Translate

artı-değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
artı-değer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2021 Cuma

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -V

 

Kapitalizmin doğuş, yükseliş, çöküş süreci dahil tüm süreçlerinde mülksüzleştirme, herşeyi metalaştırma, ekonomik zor da dahil zora dayanan soygun kapitalist üretim tarzının karakteristiğidir. Üretimin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yasası kapitalizmin olmazsa olmazıdır. Yerel ve dağınık pazarlardan dünya tekellerine dayan pazar ekonomisine yükseliş bu olgunun anlatımıdır. Sermaye birikimi sürecinin temelinde kapitalist genişletilmiş yeniden üretim süreci ve artı-değer (P-M-P') gasbı yatar. Mülksüzleştirme, sömürgeleştirme, mali spekülasyon, paradan para kazanma, sermayenin, tekellerin, günümüzde ise dünya tekellerinin kamusal mülkiyete ve özel mülkiyete dayanan işletmelere el koyması, sermaye birleşmeleri, satın almaları vb. bu sürece içkindir...


Kapitalizmin insancıl, adil dağıtıma vs. dayanan bir sistem olmadığı açıktır. Ücretli kölelik düzeni olan kapitalizmin tarihi aynı baskı ve zorun, rüşvet ve yolsuzluğun tarihidir. Bu tarih, aynı zamanda sermayenin merkezileşmesi sürecidir. Sermayenin merkezileşmesi süreci sermaye birikiminin temelini oluşturmaz. Üretimin yoğunlaşması ile el ele giden artı değer, maddi üretim sektörlerinde yaratılır; bu bağlamda sermaye birikiminin temelini mülksüzleştirmeye dayandırmak kapitalizmin gerçeklerinden kopmayı ifade eder. Kapitalist merkezileşme artı-değer yaratmaz. Merkezileşme eğilimi, kapitalist mülkü ve sermayeyi belli sermaye çevrelerinin ellerinde toplar. Sermaye birikimini maddi temelinden kopararak sermayenin merkezileşmesine dayandırmak kapitalizmi, sermaye birikimini anlamamak demektir. Bu bağlamda kapitalist üretim tarzı kendi nesnel yasaları, iç dinamizmi temelinde sermaye birikimi yaratarak ilerler. Mülksüzleştirme kapitalizmin nedeni değil, sonucudur...


Genişletilmiş kapitalist yeniden üretim sürecinden koparılmış ''el koyarak birikim'' teorisi kapitalizmin özsel içeriğini artı-değer ve karın üretimine değil de mülksüzleştirmeye dayandırarak Marksist kapitalizm teorisini yadsımaktadır. Mülksüzleştirme kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecine bağlı gelişen bir süreçtir. Ekonomi dışı zor da bu sürece eşlik eder. İlksel birikim döneminde ise zora dayalı mülksüzleştirme özel bir tarihsel rol oynar. Emperyalizmi ilhak ekonomisine indirgemek, emperyalizmin bir eğilimini (''Emperyalizm, bir ilhak eğilimidir; doğru, ama çok eksik bir tanım; çünkü emperyalizm, genellikle, bir şiddet ve gericilik eğilimidir'' -Lenin) temel almak kapitalist emperyalizmi anlamamaktır.


Harvey'in yukarda aktardığımız uzun alıntıda bahsettiği görüngüler gerçektir ve kapitalizmin tarihinin tanık olduğu en büyük metalaşma, sermayeleştirme, gasp saldırısının biçimleridir. Dünyanın dört bir yanının kapitalist sömürüye, yağmaya, spekülasyona açılması, emlak vurgunu, borç köleliği, yerküremizin açık pazara dönüştürülmesi; dünya tekellerinin bir ahtopot gibi dünyanın en ücra köşelerine dek nüfuz ederek hortumlaması ''neoliberal dönem''in göz çıkaran gerçekleridir. Fakat bu tablo, emperyalist kapitalizmin tablosudur. Uluslararası tekelci kapitalizme, uluslararası tekellere dayanan kapitalizmin tablosudur. ''Neoliberalizm'' olarak tanımlanan politika, uluslararası tekellerin ekonomik, siyasi, askeri çıkarlarını temsil eden politika ve çözüm programıdır. Yani Harveylerin reformlarla ıslah etmeyi önerdikleri üretim tarzının tarihsel olarak geldiği dönüm noktası ve dönemecinde nesnel zorunluluklarının, gereklerinin, gereksinmelerinin ürünüdür bu politika ve saldırı. Bu nesnel gerçeği, nesnel hareket yasalarını reddederek, emperyalizmin politikasını ekonomik temelinden kopararak onu ''burjuva iktidarın bir aşaması'' olarak tanımlayanların neo-liberalizmi, kötü kapitalistlerin tercihi olarak sunması, kötülerin yerine ''iyi kapitalistler''i geçirerek çözüm önermeleri, sorunu bir politik tercih düzeyine indirgemeleri, bu gerçekleri anlamaktan ne denli uzak olduklarını göstermektedir.


Harvey'in, ''El Koyarak Birikim Biçimindeki Emperyalizm'' alt başlığı altında yer alan çözümlemelerinde şu sözler de dikkat çekmektedir;


''Genişlemiş yeniden üretimin yol açtığı kronik aşırı birikim sorunları ortaya çıkmasaydı ve iç reformlarla çözüm yolları üretilmesine siyasi olarak burun kıvrılarak bu sorunlar çözümsüz bırakılmasaydı elbette bunların hiçbiri önem taşımayacaktı. Bir çözüm yolu olarak, neo-liberalizm ve özelleştirme politikalarıyla simgelenen el koyarak birikimin önem kazanması, dünyanın şu ya da bu bölgesinde dönem dönem patlak veren devalüasyonlarla ilgilidir. Çağdaş emperyalist uygulamanın merkezinde bu devalüasyonlar yatmaktadır. Kısaca, İngiliz burjuvazisinin 19. yüzyılın son otuz yılında keşfettiği olguyu Amerikan burjuvazisi yeniden keşfetmiştir. Arendt'in anlatımıyla bu, 'birikimin motoru aniden durmasın diye', ilkel sermaye birikimini mümkün kılan 'adi hırsızlığa nihayetinde yeniden başvurulmak zorunda kalınmasıdır.' 101 Eğer durum buysa, 'yeni emperyalizm' eskinin tekrarından başka bir şey değildir, tek fark değişik bir yer ve zamanda ortaya çıkmasıdır. Mevcut sorunlarla ilgili olarak bunun yeterli bir kavramlaştırma olup olmadığı, değerlendirilmeyi beklemektedir.'' (Agk., s. 150-51)


Ancak onun ''yeni emperyalizmi'' ''eskinin bir tekrarı'' olan bir emperyalizm olarak görmediğini biliyoruz. O, düşüncelerini izlediği Arendt'in ''ilkel sermaye birikimini mümkün kılan 'adi hırsızlığa nihayetinde yeniden başvurulmak zorunda kalınmasıdır.' '' tezini, kitabının bir başka yerinde söylediği ''İngiliz burjuvazisinin 19. yüzyılın son otuz yılında keşfettiği olguyu Amerikan burjuvazisi yeniden keşfetmiştir.'' sözlerinden de görmekteyiz.


Harvey'in ''Genişlemiş yeniden üretimin yol açtığı kronik aşırı birikim sorunları ortaya çıkmasaydı ve iç reformlarla çözüm yolları üretilmesine siyasi olarak burun kıvrılarak bu sorunlar çözümsüz bırakılmasaydı elbette bunların hiçbiri önem taşımayacaktı.'' sözleri diyalektik materyalist yöntemle bağdaşmayan, Marksist politik-ekonomi bilimini yadsıyan sözlerdir. ''Eğer'' şu olmasaydı, ''eğer'' bu olmasaydı vs. Oysa emperyalist kapitalizmin uluslararası tekelci evreye yükselmesi, dünya tekellerine dayanan uluslararası iş bölümünün şekillenmesi, neoliberal saldırganlık, kapitalist evrimin nesnel gerçeğidir; yani ''ihmalkarlık'' gösterildiği, ''burun kıvrıl''dığı için bu aşamalara gelinmedi. Bu küçük burjuva ütopik bir yaklaşımdır. Kapitalizmin nesnel hareket yasalarını reddeden ya da anlayamayan Harvey'in izahı idealist karakterdedir. Zaten emperyalizmi bir devlet tercihi, sermayenin bir bölümünün tercih ettiği politikalardan biri olarak tanımlayan, emperyalizmi siyasi bir görüngüye indirgeyen, emperyalizmi kapitalizmle bağdaşmaz bir politika gören Harvey'in bunun ötesinde bir değerlendirmede bulunması da beklenmemelidir.


Post-Marksist akımlar, aydınlar, emperyalizmi nesnel ekonomik yasaları olan bir ekonomik-toplumsal düzen, bir üretim ilişkileri sistemi olarak ele almamaktadırlar. Böyle olunca da emperyalizmi bir politikaya indirgemekte, sermayenin tercih edebileceği ''yanlış'' ve düzeltilmesi gereken bir politika olarak görmektedirler. Üstelik Dinazorlar çağında kalma, çöpe gitmiş teorileri de ''yeni koşullar'' adına, ''yenilik, yeni açılım, yaratıcı Marksizm, Marksizm'e katkı'' vs. olarak pazarlayabilmektedirler. Onlar, emperyalizmin bilimsel açıklanması adına Kautsky gibi emperyalizm sözcüğüne ''salt siyasal bir anlam'' vererek, Kautsky gibi ''emperyalizmin ekonominin bir 'evre'si ya da aşaması değil de mali sermayenin 'yeğlediği' bir politika, belirlenmiş bir politika olduğunu'' savunarak, ''klasik emperyalizm çağında'' kalma sözde emperyalizm teorilerini diriltilip piyasaya sürmektedirler. Leninizm'i, Leninist emperyalizm ve proleter devrimler teorisini unutturmak için tüm yeteneklerini seferber ederek burjuvazinin sunduğu olanakları tepe tepe kullanmaktadırlar.


Emperyalizmin ve entelektüellerinin burjuva neoliberal ''Büyük anlatıların sonu'', ''Tarihin sonu'', ''Elveda proletarya'' ideolojik saldırısı, post-Marksizm tarafından ''Marksçılık'', ''yaratıcı Marksizm'', ''21. yüzyılın sosyalizmi'', ''21. yüzyılda Marksizmin yeniden üretilmesi'' vb teorilerle sol söylem altında yeniden üretildi ve daha radikal görüntüler altında yeniden üretilmeye, propaganda edilmeye devam edilmektedir. Bu teori ve propagandaların, diğer bir ifadeyle proletarya sosyalizmine, Bilimsel Komünizme dönük burjuvazinin ve küçük burjuvazinin gerici ideolojik saldırısı ve baskısı komünist hareketi de etkiledi ve derinden etkilemeye de devam etmektedir.

Marksizm-Leninizm'in, Lenin'in emperyalizm ve çağ teorisinin ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' çağında aşıldığı, eskidiği; proletaryanın değil, ezilenlerin temel alınması gerektiği; kapitalist emperyalizmin nesnel ekonomik yasalarının olmadığı/küreselleşmeyle sonlandığı, kapitalizmin artık artı-değer üretmediği; Marksizm-Leninizm'in ''Stalinist sosyalizmin'', ''Stalinist dogmatik Marksizmine karşı mücadele'' adı altında mahkum edilmesi, 20. asırdaki ''tek tek ülkelerde sosyalizm girişimlerinin, sosyalizmi kurma mücadelesinin Marksizmi ve sosyalizmi güçten düşürdüğü''; ''20. asrın Marksizminin ve sosyalizminin çöktüğü'' vs teorileştirmelerinin komünist saflarda ortaya çıkarak gelişmiş olması, söz konusu teorik-ideolojik-programatik-stratejik çerçeveye ve temele dayanma çabasını ve dahası dayanıldığını kanıtlamaktadır.


Açık ki, ''büyük anlatıların sonu'', ''öznenin sonu'', ''tarihin sonu'' vb anlatıları, Marksizm-Leninizm'in sonu, proletaryanın sonu, proleter öznenin sonu, sosyalizmin sonu, Leninist emperyalizm teorisinin sonu biçimlerine bürünen ''yeni'' bir ''anlatı''dır ve ''bütünlüklü anlatıların sonu'' teorisi, yerini, yeni bir biçimde kendini ortaya koyan revizyonizm, tasfiyeci oportünizm ve inkarcılık olarak gündemleşmiş ve komünist hareketteki değişik versiyonlarıyla oportünizmin birleşik çabası, cephesi ve sapmasıyla komünist hareketi ideolojik ve örgütsel olarak küçük burjuva bataklığa sürüklemiştir. Harveyciliği sadece Harvey'den, post-Marksizmi sadece post-Marksizmin açık savunucularından ibaret görmek ya cehalet ya da oportünizm ve tasfiyeciliktir. Komünist hareket, cam bir fanus içerisinde yaşamamaktır ve o, her zaman burjuva saldırı, baskı, kuşatma altında yaşamaktadır. Marksizm-Leninizm'e ilkeli bir teorik ve pratik duruş ve istikrarlı yönelimle, kendini/niteliğini kesintisiz üretip geliştiremediği koşullarda, bu baskı onun saflarında her zaman ortaya çıkacak, alıcıları tarafından içerden de pazarlanacaktır. Bugün de yaşadıklarımız bu gerçeğin somutlanışıdır.


DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR

12 Nisan 2021 Pazartesi

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -IV

Emperyalizmle kapitalizm arasındaki bağı, emperyalizmin ekonomik karakterini kavrayamayan burjuva aydınların, emperyalizmi militarizmle, yayılmacılıkla, işgalcilikle, sömürge yağmasıyla, ekonomi dışı zorla bir tutarak sorunu açıklamaya çalışmaları onların sermayeye bağımlılıklarının ve burjuva ufkun onların nihai ufukları olduğunun kanıtıdır. Üretim ilişkileri, sınıf ilişkileri, sınıflar, sınıflararası temel ilişkiler ve mücadele arenası, proleter devrim onların ufkunun dışındadır. Dahası onlar devrimci sosyalist sınıf mücadelesinden ve kapitalizmi yıkacak proleter devrimden ölesiye korkarlar; dolayısıyla sınıf barışını yüceltirler, en iyi durumda sınıf barışını önlediğini düşündükleri kapitalizmin sivriliklerine karşı çıkarlar; tıpkı ''neoliberalizm''e, ''neomuhafazakar neoliberalizm''e karşı çıkarken iyi kapitalizmi, iyi emperyalizmi, demokratik kapitalizmi, ''sosyal refah kapitalizmi''ni savunma perspektiflerinde olduğu gibi.

Lenin'in şu eleştirisi Kautskist ''Ultra emperyalizm''' teorisini ''Yeni Emperyalizm'' olarak pazarlayan teorisyenlere de yanıttır;

''Asıl olan şu ki, Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali-sermayece 'tercih edilmiş' bir politika olduğunu ileri sürmekte; ve bu politikanın karşısına, güya olanaklı görünen ve gene mali-sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Burdan da, ekonomi içersinde tekellerin, tekeli, zoru ve fethi dıştalayan bir politik tutumla bağdaşabileceği sonucunu çıkarmaktadır. Bu da, tam anlamıyla mali-sermaye döneminde tamamlanmış olan ve en büyük kapitalist devletlerin arasındaki rekabetin günümüzdeki biçimlerinin kendine özgü temelini meydana getiren 'dünyanın paylaşılması olayının' emperyalist olmayan bir politikayla bağdaşabileceği demek oluyor. Böylece, Kautsky, kapitalizmin -bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliğiyle ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye calışıyor. Vardığı sonuçda, marksizmin yerine, burjuva reformizmi oluyor. ''


''Kautsky, Cunow'a karşı çıkıyor: Hayır, emperyalizm, çağdaş kapitalizm değildir; yalnızca, onun politikasının biçimlerinden biridir; ve biz, politikaya, emperyalizme, ilhaklara vb. karşı savaşım verebiliriz, vermeliyiz.''


''Bu, ilk bakışta alkışlanacak bir yanıt gibi geliyor. Ama, aslında, emperyalizmle uzlaşmanın daha önce, daha iyi [sayfa 112] maskelenmiş (bu bakımdan da daha tehlikeli) bir propagandasını taşıyor; bankaların ve tröstlerin politikasına karşı yapılıp da bunların ekonomik temellerini kavramayan bir 'savaşım', reformizmden ve burjuva pasifizminden başka bir şey değildir, masum ve iyi niyetli isteklerden öteye gidemez. Varolan çelişkileri bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine onlardan kaçmak, en önemlilerini gözden kaçırmak, Kautsky'nin marksizmle hiçbir ortak yanı olmayan teorisi böyledir işte. ''



''Ultra emperyalizm'' savunucusu Harvey, kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin tıkandığını, artı-değer üretemediğini, yerini ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' politikasına bıraktığını düşünüyor.

O şöyle diyor;

"El koyarak birikim" [accumulation by dispossession] adını verdiğim (bkz. 4. Bölüm) süreç (özelleştirmeyle birlikte) küresel kapitalizmin başlıca özelliği haline geldi. Bu alanda gösterilen direnç, genişlemiş yeniden üretimin ortaya çıkardığı emek mücadelelerinden ziyade, anti-kapitalist ve antiemperyalist hareketler içinde öne çıkmaya başladı.'' (Yeni Emperyalizm, s. 57)

O, ''Sonuç olarak,.. 1970'ten önce belli belirsiz olan el koyarak birikim, kapitalist mantığın başlıca niteliği olarak tekrar ortaya çıkıyor'' (iba.) diyor.

Emperyalizmi, kapitalizmin en üst ve son aşaması olarak görmeyen ve emperyalizmi ''burjuvazinin iktidarının aşamaları'' olarak değerlendiren Harvey, ''ABD başatlığı ve hegemonyasında geçen 1945-1970 arasındaki dönem, burjuvazinin siyasi iktidarındaki ikinci aşamaydı.'', ''Burjuvazinin küresel iktidarının bu ikinci aşaması 1970'lerde son buldu. Sorunlar katlandı. Bir kere, tüm emperyal rejimlerin klasik bir sorunu yine ortaya çıkmıştı: aşırı büyüme.'' saptamasını yapar. Bu aşamayı da ''el koyarak birikim'' aşaması olarak ilan eder. Aşırı birikim nedeniyle çıkmaza saplanan emperyalizm. Artı-değer üretmediği için genişletilmiş kapitalist üretimin aşılması olan ''el koyarak birikim''. Nesnel yasaları olmayan bir emperyalist kapitalizm. Kapitalist üretim tarzından kaynaklanmayan, dahası ona aykırı, yanlış ve düzeltilmesi gereken bir sapma olan neoliberal politika ve ''yeni emperyalizm.'' Saptamalar bunlar.

O, Marks'ın tahlil ettiği kapitalizmin ''ilkel birikim aşaması''nın sürdüğünü ve bugün ''tekrar'' başat hale geldiğini vurguluyor kitabında.

Harvey;

''El koyarak birikimin münhasıran periferiye özgü bir olgu olmadığını düşünsem de, en acımasız ve insanlık dışı özelliklerinin, eşitsiz coğrafi gelişmişlik düzeyine sahip zayıf ve bozulmuş bölgelerde görüldüğünü kabul ediyorum.'' değerlendirmesinde bulunur ve ''el koyarak birikimin emperyalist sermaye birikimi örgütlenmesi içinde temel çelişki olarak ön plana'' çıktığını söyler.

Harvey, "El koyarak birikim"in tablosunu şöyle çizer;

''El koyarak birikimin bütünüyle yeni mekanizmaları da artık devreye girmiş durumdadır. DTÖ müzakerelerinde fikri mülkiyet haklarına yapılan vurgu (TRIPS anlaşması -trade-related intellectual property rights-), genetik materyalin, dölleme plazmasının ve buna benzer diğer ürünlerin patent ve lisans haklarının, bunların gelişiminde önemli rol oynamış halklara karşı artık bir silah olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Biyolojik korsanlık salgın gibi her yere yayılmakta ve dünyanın genetik kaynakları birkaç büyük tıp şirketinin çıkarına yağma edilmektedir. Küremizin ortak çevresel kaynaklarının (toprak, hava, su) hızla tüketilmesi ve sermaye yoğun tarımsal üretim tekniklerinin neden olduğu çevresel bozulmalar, doğanın toptan metalaştırılmasına yol açmıştır. Kültürel formların, tarihlerin ve fikri yaratıcılığın metalaştırılması toptan el koymaları gerektirmektedir (müzik endüstrisi kültür ve yaratıcılığın sömürülmesinde önde gelmektedir). Şimdiye kadar kamu hizmeti gören varlıkların şirketleşmesi ve özelleştirilmesi (örneğin üniversiteler), her türden kamu hizmetinin (su, elektrik, telefon vs) özelleştirilmesi akımının dünyayı sarması, "ortak mülkiyetin" yeni bir "çevrelenme" akımına maruz kaldığının göstergesidir. Çevrenin bozulmasını engellemeye ve emeğin korunmasına yönelik düzenleyici kurallar tek tek yok edilmiş ve bu da kimi hakların yitirilmesine yol açmıştır. Yıllar boyu verilen sert sınıf mücadeleleriyle edinilmiş ortak mülkiyet haklarının (emeklilik aylığı hakkı, refah hakkı, sağlık güvencesi hakkı) özel alana geçmesi, neo-liberal gerçeklik adına izlenen en berbat el koyma politikalarından biri olmuştur.''

Harvey'in kitabının alt başlıklarından biri ''Özelleştirme: El Koyarak Birikimin Ulaştığı Son Nokta''dır.

Harvey saydığı görüngülere dayanarak günümüzün emperyalizmini ''yeni emperyalizm'' olarak teorileştirip tanımlamaktadır. Ona göre, 70'lerden itibaren ''Genişlemiş yeniden üretim yoluyla birikim yapılmadığı için'', "El koyarak birikim" yeni birikim modeli olmuştur. Böylece sermaye, sermayenin çıkmazını, hile ve zor yoluyla el koyma yoluyla çözmeye yönelmiştir. Bu çözüm yolunu ifade eden politika ise, kapitalizmle bağdaşmayan ''neo-liberal'', ''neo-muhafazakar neo-liberal'' politikadır.


Peki, 73 krizi ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' politikasında ana dönemeçse, ''küreselleşme''nin, ''neoliberalizm''in atılımı 80'lerde, özellikle 90'larda gerçekleştiğini biliyoruz. Yani uluslararası tekellerin dünya pazarlarını en ücra köşesine dek fethi harekatı, 90'larla atılım yaptı. Yani, üretici güçler küresel ölçekte örgütlendi, üretim küresel ölçekte toplumsallaştı. Üretimin uluslararasılaşması özellikle bu sürecin temeliydi. Böylece P-M-P' hareketi dünya pazarını temel alarak gelişti. P-M-P' hareketi kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin ifadesidir. O halde, Harvey'in 73 dönemeci ile, düşen kar oranları, kronik sermaye fazlası nedeniyle, artık kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin ve artı değerin üretimin sonlandığı vurgusu ne kadar gerçekçidir? Kapitalist emperyalizmin yaşadığı tüm krizlere karşın, genişletilmiş yeniden üretim sürecinin devam ettiğinin açık bir kanıtı değil mi ifade ettiklerimiz!


Peki Harvey'in saydığı görüngüler, hile ve zorla el koyma, yukarıda işaret ettiğimiz dönemde de sürmüştür. P-M-P' hareketi de özellikle bu dönem doruğuna çıkmıştır. Doğanın, insanın, maddi ve manevi olan her şeyin metalaştırılması kapitalizmin nesnel tarihsel gerçeği ve gelişme çizgisidir. ''Neoliberalizm''le birlikte bu sürecin görülmemiş ölçülere ulaştığını ise hepimiz biliyoruz...

Hile ve zorla, spekülasyonla el koyma ise zaten kapitalist üretim tarzının her bir tarihsel kesitinde görülen bir olgudur. Hile ve zorla el koyma, yağmalama, işgaller modern temeller üzerinde kapitalizme içkin olgulardır. Bu olguları kapitalist üretim tarzının, emperyalist kapitalizmin nesnel yasaları ve işleyişiyle, tarihsel evrimiyle izah etmek, anlamak yerine, kalkıp sorunu kapitalist işleyiş yasaları dışında ''güç politikaları''yla vs. izah etmeye kalkmak bilimsel ve devrimci değildir, Marksist-Leninist politik-ekonomi biliminin de gömülmesidir.


Emperyalizmi, finansal emperyalizme indirgeyerek, emperyalizmin maddi üretim temelini yitirdiğini savunan, emperyalizmin tekelci sermayenin/mali sermayenin egemenliği olduğunu çarpıtan, finansal piyasaları da yönetenin emperyalist tekelci sermaye olduğunu yadsıyan, emperyalizmi sermayenin merkezileşmesine indirgeyen ve dayandıran, kapitalist emperyalizmin artı-değer ve azami kar üzerinde yükselen bir sistem olduğunu unutturmak isteyen teoriler çıkmaz sokaktır. Sözkonusu Post-Marksist tasfiyeci oportünist manipülasyon ve ideolojik saldırılar uluslararası proleter devrimi ve onun öncü gücü proletaryayı yolundan saptırmayı hedeflemektedir. Nesnel yasaları olmayan bir kapitalizm, artı-değer üretmeyen bir kapitalizm, emek sermaye çelişkisine dayanmayan bir kapitalizm, proletarya ve burjuvazinin buharlaştığı bir kapitalist emperyalizm teorisi, kendiliğinden aşılmış bir kapitalizm teorisidir. Bu teorinin nesnel karakterinden baktığımızda karşımıza çıkan tabloya göre, kapitalizme karşı savaşan proletarya ve halklar gerçekte olmayan ya da gerçek olmayan bir düşmanla, yani hayaletlerle savaşıyor demektir. Bundan daha iyi kapitalizm savunusu mu olur...


DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR


 

21 Mart 2021 Pazar

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY- I

 

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY- I

''Burjuva bilim adamları ve yazarları, genellikle, emperyalizmi biraz kapalı bir şekilde savunuyorlar; emperyalizmin tam egemenliğini ve derin köklerini gizliyorlar; özel ve ikinci derecede kalan ayrıntıları, birinci plana getirmek, bankaların ve tröstlerin vb. polis denetimi gibi kesinlikle gülünç "reform" tasarılarıyla dikkati temel noktalardan kaydırmak için çaba gösteriyorlar.''

''Reformlar yoluyla emperyalizmin temellerini değiştirmek olanaklı mıdır? Emperyalizmdeki çelişkileri artırmak ve derinleştirmek için ileriye mi; yumuşatmak için geriye mi gitmek gerekir? Bunlar, emperyalizmin eleştirisinin temel sorularıdır.'' (Lenin)



Davit Harvey, Coğrafya ve Antropoloji profesörüdür. Marksizm-Leninizm'le tanışık biridir. Marksist olma iddiasındadır. ''Marksizm''i hatalarından, eksikliklerinden, zaaflarından kurtarma, yeni döneme yanıt olabilecek tarzda geliştirme iddiasındadır. Öncelikle hatırlatmak isteriz ki, Harvey, bir Marksist değil, ilerici-demokrat bir aydındır. İlerici politik bir ses olarak değerlidir. Ancak onun Marksizm iddiası post-Marksizmden ibarettir. Marksizm'i bilmekle birlikte özümseyememiştir. Kapitalizm ve emperyalizm karşıtlığı, neoliberalizm karşıtlığıyla sınırlıdır. Harvey'in ''yeni emperyalizm'' teorisine damgasını basan sol Keynesçiliktir, ultra emperyalizmdir. Rosa Luksemburg'un yarı-menşevik emperyalizm teorisi de teorisinin bir diğer sacayağıdır. 1970'lerin başlarından itibaren kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin aşıldığı, kapitalizmin artı-değer üretemediğini, emperyalizmin kapitalizmle bağdaşmadığı, ''neoliberal emperyalizm''le birlikte emperyalizmin ''el koyarak birikim''e dayandığını ileri sürmektedir. Keza, Marks'ın bütünsel bir artı-değer teorisine sahip olmadığını, artı-değerin üretim değil, dolaşım aşamasında doğduğunu anlayamadığını, kapitalizmin ekonomik krizlerinin kitlelerin ''eksik tüketimi''nden kaynaklandığını savunmaktadır.


Mıchael Robets, ''Tanımayanlar için (ki bu çok mümkün değil), Profesör Harvey’in Marx’ın ekonomik teorisi üzerine çok sayıda kitap, makale ve videosu bulunan, belki de en tanınmış Marksist akademisyen olduğu'' (Abstrak, ''DAVID HARVEY’İN MARX’IN DEĞER YASASINI YANLIŞ ANLAMASI'', MICHAEL ROBERTS·19 MAYIS 2019) açıklamasını yapıyor. Bu denli popüler bir ismin, Marks'ın ekonomik öğretisi, Marksizm, 'Yeni emperyalizm'' üzerine yazması, belli ki önemli bir etki gücü yaratabilmektedir.


Harvey, uluslararası tekellerin emperyalizmine, onların birikim modeli olan neoliberal politikaya karşı, proletarya ve halklara, çözüm programı olarak, dünya çapında ''sosyal devlet'' politikasına geri dönülmesini önermektedir. Harvey, ''yeni emperyalizm'' teorisine dayanarak kapitalizmin sivri uçlarının törpülenmesini, sosyal reformlarla kapitalizmin yeniden inşa edilmesini savunmaktadır. Başlıca çözümü ıslah edilmiş kapitalizmde görmektedir. Proleter devrim yoluyla emperyalist kapitalizmi tasfiye etme teori ve pratiği ona yabancıdır.


Soruna yakından bakalım.


2000'lerle birlikte ''Yeni dünya düzeni''ni, dünya tekellerini, neoliberal politikaları savunan, ''sol''dan bunun teorisini yapan pespaye ''kapitalizmin sonu'', ''liberal demokrasinin nihai zaferi'', ''ideolojilerin sonu'', ''İmparatorluk'' türü teorilerin gözden düşmesiyle, daha radikal görünen teorilerin piyasaya çıkması kaçınılmazdı. En nihayetinde postmodern, postMarksist propagandanın kaba biçimlerinin gözden düşmesi kaçınılmazdı. Kaçınılmazdı, çünkü emperyalist kapitalizmin genel bunalımının keskinleşmesi; genel ekonomik krizlerinin yıkımı; ''ekonomilerin finansallaşması''; emperyalist işgal ve saldırıların yoğunlaşması; militarizmin ve faşizmin yükselmesi; küresel işsizlik, açlık ve yoksulluğun kronik kitlesel karakter kazanması; doğanın yıkımının derinleşmesi, ekolojik krizin keskinleşmesi; sınıflar arası uçurumun kapitalizmin tarihinde görülmemiş ölçüde büyümesi, proletarya ve halkların ekonomik, siyasal, toplumsal haklarının acımasızca gaspı vbg. gerçekler göz çıkaracak hale gelmişti. Böylece tarihin sonu, kapitalizmin nihai zaferi, çelişkilerinden arınmış ve ebedi mutluluğu temsil eden kapitalizm vsg. teori ve propagandalar etkisizleşmişti. ''Başka bir dünya mümkün!'', ''Marx haklıymış!'' vb. haykırışları kitlesel mücadelelerle ortaya çıkmış ve yükseliyordu. Bu koşullarda burjuva aydın cephesinin işi zorlaşmıştı, kapitalist emperyalizmin yeni biçimlerde, daha radikal görünen ''eleştirisi'' kamuflajıyla savunusunun yeniden üretilmesi gerekiyordu. İşte bu koşullarda emperyalizm kavramı yeniden gündemleşti, ''yeni emperyalizm'' teorileri de ortalığı kapladı.


Harvey iyi niyetli bir entelektüel. Bu yadsınamaz. Fakat sınıf mücadelesi iyi niyetlerle yürütülen bir mücadele değildir. Öne sürülen teoriler, politikalar iyi ya da kötü niyetler üzerinde tartışılamaz, incelenemez. Sınıflı bir dünyada yaşıyor ve savaşıyoruz. Tüm teorilerin, politikaların nesnel içeriğini incelemek, sınıfsal karakterini açığa çıkarmak tek bilimsel ve gerçekçi yöntemdir. Harvey'in ve benzerlerin ''yeni emperyalizm'' teorilerini de bu yönteme bağlı kalarak incelemeliyiz.


Harvey, ''yeni emperyalizm'' savunusunu, Marks'ın ''İlkel birikim'' teorisine dayandırmaya çalışmaktadır. 70'lerden bu yana, uluslararası tekellerin yeni birikim modelini ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' olarak tanımlamaktadır. Ona göre, Marks'ın ilkel birikim olarak tanımladığı süreç, bugün de sürmekte ve sermaye birikiminin temel/başlıca karakterini oluşturmaktadır. Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim tıkandığı, artı değer üretemediği için, yerine ekonomi dışı zora dayanan baskı, zorbalık, katliam, hile, işgal, yağmanın geçtiğinin altını çizmektedir. Başta özelleştirmeler olmak üzere, ''sosyal devlet''e ait tüm ekonomik ve sosyal kazanımların özelleştirilerek piyasallaştırılmasını özellikle sert bir biçimde eleştirmektedir.


Harvey, kendisiyle yapılan bir röportajda*, '' 'Yeni emperyalizm’ derken neyi kastediyorsunuz? Bunun temel karakteristiği nedir? Klasik emperyalizmden niteliksel açıdan farkları nelerdir?'' sorusunu şöyle yanıtlar;



'Yeni emperyalizm' dedim çünkü bu ABD’deki yeni muhafazakarların (neo-con’lar) Irak savaşına giden süreçte geliştirdikleri belirgin bir teoriydi. Bunu eleştirmek istedim; Lenin’in teorisine dönmek için değil (iba.), neoliberal dünya düzeninin değeri her şekilde ve her alanda (örneğin, emtia zincirleri aracılığıyla) çekip aldığını vurgulamak için yaptım bunu. Bu, elbette Neoliberalizmin Kısa Tarihi’nin konusuydu. Ve sonrasında da bunu Yeni Emperyalizm izledi. İki kitap birlikte okunmalı.'' (iHa.)

Açık ki Harvey'in esin kaynağı Lenin değildir. Harvey Leninizm'in emperyalizm teorisini savunmamaktadır. Harvey'in, çağımızın Marksizm'i olan Leninizm ile bir ilişkisi yoktur. O, ''yeni emperyalizm'' teorisiyle Lenin'le, Leninist emperyalizm ve çağ teorisiyle, Marksizm-Leninizm'le arasına kalın bir sınır çizgisi çekmektedir. Çağımızda Leninist olmayan ise Marksist de olamaz.



Aynı röportajda Harvey, şunları söyler;



''1945’ten sonra Keynesyen politikalar ve yeniden dağıtıcı devlet, özel mülkiyetin gücüne meydan okumaya kalkışmadan, emekçi sınıfların artan güçlendirilmesine dayanan alternatif bir ütopik vizyon önerdi. 1970’lerde, Avrupa ve Amerika’da, kapitalist sınıfın azalan ekonomik gücünü ve zayıflayan siyasi gücünü yeniden kazanması amacıyla Keynesyen sistemi devirmek ve onu bir neoliberal modelle (tüm ideolojik bagajlarıyla birlikte) değiştirmek için büyük şirketler ve kapitalist sınıflar tarafından organize edilen karşıdevrimci bir hareket doğdu.'' (iba.)

Bu analiz, Harvey'in gerçeğine ışık tutmaktadır. O, ''neoliberalizm''i, ''neo liberal model''i bir ''karşı-devrim'' olarak tanımlamaktadır. Peki neye ''karşı bir karşı devrim'' diye sorduğumuzda, yanıtını zaten vermiş Harvey; ''1945’ten sonra Keynesyen politikalar ve yeniden dağıtıcı devlet, özel mülkiyetin gücüne meydan okumaya kalkışmadan, emekçi sınıfların artan güçlendirilmesine dayanan alternatif''e.

İlkin vurgulamak gerekir ki, Keynesçi politika, ''sosyal devlet'', ''refah devleti'' politikaları her hangi biçimde ilerici, devrimci politikalar, bir devrim falan değildi. İçerisinde geçilen tarihsel kesitte emperyalist tekellerin ve burjuva devletlerin birikim modeliydi. Bu politikalar, emperyalist dünya savaşının yarattığı yıkımları aşabilmek; SSCB ve sosyalist blokun, dünya proletaryası ve halklarının, ezilen ve sömürge ulusların sosyalist ve devrimci baskısını göğüsleyebilmek; uluslararası alanda aleyhine oluşmuş güç dengesini lehine çevirebilmek; emperyalist ülkelerde proletarya ve emekçilerin devrime, sosyalizme kayışını engelleyebilmek, devrim tehlikesini önlemek için uyguladığı bir modeldi. Emperyalist burjuvazi, dünyadaki devrimci gelişmeler, SSCB'nin, sosyalist kampın, proletarya ve halkların devrimci darbeleri altında ekonomik, sosyal, siyasal haklar vermek zorunda kalmıştı. Yani Harveylerin gözünde ıslah edilmiş iyi kapitalizm olarak görülen ''Keynesçi birikim'' modeli döneminde, özellikle de ''merkez ülkeler''de kazanılmış haklar, sermayenin verdiği haklar değil, mücadele edilerek, ağır bedeller ödenerek kazanılmış haklardı. Bu kazanımlar tekelci kapitalizme rağmen kazanılmış haklardı. Bu gerçek özellikle vurgulanmalıdır. Çünkü, sermaye ve savunucuları, proletarya ve halkları manipüle etmek için gerçekleri çarpıtmakta, sanki sözkonusu hakların tanınmasının Keynesyen politikaların, burjuvazinin, ''sosyal devlet''in lütfuymuş gibi lanse etmekte ve sanki bugün Keynesyen politikalar uygulanırsa işçi sınıfının bu haklara kendiliğinden kavuşacağı propagandasını yapmaktadır. Keza bu propagandayla dünya proletaryasının ve halkların neoliberal politikalara karşı gelişen tepkisi reformist hayali beklentilere yedeklenmek istenmektedir.

Harvey'in, ''1945’ten sonra Keynesyen politikalar ve yeniden dağıtıcı devlet''in, ''emekçi sınıfların artan güçlendirilmesine dayanan alternatif'' olarak değerlendirmesi de gerçeklerden uzak, hayali bir saptamadır. 45'lerden sonra da emperyalist burjuvazinin emekçi sınıfları güçlendirmek gibi bir hedefi olmamıştır. Keynesçiliği emekçi sınıfları güçlendirmek için bir politika olarak değerlendirmek, Harvey gibi aydınların ütopik/romantik dünyasının mahsulüdür. Harvey'in neo-liberalizme karşı önerdiği Keynesyen politikalar proletaryayı değil, burjuvaziyi temsil etmekteydi. Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecini ivmelemek, kapitalizmi devrim ve sosyalizme karşı güvenceye almak; kapitalist sömürünün hem ''Batı''da hem de ''Doğu''da derinleşerek gelişmesini, ''iki bloklu dünyada'' emperyalizmi güçlendirmeyi hedefleyen politikaydı.

Harvey, reformist teori ve politikası gereği, ne emperyalizmi kavramakta, ne de Keynesyen politikaların içerik ve hedefini. Böylece gerçeklerin yerine reformist hayallerini geçirmekte ve liberal hayaller yaymaktadır.

Harvey, emperyalizmi, neoliberal politikaları ''kötü kapitalist''lerin tercihi, Keynesçi politikaları ise, ''iyi niyetli, aklı başında, uygar'' kapitalistlerin politika ve tercihi olarak görmektedir. Yazımızın gelişim seyrinde bu olguyu daha iyi göreceğiz.

Hasan OZAN İLTEMUR

DEVAM EDECEK

6 Nisan 2014 Pazar

“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI? V



“POSTKAPİTALİZM”LE PROLETARYA BUHARLAŞTI MI?
                                 V
Kapitalist üretim Tarzı “Tam Otomasyona” Ulaşabilir mi?
Kapitalizmin tam otomasyona gittiği ya da tam otomasyonun eşiğine gelindiği, “Silikon Vadisi” teknolojilerinin, otomasyonun kapitalizme son verdiği propagandası değişik biçimlerde yapılmaktadır. “Küreselleşme” bir de bu açıdan kutsanmaktadır. Peki, kapitalizm tam otomasyonla bağdaşabilir mi? “Silikon vadisi” teknolojisi ile proletarya ortadan kalktı mı? Yeni tip burjuva liberal propagandanın ileri sürdüğü gibi teknoloji sınıfsızlaşarak tüm toplumun ortak mülkü haline geldi mi?
Daha baştan vurgulanmalıdır: Teknolojist yaklaşım sayısız biçimler alarak ortaya çıkabilir. Ama her durumda da proletarya ve halkların ideolojik bakımdan silahsızlandırılmasına hizmet eder, etmiştir ve etmektedir.
Kapitalizmin uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarıyla, çelişkili eğilimlerle parçalanmış nesnel doğasını, nesnel eğilimlerini bir kalem darbesiyle silme/örtme operasyonu kapitalizm ve postkapitalizm tartışmalarında çok çarpıcı biçimler alarak ortaya çıkmaktadır. Proletaryasız kapitalizm, burjuvazisiz kapitalizm vbg. teori ve tezlerin propagandasında bilimsel ve teknolojik sıçramaların, otomasyonun gelişmesinin özel bir rolü olduğu ya da bu olgunun kullanıldığı açıkça görülmektedir.
Teknolojinin sınıflar üstü olduğu, bütün sınıflar karşısında eşit mesafede durduğu, tüm sınıflara eşit derecede hizmet ettiği, teknoloji sayesinde “azgelişmiş” ve “gelişmekte olan ülkeler”in “sanayi toplumları” ya da “sanayi sonrası toplumlar” seviyesine ulaşmakta olduğu tezlerini geçiyoruz. Fakat kapitalizmin tam otomasyona ulaşarak kendisini aştığı tezi üzerinde biraz durmakta yarar vardır.
Kapitalizm tam otomasyona ulaşamaz. Neden mi? Çünkü kapitalizm canlı-emek sömürüsüne, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Bu, onun nesnel doğasıdır. Evet, kapitalizm geliştikçe teknolojik temeli de gelişir. Sermayenin organik bileşimi de yükselir (değişmeyen sermaye içinde sabit sermaye kısmı daha ağırlıklı bir yer tutar. Sabit sermaye teknolojidir, tekniktir, makinedir vb.). Böylece işgücü gereksinimi göreli olarak azalır, vs. ama her durumda sermaye, ücretli emek sömürüsüne dayanır. Artı-değer sömürüsü kapitalist sömürünün temelidir. Artı-değer ise otomasyon, sabit sermaye, değişmeyen sermaye tarafından değil, canlı-emek (işçi, işgücü) tarafından yaratılır. Canlı-emek sömürüsüne son veren bir kapitalizm, kapitalizm değildir. Kapitalizmin nesnel doğası, hareket yasaları buna da izin vermez.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizm artı-değer üretimidir. Yalnız artı-değer üretimi değil, sermaye üretimidir. Artı-değerin azami gaspı kapitalizmin doğal karakteri ve yönelimidir. Artı-değerin kaynağı ücretli emek sömürüsüdür. Ve “ücretli emek bir metadır. Hatta ürünlerin metalar olarak üretiminin, üstünde gerçekleştiği temeldir” (Artı-Değer Teorileri, İkinci Kitap, s.380, açM.)
Gerekli emek ile artı-emeğin toplamı işgününü oluşturur. Artı-ürünün, artı-değerin kaynağı artı emektir. Artı-emek kapitalist için bedava emektir. Gerekli emek zamanın kısaltılması, artı-emek zamanının uzatılması, böylece artı-emeğin azami gaspı kapitalizmin eğilimidir. Sermaye, bir yandan işgününü azami sınırlarına kadar uzatarak veya olanaklı olduğu ölçüde uzatarak mutlak artı-değer gaspını dayatır. Öte yandan emeğin sermayeye karşı mücadelesinin sonucu, işgünün kısaltılması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda sermaye, emek üretkenliğini yükselterek görece artı-değer gaspına yönelir. Mutlak artı değer ve görece artı-değer gaspı, artı değer gaspının iki biçimidir. Kapitalizm her iki biçimi olanaklı olduğu ölçüde birleştirme eğilimindedir.
 Marx’ın dediği gibi, “günün 24 saati boyunca emeğe elkoyulması, kapitalist üretimin kaçınılmaz eğilimidir.” İşgününü azami derecede uzatarak, işgünü içinde zorunlu emek zamanını azaltırken artı-emek zamanını uzatarak, emeğin yoğunluğunu arttırarak artı-değer sömürüsünü son sınırına/sınırlarına dek geliştirme kapitalizmin eğilimidir. “Kapitalist üretimin hedefi, belli bir miktardaki zenginlikle, olabilen en geniş ölçüde artı-ürün ya da artı-değer elde etmektir. Bu amaca değişmeyen sermayenin değişen sermayeye göre daha hızlı oranda büyümesiyle ya da olabilen en büyük miktardaki değişmeyen sermayeyi olabilecek en küçük değişen sermayeyle harekete geçirmek suretiyle ulaşılır.” (age, s.542, açM) Kapitalizm geliştiği oranda proletaryayı mutlak olarak büyütür. Ama öte yandan da sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve büyümesiyle görece olarak işgücüne olan talebi azaltır. Mutlak olarak büyüyen, göreli olarak (oransal olarak) küçülen bir proletarya, ama her durumda artı-değerin kaynağı olan proletarya! İşte kapitalizmin çelişkili gerçeğinin, zıt eğilimlerinin çatışmasının, karşıtların birliği yasasının görünümlerinden birisidir bu. Sermaye birikiminin artışıyla ücretli emeğe olan talebin büyümesi; ama sermayenin artış oranına kıyasla (emek üretkenliğindeki artışın sonucu) azalan oranda gelişen bir proletarya. Bu sermaye birikiminin “doğru yasasıdır.” Ücretli emek, “onu istihdam eden toplam sermayenin büyümesine göre azalan oranda olsa bile, mutlak olarak büyüyen giderek artan ölçekte yeniden üretilecek” ve üretilen bir proletarya. (age, s.547)
Sermaye maddi-toplumsal varlığı bakımından emek malzemesi, emek aracı ve canlı emek olarak “ üç öğeye bölünür”, ilk iki biçim değişmeyen, son biçim ise değişen sermayeyi temsil eder. Salt ya da tümden otomasyona dayanan kapitalizm ya da salt emek malzemesinden ve emek aracından oluşan, canlı-emekten yoksun bir kapitalizm onun maddi-toplumsal varlığıyla bağdaşmaz. Sermayenin maddi varlığını ifade eden üç öğe kapitalist üretim tarzının, sermaye birikiminin büyümesinin organik birliğini ifade eder.
Kapitalizm bir yandan üretim teknolojisini, makineyi, otomasyonu geliştirir, yetkinleştirir. Böylece nesnelleşmiş emek, otomasyon kılığında, sermayenin gücü olarak canlı-emeğin, işçinin karşısına dikilir; “bu otomat sayısız mekanik ve zihinsel organdan oluşur ve işçilerin işlevi salt bunun bilinç sahibi eklemleri” (Grundrisse, s. 638), uzantısı olur. Otomasyonu kullanan işçi değildir, işçiyi kullanan otomasyondur, “otomatik bir mekanizasyon sistemidir.” Burada “işçinin etkinliği salt makinenin emeğini, makinenin eylemini hammaddeye iletmekte aracı olmak -nezaret etmek, aksamalara engel olmak- haline gelmiştir… İşçinin salt bir soyutlamaya indirgenen etkinliği, her yönüyle makinenin devinimi tarafından belirlenir ve düzenlenir olmuştur; makineninki işçi tarafından değil.” (age, s.639) “Emeğin üretici gücünün artmasının ve zorunlu emeğin minimuma indirilmesinin, sermayenin zorunlu bir eğilim olduğunu görmüştük.” Makine, makineleşmenin en yetkin biçimlerine bürünmüş en gelişkin otomasyon söz konusu eğilimin çarpıcı ifadesidir. “Toplumun beynindeki bilgi ve yetenek birikimi, genel üretici güçler birikimi” en ileri formunda otomasyonda somutlaşsa bile, kapitalist üretim tarzı yine de canlı-emek sömürüsüne dayanır. Kapitalizm artı-değer, kar, azami kar için üretim düzenidir. Tam otomasyon canlı emeği gereksiz hale getirerek artı-değeri ve karı olanaksız kılar. Oysa kar için üretim düzeni olan kapitalizm otomasyonu da ancak kar ürettiği, karlı olduğu ölçüde geliştirecektir, daha fazlasını değil! Bu, kapitalizmin tarihsel sınırlarını da gösteren çarpıcı olgulardan birisidir… “Bu apaçık çelişki neyle açıklanabilir? Yalnızca modern kapitalizmin ekonomik temel yasasıyla, yani azami kar sağlama zorunluluğuyla açıklanabilir. Kapitalizm, eğer kendisine en yüksek karı vaat ediyorsa yeni teknikten yanadır. Kapitalizm, eğer yeni teknik ona artık en yüksek karı vaat etmiyorsa yeni tekniğe karşıdır ve el emeğine geçilmesinden yanadır.” (J.V. Stalin, Eserler c.16, s.314, İnter Yayınları) Günümüzün tüm gerçekleri de Stalin’in bu değerlendirmesini tümüyle, evet, açık ve çarpıcı bir tarzda, tümüyle doğrulamaktadır.
Otomasyonla canlı emek “üretim sürecinin içsel bir öğesinden çok, üretim sürecinin denetçisi ve düzenleyicisi konumunu almaya başlar” ve başlamıştır. “İşçinin işi artık işlenip değiştirilmiş bir doğa nesnesini aracı bir uzuv gibi kendisi ile nesne arasına sokmak değildir; sınai bir süreç haline getirilmiş olan doğal sürecin bizzat kendisi, işçi ile- böylece egemenliği altına aldığı- inorganik doğa arasına sokulur. İşçi üretim sürecinin başlıca faktörü olacak yerde, sürecin kenarında duran bir bakıcı haline gelir. Bu dönüştürme sürecinin üretimin ve zenginliğin büyük temel taşı, ne işçinin harcadığı direkt insan emeğidir, ne de emeğin süresi; temel, insanın toplumsal bir varlık olarak kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve doğa üzerindeki egemenliğini kendi malı haline getirmesidir-tek kelimeyle, toplumsal bireyin gelişmesi. Günümüzde zenginliğin temelinde yatan yabancı emek süresi hırsızlığı, bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında pek zavallı bir dayanak görünümündedir. Dolaysız emek biçimiyle emek zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıkınca, emek süresi zenginliğin ve dolayısıyla mübadele değeri kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Yığınların artık-emeği genel zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte azınlığın emeksizliği insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkar. Bununla, mübadele değerine dayalı olan üretim çöker ve dolaysız maddi üretim süreci sefalet ve antitez biçimlerinden kendini kurtarır. Bireysellik özgürce gelişir. Zorunlu emek süresinin artık-emek yaratmak için azaltılması yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi. Bir yandan emek süresini zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeden sermaye, süre giden çelişkinin ta kendisidir… Üretici güçler ve toplumsal ilişkiler-toplumsal bireyin gelişiminin bu iki ayrı cephesi- sermayenin gözünde sadece birer araçtır ve sermayenin sınırlı temeli üzerinde yapılan bir üretimde, araçtan başka şey olamazlar. Oysa bunlar, gerçekte bu temeli paramparça edecek olan patlamanın maddi koşullarıdır.” (Marx, Grundrısse, s.650-651, açM)
İşte söz konusu bu “patlamanın” maddi koşulları olabildiğine olgunlaşmış bulunuyor. Küresel çapta üretici güçlerin gelişme düzeyi,  bilim ve teknikteki sıçramalar, “üretilmiş üretici güç anlamında sabit sermaye”nin üretim sürecinde tuttuğu yer ve gelişme yönü, “büyük sanayinin üretim sürecinde, bir yandan otomatik bir süreç haline gelen emek aracının üretkenliğinin önvarsayımı doğa güçlerini kendisine bağlayan toplumsal akıl”ın geldiği/ulaştığı düzey ve “emeğin dolaysız varlığının bireyselliği de” aşmış “toplumsal emeğe çevrilmiş” olmasıyla kapitalist üretim tarzının “öteki temel taşının da kayıp gittiğini görüyoruz.” (age, s.659)
Üretim toplumsal karakterde. Emek toplumsallaşmış. Ama mülkiyet, özel kapitalist ellerde. Burjuvazi üretim dışında asalak bir sınıf, üreten kolektif işçi, kolektif işçinin ürettiğine el koyan bireysel kapitalist; üretim toplumsal karakterde, ama mülkiyet özel ellerde. Toplumsal üretimin meyvelerine el koyan sınıf, üretimin gelişiminde devrimci rolünü çoktan kaybederek üretimin özgürce gelişiminin önünde tümüyle asalaklaşmış bir engele dönüşmüş olan burjuvazi. Tablo bu.
Otomasyonun küresel ölçekte geldiği yer kapitalizmi, burjuvaziyi daha fazla gereksiz ve bir an önce tasfiye edilmesi gereken bir sistem ve sınıf durumuna getirmiştir. Otomasyon işçiyi, işçi sınıfını değil burjuvaziyi gereksiz bir sınıf haline getirmiştir. Burjuvazisiz üretim tümüyle olanaklıdır ama proletaryasız asla. İlan edilmesi gereken şey “Elveda proletarya” değil, “Elveda burjuvazi!”dir. Doğayı ve insanı bireysel kapitalist kar amacıyla yok oluşun eşiğine getiren, 1 milyar işsizi yaratan kapitalizm ve burjuvazidir. Üretim küresel ölçekte toplumsallaşmıştır. Veya kapitalist tarihin en ileri gelişme düzeyine ulaşmıştır. Yapılacak tek şey, mülkiyeti de toplumsallaştırmak, böylece, yani uluslararası proleter devrim kılıcıyla, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkiye (uzlaşmaz karşıtlığa) son vermektir. Tarihin çağrısı da budur. Tarihin güncel çağrısı “elveda burjuvazi”dir. Tarih, proletaryayı bu amaçla ivedilikle görev başına çağırıyor. Zaten söz konusu bu tarihsel ve güncel gerçekten dolayıdır ki kapitalizmin ve sermayenin açık ve gizli temsilcileri, nesnel tarihsel ve güncel gerçeği tersyüz ederek, “Elveda proletarya!” diye yırtınmaktadırlar.
Üretici güçlerin küresel ölçekte gelişme düzeyi ile, üretimin sınırsız gelişme eğilimi ile kapitalizmin ve burjuvazinin sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma (“küreselleşme”ye, ÇUŞ’lara sınırsız övgüler dizildiği bir tarih kesitine tekabül eden süreçte) 1990-94, 2000-2004 ve 2008’de patlak veren kapitalizmin genel ekonomik krizlerinden de görülebileceği gibi, en keskin düzeylerine ulaşmış bulunuyor.
Ekonomik kriz(ler) olgusu üretici güçlerin zorla tahribini, burjuvazinin üretici güçleri yönetemediğini; kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin özgürce gelişimini zorla önlediğini açıkça gösteriyor. Otomasyonun kapitalizmin onulmaz yaralarına çare olmak bir yana, bu yaraları daha ölümcül hale getirdiğini de kanıtlıyor.
Ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi (ki bilakis kapitalizmin gelişimi bu maddi-toplumsal temeli geliştirerek olgunlaştırmıştır), bugün çok daha keskin, derin ve kapsamlı bir temelde, “yığınların artık-emeği”ni “genel toplumsal zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte “azınlığın emeksizliği” insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan” çıkaracak nesnel olgunlaşma düzeyine ulaşmıştır.
Marx’ın dediği gibi, kapitalizmi, kapitalisti harekete geçiren şey, “değişim değerini üretmek ve bunu çoğaltmaktır. Bizzat değeri genişletme işine kendisini büyük bir tutkuyla kaptıran kapitalist, insanoğlunu üretim için üretmeye zorlar; böylece o, toplumdaki üretici güçlerin gelişmesini zorlar, daha yüksek bir toplum şeklinin gerçek temelini atabilecek maddi koşulları yaratır; ve bu toplumda, her bir bireyin kişiliğini tam ve özgürce geliştirmesi artık temel ve yön verici ilke olur.” (Kapital, C. I, s. 565)
Kapitalizm artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırmak, kar oranlarını yükseltmek için zorunlu emek süresini kısaltır, böylece artı-emek zamanını uzatır. Bireyin ve toplumun “serbest zamanı” sermayeyi ilgilendirmez; sermayeyi ilgilendiren bu “serbest zaman”ının azami derecede artı-değer gaspı ve kar oranlarının yükseltilmesinin aracı haline getirilmesidir. “Zorunlu emek süresinin artı-emek yaratmak yerine, genelde toplumun zorunlu emeğinin minimuma indirgenerek, herkes için serbest bırakılmış olan zamanın ve yaratılmış olan araçların, bireylerin sanatsal, bilimsel vb. eğitim ve gelişimine tekabül etmesi” için, kapitalist topluma, burjuvazinin egemenlik ilişkilerine son verilmesi gerekmektedir. Tekrar vurgulamak gerekir, “kapitalist üretimin sınırı, işçilerin fazla zamanıdır. Toplumun kazandığı mutlak fazla zaman onu ilgilendirmez. Üretkenlikteki gelişme, onu, sadece işçi sınıfının artı emek zamanını arttırdığı ölçüde ilgilendirir, yoksa, genellikle maddi üretim için gerekli emek zamanını azalttığı için değil. Böylece bir çelişki içinde hareket eder.” (Marx, Kapital, C. III, s. 233)
Kapitalizmde üretim kar içindir. Otomasyonun gelişmesinin sınırını da bu olgu belirler. Bundan dolayı kapitalizmin tam otomasyona varması, böylece canlı-emek sömürüsüne son vermesi olanaklı değildir.
Kapitalizmde üretim teknolojisi ne kadar çok gelişir ve otomasyon sistemi ne kadar ileri biçimlere varırsa, bu kapitalizmin genel olarak çelişkilerini, özelde de tüm kapitalist çelişkilerin temelini oluşturan temel çelişki olan emek sermaye çelişkisini o denli keskinleştirir. Ve çelişkinin çözümü kendini o denli dayatır.
Kapitalizm ne denli çok gelişirse toplumun “boş zamanı”, “serbest zamanı” o denli artar; “Ama sermayenin dinamiği, her zaman için, bir yandan disposable time (‘serbest zaman, istendiği gibi harcanabilecek süre’) yaratırken, bir yandan da bunu artık-emeğe dönüştürmektir. Eğer birincisinde çok başarılı olursa aşırı üretime katlanmak ve sermayenin artık-emeği değerlendirmekten aciz kalması yüzünden, zorunlu emek kesintiye uğramak zorundadır. Bu çelişki ne kadar çok gelişirse, üretici güçlerin büyümesini yabancı emeğin temellüküyle kısıtlamanın artık imkânsız olduğu ve işçi kitlesinin kendi artık-emeğini kendine mal etmesi gerektiği de o ölçüde gün ışığına çıkar. Bu bir kez başarılınca-ve diasposable time antitetik (“Antitetik biçim: Yani bir yanda serbest zamanın yaratılmasının, öbür yanda işçi sınıfının artık-emeğine bağlı olması”) biçiminden kurtulunca- bir yandan zorunlu emek süresinin tek sınırı toplumsal bireyin ihtiyaçları olacak, bir yandan da toplumsal üretici güçler o derece hızlı gelişecektir ki, üretim artık toplumun tümünün zenginliğine yönelik olarak hesaplansa dahi, herkesin disposable time’ı artacaktır. Çünkü gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleridir. Bu noktada artık zenginliğin ölçüsü emek süresi değil, disposable time’dir.” (Grundısse, s.657, açM.)
“Serbest zaman” söz konusu olunca, prekapitalist üretim tarzlarından farklı olarak “sermayenin ayırıcı yanı, buna sanatın ve bilimin tüm imkânlarını kullanarak yığınların artık-emek süresini arttırma çabasını eklemesidir, çünkü sermayenin zenginliği doğrudan doğruya artık-emek süresinin elde edilmesinden ibarettir; çünkü hedefi doğrudan doğruya değerdir, kullanım değeri değil. Dolayısıyla sermaye, bilmeden ve istemeden, toplumsal disposable time’in koşullarının yaratılmasına, emek süresinin toplumun tümü için giderek azalan bir minimuma indirgenmesine ve böylece herkesin zamanının kendi kişisel gelişimi için serbest bırakılmasına hizmet etmek durumundadır.” (s.  656)
Toplumsal-maddi önkoşulları kapitalizm tarafından yaratılan ve olgunlaştırılan birey ve toplum için “serbest zaman” (“Toplumun bütünü ve her bir üyesi için, zorunlu emek süresini ötesinde bol disposable time’ın yaratılması”), örneğin “3. Bilimsel-Teknolojik Devrim” ile, bu teknolojik temele dayanan gelişkin otomasyonla, en ileri düzeyine varmıştır denebilir. Kuşkusuz ki bu henüz sosyalizm ya da kapitalizmin kendiliğinden kendini yadsıması yoluyla sosyalizme geçiş de değildir ve olamaz da. Bu düzey, sosyalizm ve komünizm için maddi-teknik temelin (kapitalist üretim ilişkileriyle keskin bir çatışma içerisinde) daha fazla hazır hale gelmesi, olgunlaşması demektir. Böylece proleter devrim yoluyla kar için üretim düzeninin tasfiyesiyle, bir yandan kapitalizmin hazırladığı teknik temelin birey ve topluma sunduğu serbest zamanın sosyalist planlı ekonominin gerekleri ve gereksinimleri ekseninde hemen ve doğrudan kullanılması olanaklı hale gelecek; öte yandan da üretici güçlerin, bilim ve tekniğin özgürce, sınırsız gelişiminin önü açıldığı için, birey ve toplumun serbest zamanı hızla genişleyecek ve bu “serbest zaman”ın bilinçli kullanımıyla insanlığın bireysel ve toplumsal atılımı için önüne, hayal dahi edilemeyecek denli sınırsız ve çok yönlü bir gelişme süreci başlayacaktır.
Kar için değil toplumun sürekli artan maddi ve entelektüel, kültürel gereksinmelerinin (kesintisiz geliştirilecek en ileri teknolojik temelde) azami tatmini için üretimin yapıldığı sosyalist toplumda, bu geçiş toplumunda, serbest zamanın harikalar yaratmak için kullanılacağından kuşku duyulamaz. Ve burada, sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde zenginliğin ölçütü, “gerçek zenginlik, tüm bireylerin gelişmiş üretici güçleri” olacaktır; ölçüt “emek süresi değil, disposable time” olacaktır. Komünizmin alt evresinden üst evresine doğru gidildikçe, “herkesten emeğine ilkesi”nden “herkese ihtiyacına göre ilkesi”ne doğru yükseldikçe, “serbest zaman” gerçek zenginliğin ölçütü olarak tam anlamıyla serpilip olgunlaşacaktır; tarihsel bakımdan kendi en gelişkin maddi-teknik temeline de oturmuş olacaktır ya da söz konusu maddi-teknik temel en yetkin biçimde ortaya çıkmış/olgunlaşmış olacaktır. Ve o koşullarda çalışma, sömürücü toplumlarda kölece bir zorunluluğun ürünü, isteksizce yapılan bir etkinlik olan çalışmanın aksine, yaşamın başta gelen zevkli uğraşısı olacaktır.
Tam otomasyon kapitalizmde olanaklı değildir, ama sosyalizm ve komünizmde bu, tümüyle olanaklıdır. Tartıştığımız, incelediğimiz konu bağlamında, özgürlük ve zorunluluk bağıntısında Marx, şöyle der:
“Gerçekte özgürlük âlemi ancak, emeğin zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlendiği alanın bittiği yerde fiilen başlamış olur; demek ki bu âlem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının ötesinde bulunur. Tıpkı vahşi insanın, gereksinmelerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden-üretmek için doğayla boğuşmak zorunda olması gibi, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu da bütün toplumsal biçimlenişler içerisinde, akla gelen her türden üretim tarzları altında yapmak durumundadır. İnsanın gelişmesiyle birlikte, duyduğu gereksinmeler artacağı için bu fiziksel gereksinmeler alanı da genişler, ama aynı zamanda da, bu gereksinmeleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk âlemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük âlemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluluklar âlemi ile serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.” (Kapital, C. III, s. 720)
Bu “temel önkoşulu”, onun araçlarını oluşturmak, geliştirmek; keza “Yeni üretim tarzının bu maddi temellerini böyle bir yetkinlik derecesine yükseltmek, kapitalist üretim sisteminin tarihsel görevidir.” (age, s.390)
Kapitalizm üretici güçleri geliştirerek, bir dünya pazarı yaratarak, üretimi ve emeği küresel çapta devasa ölçekte toplumsallaştırarak, mezar kazıcısı proletaryayı geliştirip biçimlendirerek, bizzat kendisi “sosyalizmin maddi önkoşulları sürecini tamamlar” Böylece “sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenli altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kabuklarıyla bağdaşmadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirilenler mülksüzleştirilirler.” (Marx, Kapital, C. I, s.727) Demek ki, böylece uluslararası proleter sosyalist devrim, bilakis, genel olarak kapitalizmin tarihsel gelişme sürecinde, özel olarak onun en yüksek ve son aşaması olan emperyalizm aşamasının/sürecinin koşulları tarafından oluşturulur, olgunlaştırılır, güncelleştirilir; Paris komünü ve Ekim Devrimi somutunda da çarpıcı bir şekilde görülebileceği gibi mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi pratik-siyasal bir soruna ve çözüme dönüşür/kavuşur.
Sermayenin egemenliğinin yerine proletarya egemenliği, kapitalizmin yerine sosyalizm geçmeden, kapitalist üretim tarzının temeli üzerinde ortaya çıkan “serbest zaman”, engellerinden kurtularak toplumsal birey ve tüm toplum için değerlendirilemez. Kapitalizm çerçevesinde otomasyon ne kadar gelişirse gelişsin kendiliğinden bu olanağı tüm toplumsal bireylere ve tüm topluma sunamaz.
Eklenmeli ve altı çizilmelidir: Bir dizi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişme evresinden geçmeden, böylece sosyalizmden komünizme yükselmeden de, salt sosyalizm tarihsel aşamasında, hemen ve doğrudan, bir çırpıda “kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi”, zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine tam anlamıyla geçilemez. Komünizmin alt evresi, bir geçiş toplumu, olgunlaşmamış komünizm, üst evreye geçmenin aracı olan sosyalizm, sadece bu tarihe bir giriştir… Sosyalizmin eleştirel ele alınması gereken tarihsel deneyimi de bunu kanıtlamaktadır.
“Alman İdeolojisi” isimli yapıtlarında Marx ve Engels’in belirttikleri gibi “komünizmin örgütlenmesi esas olarak, ekonomiktir.” (s. 104) Komünizm doğa ve üretim üzerinde insanlığın bilinçli denetimidir. Komünizmle insanlık artık kendi tarihini kendi yapacaktır. Komünizm sınıfsız toplumdur. Sınıfların ve sınıflarla ve tarihten gelen her türlü eşitsizliğin son bulduğu bir dünyadır. İşbölümünün, kafa ile kol emeği, kent ile kır arasındaki eşitsizliklerin de sınıflarla birlikte asar-ı atika mezarlığına atıldığı, çalışmanın zevkli ve yaşamın başta gelen gereksinimi haline geldiği bir sınırsız dünya ve çağdır. Üretici güçlerin toplumsal nitelikte hiçbir kısıtla karşılaşmadan özgürce geliştiği, insanlığın bilimle, kültürle, sanatla donandığı; maddi ve manevi bakımlardan sınırsız bir zenginlik yaratımına dayalı serpilip geliştiği; toplumun bayrağının üstünde “herkesten yeteneğine, herkese gereksinimine göre” ilkesinin yazıldığı bir dünyadır komünizm. Üretim yetersizliğinin ve işbölümünün son bulmasıyla “herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağı yaratır.” (Alman İdeolojisi, Feuerbach, s.59-60)
                                                                                DEVAM EDECEK