Translate

19 Şubat 2025 Çarşamba

ORTA DOĞU ÜZERİNE NOTLAR V. BÖLÜM ORTADOĞU VE TÜRKİYE (BİRİNCİ KISIM)

 

ORTA DOĞU ÜZERİNE NOTLAR

V. BÖLÜM

ORTADOĞU VE TÜRKİYE

(BİRİNCİ KISIM)

-GOP ve TC

-TC VE İSRAİL İLİŞKİLERİ

-TC’NİN JEOPOLİTİK KONUMU

-İÇ VE DIŞ POLİTİKADA YENİDEN YAPILANAN TC’NİN GERÇEKLERİ


GOP VE TC

ABD, SSCB’nin, “Doğu bloku”nun, VARŞOVA paktının dağılmasından sonra 21. yüzyılı “Amerikanizmin yüzyılı” ilan etmişti. ABD’ye ve liberal uşaklarına göre tarihin sonuna gelinmişti. Artık “Yeni dünya düzeni” vardı. Artık ABD karşı konulamaz bir güçtü. Herkes ona biat etmekle yükümlüydü. Tanrının kendi suretinde dünyayı yarattığı gibi ABD’de yerküreyi ve Orta Doğu’yu kendi suretinde yeniden biçimlendirecekti... “Neocon”larla birlikte anılan “Genişletilmiş Orta Doğu Projesi” (GOP) Amerikan emperyalizminin küresel hegemonya stratejisinin temel sac ayaklarından birisi olarak gündemleştirilmişti. Buna göre GOP, dünyanın her alanı gibi ABD’nin çiftliğiydi. GOP coğrafyası ABD önderliğinde dikensiz gül bahçesi haline getirilecekti. “Komünizmle mücadele”, “Soğuk savaş” dönemi geride kalmıştı. Yeni şeytan ise “Küresel terörizm” olacaktı. “Küresel terörizme karşı mücadele”, “Medeniyetler savaşı”, “Önleyici saldırı” sloganları zafer sarhoşluğu içerisindeki Amerikan emperyalizminin yeni stratejisinin sloganlarıydı.

11 Eylül 2001’de (ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına dayanan “Komünizme, Allahsız komünistlere ve SSCB işgaline karşı mücadele” adına Afganistan merkezli besleyip büyüttüğü, kullandığı) El Kaide’nin New York’ta Dünya Ticaret Örgütü’nün merkezi olan İkiz Kuleler’i ve Washington’da Pentagon’u vuruşu ile “Terörizme karşı savaş”, “Medeniyetler savaşı” sloganları ve saldırısı, İslamifobi tavan yaptı. 11 Eylül saldırısı* ABD’nin yeni dünya egemenliği stratejisine ve saldırısına meşruiyet kazandırılması amacıyla dizginsiz bir tarzda kullanıldı. ABD (ve NATO) “Terörizme karşı savaş” bahanesiyle 2001’de Afganistan’ı, 2003’de ise (“Uluslararası Koalisyon”) Irak’ı işgal etti.

ABD’ye göre Müslüman halkların yaşadığı geniş Orta Doğu “Küresel terörizmin merkezi”ydi. Kuşkusuz ki kökleri ve hedefleri geçmişe uzanan ama Neoconcu Busch yönetimiyle birlikte sistematik politik ve askeri doktrine dönüştürülen GOP sözde “İslamcı terörizme karşı mücadele”nin aracı olacaktı. GOP stratejisine göre, “Ilımlı İslam” eliyle radikal İslamın gelişmesi önlenecek, radikal İslami akımlar ıslah edilecek, ıslah edilemeyen radikal İslamcı örgütler ise tasfiye edilecekti. Amerikancı küreselleşmeye karşı direnen İran, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeler dize getirilecek; bölge “demokratikleştirilecek” ve “kalkındırılacak”; bölgede ABD ve İsrail egemenliğine karşı direnecek devletler çökertilirken olası rakip emperyalist devletlerin bölgeye girişinin önü kesilecekti. Yani bu proje, tümüyle Amerikan emperyalizmin jeoekonomik, jeopolitik, jeostratejik çıkarlarıyla şekillenmişti.

Hatırlanacağı üzere dinci faşist sömürgeci diktatörlüğün elebaşı Erdoğan “GOP eşbaşkanı” olmakla (yani Amerika uşaklığıyla) övünmüştü bir zamanlar. ABD stratejisine ve projesine göre GOP coğrafyasında Türkiye Cumhuriyeti (TC), Erdoğan eş başkanlığında rol model (“ılımlı İslami model”) olacaktı. Model ülke olacak tarzda TC’yi şekillendirmek görevi ise Erdoğan ve AKP’sine verilmişti. Zaten Erdoğan liderliğinde AKP hareketi ABD projesiydi. GOP, Erdoğan ve AKP Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarlarının ürünüydü. ABD-AB-NATO-İsrail “kafir” arabasına ve “küffar” liderliğine bağlanmış Erdoğan ve AKP’si kendisine biçilen rolü elinden geldiğince yerine getirmeye de çalıştı. Bu süreçte “İslam aleminin düşmanı gavur” ABD’nin koruyucu şemsiyesi altında Erdoğan, yalnızca işbirlikçi yerli sermaye sınıfının, İslamcı sermayenin değil, ABD’nin kılıcını sallamaya devam etti. “Yaradandan ötürü yaradılanı seven” Erdoğan, başında tüyü bitmemiş yetimin kanını bile sınırsız bir açgözlülükle yağmalarken, öte yandan da Türkiye ve Orta Doğu’da Kürt kanını, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Somali’de Arap halkların kanını dökmeye devam etti.

TC ve İSRAİL İLİŞKİLERİ

GOP İsrail’in güvenliğini sağlama alma, İsrail eliyle Orta Doğu’yu terbiye etme, ABD egemenliğine karşı direnen ülkeleri dize getirme projesinin de adıdır. Bu bağlamda TC’ye yüklenen görevlerden birisi de İsral’in güvenliğidir.

TC, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlettir ve daima İsrail destekçisi ve koruyucusu olageldi. TC ve Türkiye’de siyasal islamcı hareket, Erdoğan’ın da içerisinde yer aldığı politik çizgi onlarca yıl Filistin halkının mücadelesini “terörizm”le suçlarken diğer yandan Filistin davasını savunan ve mücadelesini veren Türkiye devrimci hareketine sürekli saldırmıştır. Erdoğancı iktidar ise sözde İsrail devletine karşı çıkan, “Filistin davasını savunan” iktidar ve lider görünümü yaratmaya önem vermiştir. Erdoğan “İslam aleminin lideri” iddiasıyla ortaya çıkabilmek, iç kamuoyunda Müslüman emekçilerin desteğini kazanmak ve koruyabilmek, Amerikancı GOP’un yaşama geçirilmesinde elverişli pozisyon yaratmak için böyle bir taktiksel manevraya yöneldi. Erdoğan ve AKP iktidarı bir yandan sözde “Filistin davası”nın temsilcisi gibi davranırken, diğer yandan da TC tarihinde görülmemiş ölçeklerde İsrail ile ekonomik, ticari, siyasi, askeri, istihbari ilişkilerini stratejik müttefiklik kapsamında geliştirdi. Malatya’da kurulu ABD askeri üssü özel olarak İsrail’in hizmetindedir ve başlıca işi Filistin halkına, Arap halklarına, İran’a karşı 24 saat İsrail’e hizmet etmektir.

TC tarihinde makyavelizm ve pragmatizmde, oportünizmde kimse Erdoğan’la ve AKP’siyle yarışamaz. Filistin direniş hareketinin 7 Ekim askeri vuruşundan itibaren başlayan İsrail soykırımına karşı maliyeti olmayan ya da düşük maliyetli sözde karşı çıkışlar yaparken İsrail ile ticari ilişkileri kesintisiz arttırarak sürdürmesi de Erdoğancı dinci faşist diktatörlüğün ve AKP’sinin ikiyüzlü karakterine ışık tutmaktadır.

Erdoğan ve iktidarı, yer yer çıkarları çeliştiği zaman İsrail karşısında bazı manevralar yapsa da İsrail’in sadık dostu olarak kalmış ve davranmıştır. İki bölgesel devlet olarak rekabet halinde olmaları hala bu gerçeği değiştirmiş değil. Türk egemen sınıflarının ve Saray devletinin Suriye’de Esad rejimini yıkma operasyonu kendi özgün çıkarlarının yanı sıra ABD-NATO-İsrail devletinin stratejisinin pratikleştirilmesinin de bir gereğiydi. ABD, İsrail özellikle TC’yi kullanarak Esad’ı tasfiye etti. Mızrak çuvala sığmasa da bu saldırı ve yıkımın İsrail ve ABD eliyle doğrudan üstlenilmesi durumunda bölgede daha farklı tepki ve mücadelelerin gelişeceği daha baştan görülebiliyordu. TC’nin, ordusunun, doğrudan örgütlediği (“MSO”) paralı İslamist çeteler ve İdlip’te şevkatle koruma altına aldığı radikal İslamist örgütler aracılığıyla Esad’ın yıkılmasında üstlendiği rol, TC ile Rusya ve TC ile İran ilişkilerini de gerdiğini, ciddi çelişkilerin ortaya çıkmasına ve gelişmesine yol açtığını, ABD ve İsrail’in bu bakımdan da kazançlı çıktığını saptamak gerekiyor.

İsrail kendisine rakip olacak, kendi oyun planını bozacak, kendisini sıkıştıracak bir bölgesel devletin varlığından ya da yükselişinden rahatsızdır ve istemez de. Bu bağlamda TC yalnızca İsrail devletinin “dost”u değil aynı zamanda rakibidir de. Bu durumun TC ile İsrail ilişkilerinde gelecekte daha keskin çelişki ve çatışmalara yol açacağını, stratejik ittifakını sarsacağını görmek gerekir.

Bütün burjuva devletler rakip devletlerle ya da rekabet içerisinde olacakları ülkelerle ilişkilerinde o devleti (ya da devletleri) içeride olduğu kadar dışarıda da zayıflatabilecekleri bütün zorluklarını, çelişki ve çatışmalarını genel bir politika olarak kendi lehine kullanırlar. Bu olgu İsrail ve TC bağlamında da geçerlidir. İsrail’in Kıbrıs ve Yunanistan ile TC ilişkilerinde TC karşıtı pozisyonda Yunanistan-İngiltere-ABD politikalarını benimsemesi ve desteklemesi örnek olarak verilebilir. Bu gerçeği Esad rejiminin yıkılmasından sonra Suriye üzerindeki kapışmadan da görmekteyiz. İsrail TC için bölgede “uzak/potansiyel” bir tehdit değil, “yakın/etkin” bir tehdit durumundadır. TC konumu, gücü, gelişimi ve yönelimi ile İsrail için de tehlikeli bir bölgesel devlettir. Bu tersi için de geçerlidir... Hindistan’dan-İsrail-Akdeniz-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya uzanacak ABD’nin enerji ve ticaret yolu stratejisinden TC’nin dışlanmasının tesadüfi olduğunu düşünmek ya da İsrail faktörünün devrede olmadığını söylemek ya da görmemek saflık olur.

TC’NİN JEOPOLİTİK KONUMU

TC’siz bir GOP düşünülemezdi. Türkiye Cumhuriyeti (TC) jeopolitik değeri yüksek bir ülkedir. TC, 1950’lerden bu yana ABD işbirlikçiliğiyle ve 1952’de NATO’ya üyeliğiyle, İsrail dostluğuyla, Soğuk Savaş sürecinde anti-komünizmiyle, siyasal özgürlüğe düşmanlığıyla, SSCB’ye karşı emperyalizmin ileri karakolu olmasıyla, Orta Doğu’da ABD hegemonyasına boyun eğmeyen Arap ülkelerine ve halklarına düşmanlığıyla bilinen bir ülkedir. Özellikle Erdoğancı rejimle birlikte TC’nin “İslam Türk sentezi”, “neo-Osmanlıcılık” maskesiyle bölgesel yayılmacılığıyla komşu ülke ve halklar için büyümekte olan bir tehdit oluşturduğu vurgulanmalıdır. Gerek genel olarak komşu ülke ve halklar, gerekse de Arap halklarının TC düşmanlığı bölgesel saldırganlığının, söz konusu tarihsel politikaların ürünüdür. Türk işbirlikçi tekelci sermayesi ve devleti Erdoğan’la birlikte bölgede en önemli savaş kışkırtıcısı ülkelerden birisidir. Bu konuda Suriye’de, Ege’de, Doğu Akdenizde, Azerbaycan Ermenistan arasındaki gerilim ve çatışmalarda, Libya, Somali gibi ülkelerdeki askeri saldırganlığı da yakın dönemin önemli örnekleridir. Ukrayna’da NATO ve neonazi diktatörlükle Rusya arasındaki savaşta denge unsuru gibi görünmeye çalışarak İHA’larla, SİHA’larla savaşa katılmasından da bu gerçeği görmekteyiz. TC’nin askeri-sanayi komplexini hızla geliştirmesi, hızlı ve kapsamlı silahlanması komşu ülkelerin de kendi hesapları ekseninde silahlanma yarışına girmesinde önemli bir faktördür.

Kuşkusuz ki buna bir de Arap halklarının Osmanlı İmparatorluğu döneminde asırlarca horlanmış ve zulüm altında yaşamış olmasının tarihsel rolü de eklenmelidir. “Arapların Osmanlıyı arkadan hançerlediği” propagandasıyla, Arap halklarının Osmanlı İmparatorluğuna karşı yürüttüğü ulusal kurtuluş savaşlarına saldırılması ve aşağılanması Arap halklarının tarihsel belleğinde derinden yer etmiş unutulmayan bir tarihsel derstir...

Türk sermayesinin, devletinin, Saray rejiminin Osmanlıcılığı-İslamcılığı-Türkçülüğü bölge halkları nezdinde sempati toplamak bir yana, giderek artan oranda tepkiye yol açmaktadır. Türk burjuvazisinin yayılmacı saldırgan politikası, İsrail severliği halkların gözünden kaçmamaktadır. Türk sermaye devletinin geçmişten beri İngiliz ve ABD emperyalizmi, İsrail siyonizmi ile bölge halklarına karşı kurduğu saldırgan stratejik işbirliği, Sadabat Paktı’ndan Bağdat Paktı’na, CENTO’ya dek uzanan tarihsel serüveni; bölge halklarının anti-emperyalist, anti-siyonist mücadelelerinin ve Arap kimliğinin sürekli aşağılanması bölge halkları tarafından unutulmuş değildir. Aksine hangi kılığa bürünürse bürünsün Türk burjuva saldırganlığı ve yayılmacılığı her bir dönemeçte söz konusu tarihsel belleğin yeniden canlanmasına yol açmaktadır...

Örneğin, AKP’nin henüz yeni hükümet olduğu bir dönemde II. Körfez Savaşı’nda (Irak’ın 2003’de ABD tarafından işgali) “Türkiye’nin uluslararası koalisyonun liderliğini üstlenen ABD'den daha talep gelmeden boru hattını kapatması ve incirlik üssünü askerî operasyonlara açması yanında üst düzeyde ofansif bir söylem benimsemesi Arap Dünyasında ellili yıllarda oluşan batılı güçlerin desteğiyle de operasyonlara girişen Türkiye imajını tekrar uyandırmıştır. Irak’ın oluşturduğu tehditten tedirgin olan Arap ülkeleri bile bu durumdan rahatsızlık duymuşlardır.“ (Davutoğlu) Şu yakın dönemde Suriye’de Arap rejiminin yıkılmasında TC’nin ve Erdoğan rejiminin oynadığı uğursuz rol, Esad karşıtı duygulara ve tepkilere karşın, Arap halkları nezdinde iğrenilerek anılmaktadır.

Altı çizilmelidir: Balkanlardan Kuzey Afrika’ya, Karadeniz havzasından Orta Doğu’ya uzanan “hinterland”da Osmanlıcılık, Türkçülük ve Türk devleti nefret nesnesidir. Dört bir tarafta ülkelerin iç işlerine küstahça karışan, bölgenin efendisi gibi hareket eden TC’ye karşı bu nefretin büyümeye devam edeceğini vurgulamak gerekir.

TC, geçmişten beri jeopolitik önemini pazarlayagelmiştir. Bu pazarlama ve rantını yeme hayali değil, gerçek bir maddi temel üzerinde, onun jeopolitik önemi bağlamında etkili olmuştur. TC’nin NATO üyeliğine kabul edilmesi tesadüfi değildir. TC kendini kuşatan bölgede NATO’nun jandarması, sıçrama tahtası, anti-komünist bir dalga kıran rolünü oynamış; “Doğu blok”una karşı “Batı bloku”nun kalkanı ve saldırgan üssü olmuştur.

Kürdistan’ın en büyük bölümünü sömürgeleştirmiş olan TC, 3 kıtanın (Asya, Avrupa, Afrika) birleştiği bir havza ve coğrafyada yaşamsal bir yer tutmaktadır. Bu olgu emperyalist devletler nezdinde TC’yi oldukça değerli kılmıştır. Türkiye hem Asyatik hem Avrupai, hem de Orta Doğu’nun tarihsel ve kültürel karakteristiklerini bağrında toplamış bir ülkedir. Bu olgu TC’ye nispeten geniş bir hareket alanı açmaktadır.

İstanbul ve Çanakkale boğazları gibi stratejik boğazlar Türk burjuva devletine aittir.

Karadeniz, Ege, Akdeniz gibi stratejik değeri yüksek denizleri, ticari bölgeleri, geçiş güzergahlarını denetlemek bakımından TC’nin yaşamsal bir pozisyonu ve fonksiyonu vardır.

Dünya ticareti (ve askeri kapışmalar) için yaşamsal bir coğrafyada, Akdeniz-Süveyş Kanalı-Kızıl Deniz-Basra Körfezi-Hint Okyanusu stratejik hattı boyunca kontrolü sağlamak için TC jeopolitik önemi yüksek bir ülkedir.

Kuzey Afrika, Balkanlar, Ortadoğu, Hazar Havzası, Orta Asya, Kafkasya gibi Asya ve Avrasya stratejik kapışmasında TC’nin jeopolitik konumu ve gücü büyük öneme taşımaktadır.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni ve zengin enerji yataklarıyla TC havzayı denetlemede, kontrol altına almada stratejik önemde olan ülkelerden birisidir.

Küresel ve bölgesel enerji güvenliği, tedarik zincirleri bakımından önem taşıyan TC, doğal olarak bu bakımdan da önemli bir misyon üstlenerek ekonomik, siyasi, askeri avantajlar kazanmak, enerji piyasasını etkileyebilecek önemli bir faktör olmak istemektedir.

Orta Doğu gibi bir bölgede uluslararası ve bölgesel önem taşıyan önemli su kaynaklarını (Fırat, Dicle) kontrol etmesi TC’ye önemli bir konum kazandırdığı gibi, bu olanak ve konum komşu ülkelere karşı kullanılan stratejik bir silah işlevi de taşımaktadır. “Güneydoğu Anadolu Projesi” (GAP), Türk burjuva devletinin sömürgeci projesidir. GAP’ın işlevi salt “TC’nin kalkınması” bağlamıyla sınırlı değildir. Bu proje, TC’nin jeopolitik konumu ve yönelimleriyle de bağlı çok önemli bir projedir. Proje, “sınır aşan sular” kapsamında Orta Doğu çapında hegemonya ve rekabet mücadelesinin de aracıdır. Ve bu mücadelede GAP TC’nin saldırgan stratejisi ve askeri hesaplarıyla doğrudan bağlı bir projedir...

TC işgal ettiği, parçaladığı ve nüfus yerleştirme sömürgeciliğiyle Kıbrıs’ta kurduğu Türk kontur-gerilla devletiyle Akdeniz’de batmayan bir üs elde etmiş, böylece Kıbrıs’ı saran geniş coğrafyayı, keza Doğu Akdeniz’de yeni keşfedilen enerji kaynaklarını kontrol etmede büyük bir koz eline geçirmiştir. Kıbrıs bu öneminden dolayıdır ki, AB üyesi yapılmış ve NATO üyesi yapılması tartışmaları da gündemleşmiştir. Ayrıca ABD Kıbrıs Cumhuriyeti’nde askeri bir üs açmaya çalışmaktadır. ABD, İsrail, AB Kıbrıs’ı TC’ye yedirmeme operasyonuna devam etmektedir. Uluslararası arenada Kıbrıs Cumhuriyeti meşru ve resmi devlet olarak tanınırken, TC işgalinin (1974) ürünü olan kukla Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (“KKTC”) tanınmaması TC aleyhine bir durumdur. Resmi ve meşru Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İsrail hava savunma sistemleriyle donatılması, bu sistemin 150 km uzaklıkta düşman füze ve uçaklarını vuracak güç ve yeteneğe sahip olması İsrail-TC rekabetiyle de bağlıdır. Kıbrıs ile Türkiye arası mesafenin 70 km olması dikkate alındığında İsrail menşeli savunma sisteminin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne büyük bir avantaj sunduğu açıktır...

“Kıbrıs'ı ihmal eden bir ülkenin küresel ve bölgesel politikalarda etkin olabilmesi mümkün değildir. Küresel politikalarda etkin olamaz; çünkü bu küçük ada Asya-Afrika, Avrupa-Afrika, Avrupa-Asya arasındaki stratejik bağlantıları doğrudan etkileyecek bir konuma sahiptir. Bölgesel politikalarda etkin olamaz; çünkü doğu ucuyla Ortadoğu’ya yönelmiş bir ok gibi duran Kıbrıs adası, batı sırtıyla da Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki stratejik dengelerin temel taşı durumundadır.” (Davutoğlu) Bu olgu gelecekte de Kıbrıs üzerinde somutlaşan küresel karakter taşıyan rekabet ve hegemonya mücadelesini daha da keskinleştirecektir. Küresel devletlerin yanı sıra havzada etkin olmak isteyen yerel, bölgesel devletlerin de TC üzerindeki baskı ve kuşatması da yoğunlaşacaktır. Böyle olmakla birlikte Kıbrıs’ı işgal ederek kukla bir devlet kurmuş olan TC devleti bu mevziyi sonuna dek canhıraş savunacak, jeopolitik ve jeoekonomik önemi yüksek olan bu mevziyi jeopolitik etkinliği için kullanmaya devam edecektir.

Çin’in Yeni İpek Yolu projesinin geçiş hatlarından birisi de Türkiye’dir. Orta Doğu’dan Avrupa’ya uzanan hatta TC, petrol ve doğal gaz akışının güvenli şekilde geçebileceği bir ülkedir. Türk egemen sınıfları, TC’yi enerji yollarının geçtiği bir köprü ve istasyon yapma hedefine sahiptir. Tarihi Baharat Yolu güzergahında inşa edilmek istenen, Hindistan’dan İsrail, Akdeniz üzerinden Avrupa’ya uzanacak hidrokarbon enerji ve ticaret projesinden ("Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru") dışlanan TC bu projeye dahil olmaya, dahil edilmezse projeyi engellemeye dönük çalışmalar yürütmektedir. Türk tekelci burjuvazisinin Katar gazının Irak-TC, Suriye-Irak-TC üzerinden Avrupa’ya taşınması projesine sarılması söz konusu dışlanmaya karşı takınılan tutumun yansıma biçimlerinden birisidir.

Açık ki, böylesine büyük jeopolitik öneme sahip bir ülkeyi ne komşu devletler, ne bölgesel rekabet yürüten devletler ne de Doğulu ve Batılı emperyalist devletler görmezden gelebilir. Bu konum ve durum TC üzerindeki emperyalist kapışmayı keskinleştirdiği ve keskinleştireceği gibi, aynı zamanda Türk tekelci burjuvazisine önemli hareket alanı açmakta, sayısız hesap ve manevralarla politika yürütmesine imkan sunmaktadır. Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği alanda dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın en büyük parçasının Türk egemen sınıfları ve devleti tarafından sömürgeleştirilmiş olması TC bakımından özel bir değere sahiptir. “Türkiye’nin milli güvenliğini” tehdit eden “Büyük Kürdistan”, “Büyük Ermenistan”, “Büyük İsrail”, “Büyük Yunanistan” üzerine yürütülen propaganda Türk burjuva yayılmacılığının, bölge halklarına düşmanlığın bariz ifadesidir. Pan-İslamist, pan-Türkist yayılmacı ve saldırgan politikanın temsilciliğini yapan Türk burjuva devletinin bir yandan Türk işçi ve emekçilerini ırkçı, şöven, militarist, sömürgeci “bölünme” korkusuyla teslim almaya çalışırken öte yandan da sınır tanımaz bir iki yüzlülükle kendi dışındaki devletleri ve halkları suçlaması bir politika tarzıdır. Fakat bu bağlamda gelecekte olası “Büyük Kürdistan” TC’nin en büyük tarihsel korkusu olarak yüreğini 24 saat dağlamaya ve kudurtmaya devam edecektir...

İÇ VE DIŞ POLİTİKADA YENİDEN YAPILANAN TC’NİN GERÇEKLERİ

TC’nin yeniden yapılanması tarihin gündemine girmişti. Bu yeniden yapılanma hem Türk burjuvazisinin sermaye birikiminin ulaştığı düzeyin hem de GOP’un gereksinimlerinin zorunlu kıldığı bir dönüşümdü. Bu olgu, kaçınılmaz olarak hem iç politikada hem de dış politikada karşılığını buldu.

12 Eylül askeri faşist darbesiyle bu sürecin önü açıldı. SSCB önderliğindeki kampın çözülerek dağılmasıyla dönüşümün önü açık hale geldi. Sosyo-ekonomik yapının gelişme düzeyi, emperyalist küreselleşme ve yeni tip uluslararası işbölümü, sosyo-politik yapının da dönüşümüne yön verdi. Tüm bu yeniden yapılanma olgusu, doğal olarak, TC’nin jeopolitik konumuyla, sermaye birkiminin, GOP’un gerekleriyle içiçeydi... Sürecin gelişimi Erdoğan ve AKP’si ile sıçrama yaptı. Eskimiş, gelişmenin önünde ayak bağına dönüşmüş olan Kemalist devlet ideolojisi ve siyasi üst yapı Erdoğan eliyle büyük bir oranda tasfiye edildi...

Bu yeniden yapılanma emperyalist küreselleşmeyle birleşen, “ulusal kalkınmacı”, “ithal ikameci”, “refah devleti” eksenindeki gelişme stratejisini ve modelini geride bırakan Türk tekelci kapitalizmi gerçeğiyle bağlıdır. Türk burjuva devletinin neo-liberal ekonomik-politikalar ekseninde yükselen bir devlet (“neoliberal devlet”) olarak biçimlendirilmesiyle bu süreç “tamamlanmış”tır. İçeride olabildiğine merkezileşmiş devlet aygıtı ve politik rejim, dışarıda emperyal yönelimli devlet bu yapılanmanın ifadesi oldu.

Kuşkusuz ki bu “yeniden yapılanma” olmuş bitmiş/tamamlanmış bir yapılanma olarak görülemez ama temel dönüşümü ve yönelimi açığa çıkarması bakımından önem taşımaktadır. Erdoğan’la-Saray’la somutlaşan politik rejim ve devlet tipi henüz sağlam temellere oturmamıştır. Siyasal ve toplumsal muhalefetin hedefi haline gelmiştir. Bu bakımdan toplumsal ve siyasal sistemin deneyimi ve gelişme yönü açısından, iç, bölgesel, küresel gelişmelerle, güç dengeleriyle, işçi sınıf ve halkların mücadelesiyle “süreç”e “balans ayarları” çekilmeye de devam edecektir...

“Türkiye'de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasî merkez olmuş bir toplumun tarihî ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasî kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasî sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.” analizi önemlidir. Bu analiz, aynı zamanda “GOP” ile bağlı TC’nin yeniden yapılanmasının arka planını yansıtmaktadır. Nitekim ABD ve Türk burjuvazisi söz konusu çelişkiyi çözmeye yöneldi; İslamcı ve neo-Osmanlıcı Erdoğan ve AKP’si “biçilmiş kaftan” olarak öne sürüldü... Türk sermayesinin ve bu sermayenin bir bileşeni olan dinci sermaye böylece iç ve dış politikada kendi “Nizami Alemi’ni kurma” yolunda yürüdü... Özellikle 90’lardan bu yana Türk egemen sınıflarının iç çelişkileri, devlet içi kliklerin keskinleşen ve belli dönemeçlerden geçen savaşımı, yeniden yapılanmanın gerekleri ve gereksinmeleri üzerinde süregelen tartışmalar ve mücadele, üzerinde durduğumuz süreçle, durumla, yönelimle bağlıdır.

Yeni politik dönüşüm ve “Yeni Türkiye”nin hedefleri için ortaya konulan siyasal analiz ve propaganda ile Cumhuriyetin kendi “Tarihinden, mirasından, kültüründen, dininden, hinterlandından, coğrafyasının yüklediği görevlerden kop”tuğu vurgulanmıştır. Bu kopuşun cumhuriyeti kuran “siyasi elit” (sivil ve asker aydın Kemalist zümre) tarafından örgütlendiği vurgulanmıştır. Bu elitin, Osmanlılığı, hilafeti, padişahlığı, İslam dinini, geleneksel kültürü tasfiye ederek davaya ihanet ettiğinin altı çizilmiş ve “topluma ve tarihimize yabancılaşmış siyasi elit”in tasfiyesi merkezi sorun olarak tarif edilmiştir.

Siyasal İslamın ve neo-Osmanlıcılığın yeni dönemin seçeneği ve çözüm gücü olarak öne çıkışı ve çıkarılışı tam da Türk egemen sınıflarının ve ABD’nin yeni dönem çıkarlarının ifadesi olmuştur. Özal’ın İslamcı ve neo-Osmanlıcı yöneliminin, Erbakan’da ifadesini bulan siyasal İslam çizginin zaman içinde güç kazanarak en ileri formunu Erdoğan ve AKP’sinde bulması işaret ettiğimiz gereksinmelerle, yeniden yapılanmayla bağlı gelişme çizgisinin ürünüdür.

ABD ve Batı işbirlikçiliğinde derinleşirken “Batılı değerlere” karşı “geleneksel değerlerimiz”in yüceltilmesi, “kafir dünya”ya ait olduğu vurgulanan “Aydınlanmacı”lığa ve “radikal Batılı değerler”e reddiye ve düşmanlık, demokrasinin, laikliğin, yurttaşlığın, kadın haklarının tasfiyesi bu yönelimle bağlıdır. Revizyonist/kapitalist kampın çözülüşü, dünya devriminin ağır yenilgisini getirdi. Emperyalist küreselleşmenin atılımı, “Amerikanizmin yüzyılı”nın ilan edilmesiyle birleşti. Bu dönemde “modern Ortaçağı”ın başat hale gelişiyle TC’deki sözünü ettiğimiz ideolojik ve kültürel alanda Ortaçağcıl İslamcı ve neo-Osmanlıcı yükseliş iç içe gelişti. Türkiye’deki bu yükselişin en azgın kapitalizm ve emperyalizm savunusu eşliğinde sermaye birikiminin gelişmesi ve yeniden yapılanmayla birlikte bir atılıma dönüştüğü vurgulanmalıdır. “Batının teknolojisini alma ama kendi milli, tarihi kültürümüze bağlı kalma” operasyonunun en iki yüzlü biçimler alarak atılıma geçmesinde de hiç kimse ABD yetiştirmesi “GOP eşbaşkanı” Erdoğan’la, AKP ile, İslamcı sermayeyle yarışamaz bile. Aynı şekilde yeni dönemin inşasında siyasi İslamcılığın, neo-Osmanlıcılığın, İslam tarihinin, Osmanlı tarihinin, TC tarihinin, ırkçı, Türkçü tarihin en gerici, en saldırgan değerlerinin militanca savunulup demagoji ve terörle toplumun, işçi sınıfının, halkların üstüne boca edilmesinde de kimse Erdoğan ve AKP ile yarışamaz, yarışamamıştır.

MHP’nin “tarihî-dinî süreklilik unsurları ile zıtlaşmayan bir milliyetçilik anlayışını benimse”mesi, AKP-Erdoğan’la kurduğu iktidar ortaklığı, Erdoğan’ın Bahçeli tarafından “Yeni Türk asrının inşasının lideri” ilan edilmesi özü ve özetini vurguladığımız yeniden yapılanma çizgisinin gerekleriyle bağlıdır

CHP’yi de içeren Erdoğan ve Saray rejimi tarafından çizilmiş çerçevede muhalefet yapma olgusu da söz konusu gerçekle, gerçeklerle bağlıdır.

Lozan Antlaşması’yla kurulan ve güvence altına alınan TC’nin, savunma refleksiyle “tarihi mirasından ve kendi hinterlandı”ndan koptuğu, “Uluslararası alanda iddialı bir konum yerine Misak-ı Milli sınırlarını ve ulus-devleti müdafaa stratejisini ve yeni Türk devletinin yükselen Batı eksenine alternatif ya da muhalif değil, bu eksenin bir parçası olması”nı benimsediğini, “dinî, millî ve tarihî süreklilik”in reddine dayanan ihanetle özdeş bu zaaflı politikanın terkedilerek yerine yeni dönemin inşa edilmesi gerektiği propagandası eşliğinde iç ve dış politikada yeni bir dönem başladı özellikle Erdoğan ve AKP ile birlikte.

ABD’nin liderliğinde İslamcı sermayenin ve onun entelektüel ve politik sözcüleri özellikle SSCB’nin çöküşünün ardından “Ulus devletlere meşruiyet zemini sağlayan modern ideolojilerin etkilerini kaybet”tiği “ve geleneksel kültür değerlerinin yeni unsurlarla birlikte uluslararası alana taşınmaları”nın da “ülkelerin uluslararası konumlarını etkileyen bir yeniden tanımlama süreci başlat”tığı propagandası ile yeni dönemi ve yeni yönelimi meşrulaştırmaya yöneldiler. Yeni dünya koşullarında TC’nin eski kimliğinden koparak yeni kimlik tanımlanması eşliğinde jeopolitik konumunun ve jeopolitikanın gerektirdiği yeniden yapılanmaya sıçrarken, bu politikaya bağlı olarak TC’nin sınırlarının “milli ve tarihi, kültürel” gerçeğine, “tarihi miras ve tarihsel derinliğine” göre yeniden tanımlanması gerektiğinin altı çizildi.

Yeni stratejik yönelimle eski Osmanlı sınırlarının “Türklüğün” yeni sınırları olarak görülmesi gerektiği; “İslam alemi”nin yeni bir “Nizam-ı alemin” kurulması için yanıp tutuşarak Türkiye’yi beklediği propagandası ile “kamuoyu” “ikna” edilmeye çalışıldı. TC’nin, güç ve jeopolitik konumunun yeni dünya düzeninde “kademeli bir şekilde dünyaya açılmanın ve bölgesel etkinliği küresel etkinliğe dönüştürmenin bir aracı olarak görülmesi” gerektiği, “Sınırlara dayalı yerel etkinlikten kıtasal ve küresel etkinliğe yönelmenin” yeni dönem politikasını şekillendirmesi olmazsa olmaz ilan edildi. Bu bağlamda “Türkiye’nin bölgesel etki alanlarının (hinterland) kademeli bir tarzda genişletilerek uluslararası küresel konumunun güçlendirilmesi hedefine yönelik dış politika stratejisinin jeopolitik temeli” olduğu; buna uygun politik bir liderlik ve irade ortaya koymak gerektiği vurgulandı.

Türk egemen sınıfları ve TC, neo-Osmanlıcı, İslam-Türk sentezi (ve pan-Türkist, Türk-İslam politikaları) eşliğinde dört bir cephede kendine yol açmaya, bölgesel rekabette güçlü konuma gelmeye, yayılmaya dayanan bir stratejik hattan ilerlemektedir. Özelde İslam coğrafyasında, Türkik coğrafyada, Orta Asya’da, Kafkasya’da, Akdeniz’de mevziler kazanmaya çalışmaktadır. Emperyal yayılma politikasının ifadesi olan “Mavi Vatan” propagandası ile başta Akdeniz olmak üzere Ege Denizi, Karadeniz “babamızın çiftliği” ilan edildi. Bu yönelim “yeni kimlik”in, “yeni uluslararası vizyon”un, yeni jeopolitik stratejinin gereklerine dayanan bir yönelimin açık ifadesi olarak okunmalıdır. Bu bağlamda “resmi sınırlar” ile “jeopolitik sınırlar” arasındaki çelişkinin yeni uluslararası vizyonla, TC’nin gücünü resmi ve fiili “optimal” kullanarak ve büyüterek yapacağı hamlelerle çözmesi gerektiği propagandası ve pratik yönelimi söz konusu “vizyon”un yaşamsal bir olgusu olarak öne çıktı. Bu çelişkinin Osmanlıcı, İslamcı TC’nin “yeni dinamizmi”nin imkanı ve etki alanını yaymanın, derinlik kazandırmanın aracı olarak görülmesi gerektiğinin altı özellikle çizildi. “Jeopolitik kesişim alanlarınının” kaçınılmaz olarak sert ve karmaşık mücadelelere, çatışmalara yol açacağı, özellikle doğrudan müdahale imkanlarının henüz zayıf olduğu hatlarda büyük jeopolitik güçler arasında manevralar yaparak, iç çelişkilere oynayarak esnek ama atak bir politika izlemek gerektiği vurgusu aynı okuma ve pratiğin uzanımlarıdır.

Temel bir gerçeğin vurgulanması gerekir; TC, emperyalist dünya sistemi içerisinde kapitalizmin orta derece geliştiği ülkelerdendir. Türkiye’de kapitalizm derinlemesine ve genişlemesine hızla gelişmektedir. Türk işbirlikçi tekelci sermayesi emperyalistleşme politikasına yönelmiştir. Türk burjuva devleti, yalnızca 85 milyonluk pazar olmasıyla, yalnızca ekonomik gücüyle değil, hızla gelişmekte olan askeri-sınai kompleksiyle, büyük ordu gücüyle de yer aldığı coğrafyada önemli bir güçtür. Onun NATO üyesi olması bölgesel yayılmacı politikasında fütursuzca davranmasına önemli bir güvence sağlamaktadır. Komşu devletler ve halklar TC’yi dost değil, saldırganlığı büyüyen tehlikeli bir düşman devlet olarak görmektedir. TC 1990’lar, 2000’ler öncesinin Türkiye’si değildir. Bölgede ve çevresinde etkin bir oyun kuruculuğuna soyunmuş bölgesel emperyal yayılmacı bir devlettir. “Soğuk Savaş”ın son bulması, yeni bir dönemin kapısını açtı ve TC, Soğuk Savaş’ın işlevli aleti olmaktan çıkarak “gelişme potansiyeli” ve imkanlarıyla, yeniden şekillenen güç dengeleriyle, uluslararası ilişkileriyle yeni dönemde özgün roller üstlendi.

Kapitalizm, burjuvazi, burjuva devletler doğası gereği yayılmacıdır. Yayılmacılığın derecesi ise temelde ekonomik, siyasi, askeri güçle bağlıdır. TC kapitalizmin hızla gelişmeye devam ettiği yayılmacı bir devlettir. 1980, özellikle de 2000’ler sonrası TC sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-ideolojik, sosyo-kültürel alanlarda yeniden yapılandı. Kuşkusuz ki bu yapılanma küresel çaptaki değişme ve gelişmelerle bağlı bir yeniden yapılanma oldu. Fakat yeniden yapılanma ve yeni vizyonda temel olan faktör TC’nin kendi iç dinamikleridir.

NOT: “Orta Doğu Üzerine Notlar” yazı diziminizin bu bölümünü, uzun olması itibari ile ikiye bölerek yayınlamaya karar verdik. Yazımızın devamı önümüzdeki yayında yer alacaktır.

DEVAM EDECEK

* El Kaide’nin 11 Eylül vuruşunun ABD hesapları çerçevesinde en azından elde edilmiş verilere karşın bilinçli olarak önlenmediği saptaması büyük olasılıkla doğru bir değerlendirmedir. II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Pearl Harbor askeri üslerine “sürpriz” olduğu iddia edilen saldırısının sürpriz olmadığı, bu saldırının yapılacağı bilindiği halde ABD tarafından bilinçli olarak önlenmediğinin on yıllar sonra ortaya çıkması olgusunu burada hatırlatmak gereksiz olmayacaktır. ABD öncelikle iç kamuoyunu savaşa katılmaya ikna etmek, böylece “cephe gerisini sağlama alarak” dünya egemenliğini sağlama stratejisi ile bağlı II. Dünya Savaşı’nda etkin konum almak üzere bu saldırıyı önlemediği anlaşılıyor. Bilakis açığa çıkan ABD resmi belgeleri bunun kanıtlamaktadır. Bu olgu burjuva ve emperyalist Makyavelizminin sınır tanımayan gerçeğine ışık tutmaktadır.

Küresel ölçekte çok kutupluluk olgusu ve çok kutupluluk olgusunun önümüzdeki yıllarda daha da güçlenecek olması ABD’nin emperyalist demagoji ve manipülasyonunu, Hitlerci Goebbels’çi propaganda tekniğine dayanan ABD merkezli küresel propaganda “bakanlığı”nın her saniye, her salisye ABD (ve Batılı emperyalist müttefikleri) için çalıştığı halde daha belirgin açığa çıkarmaya hizmet edeceğini de hatırlatmak isteriz.



26 Ocak 2025 Pazar

ÖCALAN’IN 2013 TARİHLİ İMRALI HEYETİ İLE YAPTIĞI GÖRÜŞMELERDEN...

 

ÖCALAN’IN 2013 TARİHLİ İMRALI HEYETİ İLE YAPTIĞI GÖRÜŞMELERDEN...

Herhangi bir yorum yapmadan 2013 yılı içerisinde Öcalan’ın İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmeleri aktaran Mezopotamya Ajansı’nda yayınlanmış bir yazıyı yayınlıyoruz. 2025 yılındayız. Aradan 12 yıl geçti. İmralı ile görüşmeler yeniden başlamış durumda. Bu durumu dikkate alarak o günlerde Öcalan’ın bazı önemli değerlendirmelerini ve duruşunu aktaran yazıyı, hafızalarımızı canlandırmaya hizmet edeceği için yayınlıyoruz.

Öcalan’dan yapılan aktarmalar, 3 Ocak 2013, 18 Mart 2013, 3 Nisan 2013, 24 Haziran 2013, 17 Ağustos 2013, 14 Ekim 2013, 9 Kasım 2013 tarihlerinde İmralı Heyeti ile yapılan görüşmelerden alınmıştır.

Mezopotamya Ajansı

Abdullah Öcalan: Arabayı atın önüne koymayın, önce ‘Demokratik Türkiye’ olmalı.

  • 09:06 24 Ocak 2025

HABER MERKEZİ - AKP iktidarının “tasfiye” dayatmalarına yıllar önce yanıt veren PKK Lideri Abdullah Öcalan, silahlı çatışmaya son vermenin sıkı sıkıya yasal demokratik mücadeleye sarılmayla mümkün olduğunun altını çizerek, “Arabayı atın önüne koymayın diyorum. Önce demokratik Türkiye olmalı” dedi. 

Küresel Özgürlük Hamlesi’nin İmralı’nın 43 ay boyunca kapalı olan kapılarında gedik açmasıyla, 23 Ekim 2024’te aile görüşmesi, ardından 28 Aralık 2024’te DEM Partili Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’ın yer aldığı İmralı Heyeti ile bir görüşme gerçekleşti. İmralı Heyeti, Abdullah Öcalan’ın önerisi üzerine Meclis’te temsiliyeti bulunan siyasi partileri ziyaretlerin ardından 22 Ocak’ta İmralı Adası’nda ikinci görüşmeyi gerçekleştirdi. 

İmralı’daki gerçekleşen ikinci görüşmeden AKP iktidarının beklentisi “tasfiye” yönündeki çağrıydı, demokratik çözümden yana olan kesimlerin de atılacak adımlara dair “Yol Haritası” idi. Ancak 22 Ocak tarihli toplantının ardından İmralı Heyeti’nden böylesi bir açıklama gelmedi. "Sayın Öcalan’ın sürece ilişkin çalışmaları devam etmektedir. Bu konudaki hazırlıkları tamamlandıktan sonra kamuoyuna gerekli açıklamalar yapılacaktır" ifadelerine yer verildi.  

AKP’NİN ‘TASFİYE’ BEKLENTİSİ! 

Ancak Abdullah Öcalan, AKP’nin “tasfiye” yönündeki beklentilerine dair yıllar önce kapsamlı değerlendirmeler ve ciddi uyarılar yapmıştı. 3 Ocak 2013 tarihinde İmralı Heyeti ile yaptığı ilk görüşmede, “KCK operasyonu ve bombardıman devam ederken, bir mektup yazmam söz konusu olmaz” diyen Abdullah Öcalan, “silahların bırakılması” tartışmalarına da şu sözlerle yanıt verdi: “İlkede silahlı mücadeleye son vermeye karşı değilim. Ama yerine ne koyacağız? Parlamento rol almayacaksa, yasal ve anayasal düzenlemeler yapılmayacaksa, nasıl barış koşulları yaratılabilir?” 

ANAYASAL İFADENİN ÖNEMİ 

Aynı görüşmede Türk-Kürt barışının önemine vurgu yapan Abdullah Öcalan, “Bu iki toplumun ilişkilerini dinamitlemişler, zehirlemişler. Bunu nasıl aşabiliriz, bunun üzerinde çalışacağız. Bir halkın ulusal onuru ile oynanacak, halk buna tepkisiz kalacak! Öfkeliyim. Ulus-devletçi değilim. Katliamların temel nedeni budur. Ulus-devlet özgürlük değil, kölelik demektir. Biz Kürtleri demokratik bir ünite haline getirmek istiyoruz. Türkiye Anayasası’nda ve yasalarda bu olmadan barış olmaz. AKP ‘buna gerek yok’ diyor. Peki, biz nasıl yaşayacağız? 20 milyon insanın yasal ve anayasal ifadesi olmadan biz nasıl yaşayacağız?” diye sordu.

YASAL SÜRECİN EYLEM PLANI 

Anayasal ve yasal sürecin “Eylem Planı”nı ortaya koyan Abdullah Öcalan, “Kürt Reform Tasarısı güncelleştirilmeli. Vatandaşlık tanımı için şöyle öneriyorum: Anayasamız bütün tarihsel kültürleri Türkiye’nin bir zenginliği olarak kabul eder, kendisini geliştirme, özgürce ifade etme ve örgütleme hakkını tanır. İspanya Anayasası’nda da böyledir. Bu tanım vatandaşlık sorununu da diğer birtakım sorunları da çözer. Benim sunduğum gibi bir tanım birçok sorunu da çözer. Dil eğitimini tartışmıyorum bile. Yasama hakkı, ekonomik özerkliği olacak. Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceler kaldırılacak” önerilerinde bulundu. 

EYLEM PLANI: ÜÇ KELİME YETER 

Abdullah Öcalan, Kürt varlığını inkar etmenin Türk varlığını da inkar etmek olduğuna işaret ederek, sunduğu Eylem Planı’nın normalleşme sürecine dair Anayasa’da düzenlemenin olması gerektiğinin altını çizdi ve “Üç kelime yeter: Yurttaşlık, devlet bağıdır” dedi. 

İMRALI HEYETİ’NİN ROLÜ 

PKK Lideri, İmralı Heyeti’nin bu süreçteki rolünün önemine vurgu yaptığı 18 Mart 2013 tarihli görüşmede, “Bütün bu anayasal-yasal boyut, yani parlamento boyutu sizin işinizdir. AKP’nin de CHP’nin de bütün bunları kendi içinde tartışması lazım. Sizin de onlarla görüşüp tartışmanız gerekir. Bu iş öncelikle parlamentonun bir karar almasıyla başlar. Bu bir tezkere mi olur, karar mı olur, onu bilemem artık. Komisyonların kurulması gerekecek. Bunlardan birincisi parlamenterlerden oluşan bir komisyondur, diğeri ise toplum adına Akil İnsanlardan oluşur. Parlamento karar almadan nasıl olacak?” diye sordu. 

ÇATIŞMAYA SON VERMENİN ŞARTLARI! 

Abdullah Öcalan, silahlı çatışmaya son vermenin sıkı sıkıya yasal demokratik mücadeleye sarılmayla mümkün olduğunun altını çizerek, 3 Nisan 2013 tarihli görüşmede şunları söyledi: “Bu yasa çıktı çıkmadı tartışması da mesele değil. Bunların hepsi sadece demokratik siyaset aşamasının birer parçasıdır. Anayasal çoğunluk (330) ile Meclis bir çağrı yapabilir sanırım. (Biraz kızarak) Beni şaşırtmayın. Tarihi çatışma sürecini sona erdirdik dediysem, barış oldu demiyorum, legal siyasete evrensel bağlılıktan ve mücadeleden söz ediyorum. Hiçbir şeyden vazgeçmedim. Ben sadece Demokratik Türkiye olmadan bunların hiçbiri olmaz, zamanı da değil, arabayı atın önüne koymayın diyorum. Önce demokratik Türkiye olmalı.”

İKTİDARIN YAKLAŞIMI: FELAKET GETİRİR

PKK Lideri, 2013 ile 2015 yılları arasında da iktidarın ve medyasının bugün olduğu gibi “silahların gömülmesi” söylemlerine dair 24 Haziran 2013 tarihli görüşmede şu değerlendirmede bulundu: “İşte bu yaklaşım felaket getirir. Bizim milyonlarca sempatizanımız var sınırların içinde. Çekilme son kişi kalıncaya kadar devam eder dersen, kendini kandırırsın sadece.” 

YÜZYILLIK SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ

Abdullah Öcalan, aynı görüşmede “Yüz yıllık sorunu çözmek kolay mı?” diyerek, yasal düzenlemelerin önemi üzerinde durdu ve şu uyarılarda bulundu: “Gerekirse 50 yasa çıkaracaklar. Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet, tabii ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar. Böyle yürümez, kör dövüş devam eder, yazık olur. Anlamıyorlar bunlar. Özal ve Erbakan bana ‘Her türlü yasal tedbire hazırız’ dediler. Bu AKP niye bu kadar diretiyor. Siz de geçmişi AKP’ye anlatın biraz. Geçmişten beri devlet bize yasallık için söz veriyordu. Ama yasa olmaz diyorlarsa, aldatmaca vardır.” 

‘KÜRTLER EN GÜÇLÜ DÖNEMİNİ YAŞIYOR’

PKK Lideri Abdullah Öcalan, 17 Ağustos 2013 tarihli görüşmede AKP iktidarının “paralel devletin tasfiye önerilerine” kandığını ve Kürtlerin çaresiz olduğuna inandığını, ancak Kürtlerin en güçlü dönemini yaşadığını belirtti. Abdullah Öcalan, “Kendimizi asla tasfiye etmeyeceğiz” vurgusu yaparak, “Ya stratejik çözeceğiz ya da oyalamayı bırakacağız. Her çatışmanın bir barışı vardır. İstiklal Savaşı iki yıl sürdü, şahadetleri de bundan azdır. Aşiret kavgası değil bu. Kaldı ki onda bile bir ‘barış antlaşması’ olur. Biz buna ‘İmralı barışı’ ya da ‘tarihi Kürt-Türk ittifakı’ diyelim. Mesele PKK meselesi değil, yüz yıllık çatışmayı sonlandırıyoruz. Tek çatı altında çözüm bulup bitiriyoruz. ‘Apo-PKK meşrulaşacak’ diye bundan kaçarsanız, devlete de en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Paralel devlet devreye girip bozuyor. Devleti mahvedip savaş potansiyelini ortaya çıkarıyor. PKK içeride ve dışarıda tarihin en büyük savaş potansiyeline sahiptir. Bu bir tehdit değil, işin doğası gereğidir. Anlamlı barış yasal ve anayasal (Bu konuda acele etmiyorum) değişimle olur. Ama basit bir seçim barajına, eğitim meselesine bile kapı aralanmıyorsa, tasfiye peşindedir. Karakollar, HES’ler, korucular gibi basit şeylerin peşindeysen niyetin karanlıktır” uyarılarında bulundu.

YASAL HAZIRLIK, SİYASİ ZEMİN YOK!

Meşruiyetin yasa olmadan olmayacağının altını çizen Abdullah Öcalan, 14 Ekim 2013 tarihli görüşmede ise şu değerlendirmede bulundu: “Silah bırakılması için projelendirme gerekir. Diyelim ki bir PKK birliği geldi. (Yetkiliye dönerek) Var mı bunun bir hazırlığı? (Heyete dönerek) Birlik geldi, karakola gidemez, vururlar. Mahkemeye gidemez, tutuklarlar. Öcalan bu durumda ne yapsın? Hangi karakol, hangi mahkeme, hangi yasa? Müebbet hapis, cezaevine atma! Tek bir PKK’liyi buna ikna edebilir miyim? Yani yasal hazırlık yok, siyasi zemin yok. PKK’yi tümüyle silahsızlandırmak istesek bile bunun için hazırlık var mı? Hükümetin sorumluluğu fazladır.” 

ANTİ-KÜRT İTTİFAKI’NIN SONUÇLARI

PKK Lideri, “Anti-Kürt İttifakı”nın sürdürülmesi durumunda savaşın kaçınılmaz olacağı uyarısı yaptığı 9 Kasım 2013 tarihli görüşmede, “Suriye’de Kürtler olmazsa süper faşist güç oluşur. Bunlar Esat’ı tanımıyor. Ben 20 yıl uğraştım. Aslan sırtında siyaset yaptım. Bunlar Türkiye’yi 50 yıl uğraştırırlar. PYD’yi destekleyerek bunu önleyebilirsiniz. Amerika’yı, İsrail’i, Esat’ı dengelemek budur. Biz büyük bir fedakârlık yapıyoruz. Gladio’nun gölgesi Türkiye’nin üzerinde sallanıyor. Çözümün yasal zemini sağlam döşenmeden ortam komplocu güçlere açıktır. Bunun için yasal zemin olmalıdır. Bunda HDP’nin rolü büyüktür” diye belirtti. 

Abdullah Öcalan, aynı görüşmede dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Finlandiya ziyareti sırasında “Heyet burada görüşürken parlamentoda yasalar çıkaracağız” sözlerini üzerinden çözümün yasal zeminine işaret ederek, “Yasal zemine oturmadan hiç kimse güvende olamaz. Süreç güvende olamaz. Çözümün yasal zemini sağlam döşenmeden ortam komplocu güçlere açıktır. Bu yüzden yasal zemin olmalıdır. Yasa çıkarmazsan olmaz. Karakola gitsinler, ebedi mahkûmiyeti mi yesinler? Savcı karşılayamaz, suç işler; hakim yargılayamaz, suç işler. Asker vurur, vurmazsa suç işler. İşte bunlar burada komplo düşündüler. Bu komployu devlet de görmedi. Komployu ben gördüm ve müdahale ettim” şeklinde konuştu.

MA / Özgür Paksoy



11 Ocak 2025 Cumartesi

“GARİP ÇÖZÜM SÜRECİ” ÜZERİNE

 


“GARİP ÇÖZÜM SÜRECİ” ÜZERİNE




I

20 Ekim 2024 tarihinde blogumuzda yayınladığımız “BAHÇELİ’NİN EL SIKIŞMASI VE ‘YENİ ÇÖZÜM SÜRECİ’ “ başlıklı yazımızda başlatılmak istenen ya da başlamış gibi görünen “yeni süreç” ile ilgili ilk değerlendirmelerimizi ihtiyatlı bir şekilde yapmıştık. İlgili yazımızda olayın perde gerisinin henüz aydınlanmadığını, yaygın bir beklenti ve kafa karışıklığı vb. yaşandığına dikkat çekmiştik. Orada yaptığımız değerlendirmelere yeniden geri dönmeyeceğiz. Bu yazımızda kısaca bazı olgulara dikkat çekmekle yetineceğiz. Yeni süreç bugün de aydınlanmış değil. Her türlü yorum ortalıkta cirit atıyor. Halklar, devrimci kamuoyu perde gerisinde ne olup bittiğinden habersiz. Ortaya çıkmaya başlayan bazı veriler ise (DEM’in İmralı görüşmesi, ardından burjuva partilerle başlayan görüşmeler) somut bir değerlendirme yapmak için henüz oldukça yetersiz. “Kulis bilgileri”nin temel alınamayacağı da açık. Devletin, özel harp aygıtının, Sarayın, burjuva partilerin, ABD’nin bildiği şeyi halkların da bir an önce öğrenme hakkı vardır. “Görüşmelerin selameti” gibi bir gerekçenin de arkasına sığınılamaz. Eğer başlayan bir süreç varsa bu süreci sabote edecek olan halklar değil, bilakis Saraydır, bağlaşıklarıdır, burjuva partilerdir; onların bildiği şeyi ilerici kamuoyu da bilmek zorundadır. Aradan birkaç ay geçti. Kapalı kapılar arkasında olan-biten ya da pişirilen her ne ise yurtsever hareket tarafından tutarlı bir açıklamayla kamuoyuna duyurulmalıdır. GOP/BOP’da İkinci İsrail olan TC ve ana yöneticilerinin zehirli ve provokatif manipülasyon ve demagojilerini açığa çıkararak barış ve demokrasi taleplerini güçlendirmek, halkların birlik ve dayanışmasını geliştirmek için en azından asgari açıklamaların acilen yapılması gerekmektedir. Geçen sürecin verileri gerekli açıklamaların yapılmamasının devlete, Saraya ve temsilcilerine yaradığını, halkların ve yurtsever hareketin aleyhine olduğunu, ilerici, devrimci kamuoyunun harekete geçilemediğini çıplak bir tarzda göstermektedir.

II

Sömürgeci faşist diktatörlüğün gerek Türkiye’de gerek Güney Kürdistan’da (özelde Kandil bölgesinde) ve gerekse de Rojava’daki saldırıları tempo yitirmeksizin sürmektedir. Bahçeli’nin “uzattığı el”, İmralı’yla görüşme, DEM’in burjuva partilerle sürmekte olan görüşme trafiği Saray diktatörlüğünün topyekün saldırısını zayıflatmak bir yana, ivmelemeye devam etmektedir. Son olarak Mersin Akdeniz Belediyesi’nin eş başkanlarının göz altına alınmasını geçerken hatırlatalım sadece. Sömürgeci faşist diktatörlük, ele başı Erdoğan her fırsatta küstahça bir dil ve saldırganlıkla Kürt ulusunu, Kürt halkını, ulusal devrimci mücadeleyi, PKK’yi, PYD’yi, QSD’yi, YPG’yi, Kürt ulusal kurtuluş savaşının önderi Öcalan’ı aşağılamaya devam etmektedir. Elinde faşist terör sopasını tutan ve gaddarca sallayan TC devleti ve dinci, mezhepçi faşist Saray iktidarının diğer yandan şirazesinden çıkmış provokatif ajitasyonu göz çıkarıyor. Tipik bir özel harp çizgisiyle, psikolojik savaşla, dezenformasyonla, topyekün savaşla karşı karşıyayız. Cellat iş başında papaz da celladı kutsamaya devam etmektedir. Bu duruş öyle “Saray barışçıl çözüme gidiyor, barışçıl çözüm öncesi bu saldırılar olur, oluyor” vs. gibi bir hafiflikle izah edilemez.

Evet, binbir yorumun eşlik ettiği “Yeni süreç”ten bahsediliyor. Bu süreç her ne ise, perde gerisi henüz aydınlanmış değil. Şimdilik görünen ve gerçek olan şu: Başta Rojava olmak üzere Kürt kazanımları yok edilmek isteniyor. Kürt ulusal hareketini parçalamak için binbir entrika örgütleniyor. Kürt ulusal hareketi içerisinde gerici milliyetçi eğilimler kışkırtılıyor. Egemen ulusun sosyal şöven (sosyalizm maskeli) çevreleri, Kemalist çevreler, “ulusalcılar”, Ergenokoncu kuvvetler Kürt devrimci hareketini sözde “emperyalizmin işbirlikçisi” olmakla, “Saray rejimini korumakla”, “Erdoğan’ı kurtarmakla” vb. itham ediyor. Erdoğan rejimini eleştirir görünen yaygın bir çevre esas darbeyi Kürt ulusal mücadelesine, Ortadoğu çapında başta Rojava olmak üzere Kürt devrimci kazanımlarına yöneltiyor... Kürt hareketinin Suriye’de, Şengal’de IŞİD’i yendiği dönemde övgüler dizen geniş bir çevre şimdi “bölücülük tehdidi” adına Rojava devrimine ve Kürt özerkliğine lanetler yağdırıyor. Saray iktidarı “Kahrolsun emperyalizm!”, “Kahrolsun terörizm!”, “Kahrolsun bölücülük!” vs. diye haykırıyor; Kemalist, laikçi, seküler aydınlar, “kanaat önderleri” de hemen Erdoğan’ın arkasına sıralanıp aynı sloganları birlikte haykırıyor. Öte yandan Erdoğan karşıtlığıyla, şeriat korkusuyla yaşayan geniş bir kesim “İmralı-Öcalan-DEM-Kandil Erdoğan’ı kurtarmak istiyor” ajitasyonuna kolayca yenik düşüyor. Oysa Erdoğan CHP sayesinde iktidarda kalmaya devam etti. Üstelik her zaman Saray iktidarına en büyük darbeleri indiren başlıca güç PKK, Kürt halkı olduğu halde bu suçlamalar ısrarla tekrarlandı! “Yeni sürecin” ne menem bir şey olduğunun henüz aydınlanmamış olması ya da perde arkasında olan-bitenle birlikte açığa çıkmamış olması, belirsiz, şekilsiz, çelişkili, hiçbir biçimde güven vermeyen gerçeğinden dolayı Kürtlere ve Kürt yurtsever hareketine karşı yaygın ön yargıları kışkırtırken yanı sıra ek yeni ön yargıları beslemektedir. Bu gerçeği de görmek gerekir. DEM’in aracılığıyla duyurulan Öcalan’ın yedi maddede özetlediği açıklama ise henüz bu ön yargıları kıracak elverişli ortamı yaratmadı. “Eski yöntemlerle” gitmeyen ve gitmeyeceği söylenen yeni sürecin henüz aydınlanmadığı açıktır.

Şimdilik “Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesi”nden bahsetmek olanaklı değil.

III

Gecikmiş bir ulusal sorun olarak Kürt sorunu çözümünü her geçen gün daha fazla dayatmaktadır. Bölgesel çapta bir ulusal sorun olan Kürt sorunu çoktan uluslararasılaşmış durumda. Emperyalist ve bölgesel gerici güçler, İsrail, burjuva devletler kendi çıkarları temelinde Kürt sorununu kullanmaya çalışıyor...

Sarayın ve Bahçeli gibi müttefiklerinin siyasal hedefleri, oyun planı ne olursa olsun Kürt sorununun “demokratik barışçıl çözümü” talebini sahiplenmek, bu talebi sömürgeci faşist diktatörlüğe karşı devrimci mücadeleyi geliştirmenin fırsatı ve aracı olarak değerlendirmektir. Kirli oyunları ve planları bozacak, “daha otoriter” bir iktidarın kurulmasını, Erdoğan’ın ömür boyu başkanlığını önleyecek tek yol, bu yoldur.

Yapılacak şey, AKP-MHP-Ergenokon ittifakına dayanan diktatörlüğü, ırkçı-mezhepçi-soykırımcı Saray rejimini yıkmayı hedefleyecek eksende proletarya ve halklar ile sermaye diktatörlüğü arasındaki çelişkiyi derinleştirerek, ekmek, özgürlük, Kürtlerin tam ulusal eşitlik ve özgürlük taleplerini birleştiren, kitlelerin büyümeye devam eden siyasal ve toplumsal öfke ve mücadelesini kapsamlı bir mücadele hattında birleşik tarzda geliştirmektir. “Türke” karşı kurulan bir tuzak mı var, Kürde karşı kurulan bir tuzak mı var, o halde buyrun sömürgeci faşist diktatörlüğün ve elebaşı Erdoğan’ın, Saray rejiminin planlarını, tuzaklarını hep birlikte bozmak için iş başına! Hem bunu yapmayacak hem Kürt ulusal mücadelesiyle birlikte savaşı geliştirme duruşu içerisinde olmayacak hem de Kürt ulusal mücadelesini mahkum ederek Saray diktatörlüğünü yıkma mücadelesini veremezsin. Açık ki, Kürt hareketini “Erdoğan’ı kurtarmak”la, “ömür boyu başkanlığına güvence sağlamak”la vb. itham edenler çürük bir dala tutunmaktadırlar. Kürdü yalnız bırakırsan doğal olarak meydan emperyalizme, İslamcı faşizme, Erdoğan’a kalır ve Kürd etrafındaki yıkım ve katliamlar, tecrit politikası nedeniyle “Türk” de ağır yıkımlara uğrar, zehirlenmeye devam eder.

“Samimiyet” testi mi yapılacak buyrun meydan burada. Sahte bir emperyalizm karşıtlığıyla, sözde demokrasi lafazanlığıyla demagoji ve manipülasyon yaparak Türk işçi sınıfının da, halkının da çıkarlarını savunamazsınız. Bunu yapanlar, bilinçli ya da bilinçsiz, emperyalizme bağımlı Türkiye’yi, NATO üyesi Türk burjuva devletini ve ordusunu, ABD ve Batılı emperyalistlerin yüklediği görevleri Ortadoğu’da yerine getiren berbat Türk devleti gerçeğini gizlemeye, savunmaya çalışmaktadır. Bu gerçekleri teşhir ederek mücadele etmek yerine Kürt tarihsel gerçeğini ve Kürtlerin her türlü ulusal haklarını yumuşak ya da sert görünen politika ve duruşlarla ret etmek ırkçılıkla, şövenizmle, militarizmle, asimlasyonla belirlenen bir tarihsel kulvarın sözcülüğünü üstlenmek ya da bu kulvara yedeklenmek demektir.

Kürt sorunun olmadığı ancak Kürtlerin bazı sorunlarının olduğu bu sorunların da “demokrasi”yle çözüleceği savunuluyor. “Kürt sorunu yok ancak Kürtlerin bazı sorunları var” demekle zaten daha baştan demokrasi düşmanlığı yapılıyor. Türkiye’de demokrasinin olmamasının en başta gelen nedenlerinden birisi Kürt ulusal sorununun varlığı, Kürt ulusu üzerindeki sömürgeci boyunduruk ve milli zulümdür. Türkiye’de demokrasi-özgürlük mücadelesi kazanılmak isteniyorsa sömürgeci faşizmle hesaplaşmak gerekir. Ulusların ve dillerin eşitliği, Kürt ulusunun ayrılma, ayrı devletini kurma hakkı kayıtsız-şartsız savunulmadan tutarlı bir demokrat bile olunamaz. Sorun bu kadar açık.

Dinci faşist diktatörlüğün, Saray rejiminin Kürt sorununu demokratik ve barışçıl çözmek, demokratik cumhuriyet kurmak gibi bir derdi yoktur. Hitler-Goebbels-IŞİD-HTŞ ruhu ve politikasını temsil eden Teröristan devletinin terörist ele başılarından bunu beklemek abesle iştigal etmek demektir. Başladığı söylenen süreç ya da bazı önemli adımların atıldığı görünen gelişme (halkların birleşik gücüyle “demokratik politik çözüm”e dönüştürülemezse) büyük olasılıkla yerini daha kanlı ve kapsamlı bir saldırı dönemine bırakacak. Bunu önlemek zor ama mümkündür. Süreç Erdoğan’cı Saray iktidarının tüm hesaplarını, tuzaklarını boşa çıkararak etkisizleştirecek tarzda geliştirilebilirse bu kanlı noktalanma önlenebilir. Hesabı, hesapları ne olursa olsun, her fırsatı faşist karşı-devrime karşı mücadeleyi geliştirmenin aracı olarak değerlendirmek gerekir. Başlatılmış olan süreci bu amaçla kullanmak gerekir. Hedef devrimin zaferi olmalıdır ama her şey salt devrimcilerin varlığına bağlı değildir; bir devrime dönüşmese bile, Kürt ulusal sorununun “asgari ölçekte” çözüldüğü, faşist devlet biçiminin yıkıldığı (yerini burjuva demokrasisine bıraktığı) bir politik sıçrama olanaklıdır. Böyle bir gelişme bile başlıca olarak Türk ve Kürt halklarının Saray iktidarına indireceği büyük devrimci darbelerle gerçekleşebilir. Bu bağlamda devlet ve Sarayın politik etki ve yönlendirmesi altında olan ve kalan Türk işçi ve emekçilerinin kazanılmasının yaşamsal önem taşıdığı açıktır...

IV

Kuşkusuz ki devrimci asgari program ve talepleri bakımından barış ve demokratik çözüm talebi dinci faşist diktatörlüğü ve emperyalizme bağımlılık ilişkilerini yıkma hedefiyle birlikte ele alınır. Kürt ulusunun ulusal demokratik talepleriyle sömürülen, ezilen sınıf ve tabakaların, ezilen toplumsal kesimlerin taleplerini birleştiren bir mücadele hattında savaşı geliştirmek zorunludur. Devrimin zaferini getirecek mücadelenin ne zaman ve hangi somut evrelerden geçerek zafere dönüşeceğini bugünden bilemeyiz ama yürünecek yol bellidir... Burada Kürt yurtsever hareketin çizgisinin yukarıda vurguladığımız hedef genişliğine sahip olmadığını, “Demokratik cumhuriyet”, “Demokratik ulus”, “Demokratik konfederalizm” çizgisini temsil ettiğini biliyoruz. Fakat bu ayrım çizgisinin her düzeyde Kürt ulusal mücadelesi ve devrimiyle birlikte savaşma görevini görmezden gelmeye yol açaması gerektiği; eğer açıyorsa, bunun devrimcilik kaybı üreteceğini ve dar kafalı bir devrimcilik türü olacağı ve sosyal şövenizmi temsil edeceğini ve ettiğini vurgulamak isteriz...

Devrimin zaferine dönüşmese bile faşist diktatörlüğün yıkıldığı, Kürtlerin taleplerinin anayasal çerçevede asgari ölçekte karşılandığı (bu talepler Kürt yurtsever hareketi tarafından formüle edilmiştir), burjuva demokratik çerçevede hak ve özgürlüklerin kazanıldığı (burjuva demokrasisi) bir politik sıçrama devrimin zaferine giden yolda önemli bir dönemeç olacaktır. Sömürgeci faşist diktatörlüğün Kürt kazanımlarını tasfiye etme politikası, bunun aracı olarak gündemleştirdiği “el uzatma” manevrasına verilecek yanıt bellidir; Kürtlerin meşru ve haklı taleplerini ve mücadelesini iç ve küresel kamuoyuna mal etmek, yeni mevziler elde etmek, halkların birliği için mücadele etmek...

Türkiye halklarının, Kürt halkının, bölge halklarının karşısında kadir-i mutlak güçler yoktur. Son sözü direnen, savaşan halklar söyler. Gerek Türkiye’de gerekse de Ortadoğu’da savaşan ulusal devrimci demokratik Kürt hareketi öyle ucuz tuzaklara düşecek, asgari talepleri kabul edilmemiş “çözüm”lere teslim olacak bir hareket değildir. Karşımızda deneyimli, savaşkan, Ortadoğu’da güç dengeleri üzerinde önemli derecede etkili olabilen bir Kürt ulusal mücadelesi var ve bu hareket, fiili olarak devrimci mücadeleci gücünü korumaya ve büyütmeye devam etmektedir. Özellikle de Rojava devriminin zaferinden sonra Kürt yurtsever hareketi kendi tarihinin en güçlü dönemindedir. Faşist diktatörlüğün hangi veçheden yola çıkarsa çıksın, “terörist başı” dedikleri Öcalan’a muhtaç hale gelmeleri de bunun ifadesidir. Sömürgeci faşist diktatörlüğe Öcalan dedirten şey, Kürt halkının kahramanca mücadelesi ve devrimci kazanımlarıdır. Ortadoğu’ya emperyalist ve Siyonist müdahalelerin nesnel olarak Kürt mücadelesi bakımından açtığı alan, sunduğu imkanlar ise Kürt hareketinin lehinedir. Bu olgu da dinci faşist Saray iktidarını, “devlet aklı”nı korkutmaya devam edecektir.

Emperyalizm, Siyonizm, gerici bölge devletleri Kürt halkının dostu değildir ve olmayacaktır. Onlar kendi çıkarlarına bakarlar, Kürtler de kendi çıkarları doğrultusunda bu çelişki ve çatışmalardan yararlanacaktır. Rojava devriminin kazanımlarının korunması stratejik hedeftir. Kısmi geri çekilmeler, karşı taktik ataklar, taktik uzlaşmalar, taktik tavizler de bu sürecin birer unsurudur. Önemli olan Kürt direnişinin bağımsızlığını kaybetmeden, yönünü yitirmeden yoluna devam edebilmesidir. Sahada bir dizi emperyalistin varlığı, kendi plan ve stratejilerin gereği manevralar ve Kürt güzellemeleri yapmaları, sahada her cephede ağır bedeller ödeme pahasına devrimci mücadele yürüten Kürtleri “emperyalizmin uzantıları”, “ABD işbirlikçileri” yapmaz. Uzun vadede ne olacağını bugünden bilemeyiz. Sahada “buluşma”lar giderek zaman içinde işbirliği çizgisine de dönüşebilir. Hiçbir akım bu tehlikeden ve tehditten bağışık değildir. Ulusal mücadelelerin ve ulusal devrimlerin deneyi, keza “barışçıl çözümle” sonuçlanan deneyimlerin tarihsel sonuçları böyle bir sonucun imkansız olduğunu göstermediği gibi, söz konusu tehlikeye karşı uyanık olmak gerektiğini göstermektedir. Ama bu tehlike ve tehdit var diye de zorunlu hale gelen taktiksel uzlaşmalardan, taktiksel ittifaklardan, taktiksel geri çekilmelerden, taktiksel manevralardan da uzak durulamaz. Kaldı ki “demokrasi”, “devrim”, “Marksizm” vs. adına hareket eden bir kısım politik eğilimlerin Kürt hareketini yalnız bırakarak sonra da ucuz yoldan Kürt yurtsever hareketini “ihanetle”, “Erdoğan’ı kurtarmakla” vs. damgalaması düpedüz gerici bir tavırdır. Hem yalnız bırak hem suçla! Saçmalık bu. Buyrun sınıf mücadelesi arenası ortada, halkların birleşik mücadelesini başarıyla geliştirerek Kürt mücadelesini de güçlendirerek ortak düşmanlara karşı ortak mücadele yolunda ilerleyelim.

Barış ve demokrasi, özgürlük ve adalet, ulusal eşitlik taleplerinin her cephede mücadelesinin verilmesi gerekir. İlerici olmanın en basit koşuludur bu. Hızla, derinlemesine ve genişlemesine en geniş güçlerin eylem birliği ile, sayısız biçimlerde dört bir tarafta kitlelerin eylem gücünün harekete geçirilmesi, ajitasyon, siyasi teşhir kampanyalarıyla sınıfın ve kitlelerin aydınlatılması yaşamsal ve ivedi bir görevdir. Barış mitingleri, barış anneleri cephesinin genişletilmesi ve eylem gücünün yükseltilmesi; ilerici, devrimci kitle örgütlerinin, sendikaların, aydınların ortak eylemleri, kamuoyu oluşturma çalışmaları; Türk ordusunun Rojava’ya olası doğrudan kara harekatına karşı her yerde ve sınır bölgelerinde nöbetler ve karşı gösteriler gibi görevler günün yakıcı görevleridir. Bu mücadelelerin bölgesel ve küresel çapta örgütlenmesinin büyük önem taşıdığını ise hatırlatmak bile gereksizdir.