Translate

ASHC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ASHC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2021 Pazartesi

ENVER HOCA ve SOSYALİZM VE KOMÜNİZM TEORİSİ II. BÖLÜM

 ''Diz çökmeyeceğiz. Çizgimiz olan Marksizm-Leninizm’in doğru yolunda yürümeğe devam edeceğiz ve ilkeleri sonuna kadar savunacağız.'' (E. Hoca)


Enver Hoca ve AEP'in Marks ve Lenin'in sosyalizm ve komünizm teorisini, Stalin'i ve III. Enternasyonal'i militanca savunduğu biliniyor. Öteki revizyonist ve Troçkist akımlarla arasındaki sınır çizgisi nettir. Özel olarak, hiç olmazsa bu makalede konun bu yanına girmek gerekmiyor.

Kitabımızın ''SSCB’de Kale, 'Sosyalizmin Zaferi' ve 'Kesin Zaferi' Koşullarında İçten Fethedildi'' alt başlığı altında şunları yazmıştık;

''SSCB’de ve öteki sosyalist ülkelerde kale içten fethedilmiştir. SSCB’de sosyalizmi tasfiye ederek kapitalizmi yeniden inşa eden politik güç, 'sosyalizmin zaferi' koşullarında tohumlanarak serpilip gelişti. 'Sosyalizmin kesin zaferi' koşullarında politik iktidarı 1956 yılıyla birlikte gasp etti. İşte 1956 ile politik iktidarı ele geçiren bu güç, yeni tipten küçük burjuva bir tabakadan oluşan bürokrasi, aristokrasi ve teknokrasiydi. Bu yeni tip küçük burjuva tabaka bir küçük burjuvazi olarak gelişerek yeni tip bir burjuvaziye, iktidarı ele geçiren egemen bir sınıfa dönüşmüştür. Yeni tip burjuvazi, (modern revizyonist) kolektif kapitalist karakterde bir sınıf olarak kapitalist restorasyonu gerçekleştirmiştir.

Revizyonist karşı devrimin öncü birliğini, stratejik çekirdeğini oluşturan bürokratik burjuvazidir. Revizyonist bürokrat burjuvazi, sosyalizmin inşası sürecinde, emperyalist kuşatma ve baskının ve geçmişten gelen bazı önemli tarihsel etkenlerin de desteğiyle, işçi sınıfı ve emekçilerden gelme, yeni dönemin özgün ve temel bir ürünü olarak doğmuş, giderek ayrıcalıklarla donanmış; küçük burjuva tabakanın burjuva olma yolunda palazlanmasıyla oluşmuştur. Marksist–Leninist teori, kapitalist restorasyonun bu yeni yolunu ortaya koymamıştı. Bu, yeni bir olguydu. Kapitalizmden komünizme geçiş tarihsel–politik sürecinin yeni deneyimleriyle ortaya çıkan bu olgu, teorinin zenginleştirilmesinin, eski formüllerin aşılmasının ana bileşenini oluşturmaktadır. Teorinin kaynağı pratiktir. Teoriyi zenginleştirmenin, yenilemenin aracı bir kez daha pratiktir, tarihsel pratiktir. Ve komünistler tarihe, doğaya, düşünceye, deneyime ancak ve yalnızca diyalektik yönteme, materyalist kavrayışa, Marksizm–Leninizm’e bağlı kalarak objektif bakabilir ve teorilerini yenileyebilirler. Ki, teorinin yenilenmesi/zenginleştirilmesi gecikmiş bir acil görev olarak enternasyonal proletaryanın ve komünistlerin önünde durmaktadır. Kapitalizmden komünizme geçişte bir uğrak, komünizmin alt evresi olan sosyalizmde kapitalist restorasyonun bu yeni yolu tarihin, sınıf mücadelesinin, sosyalizmin inşasının enternasyonal proletaryaya verdiği en temel derstir. Teorinin eski ve yetersiz açıklama ve formüllerinin aşılacağı temel nokta da burasıdır.'' (Hasan Ozan, SSCB'de Kapitalizmin Restorasyonu, Sosyalizmin Sorunları, Tarihi Dersler, Akademi Yayın, 2011)


Eleştiri ve özeleştiri eksikliğine ve ciddi tutuculuğuna karşın, bu perspektifin geliştirilmesinde Enver Hoca'nın teorik katkısı temel önemdedir. ASHC'deki sosyalizmin yıkılışı bu gerçeği değiştirmiyor. Bu bağlamda ASHC'nin yıkılışının nedenleri incelenirken de bu teoriye uygun bir pratiğin yeterince geliştirilememesine yol açan kendine has koşullar, faktörler ve nedenlerle birlikte ele alarak değerlendirmesi gerekir. Öyle bir kalem darbesiyle bu sorunlar bilince çıkarılamaz ve bilimsel devrimci sonuçlara varılamaz. Zengin bir babanın müflis oğlu gibi hovardaca yapılacak sözde değerlendirmelerin Marksizm-Leninizm'le, komünist olmakla bir bağı olamaz.


Geçmeden hemen eklemek gerekir, sosyalizmden kapitalizme yeni bir yoldan restorasyon (geriye dönüş) teorisinin geliştirilmesinde, Kruşçevci modern revizyonizme karşı mücadelede devrimci Çin'in, büyük devrimci önder Mao Zedung'un da önemli katkıları vardır. O koşullarda ÇKP'nin devrimci-demokratik karakteri, Çin'de devrimin henüz canlı ve gelişmekte olması, yanı sıra ÇKP'nin Marksizm-Leninizm'den güçlü bir tarzda etkilenmiş bir parti olması, keza bazı ulusal sorunlarının özgün etkisi gibi faktörler, o dönem Çin'in Titoizm'e, Kruşçev-Brejnev modern revizyonizmine, Avro-Komünizme karşı devrimci tutum almasına yol açmıştır. Bu mücadele küçümsenemez ve hiçleştirilemez.


Devrimci-demokratik Çin'de, Mao Zedung önderliğinde geliştirilen ''Kültür devrimi'', ulusal burjuvazinin politik iktidara yerleşmesine ve etkinlik kazanmasına karşı gerçekte, politik bir ayaklanmaydı. Bu deneyim olduğu gibi sosyalist inşa sürecine taşınamaz ama ders çıkarılacak önemli bir deneyimdir.


Çıkarmamız gereken ders, proletarya diktatörlüğü ve sosyalist inşa sürecinde yeni burjuvazinin iktidarı gasp etme gerici eylemine karşı, başta sınıf ve kitleler olmak üzere devlet içindeki dayanılabilecek kuvvetlerin de seferber edilmesiyle yeni burjuvazinin tasfiye edilmesidir. Bu uğurda iç iktidar bölünmesi, iç savaş göze alınmak zorundadır. Sınıfın ve komünistlerin bu bilinçle de eğitilmesi, ideolojik ve siyasi uyanıklığının diri tutulması, çıkarılması gereken tarihsel bir derstir. SSCB'de komünistler bunu başaramadı.


Kuşkusuz ki ana sorun kapitalizmden komünizme kesintisiz geçiş/devrim sürecinde, yeni tip burjuvazinin doğuşunu, gelişimini, iktidarlaşmasını önlemektir. Bu amaçla deneyimin ışığında bütünsel bir teori ve pratikle; teori, ideoloji, politik, iktisadi, kültürel alanlarda kalenin içerden fethedilmesini önlemektir. Önlenemediği koşullarda ise komünistler parti ve devletteki iktidar bölünmesi ve iç savaşı göze almakla ve örgütlemekle yükümlüdür. Kapitalizmin restorasyonu süreçlerinde böyle bir devrimci gelişmenin yaşanmadığını, böyle bir donanıma sahip olunmadığını artık tarihsel deneyimlerden biliyoruz. Dahası ihanet ve kızıl maskeli karşı-devrimin, iktidarda olan partinin önderlerinin bir kısmının öncülüğünde örgütlendiğine tanık olduk. Sosyalist inşa sürecinde sınıf mücadelesinin yeni biçimler kazanarak geliştiğini ve gelişeceğini bilince çıkarmak, teoriyi zenginleştirerek yürümek gerektiği açıktır.


Enver Hoca Marks ve Lenin'in sosyalizm ve komünizm teorisini ısrarla savunmuştur. Enver Hoca, kapitalizmden komünizme geçişte komünizmin ilk evresi sosyalizmde sınıf mücadelesinin iç ve uluslararası arenada kesintisiz süreceğini vurgulamıştır.


Birlikte okuyalım;

''Siyasi çizgisini tesbit edişinde ve bütün faaliyetlerinde AEP'ye şu ilke rehberlik etti: Sınıf mücadelesi, devrimin zafere ulaşmasının, sosyalist toplumun inşasının ve komünizme geçişin temel itici gücüdür. Sınıf mücadelesi objektif bir olgudur; böyle olduğu için de, kaçınılmaz bir şeydir. Dolambaçlı bir şekilde gelişir; bazen yükselir, bazen geri çekilir; bazen keskinleşir, bazen yumuşar; ama hiç bir zaman kesintiye uğramaz ve asla yok olmaz. Sınıf mücadelesi, siyasi, iktisadi-sosyal, ideolojik ve kültürel bütün alanları kapsar.'' (Arnavutluk Emek Partisi Tarihi-3, s. 183-184)


Açık ki AEP, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde sınıf mücadelesinin kesintisiz süreceğini savunmuştur. Pratikte de kavrayışı çerçevesinde buna uygun davranmıştır, davranmaya çalışmıştır. Yalnızca muhalefetteyken değil, iktidarlaştıktan sonra da sınıflararası barış teorisi daima oportünizmin, reformizmin, revizyonizmin damgasını taşır. Hoca ve AEP bu gibi teorileri her zaman mahkum etmiştir. Titoizm'e, Sovyet modern revizyonizmine, Avro-Komünizme, Çin revizyonizmine karşı mücadelesinden bu gerçeği bilmekteyiz.


SSCB ve sosyalist kampta kapitalizmin restorasyonu deneyimine sahip ASCH, örneğin şunları savunmuştur;


''Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ni sarmış olan bürokrasi, Kruşçev revizyonistlerinin iktidarı ele geçirmelerine yardım etti. Devlet ve Parti organlarındaki yüksek maaşlı ve emekçi kitlelerinkine kıyasla çok yüksek bir hayat standardına sahip olan bürokratların, ekonomi alanındaki yöneticilerin ve sanat, bilim ve kültür alanlarında çalışan kimselerin oluşturduğu imtiyazlı bir tabakanın doğması, revizyonist grupların iktidarı devirmeleri ve ülkeyi adım adım kapitalizmin geri getirilmesi yoluna sokmalarının sağlam bir dayanağını meydana getirdi.'' ( (Arnavutluk Emek Partisi Tarihi-3, s. 92)


Nitekim bu dersin ışığında ASHC'de ücretler arası farklılık sınırlandırılmıştır...

''Bu etkenlerin revizyonizmin köklerinin açığa çıkartılması, bu kötülüğün bütün kaynaklarının nasıl ortadan kaldırılacağı ve Sovyetler Birliği ve diğer bazı sosyalist ülkelerde ortaya çıkmış olan durumun Arnavutluk'ta ortaya çıkmasının nasıl önlenebileceği konusunda AEP için büyük bir ders teşkil etti.'' (s. 92)


Enver Hoca ve AEP, bu tarihsel deneyimden çıkardığı dersler ışığında çok önemli pratikler geliştirmiştir... Ancak ne var ki, alınan tedbirler ve sağlanan kazanımlar, ASHC'nin yıkılışını önleyememiştir. Bu yıkılışı salt öznel koşullarla, AEP'in teori ve pratiğinin yanlış olmasıyla izah edemeyeceğimizi, dolayısıyla ne yapmışlarsa yanlış yapmışlar, ''sonuç ortada'' kolaycılığına kaçmamamız gerektiğini hatırlatmak isteriz. Yaşanan yıkım gibi, yıkım öncesi süreci de nesnel ve öznel koşulların bütünlüğü içerisinde ele almalıyız. Teori ve tarihsel deneyimler konusundaki kafa tembelliği, dogmatik ve eleştirel olmayan, idealize eden geleneğimizin, bu kez, aynı zaafın tersyüz edilmiş biçimi olan topyekün redde dönüşmesine izin vermemeliyiz. Dimitrov'un dediği gibi, tembellik kötüdür ama en kötü tembellik kafa tembelliğidir...


SSCB'de ve sosyalist blokta kapitalizmin restorasyonu deneyiminin sonucudur ki, AEP Tarihi'nde şunları okuyabiliyoruz;


''Sosyalist düzen sadece sömürücü sınıfların kalıntıları ve silahlı emperyalist saldırı tehlikesiyle değil, aynı zamanda barışçı evrim yoluyla bu düzenin içerden burjuva-revizyonist yozlaşması tehlikesiyle de karşıkarşıyadır. ( Age., s. 98)


Örneğin, AEP 5. Kongre'si;

''Sınıf düşmanına karşı mücadelenin gelecekte de Parti, devlet ve bütün emekçi halk için birinci derecede öneme sahip bir görev olarak kalacağını ısrarla belirtirken, bir yandan da sınıf mücadelesine daha geniş bir açıdan bakılması gerektiğine işaret etti.

Bu, çok yanlı bir mücadeledir. Bu mücadele bugün için esas olarak ideolojik bir mücadeledir, insanların bilinçlerini ve yüreklerini kazanma uğruna bir mücadele, burjuva ve revizyonist yozlaşmaya karşı, yabancı kalıntı ve eğilimlere karşı bir mücadeledir... komünist ideoloji ve ahlakımızın zaferi uğruna bir mücadeledir.

Böylece Parti, burjuva ve revizyonist ideolojiyi tamamen yerle bir etmek ve proletarya ideolojisinin nihai zaferini sağlamak için verilen sınıf mücadelesini yani ideolojik devrimi; sosyalist devrimi bütün alanlarda sonuna kadar sürdürmenin esas halkası olarak kavradı.

Sosyalist devrim zincirindeki esas halkanın, ülkedeki yaratılmış olan yeni şartlarda sınıf mücadelesinin esas cephesinin ideolojik devrim olması, subjektif ve objektif etkenler tarafından belirlenmekteydi.

Ülke içinde ve uluslararası alandaki sosyalist inşa tecrübeleri şu gerçeği tamamen doğrulamıştı:

İdeoloji ve kültür alanında devrimin kesin zaferi sağlanamadığı sürece, sosyalist devrimin iktisadi ve siyasi alanlarındaki zaferi de teminat altında sayılamaz." (Age., s. 98-99)


''İdeolojik devrim, Partinin ve işçi sınıfının elinde güçlü bir silah olarak, toplumun bütün üstyapısının devrimcileştirilmesine hizmet edecek...''

''Devrim ideolojik alanda gelişmesi ve zafere ulaşması, revizyonizmin, Sovyetler Birliği'nde ve diğer bazı sosyalist ülkelerde olduğu gibi iktidara gelmesini ve kapitalizmin geri getirilmesini önleyecekti. Böylece sosyalist toplumun inşasının tamamlanması ve komünizme geçiş teminat altına alınmış olacaktı. AEP, Sovyetler Birliği trajedisinden şu büyük dersi çıkardı. İdeolojik devrimin mutlaka zorunlu olduğunu da berrak bir şekilde kavramak ve onu daha da kapsamlı bir şekilde sürdürmek gerekiyordu. (Age., s. 100-101)


''İdeolojik devrim, kendisiyle birlik içinde gelişen ve ona ayrılmaz bir şekilde bağlı olan kültür devrimi tarafından doğrudan doğruya desteklenmelidir.'' (Age., s. 105)

''İdeolojik alanı sınıf mücadelesinin esas cephesi olarak nitelendiren Beşinci Kongre, bu mücadelenin sosyalizmde bile, son tahlilde, bir siyasi iktidar mücadelesi olduğunu berrak bir şekilde ortaya koydu. Müttefikleri tarafından desteklenen işçi sınıfı, sosyalist ve komünist toplumun inşasının tamamlanması için başlıca silah olarak proletarya diktatörlüğünü korumaya ve güçlendirmeye çalışır. Sosyalist ülke içindeki devrilmiş sınıfların uluslararası burjuvazi tarafından desteklenen kalıntıları ve yeni burjuva unsurlar da, kendi açılarından, proletarya diktatörlüğünü tasfiye etmeye ve kapitalist siyasi iktidarı ve kapitalist sosyal ve iktisadi düzeni geri getirmeye çalışırlar.

Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa'daki diğer bazı ülkelerin acı tecrübeleri, hem iç hem de dış sınıf düşmanlarının bu amaca ulaşmak için, siyasi ve sosyal karşı-devrimin zeminini ideolojik ve kültürel karşı-devrim aracılığıyla hazırladıklarını göstermiştir. (s. 106)


''Bürokrasiye kaşı mücadele, sınıflar ve sınıf mücadelesi var olduğu sürece sona ermeyecektir.'' (s.131)


Proletarya diktatörlüğünü kapitalizmden komünizme geçmede tayin edici silah olarak gören Enver Hoca, ''AEP bürokrasiye karşı mücadeleyi, sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görmektedir. Dolayısıyla sınıf mücadelesi var olduğu sürece, bürokrasiye karşı mücadele de devam edecektir.'' (Age., s. 181) der. Komünizme geçme sürecini iç ve uluslararası alanda kesintisiz devrim süreci olarak gören Enver Hoca, bu devrimin ekonomik, siyasal, ideolojik ve kültürel devrim olarak olarak bütünselliğine dikkat çeker...


''Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yozlaşması tecrübesi açıkça şunu gösterdi: ML kuralların ideolojik özünü kavramaktan ve bunların devrimci bir şekilde uygulanmasından vazgeçmek, işçi sınıfının ML partisi için en büyük kötülük ve onun dağılması ve revizyonist partiye dönüşmesi yolunda en büyük tehlikedir.'' (Age., s.129-130)


''İdeolojik ve kültür alanlarında da zafere ulaşılmadığı sürece, ne devrimin siyasi ve iktisadi-sosyal alanlardaki zaferleri teminat altına alınabilir, ne de kapitalizme geri dönüş tehlikesi ortadan kaldırılabilir. İdeoloji kültür alanındaki devrimin amacı, burjuva ideolojisini yıkmak, her yerde ve her yönde komünist ahlakı yaratmak, revizyonizmin iktidara gelmesini ve kapitalizme geri dönüşü önlemektir. Devrim, ideoloji ve kültür alanlarındaki gelişmesine paralel olarak, siyasi ve iktisadi, sosyal alanlarda da devam etmektedir. Komünist toplumun inşasına ancak sosyalist devrimin bütün alanlarında, taban ve üstyapıda, sürekli olarak geliştirilmesiyle varılabilir.'' (Age., s.174)

Enver Hoca'nın şu vurgusu da oldukça önemlidir;

"Parti ve işçi sınıfı sosyalist toplumunun tam olarak inşasına doğru ilerlemeyi, proleter devrimimizin içinde kadın devriminin derinleşme ve gelişme derecesiyle biçmelidir. Kadın geride kalırsa devrim de geride kalır." (abç.)


Yukarıda kısaca da olsa AEP ve Enver Hoca'nın ele aldığımız sorundaki bakış açısını yansıtmaya, izledikleri politikanın bazı kilit sorunlardaki anlayış ve duruşunu yansıtmaya çalıştık. Yıkılış ve yenilgileri, geçmişi topyekün inkar etmenin aracı yapmamalıyız. Geçmişi de geleceğe dönük ders çıkarmanın silahı olarak kullanmalıyız. Ders çıkarma adına yenilgilere, tasfiyeci oportünist akımlara teslim olmamalıyız. Bütün meselelere, ilkeli bir ideolojik-siyasi perspektifle bakmalı ve eleştiri-özeleştiri silahını da enerjik bir tarzda kullanmalıyız.


Hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımız gibi, her şeye reddiye de yazamayız. Tarihsel başarı ve kazanımlar da, zaaflar, yenilgiler de bize aittir. Birincisine güçlü bir tarzda sahip çıkarken ikinci durumu da diyalektik materyalist yöntemle inceleyip bilimsel devrimci-komünist derslerle donanıp aşmalıyız. Bu bağlamda tarihsel deneyimin eleştirisi baş köşede durur. Bu bağlamdaki eleştiri de ilkelere, teoriye, Leninist eleştiri-özeleştiriye dayanmak zorundadır. Aksi taktirde tarihsel oportünist, revizyonist, reformist akımın şu veya bu teorilerine, yöntemine, ilkelerine boğularak devrimci ve komünist tarihin ve sosyalist inşanın gerçeklerini inkara varmak kaçınılmaz bir kadere dönüşür. Burjuva ideolojisine teslim olmamak için nesnel ve denetlenebilir verilerden yola çıkmak, diyalektik materyalizme, tarihsel materyalizme, sınıf mücadelesi ve sosyalizm-komünizm teorisine bağlı olarak somut koşulların somut tahlilini yapmak gerekir. ''Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder!'' der bir atasözü. Yarım kavrayışlı, kendi dar pratiğini ve dar kafalılığını, ilkelliğini, kolaycılığını ''evrensel akıl'' olarak sunanlardan, dahası özellikle post-modern tekniklerle pazarlayanlardan uzak durmak; bu zihniyet ve gölgesi büyük karakterlerin gerçek durumunu ısrarla açığa çıkarmak gerekir.


Tarihsel deneyimler gösterdi ki, kapitalizmden komünizme geçiş süreci önceden görülebilenden, ön görülebilenden ve gördüğümüzden daha karmaşık bir süreçtir. Bu süreç komünizmin üst evresine, olgunlaşmış komünizme (sınıfsız toplum) ulaşıncaya kadar sayısız biçimler alacak ve öngörülemeyen yeni deneyimler de yaşanacaktır.


Bu süreçte yenilgi olasılığı potansiyel olarak vardır ve öngörülebilenden daha tehlikeli bir olasılık olarak vardır. Tek başına sosyalist bir kampın ortaya çıkması da buna engel değildir. Sözgelimi dünyanın büyük çoğunluğunun sosyalist kamp olarak ortaya çıkması da yetmeyebilecektir. Bu son durumda durumun sağlayacağı yüksek avantajlar ne olursa olsun, bu tehlike giderek somut bir tehdite ve giderek bir gerçeğe dönüşebilir. Bin yıllara dayanan özel mülkiyet dünyasının ve temsilcilerinin direnişi, baskısı, fiili eşitsizlikler, geçmişten devralınan alışkanlıklar, ortaya çıkabilecek yeni burjuva eğilimler, daha karmaşık mücadeleleri ve kesintisiz devrim sürecinin daha çok yönlü ve nitelikli geliştirilmesini gerektirecektir. Sosyalist inşa sürecinde proletarya, proletarya ve Marksizm-Leninizm maskesiyle ortaya çıkacak proletarya karşıtları arasında iç savaşlara varabilecek direniş süreçlerini de içerebilecektir.


Ana sorun geçmişin dersleriyle silahlanmak ve yeni deneyimlerin ışığında teori ve pratiği sürekli geliştirmek, pratik-politik bir silaha çevirmektir. Olası yabancılaşmayı, bürokratik çürümeyi önceden görerek veya hızla fark ederek önlemektir. Fakat hayat yeşildir, elde sihirli bir değnek de olmadığına, düz bir çizgide, otomatik bir gelişme çizgisinde sosyalizmden komünizme geçmek olanaklı olmadığına göre, bu geçiş sürecinde, devrimler, karşı-devrimler, iç savaşlar gibi mücadeleler yaşanabilecektir. Sözgelimi, ''bürokratik yasallığın kölesi haline gelen Molotov''lar, Kruşçevcilerin manevralarına, askeri-politik darbesine karşı sosyalist devletin gücünü harekete geçirebilselerdi ve kitlelere açık çağrı üzerinden iç savaşı da göze alarak karşı devrimi ezebilseydiler tablo daha farklı olabilecekti. Oysa onlar kolayca avlandılar ve tasfiye edildiler.


Kapitalist restorasyon fırtınasına karşı ayağa kalkacak liderlerin çıkmaması, yenilgiye uğrayan sosyalizm deneylerinin ortak bir özelliğidir. Ki onlar böyle bir donanıma da sahip değillerdi. Fakat geleceğe dönük çıkarılacak derslerden birisi de bu bağlamda somutlaşıyor.


Bağımlı kadro tipine, bürokratik bağımlılığın hiçleştirdiği kadrolara ve öncüye değil, bağımsız kişilik sahibi, her koşulda özne olmayı bilen mücadeleci komünist kadrolara ve partiye gereksinim var. Bürokratlaşmış, sınıftan ve kitlelerden kopmuş, ''komünist bürokrat'' tipine, ''komünist böbürlenme''yi meslek edinmiş, ''komünist böbürlenme''yle kendinden geçen ayrıcalıklı kadro tipine ve aygıta, bürokratik çalışma tarzına öncelikle ideolojik-siyasi düzeyde izin verilmemeli, ideolojik ve örgütsel inşada kadroların, sınıfın, kitlelerin parti ve yönetici örgütleri özgürce eleştirmesine, bağımsız inisiyatif ve öz denetimine özel önem verilmesi şarttır.


20 yıla yakın bir süredir sürüm sürüm süründürülen sosyalizm tartışması sürecinde oportünizme, tasfiyeciliğe, bürokratizme, koltuk sevdasına, sınır tanımayan ''kendi kadrosu''nu kurmayı da özel olarak içeren ve dayanan ''stratejik önderlik'' teori ve pratiğine, tipik bürokratik elitizme ve emir komutayla yönetme tarzına baktığımızda, karşımıza oldukça ''garip'' bir tablo çıkmıştır. Tam da sosyalizmin tarihsel deneyimlerinden sosyalist demokrasi, kolektif çalışma ve önderlik, yerel örgütlerin, kadroların ve kitlemizin özgürce eleştirmesi, sınıf ve kitleyle en sıkı bağ ve çalışma, örgütlerin bağımsız inisiyatif ve yaratıcılığı, bürokratizme karşı en keskin mücadelelerin yürütülmesi bu vb. değerlerin yetkince geliştirilmesi gerekirken tam aksi yoldan yürünmüştür... Tarih, bunları da kaydetmiştir. Bu tasfiyeci bürokratik deneyim de ilkeli bir tarzda aşılmak zorundadır.


8 Mayıs 2017 Pazartesi

III. BÖLÜM ARNAVUTLUK SOSYALİST HALK CUMHURİYETİ NEDEN YIKILDI?

III. BÖLÜM
ARNAVUTLUK SOSYALİST HALK CUMHURİYETİ NEDEN YIKILDI?
ASHC’nin neden yıkıldığı sorusunun yanıtlanması gerekmektedir. Başında deneyimli ve sınıf mücadelesinin çok değişik alanlarındaki sınavlarını başarıyla vermiş AEP’in bulunduğu ASHC, neden yıkıldı? Bu sorunu daha da önemli kılan olgu, SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta kapitalizmin restorasyonu deneyimlerine sahip, bu deneyimin ışığında olası kapitalist restorasyon tehlikesine karşı partiyi, kadroları, sınıfı ve kitleleri eğitmeye önem vermiş, bu bağlamda da ideolojik-siyasi donanıma sahip bir partinin iktidarda olduğu ASHC, nasıl oldu da Enver Hoca yoldaşın kaybından sonra, önce adım adım revizyonizme doğru kaydı, sonra da yenilerek kapitalist-emperyalizme tutsak düşebildi? Bu bir kader mi?
Kuşkusuz kapitalist restorasyon bir kader değildi, değildir. Sorunu, somut gerçeği, Marksizm-Leninizm’in, diyalektik materyalizmin ışığında, yeni tarihsel deneyimin eleştirel analiziyle çözümleyebiliriz.
Yenilgilerden geçmeden, büyük tarihi geri çekilişler yaşamadan, yepyeni deneyimlerle kuşanmasını bilmeden kapitalizmden komünizme geçilebileceğini düşünmek bilimsel ve tarihsel gerçeğe aykırıdır. Yaşadığımız deneyimler bunu kanıtlıyor. Bilinir ki, kapitalizmden komünizme geçiş süreci, uzun bir tarihsel süreci gerektirir ve bu süreç, ulusal ve uluslararası arenada sayısız biçimler alan sert ve karmaşık bir sınıf mücadelesi dönemidir. Sosyalizm, sınıf mücadelesinin sonu değil, yeni bir başlangıçtır; sınıf mücadelesinin yeni tarihsel-toplumsal koşullar altında yeni ve daha üst ve karmaşık biçimler alarak sürmesidir. Tarihin gelişimi kuşkusuz ki, diyalektik, sarmal bir gelişimdir. Büyük tarihi geri çekilişler, yenilgiler tarihi tekerrürden ibaret gören idealist tarih öğretisini doğrulamaz; tarihin akışı geriye de akmaz, tekrara da dayanmaz; ana doğrultu, tarihsel ve toplumsal gelişmenin nesnel yasaları temelinde daha yüksek bir gelişme aşamasına doğrudur. İnsanlığın toplumsal gelişmesinin tarihsel yasası bunu kanıtlar. Son sömürücü sınıflı toplum olan kapitalizmin yerini sosyalizme bırakması, sosyalizmden komünizme geçilmesi, tarihsel bir yasadır; sınıfların, partilerin, önderlerin iradesi bu tarihsel süreçte ya gelişmeyi geciktirebilir ya da hızlandırabilir sadece. Tarihi belirleyen şey, irade değil, tarihsel ve toplumsal gelişmenin nesnel karaktere sahip olan yasalarıdır. İradenin rolü, tam da burada, gelişmeyi hızlandırmak veya gelişmeyi geciktirmek bağlamında aktif bir etken olabilir ancak.
Kapitalizmden komünizme geçiş sürecini belirleyen şey, nesnel yasaların dışında soyut bir irade değildir. Aksine, sosyalizmden komünizme geçiş de belli nesnel hareket yasalarına dayanır. Subjektif faktör sınıf savaşımının bu nesnel gelişme yasalarının kavranması temelinde bu geçişe önderlik eder. Burada, sosyalist toplumun kendi bağımsız nesnel iktisadi temelleri üzerinde gelişen bir temel toplum biçimi olmadığı, bir geçiş evresi olduğu için, bu geçiş ancak proletaryanın önderliğinde gerçekleşebilir ve bu yasa, sosyalizmden komünizme geçişin yasalarından biri, başta gelenidir. Ama bu önderlik keyfi olarak belirlenmiş bir önderlik değil, aksine geçişin nesnel yasalarının bir gereğini ifade eder. Marks, “Sadece varolan ilkeleri değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendi kendimizi değiştirmek, siyasal iktidarı sürdürecek yeteneğe sahip olabilmek için, onbeş, yirmi, elli yıl süren iç savaşlar ve uluslararası savaşlardan geçeceksiniz” diyerek proletaryaya seslenir ve uyarır. Lenin, “Sorunun özünü ele aldığımızda ise -tarihte hiç yeni bir üretim tarzının uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı görülmüştür mü!” diyerek sorar ve komünistlerin böyle bir ütopik gelişme yolu tanımadığını vurgular. Tarihsel gelişmenin deneyimlerine dayanarak bilimsel bir yanıt verir ve küçük burjuva oportünizminin eleştirisini yaparak sorusunu yanıtlar.
Sosyalizmden kapitalizme geri dönüşün deneyimlerine sahip olmasına karşın AEP ve ASHC, E. Hoca döneminde de kapitalist restorasyon tehlikesinden ve restorasyon doğrultusundaki her türden karşı-devrimci girişim örneklerinden uzak kalabilmiş değildi. Zaten bunu ummak veya beklemek ancak küçük burjuva aydınına ve oportünizme has bir saflık olacaktı. Nitekim E. Hoca yoldaş, bu tehlikeye ve bu tehlikenin ideolojik ve siyasi uyanıklığın zayıflaması koşullarında bir olguya dönüşebileceğine, Arnavutluğun bundan bağışık olmadığına ısrarla dikkat çekmiştir. Yani Enver Hoca ve Partisi, Sosyalist Kamp’ın tasfiyesi olumsuz deneyimlerine sahip olmanın ve bu doğrultuda geliştirilen eğitim ve uyanıklığın tek başına Arnavutluk’ta kapitalist restorasyona karşı güvence oluşturmadığının açık bilincine sahipti. E. Hoca’ya ve AEP’e ait tüm belge ve değerlendirmelerden bu gerçeği rahatlıkla görebiliriz. Tarihsel deneyimin gösterdiği gibi, kapitalizmden komünizme geçiş, sanılandan da karmaşık ve zorlu bir sürecini ifade etmektedir. ASHC deneyimi de bunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Evet, ASHC’de de kale içten fethedildi. ASHC deneyinin özgün yanı, SSCB’den farklı olarak, işe Enver Hoca’nın reddiyle başlanmadı, başlanamadı. Görünüşte, E. Hoca hep yüceltildi. Aliya ve kliği AEP’in, ASHC’nin Enver Hoca önderliği dönemini açık bir saldırıyla mahkum edecek kudreti gösteremedi. Böyle bir yöntemin erken deşifre olmalarına yol açacağını ve kitlelerin desteğini kaybedeceğinin bilincindeydi bu hainler şürekası. Kapitalizmin restorasyonu yoluna erken ve hızlı giren AEP ve ASHC’nin yöneticileri ve önderlerinin, işe hemen ve doğrudan E. Hoca’ya saldırarak girmeye cüret edememeleri deneyi, aslında Enver yoldaş döneminde partiye, kadrolara, sınıfa ve kitlelere verilmiş olan eğitimin etki derecesiyle, kapitalist restorasyon deneyimlerinin sınıf savaşımında az-çok bir silaha dönüştürülmüş olması gerçeğiyle bağlıydı. Bu gerçeği saptamak ve görmek gerekir.
ASHC’deki kapitalist restorasyonun ikinci özgünlüğü, dünyada ASHC dışında başka bir sosyalist ülkenin ve sosyalist bir kampın olmadığı koşullarda gerçekleşmiş olmasıdır. AEP ve ASHC, kapitalist/emperyalist kamp ve revizyonist/sosyal emperyalist kamp tarafından acımasız ve amansız bir tarzda kuşatılmış olduğu koşullarda ve her iki kampın ortak iradeleri ile tasfiye edilmek istendiği bir tarihi süreçte ve son olarak, kapitalist/revizyonist kampın çözülmeye başladığı ve giderek dağılmaya başladığı somut tarihsel koşullarda kapitalist/revizyonist yola girerek tasfiye edildi.
ASHC’deki kapitalist restorasyonun üçüncü özgünlüğü, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının, örneğin bir Rusya gibi zengin olmadığı, Uluslararası Komünist Hareket’in zayıf, dünya devrim dalgasının güçlü bir şekilde geri çekilmiş olduğu ve kapitalist/sosyal emperyalist kampın dağılışıyla, devrim dalgasının dibe vurduğu; Amerikan emperyalizminin önderliğindeki kapitalist/emperyalist kampın “Soğuk Savaş”ı açık bir şekilde kazandığı, Amerikan emperyalizminin yer küremizin tek patronu olarak ortaya çıktığı, kapitalist/emperyalist kamp içerisindeki çelişki ve çatışmaların henüz keskinleşmediği, dolaylı yedeklerden yararlanmanın son derece elverişsiz olduğu; ASHC’yi de tasfiye etmek için koşulların daha elverişli bir hale geldiği ve ASHC üzerinde, emperyalizm ve çevre ülkelerin gerici baskı ve ablukasının bir mengene gibi sıkmaya başladığı bir tarihsel kesitte, küçük bir ülkede kapitalizmin restorasyonunun gerçekleşmiş olmasıdır.
ASHC’de kapitalist restorasyonun dördüncü özgünlüğü, kapitalizmin restorasyonundan çıkarılmış dersler ışığında, SSCB’den farklı olarak, maddi bakımdan ayrıcalıklı bir küçük bürokratik burjuva tabakanın gelişmesinin hemen hemen olmadığı ve böyle bir tabakalaşmaya hemen hemen izin verilmediği bir tarihsel sürecin ardından; eski sosyalist kamp ülkelerinden farklı olarak, kapitalist restorasyon için güçlü bir kitle temelinin olmadığı bir tarihsel kesitte gerçekleşmiş olmasıdır.
ASHC’deki kapitalist restorasyonun beşinci özgünlüğü, kurtuluştan önce kapitalizmin ve burjuvazinin, burjuva ideoloji ve kültürünün çok zayıf geliştiği, cılız burjuvazinin kendini politik bir parti olarak ifade edemediği, dolayısıyla, burjuvazinin devrimden önce güçlü olmadığı, ulusal kurtuluşçu bir devrim olarak patlak veren ve zafere erişen antiemperyalist demokratik halk devriminde ciddi bir rol ve engel oluşturamadığı ve devrimin hızla sosyalist devrime dönüşerek ilerleyişinin önünde ciddi bir engel oluşturamadığı bir ülkede; yanı sıra, küçük burjuvazinin aynı süreçlerde ciddi bir politik güç oluşturarak partileşme olanağı olmadığı ve bulamadığı, devrim ve sosyalizmin tartışmasız bir şekilde Arnavutluk Emek Partisi’nin önderliğinde gerçekleştiği ve sosyalizmin inşasına girilmiş olduğu bir ülkede gerçekleşmiş olmasıdır. Bu tablo, bir yandan devrim ve kurtuluş öncesi dönemde üretici güçlerin geri gelişmişlik düzeyi, sosyalizmin inşası sürecinin temposunu vb. olumsuz yönde etkilerken, öte yandan da AEP’in ve işçi sınıfının güçlü bir hegemonya kurarak sürece önderlik etmesini kolaylaştıran ve ivmeleyen bir olanak sunmuştu Arnavutluk’a.
ASHC’de kapitalizmin restorasyonunun altıncı özgünlüğü, ASHC’de sosyalizmi yıkma operasyonun kapitalist restorasyonun tarihi derslerini geliştirme ve uygulama adı altında aşağılık bir tarzda, iğrenç bir demagojiyle örgütlenmiş olmasıdır. Ve bu, üzerinde iyi düşünülmesi gereken çok dikkate değer uyarıcı bir ders olmalıdır komünistler için.
Kruşçev revizyonizmi, Stalin neyi savunduysa tam tersini savunarak uyguladı. Alia revizyonizmi ise sözde Enver Hoca’ya sahip çıkar görünürken tam tersini savundu ve uyguladı.
Aliya revizyonizmi, kapitalist restorasyonu, “değişen koşullar”, “dogmatizme karşı mücadele”, “tutuculuğa karşı mücadele”, “Marksizm-Leninizm’i geliştirme”, “eski ve tutucu zihniyeti aşma”, “yeni koşulları dikkate alma”, “bürokrasiye, liberalizme karşı mücadeleyi geliştirme”, “ sosyalist demokrasiyi geliştirme”, “kitleleri yönetime katma”, “toplumsal yaşamı demokratikleştirme”, “kapitalist restorasyonun deneylerini geliştirme ve uygulama”, “bürokratik yozlaşmaya karşı mücadele” vb. açıklamalar ve şiarlar altında örgütledi. (Konuyla ilgili bakınız “Ramız Alıa, PLENUM KONUŞMALARI”, Karınca Yayıncılık.)
1986 yılında toplanan AEP 9. Kongresi ( E. Hoca’nın katıldığı son kongre 1981 yılında toplanan 8. Kongre’dir), revizyonizmin uç vererek geliştiği bir kongreydi. Uç veren yeni revizyonist eğilim giderek daha da geliştirildi; özellikle AEP MK’sının 8., 9., 10, 11., 12. plenum toplantıları ile (1989-90 yılları) revizyonizm tırmandırılarak belirleyici teorik ve pratik çizgi haline getirildi.
Söz konusu plenum kararları incelendiği zaman görülmektedir ki, revizyonist ihanet çetesi Aliya kliği, Kruşçev-Brejnev’in izinde giderek özünde aynı olan, hatta nerdeyse kelime kelimesine aynı olan bir çizginin eşliğinde kapitalist restorasyonu örgütlemiştir. Kar için üretim, değer yasası, üretim araçlarının meta kabul edilişi, özel mülkiyet alanının geliştirilmesi, merkezi planlamanın tasfiyesi, sözde idari yöntemlerden, komuta kontrol ekonomisinden “ekonomik” yöntemlere geçilmesi, işletme özerkliği, maddi teşvikler, fiyat esnekliği, emperyalist sermayeye kapıların ardına dek açılması; sözde, E. Hoca ve AEP’in sıkı sıkıya bağlı kaldığı özgücüne güvenerek ve dayanarak sosyalizmi kurma teori ve pratiğinin “çoğu zaman dar” kavrandığı eleştirisiyle emperyalistlerle ortak yatırımlara yönelme, ortak ya da tek başına emperyalist sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi, emperyalist devletlerden, IMF gibi emperyalist mali kuruluşlardan borç istenmesi ve alınması, “serbest piyasa” ekonomisinin sistemli övülerek yürürlüğe konulması; sözde Arnavutluk’un yeni bir aşamaya, “yoğun gelişme aşamasına girdiği”, ağır sanayinin geliştirilmesine aşırı önem verildiği, kitlelerin tüketim gereksinmelerinin, hafif sanayinin ihmal edildiği, “üretim demokrasisinin ihmal edildiği” vb. politikaları Aliya kliğinin ekonomik programını oluşturuyordu.
“Demokratikleşme” vb. adına devrilmiş gericiliğin kalıntılarını, eski değer yargılarını ve yeni burjuva unsurları cesaretlendirerek kışkırtma, suçluların serbest bırakılması, burjuva ve burjuva revizyonist ideoloji ve kültürün önünün açılması, geçmişte teşhir tahtasına çivilenmiş burjuva revizyonist fikirlerin kutsanması, giderek Stalin’in heykellerinin kaldırılması ve anti-Stalinist kampanyanın geliştirilmesi, ardından E. Hoca’nın heykellerinin yıkılması, burjuva demokrasisi tapıcılığının geliştirilmesi, anayasal bir madde olan ve ASHC’nin “ateist” bir devlet olduğunu saptayan maddenin kaldırılması, dinsel gericiliğin özgürce örgütlenmesini güvence altına alan değişikliklerin yapılması vb. kapitalist restorasyonun politik programının tipik unsurlarıydı. Ancak Ramiz Aliya ve çetesi o dönem Kruşçevlerin, Brejnevlerin cesaret edemediği şeyleri de yürürlüğe koydu. Burjuva demokrasisi yüceltildi, siyasal yaşam burjuva demokrasisine göre yapılandırıldı. AEP’in anayasal olarak da belirlenmiş önderlik rolü ve tartışmasız egemenliği yasal olarak ortadan kaldırıldı. Burjuva partilerin özgürce kurulması ve seçimlere katılması güvence altına alındı (yıl 1990).
Dönek Ramiz Aliya kliği eliyle yürürlüğe konulan kapitalist restorasyon programı, meyvelerini hızlı bir şekilde verdi. Gorbaçov önderliğiyle içerisine girilen ve kapitalist/revizyonist sistem ve kampın çöküşüyle oluşan ya da şekillenen dünya konjonktüründe AEP’in yürürlüğe koyduğu program, hızlı bir şekilde sosyalist Arnavutluk’un tasfiyesine yol açtı. Sosyalist Arnavutluk emperyalizme bağımlı hale gelen yeni sömürge, geri kapitalist bir Arnavutluk’a dönüştü. Sosyalizmin kazanımları hızla tasfiye edildi. Yeni burjuva partiler, eski devrilmiş gericiliğinin kalıntıları hızla örgütlenerek burjuva partiler olarak ortaya çıktılar. İç ve dış gericilik, azgın bir gericilik ve karşı devrim dalgası olarak Arnavutluk komünistlerinin, işçi ve emekçilerinin üstüne bütün gücü ile çullandı, vb. Böylece, ASHC’nin yenilgisiyle, şanlı Ekim Devrimi ile açılan tarihsel dönem (yerini, yeni bir Ekim fırtınasıyla, ama bu kez geçmişin deneyim ve dersleriyle silahlanmış olarak gelecek ve bir önceki dönemi sertliği, keskinliği, derinlik ve yaygınlığıyla geçmişi kat be kat aşacak yeni bir Ekimler fırtınasıyla yeniden açılacak sosyalizmin yeni bir dönemine bırakmak üzere) kapanmış oldu.
ASHC’de de kale içerden fethedilerek düşürüldü. Peki, ama neden?
ASHC’de kapitalist restorasyon, SSCB’deki gibi, içte uzun bir süreçte oluşan maddi ayrıcalıklarla donanmış ayrıcalıklı küçük bürokratik bir tabakanın iktidarı ele geçirmesi yoluyla gerçekleşmedi. ASHC’deki kapitalist restorasyon esas olarak, tarihsel bakımdan birikmiş AEP ve ASHC’nin sorun, sıkıntı ve zaaflarını unutmadan ve göz ardı etmeden söylemek gerekirse, küresel ölçekte köklü bir biçimde değişen ve yeniden şekillenen yeni güçler dengesinin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz ki, eğer AEP ve önderliği yeni koşulların Marksist-leninist bir tahlilini yaparak, yeni dönemi göğüsleyecek bir donanımla karşılasaydı, kadroları, işçi sınıfını ve emekçi kitleleri bu temelde hazırlasaydı, ilke ve esnekliği birleştiren bir politik duruş sergileseydi; yeni dönemin baskısı altına girerek teslimiyet yolunu seçmeseydi, ASHC’nin tasfiyesi kaçınılmaz bir zorunluluk olmayacaktı.
ASHC’de kapitalist restorasyonun uluslararası kaynağı emperyalist ve revizyonist dünyanın bin bir biçim alarak ASHC’ye yönelen baskısıydı; içteki kaynağı ise, devrim ve sosyalizm aleyhine yeniden şekillenmeye başlayan küresel konjoktürün baskısına boyun eğerek teslimiyet yolunu tutan AEP yöneticilerinin ihanet ve teslimiyetiydi.
Görülen o ki, Arnavut komünistleri ve emekçileri gaflet, delalet ve hıyanet karşısında gafil avlandılar. İhanet ve döneklik çok sevdikleri kendi partileri olan AEP’in tepesinden başladı. Büyük bir sevgi, saygı ve güvenle bağlandıkları ve her zaman ve her önemli dönemeçte ( kurtuluş döneminde, kesintisiz devrim ve sosyalist inşa sürecinde, Titoizmin, ardından Kruşçev revizyonizminin, ardından Çin revizyonizminin azgın baskısı ve saldırıları döneminde, E. Hoca’nın ölümü sürecinde) birlikte oldukları ve her çağrısına devrimci atılımlarla karşılık verdikleri partilerinden gelmişti. Ama partilerinin yeni önderleri keskin sosyalist demagojiler eşliğinde, görünüşte, sevgili önderleri bükülmez devrimci komünist Enver Hoca’ya sahip çıkmaya devam ediyordu. Değişen dünya koşullarının kendilerine, sevgili ülkelerine getireceği baskıları seziyor ve bir kez daha partilerinin doğru yolu göstereceğine inanıyorlardı. Çünkü onlar, her önemli dönemeçte partilerinin her zaman olduğu gibi, yine doğru yolu kendilerine göstereceğinden emindiler. Üstelik yeni revizyonist önderlik kendilerine Hoca’nın yolunda ilerleyecekleri ve kapitalist restorasyonun dersleri ışığında yeni gelen zor dönemi de aşacakları güvencesini de veriyordu. Üstelik sözde Hoca’ya sahip çıkmaya devam eden kişi öteden beri, iyi günde, kötü günde daima Enver’le birlikte olmuş ve Enver yoldaşın güvenilir silah arkadaşı olan bizim Ramiz değil miydi zaten!..
Ama ne yazık ki, Arnavut komünistleri ve halkı bu kez fena halde yanılmıştı. Bu kez gelen ihanet iyi ve kötü dönemlerde Enver Hoca yoldaşla omuz omuza savaşmış olan en yakın dostundan, kendisinden sonra yerine geçeceğini bildiği ve bildiğimiz kadarıyla güven duyduğu Ramiz Aliya’dan gelecekti…
Peki, böylesine bir ihaneti az-çok sezdikleri ve anlamaya başladıkları koşullarda Arnavutluklu komünist yoldaşlar nasıl oldu da ihanet ve teslimiyete karşı harekete geçerek ve harekete geçtikleri koşullarda kitlelerin büyük kesimlerinin desteğini alabilecekleri halde, karşı-devrimin güçlü bir kitle temelini kısa sürede kazanmasının olanaklı olmadığı koşullarda neden kapitalist restorasyonu önleyemediler? Elbette ki bu sorunun sorulması ve yanıtlanması gerekir; bu sorunun üstünden atlamaya hakkımızın olamayacağı ise tartışma götürmez.
Bizce, yeni dönem ve baş gösteren tehlikeler ve Ramiz Aliya kliğinin manevra ve teslimiyeti Arnavutluklu yoldaşlar tarafından zamanında berrak ve derinlikli bir şekilde kavranamamıştır. Bizce, iktidar ve düzen hastalığı, evcilleşme, bürokratik alışkanlıklar, parti ve önder kültü, yasalara bürokratik bağımlılık, bağımsız komünist eleştirel kimlik ve inisiyatif yoksunluğu Arnavutlu komünistleri de büyük oranda teslim almıştır. Bizce, Enver yoldaşın ve AEP’in kapitalist restorasyonun derslerine karşın ve bu dersler ışığında partiyi, kadroları ve emekçileri eğitme, sosyalist demokrasiyi geliştirme ciddi çaba ve yönelimine karşın parti ve devlet yönetiminde, kitlelerle ilişkilerinde ciddi bir bürokratik merkeziyetçilik gelişmiş, idari yöntemler giderek öne çıkmıştır. Bürokratik yönetim tarzı, ciddi bir bürokratik deformasyon komünistleri de biçimlendirmiş, kitlelerin, başta da kadroların bağımsız inisiyatifini güçlü bir şekilde deforme etmiş, komünistler de bürokratik yasallığın uysal temsilcileri haline gelmişlerdir. Türkiyeli komünistler de tarihin bu özel dersini asla unutmamalıdırlar. Ve bu bakımdan komünist hareketi deforme eden zaaflardan özellikle arınmalıdırlar.
Burada söz konusu olan, örneğin, SSCB’de olduğu gibi bir zafer sarhoşluğu değildir, burada söz konusu olan bürokratik alışkanlıkların, iktidar ve düzen hastalıklarının, süreç içerisinde, öncelikle önderlikten ve giderek yönetimden başlayarak bağımsız kişilik ve inisiyatifi dumura uğratmış olması ve önderlere duyulan eleştirel olmayan bağımlılık, partiye eleştirel olmayan bağımlılık, devlete eleştirel olmayan bağımlılık ve her şeyi üstten bekleme, üstten gelen her karar ve uygulama isteğine eleştirel olmayan bürokratik bağımlılık alışkanlığıdır. Bürokratikleşmenin, yasalara bürokratik bağımlılığın felç edici karakteri, ASHC pratiğinde de, kendisine özgü koşullar içerisinde, bir kez daha ortaya çıktığını görüyoruz.
Burada, bu tabloya eklenmesi gereken bir diğer önemli unsur da AEP’in, bilebildiğimiz kadarıyla, iç yaşamının yeterince dinamik olmamasıdır. Bir diğer vurgulanması gereken unsur, AEP’in canlı iç ideolojik mücadeleler içerisinde yeni teorik açılımlar yapamaması ve kadroları bir de buradan donatarak ve geliştirerek yeterince donatamamasıdır (eski sosyalist ülkelerde yaşanan kapitalizmin restorasyonunun tarihi kökleriyle birlikte derinlikli ortaya konmaması; Kruşçev revizyonizmin damgasını vurduğu ve Uluslararası Komünist Hareket’in çizgisi olarak kabul edilen belgelerin daima Marksist-Leninist belgeler olarak savunulması; Stalin’in hata ve eksikliklerinin eleştirel olarak değerlendirilmemesi, "Üç Dünya Teorisi”nin ve Maoizmin, Çin revizyonizminin oldukça geç bir tarihte eleştirilmesi ve bu bakımından AEP ve Enver Hoca’nın kendi zaaflarının proleter/Bolşevik eleştiri, öz-eleştiri ruhuyla değerlendirmemesi, tipik bir tutucu tavır sergilemesi vb. hatırlansın).
AEP ve ASHC, kapitalist restorasyon yoluna nispeten hızlı bir şekilde girdi, bu hızlı giriş ve geçiş bir yandan komünistlerin ve emekçilerin gafil avlanmasında bir şok etkisi yaratarak anında harekete geçmelerini önlemek bakımından bir dezavantajken, öte yandan da şokun ilk etkisinin atlatılmasıyla hızlı bir devrimci başkaldırıyı örgütlemek bakımından bir avantaj da sunmalıydı ve bu, ilk anın şokunun dersleri ışığında da bir avantaja dönüştürülebilmeliydi. Örneğin SSCB’de kapitalist restorasyon için temkinli bir gidiş, kerte kerte bir geçişle süreç örgütleniyordu. Bu durum yeni tip bürokrat revizyonist burjuvazinin lehineydi, çünkü yeni burjuvazi, eğer bir Arnavutluk’ta olduğu kadar hızlı bir tarzda restorasyonu örgütleseydi bambaşka bir tabloyla karşılaşabilirdi. O koşullarda Sovyet modern revizyonizmi zaten böyle de davranamazdı… Arnavutluk’ta restorasyon daha farklı koşullarda örgütleniyordu… Ancak yukarıda ifade ettiğimiz birinci olgu, başlangıçta komünistlerin aleyhine bir durum oluştursa da , ikinci durum eğer örgütlü komünist bir önderlik militan bir şekilde oluşup öne çıkabilseydi açık ki açık bir avantaja dönüşecekti; ama olmadı, yapılmadı, affedilmez bir edilgenlik, aymazlık sergilendi. Her şeye karşın restorasyondan sonra bir halk ayaklanmasının gerçekleşmesi ve giderek kendisine komünist diyen ve E. Hoca’ya sahip çıkan iki ayrı partinin örgütlenmesi önemli gelişmelerdi ve bu gelişmeler, sosyalizm döneminde kazanılmış devrimci özelliklerin bir ürünüydü. Örneğin E. Hoca’nın heykellerinin yıkılmasıyla yaygın bir tarzda gerçekleşen emekçi kitlelerin protestoları da böyledir. Ama Ramiz-Çarçani çetesi her iki durumda da reforumcu bir barikat olmayı ve önderliksiz kalan kitlelerin devrimci tepkisini boğmayı bildi.
Arnavutluk deneyi, emperyalist ve revizyonist kuşatmaya karşın tek ülkede sosyalizmin az-çok başarıyla kurulabileceğini bir kez daha kanıtladı. Üstelik sosyalist Arnavutluk burjuva okyanusta sadece bir adacıktı. Ama aynı deneyim, Arnavutluk gibi küçük bir ülkede kurulan sosyalizmin ancak mütevazi ölçekte gerçekleşebileceğini de gösterdi. Yani Arnavutluk gibi küçük ülkelerde sosyalizmin inşasının sınırları vardır; bu sınırlar, sınırlılıklar örneğin emek üretkenliği gibi en temel sorunda bir emperyalist dünyayla yarışmaya ve onları geçmeye elverişli değildir (ama örneğin, SSCB gibi devasa bir ülkede bunun mümkün olabileceğini de biliyoruz). Ama gidilebilecek en ileri ufka doğru ilerlemek tümüyle mümkündür. Bu koşullarda partinin sınıf ve kitlelerle en derinden birleşmesi, kitle insiyatifinin en ileri devrimci düzeylere yükseltilmesi ve fedakarlıkta sınır tanımaz bir dayanma, direnme ve gelişme pratiğinin gösterilmesi şarttır ve olası bir yenilgi durumunda da enternasyonal proletaryanın hazinesi kahramanca bir çarpışmayla, örneğin bir Paris Komünü örneğinde olduğu gibi, proletarya ve halklara yeni bir devrimci atılım ve moral kaynağı ve üstünlüğü olan bir kahramanlık ve ilham kaynağı bırakılması gerekir. Ne acı ki Kruşçev revizyonizminin ağır ekonomik, politik, askeri baskısına karşı “Arnavutluk halkı ve Emek Partisi gerektiğinde ot yiyerek yaşayacak, ama kendilerini hiçbir zaman otuz akçaya satmayacaklardır. Onlar diz çöküp utanç içinde yaşamaktansa ayakta onurluca ölmeyi yeğlerler.” diyerek meydan okuyan Enver Hoca’nın bu onur ve savaş çığlığını unuttular; diz çöktüler, onur içerisinde ayakta ölmeyi beceremediler. Ama kuşkumuz yoktur: Arnavutluk komünistleri bu zaaflarından da gerekli dersleri çıkaracaktır. Arnavutluk halkı işçi sınıfının önderliğinde, yere düşürülmüş kızıl bayrağı eline alarak yeniden kapitalizmin, gericiliğin ve ihanetin burçlarına onurla dikecekdir.
Arnavutluk deneyi, kendine özgü koşulları içerisinde, yıkılışın bir kader olmadığını, ama önderliğin ihanetinin önlenememesi durumunda kapitalist restorasyonunun gerçekleşebileceğini gösterdi. Olağanüstü zorluklara karşın AEP ve ASHC, Enver Hoca liderliğinde başarıyla her türlü zorluk ve saldırıyı göğüsleyebildi. Burada, önderliğin doğru çizgide kaldığı koşullarda benzer zorlukların ve yeni ağır dönemeçlerin de atlatılabileceğini görüyoruz. Aliya dönemi deneyi ise, tersi yönde duruşun yıkılış ve tasfiyeyi kaçınılmaz kılabileceğini gösterdi. Bu olgu, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin çetrefilli ve zorlu karakterini göstermektedir bizlere. Ve aynı olgu, geçiş sürecinde, önderliğin ve kadroların, kitlelerin devrimci özne olmasının belirleyici karakterini vurgulamaktadır. Önderliğin bu belirleyici karakteri, Marksizm-Leninizm’e bağlı kalma, iç ve dış koşulların nesnel ve bilimsel tahlil edilmesinin ve somut koşullara bağlı sürece önderlik etme ve sınıf mücadelesini iç ve uluslararası arenada ilke ve esnekliği birleştiren bir duruşla geliştirmenin önemini; her bir dönemeçte nihai hedefi asla gözden yitirmeden, devrimci stratejinin ve nihai amacın yönlendirdiği günlük, dönemsel, taktiksel politikalar izlemenin önemini, konjoktürel gelişmelere tek yanlı kapılarak sürüklenmek yerine, devrimci imkanlara dayanmanın, sürecin bağrında saklı devrimci olanakları görmenin; öz güce dayalı ve dünya proletaryası ve halklarının devrimci enternasyonal destek ve dayanışmasına güvenme ve geliştirmeye azami önem vermenin önemini; devrim ve sosyalizm aleyhine değişen güçler dengesinin geçici olacağını görmenin, taktiksel manevralar yapmanın, ilkeleri sulandırmadan dayanmanın ve direnmenin önemini bizlere göstermektedir. Burada da, ön görüde pratik materyalistlere özgü keskin duyunun, hazırlık, güç biriktirme ve manevra yapmanın, savunma dönemlerini saldırı dönemlerinin izleyebileceği olgusunun bilince çıkarılmasının büyük önemini bir kez daha görüyoruz.
Arnavutluk deneyi bizlere, kapitalist restorasyonun deneylerini daha derinden çıkarılması gerektiğini, daha sistemli ve yetkin bir kuşanmayı gerektiğini, kapitalizmin restorasyonu deneyimlerinin, başlangıçta, yeni bir kapitalist restorasyonu örgütlemenin silahı/kamuflajı haline getirilebileceğini; restorasyonun dersleriyle silahlanmanın derinlik ve genişliği bakımından bir de bu ve benzeri gelişmelerin aracı haline getirilmesine olanak tanımayacak denli etkin bir silaha çevrilmesi gerektiğinin yaşamsal önemini bizlere göstermektedir. Kapitalist restorasyona, bürokratizme, bürokratik yozlaşmaya, liberalizme karşı, tutuculuğa, dogmatizme, ayrıcalıklı katmanların oluşmasına karşı kükreyenlerin her zaman için doğru insanlar, izm’ler, partiler, önderler olmayabileceğini, bir Troçkizm, bir Titoizm, bir Kruşçevizm, bir Aliya revizyonizmi deneyiminden de görebilmekteyiz. En büyük ihanet ve dönekliklerin, hizipçi ve kariyerist nitelikli girişimlerin, bireyci ve oportünist unsurlardan vb. geldiğini, bu tür girişim ve hareketlerin, oportünist, kariyerist unsurlar nezdinde en yüce ideal ve sloganların arkasına gizleyebileceklerinin, küçük insanların büyük amaçların ardına gizlenerek çamur karakterlerini örtebileceklerinin vb. vb. ayırdında olmak gerekir.
Bunun için Marksizm-Leninizm’le donanmanın, derslerle kuşanmanın, ideolojik-teorik, siyasal ve örgütsel-pratik donanımı, devrimci dinamizmi sürekli geliştirerek, devrimci eylemin ateşi, örs ve çekici arasında şekil almanın, sürekli bir yenilik, ama ilkelere bağlı devrimci yenilik bilinç ve ruhuyla yetkinleşmenin, bağımsız ideolojik ve siyasi kişiliği geliştirmenin, fırtınalı devrimci bir parti ve kadro yaşantısına sahip olmanın; önderlerin ve partilerin de kesiksiz eğitilmesi ve devrimci yenilenmesinin büyük önemini görmekteyiz.
Arnavutluk deneyimi bize, komünist bir partinin, proletarya diktatörlüğünün, sosyalist inşa sürecinde ve günlük devrimci eyleminde bürokrasiye, bürokratik deformasyona, bürokratik yozlaşmaya, idari yöntemlerle yönetmeye karşı demokrasiyle merkeziyetçiliğin sentezi olan demokratik merkeziyetçilik ilkesine bağlı kalmanın, kadroların bağımsız ideolojik-politik kişiliğini geliştirmenin yaşamsal önemini, parti iç yaşantısı bakımından devrimci canlılığa dayanan dinamik bir yapılanmanın geliştirilmesinin ve sürekli yetkinleştirilmesinin, sosyalist demokrasinin sürekli geliştirilmesinin, kitlelerin yönetime katılmasının, kitlelerin yönetilmesinde onların bağımsız devrimci eyleminin parti önderliğinde geliştirilmesinin, taban ve kitlelerden gelen eleştirilerin sürekli teşvik edilmesinin, partiden kitlelere, kitlelerden kitlelere, kitlelerin öğretmeni ve önderleri olarak kitlelerin öğrencisi olmanın bir an olsun unutulmadan uygulanmasının büyük önemini göstermektedir.
Arnavutluk deneyimi, kitlelerin öncünün seviyesine yükseltilmesinin, ideolojik-kültürel devrimin ve yeni insan tipinin geliştirilmesini bir an için bile ihmal etmek bir yana, en yüksek uyanıklık ve donanımla geliştirilmesi gerektiğini, bu bakımdan donanım ve sürekli yetkinleşme alanında Arnavutluk’ta partinin, kadroların, kitlelerin seviyesinin abartıldığını, bürokratik alışkanlıkların tahrip edici ve biriktirici rolünün yeterince görülmediğini, kadroların ve kitlelerin partiye içten sadakatinin tek yanlı tarzda önderlere, partiye, devlete bir biçimde bürokratik bir bağımlılığa dönüşebildiğini ve bunu kırmanın güç ama deneyimler ışığında bu zaafiyetin aşılmasının öneminin altının çizilmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü tüm bir tarihsel süreci kapsayan ve geçici de olsa yenilgiyle sonuçlanan ve geleceğe eşsiz bir dersler hazinesi bırakan sosyalizm denemeleri, yeni tipte bürokratik yozlaşma yoluyla restorasyon tehlikesinin en büyük tehlike olduğunu enternasyonal proletaryaya göstermiştir.
Sosyalizm bir ülkede zafer kazanabilir, dahası sosyalizm bir dizi ülkede zafer kazanabilir, sosyalist bir kamp ortaya çıkabilir, dahası, sosyalist bir kamp çapında federatif cumhuriyetler birliği kurulabilir veya sınıf mücadelesi bugünden göremediğimiz yeni birleşme biçimleri üreterek gündemleştirebilir, tüm bunlara karşın yine de bürokratik yozlaşma yoluyla, yeni bir burjuva yozlaşma yoluyla kapitalizme geri dönüş tehlikesi ortadan kalkmayacaktır ve bu süreçte en büyük tehlike de kalenin içten çökmesi tehlikesi olmaya devam edecektir.
İşte bürokratik yozlaşma böylesine büyük bir tehlikedir. Ama bu bir kader değildir aksine, sosyalizm tarihinin bizlere sunduğu ve geliştirilmesi gereken dersler bir silaha çevrildiği oranda bu tehlike elbette ki aşılacaktır. Anarşizme, anorko sendikalizme, sivil toplumculuğa, liberalizme, burjuva demokratizmine, Troçkizm’e, post-modernizme, postMarksizme vb. kaymak çözüm değil çözümsüzlüğün itirafı, Marksizm-Leninizm’i terketmenin tipik bir yansıması ve somutlaşması olacaktır. Tarihsel mirasın devasa kazanım ve zaferlerini görmek ve özümsemek yerine, sonu (geçici olması ve yerini daha büyük ve görkemli sosyalizm zaferlerine bırakması kaçınılmaz ve kesin olan), yenilginin tek yanlı, idealist ve subjektif bir eksende değerlendirilmesiyle, umutsuzluk ve irade kırılması, yön kaybı, teslimiyet ve döneklik tarafından belirlenen bir sözde derslerle kuşanma ve sözde sosyalizmin yeni dönemine hazırlanma demagojisi ile yalnızca ve yalnızca kapitalizme, burjuvaziye, burjuva ideolojisine eklenme ve yedeklenme kaçınılmaz hale gelir ve bu yol komünistlerin ve enternasyonal proletaryanın yolu değil, ihanet cephesinin yoludur ve yolu olacaktır yalnızca.
Arnavutluk’ta kapitalizmin restorasyonu deneyimi, kurtuluş öncesi dönemde ciddi bir kapitalizm, burjuvazi ve ideolojisinin gelişmediği Arnavutluk gibi geri ülkeler de bile, yıkılışa gidiş ve yıkılış koşullarında burjuva gericiliğin hızla ayağa kalkabileceğini, politik partilerini kurabileceğini, böylesine bir gücün doğabileceğini bizlere göstermektedir. Tarihin bu dersi bizlere, sosyalist inşa sürecinde sınıf mücadelesinin yatışacağı, son bulacağı türünden liberal, reformist, revizyonist teori ve tezlerin komünistlerin, proletarya ve kitleleri silahsızlandıracak teori ve tezler olduğunu, sınıf mücadelesini her cephede amansız bir şekilde yürütmek gerektiğini, asla gevşemeden tüm adım ve tedbirlerin sınıf mücadelesi eksenin de ele alınması gerektirdiğini gösteriyor.
Aynı deneyim, sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu tehlikesinin küresel ölçekteki kaynağını oluşturan uluslararası sermayenin mutlak olarak şöyle ya da böyle, şu veya bu zamanda devrilmiş gericiliğin kalıntılarıyla, ortaya çıkabilecek yeni burjuva unsurlarla vb. organik bir bağlaşmaya yöneleceğini ve bunu gerçekleştirebileceğini, sosyalist sistemin zayıf, güçsüz yönlerini, olası hata, zaaf ve eksikliklerini sayısız biçimde teşvik edeceğini, bin bir biçim altında yozlaşmayı kışkırtacağını, vb. bizlere göstermektedir.
Arnavutluk deneyimi de bizlere, tarihsel ve toplumsal bir kategori olan bürokrasinin ve sosyalizmden kapitalizme geri dönüşün bir aracı haline dönüşebilecek bürokrasinin maddi temelleri ortadan kaybolmadan, yöneten ve yönetilen, kafa emeği ile kol emeği arasındaki eşitsizlik yok olmadan kapitalizme geri dönüşün bir aracı olabileceğini gösteriyor.
Sosyalizm deneyleri ve dersleri bizlere, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, bürokratik yozlaşmanın salt idari tedbirlerle ortadan kaldırılamayacağını veya salt devrimci iradeyle bir çırpıda yok edilemeyeceğini, bu hastalığın bir yandan eskinin bir kalıntısı olarak, öte yandan emperyalist dünya sisteminin varlığı ve baskısı gibi nesnel bir temele ve nesnel bir temelden kaynaklanan bir güce sahip olduğunu, devrimci subjektif faktörün bu nesnel gerçekliği inşa sürecinde sınırlandırarak ve gitgide daha fazla sınırlandırarak zamanla baş edilecek bir olgu olduğunu göstermektedir.
Bu bakımdan bürokrasinin, sınıf mücadelesini temelinde, komünizmin maddi-teknik temelinin sürekli güçlendirilmesiyle, ideolojik-kültürel devrimin sistemli geliştirilmesiyle, bütüncül bir kesintisiz devrimin komünizme dek parti ve sınıf önderliğinde geliştirilmesiyle kaldırılabileceğini kanıtlıyor. Sorunun devrimci çözümünün bürokratik merkeziyetçilik olmadığını deneylerden biliyoruz. Aksine, bürokratik merkeziyetçiliğin söz konusu bürokrasi hastalığının bir ürünü veya yansıma biçimlerinden birisi olduğunu çok iyi biliyoruz. Bürokrasiye, bürokratik merkeziyetçiliğe, idari yöntemlerle yönetmeye karşı sözde çözüm olarak öne sürülen sosyalist demokrasiyi geliştirme, üretim demokrasisini geliştirme, taban demokrasisini geliştirme ve yetkilerin, mülkiyetin vb. yerel yönetimlere, işletmelere vb. devredilmesinin de sorunun devrimci çözümü olmadığını gerek daha çarpıcı bir deneyim olarak Titoizm ve Yugoslavya deneyiminden ve gerekse de kapitalizmin restorasyonu yoluna giren eski sosyalist ülkelerin deneyiminden de biliyoruz.
Sorunun çözümü, her halükarda Marksizm-Leninizm’e bağlı kalmaktan, ekonomik, siyasi, toplumsal yaşamı demokratik merkeziyetçilik ilkesine bağlı inşa etmekten, geriye dönüşün dersleri ışığında sosyalist demokrasiyi geliştirmekten, bürokrasiye ve bürokratik yozlaşma tehlikesine karşı ulusal alandaki mücadeleyi uluslararası alandaki mücadeleyle sıkı sıkıya birleştirmekten, maddi temelleriyle birlikte ideolojik-siyasi devrimi kesintisiz geliştirirken bürokratik hastalığa karşı partinin, devletin, kitle örgütlerinin, sıradan kitlelerin kolektif aklına dayanmaktan ve bu kolektif aklın sürekli bir tarzda komünizm hedefine kilitlenmiş bir şekilde niteliğini yükseltmekten geçtiğini bilince çıkarmak gerekmektedir. Yalnızca doğru şiarları ileri sürmekle, görevleri doğru açıklamakla, kitleleri, kadroları vb. bürokrasiye karşı mücadeleyle çağırmakla yetinen bürokratik bir biçimciliğin esiri haline de gelinmemelidir. Sorunun çözümünde asıl olanın, doğru perspektif, şiar, açıklama ve çağrılar değil, ama vazgeçilmez bu ön koşulla birlikte, gerçekten de devrimci çizgi temelinde, günlük devrimci inşa çalışmasının, sınıf mücadelesi ışığında bürokrasiye karşı mücadeleyi geliştirebilmesinden, kitlelerle en sıkı bağın, kitlelerin bağımsız devrimci inisiyatifinin, katılımının, denetiminin yetkinleştirilmesinden; onların devrimci özne konumuna yükseltilmesinden geçeceği bilince çıkarılmalıdır.
Arnavutluk deneyimi bizlere, tek başına devlet yöneticilerin iyi bir işçinin ya da ortalama bir işçinin ücretini almakla sınırlandırılması, istendiği an geri çağırma hakkının kullanılmasıyla, ekonomik bakımdan ücret ve gelirler arasında esaslı bir farklılığın doğmasını önlemekle, üretimle bağlı ve sadece kaçınılmaz olan gereksinimlerle bağlı sınırlı profesyonelleşmiş bir ordu ve halkın genel silahlandırılmasına ve milis örgütlenmesine dayanan bir tedbirle vb. bürokrasiye karşı başarılı bir mücadelenin yürütülemeyeceğini, bu vb. tedbirlerin, iktidar, düzen ve evcilleşme, bürokrasi hastalığına karşı mücadeleyle en yüksek bilinç ve duyarlılıkla birleştirilmesi gerektiğini kanıtlamıştır. Örneğin Arnavutluk’ta, ücret ve gelir farklılaşması zayıftı, esas sorun buradan kaynaklanmadı, ama yıkılışa karşı komünistlerin bağımsız devrimci inisiyatif göstererek harekete geçememesinde bürokratik biçimciliğin, oluşmuş bürokratik alışkanlıkların, bürokratik yasallığa fazlasıyla teslim olunmuş olmasının, parti-kadro, önder-kadro ve alt organ ilişkilerinde yerleşmiş bürokratik yasallığa tek yanlı ve aşırı bağımlılığın, iktidar ayrıcalıklarına ve idari yöntemlerle yönetmeye boğulmuş ve alışmış olmanın, iktidar ve düzen hastalığının en önemli rolü oynadığı görülüyor.
Enver Hoca ve AEP, SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta gerçekleşen kapitalizmin restorasyonu deneyiminin eleştirel çözümlenmesinden, yukarıda yönelttiğimiz eleştirilere karşın, önemli dersler çıkarmayı başarmıştı. E. Hoca’nın “Kruşçevciler”, “Leninist Parti ve Kadrolar” vb. gibi yapıtlarında, “AEP Tarihi”, “Kongre Raporları” gibi belgelerde bu olguyu görebilmekteyiz. Sosyalist kampın kapitalist/revizyonist bir kamp haline gelmesine karşın, sosyalizmin ASHC’de uzun yıllar ayakta kalması bile söz konusu tarihsel deneyimden çıkarılmış derslerin az çok bir silaha dönüştürülmüş olmasıyla bağlıydı aynı zamanda. “Yiğidi öldür ama hakkını yeme!” der bir atasözü.
Ama tarihsel pratiğin açığa çıkardığı gibi, sosyalist kampın kapitalist/revizyonist kampa dönüşmesinden çıkarılan dersler, Enver yoldaşın ölümünden sonra, AEP önderlerinin revizyonist/kapitalist yola girmesini, dahası, söz konusu dersleri uygulama ve geliştirme demagojisi ardına gizlenen yeni ihanetin örgütlenmesini önleyememiştir. Aslında burada temel sorun, başlangıçta anlaşılmamış olmasına veya gecikerek bilince çıkarılmasına karşın, kapitalist restorasyon olgusunu görebilen komünistlerin Uluslararası Komünist Hareketin, AEP’in, E. Hoca’nın devrimci gelenek ve ilkelerine militanca sahip çıkarak ya da bu ilke ve geleneği içselleştirerek feda ruhuyla öne atılamamış olmasıdır. Eğer böylesine kritik bir tarihsel dönemeçte, sınıf mücadelesinin gereksinmelerine militanca yanıt verecek bir önderlik ortaya çıkabilseydi, kuşkusuz ki, yeni revizyonist burjuva ihanet önlenebilirdi. Önlenemediği koşullarda ise, büyük bir moral üstünlüğüyle yeni sürece girilmiş olunacaktı. Bu direniş ve moral üstünlüğü, yeni bir sosyalist atılımı da hızlı ve derin bir şekilde mayalayacaktı. Geleceğe unutulmaz bir başkaldırı, görkemli bir direniş ve ayaklanma temelinde militan dersler bırakacaktı. Ancak böyle bir çıkışla “onur içinde ayakta” ölebilirdi Arnavutluklu komünistler, işçi sınıfı ve emekçi kitleler.
Enver yoldaşın ve AEP’in kapitalizmin restorasyonundan çıkardıkları derslerin ve bu dersleri pratik-politik bir silaha çevirme çaba ve yöneliminin özet bir tablosunu aşağıda sunmaya çalışacağız; bunu sorumluluğumuzun bir gereği, bükülmez devrimci Enver Hoca yoldaşa karşı bir vefa borcu olarak da görmekteyiz. Kapitalizmin restorasyonu bağlamında Enver Hoca yoldaşın çıkardığı tarihsel, teorik, politik dersleri (hata, eksiklik ve zaaflarını unutmuyoruz), O’nun Marksizm-Leninizm’e katkısı olarak gördüğümüzü de vurgulamak isteriz.
1)Enver Hoca yoldaş, SSCB ve Sosyalist Kamp’ta kapitalizmin restorasyonunun sosyalizmin zafer kazandığı koşullarda, sosyalist bir kampın doğduğu koşullarda, bürokratik yozlaşma yoluyla gerçekleştiğini, bu yolun yeni bir yol olduğunu saptamış ve ortaya koymuştur. Bu gelişmenin içteki bürokratik çürümeyle bağını ve yeni koşullardaki Amerikan emperyalizmi önderliğinde örgütlenen “ Soğuk Savaş Stratejisi” ile bağını kurmuş ve açmıştır.
2) Restorasyonu örgütleyen sınıfın öncül tabakasının ekonomik bakımdan ayrıcalıklı küçük burjuva bir tabaka olduğunu, bu tabakanın sosyalizm koşullarında oluştuğunu saptamıştır. ASHC’de böyle bir tabakanın oluşmamasına büyük önem vermiştir. Deneyden çıkardığı dersler ışığında, maddi teşvik tedbirlerini sistemli azaltarak büyük bir oranda ortadan kaldırmış, toplumsal çıkarın bireysel çıkarın üzerinde olduğu bilinç ve pratiğini geliştirmeye özel bir önem vermiştir. Bunu günlük devrimci çalışmanın dolaysız bir parçası haline getirmiştir. Kimi zaman da, özellikle 60’lı yılların ikinci yarısında, başlangıçta toplumsal çıkarı kişisel çıkarın üstünde tutma çalışmasını kitlesel bir kampanya biçiminde de örgütleyerek daha ileri çıkış ve kazanımların aracı haline getirmeye önem vermiştir. ASHC’de en üst kesimle en alt kesim arasındaki gelir ve ücret farklılığı bire ikidir. En yüksek ücretleri indirme, en düşük ücret ve gelir seviyesindeki kesimlerin yaşam standardını yükseltmeye ve kent ile kır arasındaki gelir dağılımı eşitsizliklerini azaltmaya önem vermiştir. Yeryüzünde vergileri kaldıran ilk ve tek ülkedir. Parasız sosyal hizmetleri geliştirerek sosyal refahı yükseltme yolundan ilerlemeye özel ve temel bir yer verilmiş ve geliştirilmiştir. Sistemli bir şekilde ücret ve gelir farklılıklarını azaltma yolundan yürünmüş, herkese emeği ve yeteneği oranında ücret verme ilkesi uygulanırken gelir ve ücret farklılıklarının büyütülmesi değil, azaltılması yolundan yürünmüştür.
3)Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, ekonomik, siyasal, ideolojik devrimin bir iç bütünlük içerisinde kesiksiz geliştirilmesine önem verilmiş, bu devrimci süreçte birbirine bağlı olan devrimin şu ya da bu yanının öne çıkabileceği reddedilmeden ideolojik ve kültürel devrimi sürecin kavranacak halkası olarak sıkı sıkıya kavramanın önemi özel olarak vurgulanmıştır. Bürokrasiye, liberalizme, teknokratizme, entelektüalizme vb. karşı mücadele bu perspektife bağlı ele alınarak geliştirilmiştir. İç ve dış düşmanların hedeflerine ulaşmak için, “siyasi ve sosyal karşı devrimin zeminini ideolojik ve kültürel karşı devrim aracılığıyla hazırladıkları”nı, “ideolojik alanın sınıf mücadelesinin esas cephesi” olduğu (AEP Tarihi, C. III, s. 106), “emperyalist ve revizyonist düşmanlar, şiddet tedbirlerinin yanı sıra, aynı zamanda sosyalist düzeni barışçı yoldan yozlaştırma taktiklerini de kullanmakta ve ideolojik saldırganlığa özel bir önem vermektedirler. Sovyetler Birliği ve eskiden sosyalist olan diğer ülkelerde o kadar verimli sonuçlar vermiş olan karşı-devrimci yöntem işte budur.” (AEP VII. Kongre Raporu, s. 102) saptamaları ışığında ideolojik-kültürel cephede sınıf mücadelesini geliştirmeye yüklenilmiştir.
4)Partinin sınıfsal bileşimini korumak ve işçi ağırlığını geliştirmek için daima özenli davranılmış, emekçi köylülük ikinci sırada yer alırken aydınlara üçüncü sırada yer verilmiştir. Enver Hoca’nın önderliği döneminde partinin saflarını işçi sınıfı saflarından gelme kadrolarla beslemeye ısrarla özel önem verilmiştir. Dahası, işçi kadrolar yönetim görevlerinde daima başköşeye oturtulmuş veya oturtulmaya çalışılmıştır. ASHC işçi sınıfının nispeten genç, kırsal kökenli ve asıl olarak sosyalist sanayileşmenin ürünü olduğu da gözden kaçırılmamıştır. Sürekli bir şekilde, üretimle bağlı kadrolaşmaya önem verilmiş, üretimde ve özellikle üretimin en zor sektörlerinde çalışanlardan kadrolaşmaya özel önem verilmiştir. Örneğin, “Son beş yıl içinde yönetim görevlerinden üretime ve şehirden köylük bölgelere sevkedilen Komünist sayısı, geçen herhangi bir beş yıllık döneme göre daha fazla olmuştur. Bugün toplam Komünist sayısının yüzde 62’si üretim alanında faaliyet göstermekte ve bunların yüzde 82’si fiilen üretimde çalışmaktadır. Tarım kooperatiflerinde, bilfiil üretimde çalışan Komünistlerin sayısı, toplamın yüzde 87’sine ulaşmaktadır.” (age., yıl 1976, s. 85-86) Yöneticileri üretime gönderme, kafa emekçilerini işletmelere ve kırlara gönderme, bütün devlet ve parti yöneticilerinin yılda bir ay üretime katılma zorunluluğu uygulaması, kadroların devrimci eğitiminin bir biçimi olarak, “sistemli bir şekilde çeşitli görevler arasında dolaştırmak, kadroların üretimde çalışmasını sağlamak” (s. 92) gibi kalıcı tedbirler geliştirilmiştir.
AEP MK, 1966 yılında komünistlere, işçi sınıfına ve halka açık bir mektup yayınlar; mektupta Partinin son dönemde aldığı köklü tedbirler açıklanır ve belirlenen görevlerin ülkenin dört bir yanında militanca omuzlanması istenir. Hatalar, eksiklikler vb. açıklanır, parti ve inşa sürecinin deneyimleri özetlenir. Bütün toplumsal olayların siyasal görüş açısından bakılarak değerlendirilmesi istenir. Bürokrasiye, bürokratik hatalara, bürokratik deformasyona özel olarak dikkat çekilir. Yaşamın her cephede gündelik yaşantı içerisinde devrimcileştirilmesi, komünistlerin ve emekçilerin bir devrimci gibi düşünmesi, çalışması ve yaşaması istenir. SSCB’de yaşanan kapitalist restorasyonun derslerine bağlı kitlesel seferberlik uygulanır vb. Parti ve devlet aygıtı, merkezi ve yerel düzeyde yeniden örgütlenir, yönetim işleri basitleştirilir. Bürokratik aygıtlar çeşitli biçimlerde azaltılır, aygıtlar ve yönetim işleri kitlelere daha da yakınlaştırılır. Alınan tedbirlere ve yapılan düzenlemelere bağlı olarak, örneğin şunlar yapılır: “Merkezi devlet yönetimindeki personelin sayısı yarı yarıya” indirilir. Yönetim aygıtında çalışan “15, 000 kadar kadro üretime, özellikle köylülük bölgelerdeki üretime katılmaya” gönderilir. “Aralarında Parti ve devletin yüksek düzeyindeki kadroların da bulunduğu çok sayıda kadro merkezden tabana” yollanır (AEP T. C. III, s. 93), “Zihni çalışmayı bedeni çalışmayla, üretimle birleştirmek için büyük bir hareket” başlatılır. “Zihni çalışmayla uğraşan kimseler, gönüllü olarak ve kitle halinde, köylülere tarım işlerine” (age., s.94) yardıma gider. Yalnız partide değil devlet aygıtında, kültür ve sanat kurumlarında, bilimsel ve entelektüel kurumlarda, orduda, kooperatiflerde, kitle örgütlerinde işçi kökenli kadroların öne çıkarılmasına sistemli önem verilir, bu vb. kurumların toplumsal bileşiminde işçi ağırlığını geliştirmeye önem verilir. (age., s. 86-87) Bu vb. tedbirler sürekli uygulanır.
5)Sosyalist inşa sürecinde yetişen ve asıl olarak sosyalizm döneminin ürünü olan halk aydınlarının eğitimine, denetimine önem verilir. Aydınlar, proleter partizanlık ilkesiyle yetiştirilmeye çalışılır. Aydınların işçi sınıfını değil, işçi sınıfının aydınları yönetmesi gerektiği bilinciyle davranılır. Aydınların ayrıcalıklı bir tabaka haline gelmemesi için sıkı bir denetim örgütlenir. “Sınıfın eğitimi ve ruhuyla donanmış olmayan bir kadro, eline fırsat geçtiğinde Parti’yi ve yığınları hiçe saymaya hazırdır.” bilinciyle kadrolar ve aydınlar eğitilir, yönlendirilir. Aydınlar içerisinde görülen hastalıklara (bürokratizme, kariyerizme, kibirliliğe, ayrıcalık ve ün peşinde koşmaya, ilkesizliğe, kitleleri ve kolektivizmi küçümsemeye, bireyciliğe, entelektüalizme, teknokratizme, rahat yaşamaya, kol işini, üretimde çalışmayı küçümsemeye, küçük(!) işlere burun kıvırmaya, kendine tapınmaya, kendinden memnun olmaya, öttüğü için sabahın geldiğine inanmaya vb.) karşı mücadelede Parti onların Marksist-Leninist bilinç ve sorumluluk duygusuyla, üretimle ve kitlelerle sıcak bağını korumaya, işçi ve emekçi kitlelerin “manevi özellikleri ve nitelikleriyle gittikçe daha derinlemesine” (age., s. 120) donanmasına ve kitlelerin yakın denetimi altında yaşamasına, yaşam tarzı ve standardının kitlelerin ortamından, yaşam tarzından ve standardından kopuk olmamasına özel önem verilir. Aydınlardan enerjik bir tarzda yararlanan Parti, parti ve devlet yaşamında, genel toplumsal yaşantıda aydınları küçümsemeden ama onların proletarya ve emekçi kitlelerden daha değerli oldukları türünden bencillik ve kibirliliği geliştirmeden, halkın ve sınıfın hizmetinde oldukları iradesiyle eğitmeye ve yetiştirmeye dikkat ve özen gösterir.
6)Sosyalist sistemin ve kampın olumsuz deneyiminden çıkarılan derslerin ışığında, kaçınılmaz bir zorunluluk olan düzenli ordunun üretimle bağının korunmasına önem verilir. Düzenli ordunun yanı sıra, halkın genel silahlı eğitimine, silahlanmasına, askeri bakımdan örgütlenmesine de özen gösterilir. Generallerin ve subayların erlerden ve kitlelerden kopması, kibire kapılması ve bürokratik yozlaşması tehlikesine karşı mücadeleyi daha nitelikli hale getirmek için 1960’ların ikinci yarısında ordudaki rütbe ve işaretler kaldırılır. Orduda siyasi komiserlikler yeniden kurulur. Parti komiteleri yeniden örgütlenir. Bürokrasiye, liberalizme, sektarizme, askeri bakış açısına, teknokrasiye, burjuva ve küçük burjuva etkilere karşı ordunun, başta da general ve subay kesiminin eğitim ve denetimine özen gösterilir. (Bkz. AEP T. C. III, s. 87-88-89) Ordu şakşakçılığı yapılmamasına, ordunun pohpohlanmamasına, ordunun kibir içinde boğulmamasına (Enver Hoca, Leninist Parti ve Kadrolar, s. 48-49, Sun Yay.) dikkat edilir.
7)ASHC’de bürokratik yozlaşma yoluyla kapitalizmin inşasına karşı anayasal düzeyde de tedbirler alınmıştır. (Bkz. AEP VII. K. R., s. 18) Partinin, devletin, yöneticilerin, aydınların bürokratlaşarak çürümemesi için, sosyalist demokrasinin geliştirilmesi için, sıradan kitlelerin siyasal ve toplumsal yaşamın her cephesinde katılım inisiyatifinin geliştirilmesi için bir dizi tedbir uygulanmış, atama yoluyla gelen devlet görevlileri sürekli azaltılmış, atanmışların da kitle denetimi altında olması, kitlelere hesap vermesi zorunlu kılınmış, işçi ve köylü denetim örgütleri kurulup ülke çapında geliştirilmiş, komünistlerin ve yöneticilerin üretimle bağı, kitlelerle bağı canlı tutulmaya çalışılmış, tabandan eleştiri, denetim, kitle baskısı ve katılımı körüklenmiş, maddi bakımdan ayrıcalıklı tabakaların oluşması önlenmeye çalışılmıştır. Biçimsel bakımdan parti çizgisine bağlı, parti ağzıyla konuşan ama parti çizgisinin ve direktiflerinin ideolojik-siyasi içeriğini kavramaktan uzak ya da yüzeysel, pratikte bu çizgi ve direktiflerin devrimci ruhunu boşaltan bürokratik tarza ve insan tipine (“Bürokratın en tehlikelisi komünist bürokrattır.”-Stalin) karşı ısrarlı bir mücadele geliştirilmiştir. Kadroların yaşamla canlı bağı diri tutulup geliştirilmeye, yöneticilerin “önce komünist sonra yönetici” (s. 95, iba.) olduklarını unutmamaları için ısrar edilmiştir. Bürokrasiye karşı mücadelenin tek bir kampanyayla, salt idari ve teknik tedbirlerle, bürokrasiye karşı gürlemekle sınırlanamayacağı ve başarılı olunamayacağı; bürokrasiye ve bürokratik yozlaşmaya karşı mücadelenin tüm bir tarihsel süreci, sosyalizmden komünizme geçiş sürecini kapsayacağı; bu mücadelenin ideolojik, siyasal, iktisadi cephelerde birleşik bir şekilde geliştirilmesi gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Dolayısıyla bürokratizme karşı mücadelenin ancak kitlelere mal edilmesiyle, onların en geniş temel ve en derin donanımla yönetime katılmasıyla, kafa emeğiyle kol emeği arasındaki farklılığın kaldırılmasıyla, yöneten yönetilen ayrımının silinmesiyle ortadan kalkacağı ısrarla açıklanmıştır.
Yukarıda açıklaya geldiğimiz, “yapılmıştır”, “edilmiştir”, “geliştirilmiştir” vb. vurgular kendi özgünlüğü ve göreli anlamı içerisinde kavranmalıdır. Bu vurgular göreli anlamından koparıldığında ortaya gerçeklerle bağı olmayan idealize edilmiş mükemmeliyetçi bir tablo çıkacak ve doğal olarak şu soru gündeme gelecektir: O halde be kardeşim neden ASHC’de kapitalizmin restorasyonu önlenemedi! Ama bu yaklaşım zaten bize ait değildir. Yukarıda, ilgili yer(ler)de de açıkladığımız gibi, çıkarılmış derslere ve bu dersleri ideolojik donanımın bir parçasına ve pratik bir silaha çevirme iradesine karşın ne yazık ki, Ramiz-Çarçani revizyonist kliği eliyle sosyalizmin tasfiyesi önlenememiştir. Tam da burada temel sorun olan önderlik sorunu karşımıza çıkmaktadır. İhanetin önderleri AEP’in önderleridir. İhanete karşı ise AEP’de de yeni tip önderler ortaya çıkarılamamıştır. Açık ki, kapitalist restorasyonun tarihi dersleri ve bu derslerin uygulanma düzeyi ASHC’de bürokratik revizyonist burjuva karşı-devrimi önleyecek, ortaya çıktığı koşullar da ise bu ihanete karşı ikircimsiz kendini ortaya koyacak yeni tip önderleri ortaya çıkaracak denli derinlemesine geliştirilememiştir. Nesnel koşulların sosyalizmin aleyhine olması, yeni tip burjuva karşı-devrimi üretme ve geliştirmek bakımından iç ve uluslararası gericiliğin lehine olması olgusu bu sorunun yanıtı değildir ve olamaz; böyle bir yaklaşım ve çözümleme tarzı kendiliğindenci oportünizmi simgeler. Burada asıl olan şey ya da vurgulanması gereken şey, öznel faktördür, önderlik sorunudur; bürokratik revizyonist burjuva karşı-devrime karşı mücadelede kendi tarihsel ve güncel devrimci sorumluluklarının bilinç ve inisiyatifiyle donanmış savaşçı bir önderliğin ortaya çıkamamış ve önlenebilecek bir sürecin önlenememiş ve revizyonist gericiliğin yenilgiye uğratılamamış olmasıdır.
Sonuç itibari ile ASHC’deki geçici yenilgimiz de, üstelik moral üstünlüğü kazanmayı becerememiş olarak, enternasyonal proletaryaya bir yığın ders bırakarak, bu derslerle de silahlanarak yeni zaferlere yürümemiz bakımından olumlu ve olumsuz yönleriyle tarihe mal olmuştur. Gerisi “ At binenin, silah kuşananındır.”
Dünya komünist hareketinin ve Türkiye komünist hareketinin söz konusu derslerle donanması ve özel olarak da bürokratik önderlik anlayışı ve çalışma tarzı ile özel bir hesaplaşmaya girmesi ve kendini derinlemesine özeleştirel aşması gerektiği de çok açıktır ve açık olmalıdır. Özelde SSCB ve ASHC’nin bürokratizme karşı mücadele deneyimlerinin eleştirel incelenmesinden çıkarılacak derslerin ışığında hareketimizin de ilkeli, eleştirel, uzlaşmaz ama yapıcı bir şekilde önderlik anlayışı, çalışma tarzı, kadro politikası vb. bakımlardan incelenmesi, özeleştirel yeniden yapılanması gerekmektedir. Bundan kaçınmak olsa olsa oportünizm ve tasfiyecilikte ısrar anlamına gelir. Tarihsel deneyimin, o arada bu deneyimin bir parçası olan Türkiye komünist hareketinin deneyiminin eleştirel aşılmaması, yeni bir donanım ve yeni bir dinamizm yaratılmaması, sosyalizm tarihinin dersleriyle donanmış olarak yeni ve daha nitelikli bir Birlik Devrimi zihniyeti atılımı yapılmaması komünist hareketin kendi misyonunu terk etmesi demek olacaktır ya da bu, kaçınılmaz bir olguya dönüşecektir. Kuşkusuz ki komünistler bu yeni atılımı da başaracaktır. Bürokratik tasfiyeci sapmaya ve taribatlarına da ancak böyle son verilebilir. Komünistler proletaryanın temsilcileridir. Tek sorumlulukları Marksizm-Leninizm’e, sınıfa, davaya, kavgaya, ideallerine karşıdır. Komünist hareketin ve komünist militanların bunun dışında başka bir ölçütü ya da ölçütleri yoktur. Konu Marksizm-Leninizm ve dava olunca gerisi teferruattır.
DEVAM EDECEK

17 Kasım 2016 Perşembe

I. BÖLÜM



17)Enver Hoca Ne Diyor?
Uzun olmakla birlikte Enver Hoca’nın bazı değerlendirmelerini aktarmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Hoca’nın eleştiri ve değerlendirmeleri önemlidir. Hele de kibir ve cehalet bataklığında boğulmuş, ne oldum delisine dönmüş, kendilerini “21. yüzyılın Marksizmi” üstadı olarak lanse eden, Marksizm-Leninizm’e saldırmayı erdem olarak kuşanmış, Enver Hoca’ya da oldukça küstahça tepeden bakanları gördükçe bu aktarmaları aynı zamanda bir vefa borcu olarak da yapmak gerektiğine inanmaktayız. Enver Hoca’nın ve AEP’in hata ve zaaflarını, ASHC’nin çöküşünün nedenlerini ise yazı dizimizin daha ileriki bölümlerinde ayrıca ele alacağız.
“Stalin ölümünün açıklanış ve cenaze töreninin düzenleniş tarzı, biz Arnavut Komünistlerinde ve halkında ve bizim gibi başkalarında da SBKP MK’sı Prezidyumu’nun bir çok üyesinin onun ölümünü sabırsızlıkla bekledikleri izlenimini yarattı. Stalin’in ölümünden bir gün sonra 6 Mart 1953’te, Parti Merkez Komitesi, Bakanlar Kurulu ve SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu hemen ortak toplantıya çağrıldı. Stalin’in ölümü gibi büyük kayıp durumlarında, acil toplantılar gerekli ve kaçınılmazdır. Ne var ki, bir gün sonra basına açıklanan pek çok önemli değişiklik bu acil toplantının başka bir nedenle değil …. koltukları paylaşmak için yapıldığını gösterdi! Stalin daha yeni ölmüştü: naaşı henüz son saygı duruşunun yapılacağı salona yerleştirilmemişti, saygı duruşunun ve cenaze töreninin programı henüz hazırlanmamıştı, Sovyet komünistleri ve Sovyet halkı büyük kayıplarına ağlıyorlardı. Üst düzey Sovyet önderliği ise tam da koltukları paylaşacak günü bulmuştu! Malenkov Başbakan, Beria Başbakan 1. Yardımcısı ve İçişleri Bakanı oldu; ve Bulganin, Kaganoviç, Mikoyan, Molotov diğer mevkileri paylaştılar. Aynı gün içinde parti ve devletin bütün üst organlarında önemli değişiklikler yapıldı. Merkez Komitesi Prezidyum Bürosu ve Prezidyum tek bir organda birleştirildi, parti MK’sına yeni sekreterler seçildi, birkaç bakanlık birleştirildi, Yüksek Sovyet Prezidyumu’nda değişiklikler yapıldı vb.
“Bu hareketler bizde hiç de iyi olmayan derin izlenimler bırakmamazlık edemezdi. Nasıl oluyor da bütün bu önemli değişiklikler aniden bir gün içinde yapıldı, hem de herhangi bir günde değil, yasın ilk gününde?! Mantık, bize her şeyin önceden hazırlanmış olduğuna itiyor. Bu değişiklikler listesi çok önceden kuşkulu bir gizlilik içinde hazırlanmıştı ve onlar yalnızca şunu bunu hoşnut etmek üzere bunları açıklamak için fırsat kolluyordu…
“Böyle olağanüstü önemli kararların tamamen olağan bir çalışma gününde bile, birkaç saat içinde alınması asla mümkün değildir.
“Ama bunlar başta yalnızca bizi sarsan daha sonra öğreneceğimiz gelişmeler, olaylar ve olgular, gizli ellerin komployu çok önceden hazırladığına ve Bolşevik Partisinin ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkacak yola adım atmak için fırsat beklediğine bizi daha da inandırdı.
“… Biz ve bizim gibi birçokları, Stalin’in en yakın çalışma arkadaşı, eski ve en olgun Bolşevik, en deneyimli, Sovyetler Birliği içinde ve dışında en çok tanınan Molotov’un SBKP MK’sı Birinci Sekreterliği’ne seçileceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Malenkov başa getirildi, Beria ikinci sıradaydı. O günlerde onların arkasında biraz daha gölgede bu iki önceli yutup tasfiye etmeye hazırlanan bir ‘panter’ duruyordu. Bu, Nikita Kruşçevdi.
“Kruşçev’in yükselişi gerçekten şaşırtıcı ve kuşku uyandırıcıydı… Yalnızca bir kaç gün sonra, 14 Mart 1953’te Malenkov ‘kendi isteğiyle’ parti merkez komitesi sekreterliği görevinden alındı (!); aynı gün seçilen yeni sekretaryanın bileşiminde ise Nikita Kruşçev ilk sırada yer aldı.
“Bunlar bizi ilgilendirmese de, bu tür davranışlar hiç de hoşumuza gitmedi. Üst düzeyde Sovyet önderliğinin sağlamlığıyla ilgili görüşlerimizde hayal kırıklığına uğramıştık, fakat bunun Sovyetler Birliği partisinde ve önderliğinde gelişen durum hakkında tam bilgi sahibi olmamamıza bağladık. Stalin’in kendisiyle, Malenkov, Molotov, Kruşçev, Beria, Mikoyen, Suslov, Voroşilov, Kagoneviç ve diğer belli başlı liderlerle yaptığım temaslarda, aralarında en küçük bölünme yada anlaşmazlık görmemiştim
“Stalin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist birliği için tutarlılıkla savaşmıştı ve bu birliğin belirleyici etkenlerinden biriydi…
“Stalin, açık ilkeleri, büyük cesareti ve soğukkanlılığı, bir Marksist devrimcinin olgunluğu ve uzak görüşlülüğü olan seçkin bir Marksist Leninist olduğunu kanıtladı. Sovyetler Birliğindeki iç ve dış düşmanların gücünü giriştikleri oyunları ve sınırsız propagandaları, kullandıkları şeytani taktikleri düşünürsek, Sovyetler Birliği Komünist Partisi başındaki Stalin’in ilkelerini ve doğru hareketlerini hakkıyla değerlendirebiliriz. Bu haklı ve muazzam mücadele sürecinde bazı aşırılıklar olduysa bunları yapan Stalin değil, henüz o kadar güçlü olmadıkları dönemde meşum gizli amaçları için kendilerini en hararetli temizlik taraftarlarından gösteren Kruşçev, Beria ve şürakasıdır.” (Kruşçevciler, s, 10-11-12-13)
“Büyük yurtsever savaştan sonra, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bazı olumsuz olgular belirdi. Zor ekonomik durum, Sovyetler Birliği’nin yakılıp yıkılması, uğradığı büyük insan kayıpları, Sovyetler Birliği’nin sağlamlaşıp ilerlemesi için kadroların ve kitlelerin tümüyle seferber edilmesini gerektiriyordu. Ama bunun yerine bir çok kadroda karakter ve ahlak düşkünlüğü fark ediliyordu. Öte yandan, kendini büyük gören unsurlar, kazanılan çarpışmalar hakkında yaygaraları ve böbürlenmeleriyle, madalyaları ve ayrıcalıklarıyla bir sürü kötü alışkanlıkları ve çarpık görüşleriyle partinin uyanıklığını boğuyor, içten çürümesine neden oluyorlardı. Ordu içinde despot ve küstah egemenliğini partiye de yayan, partinin proleter niteliğini değiştiren tabakalar yaratılmıştı. Parti devrimin kılıcı olmalıydı, ama bu tabaka onu paslandırdı.
“Savaştan önce de, ama özelikle savaştan sonra SBKP’de hoş olmayan ilgisizlik belirtilerinin ortaya çıktığı görüşündeyim. Bu partinin büyük bir itibarı vardı, çalışmasında muazzam başarılar elde etmişti, ama devrimci ruhunu kaybetmeye başlamıştı. Bürokrasi ve alışkanlık mikrobunu kapmıştı. Leninist normlar, Lenin ve Stalin öğretileri, aparaçikler tarafından, işlevsel değerden yoksun, bayat sloganlara, formüllere dönüştürüldü. Sovyetler Birliği, halkın çalıştığı, ürettiği ve yarattığı büyük bir ülkeydi. Sanayinin gerekli hızlarda geliştiği, sosyalist tarımın ilerlediği söyleniyordu, ama bu gelişme olması gereken düzeyde değildi.
“Gelişmeyi engelleyen Stalin’in ‘yanlış’ çizgisi değildir. Tersine bu çizgi doğru ve Marksist Leninistti ama çoğunlukla kötü uygulandı, hatta düşman unsurlarca çarpıtıldı, baltalandı. Stalin’in doğru çizgisi, parti saflarında ve devlet organlarındaki gizli düşmanlar, oportünistler, liberaller, troçkistler ve revizyonistler tarafından çarpıtıldı. Kruşçevler, Mikoyanlar, Suslovlar, Kosiginler vb. böyleydi ve böyle olduklarını daha sonra açıkça gösterdiler.
“Kruşçev ve darbedeki yakın arkadaşları daha Stalin’in ölümünden önce saman altından su yürüten, geniş çapta eyleme geçmek için hazırlık yapıp uygun anı bekleyen başlıca önderler arasındaydılar. Gerçek şu ki bu hainler çeşitli Rus karşıdevrimcilerinin deneylerinden, anarşistlerin, Troçkistlerin, Buharincilerin, deneyinden yararlanan kemikleşmiş komploculardı. Her ne kadar devrimden yararlı bir şey değil de, devrimin ve proletarya diktatörlüğün darbelerinden kaçarken, devrim ve sosyalizmi baltalamak için ihtiyaç duydukları her şeyi öğrendilerse, devrimin ve Bolşevik Partisi’nin deneyine de yabancı değillerdi. Tek kelimeyle karşıdevrimciydiler ve dalavereciydiler. Bir yandan sosyalizme, devrime, Bolşevik Komünist Partisi’ne, Lenin ve Stalin’e övgüler düzdüler, öte yandan karşıdevrimi hazırladılar.
“Bu nedenle, tüm bu birikmiş tortu, Stalin’i ve sosyalist rejimi överek gizledikleri en ince yöntemlerle sabotajı gerçekleştirdi. Bu unsurlar karşıdevrimi örgütlerken devrimi örgütsüzleştirdi; partide, devlette ve halkta korku ve terörü yaygınlaştırmak için iç düşmanlara ‘sertlik’ gösterdiler. Stalin’e ilettikleri esenlik dolu durumu yaratan onlardı; oysa gerçekte partinin temelini, devletin temelini yıktılar, manevi yozlaşmaya neden oldular ve gelecekte onu daha kolay yıkabilmek için Stalin putunu göklere çıkardılar.
“Bu, Sovyetler Birliği, SBKP ve tarihsel olguların gösterdiği gibi, düşmanlar tarafından kuşatılmış olan – Stalin üzerinde boğucu bir egemenliği olan şeytanca düşmanlık idi. Prezidyum ve Merkez Komite üyelerinden hemen hiç biri sosyalizmi ve Stalin’i savunmak için seslerini yükseltmedi.
“Parti, savaş ve çalışmalar konusunda Stalin’inin yönetim ve örgütlenme için verdiği politik, ideolojik ve örgütsel talimatların ayrıntılı bir tahlili yapıldığında genelde ilke hataları bulunmayacaktır;  ama bunların düşmanlar tarafından nasıl çarpıtıldığını ve uygulandığını göz önüne aldığımızda bu çarpıtmaların tehlikeli sonuçlarını, partinin neden bürokratikleşmeye başladığı, kendisini felce uğratan, devrimci ruh ve coşkusunu boğan, alışılagelen çalışmaya ve tehlikeli biçimciliğe gömülmeye başladığı gibi sonuçları görürüz. Parti, yalnızca başın, önderliğin kendi başına çalışıp her şeyi çözdüğü şeklinde yanlış bir yaklaşım, kalın bir pas tabakasıyla, siyasal duyarsızlıkla kaplandı. Böyle bir yaklaşımla öyle bir durum yaratıldı ki her yerde ve her şey hakkında şöyle deniyordu: ‘bu önderliğin işidir’, ‘Merkez Komitesi hata yapmaz’, ‘bunu Stalin söyledi’, ‘Nokta koy’, vb. vb. birçok şeyi Stalin söylememiş olabilirdi ama bunlar onun adıyla örtüldü.
“Aygıt ve memurlar ‘tam yetkili’, ‘yanılmaz’ oldular; demokratik merkeziyetçilik sloganı ve artık gerçekten Bolşevik olmayan Bolşevik eleştiri ve özeleştiri sloganları altında bürokratik bir biçimde çalıştılar. Kuşku yok ki Bolşevik parti eski canlılığını böyle kaybetti. Doğru sloganlarla yaşamını sürdürüyordu, ama bunlar yalnızca slogandı; emirleri yerine getiriyor ama kendi inisiyatifiyle hareket etmiyordu; parti yönetiminde kullanılan yöntemler ve çalışma biçimleriyle istenilenin tersine sonuçlar elde edildi.
“Böylesi koşullarda bürokratik idari önlemler devrimci önlemlere ağır basmaya başladı. Uyanıklık artık işlemiyordu. Çünkü ne kadar böbürlenilse de artık devrimci değildi. Parti ve kitlelerin uyanıklılığından, bürokratik aygıtların uyanıklığına dönüştürülüyordu; gerçekten de biçim açısından bütünüyle olamasa bile, devlet güvenlik organlarının ve mahkemelerin uyanıklığına dönüştürüldü.
“Böylesi koşullarda proleter olmayan işçi sınıfına ait olmayan duygu ve düşüncelerin SBKP’de, komünistler arasında ve birçok komünistin bilincinde kök salması ve yeşermesi anlaşılır bir şeydir. Kariyerizm, uşaklık, şarlatanlık, ahbap-çavuşluk, anti proleter ahlak vb. yaygınlaşmaya başladı. Bu kötülükler partiyi içinden çürüttü, sınıf mücadelesi ve fedakârlık duygularını boğdu, rahat, ayrıcalıklı, kişisel kazanç getiren ve olabildiğince az çalışma ve çaba gerektiren ‘iyi yaşam’ aramayı teşvik etti. Böylece burjuva ve küçük burjuva mantığı yaratıldı ve ‘biz bu sosyalist devlet için çalıştık’, ‘savaştık ve başarıya ulaştık, şimdi bırakın da faydasını görelim’, ‘bize dokunulamaz, geçmiş bizim kalkanımızdır’ şeklindeki sözlerle bu düşünce tarzı dile getirildi. En büyük tehlike ise, bu anlayışın iyi geçmişi ve proleter kökeni olan eski parti kadrolarında, hatta diğerlerine dürüstlük örneği olması gereken Merkez Komite Prezidiyum’u üyelerinde bile yerleşiyor olmasıydı. Önderliklerde, aygıtlarda bu tür pek çok insan vardı; devrimci söz ve deyimleri, Lenin ve Stalin’in teorik formüllerini ustalıkla kullandılar; başkalarının çalışmalarının şerefine sahip çıktılar ve kötü örneği yüreklendirdiler. Böylece Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bürokratik kadrolardan oluşan bir işçi aristokrasisi yaratıldı.
“Ne yazık ki böylesi bir yozlaşma süreci, ‘sevindirici’, ‘umut veren’ sloganlar altında gelişti: ‘her şey olağan yolunda, partinin yasa ve kuralları çerçevesinde iyi gidiyor’. Gerçekte ise parti yasa ve normları çiğnendi. ‘sınıf mücadelesi sürüyor ve veriliyor’, ‘demokratik merkeziyetçilik korunuyor’, ‘eleştiri ve özeleştiri eskisi gibi sürüyor’, ‘partide çelikten birlik var’, ‘artık hizipçi parti düşmanı unsurlar yok’, ‘Troçkist ve Buharinci grupların zamanı geçti’ vb. vb. genel olarak söylenirse devrimci unsurlar bile, durumun böylesine çarpıtılarak görülmesini genelinde olağan bir gerçeklik olarak kabul ettiler, dramın ve ölümcül hataların özü burada yatıyor, bu nedenle de; düşmanların, hırsızların, ahlak kurallarını çiğneyenlerin mahkemelerce mahkûm edildiği değersiz üyelerin her zamanki gibi partiden atıldığı ve her zamanki gibi yeni üyelerin alındığı, bazıları gerçekleştirilmese de planların hayata geçirildiği, insanların eleştirildiği mahkûm edildiği, övüldüğü vb. telaşlanacak bir şey olmadığı düşünüldü. Bu yüzden, onlara göre yaşam olağan akışında sürüyordu, onun için de Stalin’e: ‘her şey olağan yolunda gidiyor’ diye bildirildi’. Eminiz ki büyük bir devrimci olan Stalin, partideki gerçek durumu bilseydi, bu sağlıksız anlayışa ezici yumruğunu indirir ve bütün parti ve Sovyet halkı onu desteklemek için ayağa fırlardı; çünkü haklı olarak Stalin’e büyük güven duyuyorlardı.
“Aygıtlar, Stalin’e yanlış bilgi vermek ve onun doğru talimatlarını bürokratik yoldan çarpıtmakla kalmadılar, üstelik parti ve halk içinde öylesine bir durum yaratmışlardı ki, Stalin yaşı ve sağlığı izin verdiği ölçüde parti ve halk kitlelerine gittiğinde var olan eksiklik ve hatalar hakkında ona bilgi vermediler; çünkü aygıt, komünistler ve kitleler arasında ‘Stalin’i kaygılandırmamalıyız’ düşüncesini yaygınlaştırmıştı.” (age., s. 25-26-27-28)
“Kruşçev ve Mikoyan planlı çalıştılar ve Stalin’in ölümünden sonra, Malenkov, Beria, Bulganin ve Voroşilov’un yalnız kör değil, hırslı olduklarının da ortaya çıkması ve her birinin iktidar için mücadele etmesi sayesinde de faaliyetlerine açık saha buldular.
“Onlar ve başkaları, eski devrimciler ve dürüst komünistler artık bürokratik alışkanlıkların baş gösteren bürokratik ‘yasallığın’ tipik temsilcisi olup çıkmışlardı; bu ‘yasallığı’ Kruşçevcilerin açık komplosuna karşı kullanmak için zayıf bir girişimde bulunduklarında iş işten geçmişti.” (age., s. 28-29)
“Kruşçev, Mikoyan ve öteki Kruşçevciler konumlarını güçlendirdiklerini, mareşaller aracılığıyla orduyu ele geçirdiklerini, Güvenlik Örgütünü kendi yollarına soktuklarını, Merkez Komitesinin çoğunluğunu kazandıklarını düşününce, Şubat 1956’da Stalin aleyhtarı ‘gizli’ raporu sundukları kötü ünlü 20. Kongreyi hazırlayıp yaptılar.
“Stalin’in ölümünden 20. Kongre’ye kadar, Kruşçevci komplocular ‘bürokratik yasallık’, ‘parti kuralları’, ‘kollektif önderlik’ ve ‘demokratik merkeziyetçilik’ ile şeytanca manevralar yaptılar; Stalin’in kaybı üzerine sahte gözyaşı döktüler böylece adım adım Stalin’in eserini, kişiliğini ve Marksizm Leninizm’i kundaklamaya hazırlandılar. Bu dönem Marksist Leninistler için çok öğretici derslerle doludur, çünkü Marksist Leninist bir parti için büyük tehlike olan ‘bürokratik yasallığın iflasını ortaya koyar; revizyonistlerin bu ‘bürokratik yasallık’tan yararlanmak için kullandıkları yöntemleri ortaya koyar; dürüst, deneyimli ama devrimci sınıf ruhunu yitirmiş olan devrimci önderlerin nasıl entrikacıların kucağına düştüğünü, devrimci lafızlarla maskeli revizyonist hainlerin şantaj ve demagojisi önünde nasıl boyun eğdiklerini gösterir.” (age., s. 94)
“Kruşçev ve Mikoyan, parti Merkez Komitesi Prezidiyumu’nun daha sonra ‘parti düşmanı grup’ olarak ilan edecekleri üyelerini önce birer birer, sonunda toptan tasfiye etmeye başladılar.
“Böylece, Stalin’in şanlı eserine iftira kampanyasına katılan onun eski savaş arkadaşları, bu umutsuz girişimden sonra, ‘parti düşmanı bir grup’ olarak tanımlandılar ve Kruşçevcilerden kesin darbeyi yediler. Kimse onların ardından ağlamadı, kimse onlara acımadı. Devrimci ruhlarını yitirmişlerdi, artık Marksist Leninist değil, Bolşevizm’in cesediydiler. Kruşçev’le birleşip Stalin’e ve yapıtına çamur atılmasına izin vermişlerdi: bir şeyler yapmaya çalıştılar ama parti yolunda değil, çünkü onlar için de parti yoktu.” (age., s. 97-98)
Komünist hareketin bu değerlendirmelerden de eleştirel dersler çıkarması gerektiği açıktır. Doğru şiarlar ya da doğru görünen şiarlar altına, doğru sözler ya da doğru görünen sözler ardına, parıltılı ya da çekici görünen sözler ardına gizlenen, kâğıt üzerinde farklı hayatın içinde farklı davranan küçük burjuva bürokratizmine; parti yasallığını çiğnemekte tereddüt etmeyen, kendini parti yasallığının üstünde ve dokunulmaz gören ama parti yasallığını partiye ve kadrolarına karşı çifte standart ekseninde kullanan tasfiyeciliğe karşı mücadele yaşamsal önemdedir. Parti yasallığına ilkeli bağlılıkla parti yasallığına bürokratik bağımlılık iki farklı şeydir. Sosyalist yasallığı çiğnemede tereddüt etmeyen, sosyalist yasallığın içini boşaltan, bürokratik yasallığa sığınan, ilkeli ve işlevsel değil bürokratik bağımlılık isteyen ve dayatan tasfiyeciliğe karşı mücadele ilkelere bağlı komünistlerin görevidir. Bürokratizm ve tasfiyecilik ikiz kardeştir. İkisi de anti-Marksist-Leninist, anti-parti zihniyet ve ruha sahiptir. Etkinleşsin ya da etkinleşmesin ikisi de komünist hareketteki küçük burjuvaziye dayanır, özel mülkiyet dünyasının baskısından da beslenir.