Translate

emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2014 Cumartesi

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? IX



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                     IX
“Postkapitalizm”de Emek Kendi Değerini Kendisi mi Belirliyor?
Kapitalist üretim tarzının sırrı artı-değer sömürüsünde yatar. Bu sırrı ilk keşfeden ve sistematik bir şekilde çözümleyerek bilimsel bakımdan soyutlayıp teorileştiren de Marx olmuştur. Marx’ın, Marksizm-Leninizm’in kapitalizm tahlilinin kilit taşı artı-değer teorisidir. Marx’ın artı-değer teorisiyle oynamak, revize etmek “kelebek etkisi” yaratır. Sermayenin açık-seçik ideologları kadar postmodernist ideologlar da bunun bilincindedir. Bundan dolayıdır ki kapitalizmin açık ve gizli temsilcileri ve savunucuları ideolojik saldırılarını artı-değer teorisinin “çürütülmesi” üzerinde yoğunlaştıra gelmişlerdir. Postmodernistlerin, postMarksistlerin, Negriciliğin “modernizmin, endüstrinin, proletaryanın bittiği”, “Marx’ın emek değer teorisinin geçersizleştiği”, “artı-değer sömürüsünden bahsedilemeyeceği”, “emeğin kendi değerini kendi belirlediği” bir postmodern çağda yaşadığımız teori ve tezleri de, gerçekte kapitalizm cephesinden gelen burjuva revizyonist saldırının bir diğer ifadesidir. Bu teori ve tezlerin tümü de burjuvazinin cephaneliğinden alınmıştır.
Negriciliğin dayandığı, temsil ettiği postmodernist çizginin artık çağımızda emeğin, özellikle de “gayrimaddi emek”in “kendi değerini kendi belirlediği” tezi, “kendiliğinden çekirdek komünist” çağa girildiği tezi ile bütünleşiktir. Kuşkusuz ki herhangi bir bilimsel değere sahip olmadığı gibi somut tarihsel gerçeğe de tümüyle, evet tümüyle, aykırı burjuva liberal revizyonist bir tezdir. Hele de kapitalist sömürünün dizginlerinden boşaldığı; işçi sınıfının kazanımlarının amansızca gaspedildiği; proletaryanın mutlak ve göreli olarak yoksullaştığı; kronik ve yapısal kitlesel işsizliğin, işsizliğin ana biçimi haline geldiği; sık sık patlak veren ekonomik krizlerle “gayrimaddi emek” kategorisine giren “beyaz yakalı” işçilerin, “kafa emekçileri”nin de milyonlar halinde sokağa atıldığı; her türlü iş güvencesinin adeta yok edildiği, işgücü piyasasının sudan ucuza getirildiği, işgücü piyasasının son derece esnekleştirildiği bir tarih kesitinde bu tip tezlerin postmodern tekniklerle piyasaya arzı-endam edişi ve ÇUŞ’ların koruyucu gücü eşliğinde pazarlanması daha da iğreti bir burjuva propagandadan ibarettir. Kapitalist üretim tarzı, artı-değer, kar ve sermaye üreten bir üretim tarzıdır. Bu onun nesnel doğasıdır. Kapitalizmi prekapitalist üretim tarzlarından ayıran temel şey, artı-değer sömürüsüdür, kar için üretimdir, sermayenin artı-değer sömürüsü üzerinde sermaye üretmesidir.
Kapitalizmde, ÇUŞ’lu emperyalist kapitalizmden başka bir şey olmayan “postkapitalizm”de, dendiği gibi, emek kendi değerini kendi belirliyorsa, bu durumda artık kapitalizmden tabii ki bahsedilemez. Zaten söylenen de, daha doğrusu söylenmek istenen de budur. Doğal olarak bu durumda, artı-değerden, kar için üretimden, sermayenin sermaye üretmesinden, azami kar yarışından, emek ve sermaye arasındaki temel çelişkiden, bu çelişkinin biricik çözüm yolu olarak proleter-sosyalist devrimden bahsedemeyiz demektir. Çünkü bu durumda, demek ki, ücretli kölelik düzeninden, ücretli emek (işgücü) sömürüsünden kaynaklanan bir artı-değerden eser kalmamıştır, ne idiğü belirsiz yeni bir üretim tarzına geçilmiştir vs. Öyle ya, inanacak olursak, ücret, artık işgücünün değil emeğin karşılığı haline dönüşmüştür. Pek sevgili kapitalistlerimiz artık işçilerin “emeğinin” karşılığını tam olarak ödemektedirler! Evet, bize söylenen şey tamda budur!
Maddi emeğin gayrimaddi emeğe, ücretin işgücünün değil emeğin karşılığına dönüşmüş olduğu iddiası sömürüden arınmış bir kapitalizm, ücretli köleler sınıfı olan proletaryadan arınmış bir kapitalizm, kendiliğinden komünist olan bir kapitalizm teorisini ifade ediyor. ÇUŞ’lar da işçi sınıfının, ezilen, sömürülen sınıf ve tabakaların böyle düşünmesini istiyor, ÇUŞ’lar bunu doğrudan iddia ettiklerinde inandırıcı olamayacaklarını bildiklerinden Negrilere gereksinim duyuyor. Son çeyrek asırda Negrilerin yerden mantar gibi türediklerini çok iyi biliyorlar. Ve devşirdikleri Negri türünden aydınların, Negricilik türünden akımların suretinde “solcu” olarak arenaya arz-ı endam ediyorlar ve böylece modern kölelik düzenini, uluslararası tekellerin emperyalizmini insanlığın ortak düşü/cenneti olarak pazarlıyorlar. Ki alık küçük burjuvazi ise Negrileri çağın önemli sorunlarına ışık tutan “değerli aydın”lar olarak alkışlamaktadır.
Toyota’da, BMW’de, Hewlett-Packard’da, Microssoft’da, Koç ve Sabancı’nın “enformatik” işletmelerinde çalışan kafa (ve kol) işçilerine, “sizin fabrikalarınız patronsuz, işçisiz, ortak mülkiyet olan fabrikalarmış ve siz, özgür insanlar olarak, kendi ücretlerinizi kendiniz belirliyormuşsunuz ve üstelik emeğinizin karşılığı olacak tarzda özgürce belirliyormuşsunuz; çok çok değerli solcu aydınımız Negri(ler) bunu söylüyor, siz ne dersiniz?” diye soracak olursak ve Negri’yi bu işçilerin ellerine verecek olursak, kuşku yok ki işçiler önce Negri’ye temiz bir sopa çekeceklerdir. Ardından da kahkahalar eşliğinde Negri’yle, Negrilerle bir güzel dalgasını geçeceklerdir. Buna kuşku yok! Çünkü onlar öz deneyleriyle söz konusu saçmalıkların “harama hile katma” olduğunu bilecek kadar da bir donanıma sahiptirler.
Ücretin, işçinin emeğinin karşılığı olduğu “tez”i ve propagandası kapitalizmin asırlara dayanan yaşamı boyunca sermaye ve ideologları tarafından propagandası yapılagelen sahte bir tez ve propagandadır. Negriler, “Tarihin Sonu”nu, kapitalizmin sonunu, vb. ilan ederek, iğrenç bir derinlik gösterisinin ardına, iki yüzlülükte sınır tanımayan bir üslubun ve dil oyunlarının arkasına gizlenmeye çalışarak aynı kokuşmuş tezi güncellemekten başka bir şeyi yapmamaktadırlar. Oysa bilakis Marx’ın 4 ciltlik dev yapıtı Kapital eseri, söz konusu propagandaya öldürücü darbeyi çoktan indirmiştir. “Enformatik çağ”ın Negrileri ne yaparsa yapsınlar, onlar deveye bindikleri için asla çalı arkasına saklanamayacaklardır ve saklanamamaktadırlar da!
Kapitalizmde ücret emeğin değil, işgücünün fiyatıdır. Kafa ya da kol emeği fark etmez, işgücünün bu iki kategorisi de emeğin değil, sadece işgücünün karşılığını alırlar. İş günü, gerekli (zorunlu) emek zamanı ile artı-emek zamanını (bedava emeği) temsil eder. ücret işgücünün değerinin karşılığıdır; işçinin gerekli emeğinin değerinin karşılığıdır. İşgücünün artı-emek zamanı, bu zamanda harcanan emeğin karşılığı ise, artı-üründür, artı-değerdir. Artı-değer kapitalist için bedava emektir ve kapitalistin gaspettiği değerdir. Açık ki bu durumda işçi emeğinin değil, işgücünün değerini almaktadır. İşgücünün değerinin fiyatı da ücreti oluşturmaktadır. Emeğin kendi değerini kendi belirlediği ve karşılığını aldığı iddiası çok açık ki kapitalist sömürüyü gizlemekte, yok saymaktadır. Bu birinci noktadır.
İkinci olarak, kapitalizmde, işgücü bir metadır. Kendi değerinden daha büyük bir değer yaratan meta olarak, diğer metalardan farklı olarak, kendi değerini kendi belirlemek bir yana, kural olarak kendi değerinden daha ucuza sapma eğilimi taşır. Sermaye elindeki bütün imkânları kullanarak işgücünü ucuzlaştırmaya çalışır. İşgücünün ucuza mal edilmesi gerekli emek süresinin daha kısaltılması, böylece artı-emek zamanının daha uzatılarak gaspedilecek artı-değerin miktarının ve oranının arttırılması demektir. Bundan dolayıdır ki ücret sorunu, proletarya ve burjuvazi arasında dur-durak bilmeksizin gündelik kavgalarının en can alıcı sorunlarından birisi olarak hep gündemde kalır. Kapitalistler gerek işgününü azami derecede uzatarak, gerekse de emek üretkenliğini yükselterek, emeğin yoğunluğunu arttırarak gerekli emek zamanını alabildiğince kısaltmaya, artı emek zamanını ise olabildiğince uzatmaya çalışırlar.
Bugün sermayenin organik bileşimi daha da yüksek; yani Negrilerin taptığı “enformatik ekonomi”de teknoloji-otomasyon-emek üretkenliği bir hayli gelişkin. Ama unutmamak gerekiyor ki “kapitalist üretimin sınırları içerisinde emek üretkenliğinin gelişmesinin tüm amacı, işgününde, işçinin kendi yararına olarak çalıştığı sürenin kısaltılması, ve bu kısaltma yoluyla, kapitalistin çıkarına bedavadan çalışacağı sürenin uzatılmasıdır.” (Kapital, C. I, s. 311) “Enformatikleşme” ve “postmodern çağda emek kendi değerini kendi belirliyor” teori ve tezleriyle işte aynı zamanda bu gerçek gizlenmek, örtülenmek, unutturulmak isteniyor.
Yine Marx’ın belirttiği gibi, “Emeğin maliyetini… sıfır noktasına doğru durmadan zorlamak, sermayenin değişmeyen eğilimidir.” (age, C. III, s. 573) Bu olguyu postmodernistlerin, Negrilerin bir cennet olarak sunmaya çalıştıkları neoliberal “enformatik çağda”, “postkapitalizm”de, “Bilgi toplumu”nda çok çarpıcı bir şekilde görmekteyiz; esnek çalışma, taşeronlaşma, işgününün uzaması, iş güvencelerinin küresel çapta tasfiyesi, 1 milyar işsiz…
Evet, gerçek şudur ki “aşırı çalıştırma, emekçiyi bir dolap beygirine çevirme, sermayeyi çoğaltmanın ya da artı-değer üretimini hızlandırmanın bir aracıdır.” Ve “Kapitalist üretim biçimi genellikle, bütün pintiliğine karşın, kendi insan malzemesi konusunda çok hovardadır.” (Marx)
Ayrıca vurgulamak gerekir ki, emek üretkenliği ile işgücünün fiyatının yükselmesi hiçbir zaman el ele gitmez ya da emek üretkenliği ile aynı oranda artmaz. Negriciliğin, “emeğin kendi değerini kendi belirlediği” iddiası “enformatikleşme”yle artmış olan emek üretkenliği ile ücret artışları arasına eşit işareti koymakla da ayrıca açık bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Kaldı ki emek üretkenliği ile ücretlerin paralel yükseldiğini kabul etsek bile, yine de bu durumda bile yükselen ücret emeğin değil işgücünün karşılığı olmaya devam edecektir. Ki, emek üretkenliğinin gelişmesinin bir yandan canlı emeği azaltırken, öte yandan işgücünü ucuzlatarak, diğer yandan metaların fiyatlarını ucuzlatarak rekabette kapitaliste bir üstünlük yarattığını biliyoruz…
Makinenin “işgününün ölçüsüz derecede uzamasına büyük bir hız kazandırdığını” (Lenin), keza sabit sermayenin değer büyüklüğünün ve dayanaklılığının artmasının da (Marx) “kar delisi kapitalistleri işgününü uzatmaya teşvik” (Marx) ilettiğini biliyoruz. “Enformatik çağ”da bu olgulara tanıklık yapmaya devam etmektedir.
Üçüncü olarak, işgününün asgari sınırı işçinin kendi yaşamını sürdürmek ve işgücünü yeniden üreterek sermayeye satmasını sağlamaya elverecek çalışma süresini kapsar. İşgününün azami sınırı ise emek gücünün fiziksel sınırları ile moral sınırları tarafından belirlenip çizilir. Fiziksel sınır işçinin kendisini yeniden işgücünün üretimi için hazırlamasını, moral sınırı ise işçinin entelektüel ve toplumsal gereksinmelerini karşılamasını sağlayacak zamandan oluşur. Kuşkusuz ki bu sınır, söz konusu gereksinmelerin çeşitliliği ve büyüklüğüne, genel toplumsal ilerlemenin durumuna, düzeyine bağlıdır. Dolayısıyla işgünün asgari ve azami sınırı belli olduğuna göre bu sınır, söz konusu sınırlar içerisinde dalgalanır.
Tabii ki bu sınırın şekillenmesinde sermaye kadir-i mutlak bir güç değildir; burada, işçi sınıfının direnişi, işçi sınıfı hareketinin gücü de daima hesaba katılması gereken en önemli unsurlardan biridir… İşgününün sınırları tarih boyunca daima emek ile sermaye arasında “iç savaş”ın konusu olagelmiştir. Ve burada da güçler dengesinin belirleyici bir yerde durduğuna sadece dikkat çekmekle yetinip geçiyoruz. Fakat her durumda da “günün 24 saati boyunca emeğe el koyulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” (Marx) Çünkü 24 saat emeğe elkoyma, 24 saat süresince daha büyük artı-değer gaspı demektir. Ayrıca değişmeyen sermaye canlı emeği bir vampir gibi emerek, canlı emeği ölü emeğe çevirerek her an işletilmek ister. Çünkü atıl, işlevsiz kalan değişmeyen sermaye, başta sabit sermaye “yararsız sermaye yatırımını temsil eder” ve göreli bir değer kaybına uğrar. Kurt açlığı ile sermayesini genişletmek isteyen sermaye için bu dayanılmaz bir durumdur. Örneğin fazla mesai, üç vardiya sisteminin geliştirilmesinden de bunu görebiliriz. Marx’ın dediği gibi, “kar ve önüne geçilmez tutkusuyla, artı-değere duyduğu kurt açlığı ile sermaye, işgününün yalnız manevi değil, fiziksel en üst sınırlarını da çiğner geçer.”; çünkü sermaye için “işçi, bütün yaşamı boyunca emek-gücünden başka bir şey değildir”; “Emek-gücünün ömrünün uzunluğu sermayeye vız gelir. Onu ilgilendiren tek şey, bir işgünü boyunca akışı sağlayabilecek azami emek gücüdür. Bu amacına, tıpkı açgözlü bir çiftçinin, toprağın verimliliğini tüketerek ondan elden geldiğince fazla ürün koparması gibi, işçinin yaşamını kısaltarak ulaşır.” (Kapital, C.I, s.259) Nasılsa yedek işsizler ordusu (nispi nüfus fazlalığı) her an sermayenin elinin altında hazır ve nazırdır… “Dört bir yanını çeviren işçi kuşaklarının ıstıraplarını görmezden gelmek için böylesine geçerli nedenlere sahip bulunan sermaye uygulamada da, insan soyunun adım adım yozlaşması ve en sonu insanlıktan çıkması olasılığı karşısında da, dünyanın batma olasılığı kadar az ilgilenir.” (age, s.263) Tüm bu gerçekler Negrilerin “kendiliğinden iyi” “kendiliğinden komünist”, “özgürleştirici” “İmparatorluk”unun da, “postkapitalizm”inin de tipik gerçekleridir. Onlar süsleseler de temel gerçek budur. Negriler karda yürüyüp iz bırakmak istememektedirler ama ne yapsalar da karda izleri göz çıkarmaktadır.
Kapitalist üretim ilişkileri gibi kapitalist üretim ilişkilerinin bir bileşeni, bir biçimi olan kapitalist bölüşüm ilişkileri de “küreselleşme” ile daha fazla yoğunlaşmış, merkezileşmiş, uluslararasılaşmıştır. Bölüşüm ilişkileri üretim ilişkilerinin “öteki yüzünü” oluşturur. Ve kapitalizm meta üretimiyle üretim ilişkilerini, onunla birlikte bölüşüm ilişkilerini de (geliştikçe) yeniden ve genişletilmiş temelde üretir. Üretim ilişkileri tasfiye edilmeden de bölüşüm ilişkileri tasfiye edilemez. Postmodernizme, Negriciliğe göre ise kapitalist üretim ilişkileri kendiliğinden değiştiği için bölüşüm ilişkileri de değişmiştir. Böylece emek ve sermaye aşılmış, işgücünün değeri olan ücretle artı-emeğin değeri olan artı değer arasındaki farklılık da; işçiye ücret, patrona artı-değer biçiminde realize olan bölüşüm ilişkisi de sonlanmış ve yine böylece emek değerinin karşılığını alır hale gelmiştir. Oysa bilinen basit bir tarihsel ve toplumsal gerçektir, sömürücü karaktere sahip kapitalist üretim ilişkileri kendiliğinden sömürüsüz üretim ilişkilerine dönüşemez. Ve kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiyesinin, sömürüden arınmış toplumsal üretim ilişkilerini kurmanın tek yolu da proleter devrimdir…
Kapitalist üretim tarzında ve “küresel” dünyamızda emek, “gayrimaddi emek”, kafa emeğinin en seçkin kesimi olan “evrensel emek” hiçbir zaman kendi değerini kendi belirleyemez. Güçler dengesinin en elverişli olduğu koşullarda bile bu böyledir. Amansız kapitalist rekabet ve emek-sermaye dengesinin emek lehine olduğu koşullarda kafa emeğinin, “evrensel emeğin”in en fazla pazarlık olanağı artar, emek sürecinden ücret olarak payına düşen payını bir miktar yükseltebilir, vb.
Biliyoruz ki sermaye, artı değer getiren bir değerdir. Artı-değer üretimi ve gaspı kapitalizmin ana amaç ve itici gücüdür. Ve artı-değeri üreten de canlı emektir. Eğer canlı emek kendi değerini kendi belirlerse, eğer işgücünün değil de emeğinin değerini/karşılığını alırsa, bu durumda artık kapitalizmden bahsedilemez. Zaten bizlere söylenmek istenende tam olarak budur. Temel üretim araçları kapitalist özel mülkiyetken, işgücünden başka satacak şeyi olmayan işçi sınıfının, “emeğin” kendi değerini kendi belirlediği iddiası salt safsatadan ibarettir.
Marx’ın dediği gibi “kapitalist birikim yasası, aslında yalnızca şunun ifadesidir: Birikimin özünde saklı niteliği, emeğin sömürülme derecesindeki her türlü azalması ve kapitalist ilişkinin gittikçe büyüyen boyutlarda olmak üzere devamlı yeniden ve yeniden üretimini ciddi bir şekilde tehlikeye sokacak her türlü ücret artışını daima dıştalar.” Kapitalist üretim tarzında da “durum, bundan başka türlü olamaz”
Dördüncü olarak, emeğin kendi değerini kendi belirlediği iddiası emeğin kapitalist kısıtlarından kurtularak özgürleştiği “teori”sine dayanıyor. Bu “teori”de “postmodernizm”in, “İmparatorluk”un devrimci ve özgürleştirici bir “imparatorluk” olduğu safsatasına dayanmaktadır. Eh, özgürlükler çağında emeğin de özgürleşmiş ve kendi değerini özgürce kendisinin belirlemesi anlaşılır bir “olgu” oluyor tabii ki. Modern kapitalist köleliğin “neoliberal” emperyalist dizginsiz baskı ve sömürü döneminde ücretli köleler sınıfını daha da azgınca köleleştirdiği bir dönemde, kuşku yok ki ÇUŞ’lar, Negri türü ideolojik uşaklarına bakarken bir yandan dudaklarını ısırırken öte yandan da bıyık altından gülüyorlardır…
Kapitalizmde sömürü maskelenmiştir. Görünüşte işçi özgürdür. İşgücü metasını satıp satmama işçinin “özgür” iradesine (!) kalmıştır. Meta satıcıları ve alıcıları metalarını kapitalist pazarda satıp satmamada, alıp almamada tümüyle özgürdürler. Oysa bu özgürlük işçinin aç kalma, açlıktan ölme özgürlüğüdür. Açık ki bu “özgürlük” sermaye için özgürlüktür ama işçi için değil. Kapitalist toplumda bu özgürlük ücretli köleliği gizleyen sözde bir özgürlüktür.
Görünüşteki bu özgürlük ve işçinin işgücünü diyelim ki bir saat, bir gün, bir hafta, bir aylık ücret karşılığı patrona satması, görünürde “maddi” ve “gayrimaddi emek”in kendisine ve “kamuoyu”na emeğin değerinin ödenmesi olarak yansır. Oysa gerçek farklıdır. Bu görüntünün doğmasının, yanılsamalı anlaşılmasının nedeni, modern ücretli kölelik düzenindeki sömürünün, köleci ve feodal toplumlardan farklı olarak, maskelenmiş olmasıdır. “Özgür işçi”, “işgücü metasını satıp satmamada özgür olan işçi”, “özgürce sattığı metasının fiyatını/ücretini alan işçi” görüntüsü söz konusu maskelenmenin yansıma biçimleridir. Sermayenin açık ve gizli ideologları ve propagandistleri işte bu görüntüye dayanarak öteden beri iş ücretini, işgücünün değil de emeğin fiyatı/karşılığı olarak lanse etmektedirler. Negricilik de aynı oyunu oynuyor. Aynı yolun yolcularının aynı oyunu oynaması eşyanın tabiatı gereğidir.
Oysa Marx’ın çarpıcı bir tarzda ortaya koyduğu gibi, işçinin işgücünü satması, sermayenin işgücünü satın alması “her ne kadar karşılıklı serbest sözleşmeden doğuyormuş gibi görünürse görünsün, bu emek daima zora dayanan emek olarak kalır.” “Burjuva toplumun görünüşünde, işçinin ücreti, emeğin fiyatı olarak görünür. Böylece, herkes, emeğin değerinden sözeder ve bunun para olarak ifadesine onun gerekli ya da doğal fiyatı der.” (Marx) Negricilik de aynı şeyi söylüyor. Ve bir de bu yoldan kapitalist ve “postkapitalist” düzende “zora dayanan” emek olgusunu demagojik bir şekilde gizlemeye çalışır. Görüntüyü gerçeğin, özün yerine geçirmek, görüntüyü gerçeği örtmenin aracı olarak kullanmak, “şeylerin kendilerini çoğu zaman tersine çevrilmiş görüntüleri içinde açığa vurdukları,” kapitalist üretim tarzını aklamak ve kurtarmak için kullanma postmodernizmin ve “doruğu” Negriciliğin de bilim düşmanı karakterinin tipik bir yansımasıdır. Ee, “evrensel doğrular”, “evrensel bilim” postmodernistlerimiz tarafından boşuna yadsınmıyor tabii ki… “Gerçekliğin düşünceden farklı ve bağımsız olduğu fikri demode oldu. Gerçekliğin algılanmasındaki bu değişim, geçen yıllarda gerçek bir devrime varan bir noktaya doğru sürat kazandı.” (Soros, Açık Toplum, Küresel Kapitalizmde Reform, s. 39) diyen ünlü spekülatör ve de taze filozofumuz (!) Soros, “sosyal bilimleri bilimsel statüsünden mahrum bırakma”yı, “Sosyal olguları anlamak için evrensel geçerli teoriler öne sürmekten” kaçınmayı  (age., s. 63) boşu boşuna önermiyor. Gerçekte Negriler, Sorosların kapitalist dünyasının “sol” maskeli izleyicileridirler. Ondandır ki Negriler, kaotik, anlaşılamaz, kavranamaz, her şeyin yapay olduğu “hiç yerde” yaşadığımızı, evrensel nesnel hareket yasalarının ve bilimin olmadığını vs. ileri sürüyorlar ve böylece de iplerinin Sorosların elinde bulunduğunu; gerçek sahiplerinin sesi olduklarını göstermiş oluyorlar…
Evet, kapitalizmde sömürü maskelenmiştir, demiştik;
“Angaryada, işçinin kendisi için harcadığı emek ile, efendisi için harcadığı yükümlü emek, birbirinden yer ve zaman olarak en açık şekilde ayrıdır. Köle emeğinde ise, işgününün, kölenin kendi yaşaması için gerekli tüketim maddelerini yerine koyduğu kısmı, yani aslında yalnız kendisi için çalıştığı kısmı bile, efendisi için harcadığı emek olarak görünür. Ücretli emekte ise, tersine, artı-emek ya da karşılığı ödenmemiş emek bile, karşılığı ödenmiş emek gibi görünür. Birinde, kölenin kendisi için harcadığı emeği, mülkiyet ilişkisini, diğerinde, ücretli işçinin karşılığı ödenmeyen emeğini, para ilişkisini gözlerden gizler.” (Marx, Kapital C.I, s.513) Marx devamla, “Emek gücünün değeri ile fiyatının ücret şekline ya da emeğin kendisinin değeri ve fiyatı şekline dönüştürülmesinin taşıdığı büyük önemi böylece anlayabiliriz. Aslında varolan ilişkileri görünmez hale getirmesi bir yana bir de bunları tepetaklak gösteren bir görünüm şekli, hem emekçinin ve hem de kapitalistin her türlü yasal kavramlarının, kapitalist üretim tarzının her türlü şaşırtmacılarının, özgürlük adına bütün göz boyamalarının, vülger iktisatçıların çeşitli maruz gösterme gevezeliklerinin temelidir.”, der. Demek ki, “özgürlük adına” göz boyama sadece Negrilerle ortaya çıkmış bir şey değil yani... Sömürülmeyen bir proletarya, artı-değer üretmeyen bir kapitalizm olarak lanse edilen “neoliberal” emperyalist dünya sistemi, postmodernistlerin, Negrilerin manipülatif hayal dünyasının bir ürünüdür sadece.
Beşinci olarak, “gayri maddi emek”, onun bir biçimi olan “evrensel emek”, diğer bir görünümü olan Ar-Ge sektöründeki emek, genel toplumsal emeğin bir parçasıdır. Azami kar susuzluğuyla dünya pazarına saldıran uluslararası tekeller ve arkalarındaki burjuva devletler, söz konusu emek biçimlerini azami derecede sömürmektedir. Ama “serbest piyasa ekonomisi”nde, “liberal özgürlükler çağı”nda yaşıyoruz. İşgücü piyasası küreselleşmiş ve esnekleşmiş durumda. Esnek piyasa, esnek işgücü gerçeği “gayri maddi emek”i ve onun en seçkin kategorisi olan emek kategorilerini ve işgücünü de pençesine/girdabına almış durumda. Bir yandan “gayri maddi emek” büyümekte, diğer yandan kronik kitlesel işsizlik. Öte yandan revizyonist/kapitalist (sosyal emperyalist) kampın dağılışıyla nitelikli ucuz iş gücünün, kitlesel çapta, özellikle “evrensel emek” kategorisinde, dünya pazarına akarak piyasayı genişletmesi. Keza nitelikli emeğin niteliksizleştirilmesi eğiliminin gelişmesi açık olgulardır.
Bu tablodan çıkan sonuç “gayri maddi emek”in kendi değerini kendi belirlemesi değil, emeğin sermayeye gerçek bağımlılığının derinlemesine ve genişlemesine pekişmesi, “küresel sermaye”nin denetimine daha güçlü girmesidir. İşsizlik kırbacı, kafa emekçileri arasındaki rekabet, beyin göçünün esnekleşip dünya piyasasına akışı, sık patlak veren ekonomik krizler, tüm bu vb. etkenler, kafa emeği piyasası üzerinde baskı kurarak iş ücretlerini aşağı çeken olgulardır. Ama bu olgular, kuşkusuz ki “küresel sermaye”nin ideolojik uşaklarının umurunda değildir. Onlar için önemli olan biricik şey uluslararası sermayenin Haçlı Seferberliği’nde üstlerine düşeni yerine getirebilmektir. Bunun için gerçeklerin “solcu” kamuflajla tahrif edilmesidir. “Kapitalistler ve bütün dünyadaki temsilcileri her sabah kalktıklarında Wall Street Journal’deki güçlü hükümete lanet okuyan yazılar” (Hard-Negri, İmparatorluk, s.355) okuduğunu iddia edebilecek, “ulus devlet”in “sonu”nu ilan edecek kadar yüzsüzce sözde tahliller yapan, “Bugün, bu kadar çok kapitalist zaferin ardından, sosyalist umutlar hayal kırıklıklarıyla beraber söndükten sonra” (s.411) diyerek umutsuzluğun bataklığına teslim olduklarını dile getiren, “III. Enternasyonalin üzgün, çileci” olduğunu ilan ettikleri teori ve pratiğine saldırarak da ÇUŞ’lar dünyasına rüştünü ispat eden “İmparatorluk”un yazarlarının emeğin özgürleştiği, kendi değerini kendi belirlediğini şarlatanca ilan etmeleri anlaşılır bir sonuçtur.
Postmodern, postMarksist şarlatanların aksine, mesela Alan Woods ve Ted Grant’ın şu analizleri, “gayri maddi emek” dünyasındaki tabloya yansıtması bakımından gerçekçidir. Birlikte okuyalım:
“Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muzdariptir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri- yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehditi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.” (Aklın İsyanı, Marksist Felsefe ve Modern Bilim, s. 417)
“Yeni teknolojiler, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres…” (age, s. 419)
Bu tabloda “beyaz yakalılar”ın, “gayri maddi emek”in hal-i pür melali hiç de iyi gözükmüyor değil mi! Oysa Hardt ve Negri, “gayri maddi emek” çağını (!) bir cennet olarak tasvir etmektedir. Kapitalist cehennemi emek dünyasının cenneti olarak lanse etmek açık ve tartışma götürmez bir şekilde Negriciliğin, postmodernizmin emperyalist kapitalizmin savunucusu olduğunu berrakça sergilemektedir. Emperyalist dünya sisteminin ölüm çanları çalmaktadır. Bundan dolayıdır ki can çekişmekte olan emperyalizmin “sol” maskeli savunucuları cami duvarına işemektedir. Atalarımız boşuna dememişler: “Eceli gelen köpek cami duvarına işer.”
Negrilerin “İmparatorluk” kitabına dizginsiz övgüler dizmiş biri olan Zizek’in konu hakkında söylediklerini aktarmak kuşkusuz yararlı olacaktır. Ancak önce, Zizek’in “Gıdıklanan Özne” kitabına atfen sorulan soruları yanıtlarken söylediklerini bazı bakımlardan aktarmak ayrıca yararlı olacaktır.
“Mesela Kitap Dergisi”nin 4. sayısında (Nisan 2007) yayınlanmış olan röportajında Zizek şunları söylüyor:
“Özne hakkındaki kitabımın hareket noktası şuydu: Günümüzün hemen hemen tüm felsefi yönelimleri, hatta birbirlerine esaslı karşıt olsalar bile, temel olarak anti-öznelci duruşun bazı türleri üzerinde uyuşurlar.” Açık ki, “tarihin sonu”nu, “öznenin sonu”nu ilan edenlerin, birbirine zıt kutupta duruyor gibi görünseler de ayın kendiliğindenliğe, emperyalist dünya sistemine boyun eğmesi anlaşılır bir durumdur. Kendisi de, tıpkı Hardt ve Negri gibi görünüşte postmodernizmi eleştirse de bir postmodernist, postmodernizmin “postMarksist” cinsinden olan Zizek bile giderek bu duruma tepki duymaktan kaçınamıyor. Kaçınamadığı için de “şeytan beni- saf rasyonel Kartezyen türünden olmasa da – özneye geri dönmemiz gerektiğini söylemek için kışkırtıyor” deme gereksinimi duyuyor.
O, “postpolitik evrenin sorunu şu: Biz ölümcül bir diyalog içinde olan bu tarafların her ikisiyle de yüz yüzeyiz. Şöyle düşünüyorum: Bu fasit daireden kurtulmak için, öznelliği yeniden keşfetmek zorundayız.” “Olan şu: Radikal bir şey zuhur ediyor. Şimdi bunu tanımlamak için bize birçok yeni terim öneriliyor. En sık kullanılanlardan biri paradigma değişimi döneminde ima eder… Ben eskiye yapışıp kalmak zorunda olduğumuzu ima etmiyorum. Fakat bu yanıtlar yanlıştır ve meydana gelen kopmanın sicilini gerçekten çıkaramazlar. Doğmakta olanın derinliğini, sadece, şu an olmakta olan şeyi eski standartlarla ölçersek kavrayabiliriz.”
“Öznenin sonu”, “evrensel bilimin sonu”, “evrensel ölçülerin sonu”, “nesnel gerçeğin sonu” vs. propagandasına göre daha ileri bir tavır alış sayılabilir Zizek’in bu tutumu; kuşkusuz her şeyin belirsiz, kaotik, anlaşılmaz, kavranamaz, tanımlanamaz, hiç yerde, yok yerötesi bir yerde vs. şarlatanlığına göre…
“Çok kültürcülüğün tam da işçi sınıfı politikasının son izlerinin politik alandan silindiği tarihsel anda patlamış olması, semptomatik değil midir? Birçok eski solcu için bu çok kültürcülük bir tür suni işçi sınıfı politikasıdır. İşçi sınıfının hala var olup olmadığını bilmiyoruz bile, o halde gelin ötekilerin sömürüsü hakkında konuşalım. Bunda bizatihi yanlış hiçbir şey olmayabilir. Ancak ekonomik sömürü sorunlarının kültürel hoşgörü sorunlarına çevrilmesinde bir tehlike söz konusu.”
Zizek, “işçi sınıfının hala var olup olmadığını bilmiyoruz bile” derken, kuşkusuz ki demagoji yaptığının bilincindedir. Bunu geçiyoruz. Ama dile getirdiği iki nokta önemlidir; kendi literatürümüzle dillendirecek olursak, Zizek’in sözlerinin anlamı şudur: İşçi sınıfı ve sosyalist hareketin yenilgisi kapitalist sömürüyü hoş görmeye yol açmıştır. Postmodernizm kapitalist sömürüyü meşru görüp savunmaktadır. Ki, Negrilerin kapitalizmin, sömürünün, artı-değerin sonu, emek kendi değerini kendi belirliyor, emek özgürleşmiştir, özel mülkiyet kolektif mülke dönüşmüştür, kendiliğinden komünist bir imparatorluk çağındayız, bir postkapitalist dünyadayız tezleri de bunu açıkça kanıtlamaktadır.
Zizek’in aynı röportajında işçi sınıfına seslenmenin, ekonomik sömürüye karşı çıkmanın “popülist sağ”a, Le Pen gibi “sağcı”lara bırakılmış olmasını, “direnmekten vazgeç”ilmiş olmasını ayrıca eleştirmektedir. Bir “postmodernist”in, onu “postMarksizm” biçiminde temsil eden birinin, Negri’ye övgüler dizen Zizek’in ağzından bu “analiz”lerin yapılması, her şeye karşın önemli sayılabilir...
Postmodern imparatorluk çağının devrimci özgürlükler çağı, “gayrimaddi emek”, “beyaz yakalı”lar için altın bir çağ olduğunu söyleyen Negriciliğe karşı Zizek”in şu sözlerini aktararak da birlikte bakabiliriz.
“İddia ediyorum ki, bugün bize özgürlük olarak sunulan şey, özgürlük ve demokrasinin radikal boyutundan- başka bir deyişle, toplumsal gelişmeye dair temel kararları mümkün olduğu kadar çok insanı, çoğunluğu bir araya getirip tartıştırma inancından- arındırılmış bir şeydir. Bu anlamda bugün biz, fiili bir özgürlük deneyimine sahip değiliz…
“Fakat Ulrich Beck gibi her şeyin düşünülmüş bir müzakere ve seçim meselesi olduğunu söyleyen insanlarca belirlenmiş olan bu yeni özgürlük dünyası, yeni özgürlüksüzlük hallerini içerebilir. İdeolojinin en saf haliyle karşı karşıya geldiğimiz şu örnek bu konudaki favorimdir: Biliyoruz ki, bugün profesyonel alanlarda uzun vadeli bir iş bulmak giderek zor hale geliyor. Akademisyenler ya da gazeteciler, örneğin genelde iki ya üç yıllık –daha sonra yenilenmek zorunda oldukları- sözleşmeler içinde yaşıyorlar. Gayet tabii ki, çoğumuz bunu travmatik, şok edici bir şey olarak yaşıyoruz; burada asla güven içinde olamazsınız. Fakat o zaman postmodern ideolog gelir ve der ki, ‘oh, fakat bu sadece yeni bir özgürlük, siz kendinizi her iki yılda bir yenileyebilirsiniz!
“Benim için mesele özgürlüksüzlüğün nasıl gizlendiği; tam da bize yeni özgürlükler olarak sunulan şeyde nasıl saklandığıdır…”
Özgürlük? Geçiyoruz; burjuvazinin özgürlükten anladığı soyma özgürlüğüdür; sermayenin proletarya ve halkları özgürce soyma özgürlüğüdür. “Burjuvazi iktidara geldiği her yerde… insanlar arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme” dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini, şövalyeliğe özgü coşkunluğu ve küçük burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, bütün belgeleri ve kazanılmış özgürlüklerin yerine tek bir özgürlüğü, yani vicdansızca ticaret özgürlüğünü koymuştur.” (Marx-Engels) Negrilerin, “post”larımızın emperyalist dünyasında da durum çok daha fazla böyledir.
Zizek’in, “neoliberal kapitalizm” koşullarında çalışanlar için genel geçerli olan gerçeklerine dair bir duruma değinirken,  akademisyenleri ve gazetecileri, yani kafa emeğini, kafa emeğinin bu en eğitimli kesimlerini örnek göstermesi önemlidir. Çünkü bu emek türleri, Hardt ve Negri’nin o yere göğe sığdıramadıkları demagojik ve manipülatif amaçlı hezeyanlarında vurguladıkları “gayrimaddi” emeğin önemli unsurlarıdır.
Peki, Zizek’in “favori” örneklerini oluşturan sözleşmeli çalışma, güvencesiz çalışma, travmatik durum, asla güven içinde olmama gerçekliği içinde kafa emeğinin, “gayri maddi” emeğin özgürleşmiş olduğu, kendi değerini kendi belirlediği aşağılık iddiasının herhangi bir karşılığı var mı? Elbette ki yok! Peki, ne var? Bol demagoji, emperyalizm ve sermaye yaltakçılığı...
20. asrın 1970’lerine dek göreli ayrıcalıkları, iş güvencesi vs. olan “beyaz yakalı”ların, kafa emekçilerinin konumu bugün pek çok bakımdan “mavi yakalı”lardan farklı sayılmaz. Bu kesim de gittikçe artan oranda hem mutlak hem de göreli olarak yoksullaşıyor ve on milyonlarca kafa emekçisi de kronik işsizlik canavarının pençesinde kıvranıp duruyor. Dar ve elit bir kalifiye kesimin, sermayeyle bütünleşmiş bir kesimin dışında “evrensel emek” kategorisine dahil olanlar da geleceğe herhangi bir biçimde güvenle bile bakamıyor. Eski çamların bardak olduğu bir “neoliberal enformatik çağ”dan geçiyoruz ve bu çok açık.
Böyle bir “çağ”ı, uluslararası tekellerin küresel emperyalist dünya sistemini bir cennet, ebedi mutluluk çağı olarak lanse edilmesi Negrilerin işi olabilir ancak. “Çok kültürlü”, “çok renkli”, “melez”, “akışkan”, “yapay”, “hiç yerde”, “özgürlükçü”, “yok yerde”, “ölçü ötesi bir yerde”, “merkezsiz”, “dışına çıkılmaz”, “kaotik”, “anlaşılmaz”, “şekilsiz” Tanrısal güçte, yıkılmaz bir imparatorluk! “Karşı imparatorluk mu?” Geçelim, lafı-ı güzaf… Burjuva kozmopolitizm övgüsü ve tapıcılığı da Negriciliğin bir diğer özeliğidir. Kendilerini yüceltenler ve yaltaklananlar tarafından “Belag-ı Azam” ilan edilen Hardt ve Negri sadece ve sadece kralın soytarılarıdır.
                                                                                                      DEVAM EDECEK

6 Nisan 2014 Pazar

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? V



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                 V
Kapitalist üretim Tarzı “Tam Otomasyona” Ulaşabilir mi?
Kapitalizmin tam otomasyona gittiği ya da tam otomasyonun eşiğine gelindiği, “Silikon Vadisi” teknolojilerinin, otomasyonun kapitalizme son verdiği propagandası değişik biçimlerde yapılmaktadır. “Küreselleşme” bir de bu açıdan kutsanmaktadır. Peki, kapitalizm tam otomasyonla bağdaşabilir mi? “Silikon vadisi” teknolojisi ile proletarya ortadan kalktı mı? Yeni tip burjuva liberal propagandanın ileri sürdüğü gibi teknoloji sınıfsızlaşarak tüm toplumun ortak mülkü haline geldi mi?
Daha baştan vurgulanmalıdır: Teknolojist yaklaşım sayısız biçimler alarak ortaya çıkabilir. Ama her durumda da proletarya ve halkların ideolojik bakımdan silahsızlandırılmasına hizmet eder, etmiştir ve etmektedir.
Kapitalizmin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla, çelişkili eğilimlerle parçalanmış nesnel doğasını, nesnel eğilimlerini bir kalem darbesiyle silme/örtme operasyonu kapitalizm ve postkapitalizm tartışmalarında çok çarpıcı biçimler alarak ortaya çıkmaktadır. Proletaryasız kapitalizm, burjuvazisiz kapitalizm vbg. teori ve tezlerin propagandasında bilimsel ve teknolojik sıçramaların, otomasyonun gelişmesinin özel bir rolü olduğu ya da bu olgunun kullanıldığı açıkça görülmektedir.
Teknolojinin sınıflar üstü olduğu, bütün sınıflar karşısında eşit mesafede durduğu, tüm sınıflara eşit derecede hizmet ettiği, teknoloji sayesinde “azgelişmiş” ve “gelişmekte olan ülkeler”in “sanayi toplumları” ya da “sanayi sonrası toplumlar” seviyesine ulaşmakta olduğu tezlerini geçiyoruz. Fakat kapitalizmin tam otomasyona ulaşarak kendisini aştığı tezi üzerinde biraz durmakta yarar vardır.
Kapitalizm tam otomasyona ulaşamaz. Neden mi? Çünkü kapitalizm canlı-emek sömürüsüne, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Bu, onun nesnel doğasıdır. Evet, kapitalizm geliştikçe teknolojik temeli de gelişir. Sermayenin organik bileşimi de yükselir (değişmeyen sermaye içinde sabit sermaye kısmı daha ağırlıklı bir yer tutar. Sabit sermaye teknolojidir, tekniktir, makinedir vb.). Böylece işgücü gereksinimi göreli olarak azalır, vs. ama her durumda sermaye, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Artı-değer sömürüsü kapitalist sömürünün temelidir. Artı-değer ise otomasyon, sabit sermaye, değişmeyen sermaye tarafından değil, canlı-emek (işçi, işgücü) tarafından yaratılır. Canlı-emek sömürüsüne son veren bir kapitalizm, kapitalizm değildir. Kapitalizmin nesnel doğası, hareket yasaları buna da izin vermez.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizm artı-değer üretimidir. Yalnız artı-değer üretimi değil, sermaye üretimidir. Artı-değerin azami gaspı kapitalizmin doğal karakteri ve yönelimidir. Artı-değerin kaynağı ücretli emek sömürüsüdür. Ve “ücretli emek bir metadır. Hatta ürünlerin metalar olarak üretiminin, üstünde gerçekleştiği temeldir” (Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s.380, açM.)
Gerekli emek ile artı-emeğin toplamı işgününü oluşturur. Artı-ürünün, artı-değerin kaynağı artı emektir. Artı-emek kapitalist için bedava emektir. Gerekli emek zamanın kısaltılması, artı-emek zamanının uzatılması, böylece artı-emeğin azami gaspı kapitalizmin eğilimidir. Sermaye, bir yandan işgününü azami sınırlarına kadar uzatarak veya olanaklı olduğu ölçüde uzatarak mutlak artı-değer gaspını dayatır. Öte yandan emeğin sermayeye karşı mücadelesinin sonucu, işgünün kısaltılması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda sermaye, emek üretkenliğini yükselterek görece artı-değer gaspına yönelir. Mutlak artı değer ve görece artı-değer gaspı, artı değer gaspının iki biçimidir. Kapitalizm her iki biçimi olanaklı olduğu ölçüde birleştirme eğilimindedir.
 Marx’ın dediği gibi, “günün 24 saati boyunca emeğe elkoyulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” İşgününü azami derecede uzatarak, işgünü içinde zorunlu emek zamanını azaltırken artı-emek zamanını uzatarak, emeğin yoğunluğunu arttırarak artı-değer sömürüsünü son sınırına/sınırlarına dek geliştirme kapitalizmin eğilimidir. “Kapitalist üretimin hedefi, belli bir miktardaki zenginlikle, olabilen en geniş ölçüde artı-ürün ya da artı-değer elde etmektir. Bu amaca değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre daha hızlı oranda büyümesiyle ya da olabilen en büyük miktardaki değişmeyen sermayeyi olabilecek en küçük değişen sermayeyle harekete geçirmek suretiyle ulaşılır.” (age, s.542, açM) Kapitalizm geliştiği oranda proletaryayı mutlak olarak büyütür. Ama öte yandan da sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve büyümesiyle görece olarak işgücüne olan talebi azaltır. Mutlak olarak büyüyen, göreli olarak (oransal olarak) küçülen bir proletarya, ama her durumda artı-değerin kaynağı olan proletarya! İşte kapitalizmin çelişkili gerçeğinin, zıt eğilimlerinin çatışmasının, karşıtların birliği yasasının görünümlerinden birisidir bu. Sermaye birikiminin artışıyla ücretli emeğe olan talebin büyümesi; ama sermayenin artış oranına kıyasla (emek üretkenliğindeki artışın sonucu) azalan oranda gelişen bir proletarya. Bu sermaye birikiminin “doğru yasasıdır.” Ücretli emek, “onu istihdam eden toplam sermayenin büyümesine göre azalan oranda olsa bile, mutlak olarak büyüyen giderek artan ölçekte yeniden üretilecek” ve üretilen bir proletarya. (age, s.547)
Sermaye maddi-toplumsal varlığı bakımından emek malzemesi, emek aracı ve canlı emek olarak “ üç öğeye bölünür”, ilk iki biçim değişmeyen, son biçim ise değişen sermayeyi temsil eder. Salt ya da tümden otomasyona dayanan kapitalizm ya da salt emek malzemesinden ve emek aracından oluşan, canlı-emekten yoksun bir kapitalizm onun maddi-toplumsal varlığıyla bağdaşmaz. Sermayenin maddi varlığını ifade eden üç öğe kapitalist üretim tarzının, sermaye birikiminin büyümesinin organik birliğini ifade eder.
Kapitalizm bir yandan üretim teknolojisini, makineyi, otomasyonu geliştirir, yetkinleştirir. Böylece nesnelleşmiş emek, otomasyon kılığında, sermayenin gücü olarak canlı-emeğin, işçinin karşısına dikilir; “bu otomat sayısız mekanik ve zihinsel organdan oluşur ve işçilerin işlevi salt bunun bilinç sahibi eklemleri” (Grundrisse, s. 638), uzantısı olur. Otomasyonu kullanan işçi değildir, işçiyi kullanan otomasyondur, “otomatik bir mekanizasyon sistemidir.” Burada “işçinin etkinliği salt makinenin emeğini, makinenin eylemini hammaddeye iletmekte aracı olmak -nezaret etmek, aksamalara engel olmak- haline gelmiştir… İşçinin salt bir soyutlamaya indirgenen etkinliği, her yönüyle makinenin devinimi tarafından belirlenir ve düzenlenir olmuştur; makineninki işçi tarafından değil.” (age, s.639) “Emeğin üretici gücünün artmasının ve zorunlu emeğin minimuma indirilmesinin, sermayenin zorunlu bir eğilim olduğunu görmüştük.” Makine, makineleşmenin en yetkin biçimlerine bürünmüş en gelişkin otomasyon söz konusu eğilimin çarpıcı ifadesidir. “Toplumun beynindeki bilgi ve yetenek birikimi, genel üretici güçler birikimi” en ileri formunda otomasyonda somutlaşsa bile, kapitalist üretim tarzı yine de canlı-emek sömürüsüne dayanır. Kapitalizm artı-değer, kar, azami kar için üretim düzenidir. Tam otomasyon canlı emeği gereksiz hale getirerek artı-değeri ve karı olanaksız kılar. Oysa kar için üretim düzeni olan kapitalizm otomasyonu da ancak kar ürettiği, karlı olduğu ölçüde geliştirecektir, daha fazlasını değil! Bu, kapitalizmin tarihsel sınırlarını da gösteren çarpıcı olgulardan birisidir… “Bu apaçık çelişki neyle açıklanabilir? Yalnızca modern kapitalizmin ekonomik temel yasasıyla, yani azami kar sağlama zorunluluğuyla açıklanabilir. Kapitalizm, eğer kendisine en yüksek karı vaat ediyorsa yeni teknikten yanadır. Kapitalizm, eğer yeni teknik ona artık en yüksek karı vaat etmiyorsa yeni tekniğe karşıdır ve el emeğine geçilmesinden yanadır.” (J.V. Stalin, Eserler c.16, s.314, İnter Yayınları) Günümüzün tüm gerçekleri de Stalin’in bu değerlendirmesini tümüyle, evet, açık ve çarpıcı bir tarzda, tümüyle doğrulamaktadır.
Otomasyonla canlı emek “üretim sürecinin içsel bir öğesinden çok, üretim sürecinin denetçisi ve düzenleyicisi konumunu almaya başlar” ve başlamıştır. “İşçinin işi artık işlenip değiştirilmiş bir doğa nesnesini aracı bir uzuv gibi kendisi ile nesne arasına sokmak değildir; sınai bir süreç haline getirilmiş olan doğal sürecin bizzat kendisi, işçi ile- böylece egemenliği altına aldığı- inorganik doğa arasına sokulur. İşçi üretim sürecinin başlıca faktörü olacak yerde, sürecin kenarında duran bir bakıcı haline gelir. Bu dönüştürme sürecinin üretimin ve zenginliğin büyük temel taşı, ne işçinin harcadığı direkt insan emeğidir, ne de emeğin süresi; temel, insanın toplumsal bir varlık olarak kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve doğa üzerindeki egemenliğini kendi malı haline getirmesidir-tek kelimeyle, toplumsal bireyin gelişmesi. Günümüzde zenginliğin temelinde yatan yabancı emek süresi hırsızlığı, bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında pek zavallı bir dayanak görünümündedir. Dolaysız emek biçimiyle emek zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıkınca, emek süresi zenginliğin ve dolayısıyla mübadele değeri kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Yığınların artık-emeği genel zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte azınlığın emeksizliği insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkar. Bununla, mübadele değerine dayalı olan üretim çöker ve dolaysız maddi üretim süreci sefalet ve antitez biçimlerinden kendini kurtarır. Bireysellik özgürce gelişir. Zorunlu emek süresinin artık-emek yaratmak için azaltılması yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi. Bir yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süre giden çelişkinin ta kendisidir… Üretici güçler ve toplumsal ilişkiler-toplumsal bireyin gelişiminin bu iki ayrı cephesi- sermayenin gözünde sadece birer araçtır ve sermayenin sınırlı temeli üzerinde yapılan bir üretimde, araçtan başka şey olamazlar. Oysa bunlar, gerçekte bu temeli paramparça edecek olan patlamanın maddi koşullarıdır.” (Marx, Grundrısse, s.650-651, açM)
İşte söz konusu bu “patlamanın” maddi koşulları olabildiğine olgunlaşmış bulunuyor. Küresel çapta üretici güçlerin gelişme düzeyi,  bilim ve teknikteki sıçramalar, “üretilmiş üretici güç anlamında sabit sermaye”nin üretim sürecinde tuttuğu yer ve gelişme yönü, “büyük sanayinin üretim sürecinde, bir yandan otomatik bir süreç haline gelen emek aracının üretkenliğinin önvarsayımı doğa güçlerini kendisine bağlayan toplumsal akıl”ın geldiği/ulaştığı düzey ve “emeğin dolaysız varlığının bireyselliği de” aşmış “toplumsal emeğe çevrilmiş” olmasıyla kapitalist üretim tarzının “öteki temel taşının da kayıp gittiğini görüyoruz.” (age, s.659)
Üretim toplumsal karakterde. Emek toplumsallaşmış. Ama mülkiyet, özel kapitalist ellerde. Burjuvazi üretim dışında asalak bir sınıf, üreten kolektif işçi, kolektif işçinin ürettiğine el koyan bireysel kapitalist; üretim toplumsal karakterde, ama mülkiyet özel ellerde. Toplumsal üretimin meyvelerine el koyan sınıf, üretimin gelişiminde devrimci rolünü çoktan kaybederek üretimin özgürce gelişiminin önünde tümüyle asalaklaşmış bir engele dönüşmüş olan burjuvazi. Tablo bu.
Otomasyonun küresel ölçekte geldiği yer kapitalizmi, burjuvaziyi daha fazla gereksiz ve bir an önce tasfiye edilmesi gereken bir sistem ve sınıf durumuna getirmiştir. Otomasyon işçiyi, işçi sınıfını değil burjuvaziyi gereksiz bir sınıf haline getirmiştir. Burjuvazisiz üretim tümüyle olanaklıdır ama proletaryasız asla. İlan edilmesi gereken şey “Elveda proletarya” değil, “Elveda burjuvazi!”dir. Doğayı ve insanı bireysel kapitalist kar amacıyla yok oluşun eşiğine getiren, 1 milyar işsizi yaratan kapitalizm ve burjuvazidir. Üretim küresel ölçekte toplumsallaşmıştır. Veya kapitalist tarihin en ileri gelişme düzeyine ulaşmıştır. Yapılacak tek şey, mülkiyeti de toplumsallaştırmak, böylece, yani uluslararası proleter devrim kılıcıyla, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkiye (uzlaşmaz karşıtlığa) son vermektir. Tarihin çağrısı da budur. Tarihin güncel çağrısı “elveda burjuvazi”dir. Tarih, proletaryayı bu amaçla ivedilikle görev başına çağırıyor. Zaten söz konusu bu tarihsel ve güncel gerçekten dolayıdır ki kapitalizmin ve sermayenin açık ve gizli temsilcileri, nesnel tarihsel ve güncel gerçeği tersyüz ederek, “Elveda proletarya!” diye yırtınmaktadırlar.
Üretici güçlerin küresel ölçekte gelişme düzeyi ile, üretimin sınırsız gelişme eğilimi ile kapitalizmin ve burjuvazinin sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma (“küreselleşme”ye, ÇUŞ’lara sınırsız övgüler dizildiği bir tarih kesitine tekabül eden süreçte) 1990-94, 2000-2004 ve 2008’de patlak veren kapitalizmin genel ekonomik krizlerinden de görülebileceği gibi, en keskin düzeylerine ulaşmış bulunuyor.
Ekonomik kriz(ler) olgusu üretici güçlerin zorla tahribini, burjuvazinin üretici güçleri yönetemediğini; kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişimini zorla önlediğini açıkça gösteriyor. Otomasyonun kapitalizmin onulmaz yaralarına çare olmak bir yana, bu yaraları daha ölümcül hale getirdiğini de kanıtlıyor.
Ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi (ki bilakis kapitalizmin gelişimi bu maddi-toplumsal temeli geliştirerek olgunlaştırmıştır), bugün çok daha keskin, derin ve kapsamlı bir temelde, “yığınların artık-emeği”ni “genel toplumsal zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte “azınlığın emeksizliği” insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan” çıkaracak nesnel olgunlaşma düzeyine ulaşmıştır.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizmi, kapitalisti harekete geçiren şey, “değişim değerini üretmek ve bunu çoğaltmaktır. Bizzat değeri genişletme işine kendisini büyük bir tutkuyla kaptıran kapitalist, insanoğlunu üretim için üretmeye zorlar; böylece o, toplumdaki üretici güçlerin gelişmesini zorlar, daha yüksek bir toplum şeklinin gerçek temelini atabilecek maddi koşulları yaratır; ve bu toplumda, her bir bireyin kişiliğini tam ve özgürce geliştirmesi artık temel ve yön verici ilke olur.” (Kapital, C. I, s. 565)
Kapitalizm artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırmak, kar oranlarını yükseltmek için zorunlu emek süresini kısaltır, böylece artı-emek zamanını uzatır. Bireyin ve toplumun “serbest zamanı” sermayeyi ilgilendirmez; sermayeyi ilgilendiren bu “serbest zaman”ının azami derecede artı-değer gaspı ve kar oranlarının yükseltilmesinin aracı haline getirilmesidir. “Zorunlu emek süresinin artı-emek yaratmak yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi” için, kapitalist topluma, burjuvazinin egemenlik ilişkilerine son verilmesi gerekmektedir. Tekrar vurgulamak gerekir, “kapitalist üretimin sınırı, işçilerin fazla zamanıdır. Toplumun kazandığı mutlak fazla zaman onu ilgilendirmez. Üretkenlikteki gelişme, onu, sadece işçi sınıfının artı emek zamanını arttırdığı ölçüde ilgilendirir, yoksa, genellikle maddi üretim için gerekli emek zamanını azalttığı için değil. Böylece bir çelişki içinde hareket eder.” (Marx, Kapital, C. III, s. 233)
Kapitalizmde üretim kar içindir. Otomasyonun gelişmesinin sınırını da bu olgu belirler. Bundan dolayı kapitalizmin tam otomasyona varması, böylece canlı-emek sömürüsüne son vermesi olanaklı değildir.
Kapitalizmde üretim teknolojisi ne kadar çok gelişir ve otomasyon sistemi ne kadar ileri biçimlere varırsa, bu kapitalizmin genel olarak çelişkilerini, özelde de tüm kapitalist çelişkilerin temelini oluşturan temel çelişki olan emek sermaye çelişkisini o denli keskinleştirir. Ve çelişkinin çözümü kendini o denli dayatır.
Kapitalizm ne denli çok gelişirse toplumun “boş zamanı”, “serbest zamanı” o denli artar; “Ama sermayenin dinamiği, her zaman için, bir yandan disposable time (‘serbest zaman, istendiği gibi harcanabilecek süre’) yaratırken, bir yandan da bunu artık-emeğe dönüştürmektir. Eğer birincisinde çok başarılı olursa aşırı üretime katlanmak ve sermayenin artık-emeği değerlendirmekten aciz kalması yüzünden, zorunlu emek kesintiye uğramak zorundadır. Bu çelişki ne kadar çok gelişirse, üretici güçlerin büyümesini yabancı emeğin temellüküyle kısıtlamanın artık imkânsız olduğu ve işçi kitlesinin kendi artık-emeğini kendine mal etmesi gerektiği de o ölçüde gün ışığına çıkar. Bu bir kez başarılınca-ve diasposable time antitetik (“Antitetik biçim: Yani bir yanda serbest zamanın yaratılmasının, öbür yanda işçi sınıfının artık-emeğine bağlı olması”) biçiminden kurtulunca- bir yandan zorunlu emek süresinin tek sınırı toplumsal bireyin ihtiyaçları olacak, bir yandan da toplumsal üretici güçler o derece hızlı gelişecektir ki, üretim artık toplumun tümünün zenginliğine yönelik olarak hesaplansa dahi, herkesin disposable time’ı artacaktır. Çünkü gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleridir. Bu noktada artık zenginliğin ölçüsü emek süresi değil, disposable time’dir.” (Grundısse, s.657, açM.)
“Serbest zaman” söz konusu olunca, prekapitalist üretim tarzlarından farklı olarak “sermayenin ayırıcı yanı, buna sanatın ve bilimin tüm imkânlarını kullanarak yığınların artık-emek süresini arttırma çabasını eklemesidir, çünkü sermayenin zenginliği doğrudan doğruya artık-emek süresinin elde edilmesinden ibarettir; çünkü hedefi doğrudan doğruya değerdir, kullanım değeri değil. Dolayısıyla sermaye, bilmeden ve istemeden, toplumsal disposable time’in koşullarının yaratılmasına, emek süresinin toplumun tümü için giderek azalan bir minimuma indirgenmesine ve böylece herkesin zamanının kendi kişisel gelişimi için serbest bırakılmasına hizmet etmek durumundadır.” (s.  656)
Toplumsal-maddi önkoşulları kapitalizm tarafından yaratılan ve olgunlaştırılan birey ve toplum için “serbest zaman” (“Toplumun bütünü ve her bir üyesi için, zorunlu emek süresini ötesinde bol disposable time’ın yaratılması”), örneğin “3. Bilimsel-Teknolojik Devrim” ile, bu teknolojik temele dayanan gelişkin otomasyonla, en ileri düzeyine varmıştır denebilir. Kuşkusuz ki bu henüz sosyalizm ya da kapitalizmin kendiliğinden kendini yadsıması yoluyla sosyalizme geçiş de değildir ve olamaz da. Bu düzey, sosyalizm ve komünizm için maddi-teknik temelin (kapitalist üretim ilişkileriyle keskin bir çatışma içerisinde) daha fazla hazır hale gelmesi, olgunlaşması demektir. Böylece proleter devrim yoluyla kar için üretim düzeninin tasfiyesiyle, bir yandan kapitalizmin hazırladığı teknik temelin birey ve topluma sunduğu serbest zamanın sosyalist planlı ekonominin gerekleri ve gereksinimleri ekseninde hemen ve doğrudan kullanılması olanaklı hale gelecek; öte yandan da üretici güçlerin, bilim ve tekniğin özgürce, sınırsız gelişiminin önü açıldığı için, birey ve toplumun serbest zamanı hızla genişleyecek ve bu “serbest zaman”ın bilinçli kullanımıyla insanlığın bireysel ve toplumsal atılımı için önüne, hayal dahi edilemeyecek denli sınırsız ve çok yönlü bir gelişme süreci başlayacaktır.
Kar için değil toplumun sürekli artan maddi ve entelektüel, kültürel gereksinmelerinin (kesintisiz geliştirilecek en ileri teknolojik temelde) azami tatmini için üretimin yapıldığı sosyalist toplumda, bu geçiş toplumunda, serbest zamanın harikalar yaratmak için kullanılacağından kuşku duyulamaz. Ve burada, sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde zenginliğin ölçütü, “gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleri” olacaktır; ölçüt “emek süresi değil, disposable time” olacaktır. Komünizmin alt evresinden üst evresine doğru gidildikçe, “herkesten emeğine ilkesi”nden “herkese ihtiyacına göre ilkesi”ne doğru yükseldikçe, “serbest zaman” gerçek zenginliğin ölçütü olarak tam anlamıyla serpilip olgunlaşacaktır; tarihsel bakımdan kendi en gelişkin maddi-teknik temeline de oturmuş olacaktır ya da söz konusu maddi-teknik temel en yetkin biçimde ortaya çıkmış/olgunlaşmış olacaktır. Ve o koşullarda çalışma, sömürücü toplumlarda kölece bir zorunluluğun ürünü, isteksizce yapılan bir etkinlik olan çalışmanın aksine, yaşamın başta gelen zevkli uğraşısı olacaktır.
Tam otomasyon kapitalizmde olanaklı değildir, ama sosyalizm ve komünizmde bu, tümüyle olanaklıdır. Tartıştığımız, incelediğimiz konu bağlamında, özgürlük ve zorunluluk bağıntısında Marx, şöyle der:
“Gerçekte özgürlük âlemi ancak, emeğin zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlendiği alanın bittiği yerde fiilen başlamış olur; demek ki bu âlem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının ötesinde bulunur. Tıpkı vahşi insanın, gereksinmelerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden-üretmek için doğayla boğuşmak zorunda olması gibi, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu da bütün toplumsal biçimlenişler içerisinde, akla gelen her türden üretim tarzları altında yapmak durumundadır. İnsanın gelişmesiyle birlikte, duyduğu gereksinmeler artacağı için bu fiziksel gereksinmeler alanı da genişler, ama aynı zamanda da, bu gereksinmeleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk âlemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük âlemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluluklar âlemi ile serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.” (Kapital, C. III, s. 720)
Bu “temel önkoşulu”, onun araçlarını oluşturmak, geliştirmek; keza “Yeni üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir.” (age, s.390)
Kapitalizm üretici güçleri geliştirerek, bir dünya pazarı yaratarak, üretimi ve emeği küresel çapta devasa ölçekte toplumsallaştırarak, mezar kazıcısı proletaryayı geliştirip biçimlendirerek, bizzat kendisi “sosyalizmin maddi önkoşulları sürecini tamamlar” Böylece “sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenli altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kabuklarıyla bağdaşmadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirilenler mülksüzleştirilirler.” (Marx, Kapital, C. I, s.727) Demek ki, böylece uluslararası proleter sosyalist devrim, bilakis, genel olarak kapitalizmin tarihsel gelişme sürecinde, özel olarak onun en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm aşamasının/sürecinin koşulları tarafından oluşturulur, olgunlaştırılır, güncelleştirilir; Paris komünü ve Ekim Devrimi somutunda da çarpıcı bir şekilde görülebileceği gibi mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi pratik-siyasal bir soruna ve çözüme dönüşür/kavuşur.
Sermayenin egemenliğinin yerine proletarya egemenliği, kapitalizmin yerine sosyalizm geçmeden, kapitalist üretim tarzının temeli üzerinde ortaya çıkan “serbest zaman”, engellerinden kurtularak toplumsal birey ve tüm toplum için değerlendirilemez. Kapitalizm çerçevesinde otomasyon ne kadar gelişirse gelişsin kendiliğinden bu olanağı tüm toplumsal bireylere ve tüm topluma sunamaz.
Eklenmeli ve altı çizilmelidir: Bir dizi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişme evresinden geçmeden, böylece sosyalizmden komünizme yükselmeden de, salt sosyalizm tarihsel aşamasında, hemen ve doğrudan, bir çırpıda “kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi”, zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine tam anlamıyla geçilemez. Komünizmin alt evresi, bir geçiş toplumu, olgunlaşmamış komünizm, üst evreye geçmenin aracı olan sosyalizm, sadece bu tarihe bir giriştir… Sosyalizmin eleştirel ele alınması gereken tarihsel deneyimi de bunu kanıtlamaktadır.
“Alman İdeolojisi” isimli yapıtlarında Marx ve Engels’in belirttikleri gibi “komünizmin örgütlenmesi esas olarak, ekonomiktir.” (s. 104) Komünizm doğa ve üretim üzerinde insanlığın bilinçli denetimidir. Komünizmle insanlık artık kendi tarihini kendi yapacaktır. Komünizm sınıfsız toplumdur. Sınıfların ve sınıflarla ve tarihten gelen her türlü eşitsizliğin son bulduğu bir dünyadır. İşbölümünün, kafa ile kol emeği, kent ile kır arasındaki eşitsizliklerin de sınıflarla birlikte asar-ı atika mezarlığına atıldığı, çalışmanın zevkli ve yaşamın başta gelen gereksinimi haline geldiği bir sınırsız dünya ve çağdır. Üretici güçlerin toplumsal nitelikte hiçbir kısıtla karşılaşmadan özgürce geliştiği, insanlığın bilimle, kültürle, sanatla donandığı; maddi ve manevi bakımlardan sınırsız bir zenginlik yaratımına dayalı serpilip geliştiği; toplumun bayrağının üstünde “herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre” ilkesinin yazıldığı bir dünyadır komünizm. Üretim yetersizliğinin ve işbölümünün son bulmasıyla “herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır.” (Alman İdeolojisi, Feuerbach, s.59-60)
                                                                                DEVAM EDECEK

20 Mart 2014 Perşembe

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
Proletaryanın ve onun tarihsel devrimci rolünün açık ya da gizli ret ve inkarı, öteden beri Marksizm-Leninizm’le her türden anti-proleter, anti-Marksist-Leninist akım arasındaki ilkesel ayrılığın ana ayıracı olagelmiştir. Devrimci proletaryanın yerine “yoksullar”ın, devrimci proletaryanın yerine aydınların, devrimci proletaryanın yerine “halk”ın, devrimci proletaryanın yerine “ezilenler”in, devrimci proletaryanın yerine “çalışanlar”ın, “üreticiler”in vb. geçirilmesi; duruma göre birinin ya da ötekinin geçirilmesi, geçmişten beri süregelen bir olgudur. Proletaryanın burjuvalaştığı, proletaryanın orta sınıfa dönüştüğü, proletaryanın yeni teknolojilerle gereksizleştiği, söz gelimi yerini “çokluk”a bıraktığı ya da dönüştüğü vb. gibi teorilerin, ideolojik saldırıların, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin işçi sınıfına ve Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik ve siyasi saldırılarından başka bir anlamı bulunmamaktadır.
Emperyalist küreselleşmenin son birkaç on yılda doludizgin gelişimi, başını SB’nin çektiği kapitalist/revizyonist sistem ve kampın çöküşü, dünya devriminin dibe vurması, politik güçler dengesinin dünya devrimi aleyhine değişmesi; teknolojik gelişmeler, bilgi işlem teknolojilerindeki sıçrama, hizmet sektörünün kapitalist maddi üretim sektöründen daha hızlı büyümesi, “ekonomilerin malileşmesi” vb. gibi olgular, proletaryanın ve onun devrimci tarihsel rolünün yadsınmasına yol açan, özü bir olmakla birlikte, sayısız teori ve tezin ortalığı kaplamasına yol açtı.
Özellikle hatırlatmak gerekiyor: “Neoliberal” emperyalist dünya sermayesinin “tarihin sonu”nu ilan etmesine paralel, değişik türevleriyle birlikte “postmodernizm” ve “postMarksizm” olarak tanımlanan akımlar da, “özne’nin sonu”, “kurtuluşçu ütopyaların sonu”, “evrensel doğruların sonu”, “elveda proletarya”  vb. diye haykırmaya ya da bu eski çığlığı yeni dönem koşulları içerisinde yeni biçimlerde formüle ederek gürültülü bir şekilde propaganda etmeye başladılar. Boşuna dememişler “sığ sular gürültülü akar”…
Yeni bir çağa girdiğimiz, bu yeniçağın “enformatik” (vb.) bir çağ, yeniçağa tekabül eden toplum biçiminin “enformatik toplum” (vb.) olduğu; kapitalizmin, emek ve sermayenin, artı-değer sömürüsünün aşıldığı; yeni bir üretim tarzına geçildiği ya da kendiliğinden komünist bir dünyada yaşadığımız ileri sürüldü. Bu çağın, görülemez, dokunulamaz, tanımlanamaz, hiç yerde, hiç yerötesi bir yerde, bir yerötesi hiç yerde olduğu vs. ilan edildi.
Peki gerçekte “küreselleşme”yle, “postkapitalizm”le, “sanayi sonrası toplum”la, “teknoloji çağı” ile, “enformatikleşme”yle, “Üçüncü Bilimsel ve Teknik Devrim” (3BTD) ile proletarya önemsizleşti mi? Buharlaştı mı?
Özet bir biçimde de olsa, soruna biraz daha yakından bakalım.

“Buharlaşmak” Yerine Proletarya Büyümeye Devam Ediyor
Kapitalizm, modern ücretli kölelik düzenidir. Ve proletarya modern ücretli kölelerden oluşan bir sınıftır. Proletarya, kapitalist üretim tarzının özgül ve temel ürünü ve mezar kazıcısıdır. Kapitalizmde her şey gibi ücretli emek de metadır. Marx’ın dediği gibi, “ücretli emek bir metadır. Hatta ürünlerin metalar olarak üretiminin, üstünde gerçekleştiği temeldir.” (Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s. 380, Sol Yayınları) Bundan dolayıdır ki Lenin, özellikle işgücünün hangi oranda metalaşıp metalaşmadığını bir ülkede kapitalizmin gelişme derecesini ölçmede başköşeye oturtur.
Kapitalist üretim tarzının gelişme süreci, sermaye ve ücretli emek ilişkisinin yeniden ve yeniden üretildiği tarihsel ve toplumsal bir süreçtir. Kapitalizm geliştiği oranda, prekapitalist ilişkiler gerek ulusal gerekse de küresel çapta çözülerek yerini kapitalist üretim ilişkilerine terk eder; toplumu, bir yanda sermaye diğer yanda proletarya olarak saflaştırır. Bilindiği gibi, bu sürecin en ileri biçime kavuştuğu ülkeler grubunu da “insan merkezli, çevreci postmodern, enformatik, teknolojik” toplumlar olarak lanse edilen emperyalist ülkeler kampı oluşturmaktadır…
Marx bu gerçeği şöyle dile getirir:
 “Tıpkı basit yeniden üretimin, sermaye ilişkisinin kendisini, yani bir yandan kapitalistlerin, öte yandan ücretli işçilerin ilişkilerini, sürekli olarak yeniden-üretmesi gibi, gittikçe büyüyen bir ölçekte, yeniden üretimi, yani birikimi de, büyüyen bir ölçekte sermaye ilişkisini, bir kutupta daha çok kapitalistleri ya da daha büyük kapitalistleri, öteki kutupta da daha çok ücretli işçileri yeniden üretir. Sermayenin kendisini genişletmesi için sermaye ile durmadan kaynaşmak zorunda kalan ve sermayeden kopup ayrılması olanaksız bulunan, sermaye köleliği, yalnızca kendisini sattığı bireysel kapitalistlerin başka başka olmalarıyla gözlerden saklanan bu emek gücü kitlesinin yeniden üretimi, aslında sermayenin kendisini yeniden üretimin kökü ve esasıdır. Bu yüzden sermaye birikimi, proletaryanın çoğalması demektir.” (Kapital, C. I, s. 585-586, iba.)
Sermaye birikimi, kapitalist üretim tarzının içsel özelliğidir. Sermaye birikimi, artı-değerin bir bölümünün üretimin genişletilmesi için yeniden kullanımıdır. Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci bu temelde şekillenir ve ilerler. Dolayısıyla kapitalizm, kapitalizmin gelişimi, sadece bir yeniden üretim süreci değil, aksine kapitalist üretim ilişkilerinin sürekli ve genişletilmiş ölçekte yeniden üretim sürecidir. “Bu yüzden sermayenin büyümesi ile proletaryanın sayısındaki artış, karşılıklı birbirine bağlı olgular olarak aynı sürecin ürünüdürler. Bu ilişki sadece yeniden üretilmez, sürekli daha kitlesel ölçekte üretilir; böylece sürekli yeni işçi kaynakları yaratır ve önceden bağımsız olan üretim dallarına el atar.” (Marx, Kapital’e Ek: Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, s.133-134, açM, Ceylan Yayınları)
Bugün dünyanın hangi kıtasına, hangi ülkesine bakarsak bakalım, ne 19. yüzyılla ne de 20. yüzyılın örneğin 1920’leriyle, 30’larıyla vb. kıyaslanamayacak denli bir proletarya varlığıyla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz. Gezegenimiz sözgelimi 19. yüzyılda ya da 20. asrın ilk yarısında henüz “köylü” sayılırdı; kırsal nüfus, köylülük kentleşme ve proletarya karşısında egemen durumdaydı. Oysa “Elveda proletarya!” diye yırtınanlara karşın bugün dünyamız, düne göre daha burjuva ve daha proleter. Dünya kent nüfusu dünya kır nüfusunu geçmiş durumda. 1990’ların sonu-2000’lerin başında 2,4, bugün ise 3,4 milyarlık devasa bir ücretli emek ordusuyla karşı karşıyayız. Ve bu ordunun en büyük bölüğünü, sanayide, tarımda, hizmet sektöründe çalışan proletarya oluşturmaktadır. Dünya çapında 700 milyonluk bir sanayi proletaryası bulunmaktadır. Yani proletarya buharlaşmak yerine büyümeye devam etmektedir.
Kuşkusuz ki bu gerçekler postmodernistlerimizin, postMarksistlerimizin; sözde “yeniçağ”ın Marx-Engels’i ve yazdıkları “İmparatorluk” kitabı da “yeniçağın Komünist Manifestosu” olarak lanse edilen Negri ve Hardt’ın, Negriciliğin umurunda bile değildir. Onlar için önemli olan uluslararası tekeller dünyasına hizmet ve emperyalist dünya düzenini proletaryadan, proleter devrimden, Marksizm-Leninizm’den gelen tehditten korumaktır. Geçerken vurgulamak isteriz, Negri “değerli fikirler üreten” bir aydın değil, Amerikan emperyalizminin, emperyalist dünya sisteminin, (“İmparatorluk”un) bilinçli bir savunucusudur. Onun “devrimci” geçmişi, hapis yatmış, ülkesinden kaçarak sürgün yaşamak zorunda kalmış olması vb. pek çok kişi nezdinde son derece yanıltıcı bir rol oynamaktadır… Negri, açık ve kesin bir şekilde “postmodern çağ”ın geçici “ikon”larından birisidir sadece; ama modanın etki gücünün küçümsenemeyeceği, es geçilemeyeceği ise bilinen bir gerçektir…
Kapitalizm geliştiği oranda, proletarya hem mutlak (nicelik) hem de göreli (oransal) olarak gelişir ve büyür. Örneğin diyelim ki bu sadece 19., 20. yüzyılın değil, aynı zamanda 21. yüzyılın veya üçüncü bin yıla (“milenyum”) giren insanlık tarihinin de günümüzdeki gerçeğidir. Örneğin proletaryanın dünya çapında maddi üretim sektöründe mutlak olarak büyürken göreli olarak gerilemesi, hizmet sektörünün daha hızlı büyümesi bu temel gerçeği değiştirmez ve değiştirmemektedir.
“Buharlaşan proletarya”, “önemsizleşen proletarya”, “devrimin öznesi olmaktan çıkan proletarya” vb. üzerine süren tartışmalar bağlamında Marx’ın aşağıdaki sözleri son derece önemlidir. “Ne var ki, ücretli emekçi sayısındaki nispi azalmaya karşın, mutlak olarak artış, zaten kapitalist üretim tarzının bir gereksinimidir.”
Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinde, proletarya bir yandan mutlak olarak büyür. Ama sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle toplam sermayeye ve sermayenin gelişme hızına göre proletarya göreli olarak azalır. Bu kapitalizmin nesnel bir içsel eğilimidir. Toplam olarak dünya ekonomisinde proletarya hem mutlak ve hem de göreli olarak büyür. Ancak sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle canlı emeğe, işgücüne talep göreli olarak azalır. Sermayenin organik bileşiminin yükseldiği fabrikada, işletmede, dalda göreli olarak azalır. Kapitalist rekabet ve en fazla kar kavgası, kaçınılmaz olarak diğer işletmelerin ve sektörlerin de yeni teknoloji kullanmalarına yol açar. Böylece sermayenin organik bileşimi (eşitsiz gelişse de) giderek bütün ekonomi sektörlerinde yükselir. Böylece göreli azalma gelişir, genelleşir. Ama kapitalizm burada durmaz. Yeni sektörlere, yeni pazarlara vb. doğru kendisini genişletir…
Marx, yukarıdaki sözlerin devamında şunları söyler:
“Emek gücünü günde 12-15 saat çalıştırmak artık zorunlu olmaktan çıkar çıkmaz, bu üretim tarzı için emek gücü artık bollaşmış demektir. Üretici güçlerde mutlak işçi sayısının azalmasına yol açabilecek yani bütün ulusun kendi toplam üretimini daha kısa zamanda yapabilmesini sağlayacak bir gelişme, nüfusun büyük bir kısmını işsiz bıraktığı için bir devrime neden olabilir. Bu, kapitalist üretimin özgül sınırının bir başka belirtisidir ve bu, üretim tarzının, üretici güçlerin gelişmesi ve servet yaratılması için hiçbir zaman mutlak bir biçim olmadığını, daha çok, belirli bir noktada bu gelişmeyle çatışma haline geldiğini de gösterir…” (Kapital, C.III, s. 233)
Emperyalist kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığını gösteren olgulardan birisi de budur. Kapitalizmin aşıldığı, böylece artık proletaryadan bahsedilemeyeceğini ileri süren burjuva ve küçük burjuva propagandanın düpedüz yalana, demagoji ve manipülasyona dayanan iddialarına karşın, çalışan bölükleri bir yana, kapitalizm 1 milyarı aşan işsiz yaratmıştır günümüzde. Yapısallaşmış, kronikleşmiş, küreselleşmiş ve gittikçe de artması kaçınılmaz olan ve 2000-2004 genel ekonomik krizin ardından, sadece 4 yıl sonra, yeniden ve bu kez daha ağır, şiddetli, keskin bir biçimde patlak veren ekonomik krizle 200-250 milyon kadar işçinin işsizler kervanına katıldığı günümüz dünyasında, kapitalist üretim tarzının zaten insanlığa verebilecek hiçbir şeyinin kalmadığı çok çarpıcı bir şekilde bir kez daha açığa çıkmış bulunuyor…
“İşsizlik, verimlilik eğilimlerindeki olumsuz gelişmeler, teknolojik gelişmelere bağlanan umutların da boş çıkmakta olduğunu gösteriyor. Oxford Üniversitesi’nin bir araştırması, ABD’de gelecek 20 yılda, bugün var olan tüm işlerin yüzde 45’inin yok olacağını, otomasyonun insanların işlerini elinden alacağını gösteriyor (Boston Globe, 26/01). Böylece oluşacak fazla nüfusa ise kapitalizmin sunabileceği hemen hiçbir olanak yok. Geçmişte olduğu gibi bunları gönderecek boş alanlar, sömürgeler de yok. Geriye bunları savaşlara ya da kurgubilimlerdeki gibi (Hunger Games, Elysium, örneğin) egemen sınıfın yaşam alanlarının dışına sürmek kalıyor...” (29 Ocak 2014 Çarşamba- Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet)
Dünya yoksullarının gözden çıkarılmış olduğu, toplumsal üretici güçlerin gelişmesinin ileri düzeylere ulaştığı günümüz dünyasında, bir yıllık toplam dünya üretiminin iktisaden faal nüfusun %15 ile gerçekleştirilebilecek kadar bir gelişme düzeyine gelmiş bir dünya gerçekliğinde kapitalizmin yıkılışının kaçınılmaz olduğu çok açıktır. Ama o kendiliğinden çökmeyecektir, ancak dünya proletaryası ve proleter devrim aracılığıyla mezara gömülecektir. Uluslararası sermayenin olduğu kadar, postmodernizmin, postMarksizmin, Negriciliğin de ana korkusu budur işte. Sınır tanımayan bir demagoji ile tarihin, ideolojilerin, sınıflar mücadelesinin, proletaryanın ve devrimlerin sonunun ilan edilmesinin nedeni de budur.
DEVAM EDECEK