıl-demokratik” çözümünden uzak duran Türk
sömürgeci devleti, böyle bir adımın arkasından işgal altında
tutukları Kürdistan’ın kendilerinden kopacağını ya da
kurulacağı düşünen “Büyük Kürdistan” ekseninde
koparılacağını düşünmektedir. Bu olgu TC’nin, “sosyal
reformlarla barışçıl politik çözüm” seçeneğinden uzak
durmasına yol açmaktadır. (Irak’da durumun ABD işgali ile
farklılaşmış olduğunu, TC ile Barzaniler arasındaki ilişkinin
farklı şekillendiğini biliyoruz.) Bu açmaz, her dört devletin de
açmazıdır.
Kürdistan’ın
en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan’ın TC’den kopması,
Asya ve Avrupa
arasında bir köprü olan TC’nin coğrafik, jeoekonomik,
jeopolitik, jeostratejik konumuna onarılamaz bir darbe indirecektir.
Asya ve Avrupa
arasında bir köprü olarak yol ve
kavşak projelerinin geçeceği bir TC aç gözlülükle ve
saldırganca peşinde koştuğu sayısız avantajını da
kaybedecektir. Böyle bir gelişme TC’nin Orta Asya, Orta Doğu,
Hazar Havzası’nı kontrol etme ve
yayılma avantajını da yitirmesi, TC’nin neo-Osmanlıcı
saldırgan stratejisinin ağır bir darbe yiyerek geriye savrulması
demek olacaktır.
Bağımsız
bir Kürdistan dört ülkenin coğrafyasının,
sınırlarının
küçülmesi demektir. Kürdistan’ın
en büyük parçası TC sermayesi tarafından sömürgeleştirilmiş
durumdadır. TC’nin “bütünlüğü”nden ayrılmış/kopmuş
bir Kürdistan Türkiye’yi ciddi bir şekilde küçülteceği gibi
onu bir dizi avantajından da yoksun bırakacaktır. Böyle
bir gelişme TC’nin Orta Doğu
ile bağını kopararak
Doğu tarafında
bir baştan diğer başa Kürdistan’ı
sınır komşusu
haline getirecektir. Bu
olgu, “Jeopolitik
sınırlar”ını eski Osmanlı sınırları ile çizen, “Resmi
sınırlar”la “jeopolitik sınırlar” arasındaki çelişkiyi
neo-Osmanlıcı ve
pan-Türkist emperyal yayılma ile çözme iddiasında olan TC’nin
iddiasını da Orta
Doğu cephesinde boşa düşürecektir.
Eklemek
gerekir ki, TC’nin bölgesel çapta yayılma politikası,
jeopolitik sınırlarını Doğu’da eski Osmanlı sınırlarını
kapsayan geniş alanda (hatta daha geniş ölçekte) çizmesi;
“jeopolitik
kuşakların kesiştiği alanlar ile hukukî sınırlar arasındaki
farklılaşmanın yoğunlaştığı bölgeler çok yönlü çatışma
potansiyelinin varolduğu bölgeler”
olacağı saptamasını ve
gerçeklerini dikkate aldığımızda açık ki TC, çok
yönlü çatışma potansiyelinin varolduğu bölgeler”de
savaş kışkırtıcılığı yapmakta ve bu kesişim alanlarında ve
kesişime uzanan geniş coğrafyada kendi lehine her türlü
istikrarsızlığı kullanma politikasını yürütmektedir. Kuşkusuz
ki bu yayılmacı ve savaş kışkırtıcısı strateji TC bakımından
sadece Orta Doğu cephesi için geçerli değildir; Afrika, Orta
Asya, Kafkaslar, Hazar Havzası, Balkanlar, Orta Avrupa, Akdeniz,
Karadeniz dahil geniş bir alanda da geçerli saldırgan bir
yönelimdir... Bu kışkırtıcılık, emperyal yayılma politikası,
özelde Irak ve Suriye, Kürdistan gerçekliğinde de yaşanmaktadır.
Ancak Orta Doğu’daki savaş ve terör kışkırtıcılığı
Kürdistan gerçeğinde de dönüp TC’yi vurmaktadır. Saddam’ın,
Esad’ın devrilme süreçlerinin deneyimleri de bu olguyu
kanıtlamaktadır.
Balkanlar,
Ortadoğu ve Kafkaslar’la kara sınırı olan TC, “bölünmemek”
için “havza”da etkin olmaya çalışmaktadır. Çünkü önemli
bir aktör olarak “Türkiye’nin iç bütünlüğü dahi bu
havza içindeki faktörlerle doğrudan ilgilidir. Balkanlar,
Kafkaslar ve Ortadoğu'daki gelişmeler üzerinde etkili olamayan bir
Anadolu ülkesi ne bu hassas jeopolitik alan üzerinde bütünlüğünü
muhafaza edebilir, ne de dünyaya açılabilir.“ vurgusu, iç
ve dış politikada, özelde Kürt meselesinde TC’nin strateji ve
taktiklerini anlamak bakımından temel bir yerde durmaktadır.
V
Kuzey
Kürdistan’ın TC’den ayrılması ya da kopması, Fırat
ve Dicle gibi hegemonyacı ve yayılmacı amaçlarla da
kullandığı iki stratejik su kaynağını/nehiri kaybetmesi,
böylece Orta Doğu’da pozisyonunun ağır bir darbe almasını da
getirecektir. Hatırlatmak gerekiyor; özellikle eko-sistemdeki
yıkım ve küresel iklim değişikliği olgusu, 21. yüzyılın
en önemli sorunlarından birisi olacaktır... Bu bağlamda özelde
nehirlerin, temiz su kaynaklarının, su havzalarının ele
geçirilmesi, emperyalist rekabet mücadelesinde yaşamsal önem
taşımaktadır. Bu mücadele, yalnız “küresel güçler” için
değil, tekil ülkeler, bölgesel devletler için de tümüyle
zorunlu bir mücadeledir. Bu bağlam da Kürdistan coğrafyasının
jeoekonomik, jeopolitik rekabet mücadelesinde büyük
önemine işaret etmek bile gereksizdir. Açık ki, kapışmada,
Kürdistan nehirleri stratejik bir yerde durmaktadır...
Kuzey
Kürdistan dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın yalnızca en
büyük bölümü değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik,
sosyo-politik, sosyo-kültürel bakımlardan da en gelişkin
parçasıdır. Kuzey Kürdistan’ın TC’den kopuşu aynı zamanda
yer altı ve yer üstü kaynaklarının yanı sıra eğitimli ve
eğitimsiz ama geniş bir ucuz iş gücünün de kaybedilmesi
anlamına gelecektir.
Güncel
açıdan baktığımızda Kürtlerde doğum oranı Türklere göre
daha yüksektir. TÜİK verilerine göre Türk nüfusundaki yaşlanma
eğilimi yükselmektedir. Oysa kapitalizm genç bir iş gücünün
varlığına gereksinim duyar. Bu bağlamda Türk kapitalizminin
nüfus projeksiyonları bakımından Türk nüfusundaki yaşlanma
meselesi gelecekte ağır bir problem oluşturacak; genç iş gücü
gereksinim ve açığına yol açacaktır...
TC
bakımından Kuzey Kürdistan’ın su kaynakları, barajları,
nehirlerinin yanı sıra petrol ve doğal gaz zenginliğini de
yitirmesi demektir. Ama böyle bir gelişme ve sıçrama TC’nin
Musul, Kerkük petrolleri başta olmak üzere bölgede petrollere
çökme stratejisinin de boşa çıkaracaktır.
Kuzey
Kürdistan’ın yitirilmesi demek, gerek ekonomik, gerekse de
jeopolitik ve askeri stratejik yayılma unsuru
bakımından büyük bir öneme sahip GAP projesinin de
yitirilmesi olacaktır... GAP projesinin işbirlikçi Türk sermayesi
ve devleti için yaşamsal önemine ise girmek gerekmiyor.
Ayrıca
vurgulamak isteriz ki, TC’nin NATO üyeliği aynı
zamanda ABD ve Batılı emperyalist devletlerin desteğiyle ilhak ve
işgal ettiği Kürdistan’ı boyunduruğu altında tutma
hedefiyle de bağlıydı, bağlıdır. Kürt sorunu, TC’nin
ABD’ye ve NATO’ya, Batı emperyalizmine bağımlılığının çok
temel sorunlarından birisidir. Ama bu “güvence”nin değişen
dünya koşullarında orta ve uzun vadede ne kadar bir güvence
oluşturacağını ise hep birlikte göreceğiz. ABD ve NATO’nun
Kürt politikasının özellikle 2000 sonrası, daha özelde de
ABD’nin Irak’ı sözde “Özgürleştirme” (işgal) dönemeci
ile zaten değişmişti. Rojava somutunda ABD ile TC’nin karşı
karşıya gelmesi olgusu da bunu göstermektedir. Özelde Kürdistan
ve Kürt mücadelesi bağlamında bu ayrılıkların daha da
büyüyeceği görülüyor; bu işin nerelere varacağını bugünden
bilmezsek de Kürt hareketinin bu çelişkilerden faydalandığı da
açıktır.
VI
Öncesi
bir yana, 100 yıldır yağmaladığı Kuzey Kürdistan’ın TC’den
kopması, Orta Doğu’da bir Kürt ulusal devletinin kuruluşu
düşüncesi bile Türk sermaye devletini ve burjuva politikacılarını
delirtmeye yetmektedir. Burjuva gerici ve faşist partilerin Kürt
politikasının 1923’de kurulan TC’nin devlet politikası
olması rastlantısal değildir...
Fakat,
TC’nin geleneksel Kürt politikası çökmüştür. Orta Doğu’da
Sykes Picot statükosuyla belirlenip biçimlenen yapılanma
çökmüştür. Orta Doğu çapında geçmiş döneme dayanan
geleneksel politikalar çökmüştür. Orta Doğu’da güç
dengeleri köklü değişmiştir. Kürt gerçeği de bambaşka
düzeylere gelmiştir. Artık geri dönüş olanağı da yok. Bu
durumun TC üzerindeki derin ve ağır baskısı Kürt sorunu
bağlamında yeni açılımları kaçınılmaz kılmıştır. Türk
devlet politikası çökmüştür. TC’nin temelde Kürt
düşmanlığına dayanan politikası ise değişmemiştir. TC’nin
Kürt sorunu bağlamındaki politikasında, emperyal politikalara
dayanan “çözüm” arayışı ve yönelimi her ne kadar burjuva
partileri “çözüm arayışı”na itse de, gerçekte burjuva
partilerin devletten özerk özgün politikaları yoktur. Yeni
gelişmeler içerisinde bu bağlamdaki tartışmalar, nihai bakımdan
işbirlikçi Türk sermayesinin ve devletinin politikalarına,
manevralarına vs. bağımlı olmaya, Kürt ulusunun gerek TC’de,
gerekse de Orta Doğu çapında ulusal haklarını ve statüsünü
kabul etmemeye, Kürt düşmanlığına dayanmaya devam etmektedir.
Sermaye
ve devlet, Özal döneminde uç veren “Orta Doğu’da Kürt
hamisi” olmak politikasını Kürtlerin ulusal haklarını
kontrollü (ezilen bağımlı ulus pozisyonunu koruyarak “belli
ölçekler”de) tanımaya dayanacak bir “Kürt hamisi TC”
politikası düzeyine çıkarabilirse, dolayısıyla böyle bir
eksende TC kendini “yenilerse”, bu durumda ortaya çok önemli
değişiklikler ve sonuçlar çıkacaktır. Fakat bugün için TC’nin
“devlet iradesi” olarak belirlenmiş böyle bir politikası
yoktur. Yani TC, tam bir çıkmazda...
Kaldı
ki Orta Doğu’da “Kürtlerin hamisi” olarak kendini
yapılandırmış, (Kürtleri kendine bağımlı
kılarak/payandalayarak) emperyal yayılma stratejisine yönelmiş
bir TC’ye, kimse Kürdistan’ı kaptırmak/yedirmek istemez.
Ayrıca böyle bir politikanın devlet politikası olarak uygulanması
koşullarında Kürt ulusal bağımsızlığı doğrultusundaki
eğilimin de güç kazanarak TC’yi tepe taklak etme tehlikesi de
daha keskin büyüyecektir... Yani TC açık bir çıkmazla karşı
karşıya.
İmha,
inkar, soykırım üzerinden gelen Ermeni ulusunu ve sonra diğer
ulusal azınlıkları (Rum vb.) soykırımlardan geçirerek bugünlere
gelen Türk egemen sınıflarının ve devletinin, (halkların ortak
mücadelesiyle engellenmediği koşullarda) milyonların kanını
dökmeden Kuzey Kürdistan’ın kopmasına izin vermeyeceği
açıktır. (Buna, bir de olası bir kopmada, çıkarları gereği
emperyalist önemli güçlerin doğrudan müdahale ederek soykırımcı
katliamı frenleme, sözgelimi araya kendi “barış misyonu”
kuvvetlerini yerleştirerek ön almayı ekleyebiliriz.)
Türk,
Fars, Arap halklarının demokratik ve enternasyonalist destek,
dayanışma ve birleşik mücadele cephesinin yaratılamamasının
bölgede ve TC’de savaşan ya da patlak veren tarihsel Kürt
ayaklanmalarının en büyük dezavantajlarından birisi olduğunu
ise hatırlatıp geçiyoruz.
Kürt
halkı öncelikle kendi öz gücüne güvenerek, dayanarak
bağımsız bir politik çizgide hedeflerine doğru yürümekle
yükümlüdür. Bu onun tarihsel ulusal görevidir. Kürt
burjuvazisinin ise böyle bir misyonu üstlenmesi olanaklı değildir
günümüzde. Öz gücüne güvenerek savaşmak bütün halkların
tarihsel devrimci görevidir. Doksanlar sonrası dünya çapındaki
alt-üst oluşlarla şekillenen tarihsel konjonktürün bu bakımdan
yurtsever devrimci hareket ve Kürt halkı bakımından, nesnel bazı
avantajlar sunsa da, esas olarak ağır dezavantajlarla
şekillendiğini, Kürtleri baskısı altına aldığını, yurtsever
hareket nezdinde hala öz gücüne dayanan ve pratik-politik devrimci
direnişine karşın ulusal devrimci stratejiden kopmaya götürdüğünü
(ama Rojava somutunda bir devrimci-demokratik ulusal devrimin de
zafer kazandığını) biliyoruz.
Kürt
ulusal davası ve mücadelesi bağlamında herhangi bir emperyalist
devletin, İsrail’in desteğine güvenerek ya da işbirliği
yaparak hareket etmek, kaçınılmaz olarak Kürt halkının bölge
halklarının desteğini almayı önleyeceği gibi sömürgeci Türk
devletinin soykırımcı iç savaşı kışkırtarak daha kapsamlı
bir soykırıma ve işgallere yönelmesine de yolu düzleyecektir.
Suriye ve Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan Kürt halkının bu
olgunun hiç farkında olmadığını düşünmek ise yanlış
olacaktır.
Diğer
halklar gibi, Kürtlerin kendi kurtuluşu da her şeyden önce öz
gücüne dayanan ulusal kurtuluş mücadelesinin başarısına, bölge
ve dünya halklarının enternasyonal destek ve dayanışmasına
bağlıdır. Irksal, dinsel, ulusal, mezhepsel savaşları
geliştirerek halkları parçalamak ve yönetmek politikası
emperyalizm ve gerici devletlerin politikasıdır. Emperyalizm ve
işbirlikçilerinin “böl ve yönet” politikasına karşı uyanık
olmak, bağımsız devrimci ve enternasyonal politikalarla halkların
ve işçi sınıfının birleşik cephesini bölgesel düzeyde inşa
ederek geliştirmek söz konusu gerici saldırgan politikaları boşa
çıkarmanın da tek yoludur.
Devam
edelim.
VII
Türk
egemen sınıflarının jeopolitikası, kendi “Hinterlandı”
saydığı eski Osmanlı sınırlarını Türki devletleri de
kapsayacak bir genişlikte kendi “jeopolitik sınırlar”ı
saymakta ve “Türk savunması”nın bu sınırlara kadar geniş
coğrafyada, daha da ötesini içerecek bir derinlikte jeopolitik
yayılma ve hegemonya kurma hedefine dayanmaktadır. Böyle bir
jeopolitik stratejik yayılma ve hegemonya kurma politikasının
tutmasının olanaklı olmadığını, TC’nin öncelikle de böyle
bir ekonomik gücü olmadığını, keza gerek küresel gerekse de
bölgesel devletlerin buna izin vermeyeceğinin altı çizilmelidir.
Öyle kabadayılık yaparak “ben hinterlandımın efendisiyim”
palavralarıyla ve güç gösterileriyle tarih yürümüyor; sofra
büyük ve kudretli tilkilerin, sırtlanların, engereklerin elinde.
Kurulacak yeni sofralar da keza.
Bunlar
objektif gerçeklerdir ancak bu politika ve yönelimler izlenirken
Kürt sorunu bağlamında vurgulanan bir gerçeğe özel olarak
işaret etmek gerekmektedir.
Merkezinde
Saray’ın oturduğu dinci faşist diktatörlüğün eğer
Türkiye’nin savunmasını “jeopolitik sınırlarda kurmazsak
TC’nin parçalanması kaçınılmazdır” analizi
önemsenmelidir.
“Osmanlı
Devleti’nin tarihî ve jeopolitik zemininde doğmuş bulunan ve o
mirası devralan Türkiye’nin savunmasını sadece sahip olduğu
sınırlar içinde düşünmesi ve planlaması imkansızdır.”
saptamalarını salt işbirlikçi Türk tekelci
burjuvazisinin, Erdoğancı faşist diktanın “iç kamuoyu”nu
manipüle etmek için kullandığı basit propaganda olarak da
görmemek gerekir.
TC,
bir yandan Kürt sorununu kullanarak “kendi hinterlandı”nda,
özelde Orta Doğu’da bölgesel yayılmacı, hegemonyacı
stratejisine meşruiyet kazandırmaya çalışırken, öte yandan da
küresel çapta sürmekte olan emperyalist hegemonya ve rekabet
mücadelesi sürecinde çok merkezliliğin gelişmesini, bu çok
kutuplu emperyalist dünyanın Orta Doğu çapında yarattığı
etkiyi ve geleceğe dönük yönelimleri de okumaktadır. TC bu
durumun Orta Doğu’da Kürt sorununun (TC’nin “bölünme”sini
de getirebilecek) tümden denetimden çıkmasına yol açacağını,
bu tehlikenin büyüdüğünü de görmektedir. Gerek “dünyanın
merkezinin Asya-Pasifik”e kayması, gerek bu yönelimden dışlanacak
ya da dışında kalacak güçlerin geçtik bölgesel iddialarını
devlet olarak gerileyip çökme tehlikesi gerçeği TC’nin analiz
ettiği bir durumdur. Türk egemen sınıfları eğer küresel ve
bölgesel ittifaklarını “doğru” kurmazsa, jeopolitik rekabette
stratejik gelişme çizgisini sürecin gereklerine uygun
şekillendirmezse, bu durumun, TC’yi “sürecin dışında kalan
aktör” pozisyonuna düşürerek işgal ettiği en büyük
Kürdistan parçasından da olacağını görmektedir.
“Doğu
Anadolu”yu, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu”yu kaybetmemek için
ileri hatlarda “savunma”yı kurma hikayesi aynı zamanda dile
getirdiğimiz gerçeklerle bağlıdır. “Uygun
konjonktürel şartlarda basiretli bir atak politika ile ele
geçirilecek kazanımlar ihmal edilirse gelecekte Doğu Anadolu’yu
savunmak için üstlenilecek masraflar daha ağır olacaktır.
Balkanlar ile bir kıyaslama yapılırsa artık Doğu Trakya ve
İstanbul’un müdafaası Adriyatik ve Saraybosna’dan, Doğu
Anadolu ve Erzurum'un savunması Kuzey Kafkasya ve Grozni’den
başlamaktadır.”
sözleri
laf
olsun beri gelsin
niyetiyle söylenmemektedir. Bu
sözler, Türkiye’nin egemen sınıfı
olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin jeopolitik stratejisini ve
Kürt sorununa yaklaşımını ve yönelimini
vurgulamaktadır.
“Bir
ülkenin stratejisini sadece tek-eksenli bir dış tehdite göre
tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdite göre tanımlamak ise stratejik
dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır. Soğuk Savaş
sonrası dönemde tarihî ve coğrafî derinliği haiz dinamik bir
Türkiye stratejisi tanımlama ve uygulama zorunluluğu ile karşı
karşıya kaldığımız bir dönemde, kurumsal, tarihî ya da
psikolojik faktörlerle Türkiye’nin kendi iç çelişkilerinin
yıpratıcı süreçlerine mahkum edilmesi, toplumun bütün gücünü
harekete geçirebilecek ortak bir stratejik zihniyetin
geliştirilmesinin önündeki en ciddi engeldir.” saptaması,
“Bu psikolojik hazırlık, iç kamuoyunu bu yönde
etkileyebilecek bir sosyo-psikolojik kültür meşruiyeti temeli ile
bütünleşmelidir.” (Davutoğlu) analizi, hem Türkiye’de
devrim ve sosyalizm kavgasının gelişimini önlemek ve ezmek, hem
de özelde Kürt ulusal mücadelesinin ezilebilmesi, “devletin
bekası”nı koruyabilmek için hegemonyacı yayılmacılığın,
bölgesel savaşçı politikanın gereklerine göre konumlanmanın
öneminin altını çözmektedir.
Bu
bağlamda sermaye diktatörlüğü kendisini yeniledi. Geçmişin
Kemalist dar politikalarının (milliyetçiliğin dar tanımlanması,
Kemalist statükocu-savunmacı psikoloji, “Misak-ı Milli
sınırlarını ve ulus-devleti müdafaa stratejisi”, “hinterland”a
karşı ilgisizlik, Osmanlıyla çizilen sınırların “yok
sayılması”, “Kemalist vesayet”) tasfiye edilmesi üzerinden
“geniş bakış açısı” ve yeni jeopolitika AKP iktidarında
karşılığını buldu.
Emperyalizme
bağımlılığı derinleştiren, neo-liberalizme, neo-Osmanlıcılığa,
GOP’a dayanan, İslamist sermayenin sermaye birikimini güçlendiren,
sermayeye içeride ve dışarıda yeni birikim alanları açan,
hukuksal engellerden arınmış merkezileşmiş, vurucu gücü
yüksek, ordunun klasik Kemalist yapısından arındırıldığı
asker-polis-istihbarat devletine dönüşmüş bir yapı inşa
edildi. “Güçlü Türkiye, güçlü devlet, güçlü ordu, güçlü
lider” sloganları, “askeri-sınai kompleksi Türk sanayisinin
öncü gücü” haline getirme politikası söz konusu tablonun
olmazsa olmazı olarak geliştirildi. Bu politika, neo-Osmanlıcı
(panİslamist, pan-Türkist, İttihat Terakki’ci) stratejilere
güçlü bir askeri-sınai temel kazandırma politikasıdır. Bu
strateji aynı anda birkaç cephede savaşa bilme kapasitesinin
kazanılmasını da içermektedir. Buna da “Yeni Türkiye” dendi.
Bu
yeni politika, TC’nin Kürt sorunu ve mücadelesine karşı iç ve
dış yöneliminde de karşılığını bularak, “Bölücülüğe
ve bölücü teröre karşı mücadele” stratejisinin jeopolitik
stratejik düzeyde ele alınmasında somutlaştı... “Bir
ülkenin stratejisini sadece tek-eksenli bir dış tehdite göre
tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdite göre tanımlamak ise stratejik
dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır.” analizi
diğer şeylerin yanı sıra, Kürt sorunu ve mücadelesi bakımında
da aydınlatıcıdır...
Eklemek
isteriz; TC “Osmanlı medeniyeti”ni örnek göstererek “süper
güç”müş gibi yaptığı propagandaya, pratik-politik yönelimine
karşın kendini çevreleyen bölgede “medeniyet kurucu devlet”,
“yeni bir medeniyetin öncü model ülkesi” olabilecek
herhangi bir “medeniyet” kuramayacaktır. Sözü edilen
medeniyet, olsa olsa kapitalist yayılmacılıkla, sömürgeci
zulümle, politik ve askeri saldırganlıkla, savaş
kışkırtıcılığıyla kendini çevreleyen ülke ve hinterlandda
nefretle (anılan ve) anılacak ve halkların devrimci öfkesine
maruz kalacak bir “medeniyet” olacaktır yalnızca. Bu
“medeniyet”, “Türk-Kürt ittifakı” formülasyonu adına pay
sahibi olmak isteyen Kürt burjuvazisinin ağzının sularının
akmasına yol açsa da, gerçekte Kürt halk hareketi nezdinde (belki
de geçici bir etki yaratabilse de) karşılığını bulmayacaktır.
İçeride
dizginsiz sömürü ve yağma, devlet terörü, korkunç bir
adaletsizlik, toplumsal, kültürel, ahlaki çöküş, mafyalaşma,
mafyalaşmış devlet; dış politikada maceracı ve militarist
saldırganlık ve işgaller vb. gerçeği ve gerçekleri, Erdoğan’ın
ömür boyu padişahlığını güvence altına alma politikasının
TC’nin nasıl bir “medeniyet”i temsil ettiğini; “neo-Osmanlıcı
Türk medeniyeti”nin bundan öte bir “medeniyet” değeri
olmadığını ve olamayacağını zaten ortaya koymuştur.
Proletaryaya,
halklara, Kürt ulusu ve halkına karşı düşmanlıkla kurulmuş TC
ve yeni emperyal jeopolitikası kısa vadede olmasa da onun ölümünü
hazırlayan, çürüyüp çöküşünü hızlandıran bir
“medeniyet”i temsil ettiğinin de altı çizilmelidir.
Ekonomik
gücünün büyük iddialarını desteklemediği TC, esas olarak
emperyalist devletler ve kutuplar arasındaki çelişkilere, bölgesel
ve yerel devletler arası çelişkilere oynayarak, safında yer
aldığı küresel gücün ve güçlerin çıkarlarını
gerçekleştirerek kendine belli alanlar açabilir; böylece
dışlanmaktan kurtularak kendine yol açabilir.
Batıyla
birlikte, “Batı eksenine alternatif olmadan” ama göreli
olarak özerk gelişme, büyüme, bölgesel ve giderek “küresel
devlet” haline gelme neo-Osmanlıcı iddia ve gelişme çizgisi söz
konusu olguyu yansıtmaktadır.
“Reel
gücü” ile jeopolitik stratejisi arasındaki dengesizliği çözmeye
yönelmek Türk tekelci sermayesine, sermaye devletine bir dinamizm
kazandırsa da, uzun vadede yıkılışının dinamiği rolünü
oynayacaktır.
Ancak
vurgulamak gerekir; Türk egemen sınıflarının ekonomik, siyasi,
askeri iddiaları ve yönelimi nasıl ki geniş bir coğrafyayı
(Doğu, Batı, Güney, Kuzeyde) kapsıyorsa proletarya ve halklar
da, Kürt halkı da gerek bölgesel gerekse de küresel alanda
anti-faşist, anti-emperyalist, anti-kapitalist enternasyonal
birleşik cepheler kurarak devrim ve sosyalizm mücadelesini
geliştirebilir ve zafere gidebilir. Hele de günümüz dünyasında
dar bir ulusalcı/milliyetçi bakış açısı ve politik yönelimle
sorunların çözümü olanaklı değildir. Uluslararası tekellerin,
ÇUŞ’ların yönettiği “küreselleşmiş dünyamız”da,
sınıfsal ve ulusal mücadelelerin, toplumsal kurtuluşun bölgesel,
kıtasal, küresel çapta devrimlerin maddi temelleri, (nesnel
ekonomik ve toplumsal) koşulları düne göre çok daha derin ve
kapsamlı olgunlaşmış bulunuyor... Bu, Kürt ulusal sorunun çözümü
ve geleceği açısından da geçerlidir...
SON