Translate

23 Kasım 2019 Cumartesi

PROLETARYA PARTİSİ VE İŞÇİ SINIFI HAREKETİ
I
Proletarya partileri proletarya sınıfının temsilcileri, proletaryanın sınıf örgütlenmesinin en yüksek biçimi, proleter devrimde komünist önderliğin örgütlenmesidir. Bu partiler, proletaryanın nihai amacına ulaşmak için birer araçtır. Amaç değil, araç! Bir araç da olsa önemi yaşamsaldır; çünkü sınıfın komünist önderlikten yoksunluğu, proletaryayı burjuvazi karşısında güçsüz ve yenilmeye mahkum eder. Bundan dolayıdır ki, Lenin, haklı olarak, “Tarihte hiçbir sınıf, kendi içinden hareketi örgütleme ve yönetme yeteneğinde olan kendi politik önderlerini, kendi öncü savaşçılarını yaratmadan egemenliğe ulaşmamıştır.” ve ''komünist öncüden yoksun bir işçi hareketi, ne ölçüde gelişmiş olursa olsun, başarısızlığa mahkumdur.” (Marx – Engels – Lenin, Anarşizm ve Anarko -Sendikalizm, Sol Yay. , s.246) der.
Komünist parti(ler) dinsel bir hareket, kutsal mezhepler hareketi vs. değildir. Böyle bir muamele Marksizm-Leninizm'e, komünist partilerin nesnel doğasına ve politik çizgisine aykırı olduğu gibi partileri ölüme mahkum eder. Komünist partileri (ve yöneticilerini) idealize eden (fetişleştiren) her zihniyet burjuva, küçük burjuva gerici karaktere sahiptir. Büyük ve vazgeçilmez değerine karşın, hiçbir parti Marksizm-Leninizm'in üstünde değildir ve olamaz. Partiler proletaryanın ideolojisine bağlı kaldıkça anlamlıdırlar, aksi durumda varlıkları tümüyle gereksizdir.
Marksizm-Leninizm proletaryanın dünya görüşü, proletaryanın dünyayı değiştirmesinin aracıdır. Marksizm-Leninizm kutsal bir dogma, tüm bilgilerin doruk noktası, ansiklopedik bir kaynak değildir; bir bilim olarak sürekli gelişmek ve zenginleşmek zorundadır. Marksizm-Leninizm'e kutsal bir din, Marksist Leninist klasiklere kutsal kitap(lar) muamelesi yapılamaz. Bunu Marksizm'in Marksizm-Leninizm aşamasına yükselmesinden; örneğin, başta SSCB olmak üzere sosyalist kampın tarihsel deneyiminden çıkarılması gereken eleştirel derslerle Bilimsel Sosyalizm'in zenginleştirilmesi gereksiniminden; toplumsal tarihin hareketinin ortaya çıkardığı yeni unsurlarla, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerden hareketle, felsefenin, politik-ekonominin, sosyalizm ve sınıf mücadelesi öğretilerinin geliştirilmesi gereğinden görmekteyiz. Hareket, doğanın olduğu gibi, toplumların, düşünce dünyasının ve bilimin de varoluş biçimidir. Çelişki yasası diyalektiğin temel yasasıdır ve evrensel hareketin, değişmenin, gelişmenin kaynağıdır. Çelişki yasası, yani, karşıtların birliği ve mücadelesi her türlü gelişmenin kaynağıdır ve sonsuz bir varoluş biçimidir. Bu bağlamda, bilimin, bilimsel bir öğreti, biricik bilimsel sosyoloji olan Bilimsel Sosyalizm'in gelişimi de eleştirel yenilenerek gelişmek, böylece zenginleşerek ilerlemek zorundadır. Kuşkusuz ki bu yenilenme, zenginleşme, pratikleşme görevi, değişik renk ve tondan oportünist akımlara, post-Marksistlere, ezilencilere, halkçılara bırakılamaz; ki onların asli işlevi burjuvazinin yedeği olarak Marksizm-Leninizm'i bozmak, gözden düşürmek, dişi, tırnağı çekilmiş bir aslana çevirmek, proletaryayı burjuvazinin uysal bir uzantısı haline getirmektir...
Proletaryanın kurtuluş hareketinin teorisi; doğaya, tarihe, topluma, düşünceye bakış açısı olan Marksizm-Leninizm'e hiçbir, tekrarlıyoruz, hiçbir kutsallık atfedilemez. Ancak onu içselleştirmeden, diyalektik materyalist yöntemini kullanmadan da proletaryanın nihai amacına ulaşılamaz. Oportünizm, revizyonizm, reformizm proletarya sosyalizmi, Marksizm-Leninizm değildir. Bernsteincılık, Kautsykcilik, Troçkizm, Maoizm, orta yolculuk, postMarksist ezilencilik vb. savunuları, Leninizm'in reddi, Uluslararası Komünist Hareket'in ve başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkelerin tarihsel deneyimlerinin yadsınması enternasyonal proletaryayı temsil etmez, aksine, bu değerlerin red ve inkarı temeli üzerinde yükselir. Teorinin yenilenmesi, bazı eskimiş ya da yetersizliği açığa çıkmış (örneğin sosyalizmin zaferi ve kesin zaferi teorisinde olduğu gibi, önder-parti-devlet kültü/fetişi, yeni tip küçük burjuva tabakaların ortaya çıkması, yeni tipten burjuva bürokratik karşı devrim yolu deneyiminin gösterdikleri) unsurlarının eleştirel aşılması; tarihsel, toplumsal, bilimsel, teknolojik alandaki gelişmelerin ışığında Marksizm-Leninizm'i zengileştirerek geliştirmek ise güncel bir görev olarak dünya komünistlerinin önünde durmaktadır. Fakat, bu görev, Marksizm-Leninizm'den küçük burjuva demokrasisine, postMarksizme vb. yönelerek yerine getirilemez. Bu gerçeğin altı tekrar tekrar çizilmelidir.
Parti kültü, birey kültü, etkin birey kültü, yönetici kültü, önder kültü (SSCB'de kapitalizmin restorasyonu deneyimlerinin çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıkardığı gibi) Marksizm-Leninizm'le ve proletaryanın nihai amacı komünizmle (sınıfsız toplum) bağdaşmaz; bu tür zaafların gelişmeye başladığı, giderek teori katına yükseldiği (örneğin, tipik bir burjuva elitisizmi ve bürokratizmi olan ''stratejik önderlik'' teorisi ve pratiği gibi) koşullarda niteliksel yitim kaçınılmazdır. Bu vb. eleştiriler ve değerlendirmeler yapıldığı zaman öfkeyle ayağa sıçrayan zihniyet Uluslararası Komünist Hareket'in tarihinden gerekli bilimsel komünist eleştirel dersler çıkaramadığına ayna tutmaktadır sadece.
II
Komünist parti, proletarya hareketiyle komünist hareketin birleşmesidir. Sınıfı da partiyi de güçlü kılacak ana şey, bu birliktir öncelikle. Komünist hareketi de proletarya hareketini de zayıf düşüren ana zaaf buradadır. Bu bakımdan Türkiye komünist hareketinin tarihsel ana başarısızlıklarından birisi de bu birleşmenin gerçekleştirilmemiş olması; bunun da bir sonucu olarak, bu sonucun da bir nedene dönüşerek proletaryanın öncülüğü iddiasından vazgeçme yoluna sürüklenmiş olmasıdır. Ki bu durum, ezilenlerin başına işçi sınıfı eklenmesinde, proletaryaya herhangi bir ezilen sınıf muamelesi yapılmasında, proletaryaya önderlik anlayışının ideolojik önderlik düzeyine indirgenmesinde, sınıfın genelkurmayı olması gereken komünist partilerin ''öncü feda bölüğü'' olarak teorize edilmesinde, bu teorik ve pratik sapma ekseninde, sosyalist mücadele ve görevlerin ikincil plana itilmiş olmasında somutlaşmaktadır. Birlik Devrimi'nin perspektifiyle ilişkisi olmayan bu durumu anlamak için yapılacak en iyi şey Belgeleri (TKİH ve TKP/ML Hareketi Birlik Kongre Belgeleri) yeni baştan incelemek* ve öz deneylerin ışığında sorunları eleştirel çözerek yürümektir.
Birlik öncesi dönemde parti kuruluşunu idealize eden, partinin kuruluşunu bilinmez bir geleceğe bırakan bir perspektif vardı. Bu kendiliğindenci ve mükemmeliyetçi perspektif Birlik Devrimi ile teorik ve pratik olarak aşıldı; özeleştirisi de kamuoyu nezdinde yapıldı.
Birlik Devrimi belgelerinde, parti, komünist hareketle işçi sınıfı hareketinin birleşmesi olarak tanımlanıyor ve komünist işçi hareketinin yaratılması en yakıcı görev olarak saptanıyordu. İlk yıllarda bu perspektife bağlı ve son derece değerli olan yönelim ve yüksek duyarlılık giderek (2003 dönemeç alınabilir) tersine döndü. Bu kez, partinin komünist hareketle işçi sınıfının birliği olduğu, sorunun çözümünün yalnız ilkesel değil, pratik-siyasal bir sorun ve zorunluluk olduğu politikası, giderek yerini, ezilenciliğe, kolay yoldan gelişme yönelimine, nerede hareket orada bereket yoluna (öyle ya, önemli olan güç olmaktır, iğneyle kuyu kazmayı gerektiren işçi sınıfı çalışması gibi ağır zahmete neden katlanılsın ki!) bıraktı.
Oysa Belgelerde politik özgürlük kavgasının da, bu bağlamda bütün emekçi sınıf ve tabakaların, Kürt ulusal sorununun ve Kürt ulusal demokratik devrimi karşısında partinin yükümlülüklerinin, ulusal topluluklar, ezilen cins, ezilen inançlar vb. gibi tüm sorunların çözümünün (proleter perspektiften devrimci çözümünün de) ön koşulu komünist işçi hareketi yaratmaktan geçtiği vurgulanmıştı. Ancak bu perspektif, içerde ve küresel alanda esen burjuva liberal rüzgarların ve komünist hareketin geçmişinde yatan zaafların da etkisi ve birleşmesiyle (ilk anda görünmese de birleşerek) birlikten bir müddet sonra ortaya çıkarak gelişmeye, öncüyü silahsızlandırmaya başladı. Bu bağıntıda ortaya çıkan ''bakış açısı yorgunluğu'', ideolojik ve örgütsel ''görüş açısı yorgunlu''ğu Marksizm-Leninizm'den uzaklaşmaya ve proletaryadan umutların kesilmesi eşliğinde Birlik Devrimi'nin zihniyetinden, çizgisinden, yenilenme gücünden sapmaya gidişi koşulladı...
Bu teorik ve pratik sapma, komünist hareketi yolundan savurdu. Birliğin temellerini ve ruhunu kemirdi. Teorimizin ve pratiğimizin merkezinde duran proletaryayı temel alma, halkların ve ezilenlerin hareketini de bu perspektife bağlı ele alma politik çizgisi giderek yerini, ilke ve istikrardan yoksun tasfiyeci postMarksist, halkçı devrimcilik yoluna doğru bırakmaya başladı. Bu sapmanın düzeltilmediğini ve gelişmeye devam ettiğini, özeleştirel bir tutum takınılmadığını biliyoruz. Küçük burjuva demokrasisinin ideolojik ve pratik ağır tahribatını ifade eden söz konusu zaafiyet eğer özeleştirel düzeltilmiş olsaydı, kamuoyuna gerekli açıklama yapılmış, böylece bizler de bu gelişmeyi öğrenmiş olacaktık. Fakat bugüne dek kamuoyu böyle bir özeleştirel açıklamaya tanık olmadı. Kanımızca komünistler, halkçı tasfiyeci oportünist sapmayla ideolojik olarak hesaplaşmadan böyle bir özeleştiri de olmayacaktır. Belli ki bu hamur daha çok su götürecek.
Bir elini proletaryaya ve Marksizm-Leninizm'e diğer elini küçük burjuvaziye ve oportünizme uzatan eklektisizmle komünist öncü tarihsel ve güncel görevlerini yerine getiremez. Orta yolculuktan, eklektisizmden özeleştirel arınmanın ve ilkeli, tutarlı bir pratik-siyasal gelişme yoluna girmenin tek doğru tutum olacağına inanıyoruz. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacağını yeniden hatırlatıyoruz.
Bu sorunlar, uzun zamandan beri, ilkelerin ve teorinin, programın tartışmasına dönüşmüştür; dolayısıyla eleştiri ve tartışmalar kaçınılmaz olarak teori-ilke-ideolojik alanda/düzeyde cisimleşmektedir; sorunun ve sorunların öncelikle teorik, politik düzeyde çözülmesi zorunludur. Sorun, işçi sınıfı çalışmasına yoğunlaşmış, komünist işçi hareketi yaratmayı çalışmasının merkezine koymuş bir partinin sorunları değildir, bu konumdan çoktan uzaklaşılmıştır ve Birlik Devrimi'nin perspektifinden ve ilk yıllardaki deneyimlere dayanan bir işçi sınıfı çalışması da ortada görünmemektedir. Komünist basın bunun aynasıdır. Bu bir. İki, sorun program, strateji, taktiklerin, örgütsel strateji ve taktiksel gelişmenin merkezinde ezilenlerin mi proletaryanın mı duracağı sorununa gelip dayanmıştır. Böyle olunca, sorunların bu düzeyde öne çıkması kaçınılmazdır. Sorunun siyasal çözüm gücü olarak pratikleşebilmesi için değişik renkleri bulunan ve eklektisizmle birlikte belli bir içsel bütünlüğe sahip sapmanın aşılması gerekiyor. Bu gerçek bilince çıkarılmadan da gerçek ve istikrarlı bir gelişme sağlanamayacaktır. Eleştirilerin görüngülerle, görünebilen olgularla sınırlı çerçevede kalması ise, (ki bu pozitivizmdir) tarihsel bağlam ve gerçek nedenlerin derinlemesine açığa çıkarılmasıyla birleşmediği için gerçek bir komünist yenilenmenin önünü açmayacaktır. Hastalık teşhiş edilecek, nedenleri saptanacak, tedavi yöntemleri bütünsel ve istikrarlı uygulanacaktır. Mesele burada zaten...
Gerek dünyada, gerekse de Türkiye coğrafyasında ciddi bir işçi hareketi gelişmeden de eleştiregeldiğimiz sapma kolay kolay aşılamayacaktır. İdeolojik krizin Marksist Leninist temelde köklü aşılması sorunu yakıcı bir sorundur. Kriz dünya çapındadır, bir bütünselliğe sahiptir. Gerisinde bir tarih yatıyor ve özellikle 90'lar sonrası dünya çapındaki köklü altüst oluşlarla da bağlıdır. Bu sorun dünya çapında dişe dokunur bir komünist hareketin, komünist işçi hareketinin olmaması gerçeğinde de somutlaşmaktadır. Krize karşın krizin aşılması olanaklıdır, krizin aşılması için dünya çapındaki gelişmeleri beklemek gerekmiyor. Ancak böyle bir çözümün gelişebilmesinin önündeki ana engelde, Marksist Leninist teorinin içselleştirilmemiş, teorik bütünlüğün yıkılmış olması, tarihsel deneyimlerle donanmış bütünsel bir niteliğin geliştirilememesi, burjuva, küçük burjuva sosyalizminin derin etkisi yatmaktadır. En kötüsü de bu durumun teorisinin yapılmasıdır.
III
Burada durup, Lenin'in proletarya partisi hakkındaki bazı analizlerini birlikte okumak yararlı olacaktır.
''Siyasi bir parti sınıfın sadece bir azınlığından oluşabilir, aynı şekilde, herhangi bir kapitalist toplumda gerçekten sınıf bilincinde olan işçiler, bütün işçilerin ancak çok küçük bir azınlığını oluşturabilirler. Bu nedenle, ancak sınıf bilinçli azınlığın en geniş işçi kitlelerinin öncülüğünü yapabileceğini ve onları yönlendirebileceğini kabul etmek zorundayız.
''Nedir bu örgütlü azınlık? Eğer bu azınlık gerçekten sınıf bilincine sahipse, kitlelere öncülük edebiliyorsa ve eğer ortaya çıkan her güncel soruna cevap verebiliyorsa, o zaman gerçekte bu bir partidir.''
''Bizim İstediğimiz yeni ve farklı partilerdir. Biz kitlelerle sürekli ve gerçek bağlantıları olan ve bu kitlelere öncülük edebilecek olan partileri istiyoruz.
''… yani işçi sınıfının azınlığıyla gerideki tüm işçiler arasında bir bağlantı görevini görmeleri üzerinde kesinlikle ısrar ediyoruz. Eğer bu azınlık kitlelere öncülük edemiyor ve kitlelerle sıkı bağlar kuramıyorsa, o zaman bir parti değildir, ve genel olarak hiçbir değeri yoktur'' (Komünist Partisinin Rolü Üzerine Konuşma, 23 Temmuz 1920, Komintern 2. Kongresi, abç)
Komünist öncünün Lenin'in perspektifinin ışığında kendisini sorgulaması, özeleştirel aşması gerekmez mi! Oportünist hoşgörü ve küçük burjuva dar kafalılığı ideolojik olarak komünistçe aşılmadan böyle bir özeleştirel yenilenme gerçekleştirilebilir mi?!
Bütün sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakaların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, ulus ve ulusal toplulukların, toplumsal kültürlerin ve inançların vb. sorunlarına ve mücadelesine sahip çıkabilmenin, onlarla bağlaşma kurabilmenin, giderek proletarya önderliğine kazanabilmenin ön koşulu ve temeli teorik ve pratik çalışmaların merkezine proletaryayı koymakla, proletarya hareketine bağlanmakla, bu eksende ciddi bir politik güç olmakla olanaklı olabilir. Marksizm-Leninizm'le ilkeli bir ilişkilenme olmadan da bu başarılamaz. Çağımızın ve topraklarımızın merkezinde duran, geleceği elde tutan, kurtuluş ''koşulu tüm sınıfların ortadan kalkması”na dayanan proletaryaya dayanan bir sınıf bilinci ve pratiği olmadan komünizm ve sınıf adına bir gelecek kazanılamaz. Lenin'in çarpıcı anlatımıyla meselenin özü şu gerçeği kavramaktan ibarettir;
''Komünist parti, proletaryanın ve bütün emekçi kitlelerin öncüsünü toplayıp birleştirebilecek ve eğitebilecek ve örgütleyebilecek tek partidir... Yani siyasal olarak proletaryayı yönetebilecek ve onun aracılığıyla bütün emekçi kitlelere klavuzluk edebilecek tek partidir.'' (abç)
Ve Lenin vurgular;
“Partideki tartışmalı ve baş ağrısı verici sorunları bizzat incelemek, bu sorunlar üzerinde bizzat karar vermek isteyen her işçi, her şeyden önce kendi başına bir araştırma yaparak…gerçeği özümsemelidir. Sadece ve sadece sorunları ve kendi partilerinin kaderi üzerine düşünen, bunları dikkatle araştırıp inceleyenler parti üyesi kimliğine ve işçi partisinin kurucuları olmaya hak kazanırlar.” (Lenin, Tasfiyecilik Üzerine, s. 258, iLa, Sol Yay.)
IV
Kesintisiz Devrim ve İktidar Sorunu başlıklı kitabımızın Önsöz'ünde şunları yazmıştık;
''Eğer komünist partiler “ezilenler” içerisinde, ezilenleri de kurtuluşa götürecek sonuna kadar tek tutarlı devrimci sınıf olan proletaryaya dayanmazsa; salt teoride değil, daha önemlisi, pratik bir hareket olarak sınıf hareketine bağlanmaz ve dayanmazsa, bu iddiasını pratik olarak terk eder(ler)se; teorisi ile pratiği bir tutarlılıkla yaşam bulmazsa,  bu misyonunu da oynayamazlar; oynamak bir yana, kaçınılmaz olarak “ezilen”ci oportünizmin, post-Marksist pragmatizmin esiri haline gelirler.
''Kuşkusuz ki bu rolün reddi, onun ideolojisinin, partisinin, tarihsel başarılarının; kendisinin dışındaki sömürüden, zulümden, toplumsal adaletsizlikten acı çeken tüm toplumsal kesimlerle ilişkileniş tarzının da ret ve mahkum edilmesidir. Yani sorun, asıl ve belirleyici sorun, devrimci proletaryanın sosyalist bir sınıf olarak tarihsel rolünün ve tüm ezilen, sömürülen, toplumsal sınıf ve tabakaların, ezilen ulusların ve ulusal toplulukların, ezilen cinsin, ezilen kültürlerin, ezilen inançların, ezilen sosyal kategorilerin demokratik öz taşıyan mücadelelerinin de öncüsü olarak proletaryanın tarihsel rolünün ve güncel önderliğinin tasfiye edilmesidir. Tüm bu saldırıların ana nedeni işte, tamda bu gerçekte yatmaktadır
''Komünist hareketin temel ve bağlayıcı belgelerinde vurgulandığı gibi: “İşçi hareketinin dışında doğan komünist hareket, bütün gelişim evreleri boyunca teorisinin proleter sınıf karakterine ve programının odağında proletarya durmasına karşın, proleter sınıf hareketine dayanan bir politik güç olamamıştır. Bu çelişkili durum komünist hareketi kesin bir yol ayrımına getirmiştir. Ya teorisi ile programı ile eylemi arasındaki devrimci tutarlığı sağlayarak, proletarya hareketine sıkı sıkıya bağlı, öncü politik hareketi, devrimin önderi gerçek bir politik sınıf partisi olarak gelişecek ya da başka yola girecektir. Bütün tarihi boyunca yaşadığı çelişki, en keskin biçimde kendini göstermekte ve çözümünü dayatmaktadır. Komünist hareket bu çelişkiyi, teori ve programının gösterdiği yolda çözecek devrimci iradeyi ortaya koyma görüş açısı ve kararlılığına sahiptir.” “Stratejik planımızın öncelikli hedefi, işçi sınıfı içinde gerçek bir çekim merkezi haline gelmek, komünist partisini inşa etmek, devrimci bir işçi hareketi yaratmaktır. İlk öncelik budur. Stratejinin diğer tüm sorunlarını ancak buna bağlı çözümleyebiliriz.”  “…burada bir kez daha, işçi sınıfı saflarındaki komünist çalışmanın güçlenmesinin aynı zamanda stratejik önderliğin en önemli sorunlarının da çözüm anahtarı olduğu gerçeğine geliriz. Stratejik önderliğin geliştirilmesi bakımından da, sınıf içinde yoğunlaşma hattında ilerlemeliyiz.” “Bugün taktik planımızı saptarken, en temel sorunun, tıpkı stratejik planda olduğu gibi, işçi sınıfı hareketi içinde belirli ve az çok politik bir gücü elinde bulunduran komünist bir partinin henüz bulunmaması olduğu açıktır.” Bu sözler yaklaşık yirmi yıl önce (bugüne dek ise 25 yıl!) söylenmiştir. Birlik devrimi ve partileşme atılımıyla bunu başarabilecek ve başarmak için de yeni bir sürece girmiş olan hareket, bu misyon ve iddiasının arkasında duramadı. “Komünistler, ana güçlerinin kesin bir kararlılıkla ve duraksamaksızın işçi sınıfı içerisinde çalışmaya teksif etmekle yükümlü oldukları halde, bunu yapamamışlardır.” “Bu noktadaki her tereddüdün, her yalpalamanın, her zikzakın, davaya çok büyük ve onarılamaz zararlar vereceğinin bilinç ve sorumluluğuyla hareket edeceklerdir. Komünist hareket programı ve teorisinde vurgulanan öncülük iddiasını, tamamen bilinçli ve iradi bir biçimde sınavdan geçirecektir.” gibi son derece net, güçlü, parlak, çarpıcı vurgulara karşın, söz ile eylemi arasında bir tutarlılık sağlayamamıştır. Bu, açıkça sınıfta kalmadır. Vurgulanan irade sınavdan geçmiş ve yeni dönemin ilk evresinde, güçlü ve olumlu olan yönelim, giderek terk edilmiş ve yeni dönemin deneyimi de pratik bakımdan açıkça başarısız olmuştur.
''Stalin’in şu sözleri yol göstermelidir bizlere: “Yoldaşlar, belli bir grubun, belli bir eğilimin, belli bir partinin devrimci ruhu, sözler ve yaptığı açıklamalarla sınanamaz. Belli bir grubun, belli bir eğilimin, belli bir partinin ruhu, yaptığı işlerle, patiği ile, pratik planları ile sınanır. Ne kadar çarpıcı olursa olsunlar, yapılan işlerle desteklenmemişlerse, uygulamaya konulmamışlarsa, sözlere ve açıklamalara inanılamaz.” Ele aldığımız konuda, aradan geçen iki on yıla yaklaşan (ekliyoruz, bugün 25. yıl) tarihsel deneyimlerimiz, belgelerde ortaya konulan çarpıcı ve parlak perspektifi fiilen büyük bir oranda, esasen terk ettiğimizi, bu kararlılığa sahip olmadığımızı keskin bir tarzda ortaya koymuştur. Sağa sola çekilecek bir yanı da yok bu tablonun. Teori ile pratiğin tutarlılığı üzerine söz söylerken, söz ile eylemin bu kadar açılmasının, ortada bir parti tarzı olmadığını, böyle bir tarz geliştirilemediğini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu, bir sonuçtur. Asıl sorun, buna yol açan önderlik anlayışı, çalışma tarzı, zihniyet vb.nin eleştirel açığa çıkarılması ve giderilmesidir. Bir atasözünde dille geldiği gibi: “Çıngıraklı deve kaybolmaz.” Gerçek durumun anlaşılmasını, bilince çıkarılmasını, dersleriyle donanmayı engelleyen zihniyetler, hangi biçim altında ortaya çıkarsa çıksın, artık gözden kaçamaz. Tarihsel deneyim bir kez daha kanıtlamıştır ki, dar pratikçi, idareimaslahatçı bir önderlik anlayışı ve çalışma tarzıyla da bu ve benzeri sorunlar çözülemez. Biçimsel kalan, tutarlılıkla yolunu açmayan özeleştiriler de durumu kurtaramaz. Yeni tip tutuculuğun, yedi, hatta yetmiş yedi canlı, eskinin yeni dönemde, yeni içinde tutunarak kendini üretmesinin ve baskın hale gelmesinin ve kendini örtülemesinin ifadesi olan ajitatif “parti tarzı” söylemiyle de, “doktrinerizm”e, “dogmatizm”e çatarak da artık durumu kurtarmak olanaklı değildir.'' (2014)
Bu bağlamda yapılacak eleştiri ve değerlendirmelerde şu temel tarihsel gerçeklerin de görülmemesi esaslı bir zaaf olacaktır; Türkiye Komünist Hareketi, devrimci-demokratik geçmişini aşma sürecine ön gelen evrelerde çok istikrarsız bir gelişme sergiledi ve aşarken de teorik temelleri zayıftı ve zayıf kaldı. İdeolojik, programatik, stratejik bakımdan istikrarlı bir bütünsellik üzerinde şekillenmedi. Kısa süre sonra 12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve gericilik yıllarında tasfiyeciliğe kapaklandı. Bir yandan halkçılığın (Maoizm'le hesaplaşma ve kopma sürecini hatırlayalım) derin etkileri, öte yandan tasfiyecilik komünist hareketteki niteliksel zayıflığın, istikrarsız gelişmenin çarpıcı verilerini sunmaktadır. Tasfiyecilikle ve Mao Zedung Düşüncesi ile (bu reddin program, strateji bağlamındaki hesaplaşmaya dek geliştirilememiş olmanın yarattığı sorunlar) hesaplaşma sürecinden çıkış komünist hareketin teorik temellerinin (teori, program, strateji) sağlamlaşması bakımından (1985-86 dönemeç olarak ele alınabilirse) çok önemli gelişmeler kaydetmesine yol açtı. Birlik Devrimi atılımı bu temellerin göreli geliştirilmesi üzerinde şekillendi aynı zamanda; fakat sürecin açığa çıkardığı gibi, bu temeller hala sağlamlaşmamıştır. Giderek Birlik Devrimi'nin, halkçılık, bürokratizm, legalizm, ekipçilik, kendiliğindencilik, idare-i maslahatçılık, ideolojik birliğin çözülmesi yoluna girmesi ve ilerlemeye başlaması, farklı yönelimlere sürüklenmesi de bu olgunun kanıtıdır.
Bu bağlamda, komünist hareketin bir kesiminin (geçmiş şekillenmesinde) çevrecilikten grup düzeyine yeni geçmiş sayılabilecek, tüzüklü örgütsel işlerlik ve geleneğin yeterince oluşmadığı ya da oturmadığı; kollektivizmin, kollektif işlerlik ve önderlik anlayışının henüz oturmadığı, bürokratik kendini beğenmişlikten kopamamış, kişisel ilişkilerin ekipçi zihniyetle derin bir şekilde biçimlendiği, dar zihniyetli ekipçi kadro politikası ile biçimlenmiş, iç demokrasi ve partili mücadele yöntemlerinin az geliştiği vb. zaafların Birlik Devrimi sonrası yeni biçimler alarak ortaya çıkışı, gelişimi, tahribatları da hesaba katılıp bilince çıkarılamadan da sağlıksız gelişmelerin nedenleri yeterince anlaşılamaz. Birlik Devrimi'nin bir atılımı ile geçmişin bu vb. kalıntılarından kurtulacağını düşünmek ise diyalektik değildir...
Bu durumu anlayabilmek için birliğe karşı tavır alan TKİB örneğini verebiliriz. Bir tüzükleri (ve programları) olmasına karşın örgütsel yaşantılarında, örgüt içi işlerlikte, yönetme yönetilme ilişkilerinde, kadro politikasında, önderlik anlayışlarında, çalışma tarzında çevreci, ekipçi, sekter bürokratik yönetim tarzından hiçbir zaman kopamamışlardır; Selim Açan'ın iki ciltlik yayınlanan anılar kitabı da bu konuda yeni veriler sunmaktadır. Ayrıca bu konuda, Proleter Doğrultu, Sayı 17 / Temmuz-Ağustos 1998 'de yayınlanmış olan “Üçüncü Konferans” Aynasında TİKB Gerçeği '' yazısını da incelemekte yarar vardır. Bu yazıyı incelerken o gün haklı olarak eleştirdiğimiz pekçok zaafın partide de geliştiğini göreceğiz. Dün dündür, bugün bugündür diyemeyiz.
Birlik Devrimi gibi tarihsel ve politik anlamı büyük olan yenilenme ve atılımın giderek zayıflaması, yolundan sapması, rastlantılarla izah edilemeyeceği görülmelidir.
Tarihsel bağlamdan, yapısal sorunlardan, nedenlerden kopararak yapılacak değerlendirmelerin yüzeysel, tek yanlı vb. olacağı açıktır. Tarihsel bağlamı ve nedenleri atlayarak, görüngüleri sıralamakla da meseleler anlaşılamaz. Bu vb. yaklaşımlar diyalektik değildir, materyalist değildir, teorik olarak yanlıştır, Bolşevik eleştiri, özeleştiri anlayışına da aykırıdır.
Türkiye Komünist Hareketi'nin bütün politik tarihine baktığımızda istikrarlı, tutarlı bir hatta yürüyemediğini görüyoruz.
Bu olgunun iç ve uluslararası nedenlerini yeniden eleştirel incelemekte yarar vardır.


*
  • MLKP PROGRAMI
STRATEJİK PLANIMIZIN ANA ÖZELLİKLERİ
  • ÖRGÜTLENME PLANININ GENEL ÇERÇEVESİ
  • SINIFA YÖNELİK ÇALIŞMALAR ve SENDİKALAR POLİTİKASI










14 Kasım 2019 Perşembe

GARBİS ALTINOĞLU TÜRKİYE DEVRİMCİ HAREKETİNİN DEĞERİDİR
 
14 Ekim günü Garbis'i yitirdik. Garbis Türkiye devrimci ve komünist hareketi tarihinin bir simgesiydi. Öyle de kalacak. Garbis, 68 kuşağından bir devrimciydi. Eğilmez bükülmez bir komünist olarak yaşadı. Tanınan bir komünistti. Fakat yaşamının hiçbir döneminde şöhret düşkünlüğüne prim vermedi. Sade, alçak gönüllü bir yoldaştı. Olduğu gibiydi. Dürüst bir kişiliği vardı. Hiçbir zaman burnu kaf dağlarında olmadı. Şöhret olmak için kendini parçalayan, kendilerine olmadık ünvanlar biçen insanları gördükçe Garbis'in bu niteliğinin değerini insan daha iyi anlıyor. İdeolojik, siyasal, örgütsel, ahlaki ve vicdani kirliliğin bu kadar geliştiği bir tarih kesitinde onun komünist savaşçı aydın dürüstlüğü ne kadar vurgulansa yeridir. Bu kişisel dürüstlüğü Garbis'in komünist karakterini de güçlü bir şekilde yansıtan niteliğiydi. O, Marksizm-Leninizm'e derin bir bilinçle bağlanmış bir komünistti. Komünist partiden kopuşundan sonra da O, bu inançlarına bağlı yaşadı.
Garbis, 12 Mart'an 12 Eylül'e uzayan tarihsel kesitte işkencede baş eğmez devrimci ve komünist direnişçiliğin de abidesi oldu. İstikrarlı devrimciliğin temsilcisi oldu. Kişisel olarak da tanıdığı İbrahim Kaypakkaya'nın işkencedeki duruşunu içselleştirmiş bir savaşçıydı. Ermeni ulusundan bir komünist olduğu için faşist işkenceciler ona karşı daha azgınca davrandılar. Ama O, buna aldırış etmedi, devrim ve komünizm inancının tutkulu bir savaşçısı olarak güçlü ve örnek baş eğmezliğiyle inandığı yolda alnı açık yürümeye devam etti. Ermeni ulusundan bir komünist olması gerek faşist diktatörlüğün, gerekse de Perinçekçi gibi azgın şövenistlerin sistematik iftiralarına ve saldırısına maruz kalmasına yol açtı. Onun şahsında tüm devrimci ve komünist değerler gözden düşürülmeye çalışıldı. O, bu saldırılara da metelik vermedi, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu devrim ve komünizm yolunda militanca yürüdü.
12 Eylül askeri faşist darbesiyle açılan yenilgi ve dizginsiz gericilik döneminde kapağı yurtdışına atanlardan olamadı, aksine, Türkiye'de kalarak politik ve örgütsel çalışmalarına kararlılıkla devam etti. Yenilgi ve gericilik yıllarının ürünü olan tasfiyeci oportünizme karşı durdu. 90'larda yurtdışına çıkışına da parti karar verdi. Sınıf düşmanının özel bir hedefiydi. Aşırı deşifre olmuştu. Parti güvenliğinin bir gereği olarak yurtdışında görev alması uygun bulunmuştu. Yurtdışına çıkışı kendi talebi değildi. Buna karar veren partiydi.
Birlik devrimi için mücadele etti. Birlik devrimine ciddi katkılar yaptı. Saygınlığı da birleştirici bir rol oynadı. Yüksek Marksist Leninist ve entelektüel birikimiyle, 68'lerden başlayarak gelen siyasi mücadele deneyimiyle her zaman mücadeleye değerli katkılar sundu.
Garbis yoldaşın nitelik ve mücadelesi işkencedeki yenilmez tavrına indirgenemez. Onu asıl belirleyen şey, Marksizm-Leninizm'e inanarak son nefesine dek eğilip bükülmeyen bir komünist savaşçı olarak tüm yaşam enerjisini davasının hizmetine sunmasıydı. Yalnız örgütlü olduğu dönemde değil, kopuştan sonra da böyle yaşadı.
Teoriye, teorik çalışmaya önem veren, bu çalışmada da son derece dikkatli ve etraflı okumalar ve hazırlıklar yapan birisiydi. Komünist hareketin tarihi aynı zamanda teorinin ihmal edilegeldiği bir tarihtir. İç ve uluslararası komünist ve devrimci hareketin oldukça uzun tarihsel deneyimine karşın pratik/politik mücadelenin sorunlarını çözmekle, aydınlatmakla yükümlü olan teorinin, teorik çalışmanın hala ancak üçüncü derecede yer bulabilen bir yerde durması ibretlik bir durumdur. Teorinin görevi pratiğin önünü aydınlatmaktır. Ancak teori ile, teorik çalışmayla sınıf mücadelesinin genel ve güncel sorunları aydınlatılabilir. Örneğin, yıl 2019 ama hala ''sosyalizmin sorunları'' tartışılıyor, anlaşılıyor ki, tartışılmaya da devam edilecek. Teorik ve pratik çalışmanın birliğine dayanan bir çalışma tarzı ve önderlik anlayışı, bir öncü duruş olsaydı, kuşkusuz ki bu denli geride kalınmaz, yüksek bir nitelik ve donanımla sorunlar güçlü bir şekilde çözülür, bu denli sağa-sola savrulma da gerçekleşmezdi. Marksizm-Leninizm'e hakimiyet zayıflığı, tarihin dersleriyle silahlanamamak, kaçınılmaz olarak somut tarihsel gerçeğin kavranmasını ve politik ve örgütsel gelişmenin sınırlı kalmasına yol açtığı gibi, proleter doğrultudan sapmanın da başta gelen temelidir.
Komünist hareketin İdare-i maslahatçılıkla belirlenen tarzı teori cephesini de belirlemekte pratik-politik çalışmaların önünü aydınlatmakla yükümlü teorinin ihmal edilmesini koşullayıp üretmektedir. Garbis bu gerçeği çok iyi görmekteydi. Onun temelde doğru olan duruşunun teorik üretim alanına yeterince yansımaması öncünün önderlik anlayışı ve çalışma tarzıyla ilişkiliydi. Bu olgu, Garbis'in teorik-politik alanda daha verimli değerlendirilmesini önledi. Bu bağlamda, ikincil bir faktör olmakla birlikte, Garbis'in bireysel mükemmeliyetçi hatalarının da katkısı oldu bu tabloya.
Garbis, parti yaşantısında daima düşüncelerinin mücadelesini verdi. Kim ne dere göre davranan biri olmadı asla. Marksizm-Leninizm'e güçlü bilimsel bağlılığı ile eleştiri gücü onda bağımsız komünist karakterin güçlü bir senteziydi. İdeolojik tavizlere karşı hiçbir zaman liberal davranmadı. İlke sorunlarında katıydı. Sorunlara, gelişmelere daima soğukkanlı bakar ve yaşanan gelişmelerin nesnel karakterine, denetlenebilir veriler ışığında bakar ve değerlendirirdi. Kanımca çok az kişide görülebilen bir erdem ve derinlikti bu. Öncüde, geçmişin devrimci-demokratik zaaflarının ciddi kalıntılarını ifade eden ve özellikle 90'ların ikinci yarısında gelişmekte olan küçük burjuva düşüncelere karşı etkin bir mücadele yürüttü. Bu mücadelede liberalizme düşmediği gibi, zaman zaman üslubundaki aşırılıklar olsa da, sekter de davranmadı. Garbis'in bu niteliği güçlü, gelişkin bir nitelikti. Her zaman örnek alınması gereken bir nitelik.
Komünist hareketin acısını belirgin bir şekilde çektiği niteliksel zaaflarından birisi de donanım eksikliğiyle de birleşen eleştiri gücü zayıflığıyla, eleştirel uyanıklıkla sorunları inceleyen, fikir ve eleştirilerinin mücadelesini veren ve vermeyi de bilen insan tipinin yetersizliğidir. Bu bağlamda bürokratik önderlik anlayışı, çalışma tarzı, kadro politikası gerçek gelişmeyi önleyen, kötürümleştiren ana engeldir. Özneleşmek, özne olmak ama bağımsız komünist karakterde somutlaşan bir özne olmak, belirleyici olan da budur. Tabi olmaya göre şekillenen ya da şekillenecek bir insan tipi geleceğin de yeni insan tipi olamaz. Bu niteliksel gelişkinlik ise tek başına çalışkanlıkla, işkencede direnmekle, fedakarlıkla vb. kazanılamıyor. Garbis'in sadeliği ile inandığı düşüncelerin mücadelesini vermedeki inatçılığı birbirini bütünlüyordu.
Garbis, Marksizm-Leninizm'le, komünist hareketle burjuva, küçük burjuva düşünceler arasındaki ayrım çizgilerine karşı her zaman eleştirel bir duruş sergiledi ve bu ayrım çizgilerinin bulanıklaştırılmasına, bozulmasına karşı ilkeli bir mücadele yürüttü. İdeolojik tavizlere karşı durdu. İdeolojik savrulmalara karşı mücadele yürüttü. Onun bu alandaki mücadelesi ilkeliydi ve temelde doğru bir duruşu vardı. İç ve uluslararası alanda baş gösteren tasfiyeci eğilimlere karşı mücadelesi örnek bir mücadeleydi. Onun bir dizi eleştiri yazısı da bunun kanıtıdır.
O, başlıca olarak Birlik Devrimi belgelerine bağlı kaldı. Ayrı bir ideolojik çizgiye savrulmadığı gibi, ana Marksist Leninist görüşleri de savunmaya devam etti.
Garbis yoldaşın yaşamında ideallerine tutkuyla bağlılığın dışında başka hiçbir şey yoktu. Günlük yaşamı da sadeliğinin bir parçasıydı. Dünya nimetlerine önem vermezdi. Onu tanıyan herkes buna şahittir. Bütün benliğiyle komünistçe yaşadı. Narsizm, histoyinik narsizm, egoizm, kariyerizm, tezgahlar çevirme, demagoji ve manipülasyon her zaman ona uzaktı. Saf ve temiz bir yoldaştı. İçten biriydi. Kendine has bazı özgünlükleri de vardı. Yakından tanımayanlar onu soğuk biri olarak görebilirlerdi ama değildi. Üstünlüklerini başkalarına karşı kullanmak, bilgiçlik taslamak, karşısındaki insanları ezmek, küçümsemek, yöneticiliğiyle hava atmak, kişisel bağımlılık ilişkileri yaratmak gibi burjuva, küçük burjuva özellikler ona yabancıydı.
Garbis yoldaş elbette ki hatalardan, eksikliklerden azade bir komünist değildi. Fakat onu belirleyip biçimlendiren gerçek bir komünist karakter ve pratikti.
Garbis'in komünist öncüden kopuşu ağır bir kayıptı ve bu durum, üzüntüyle karşılanmıştı. Yaşamı örgütlü mücadeleyle geçmiş, idealleri, davası, kavgası için örgütlü yaşamıştı. Yaşamı boyunca profesyonel bir devrimci oldu ve örgütlü mücadelenin önemini de iyi bilen biriydi. Eğer başka bir devrimci yapıda yer almadıysa, bunun nedeni, buna uygun bir yapının olmamasıydı. Parti içerisinde bir hizip örgütlenmesine girişmedi. Koptuktan sonra da parti karşısında ayrı bir yapı kurmaya çalışmadı. Bunun bir çözüm olmayacağının bilincindeydi. Yaşanan sorunların tarihsel arka planı, tarihsel bağlamı ve içerisinde geçilen uluslararası konjoktürün gerçekleriyle bağının bilincinde olan biriydi. Türkiye Komünist Hareketi'nin sorunlarının, zaaflarının tarihsel ve yapısal nitelikte olduğunun farkındaydı. Kısa vadeli çözümler peşinde koşmadı. Kendi platformunda inançlarına sadık yaşarken teorik ve siyasal üretimler yapmaya devam etti. Kapağı burjuva yaşama ve seçeneklere atmadı. Kopuşun onu ağır yaraladığına inanıyoruz. Parti yaşantısında kendisini yalnız hissetme süreci yaşadı. Sorunların köklü bir şekilde çözüleceğine inancı belki de göremediğimiz ölçüde sarsılmıştı. Ayrıldıktan sonra düşüncelerini sitesinde, sosyal medya platformlarında kamuoyuna ulaştırma hakkını kullandı. Doğru bulduğu şeyleri savundu. Bu da onun hakkıydı. Garbis'in bazı mekanik hataları vardı, bu onda tek yanlı bazı abartılı eleştirilere de yol açıyordu. Kopuş sürecinin gerilimleri onda ek tepkiler yaratmıştır; bu da onun değişik eleştirilerine yansımıştır. Bunları reddedemeyiz ama O, kopuştan sonra da eleştiri ve ideolojik mücadele anlayışına bağlı kaldı.
Garbis'in partiden kopuşunun nedenini yalnızca onun bireysel hatalarına indirgemek saçma ve ucuz bir değerlendirmedir. Kriz anında yansıyan ciddi bireysel hataları da tek başına ölçüt alınamaz. Burada sorun şu; neden Garbis'i tutamadık? Neden çok sayıda kadro ve deneyimli kadro komünist hareketle yürüyemedi? Bu sonuç hep o insanların hataları, zaaflarının sonucu muydu? Böyle bir yöntem, bakış açısı, analiz tipik bir metafizik, idealist karakter taşımaz mı!!! 3-5-10'nu vb. esasen kendi zaaflarının ürünü olarak çekip gitmiş olabilir ama çok büyük bir çoğunluğunun durumu böyle değildir.
Bu bağlamda verilecek doğru yanıt şudur; çubuğu bireylerin zaaflarına kırarak, suç bireylerdedir demek yerine, bireylerin hataları, zaafları her ne ise görerek ama esas dikkat öncünün zaaflarının nerede olduğuna yoğunlaştırılmalıdır. Bir partiyi geleceğe taşıyacak ana nokta budur. Kolaycı, dar kafalı, idealist, mistik dar gruplara özgü zihniyetle bu yapısal zaaflardan kurtulmanın olanaklı olmayacağına kendi tarihsel deneyimimizden de biliyoruz.
12 Ağustos 2013 Pazartesi günü yayınlanan, devrimci ve komünist hareketin eleştirel değerlendirmesini yaptığım ''“SOSYALİST SOL” ÜZERİNE ELEŞTİREL NOTLAR I. BÖLÜM'' başlıklı yazımda konu bağlamında şunları yazmıştım;
''… Bu bir kısır döngüdür.  Bu kadar deneyime karşın, bu deneyimden köklü bir tarzda öğrenilemiyor. Böylece ilkeli, derin ve kapsamlı bir yenilenme başarılamıyor. Güçlü bir tarzda sarsıcı olması gereken deneyimden eleştirel kapsamlı dersler çıkarılmak yerine, ısrarla, bilinen idareimaslahatçı, dar pratikçi tarz korunuyor, hatta daha da kemikleşerek şu veya bu biçimde kendisini korumaya ve üretmeye devam edebiliyor... Her şeye koşuşturan, hiçbir şeye yetişemeyen, yarım yamalak, yüzeysel, verimsiz, genelde başarısız bir çalışma tarzı ve önderlik, yarım doktorun candan, yarım imamın dinden çıkarması misali kadro, enerji, güç ve imkân tüketmesi, yaptığından çok yıkması, anlaşılırdır. Bu kadar başarısızlığa ve kısır döngüye karşın aynı tarzda ısrar, devrimci hareketimizin tarihsel geleneğinin oldukça istikrarlı, tutucu karakteristiklerindendir. Tasfiye edilen ya da bırakıp gitmeleri için zorlanan ya da bırakan kadroların ardından 'o zaten şöyleydi, falanın zaten şu zaafları vardı' vb. vb. gibisinden sözde 'açıklama' ve 'analiz'ler kartopu gibi büyüyerek yuvarlanmakta, “son duyanın ilk görenden daha çok şey bildiği” garip bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu son derece kolaycı ve manipülatif  'analiz'ler eleştirdiğimiz önderlik anlayışı ve çalışma tarzının bir sonucudur. Oysa birey ve örgüt bağıntısında çubuk, kolektiflerin zayıflıkları, zaafları, yetersizlikleri yönüne kırılarak eleştiri ve özeleştiri silahı kullanılmalı, neden bu kadar çok sayıda kadro harcanıyor, kaybediliyor diye sorulmalı, gerçek nedenler açığa çıkarılmalı, meselenin derslerine dayanan yeni bir donanım kazanılmalıdır.
''Birinci yöntem, ucuz, kolaycı, tutucu, parti ve grupların zaaflarını gizleyen bir yöntemdir, oysa ikincisi, nitelikli donanım geliştirici bir yöntemdir. Birinci yöntem, 'diyalektik değildir, bilimsel değildir, teorik açıdan yanlıştır.' Evet, 'ortam ve koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da ortam ve koşulları yaratır.' Evet, 'bireyin gerçek zihinsel zenginliğinin, tamamen, bireyin gerçek ilişkilerinin zenginliğine bağlı olduğu açıktır.' (Marx) Bunlar üzerinde de düşünmek ve dersler çıkarmak zorundayız. Bu soruna da sorumluluğunu üstlenmekten kaçan dar kafalılığın, devrimci kendiliğindenciliğin, grup ve önder ve ekip kültünün kafasından ve yüreğinden değil, gerçek ilişkilerin, çalışma tarzının, kadro politikasının gözünden bakmak gerekir. Gerek herhangi bir devrimci parti ve grup, gerekse de herhangi bir devrimci kadro, gelişimini tamamlamış, nihai sonucuna varmış bir yapı ve birey olamaz; sınıf mücadelesi durmaksızın yeni biçimler almakta, yeni sorunlar yaratmakta, yeni zorluklar üretmekte, mücadelenin zamanında önünün açılmasını, böylece kesintisiz bir yenilenmeyi gerektirmektedir. Donanıma, donanımın kesintisiz yenilenmesine, geliştirilmesine, böylece 'birey'lerin de geliştirilmesine, eğitilmesine dayanan bir tarza ve kadro politikasına gereksinim olduğu açık ve kesindir. Eğiticilerin de daima eğitilmesi gerektiği asla unutulmamalıdır.
''Şu veya bu biçimde yaşamını kaybeden her devrimcinin ardından samimiyetle üzülürüz, devrim sözü veririz; anıları ve erdemleri üzerinde konuşur, tartışır, öğrenmeye çalışırız… Peki, ama yaşarken ya da yaşamakta ve savaşmakta olan insanlara ne kadar değer verebiliyoruz acaba? Kuşkusuz ki burada söz konusu olan devrim ve sosyalizm kaçkınları, bilinçli yıkıcılar, bilinçli döküntüler değildir. Fakat devrim ve sosyalizm kavgasının her türlü zorluğunu göğüslemiş, zorlu sınavlardan geçmiş, hatası, eksiği, zaafıyla, güçlü yanlarıyla birlikte yaşamını ideallerine, davasına, kavgasına adamış, az ya da çok katkılar yapmış devrimcilerin, yitip gitmesinin ya da bitirilmesinin acısına ve deneyimlerine gelince, burada, genelde (hadi yumuşatalım, çoğunlukla) itici, acı verici, garip bir duyarsızlıkla, keyfiyetle biçimlenmiş bir tabloyla, gelenek ve tarzla karşı karşıyayız. Hem yeni bir dünyadan, yeni insan tipinden bahsetmek hem de ucuza ve kolayca kadro ve insan öğütmek, gerçek bir çelişkidir ve kuşkusuz ki bu, devrimci hareketin gerçek bir çelişkisidir. Bin bir zorlukla kazanılan, eğitilen, gelişen ve geliştirilen devrimcilerin çoğaltılması yerine, ondan çok tüketilmesi devrimci hareketin gerçek yaralarından, kan kaybının önemli nedenlerinden birisidir. İlkesel, ahlaki, vicdani, moral değerler açısından bu durumu kabullenmek, kanıksamak, doğal karşılamak devrimcilerin, devrimci parti ve grupların alışkanlığı, harcı vs. olmamalıdır. Evet, bu mücadele sınıf mücadelesidir; gelen olur, giden olur ve olacaktır. En iyi dönemlerde bile bu, olacaktır. Ama üzerinde durduğumuz nokta bu nokta değildir… Burada söz konusu olan şey, dar kafalı bir zihniyettir, dar grup kültüdür, dar pratikçi tarzın insan öğüten karakteridir, dar pratikçi grup ve önderlik kültüdür, bunlarla iç içe geçmiş, kaynaşmış bürokratik elitisizmdir; bunlarla şekillenmiş kadro politikasıdır; 'kadrolar en değerli hazinemizdir' lafazanlığıdır, vicdansızca insan öğütülmesidir, devrimci insanların kaderi karşısındaki ilkelliktir, duyarsızlıktır, buna alışılmış olmasıdır…  Evet, devrimci hareketimiz daima çok sayıda yiğit devrimci, dava insanı da yetiştirmiştir; var olan başarısız tarzıyla bile bunu başarmıştır ama bu olgu, eleştirel ele alınması, incelenmesi, derslerinin bilince çıkarılması gereken zaaflı bir gerçeğin üzerinde atlanmasını asla haklı çıkarmaz ve çıkarmamalıdır. Aslında burada karşımıza çıkan şey, öncelikle ideolojik bir yıkımdır, devrimci olmaktan fersah fersah uzak küçük burjuva karakterde insani ve örgütsel kirlenmedir, kendi kendini vurmadır. Sınıf düşmanın sınırsız bir kin ve zevkle yapmak istediği ama başaramadığı ve başaramayacağı şeyi, üstelik en korkuncu da kendi ellerimizle, yani kendi tarihsel ve yapısal zaaflarımızla, buradan da kaynaklanan yeni yeni yıkıcı faktörlerin etkisiyle yapmamızdır.
''Mücadelenin hareketli gerçeği temelinde sorunlara çözüm gücü olamayan siyasal hareketler, sözgelimi devrimci hareketimizin önderlik anlayışı ve çalışma tarzı, başarısızlığıyla, verimsizliğiyle, donanımsızlığıyla, kısır döngüsüyle, idareimaslahatçılığıyla, grup ve önderlik kültüyle, bürokratik merkeziyetçiliğe dayanan yapısıyla vs. vs. kadroları sistematik bir tarzda teorik ve pratik olarak eğitip geliştirememektedir. Kadroların bağımsız devrimci kişiliğe sahip, eleştiri gücü olan, fikirlerinin ve eleştirilerinin arkasında durabilen, bağımlı değil ama bilimsel devrimci bağlılıkta ifadesini bulan kişilikler olarak gelişmesi sağlanamamaktadır. “Birey”lerin (kadroların) iç demokrasi ve kolektivizm temelinde enerjik katılımcılığı güvence altına alınamamakta, daha ziyade biçimsel,  isteneni onaylamakla şekillenmiş bir katılımcılıkla sınırlı, pratikte koşturan ve itaatkâr ve sorunlara bütünsel bakarak sorgulama niteliği kazanamamış bir kadro tipi yaratılmaktadır. Kısaca diyelim, her siyasal mücadele anlayışı, önderlik ve çalışma tarzı kendine uygun bir örgüt ve kadro tipi biçimlendirmektedir, böylece dar pratikçi, idareimaslahatçı, grubun idealize edilmesine dayanan çalışma tarzı da kendi insan tipini yaratmaktadır. Bu da ideolojik, siyasi, örgütsel bakımdan donanımlı ve donanımı sürekli gelişen bir kadro tipini değil, önemli zaaflarla, zayıflıklarla, geriliklerle şekillenmiş bir kadro tipi üretmektedir. Kolektiflerin niteliksel bakımdan zaaflı ve yüzeysel, geliştirici olmayan ortamı, işleyişi ve işlevi giderek kadro tüketen, kazandığından ya da yetiştirdiğinden çok, kolayca harcayan bir makineye dönüşmesine yol açmaktadır vb. Bu konu üzerinde de ilkeli, köklü, eleştirel bir değerlendirme, özeleştirel bir yenilenme, dersleriyle donanma sorunu devrimci hareketin önünde durmaktadır.'' (Hasan Ozan Makaleler)
Garbis yoldaşın kopuşuna da bu perspektifle bakmak doğru olacaktır. Ona yeterli, gerekli değerin verildiğini düşünmüyoruz. Garbis'in partiden kopuşu asla sadece Garbis'in hatalarına indirgenemez ve indirgenmemelidir. Bu bağlamda sorun öncelikle, Garbis gibi nitelikli bir komünistin, bir tarihin, eğilmez bükülmez bir komünist devrimcinin bireysel zaaflarından çok ve en önemlisi komünist hareketin zaaflarıdır, zaafları olarak ele alınmalıdır. Ama böyle bir perspektifin izinin olmadığını hem Garbis'in ölüm haberinin ruhtan, değerden yoksun, baştan savma tarzda ilk anda ETHA'da verilişinden hem de cenaze töreninin daha sonra ajans ve Atılım gazetesinde haber bile yapılmamasından görüyoruz. Acı ama gerçek. (Ki, yukarda alıntıladığımız yazının yayınlanmasından sonra geçen kesitte söz konusu zaafların giderilmesi bir yana, tablo daha da ağırlaşmıştır.) Bu durumun, küçük burjuva önyargıların ve dar zihniyetin ürünü olduğunu vurgulamak isteriz. Fakat bu tavırda ve zihniyette ne demokratik ne de komünistçe olan hiçbir şey yoktur.
Garbis iyi bir komünistti. Bir tarihti. Tarihi bir değerdi. Türkiye devrimci hareketinin ortak bir değeriydi. Tarihi de bizlerin geleneğiyle, hareketiyle geçti. Kopuştan sonra da Marksizm-Leninizm'e bağlı kaldı ve istikrarlı bir komünist olarak yaşadı. Parti içinde hiçbir zaman kariyerist bir mücadele yürütmedi. Hiçbir hizipçi kışkırtmaya girmedi. Kendi ekibini kurmak gibi bir bencilliğe düşmedi. Hep ilkeli ve namuslu yaşadı. Takınılan tutumun utanç verici olduğuna inanıyoruz.
Garbis gibi bir değeri sahiplenmek için partili olması da gerekmiyor. Bir tarih, tarihimizin bir bileşeni ve sembolü olması itibariyle zaten sahiplenilmesi gerekiyor ve o bir komünistti. Hayatını bir trafik kazasında, bir hastalıktan kaybeden herhangi demokrat insanı ya da devrimciyi sahipleniyoruz. Burada bir yanlışlık da yok ama iş Garbis gibi bir komüniste gelince görmezden geliyoruz. Sözgelimi Garbis, kopuştan sonra MİT'in, konturgerillanın ya da Avrupalı bir ırkçının saldırısıyla yaşamını yitirseydi acaba nasıl davranılacaktı?
Doğru, devrimci, komünistçe olan Garbis'in parti insiyatifiyle sahiplenilmesiydi. Bu, partiyi de onur ve sevgi kazandırırdı. Eğer böyle bir irade gösterilseydi, bu sahiplenme kamuoyu nezdinde Garbis'in partiden kopuş gerçeğini de açıklıkla ifade edecek bir sahiplenme olacaktı. Fakat bu irade gösterilmedi. Dahası böyle bir sahiplenme son derece geri bir tutumla yanlış görüldü.
Devrim ve sosyalizm kavgasında, Türkiye komünist hareketinin tarihinde, Birlik Devrimi atılımında ve sonrasında onun da çok ciddi, alınteri, emeği, göz nuru, ödediği ağır bedeller vardı; ancak biliyoruz ki, dünyanın neresinde olursa olsun küçük burjuva karakter ve zihniyet yalnızca ilkesiz değil aynı zamanda nankördür, inkarcıdır. Burada çizilen sınır egoizmle, dar grup tarzıyla, dar kafalı kibir ve zihniyetle bağlıdır. Biz, bu ilkellikte devrimci olan hiçbir şey olmadığına inanıyoruz. Bu tür zihniyet ve davranışların komünizm ve devrim iddiasıyla da çeliştiği ve düzeltilmesi gerektiği bilince çıkarılmalıdır.
Garbis yoldaşın cenazesi hem ortada kaldı hem de kalmadı. Ortada kaldı çünkü, politik ve örgütsel bir insiyatifle kaldırılmadı. Ortada kalmadı, çünkü Garbis'i seven, sayan, ona saygı duyan komünistler ve devrimciler konuşmalar, marşlar, sloganlar ve Enternasyonal marşı eşliğinde uğurladı. Geride kalan utancın yükü ise küçük burjuva zihniyetin sırtına kaldı. Bunun da hep hatırlanacağına inanıyoruz.
Garbis'in partiden kopuşunu ilk öğrendiğimde yüreğime büyük bir acı saplanmıştı. Çok ağır koşullardan geçiyorduk, ağır sorunların kuşatmasını yarıp geçme mücadelesi veriyorduk. Kopuşun yarattığı bazı önyargıların da etkisinde kaldığımı düşünüyorum. Gerekli özeni ve duyarlılığı gösteremediğime inanıyorum. İkinci büyük acıyı ise Garbis'i kaybettiğimizi öğrenince yaşadım. Ne yazık ki insanların değerini daha ziyade kaybettikten sonra öğreniyoruz ve bir de kafa dengimiz değil diye o insanlara karşı devam eden ruhsuzluktan. Kendisiyle ilk fırsatta görüşmek istiyordum ama ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Bu da ayrı bir acı olarak yüreğimde duruyor.
Güle güle Garbis yoldaş. Güle güle canım yoldaşım. Seni devrim ve sosyalizm tarihinden kimse silip atamayacaktır. Erdemlerinle, komünizm davasına sarsılmaz bağlılığınla, alınterinle hep yaşayacaksın.

11 Kasım 2019 Pazartesi

Perşembe, 17 Ekim 2019 10:06

Garbis Altınoğlu'nun Aydınlıkçılara Devrimci Yanıtı *

 Garbis Altınoğlu ve Nesnellik Satırı: “Sandık cinayeti” örneği
Ülkenin yetiştirdiği en seçkin komünistlerden biri olan Garbis Altınoğlu’nun 14 Ekim’de ölümünün duyulmasıyla birlikte, Türkiye’de ve Avrupa ülkelerinde yaşayan binler ve binlerce kişinin bu örnek komüniste duyduğu saygı ve sevginin bir patlaması yaşandı adeta. Sanki Lenin’in Bolşevik Partisinin görevlendirilmiş bir sorumlusu gibi yaşayan ve hareket eden Garbis Altınoğlu’nun, neredeyse sadece bir kanalı açık şekilde, kendini gönüllü olarak kapattığı tecrit kafesindeyken bu derin ve güçlü sevgi ile saygıdan haberi var mıydı bilmiyoruz. Bu tür zamanlarda, insanların neden bedenden ayrı varlığı olan bir ruha inanmaya bu kadar gereksinim duyduğu bir kez daha anlaşılıyor. Garbis’in ruhunun, ona akan, onu sarıp sarmalayan sevgi ve saygı selini izlemesi düşüncesi bile olumlu etkiler yaratıyor. Garbis Altınoğlu, o keskin, “gülmeyen ve ağlamayan ama anlayan” tutumuyla, bu cümleleri, kitlelere özgü, Leninizme ait olmayan ama Leninizmin anladığı bir dış gerçek olarak görür ve –o kendine özgü sözcükle‒ “küçükserdi”!
Ama Garbis’in ölümünün herkeste aynı etkiyi yarattığını düşünmek saflık olurdu. Aydınlık adındaki gazete, daha bir-iki ay önce ona bir kez daha çamur atmıştı. Ölümünün ardından “sosyal medya” denilen alanda at koşturan bazılarının, bir kez daha, Garbis’in sarsılmaz ve örnek kişiliğinde Marksizme ve komünist mücadeleye karşı mide bulandırıcı söylentiler yaydığını izledik. Bunlardan biri, 1972 yılındaki bir öldürüme ilişkindi. Konu, Garbis Altınoğlu’nun içinde olduğu küçük bir devrimciler grubunun üyesi Adil Ovalıoğlu’nun, örgütünden arkadaşları tarafından öldürülmesi ve cesedi bir sandıkta taşınırken ele geçirildiği için, kamuoyunda “Sandık cinayeti” olarak bilinen olayla Garbis’in ilişkisiydi.
Aydınlıkçılar, 1970’lerin sonlarında devletlerinin safında devrimcilere saldırır, onları ihbar ederken, düşmanca bir savaşın bütün yöntemlerine başvuruyor ve hile, yalan, desise çuvallarını boca ediyorlardı. Garbis Altınoğlu’nun adı, bugün olduğu gibi o zaman da bu düşmanca mücadelenin önemli unsurlarından biriydi.
Aydınlıkçıların o zaman çıkardığı Halkın Sesi gazetesi, devrimcilere dönük karalama kampanyası sırasında “Sandık cinayeti”ni de gündeme getirmişti. Garbis Altınoğlu, bu karşı-devrimci kampanyaya, illegal koşullarda faaliyet yürüten bir komünist olarak, mensubu olduğu TKP-ML Hareketi’nin yayın organı olduğu kabul edilen Halkın Birliği gazetesinin 28 Mart 1978 tarihli 31. sayısında yanıt vermişti.
Aşağıda sunduğumuz bu metinde, Garbis Altınoğlu’nun, nesnellik satırından kendini hiçbir şekilde sakınmayan açık ve tok tutumu, yüksek etik değeri bir kez daha görülüyor.
M. K.
GARBİS ALTINOĞLU’nun AÇIKLAMASI
[Halkın Birliği, 28 Mart 1978, Sayı: 31]
 “Halkın Sesi” dergisi, 148. sayısında kamuoyunda “Sandık cinayeti” diye bilinen olaydaki rolüm nedeniyle bana ve bu vesileyle aynı zamanda proleter devrimci harekete saldırmaktadır. Halkın Sesi oportünistlerinin bu meseleyi gündeme getirirken güttükleri amaç bellidir. Proleter devrimci hareketin kendilerine karşı sürdürdüğü yoğun ideolojik mücadelenin baskısından kurtulmak, dikkatleri kendilerini bunaltan ve ezen bu ideolojik-siyasi mücadeleden saptırarak tartışmayı başka alanlara çekmek. Halkın Sesi oportünistlerinin bu karşı-devrimci manevrasına dikkati çekerken, bu vesileden yararlanarak bazı gerçekleri ortaya koymak ve karanlıkta kalmış olan bazı noktaları aydınlatmak istiyorum.
Ben ve bağlı olduğum grup, PDA oportünistlerine ve onların sağcı, teslimiyetçi çizgisine karşı 1970’den itibaren mücadele etmiştik. Ancak küçük-burjuva sınıf karakterimiz, aydın yapımız, Marksizm-Leninizmi kavrayışımızdaki eksiklerimiz, siyasi ve örgütsel alanlardaki tecrübesizliklerimiz nedeniyle birçok hatalar işledik. Bunların içinde en büyüğü ve maalesef telafi edilmesi mümkün olmayanı da Adil Ovalıoğlu’nun öldürülmesidir.
O dönemlerde PDA oportünistlerinin sağcı ve teslimiyetçi çizgisine karşı çıkarken, bizde çeşitli “sol” anlayışlar gelişmişti. Bunda, o zamanlar bizi derinden etkileyen Hindistan Komünist Partisi (M-L) ve onun önderi Çaru Mazumdar’ın “sol” oportünist görüşlerinin ve PDA oportünizmine karşı duyduğumuz tepkinin önemli bir payı vardı. Ancak bu hatalara düşmede belirleyici olan, iç etken, yani bizim küçük-burjuva sınıf karakterimizdi. Hatalı anlayışlarımızı, kısaca şöyle sayabiliriz:
1) Ülkemizde silahlı mücadele şartlarının var olduğunu ve Marksist-Leninistlerin bu mücadele biçimini ta ilk baştan temel alması gerektiğini düşünüyorduk. Türkiye’nin somut bir tahlilini yapmıyor; Çin, Vietnam ve Hindistan’daki Marksist-Leninistlerin görüşlerinin olduğu gibi ülkemizde uygulanması gerektiği inancını taşıyorduk. Bu hata dogmatizmden kaynaklanıyordu.
2) Silahlı mücadelenin temel alınması gerektiğini ileri sürmekle kalmayıp, onun tek mücadele biçimi olması gerektiğini, diğer mücadele biçimlerinin çağımızda eskimiş ve modası geçmiş, kitlelerce aşılmış olduğunu düşünüyorduk. Bu nedenle, kitle mücadeleleri örgütlemenin, kitle örgütlerinde çalışmanın ve devrimci yayın faaliyeti sürdürmenin yanlış olduğunu, bunun bizi oportünist ve revizyonist yola sokacağını düşünüyorduk.
3) Proletarya partisinin uzun bir süreç içinde, silahlı mücadelenin ateşi içinde tedricen inşa olacağına inanıyorduk. Aslında bu noktada, proletarya partisinin kurulması ile onun inşası gibi iki farklı (ilişkili olmakla birlikte) şey birbirine karıştırılıyordu. Bundan dolayı mücadelenin başında belirli bir programı, tüzüğü, örgütsel yapısı ve örgütsel işleyiş kuralları (demokratik merkeziyetçilik, kollektif yönetim, eleştiri-özeleştiri vb.) olan bir devrimci örgütün kurulmasını gereksiz görüyorduk. Bu anlayış, örgütsel alanda belirsizliğe ve laçkalığa yol açtığı gibi, körü körüne itaati ve bürokratizmi de yerleştiriyordu.
4) Oportünizme ve revizyonizme karşı mücadeleler konusunda hatalı, aşırı sol anlayışlara sahiptik. Bu gibi unsurlara karşı mücadelenin ideolojik-siyasi mücadele ile sınırlı kalamayacağını, onlara karşı da silahlı mücadele yönteminin uygulanabileceğini düşünüyorduk. Bu hatalı anlayışı pekiştiren iki yan etken vardı: Birincisi, yanlış bir illegalite ve gizlilik anlayışı (gizliliğin önemini abartma); ikincisi, mücadelenin ta ilk baştan silahlı mücadele biçimini alacağı görüşü idi.
5) Kitlelerle bağ kurma konusunda ise sıfırdan başlama anlayışına sahiptik. Yani belli bir kitle temelinin, belli bir devrimci mirasın olduğu alanlara yönelmiyor, kendi çabamızla kuracağımız yeni kitle bağlarını esas almamız gerektiğini düşünüyorduk. Ayrıca kitlelerle ve onların ileri unsurlarıyla mücadele içinde bağ kurmayı hedef almak yerine, işçi ve emekçilerle üretimde birlikte çalışarak bağ kurmayı esas alıyorduk.
Adil Ovalıoğlu’nun öldürülmesi meselesine gelince, Adil ile grubumuzdaki bazı kişiler arasında bazı teorik ve pratik konularda yer yer tartışmalar olmuş ve bu tartışmalar belirli bir gerginlik yaratmıştı. Bu tartışmalarda ben de Adil’in karşısında yer almıştım. Öte yandan Adil’in grubumuzdan habersiz bir biçimde, değişik kişi ve gruplarla ilişki kurma ve tek başına hareket etme eğilimi vardı. O şartlarda, sahip olduğumuz aşırı subjektivizmin bizi Adil’in örgüt yıkıcılığı yaptığı ya da örgütün yönetimini tek başına kendi eline alma eğilimi taşıdığı sonucuna götürmesi hiç de zor olmadı. O zaman Adil ile ilişkilerimizin kesilmesine rağmen, benim bildiğim kadarıyla o dönemde Adil’in öldürülmesi yolunda herhangi bir karar alınmadı. Ancak, Adil gibi davranan kişilerin öldürülebileceği ve öldürülmesi gerektiği anlayışı hepimizde vardı.
Ben 10 Nisan 1972’de Kayseri’de yakalandım. Cinayetin işlendiği 12 Haziran 1972 günü Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyordum. Adil’in öldürüleceğinden haberim yoktu. Bununla birlikte, söz konusu grubun yöneticilerinden biri olduğum için kendimi bu cinayetin birinci derecede sorumlularından birisi olarak görüyorum. Adil Ovalıoğlu’nun öldürülmesi karşı-devrimci bir eylemdir. Ancak bu olayı değerlendirirken (diğer bütün hataların değerlendirilmesinde olduğu gibi) yalnızca kişilerin sorumluluğu üzerinde durulmamalı, bu hataya yol açan siyasi ve toplumsal etmenler de göz önüne alınmalıdır. Bu olayın bütün devrimcilere olumsuz örnek yoluyla öğretici olması gerektiğine, kendim de bu ağır hatanın bedelini Türkiye halkına ve Türkiye devrimine canla başla hizmet ederek ödeyebileceğime inanıyorum.
Halkın Sesi’nin değindiği diğer bazı noktalara gelince. Birincisi, bu oportünistler cinayetten bizim grubumuzu değil de proleter devrimci hareketin sorumlu olduğu izlenimini yaymak istiyorlar. Böylelikle, onlar bu karşı-devrimci eylemi mahkûm etme sis perdesi altında bu olayla hiçbir ilgisi bulunmayan proleter devrimci hareketi karalamaya çalışıyorlar. İkincisi, ben mahkemede bu cinayeti doğru ve haklı gördüğümü söyledim. Bunun nedeni benim meseleye küçük-burjuva maceracı bir tarzda yaklaşmam ve olayın benim üzerimdeki manevi baskısıydı. Olaya sahip çıkmayıp, bunun karşı-devrimci bir eylem olduğunu söylemenin kendimi kabahatsiz göstermek ve kendi paçamı kurtarmaya çalışmak anlamına geleceğini, devrimcilerin burjuva mahkemesi önünde özeleştiri yapmayacağını düşünüyordum. Aslında, o dönemde cezaevinde bir özeleştiri hazırlamış ve bu özeleştiriyi çeşitli devrimci gruplardan arkadaşların yanı sıra, PDA oportünistlerine de vermiştim. Bu özeleştiride, diğer hatalarımızın yanı sıra, Adil Ovalıoğlu’nun öldürülmesi konusu da (yetersiz olmakla birlikte) ele alınmış ve olay “vahim bir hata” olarak nitelendirilmişti.
Çift ifadem olduğu ve karanlık bir kişiyi gizlediğim iddiasına gelelim. Ben polis sorgusu sırasında iki kişinin adını vermiştim. Daha sonra polis, ifademi yazılı hale getirirken bunları yazmadı. Ben bunun nedenini bilmiyorum. O zaman polisin, bu kişilerin tutuklanması için yeterli neden ve delil bulmadığını sanıyordum. Halkın Sesi, bu kişilerin ajan olduğunu ve benim bunları (bir pazarlık sonucu) himaye ettiğimi ima etmektedir. Eğer Halkın Sesi’nin bu kişiler hakkında herhangi bir bilgisi varsa bunu açıklamalıdır.
Halkın Sesi oportünistleri bugün MİT’in hizmet ettiği hakim sınıflar ve emperyalistlerle işbirliğini teoride ve pratikte açıkça savunarak karşı-devrimci bir çizgide yürümektedirler. Onların bütün lafları ve oyunları bu niteliğini gizleyemez.
 * Bu yazı Teori ve Politika dergisinin sitesinden alınmıştır.




9 Kasım 2019 Cumartesi

MARKSİZM-LENİNİZM VE DEVRİMCİ ROMANTİZM
III

Şimdi de Mark, Engels'e bakalım;
Engels, Komünist Parti Manifesto'suna yazdığı önsözde, Manifesto'nun ''Komünist'' olarak nitelenmesinin nedenini şöyle anlatır;
''Ama, çıktığında, gene de, ona sosyalist Manifesto diyemezdik. 1847'de, sosyalist denilince, iki tür insan anlaşılıyordu. Bir yanda çeşitli ütopik sistemlerin yandaşları vardı, özellikle, o tarihte her ikisi de salt mezhep durumuna düşüp giderek ölmekte olan İngiltere'deki Ovıncılar ile Fransa'daki Furiyeciler. Öte yanda ise, toplumsal bozuklukları çeşitli her derde deva yollarla, her türden bölük-pürçük çalışmalarıyla, sermayeye ve kâra hiç bir zarar vermeksizin gidermek isteyen çok çeşitli türden toplumsal şarlatanlar. Her iki durumda da, işçi hareketinin dışında duran ve daha çok 'eğitim görmüş' sınıflardan destek arayanlar. Ama, işçi sınıfının salt siyasal devrimlerin yeterli olmadığına inanan, toplumun köklü bir biçimde yeniden inşaasını isteyen kesimi, kendisine o sıra komünist diyordu. Bu henüz yontulmamış, yalnızca içgüdüsel ve çoğu kez de biraz kaba bir komünizmdi. Ama, gene de, ortaya iki ütopyacı komünizm sistemini, Fransa'da Cabet'nin 'İkaryan' komünizmini, ve Almanya'da da Weitling'inkini çıkartacak kadar güçlüydü. 1847'de, sosyalizm bir burjuva hareketi, komünizm ise bir işçi sınıfı hareketi anlamına geliyordu. Sosyalizm, hiç değilse Kıtada, çok saygı değerdi, komünizm için ise, durum bunun tam tersiydi. Ve 'işçilerin kurtuluşu işçi sınıfının kendi eseri olmalıdır' kanısını daha o sıralar kesinlikle taşıyor olduğumuzdan, bu iki addan hangisini seçmemiz gerektiği konusunda hiç bir duraksama gösteremezdik. O günden beri bunu yadsımak da aklımızdan geçmiş değildir.''
Bu saptamalardan da bilimsel sosyalizmin ütopik sosyalizmin eleştirel aşılmasıyla Bilimsel Sosyalizm haline geldiğini görüyoruz. Ütopik sosyalizm, ütopik komünizm kapitalist toplumsal gelişmesinin daha geri aşamalarında, proletaryanın gelişmesinin henüz zayıf olduğu dönemde şekillenen ütopyalar olduğu açıktır. Proletaryanın burjuvaziden bağımsız bir politik güç olarak tarih sahnesine çıkmaya başlamasıyla, koşullar, proletaryanın dünya görüşü, dünyayı değiştirmenin aracı olarak Bilimsel Sosyalizmin doğmasına ve bilimsel sosyalizmin Marksizm olarak bayraklaşmasına yol açtı.
Manifesyonun şiirsel bir dille nehirce akan şu güçlü tahlilleri ütopik ve romantik akımların tarihsel ve sınıfsal temelini ve karakterine kavramamıza ışık olmaktadır;
''Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynadı.
Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı 'doğal efendiler'ine bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı, ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı 'nakit ödeme'den başka hiç bir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilâhi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim-değerine indirgedi, ve sayısız yokedilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla perdelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.
''Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi.
''Burjuvazi, aile ilişkisindeki duygusal peçeyi yırtıp attı ve bunu salt bir para ilişkisine indirgedi.''
''Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin varolamaz. Daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varlık koşulu, bunun tersine, eski üretim biçimlerinin değişmeksizin korunmasıydı. Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağını bütün daha öncekilerden ayırdeder. Bütün sabit, donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşemeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lânetleniyor, ve insan, kendi gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine nihayet ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor.''
Bu çarpıcı tablo, ''Kurulan Yeni dünya''dan yıkımla çıkan tüm sınıf ve tabakaları ''Akıl çağı''na karşı harekete geçirir. ''Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik'' bayrağı burjuva aklın elinde kendi sınıfsal çıkarlarının acımasız ve soğukkanlı papazı ve celladı olarak dalgalanır. Kiliseye, feodal aristokrasiye, Ortaçağa karşı burjuvazinin liderliğinde savaşan ve asıl bedeli ödeyen ezilen, sömürülen kitlelerin, kapitalizmin asıl ve temel ürünü olan proletaryanın tepkisi ütopizmin, romantizmin değişik türevlerinde de kendini dışa vurur.
''Akıl çağı'' yeni çağdır. Kapitalizmin gelişip yükseldiği çağdır. Bu çağdan beklentilerini bulamayan, kapitalizmin ve burjuvazinin çıkarlarından ve hegemonyasından başka bir şey olmayan ''Akıl çağı''nın sınır tanımayan yıkımları karşısında şaşkınlığa düşen, derin hayal kırıklığına saplanan, umutsuzluğun girdabında isyancı ruhla dolup taşan sınıf ve tabakaların arayışlara girmemesi düşünülenemezdi bile. Bu bağlamda, dünya saflığını yitirmiştir. Dünyanın büyüsü bozulmuştur. ''Kayıp cennet'' yeniden bulunmalıdır. Burada nostalji, melankoli, mistisizm, büyüsünü yitirmiş dünyaya karşı isyan;, akılla değil, duygusal, sezgisel elit akılla ideal dünyaya ulaşma, bilime de kuşkulu ve mesafeli yanaşım vb. iç içe geçer. Egzotik, otantik olanın kutsanarak bayraklaştırılması öne çıkmaya başlar. İşte bu ütopik, nostaljik, romantik arayış ve çıkışlar, nesnel gerçek karşısında güçsüz kalmaya mahkum ütopik romantik çıkışlarda, teorilerde, projelerde, yönelişlerde ifadesini bulmuştur. Komünal topluma, bozulmamış doğaya, ''masumiyet çağına'', Ortaçağ kültürüne özlem ve dönüş istemleri bu temelde romantik haykırışlar olarak gündemleşir.
Bu akımlar, yeni çağın nesnel gerçeğini, kapitalizmin hareket yasalarını, sınıflararası temel ilişkiler alanını ve sınıfların geleceğe dönük nesnel hareketini kavramaktan uzak oldukları için, henüz proletarya ve burjuvazi arasındaki sınıf kaşıtlığının yeterince keskinleşmediği bir tarihsel kesitte, yeni bir dünya tasarımlarıyla ortaya çıkmaya başladılar. “Katı olan her şeyin buharlaşıp kutsal olan her şeyin dünyevileşmesine”, ''insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı 'nakit ödeme'den başka hiç bir bağ bırakma''yan, doğayı hammadde kaynağına dönüştürüp yıkıma sürükleyen para ekonomisine ve buz gibi soğuk gerçeğine, ''Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik''le karakterize olan burjuva çağına karşı isyancı öfke ve arayış, kendine değişik biçimlerde yer açmaya başlayarak serpilip gelişir.
Kapitalizm karşısında eskiye, saf ve bozulmamış eski çağa, ''Altın çağ''a, doğaya, köylüler çağına dönüş özlemleri ve arayışları, kapitalizmin amansız teşhiri ve hümanist, ahlaki vurgularla şekillenen saf ve temiz bir dünya kurma projeleri, adalet isteği, akla karşı arzuyu, ütopik, romantik, mesiyanik düşçülüğü yükselterek kendini üretmeye başlar.
Doğal olarak, erişilemez özlemlere karşı duyulan romantik melankoli, mistik alanın, geçmişte kalan idealize edilmiş masumiyete vurgu ve sonuçsuz arzuların haykırışı arasında bir gelecek sunamaz insanlığın acılarına. Aklın küçümsenmesinden reddine kadar varan eğri üzerinde çeşitli romantik formlar bütünsellikten uzak, bilincin yerine bilinç dışını, akla karşı duyguları, nesnel gerçeğin karşısına düşsel özlemleri çıkaran bir akım olarak, tarihin idealist-metafizik tarzda yorumlanmasıyla akıl çağının kapitalist üretim tarzını ifade ettiğini ve o yıkılmadan yeni bir devrimci gelişmenin ve kurtuluşun olmayacağını anlamaktan yoksundur; keza kapitalizmin asıl ve temel ürünü olan prolataryayı ve onun gelecekteki rolünü...
Böylece romantizmin kapitalist yıkıma karşı isyanı ile ütopik ve romantik düşsel girdabı, geçmişin nostaljik övgüsü onu giderek öğütür, estetize edilmiş, dilsel ve imgesel kıvraklıkla iç içe geçmiş, bireysel yaratıcılığın ve sezginin yaratıcı gücünü burjuvazinin, paranın Tanrılaşmasına, mekanik katı kuralcılığına, bireyi para krallığına köle eden modern meta ekonomisi sistemine karşı öne çıkaran haykırış, yine kapitalizmin ve burjuva aklın sınırları içerisinde, ona bir biçimde yedeklenerek biçimlenir. Bu olgu, giderek romantik düşçülüğü tüketmeye başlayarak doğal olarak ona bir çıkış tanımaz ve sınıflar mücadelesinin gelişerek sertleşmesiyle dibe vurarak yeni arayışlara yol açar... Romantizmin sanat-edebiyat cephesinde ''Klasizme bir tepki'' olarak olarak ortaya çıkması ve makine çağına, doğaya ve insanı kendine yabancılaştıran karakterine karşı mücadelesi, sanat cephesine kattığı olumlu katkılar da içinde olmak üzere yukarıda anlatageldiğimiz tabloyla bağlıdır.
Kuşkusuz ki, gerici ve ilerici, devrimci, devrimci öğelerin patlayıp gelişmesine yol açan romantik ve ütopik akımlar arasında ayrım yapılması ve bu ayrımların görülmesi gerekir. Ütopik, romantik karakterine karşın politik bakımdan tarihin tekerliğini geriye çevirerek ''insanlığın acıları''na çare arayan gerici akımlarla geleceğe akışın karşısına dikilmeden çözüm önermeye çalışan ve mücadele eden akımlar aynı duruşu temsil etmezler. Bu ikinci noktada, bu akımlar ideolojik gericiliğine karşın, politik bakımdan olumlu roller oynamışlardır.
Tarihin tekerliğini geriye çevirmeye çalışan ütopik ve romantik kategori ve projecilik, devrilmiş feodal gericiliğin gerici ütopya ve romantizminin gerçeği olarak ortaya çıkar ve kapitalizmin yıkımları karşısında birikmiş tepkileri kendine yedeklemeye çalışır... Öte yandan, hümanist, ahlakçı, romantik çerçevede, kapitalizmin vahşetini ve dehşetini, ahlaki çökşünü acımasızca teşhir eden, ''kahpe dünya''nın acılarını dindirmeye çalışan, iyi niyetli arayış ve çözüm önerileriyle kapitalizmin sonuçlarına karşı mücadele eden, sömürülenlere, ezilenlere seslenen ve mücadele eden değişik türden ütopyacı akımlar. Bu ikinci romantik ve ütopik arayış ve projecilik, tüm ayakları havadanlığa karşın, tarihsel bakımdan ilerici bir çıkışı ifade etmekteydi. Proletaryanın tarihsel mücadelenin alanına bağımsız bir sınıf olarak çıkmasıyla, Bilimsel Sosyalizmin doğuşuyla, bu akım artık nesnel olarak kapitalizmin tutsağı olarak ütopik romantik karakteriyle giderek gerici bir rol oynamaya başlamıştır.
Ütopik romantik arayışın en ileri temsilcisi olan ve küçük burjuva demokrasisinin radikal kanadını temsil eden devrimci-demokrasinin nihai olarak kapitalizmin çerçevesine çakılıp kalan sözde sosyalizm, komünizm vurgusu, onun değişik formlarının ütopik-romantik karakterinin yansımasıdır. Özel mülkiyet temeli üzerinde kalarak, küçük meta üretimine dayanarak, devlet kapitalizmine dayanarak sömürünün yok edileceği, sosyalizmin kurulacağı düşü tümüyle ütopik-romantik bir alemi ifade eder.
''Yeni umut çağı'' bağıntısında romatizm, ütopizm kapitalizmin doğuşu ve gelişmesiyle, onun değişik evreleri ile koşuttur. Feodal çağa, feodal aristokrayiye, Kilise hegemonyasına karşı burjuvazinin, burjuva aklın isyanı, geniş köylü kitlelerin, henüz oluşma halinde olan işçi sınıfının devrimci öfkesini de yedekleyerek baş kaldırdığı bir tarihsel dönemeçte romantizmin, ütopik teori ve projelerin ortaya çıkarak yaygınlaşması doğaldı. Özellikte yeni çağdan, burjuvaziden, onun egemenliğinden, parlak vaatlerinden umduğunu bulamayan, derin acılar içerisinde kıvranan sınıfın ve emekçi kitlelerin acılarına tercüman olan düşüncelerin yükselmesi kaçınılmazdı. Bu çıkış ve oluşlar aklın ürünü değildi, aksine içerisinde geçilen somut tarihsel koşulların, sınıflar çatışmasının ürünüydü; bu koşullara karşı bir tepki hareketinin ifadesiydi...
Kapitalizm doğayı hammadde kaynağına, kullanım değerlerini değişim değerlerine, emeği ücretli köleliğe, bütün ilişkileri parasal ilişkilere indirgeyerek doğayı ve insanı acımasızca tahrip eden, doğaya, emeğe, kendine yabancılaşan bireyci insanı yarattı. Sanatçıyı, edebiyatçıyı ücretli köleye dönüştüren kapitalizm ve sermayeyi kutsayan burjuva akıl, özgürlük adına verdiği sözleri tarihin çöplüğüne attı. Çünkü o artık kendi egemenliğini kurmuştu. Artık her şeyin, hakikatın tek ölçütü artı değeri, karı, değişim değerini kutsayan burjuva akıldı. Bilim de burjuvazinin ücretli kölesi olarak onun yıkıcı egemenliğinin bir parçasına dönüşmüştü. Her şeyi metalaştıran kapitalizmin bütün hesabı, kitabı, ölçütleri, ölçümlerinin tek cetveli kalbi olmayan buz gibi soğuk kar, para cetveliydi.
Bu tablo içerisinde, burjuva aklın eleştirisi, tarihin ve toplumların hareket yasalarının bilincinde olmayan bir akıl olarak, yine kapitalizm tabanı üzerinde kapitalizme karşı bir eleştiri hareketi olarak gelişti. Her şeyin parayla ölçüldüğü bir dünyaya karşı çıkış, nihai olarak yine o aklın çerçevesinde kalmakla birlikte, aklın yerine duyguların, gerçeklerin yerine mitlerin, yeniye karşı eskiye dönüş, ideal yaşanılır bir dünya kurma gibi karakteristik özellikler taşıyan romantizm, romantik düşçü aklın tasarımları olarak ortaya çıktı. Aklın iflas ettiğini, yerine duygular ve arzular dünyasının geçmesi gerektiğini net ya da fulu olarak ileri süren romantizm ve değişik türevleri, fantastik, mesiyanik, gizemli, şiirsel bir alemde dolaşır. Kapitalizmin vahşeti karşısında aydınlanmacı burjuva akla baş kaldıran romantizm, bir yandan geçmişe, o güzel günlere dönme arzusu, öte yandan da parlak romantik, ütopik ideal insan ve toplum tasarımlarıyla geleceğe ve nesnel gerçeğe, toplumsal gerçeklere kuşkuyla bakar; duygular dünyasında, duygu, coşku, semboller dünyasında kendini üretir, üretimini imgelerle yüceltir.
Sözgelimi romantizmin özellikle sanat-edebiyat cephesinde ortaya çıkarak yükselişi, burjuva vahşetin kaba, açık, maskelenmemiş şirret yüzüne, sanat-edebiyat da dahil bütün estetik değerleri, duygular dünyasını da metalaştırmasına karşı bir muhalefet hareketi olarak kendini dışa vurma haykırışıydı. Kapitalizmin ve burjuva aklın soğuk, duyarsız, vicdandan, moral değerlerden yoksun işleyiş ve mantığı, aklın yüceltilmesine koşut insanlığı, duyguları ''bencil hesapların buzlu sularında boğ''an; tüm toplumsal ilişkileri parasal değerlere indirgeyen ''modernite''ye karşı tepkisel bir çıkış ve şekillenmenin ürünüydü. Ancak bu çıkış, sonuç itibari ile kapitalizmin temellerine dokunmayan, ''modernite'' çerçevesinde muhalefet hareket(ler)i olarak kalan tepkiydi.
Özlemi çekilen sevgiliye ulaşamayan ya da özlemi çekilen sevgiliyi bir türlü bulamayan; istek ve arzular dünyasının melankolik girdabında özlenen ama bir türlü ulaşılamayan ''şeyler'' tutkusuyla ama derinden derine yaşanan hayal kırıklığının, umutsuzluğun ıstırabını tersyüz ederek örtmeye, manipüle etmeye endekslenmiş ''coşkulu'' haykırışlar romantizmiyle gelecek zaten kazanılamaz. ''Büyüsü bozulmuş dünya''yı büyüleme melankolisi ile doymamış komplekslerini tatmin etmeye adanmış, kendine tutkunluğunu, romantik alemlerin insanı izlenimlerinin üretimine adapte olmuş bir zihniyetin gerçekte dışa vuran kendine tutkunluğunun girdabında kendi düşçülüğünü tüm toplumun ve ezilenlerin platformu olarak sunan küçük burjuva ve küçük burjuvazi kendine sevdalı türküler söyler. Kendini amaçlaştırarak her şeyi araçsallaştıran egonun girdabında gerçekte uzağında olduğu kahramanlığı özleyen ve özenen ama bu güç ve enerjiden yoksun, anı, dönemi yaşamayı idealize eden, tutkulu bir yaşamı özleyen ama dışa dönük manipülatif, histoyik narsist zihniyet ve karakter olarak şekillenmiş, duygular dünyasının hassasiyetlerini manipüle ederek bağımlılık ağı kuran, kendi komplekslerini bir üstünlük komleksine çevirerek kendini tatmin eden yönelim ve duruşlarda bir gelecek izi bile yoktur.
Sıradan şeylere yüksek bir anlam, başarı, zafer anlamı yükleyen, alışıldık olana ya da yapılması gereken ve yapılana, merkezde kendi durdukça, gizemli bir itibar ve yüceltme, bilinene bilinmeyenin ve yeni yaratıcı açılımların kutsallığını atfeden bireyler ve partiler, ancak küçük burjuva ''romantik'' bireyler ve partiler olabilir. Sınıf mücadelesinde, iyiler ve kötüler, ya ak ya da kara, romantik kahramanlar ve onlara tapınanlar, kahraman romantikler ve pasif yığınlar vb. ikilemleriyle romantizm yapan zihniyetlere her zaman tanık olunacaktır.
Devrimci-demokratik romantik kahramanlığa özenmekle devrimci kahramanlık üretilemez. Sözgelimi devrimci kahramanlıklarıyla kendini tarihe yazan 1870'lerin Narodnikleri ya da 71 devrimci önderlerinin devrimci kahramanlığıyla tarihe iz bırakan devrimciliği ile ona özenen ama kendinde bu gücü taşımayan, umutsuz melankolinin ütopik-romantik tasavvurlarını ''vakar içinde'' her fırsatta yücelterek politik tatmin arayan zihniyetlerin arasındaki fark ''yerle gök'' kadar birbirinden uzaktır. Yaşamın gerçekliğinde bu renklerde vardır ama kuşkusuz ki, proleterce olmayan, Marksizm-Leninizm'i, proletaryayı, proleterce olan her şeyi bozan, kirleten bir renk olarak. Bu gerçeğin temelinde de toplumsal yaşamın, sınıfların, sınıf mücadelesinin gerçekleri durur...
Romantizm, nesnel gerçeğin karşısına ''ide'nin, ütopik iradenin, bilimsel komünist aklın karşısına duygular dünyasının koyulması ya da çıkarılmasıdır da diyebiliriz. Romantizmin, hele de devrimci romantizmin sevgiliye taşınan demet demet çiçeklerle, histiyonik narsist gösterilerle, Nemrut dağında sabahlayan iki sevgilinin doğan güneşin görkemiyle mest olmuş halde dışa vuran duygusal haykırışlarıyla vb. ilişkisi yoktur. O bir akım, sayısız renkleri ile bir felsefe, teori, politika, tarzdır. İçerisinde ''kurtarıcı kültü'', ''büyüleme kültü''de dahil olmak üzere, elitist, bilimsel tutarlıktan yoksun ama değişik formlarda kendini ifade eden, iç bütünlükten uzak, kimisi de isyancı, baş eğmez başkaldırıyı temsil eden, ancak tarihin, çağın, sınıfsal gerçeklerin anlaşılmasıyla anlaşılabilecek bir akımdır.
Tarihsel ve toplumsal gelişmenin nesnel hareket yasalarının kavranmaması ütopik sosyalizmin, ütopik komünizmin, devrimci romantizmin karakteristiğidir. ilerici ve devrimci karakter taşıdığı sürece politik bakımdan değerli olan bu ilerici ve devrimci niteliğe karşın gerçek budur. Onlar, bilimsel bir teoriye dayanmazlar, tarihsel hareketi anlama nitelikleri taşımazlar. Kapitalizm koşullarında gerçekleşmesi olanaklı olmayan hayallerle, duygusal ve tutku dolu coşkun çıkış ve çözümlerle geçmişe ve geleceğe bakarlar. Sosyalizm adına proletaryayı küçük burjuvaziye yedeklemeye çalışırlar. Proletaryayı kendi amaçları için nicelik olarak güçlü ama nitelik olarak güçsüz bir sınıf olarak küçük burjuva amaçları için kullanmak isterler. Yüzlerine taktıkları sosyalizm ve komünizm kamuflajıyla proletaryanın bağımsız politik kimliğinin oluşumunu önlemeye çalışırlar... Değişik formlarda değişik biçimlerde ortaya çıkan, yansıyan, söz gelimi, ''Elveda proletarya, hoş geldin çokluk, ezilenler'' ya da ''Komünist partisi proletaryanın, ezilenlerin öncü feda müfrezesidir'' örneğinde olduğu gibi.
En nihayetinde gelişen kapitalizm karşısında güçsüz, dağılmakta, proletaryanın saflarına atılmakta olan küçük burjuva sınıfın kapitalizmde bir geleceği yoktur. Kapitalizmde proletarya ile burjuvazi arasında yer alan ve dağılmakta olan bir sınıf olarak onun bir kanadının devrimci kahramanlığın altına imza atması, Bakuninizmden Blankizme, Narodnizmden fokoculuğa, öncü savaşçılığa kadar uzanan değişik ekollerde savaşması, küçük burjuvazinin isyanının, umutsuzluğunun birer ifadesi olarak tarihte iz bırakır. Fakat Lenin'in dediği gibi, “Gerçek yaşamda küçük burjuvazi burjuvaziye bağımlıdır… burjuvazinin dünya görüşünü izler.'' (Devrimimizde Proletaryanın Görevleri) Ve yine Lenin'in yol göstericiliğinde vurgulamak gerekir ki, enternasyonal komünist proletarya, hayal kırıklığının girdabında, proletaryadan ve Marksizm-Leninizm'den umudunu kesmiş bireyci aydının kendi hayal kırıklığına boyun eğişin ifadesi olan romantik düşçü özlemlere kaşıdır. Bu romantisizmle ya da ona yönelmekle ne tutarlı devrimcilik yapılabilir ne de sosyalist ve komünist bir dünyanın savaşımı verilebilir.