Translate

Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürdistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2026 Pazar

ROJAVA’DA DEVRİM OLMADI MI?

 

ROJAVA’DA DEVRİM OLMADI MI?

I

Rojava’da bir devrimin gerçekleşmediği, YPG, YPJ, SDG’nin emperyalizmin uzantısı olduğu propaganda ediliyor. “Marksist”, “sosyalist”, “enternasyonalist” olmakla kendilerini tanımlayan bazı siyasi çevrelerin bu propagandası sosyal şovenist propagandadan ibarettir. Egemen ulusun egemenliğinden ve ayrıcalıklarından yana olan sosyal şoven çevrelerin objektif olma gibi bir sorunu yoktur. Egemen ve sömürgeci Türk ulusunun egemen sınıflarının ve devletinin ayrıcalıklarının sürmesinden yana olan söz konusu siyasi çevrelerin “Marksizm”le, “sosyalizm”le, “komünizm”le, “enternasyonalizm”le ilişkisi yoktur. Bunların devrim gibi bir sorunu da yoktur. Bu çevreler yalnızca sosyal şoven değil aynı zamanda sosyal reformisttirler. Bunlar, egemen ulusun burjuva ve küçük burjuva sınıfının şovenist, milliyetçi sözcüleridirler. Bu cephe, devrimci ve komünist çizgide yer almak bir yana, devrimin önünde reformist, sosyal reformist, milliyetçi bir ideolojik barikatın sözcülüğünü yaparak bilerek ya da bilmeyerek Türk egemen sınıflarına hizmet etmektedir. Bu cephenin ana kuvvetleri öteden beri Kemalizm’e yedeklenegelmiş çevrelerden oluşmaktadır. Dillerinden düşürmedikleri anti-emperyalizm söylemi ise sosyal şovenizmlerini meşrulaştırmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Bunların anti-emperyalizmi egemen ulusun egemenliğini, ayrıcalıklarını savunma politikasının kılıfını oluşturmaktadır.

Doğrudan Kemalist çevreler ise, Kürt ulusunun ulusal varlığını, başta ayrı devlet kurmak hakkı olmak üzere ulusal demokratik haklarını ret ve inkar etmekte, sorunu “Bölücü terörizm”le tanımlayarak tipik şovenistler olduğunu ortaya koymaktadırlar. Bunlara göre PKK, SDG “terörist” oluşumlardır, “dış güçler”in uzantısıdır, “emperyalizmin maşası”dır vb.

II

Rojava’da bir devrim gerçekleşmiştir. Bu devrim, ulusal kurtuluşçu bir devrimdir. Sosyalist değil ama demokratik halkçı bir devrimdir. Rojava Devrimi, Esad iktidarının gerileyip çökmesi ile, IŞİD’in ezilmesi, IŞİD’in kurduğu, başkenti Rakka olan “İslam Devleti”nin ezilmesiyle zafere erişen bir devrimdir. Rojava’da egemen ulus olan Arap ulusunun egemen sınıfının, sömürgeci tahakküm kurmuş bir sınıfın ezilen bir ulus olarak Kürtlerin mücadelesiyle, ayaklanmasıyla, iktidarı ele geçirmesiyle, devrimci-demokratik karakterde yeni bir iktidar kurmasıyla zafere erişen bir devrim gerçekleşmiştir. Küçük bir devrim ama cürmü büyük olan bir devrim. Kendi sınırlarının ötesine geçerek yarattığı devrimci etkiden de bu gerçek görülebilir.

Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Her devrimin temel ve esas belirtisi gerici iktidarın yıkılması, ezilen bir sınıfın ya da sınıfların iktidarının kurulmasıdır. Rojava’da bu gerçekleşmiştir. Bu temel tarihsel ve politik gerçeği yok sayarak, üstünden atlayarak bir devrimin varlığı ve yokluğu bilince çıkarılamaz.

Rojava’da gerçekleşen devrim sosyalist değil, bir politik devrimdir. Rojava devriminin perspektifi ulusal devrimci demokratik bir devrimin sınırlı perspektifidir. Rojava devrimine önderlik eden öncü, sosyalist/komünist değil, Kürt ulusal mücadelesini devrimci-demokrasi çerçevesinde temsil eden bir önderlik ve öncüydü. Dolayısıyla harekete damgasını basan böyle bir önderlik ve programla zaten sosyalist bir devrim zaten yapılamaz ya da ulusal kurtuluşçu bir demokratik devrim olan Rojava Devrimi sosyalist devrime de dönüştürülemezdi.

Dünya devrimi ve tek tek ülkelerin devrimi tek tip devrimlerden oluşmadığı gibi, her ülke devrimi kendi somut tarihsel gerçekliğine dayanan özgünlüğü ile tarih sahnesine çıkar. Hiçbir devrim diğer bir devrimin tıpkı basımı olmamıştır ve olamaz da. Her devrim, dünya devrimine kendi özgün katkısını yaparak tarihte yer alır ve almıştır... Rojava Devrimi gerçeğine de bu açıdan bakmak ve anlamak gerekir.

Rojava Devrimi’ni kendi kafalarındaki mekanik, dogmatik, kaba, mükemmeliyetçi formüllere sığdıramadıkları için devrimden saymayanlar, kuşkusuz ki ağır bir yanılgı içerisindedirler. Esad iktidarının yenilgisi, IŞİD’in yenilgisi, TC, IŞİD, ÖSO, MSO gibi karşı devrimci, soykırımcı, halklara düşman kuvvetlerin Rojava’dan püskürtülmesi ve yenilgiye uğratılması, kadın özgürlükçü çizgisiyle de öne çıkan seküler Rojava Devrimi’nin yok sayılması yalnızca geri değil, gerici bir perspektifi, analizi, propagandayı da ifade etmektedir.

III

Rojava Kürtleri Suriye’de patlak veren krizi, emperyalist ve gerici müdahaleyi, Esad iktidarının zayıflamasını, dış müdahale ve gerici iç savaşı kendi lehlerine değerlendirmeyi başardılar. Eğer krizin yarattığı ortamı ulusal kazanımlar ve devrim için değerlendirecek bir öncü olmasaydı ya da ortaya böyle bir öncü çıkmasaydı bir Rojava Devrimi’nden de, onun başarısından da bahsedilemezdi. Kürt ulusal hareketi ne Esad’a ne de ABD, İsrail, TC, Körfez ülkelerine yedeklendi. İç çelişkilerden yararlandı ve Rojava’da yerel düzeyde de olsa ulusal demokratik devrimci bir iktidar kurdu. Ayrıca hatırlatmak isteriz; Esad iktidarı yıkılışa giderken bile Kürt ulusunun varlığını, ulusal demokratik haklarını tanımaya yanaşmadı. Egemen ve ayrıcalıklı ulus olan Arap ulusunun egemen sınıfının ırkçı, şovenist ulusçuluğunun bu tutumu, tesadüfi değildi. Bu katı, uzlaşmaz, imha ve inkar üzerinde yükselen politika Fars ve Türk egemen sınıflarının da ortak özelliğidir...

Rojava Devrimi uluslararası arenada da devrimci bir rol oynadı. 1930’larda İspanya’da Franko faşizmine karşı kurulan uluslararası enternasyonal tugaylar deneyiminden de esinlenen enternasyonal tugayların ortaya çıkması, Rojava Devrimi’nin devrimci etkisini yansıtan çarpıcı olgulardan birisidir. Rojava Devrimi’nin Suriye ve Orta Doğu’da cihadist İslamist kara fırtınaya, Orta Doğu’nun şeriatçı gerici sömürgeci devletlerine, dinci faşist Erdoğan iktidarına indirdiği darbelerin devrimci darbeler olduğu açık ve nettir. Halklar ve inançlar nezdinde demokratik birleştirici karakteriyle Rojava Devrimi, Kürdistan’ın bu en küçük parçasında zafere ulaşan bu devrim, tüm zaaflarına, eksikliklerine, yalpalamalarına vb. karşın, Orta Doğu halkları için de devrimci çözüm yolunu gösteren bir devrim oldu. Bu etki zamanla daha fazla açığa çıkacaktır. Tüm bunları yok sayan, yok saymıyorsa küçümseyen, hor bakan kafaların ya son derece dar kafalı devrimciler ya da düpedüz Kemalist, sosyal şoven çevreler olduğunun altı çizilmelidir. Şeriatçı gericiliğe, dinci faşist Saray iktidarına karşı özgürlük, laiklik sloganları atanların iş Kürtlerin mücadelesine, kazanımlarına gelince üstelik laik, seküler, kadın özgürlükçü, halkları kardeşleşmeye çağıran Kürt hareketine saldırmaları, dinsel faşist diktanın terör ve katliamlarına destek sunmaları, fütursuzca savunmaları berbat bir iki yüzlülüktür. “Solcu” geçinen bu kesimlerin, Kürt, Kürdistan, Kürt ulusal demokratik mücadelesi ve kazanımları söz konusu olunca egemen sınıfın şoven, gerici milliyetçi, militarist sömürgeci politikalar etrafında saf tutmaları çarpıcı olgulardan birisidir.

Deniyor ki; “Ne devrimi kardeşim, Esad rejimi geri çekilerek oraları Kürtlere bıraktı, böyle devrim mi olur!”

Bu çok safça, çok cahilce bir değerlendirmedir. YPG’nin bir bataklığa çevrilmiş kaotik Suriye’de Esad rejimi ile başlı başlına silahlı bir mücadeleye tutuşmamış olması, doğru bir tavırdı. Tarihte karşı-devrim cephesindeki parçalanmaları, çelişki ve çatışmaları kullanmadan zafere erişen herhangi bir devrim örneği bulamazsınız. Rojava Devrimi’nin öncüsü karşıdevrim içerisindeki bölünmeleri kullanarak zafere yürüyebilmiştir. Örneğin, Rojava Devrimi’ni beğenmek ya da devrimden saymak için Kürt halkı ve öncülerinin Esad ile çatışmasını, Esad iktidarını silahlı ayaklanmayla ezmesini ön koşul saymak saçmalamaktan ibarettir. Suriye’nin özgün koşulları, ortaya çıkan kaos, Esad rejiminin alabildiğine zayıflamış olması, Kürt direnişi gerçeği Esad güçlerinin o bölgeden çekilmesinin nedenidir. Eğer rejim Kürt halkıyla başlı başına savaşma gücüne sahip olsaydı geçmişte olduğu gibi kitlesel katliamlar da dahil, her türlü zorbalığa başvuracaktı. Ama mecali yoktu. Bu durum, geçmişten bu yana Suriye’de de direnen Kürt halkının tarihsel ve güncel birikimlerinin akıllıca kullanılmasına hizmet etti. Böylece eski gerici iktidar yıkılmış, yeni devrimci iktidar kurulmuştur. Boşluğu yıkım ve katliamlar yaratarak doldurmaya, İslamcı cihadist katiller ordusunun iktidarını kurmaya yönelen anti-Kürt, anti-demokratik ve emperyalizm ve bölgesel gericilik güdümlü güçler ise, yenilgiye uğratılmıştır...

Suriye’de rekabet eden, kaos yaratan, halkların kanını döken yerel, bölgesel, uluslararası gerici ve emperyalist kuvvetler gerçeği; kaosa sürüklenen Suriye gerçeği, devrimci müdahale ile Rojava olgusunu yaratacak bir öncü gücün varlığı nasıl Suriye gerçeklerinin bileşenleri ise; Esad’ın “gönüllü” olarak Rojava ve çevresinden “çekilmesi”, kendi zayıflığından ve yıkılışa doğru gitmesinden dolayı mecburen uyguladığı bir manevraysa, bu da o ülkede ortaya çıkan Rojavalı ulusal devrimcilerin başarıyla kullandıkları bir diğer özgünlüktü. Bu durum, Rojava Devrimi’nin zaferine giden yolda özgün fırsatlardan birisini oluşturmuştur. Burada anormal olan hiçbir şey olmadığı gibi, bu vb. olanakları kullanma mahareti gösteren Kürtler de gayrimeşru bir iş yapmış değillerdi. Aksine bu fırsat doğru, devrimci bir şekilde kullanılmıştır. Tarih Kürtleri bir ulus olarak sahneye davet etmiştir. Rojava Devrimi Kürdistan’ın en küçük parçasında Kürtlerin sahneye çıkışı ve mevzilenmesiyle tarihin çağrısına verilen bir yanıt olmuştur. Rojava Devrimi Kürt uluslaşmasının ve Kürt sorununun küreselleşmesinin gelişiminde tarihsel dönüm noktalarından birisi rolünü oynamıştır.

IV

Rojava’nın geleceği hakkında şimdiden net bir şey söylemek olanaklı değil. Çok uçlu, ağır bir yenilgiye dönüşerek tasfiye olma seçeneği de dahil değişik alternatiflere açıktır. Suriye “üniter devlet” yapısıyla “entegrasyon”un demokratik bir entegrasyon olması olanaklı değildir. Yeni bir iç savaşa sürüklenme koşulları mevcut. Kriz ve belirsizlik ortamı sürmektedir. Net olan emperyalist “uluslararası meşruiyet”e dayanan HTŞ’nin iktidarın merkezinde oturuyor oluşudur. Tarafların “entegrasyon”dan anladıkları şey, birbirinden farklıdır. Eğer “entegrasyon”, “iç barış”, “istikrar” , “iç cepheyi sağlamlaştırma” Kürtlerin kolektif kimliğinin kamusal alanda tanınmasına, Özerk Bölge’nin adı ne olursa olsun fiilen tanınmasına, bu durumun anayasa katında da meşrulaştırılmasına dayanmazsa ortada ne Rojava Devrimi ne de Kürt mevzisi kalır...

Önümüzdeki makalede SDG’nin emperyalizmin, ABD’nin, NATO’nun kullandığı işbirlikçi bir yapı olduğu iddiasını inceleyeceğiz.

DEVAM EDECEK



9 Şubat 2026 Pazartesi

ROJAVA VE GENELLEŞEN KÜRT ULUSAL DİRENİŞİ

 

ROJAVA VE GENELLEŞEN KÜRT ULUSAL DİRENİŞİ


Paris toplantısında yapılan anlaşmanın hemen ertesi günü başlayan HTŞ ve MİT çetelerinin Rojava sınırlarına gelip dayanan askeri saldırıları, gerek enternasyonal alanda gerekse özellikle de Rojava önderliğinde dört parça Kürdistan’ı sarıp sarmalayan büyük Kürt direnişi ve Serhildanı karşısında durmak zorunda kaldı. Bu direniş, SGD’yi tasfiye etme saldırısına karar veren emperyalist ve gerici devletlerin kadir-i mutlak bir güç ya da güçler olmadığını da açıkça gösterdi. Eğer Rojava ve genelde Kürt halkının büyük direnişi olmasaydı Rojava’yı ezme harekatının her cephede süreceği açıktı. Söz konusu emperyalist ve gerici saldırıyı boşa çıkaran, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletlerin geri adım atmasının belirleyici faktörü Kürt halkının direnişi oldu. İlan edilen ateşkes ve ardı sıra gelen “anlaşma”, söz konusu direnişin belirleyici etkisi altında gerçekleşti. Rojava direnişi ve Rojava önderliğindeki Kürt sehildanı emperyalizm ve gericilik karşısında halkların mücadelesini küçümseyen burjuva ve küçük burjuva liberallere de atılan güçlü bir tokat oldu.

Bir diğer gerçeğin altı çizilmelidir; son 100, 150 yıllık Kürdistan tarihinde ilk defa bu denli geniş, güçlü, kitlesel, birleşik bir yurtsever direniş ortaya çıktı. Bu direniş ve şahlanış yurtsever harekete, Rojava’ya, SDG’ye karşı mesafeli duran, dahası ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) gibi bir araçla yurtsever hareket önderliğindeki SGD’ye karşı hiç de dostça davranmayan Barzani’nin bile yönünü Rojava çevirmesine yol açtı. Güney Kürdistan (Kürdistan Bölgesel Yönetimi-Başur Kürdistan) daha önce görülmemiş ölçüde çok büyük kitlelerin protestolarıyla, maddi ve manevi destek ve seferberliğiyle ayağa kalktı. Keza Kürt Bölgesel Yönetimi diplomasi alanında da Rojava direnişine önemli katkılar yaptı.

Rojava eksenine dayanan bölgeselleşen, küresel etkiler yaratan Kürt direnişi, Kürt ulusunun yurtseverlik bilincinde sıçramanın en önemli tarihsel dönemeci haline geldi. Bu direniş ve ayağa kalkış Kürt halkının Orta Doğu çapında bir Kürdistan özlemini, ulusal birleşik mücadele talebini de ilk kez pratik-politik olarak açığa çıkardı. Bu özlem ve talep tarihsel bir eğilim olarak her zaman vardı ama parçalanmış, bölüşülmüş Kürdistan gerçeğinde; geç uluslaşmış, ulusal gelişmesi engellenmiş Kürdistan gerçeğinde Kürt halkı ilk defa bu denli birleşik, zamandaş, kitlesel eylem gücüyle tarih sahnesinde yer almış oldu.

Ortaklaşarak genelleşen direniş ve Kürdistan sloganında billurlaşan ulusal bilinç, Kürt halkının öncü kuvvetlerini de aştı ve bu kuvvetlere de ayar verdi. Dört bir yanda Kürt ulusal bayrağı ortak bir bayrak olarak öne çıktı. İstisnasız her yerde yurtsever hareketin olmazsa olmazı olan kitlesel Öcalan posterleri ve Öcalan sloganları geri plana düştü. Bu gelişme Kürt halkının ulusal özlemi olan birleşik Kürdistan talebiyle, bayrağıyla, sloganlarıyla, statü talebiyle iç içe yükseldi. Kürt halkı Kürt ulusal mücadelesi içerisinde şöyle ya da böyle etkin olan güçleri birleşmeye, ulusal özgürlük istemlerini birleşik yükseltmeye zorladı... Bugün dünden farklı olarak daha yüksek bir aşamaya ulaşan Kürt ulusal direnişi, Kürt ulusunun ortak iradesine dayanarak savaşımı geliştirmek bakımından bir dizi yeni olanak ortaya çıkarmış bulunmaktadır... Bu olanakların hangi ölçekte birleşik mücadele yöntemleriyle, örgüt ve mücadele biçimleriyle, ortak politikalarla değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini, ulusal direnişin verdiği yeni ayarın hangi ölçekte ya da ölçüde sürdürülüp sürdürülemeyeceğini zamanla göreceğiz. Kuşkusuz ki bu eğilimin yanıtlanması Kürdistan gerçeğinde parçalanmış ve birbiriyle rekabet içerisinde olan, birleşik mücadele bakımından (sınırlı dönemler hariç) geçmişi hiç de olumlu sınavlarla şekillenmemiş olan belli başlı Kürt öncü kuvvetlerin takınacağı tutuma bağlıdır...

Ezilen bağımlı, sömürge ulusların ulusal öfkesinin ulusal direnişe, ulusal direnişin ulusal ayaklanmalara doğru gelişmesi, kaçınılmaz bir tarihsel eğilimdir. Bu eğilim, Kürt tarihinde sayısız ulusal ayaklanmalarda ve Kürdistan özleminde defalarca ortaya çıkmıştır... Rojava eksenli alabildiğine genelleşen son direniş olgusu da bu gerçeğin açık ve çarpıcı bir ifadesi ve yeni bir evresi oldu.

Kürtler bağımsız devlet istemiyor, federasyon istemiyor, özerklik istemiyor propagandası ya da Kürt ulusunun bu taleplerle mücadeleden vazgeçmesi; sömürgeci devletleri yıkmadan “demokratikleştirerek” kendi sorunlarına çözüm araması gerektiği; Kürtlerin sorunlarının başlıca olarak “Demokratik müzakere”yle çözüleceği teorileştirilmesi/paradigması ve propagandası son büyük Kürt direnişi ile ağır bir darbe yedi. Açık ki, Kürtler, Kürt ulusal kimliğinin açık ve kesin olarak tanınmasını, dahası bir Kürdistan istiyor. Kürtler statü istiyor. Kürtler statüsüz yaşamak istemiyor. Kürt ulusunun ulusal talepleri haklı, meşru taleplerdir. Bu meşruiyete en ufak gölge düşmesi ya da düşürülmesi kabul edilemezdir.

Tarihin hangi yollardan geçerek Kürt sorununun çözümüne varacağını bugünden bilemeyiz ama Kürtler ulusal demokratik haklarını, ulusal özgürlüğünü istiyor ve mücadele ediyor. İdeolojik mücadele hakkını kullanırken, her cephede Kürt halkıyla omuz omuza savaşmak her devrimci partinin görevidir. Doğal olarak her devrimci parti kendi programı temelinde bu savaşıma katılmaktadır ya da katılacaktır. Orta Doğu çapında bir sorun olan ve jeopolitik kapışmalarda önemli bir yerde duran “Kürt sorunu”nun reformist, devrimci-demokratik ve sosyalist çözümünü öneren partilerin siyasal çizgilerinin sınavdan geçmeye devam edeceği de açıktır.

DEVAM EDECEK


16 Eylül 2025 Salı

TC, KÜRT SORUNU VE JEOPOLİTİKA (III)

 

TC, KÜRT SORUNU VE JEOPOLİTİKA (III)



I

Orta Doğu Üzerine Notlar” ana başlıklı yazı serimizin “VI. Bölüm”ünde, “Orta Doğu, Kürt Sorunu ve Jeopolitik” başlığı altında yayınladığımız yazının girişinde aktardığımız Davutoğlu’nun şu analizini bir kez daha birlikte okuyalım:

Ortadoğu’daki küresel ve bölgesel dengelerin odağında bulunan ve her türlü istismara açık bir nitelik arzeden ‘Kürt Meselesi’ Türkiye’yi gerek dış politika ve bölgesel stratejik planlama, gerekse iç bütünlük ve sosyo-kültürel ve sosyo-politik entegrasyon açısından doğrudan ilgilendirmektedir. Bu meselenin taşıdığı jeopolotik çok boyutlu bir karakter arzetmektedir.(Davutoğlu, Stratejik Derinlik)

Görüldüğü gibi Kürt sorunu Orta Doğu’nun merkezi bir sorunudur. Orta Doğu çapında bölgesel ve küresel emperyalist ve emperyal politikaların Kürdistan’ı ve Kürt mücadelesini dikkat merkezine almadan geçemeyeceği bir sorundur. Orta Doğu’da zor yoluyla bastırılmış tarihsel Kürt dinamiği bölgesel çapta yaşanan krizin temel ve önde gelen unsurlarındandır. Kürt dinamiklerinin bölgesel ve giderek uluslararası arenada yarattığı sarsıntı Kürdistan’ı boyunduruğu altında tutan işgalci devletlerin egemenliğini darbelemeye devam edeceği de açıktır. Bu tablo, dört parçada gelişen Kürtlerin mücadelesine karşı Türk, Arap, Fars gericiliğinin Kürt nefretinin nedenlerini açıklamaktadır. Hem böl, paylaş, yok say, hem de gerektiğinde Kürtleri birbirine karşı kullan ama “Ben varım, ulusal haklarımı koparıp alacağım” diyen mazlum bir ulusu terörist, ulusal mücadelesini de “terörizm”le damgala. Kürt ulusunun ve halkının bunu kabul etmediğini, soykırımcı politikalara karşı elinde doğal hakkı olan ulusal talepleri ve bayrağıyla savaştığı açıktır...

II

Bu satırları yazdıktan sonra geçmişte başbakanlık yapmış olan Davutoğlu’nun Türk devletinin “gerek dış politika ve bölgesel stratejik planlama, gerekse iç bütünlük ve sosyo-kültürel ve sosyo-politik entegrasyon açısından doğrudan ilgilendirmektedir.” açıklamasından da görüleceği gibi, Kürt sorunu (ve mücadelesi) TC’nin bir numaralı sorunudur. Bu olgu, Türk sermaye devletinin Kuzey Kürdistan’da (Bakûr), Irak Kürdistanı’nda (Başûr), Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) durdurak bilmeyen askeri baskı, imha ve soykırım saldırılarının, iç politikada sömürgeci faşist terörle iç içe geçmesinde somutlaşıp açığa çıkmaktadır. TC’nin en fazla sıkıştığı temel yakıcı sorun Kürt sorunudur. TC, gerek içeride gerekse de Orta Doğu’da Kürt ulusal mücadelesini ezemedi. Dahası, Kürt mücadelesi ve kazanımlarının büyümesiyle bölgesel ve küresel alanda inisiyatif kaybetmeye başladı. Sömürgeci faşist diktatörlüğün ve merkezi Sarayın sadece ve sadece binbir şeytani sömürgeci hesapla İmralı’ya, Öcalan’ın ayağına gitmesi öncelikle ifade ettiğimiz gerçekle, gerçeklerle bağlıdır...

Türkiye’de bugüne dek gerçekleştirilmiş askeri ya da sivil darbelerin, ama özellikle de 12 Eylül askeri faşist darbesi ve sonrası gerçekleştirilmiş olan sivil darbelerin başta gelen temel nedeni sermaye devletinin “Bölücülük ve bölünme” tarihsel korkusudur. Kürtlerin ulusal mücadele bayrağını yükselttiği her dönem söz konusu tarihsel korku ivmelenmiştir. Türk egemen sınıflarının İslamcı-neoOsmanlıcı-pan-Türkist politikalara ve bunun ifadesi olan Erdoğan ve AKP’sine yönelmeleri, AKP’nin seçenek olarak ileri sürülmesi, aynı zamanda, Orta Doğu’da Kürt mücadelesinin gelişimini önlemek, “Ümmet”çilik politikaları ile Kürtleri kontrol altına alarak kullanma politikasıyla bağlıydı ve bağlıdır. Ancak AKP’ye ve elebaşı Erdoğan’a biçilen bu misyon da iflas etmiştir...

TC’nin 2. İsrail’e, bir teröristan cumhuriyetine, içeride ve dışarıda terörle, politik ve askeri saldırganlıkla şekillenen bir devlete dönüşmesinin en başta gelen nedeni Orta Doğu’da Kürt mücadelesidir; son 40 yılı aşkın süredir (aldığı yenilgilere karşın) nihai bakımdan yenilmeyen, ciddi kazanımlar elde eden Kürt ulusal devrimidir.

Sınırsız sömürgeci propaganda ile “etnik siyasete”, “etnik milliyetçilik”e topyekün saldıran Türk devleti, öte yandan, dizginsiz ırkçılıkla, şovenizmle, militarizmle, asimlasyon ve soykırımcılıkla belirlenen Türk milliyetçiliğini dokunulmaz kutsal çizgisi sayagelmiştir. Fakat, tek ulusa, tek dine, tek mezhebe, tek devlete dayanan, siyasal özgürlüğe sınırsız bir düşmanlıkla belirlenen TC’nin Türkçü, İslamcı Türkçü milliyetçiliğinin tarihin akışı içinde iflas ettiğini görmemek için kör olmak gerekir...

III

Özellikle “Doğu bloku”nun çöküşünden, dünya devriminin yenilerek geri çekilişinden sonra yükselmeye başlayan İslam kimliği Türk sermayesi ve devleti tarafından özellikle de AKP ile birlikte Kürt hareketine karşı kullanılmaya başlandı. “İslâmî kimliğin yükselişi aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dönemde ivme kazanan ve dış kaynaklarca da desteklenen etnik milliyetçilik hareketlerine karşı ortak din bağı ile milli bütünlük arasında bir bağ kurulmasıtaktiğinin devreye konulması söz konusu olgu ile bağlıydı.

Bu kullanma, İslamcı ümmetçilikle “Türk etnisitesi”nin sömürgeci, egemen ulus kimliğini azgınca savunmada, “ayrılıkçı, bölücü Kürt milliyetçiliği”ni, “bölücü terör”ü tasfiye etme politikasında somutlaştı.

Dinin Kürdistan’daki özgül ağırlığını özenle hesaba katan sömürgecilik “İslam kardeşliği”, “hepimiz bir millet-ümmetiz” propagandasıyla Kürt ulusal uyanışını, ulusal bağımsızlık ve eşitlik talebi ve mücadelesini engelleyebileceğini düşündü. Fakat yaşam ve mücadele “etnik milliyetçilik hareketlerine karşı ortak din bağı ile milli bütünlük arasında bir bağ kurulmasıpolitikasının Kürt ulusunun tarihsel ve güncel direnişi karşısında başarısız kaldığını göstermektedir... etnik ayrımlara karşı dinî bağları bir koruyucu kalkan olarak görmekve kullanmak Kürt ulusal mücadelesi karşısında iflas ederek dönüp Sarayın megalomanını ve iktidarını ve iktidar ortaklarını vurdu. İslam aleminin yeni halifesi, yeni Nizam-ı Alem’in kurucusu, Osmanlı Sultanı, “Devlet Ebed Müddet”in lideri, Türk Silahlı Kuvvetler Bkomutanı,küresel lider” (hatta İslam alemine ve insanlığa müjdelenmiş yeni peygamber) gibi ünvanlarla propagandası yapılan Erdoğan’ı, Erdoğancı dinci faşist diktatörlüğü kudurtan olgulardan birisi de budur. Evet, Erdoğancı dinci faşist strateji, proje Kürt halkının onurlu mücadelesiyle başarısızlığa uğramıştır.

IV

Türk halkının da baş düşmanı olan Türk burjuva devleti Orta Doğu’da, özelde Kürt bağıntısında Irak ve Suriye Kürdistanı üzerinde hak iddiasında bulunmaktadır. İki Arap ülkesiyle sürekli sınır bunalımının yaşandığının vurgulanması tesadüfi değildir.Bu bunalımların kökeninde iki ülke arasındaki hukukî sınırın bölgenin jeopolitik ve jeokültürel yapısı ile uyumlu olmamasına bağlanması; bunalımın çözümünün TC lehine, jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik temelden yoksun sınırların yeniden belirlenmesiyle çözüleceğinin vurgulanması Türk sermayesinin ve devletinin emperyal yönelimini dile getirmektedir. Suriye ve Irak Kürdistanı’nın “Türk-Osmanlı” toprağı olarak lanse edilmesinde bu bölgenin (başta Kerkük ve Musul petrol zenginliği olmak üzere) hidrokarbon zenginliğini iç etme hesabının özel bir yerde durduğunu belirtmek gerekir.

Türk burjuva sömürgeciliği diğer devletler gibi Kürt sorununun küreselleşmiş olduğunu, yalnız Türkiye Kürdistanı’nda değil Orta Doğu çapında izledikleri geleneksel politikaların çöktüğünün bilincindedir. Buna karşın Türk egemen sınıfları, “devlet aklı” ve belirleyici politikacıları imha, inkar, ez, çöz politikasında ısrar etmektedirler. Kürt sorununun “barışçıl-demokratik” çözümünden uzak duran Türk sömürgeci devleti, böyle bir adımın arkasından işgal altında tutukları Kürdistan’ın kendilerinden kopacağını ya da kurulacağı düşünen “Büyük Kürdistan” ekseninde koparılacağını düşünmektedir. Bu olgu TC’nin, “sosyal reformlarla barışçıl politik çözüm” seçeneğinden uzak durmasına yol açmaktadır. (Irak’da durumun ABD işgali ile farklılaşmış olduğunu, TC ile Barzaniler arasındaki ilişkinin farklı şekillendiğini biliyoruz.) Bu açmaz, her dört devletin de açmazıdır.

Kürdistan’ın en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan’ın TC’den kopması, Asya ve Avrupa arasında bir köprü olan TC’nin coğrafik, jeoekonomik, jeopolitik, jeostratejik konumuna onarılamaz bir darbe indirecektir. Asya ve Avrupa arasında bir köprü olarak yol ve kavşak projelerinin geçeceği bir TC aç gözlülükle ve saldırganca peşinde koştuğu sayısız avantajını da kaybedecektir. Böyle bir gelişme TC’nin Orta Asya, Orta Doğu, Hazar Havzası’nı kontrol etme ve yayılma avantajını da yitirmesi, TC’nin neo-Osmanlıcı saldırgan stratejisinin ağır bir darbe yiyerek geriye savrulması demek olacaktır.

Bağımsız bir Kürdistan dört ülkenin coğrafyasının, sınırlarının küçülmesi demektir. Kürdistan’ın en büyük parçası TC sermayesi tarafından sömürgeleştirilmiş durumdadır. TC’nin “bütünlüğü”nden ayrılmış/kopmuş bir Kürdistan Türkiye’yi ciddi bir şekilde küçülteceği gibi onu bir dizi avantajından da yoksun bırakacaktır. Böyle bir gelişme TC’nin Orta Doğu ile bağını kopararak Doğu tarafında bir baştan diğer başa Kürdistan’ı sınır komşusu haline getirecektir. Bu olgu, Jeopolitik sınırlar”ını eski Osmanlı sınırları ile çizen, Resmi sınırlar”la “jeopolitik sınırlar” arasındaki çelişkiyi neo-Osmanlıcı ve pan-Türkist emperyal yayılma ile çözme iddiasında olan TC’nin iddiasını da Orta Doğu cephesinde boşa düşürecektir.

Eklemek gerekir ki, TC’nin bölgesel çapta yayılma politikası, jeopolitik sınırlarını Doğu’da eski Osmanlı sınırlarını kapsayan geniş alanda (hatta daha geniş ölçekte) çizmesi;jeopolitik kuşakların kesiştiği alanlar ile hukukî sınırlar arasındaki farklılaşmanın yoğunlaştığı bölgeler çok yönlü çatışma potansiyelinin varolduğu bölgelerolacağı saptamasını ve gerçeklerini dikkate aldığımızda açık ki TC, çok yönlü çatışma potansiyelinin varolduğu bölgeler”de savaş kışkırtıcılığı yapmakta ve bu kesişim alanlarında ve kesişime uzanan geniş coğrafyada kendi lehine her türlü istikrarsızlığı kullanma politikasını yürütmektedir. Kuşkusuz ki bu yayılmacı ve savaş kışkırtıcısı strateji TC bakımından sadece Orta Doğu cephesi için geçerli değildir; Afrika, Orta Asya, Kafkaslar, Hazar Havzası, Balkanlar, Orta Avrupa, Akdeniz, Karadeniz dahil geniş bir alanda da geçerli saldırgan bir yönelimdir... Bu kışkırtıcılık, emperyal yayılma politikası, özelde Irak ve Suriye, Kürdistan gerçekliğinde de yaşanmaktadır. Ancak Orta Doğu’daki savaş ve terör kışkırtıcılığı Kürdistan gerçeğinde de dönüp TC’yi vurmaktadır. Saddam’ın, Esad’ın devrilme süreçlerinin deneyimleri de bu olguyu kanıtlamaktadır.

Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’la kara sınırı olan TC, “bölünmemek” için “havza”da etkin olmaya çalışmaktadır. Çünkü önemli bir aktör olarak “Türkiye’nin iç bütünlüğü dahi bu havza içindeki faktörlerle doğrudan ilgilidir. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'daki gelişmeler üzerinde etkili olamayan bir Anadolu ülkesi ne bu hassas jeopolitik alan üzerinde bütünlüğünü muhafaza edebilir, ne de dünyaya açılabilir.“ vurgusu, iç ve dış politikada, özelde Kürt meselesinde TC’nin strateji ve taktiklerini anlamak bakımından temel bir yerde durmaktadır.

V

Kuzey Kürdistan’ın TC’den ayrılması ya da kopması, Fırat ve Dicle gibi hegemonyacı ve yayılmacı amaçlarla da kullandığı iki stratejik su kaynağını/nehiri kaybetmesi, böylece Orta Doğu’da pozisyonunun ağır bir darbe almasını da getirecektir. Hatırlatmak gerekiyor; özellikle eko-sistemdeki yıkım ve küresel iklim değişikliği olgusu, 21. yüzyılın en önemli sorunlarından birisi olacaktır... Bu bağlamda özelde nehirlerin, temiz su kaynaklarının, su havzalarının ele geçirilmesi, emperyalist rekabet mücadelesinde yaşamsal önem taşımaktadır. Bu mücadele, yalnız “küresel güçler” için değil, tekil ülkeler, bölgesel devletler için de tümüyle zorunlu bir mücadeledir. Bu bağlam da Kürdistan coğrafyasının jeoekonomik, jeopolitik rekabet mücadelesinde büyük önemine işaret etmek bile gereksizdir. Açık ki, kapışmada, Kürdistan nehirleri stratejik bir yerde durmaktadır...

Kuzey Kürdistan dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın yalnızca en büyük bölümü değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel bakımlardan da en gelişkin parçasıdır. Kuzey Kürdistan’ın TC’den kopuşu aynı zamanda yer altı ve yer üstü kaynaklarının yanı sıra eğitimli ve eğitimsiz ama geniş bir ucuz iş gücünün de kaybedilmesi anlamına gelecektir.

Güncel açıdan baktığımızda Kürtlerde doğum oranı Türklere göre daha yüksektir. TÜİK verilerine göre Türk nüfusundaki yaşlanma eğilimi yükselmektedir. Oysa kapitalizm genç bir iş gücünün varlığına gereksinim duyar. Bu bağlamda Türk kapitalizminin nüfus projeksiyonları bakımından Türk nüfusundaki yaşlanma meselesi gelecekte ağır bir problem oluşturacak; genç iş gücü gereksinim ve açığına yol açacaktır...

TC bakımından Kuzey Kürdistan’ın su kaynakları, barajları, nehirlerinin yanı sıra petrol ve doğal gaz zenginliğini de yitirmesi demektir. Ama böyle bir gelişme ve sıçrama TC’nin Musul, Kerkük petrolleri başta olmak üzere bölgede petrollere çökme stratejisinin de boşa çıkaracaktır.

Kuzey Kürdistan’ın yitirilmesi demek, gerek ekonomik, gerekse de jeopolitik ve askeri stratejik yayılma unsuru bakımından büyük bir öneme sahip GAP projesinin de yitirilmesi olacaktır... GAP projesinin işbirlikçi Türk sermayesi ve devleti için yaşamsal önemine ise girmek gerekmiyor.

Ayrıca vurgulamak isteriz ki, TC’nin NATO üyeliği aynı zamanda ABD ve Batılı emperyalist devletlerin desteğiyle ilhak ve işgal ettiği Kürdistan’ı boyunduruğu altında tutma hedefiyle de bağlıydı, bağlıdır. Kürt sorunu, TC’nin ABD’ye ve NATO’ya, Batı emperyalizmine bağımlılığının çok temel sorunlarından birisidir. Ama bu “güvence”nin değişen dünya koşullarında orta ve uzun vadede ne kadar bir güvence oluşturacağını ise hep birlikte göreceğiz. ABD ve NATO’nun Kürt politikasının özellikle 2000 sonrası, daha özelde de ABD’nin Irak’ı sözde “Özgürleştirme” (işgal) dönemeci ile zaten değişmişti. Rojava somutunda ABD ile TC’nin karşı karşıya gelmesi olgusu da bunu göstermektedir. Özelde Kürdistan ve Kürt mücadelesi bağlamında bu ayrılıkların daha da büyüyeceği görülüyor; bu işin nerelere varacağını bugünden bilmezsek de Kürt hareketinin bu çelişkilerden faydalandığı da açıktır.

VI

Öncesi bir yana, 100 yıldır yağmaladığı Kuzey Kürdistan’ın TC’den kopması, Orta Doğu’da bir Kürt ulusal devletinin kuruluşu düşüncesi bile Türk sermaye devletini ve burjuva politikacılarını delirtmeye yetmektedir. Burjuva gerici ve faşist partilerin Kürt politikasının 1923’de kurulan TC’nin devlet politikası olması rastlantısal değildir...

Fakat, TC’nin geleneksel Kürt politikası çökmüştür. Orta Doğu’da Sykes Picot statükosuyla belirlenip biçimlenen yapılanma çökmüştür. Orta Doğu çapında geçmiş döneme dayanan geleneksel politikalar çökmüştür. Orta Doğu’da güç dengeleri köklü değişmiştir. Kürt gerçeği de bambaşka düzeylere gelmiştir. Artık geri dönüş olanağı da yok. Bu durumun TC üzerindeki derin ve ağır baskısı Kürt sorunu bağlamında yeni açılımları kaçınılmaz kılmıştır. Türk devlet politikası çökmüştür. TC’nin temelde Kürt düşmanlığına dayanan politikası ise değişmemiştir. TC’nin Kürt sorunu bağlamındaki politikasında, emperyal politikalara dayanan “çözüm” arayışı ve yönelimi her ne kadar burjuva partileri “çözüm arayışı”na itse de, gerçekte burjuva partilerin devletten özerk özgün politikaları yoktur. Yeni gelişmeler içerisinde bu bağlamdaki tartışmalar, nihai bakımdan işbirlikçi Türk sermayesinin ve devletinin politikalarına, manevralarına vs. bağımlı olmaya, Kürt ulusunun gerek TC’de, gerekse de Orta Doğu çapında ulusal haklarını ve statüsünü kabul etmemeye, Kürt düşmanlığına dayanmaya devam etmektedir.

Sermaye ve devlet, Özal döneminde uç veren “Orta Doğu’da Kürt hamisi” olmak politikasını Kürtlerin ulusal haklarını kontrollü (ezilen bağımlı ulus pozisyonunu koruyarak “belli ölçekler”de) tanımaya dayanacak bir “Kürt hamisi TC” politikası düzeyine çıkarabilirse, dolayısıyla böyle bir eksende TC kendini “yenilerse”, bu durumda ortaya çok önemli değişiklikler ve sonuçlar çıkacaktır. Fakat bugün için TC’nin “devlet iradesi” olarak belirlenmiş böyle bir politikası yoktur. Yani TC, tam bir çıkmazda...

Kaldı ki Orta Doğu’da “Kürtlerin hamisi” olarak kendini yapılandırmış, (Kürtleri kendine bağımlı kılarak/payandalayarak) emperyal yayılma stratejisine yönelmiş bir TC’ye, kimse Kürdistan’ı kaptırmak/yedirmek istemez. Ayrıca böyle bir politikanın devlet politikası olarak uygulanması koşullarında Kürt ulusal bağımsızlığı doğrultusundaki eğilimin de güç kazanarak TC’yi tepe taklak etme tehlikesi de daha keskin büyüyecektir... Yani TC açık bir çıkmazla karşı karşıya.

İmha, inkar, soykırım üzerinden gelen Ermeni ulusunu ve sonra diğer ulusal azınlıkları (Rum vb.) soykırımlardan geçirerek bugünlere gelen Türk egemen sınıflarının ve devletinin, (halkların ortak mücadelesiyle engellenmediği koşullarda) milyonların kanını dökmeden Kuzey Kürdistan’ın kopmasına izin vermeyeceği açıktır. (Buna, bir de olası bir kopmada, çıkarları gereği emperyalist önemli güçlerin doğrudan müdahale ederek soykırımcı katliamı frenleme, sözgelimi araya kendi “barış misyonu” kuvvetlerini yerleştirerek ön almayı ekleyebiliriz.)

Türk, Fars, Arap halklarının demokratik ve enternasyonalist destek, dayanışma ve birleşik mücadele cephesinin yaratılamamasının bölgede ve TC’de savaşan ya da patlak veren tarihsel Kürt ayaklanmalarının en büyük dezavantajlarından birisi olduğunu ise hatırlatıp geçiyoruz.

Kürt halkı öncelikle kendi öz gücüne güvenerek, dayanarak bağımsız bir politik çizgide hedeflerine doğru yürümekle yükümlüdür. Bu onun tarihsel ulusal görevidir. Kürt burjuvazisinin ise böyle bir misyonu üstlenmesi olanaklı değildir günümüzde. Öz gücüne güvenerek savaşmak bütün halkların tarihsel devrimci görevidir. Doksanlar sonrası dünya çapındaki alt-üst oluşlarla şekillenen tarihsel konjonktürün bu bakımdan yurtsever devrimci hareket ve Kürt halkı bakımından, nesnel bazı avantajlar sunsa da, esas olarak ağır dezavantajlarla şekillendiğini, Kürtleri baskısı altına aldığını, yurtsever hareket nezdinde hala öz gücüne dayanan ve pratik-politik devrimci direnişine karşın ulusal devrimci stratejiden kopmaya götürdüğünü (ama Rojava somutunda bir devrimci-demokratik ulusal devrimin de zafer kazandığını) biliyoruz.

Kürt ulusal davası ve mücadelesi bağlamında herhangi bir emperyalist devletin, İsrail’in desteğine güvenerek ya da işbirliği yaparak hareket etmek, kaçınılmaz olarak Kürt halkının bölge halklarının desteğini almayı önleyeceği gibi sömürgeci Türk devletinin soykırımcı iç savaşı kışkırtarak daha kapsamlı bir soykırıma ve işgallere yönelmesine de yolu düzleyecektir. Suriye ve Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan Kürt halkının bu olgunun hiç farkında olmadığını düşünmek ise yanlış olacaktır.

Diğer halklar gibi, Kürtlerin kendi kurtuluşu da her şeyden önce öz gücüne dayanan ulusal kurtuluş mücadelesinin başarısına, bölge ve dünya halklarının enternasyonal destek ve dayanışmasına bağlıdır. Irksal, dinsel, ulusal, mezhepsel savaşları geliştirerek halkları parçalamak ve yönetmek politikası emperyalizm ve gerici devletlerin politikasıdır. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin “böl ve yönet” politikasına karşı uyanık olmak, bağımsız devrimci ve enternasyonal politikalarla halkların ve işçi sınıfının birleşik cephesini bölgesel düzeyde inşa ederek geliştirmek söz konusu gerici saldırgan politikaları boşa çıkarmanın da tek yoludur.

Devam edelim.

VII

Türk egemen sınıflarının jeopolitikası, kendi “Hinterlandı” saydığı eski Osmanlı sınırlarını Türki devletleri de kapsayacak bir genişlikte kendi “jeopolitik sınırlar”ı saymakta ve “Türk savunması”nın bu sınırlara kadar geniş coğrafyada, daha da ötesini içerecek bir derinlikte jeopolitik yayılma ve hegemonya kurma hedefine dayanmaktadır. Böyle bir jeopolitik stratejik yayılma ve hegemonya kurma politikasının tutmasının olanaklı olmadığını, TC’nin öncelikle de böyle bir ekonomik gücü olmadığını, keza gerek küresel gerekse de bölgesel devletlerin buna izin vermeyeceğinin altı çizilmelidir. Öyle kabadayılık yaparak “ben hinterlandımın efendisiyim” palavralarıyla ve güç gösterileriyle tarih yürümüyor; sofra büyük ve kudretli tilkilerin, sırtlanların, engereklerin elinde. Kurulacak yeni sofralar da keza.

Bunlar objektif gerçeklerdir ancak bu politika ve yönelimler izlenirken Kürt sorunu bağlamında vurgulanan bir gerçeğe özel olarak işaret etmek gerekmektedir.

Merkezinde Saray’ın oturduğu dinci faşist diktatörlüğün eğer Türkiye’nin savunmasını “jeopolitik sınırlarda kurmazsak TC’nin parçalanması kaçınılmazdır” analizi önemsenmelidir. Osmanlı Devleti’nin tarihî ve jeopolitik zemininde doğmuş bulunan ve o mirası devralan Türkiye’nin savunmasını sadece sahip olduğu sınırlar içinde düşünmesi ve planlaması imkansızdır.” saptamalarını salt işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin, Erdoğancı faşist diktanın “iç kamuoyu”nu manipüle etmek için kullandığı basit propaganda olarak da görmemek gerekir.

TC, bir yandan Kürt sorununu kullanarak “kendi hinterlandı”nda, özelde Orta Doğu’da bölgesel yayılmacı, hegemonyacı stratejisine meşruiyet kazandırmaya çalışırken, öte yandan da küresel çapta sürmekte olan emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi sürecinde çok merkezliliğin gelişmesini, bu çok kutuplu emperyalist dünyanın Orta Doğu çapında yarattığı etkiyi ve geleceğe dönük yönelimleri de okumaktadır. TC bu durumun Orta Doğu’da Kürt sorununun (TC’nin “bölünme”sini de getirebilecek) tümden denetimden çıkmasına yol açacağını, bu tehlikenin büyüdüğünü de görmektedir. Gerek “dünyanın merkezinin Asya-Pasifik”e kayması, gerek bu yönelimden dışlanacak ya da dışında kalacak güçlerin geçtik bölgesel iddialarını devlet olarak gerileyip çökme tehlikesi gerçeği TC’nin analiz ettiği bir durumdur. Türk egemen sınıfları eğer küresel ve bölgesel ittifaklarını “doğru” kurmazsa, jeopolitik rekabette stratejik gelişme çizgisini sürecin gereklerine uygun şekillendirmezse, bu durumun, TC’yi “sürecin dışında kalan aktör” pozisyonuna düşürerek işgal ettiği en büyük Kürdistan parçasından da olacağını görmektedir.

Doğu Anadolu”yu, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu”yu kaybetmemek için ileri hatlarda “savunma”yı kurma hikayesi aynı zamanda dile getirdiğimiz gerçeklerle bağlıdır. “Uygun konjonktürel şartlarda basiretli bir atak politika ile ele geçirilecek kazanımlar ihmal edilirse gelecekte Doğu Anadolu’yu savunmak için üstlenilecek masraflar daha ağır olacaktır. Balkanlar ile bir kıyaslama yapılırsa artık Doğu Trakya ve İstanbul’un müdafaası Adriyatik ve Saraybosna’dan, Doğu Anadolu ve Erzurum'un savunması Kuzey Kafkasya ve Grozni’den başlamaktadır.” sözleri laf olsun beri gelsin niyetiyle söylenmemektedir. Bu sözler, Türkiye’nin egemen sınıfı olan işbirlikçi tekelci burjuvazinin jeopolitik stratejisini ve Kürt sorununa yaklaşımını ve yönelimini vurgulamaktadır.

Bir ülkenin stratejisini sadece tek-eksenli bir dış tehdite göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdite göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır. Soğuk Savaş sonrası dönemde tarihî ve coğrafî derinliği haiz dinamik bir Türkiye stratejisi tanımlama ve uygulama zorunluluğu ile karşı karşıya kaldığımız bir dönemde, kurumsal, tarihî ya da psikolojik faktörlerle Türkiye’nin kendi iç çelişkilerinin yıpratıcı süreçlerine mahkum edilmesi, toplumun bütün gücünü harekete geçirebilecek ortak bir stratejik zihniyetin geliştirilmesinin önündeki en ciddi engeldir.” saptaması, “Bu psikolojik hazırlık, iç kamuoyunu bu yönde etkileyebilecek bir sosyo-psikolojik kültür meşruiyeti temeli ile bütünleşmelidir.” (Davutoğlu) analizi, hem Türkiye’de devrim ve sosyalizm kavgasının gelişimini önlemek ve ezmek, hem de özelde Kürt ulusal mücadelesinin ezilebilmesi, “devletin bekası”nı koruyabilmek için hegemonyacı yayılmacılığın, bölgesel savaşçı politikanın gereklerine göre konumlanmanın öneminin altını çözmektedir.

Bu bağlamda sermaye diktatörlüğü kendisini yeniledi. Geçmişin Kemalist dar politikalarının (milliyetçiliğin dar tanımlanması, Kemalist statükocu-savunmacı psikoloji, “Misak-ı Milli sınırlarını ve ulus-devleti müdafaa stratejisi”, “hinterland”a karşı ilgisizlik, Osmanlıyla çizilen sınırların “yok sayılması”, “Kemalist vesayet”) tasfiye edilmesi üzerinden “geniş bakış açısı” ve yeni jeopolitika AKP iktidarında karşılığını buldu.

Emperyalizme bağımlılığı derinleştiren, neo-liberalizme, neo-Osmanlıcılığa, GOP’a dayanan, İslamist sermayenin sermaye birikimini güçlendiren, sermayeye içeride ve dışarıda yeni birikim alanları açan, hukuksal engellerden arınmış merkezileşmiş, vurucu gücü yüksek, ordunun klasik Kemalist yapısından arındırıldığı asker-polis-istihbarat devletine dönüşmüş bir yapı inşa edildi. “Güçlü Türkiye, güçlü devlet, güçlü ordu, güçlü lider” sloganları, “askeri-sınai kompleksi Türk sanayisinin öncü gücü” haline getirme politikası söz konusu tablonun olmazsa olmazı olarak geliştirildi. Bu politika, neo-Osmanlıcı (panİslamist, pan-Türkist, İttihat Terakki’ci) stratejilere güçlü bir askeri-sınai temel kazandırma politikasıdır. Bu strateji aynı anda birkaç cephede savaşa bilme kapasitesinin kazanılmasını da içermektedir. Buna da “Yeni Türkiye” dendi.

Bu yeni politika, TC’nin Kürt sorunu ve mücadelesine karşı iç ve dış yöneliminde de karşılığını bularak, “Bölücülüğe ve bölücü teröre karşı mücadele” stratejisinin jeopolitik stratejik düzeyde ele alınmasında somutlaştı... “Bir ülkenin stratejisini sadece tek-eksenli bir dış tehdite göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdite göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır.” analizi diğer şeylerin yanı sıra, Kürt sorunu ve mücadelesi bakımında da aydınlatıcıdır...

Eklemek isteriz; TC “Osmanlı medeniyeti”ni örnek göstererek “süper güç”müş gibi yaptığı propagandaya, pratik-politik yönelimine karşın kendini çevreleyen bölgede “medeniyet kurucu devlet”, “yeni bir medeniyetin öncü model ülkesi” olabilecek herhangi bir “medeniyet” kuramayacaktır. Sözü edilen medeniyet, olsa olsa kapitalist yayılmacılıkla, sömürgeci zulümle, politik ve askeri saldırganlıkla, savaş kışkırtıcılığıyla kendini çevreleyen ülke ve hinterlandda nefretle (anılan ve) anılacak ve halkların devrimci öfkesine maruz kalacak bir “medeniyet” olacaktır yalnızca. Bu “medeniyet”, “Türk-Kürt ittifakı” formülasyonu adına pay sahibi olmak isteyen Kürt burjuvazisinin ağzının sularının akmasına yol açsa da, gerçekte Kürt halk hareketi nezdinde (belki de geçici bir etki yaratabilse de) karşılığını bulmayacaktır.

İçeride dizginsiz sömürü ve yağma, devlet terörü, korkunç bir adaletsizlik, toplumsal, kültürel, ahlaki çöküş, mafyalaşma, mafyalaşmış devlet; dış politikada maceracı ve militarist saldırganlık ve işgaller vb. gerçeği ve gerçekleri, Erdoğan’ın ömür boyu padişahlığını güvence altına alma politikasının TC’nin nasıl bir “medeniyet”i temsil ettiğini; “neo-Osmanlıcı Türk medeniyeti”nin bundan öte bir “medeniyet” değeri olmadığını ve olamayacağını zaten ortaya koymuştur.

Proletaryaya, halklara, Kürt ulusu ve halkına karşı düşmanlıkla kurulmuş TC ve yeni emperyal jeopolitikası kısa vadede olmasa da onun ölümünü hazırlayan, çürüyüp çöküşünü hızlandıran bir “medeniyet”i temsil ettiğinin de altı çizilmelidir.

Ekonomik gücünün büyük iddialarını desteklemediği TC, esas olarak emperyalist devletler ve kutuplar arasındaki çelişkilere, bölgesel ve yerel devletler arası çelişkilere oynayarak, safında yer aldığı küresel gücün ve güçlerin çıkarlarını gerçekleştirerek kendine belli alanlar açabilir; böylece dışlanmaktan kurtularak kendine yol açabilir.

Batıyla birlikte, “Batı eksenine alternatif olmadan” ama göreli olarak özerk gelişme, büyüme, bölgesel ve giderek “küresel devlet” haline gelme neo-Osmanlıcı iddia ve gelişme çizgisi söz konusu olguyu yansıtmaktadır.

Reel gücü” ile jeopolitik stratejisi arasındaki dengesizliği çözmeye yönelmek Türk tekelci sermayesine, sermaye devletine bir dinamizm kazandırsa da, uzun vadede yıkılışının dinamiği rolünü oynayacaktır.

Ancak vurgulamak gerekir; Türk egemen sınıflarının ekonomik, siyasi, askeri iddiaları ve yönelimi nasıl ki geniş bir coğrafyayı (Doğu, Batı, Güney, Kuzeyde) kapsıyorsa proletarya ve halklar da, Kürt halkı da gerek bölgesel gerekse de küresel alanda anti-faşist, anti-emperyalist, anti-kapitalist enternasyonal birleşik cepheler kurarak devrim ve sosyalizm mücadelesini geliştirebilir ve zafere gidebilir. Hele de günümüz dünyasında dar bir ulusalcı/milliyetçi bakış açısı ve politik yönelimle sorunların çözümü olanaklı değildir. Uluslararası tekellerin, ÇUŞ’ların yönettiği “küreselleşmiş dünyamız”da, sınıfsal ve ulusal mücadelelerin, toplumsal kurtuluşun bölgesel, kıtasal, küresel çapta devrimlerin maddi temelleri, (nesnel ekonomik ve toplumsal) koşulları düne göre çok daha derin ve kapsamlı olgunlaşmış bulunuyor... Bu, Kürt ulusal sorunun çözümü ve geleceği açısından da geçerlidir...

SON