Translate

malenkov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
malenkov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2019 Cumartesi

Pazar, Mart 12, 2017

Stalinin, Merkez Komitesinin Genel Kurulunda Yayımlanmamış Son Konuşması*

Bu makale, Stalin'in doğumunun 120. Yıldönümü anısına Rus gazetesi "Glasnost" dan alınmıştır;
Stalin'in ölümünden önce CC CPSU'da yapılan son konuşmasıdır. 16 Ekim 1952

Makale, Sovyetler Birliği'nde ilk kez gazete tarafından yayınlandı.

***********

Evet, partimizin kongresini yapmıştık. Çok iyi geçti ve birçoğunuz, aramızda bütünlük içinde bir uyum ve birliktelik olduğunu düşünebilir. Fakat düşüncede bu uyum ve birlik yok. Bazılarınız kararlarımıza karşı hatta beğenmiyorlar.



Diyorlar ki, neden genişletilmiş bir Merkez Komitesine ihtiyacımız var. Ama, CC CPSU'ya yeni kan ve yeni güç getirmenin gerektiği açık değil mi? Bizler yaşlanıyoruz, er ya da geç öleceğiz, ama bu büyük sorumluluğun meşalesini kimin eline vermeliyiz diye düşünmeliyiz, kimler bu sorumluluğun üstesinden gelecek ve komünizmin amacına ulaşacak? Bu (görev)  için, daha fazla enerjiye sahip genç insanlara, kararlı yoldaşlara ve siyasi liderlere ihtiyacımız var. Peki, devletin kararlı, sadık bir siyasi liderini yetiştirmek ne anlama geliyor? , Bu meşaleyi sürdürebilecek bir devlet lideri yetiştirebilmek için on, hayır, on beş yıla gerek var.

Ancak Sadece bunun olmasını dilemek yeterli değildir. Böylesine yeni kadroları yetiştirmek, zamana ve devletin günlük işleyişine katılıma, sosyalist toplumun inşasını daha üst düzeye taşıyacak devlet aygıt planlarının ve ideolojik kavramların tümünü içine alan pratik konularda öğrenmeyi gerektirir, ve bu yoldaşlar her türlü oportünist eğilimi tesbit edebilmeli ve ona karşı mücadele edebilmelidirler.,  Lenin tarafından öngörüldüğü şekilde, partimiz tarihi, taktiği, planları ve Sovyetler Birliği'nin geleceği yönünde eğitilen Leninist bir işçi olması gerekir.
Partimizin ve parti komitelerinin önemini ve rolünü artırmamızın gerekliliği aşikar değilmi? Partinin çalışmalarını sürekli olumlu yönde geliştirmek için  Lenin'in önerilerini  takip etmeme şansını alabilirmiyiz.? Bütün bunlar,  özellikle CC CPSU'sunda, liderliğe,daha genç olanların akışını gerektirir. Biz Lenin'in daima önerdiği gibi, buyolu izledik. Bu şekilde partimizin üyeliği de büyüdü.

Soru, neden bazı tanınmış yoldaşları parti ve devlet aygıtlarındaki görevlerinden aldık? Bu konuda ne denilebilir? Molotov, Kaganoviç yoldaşları (görevlerinden aldık) değiştirdik. Voroshilov ve diğerleri, daha az talepkar, fakat aynı derecede önem taşıyan yeni görevlere seçildiler. Bakan çalışması, güç, dayanıklılık ve yeni sorunlar için yeni düşünme isteyen son derece zor bir iştir. Neden genç ve nitelikli, enerjik yoldaşları onların yerlerine atadık? Onlar daha genç yoldaşlar, daha çok enerjiye ve güçlülüğe sahipler. Biz Eski Bolşevikler sonsuza kadar burada olmayacağız. Onlara destek olmalı ve onlara yardım etmeliyiz.

Değiştirilen yoldaşlar, uzmanlıkları, özverileri ve saygıları sorgulanamaz (şüphe götürmez bir gerçek olan) olan, eski Bolşevikler, çok önemli yeni pozisyonlardalar. Hepsi artık SSCB Bakanlar Konseyi Başkan Yardımcıları. Bu nedenle, kaç tane bakan yardımcısının olduğunu ben bile bilmiyorum.

Komünistler olarak kendi kendine eleştirel olmalı ve başkalarını da eleştirmeliyiz.

Merkez Komitesi tarafından yoldaş Molotov ve Mikoian'a yönelik eleştiriler oldu.

Yoldaş Molotov - davamıza en fazla adanmış. Parti amacı uğruna  hayatını verir.
Fakat onun çalışmalarının belirli  zayıf yönünü göz ardı edemeyiz. Dışişleri Bakanı olarak kendisini "kaygan" bir Diplomatik Karşılaşma'da bulan Molotov Yoldaş, İngiliz bir diplomata, kapitalistlerin ülkemizde burjuva gazeteleri yayınlamaya başlayabileceği konusunda güvence vermiş. Niye ? Bu, CC CPSU'nun bilgisi olmaksızın, böyle bir güvence vermek için yer miydi? Burjuvazinin sınıf düşmanımız olduğu, ve partili halkımız arasında burjuva gazetelerini teşvik etmenin zarar vereceği aşikar değilmi, (bu) bize herhangi bir fayda sağlamayacaktır. Bunun gerçekleşmesine izin verilmiş olsaydı, Sosyalizm ve SBKP'ye karşı saldırıların önce çok kurnazca ve sonra açık biçimde başladığı durumları öngörebilirdik. Bu, yoldaş V.M. Molotov'un birinci siyasi hatasıdır.

Molotov'un Kırım'ı Sovyet yahudilerine vermesi yönündeki yanlış önerisi ne (ne diyelim)?

Bu, yoldaş Molotov'un çılgınca bir hatası. Neden bu teklif edildi? Yoldaş Molotov bu öneri hangi gerekçelerle ortaya attı? Bir Yahudi Özerk Cumhuriyetimiz var. Başka (sına) artık ne gerek var? Kendi Özerk Bölgelerine ve Özerk Cumhuriyetlere sahip olan bir çok azınlık ülkesi var ... şimdi bu yeterli değil mi? Veya bu, SSCB Anayasasına ve uluslara dair politikasına güvenme mi demekdi? Yoldaş Molotov, hiç kimse tarafından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği üzerinde toprak iddiasını sürdürmek için avukat olarak atanmadı!
Değerli yoldaşımız V.M. Molotov'un ikinci hatası budur! Dolayısıyla, bu bağlamda Molotov yoldaş, Politbiuro üyesi olarak bildirimlerinde doğru değildir. CC CPSU (Molotovun) önerisini kesin olarak mağlup etmiştir.(reddetmiştir)

E Molotov, eşine bu kadar derin bir saygı duyuyor; CC ya da Politbiuro'nun bu ya da şu sorun üzerine karar vermesinden çok kısa bir süre sonra, bu karar hemen Molotov'un karısı Zhemchuzhina'ya ve arkadaşlarına iletiliyor. Burada hepiniz tarafından bilindiği gibi (Zhemchuzhina nın) arkadaşları eski durumların gösterdiği gibi, güvenilir değildir. Şüphesizki ki, CPSU CC Politbiuro üyelerinden biri olan yoldaşın davranış biçimi olamaz.

Şimdi Mikoian yoldaşla ilgili olarak. Mikoian Kesinlikle (vergiye) karşıdır ve bu nedenle Sovyet köylüleri için her türlü vergilere karşı ajitasyon yapıyor.

Değerli yoldaşımız A. I. Mikoian'a açık olmayan nedir?

Çiftçi Yardımcısı - Kollektif çiftçilerle iyi ilişkilerimiz var. Kollektif Çiftliklerimiz sonsuza kadar kolektifleştirme ye kararlılar. Mahsullarımız bol ve tüm Kollektif Çiftliklerimiz işçilerin yaptığı gibi devlete vergi vermelidir. Bu nedenle Mikoyan yoldaş tarafından öne sürülen öneriye katılmıyoruz –

MİKOYAN - Konuşmacının tribününe geliyor, kollektif çiftlik politikalarını savunmaya başladı.

STALIN - İyi Mikoyan yoldaş, sen kendi politikalarının içinde kaybolmuşsun ve şimdi de CC üyelerini kendinle birlikte kaybolmasına çalışıyorsun. Hala anlamadınmı?

MOLOTOV - konuşmacı tribününe gelir, hatalarını CC'nin önünde tümüyle kabul eder, ancak Stalin'in sadık bir öğrencisi olduğunu ve her zaman sadık kalacağını söyler.

STALIN - (Molotofun konuşmasını keser) Bu saçmalık. Hiç öğrencim yok. Hepimiz büyük Lenin'in öğrencisiyiz.

Stalin, gündeme made madde devam etmeyi ve yoldaşları farklı devlet komitelerine seçmelerini önerir. Politbüro hariç, Başkanlığı CC CPSUnda şimdi genişleyen CC de ve Sekreterlik'te CC CPSUda toplam 36 üye seçildi.

Seçilenlerin yeni listesinde hepsi eski Politbiuro üyesidir - yoldaş A.A Andreev'in şu an herkesin bildiği gibi ne yazık ki tamamen kulakları duymuyor ve bu nedenle görev yapamaz halde.

Podyumdan bir ses - Stalin yoldaşını CC CPSU nun Genel Sekreteri ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçmeliyiz.

STALIN - Hayır! Beni bu iki görevden de almanızı (azletmenizi) rica ediyorum!

MALENKOV - Tribüne geliyor: Yoldaşlar! Hepimiz oybirliğiyle, liderimiz ve öğretmenimiz Stalin yoldaşa CC Sekreteryası Genel Sekreteri olmasını rica ediyoruz.

Çeviri , Erdoğan Ahmet, 
Mart 12, 2017

Kaynak:
Sovyet Halkıyla Dostluk ve Dayanışma Konseyi, North Star Compass, 2000.

Unpublished Speech by Stalin at the Plenum of the Central Committee, CPSU

*Bu çeviri, Marksist Leninist Değerlendirmeler sitesinden alınmıştır. Okuyucunun bu siteyi takip etmesini öneriyoruz.

4 Nisan 2017 Salı

Stalin ve Demokratik Reform Mücadelesi* İkinci Bölüm



Stalin ve Demokratik Reform Mücadelesi*

İkinci Bölüm

Grover Furr

 (Çeviren: S. Yalçın)
”Sovyet Ülkesinin Tanınmış Simaları”
Vasilii Efanov
Savaş Zamanı
1. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Stalin ve politbürodaki destekçileri, Bolşevik Partisi’nin Sovyet yönetimini doğrudan kontrolüne son vermek için bir teşebbüste daha bulundular. Yuri Zhukov bu gelişmeyi şöyle anlatmaktadır:
“1944 Ocağında… savaş döneminde ilk kez, plenum [merkez komitesi] ve SSCB Yüksek Sovyeti’nin bir oturumu bir arada yapıldı. Molotov ve Malenkov, yasal olarak parti ile iktidar arasına mesafe koymaya dönük bir merkez komitesi karar taslağı hazırladılar. Partinin elinde sadece ajitasyon-propaganda faaliyetini yönetme yetkisi kalacaktı. Hiç kimse onu bu normal parti meselelerinden ve yine, tamamen doğal olan, kadro seçimine katılımdan uzak tutmayacaktı. Buna karşın taslak, açıkça, partinin ekonomiye ve devlet organlarının işleyişine müdahalesini yasaklıyordu. Stalin taslağı okudu; sekiz sözcüğünü değiştirdi ve üzerine “Kabul” diye yazdı. Sonrasında neler olduğu, bir sır olarak kalmıştır…
… Bu, partiyi, ona sadece savaş sırasında gerçekten yerine getirdiği fonksiyonları bırakarak, devletin ihtiyaçları doğrultusunda hizmet veren bir kurum olmaya yöneltme yolunda yeni bir girişimdi. Taslağın altında beş kişinin imzası vardı: Molotov, Malenkov, Stalin, Khrushchev, Andreev. Ortada bir steno kaydı yoktur ve biz, diğerlerinin nasıl oy verdiğini sadece tahmin edebiliriz. Maalesef, dört üyesi de merkez komitesi politbürosunda yer alan tam yetkili Devlet Savunma Komitesi bile, eski işleyişi kıramamıştır. Bu, bir kez daha, Stalin’in hiçbir zaman, anti-Stalinistlerin ve Stalinistlerin ona atfettikleri düzeyde bir güce sahip olmadığını kanıtlamaktadır.” (Zhukov, Kul’tovaia; vurgular eklenmiştir)[1]
2. Parti ile ekonomik işleyiş ve devletin arasına “mesafe konması” nasıl gerçekleştirilecekti, bilmiyoruz. Muhtemelen, devlet organlarında görev yapacak personeli belirlemek için farklı bir yöntem düşünülüyordu gibi görünüyor. Bu, 1936 Anayasasında belirtilen seçimlere dönüş anlamına gelebilir miydi?
3. Bu tür soruların cevapları ne olursa olsun, anlaşıldığı kadarıyla, parti birinci sekreterlerini büyük oranda bünyesinde barındıran merkez komitesi, Stalin liderliğinin Sovyet sisteminde kökten bir değişikliğe gitme planlarını bir kez daha geri püskürttü. Khrushchev, “gizli konuşma”sında, böyle bir plenumun hiçbir zaman yapılmadığını söyledi! Dinleyiciler arasında bulunan MK üyelerinin çoğunun bunun bir yalan olduğunu bilmesi gerektiğine göre, bu yalanın hedefi, onlara, sahip oldukları güce yönelik bu tehlikenin artık resmen “mezara gömüldüğünün” örtük işaretini vermek olmalıdır.  

 Savaş Sonrası
4. Görmüş olduğumuz üzere, Stalin, “ikili iktidar” durumunun hem SSCB, hem de parti için önemli bir problem olduğuna inanıyordu. Aslında toplumu hükümet değil, parti yönetiyordu. Giderek artan bir biçimde, parti kadroları, kontrolü, üretimi yönetmekten ziyade, gözetim ya da teftiş biçiminde sağlıyorlardı.
5. Partinin devleti doğrudan kontrolüne son vermek, şöyle birtakım amaçlara hizmet edecekti:
1936 Anayasasını kurumsallaştıracak ve Sovyet halkının Sovyet devletiyle bağlarını güçlendirecekti
Devlet kurumlarının işleyişini gerçekten kalifiye unsurlara devredecekti
■ Partiyi bir asalak ve bozuk kariyeristler kastının elinde –üst düzeylere kadar- dejenere olmaktan kurtaracaktı.
6. Savaşa kadar politbüro haftada en az iki kere toplandı. 1941 Mayısında, Stalin, SSCB yönetiminin resmi yürütme organı Halk Komiserleri Sovyeti ya da Sovnarkom’un başkanı olarak Molotov’un yerini alıp Sovyet devletinin başına geçti.
7. Fakat savaş sırasında, SSCB, gerçekte ne bu organ, ne de parti tarafından yönetildi. Yönetim, Stalin ve üç en yakın arkadaşından oluşan Devlet Savunma Komitesi’ndeydi. Savaş esnasında merkez komitesi sadece tek bir plenum yaptı; yalnızca savaş sırasında değil, savaştan sonra da politbüro nadiren bir araya geldi. Pyzhikov’a göre, “politbüro, tamamen pratik kaygılarla, devre dışı kaldı”. Sovyet muhalifi Zhores Medvedev, politbüronun 1950’de sadece 6 kez, 1951’de 5 kez ve 1952’de de 4 kez toplandığına inanmaktadır.[2] Yani Stalin, politbüroyu devlet işleyişinin dışına taşımıştı. (Pyzhikov, 100; Medvedev, “Sekretnyi”)
8. Stalin, göründüğü kadarıyla, partinin başı olarak oynaması gereken rolü pek önemsemiyordu. MK plenumları nadiren yapılıyordu. 1939’la 1952 arasındaki on üç yıl boyunca hiç parti kongresi düzenlenmedi. Savaşın ardından, Stalin, parti ve hükümetin ortak kararlarını sadece Bakanlar Kurulu (Halk Komiserleri Konseyi’nin yeni adı) başkanı olarak imzalıyor, parti adına imza atmayı diğer parti sekreterlerine, Zhdanov ve Malenkov’a bırakıyordu. (Pyzhikov, 100)
9. Partinin otoritesi yine büyüktü. Fakat belki de bu, Stalin’in hâlâ parti genel sekreteri olmasından kaynaklanıyordu. O, savaştan sonra konumunu koruyan tek Müttefik lideriydi: Roosevelt ölmüş, seçimleri kaybeden Churchill 1945’te görevinden ayrılmıştı. Şunu söylemek mübalağa değildir: Emekçi halk arasında, Stalin yeryüzünün en ünlü ve en saygın kişisiydi. Onun başını çektiği komünist hareket, yüz milyonlarca insanın umuduydu. Faşizme karşı kazanılan zafer sonucunda, hareketin genişliği muazzam boyutlara ulaşmıştı. Stalin’in devletin başı olarak sahip olduğu büyük prestij, parti organlarına da otorite sağlıyordu. (Mukhin, Ubiytsvo, 622; 13. bölüm, çeşitli yerler)
10. Stalin’in davranışları, onun hâlâ partiyi devlet üzerindeki doğrudan hâkimiyet konumundan uzaklaştırmaya çalıştığını düşündürmektedir. Eğer niyeti böyle idiyse, bunu temkinli bir biçimde yapıyordu. Bu temkinliliğin birtakım nedenlerini belki şöyle ifade edebiliriz:
Partiye yönelik yakışıksız bir güvensizlik görüntüsü yaratmak, komünist partilerinin henüz iktidarı ele geçiremediği dünyanın diğer ülkeleri için kötü bir örnek yaratacaktı.
Merkez Komitesi ve nomenklatura, savaştan evvel olduğu gibi, bu yaklaşıma karşı çıkacaktı.
Bu nedenle, bu iş, mümkün olduğunca az rahatsızlığa yol açacak biçimde, sakin bir tarzda yapılmalıydı. (Mukhin, Ubyistvo, 611)
 1947 Parti Programı Taslağı
11. Stalin liderliğinin demokratikleşmeye dair planları, muhtemelen, bugün onun hakkında bildiklerimizden daha fazlasını kapsıyordu. Tam bir antikomünist ve anti-Stalinist tarihçi olan Pyzhikov, 1947 program taslağından, SSCB’de demokrasi ve eşitliğin geliştirilmesi konusuyla ilgili -sadece ağzımıza bir parmak bal sürüp arkasını getirmediği- seçmeler aktarmaktadır. Bu etkileyici ve şimdiye dek tam olarak bilinmeyen plan hiç yayımlanmamış ve belli ki, başka araştırmacıların ona ulaşması da mümkün olmamıştır.
12. Pyzhikov tarafından kelimesi kelimesine aktarılan bölüm şöyledir:
“Sınıfsız bir sosyalist toplumun kuruluş sürecini tamamlamayı temel alan sosyalist demokrasinin gelişmesi, proletarya diktatörlüğünü giderek Sovyet halkının diktatörlüğüne çevirecektir. Tüm toplumun her bir üyesi, adım adım devlet meselelerinin günlük yönetiminin içine çekilecek; nüfusun komünist bilincinin ve kültürünün artması ve sosyalist demokrasinin gelişmesi, Sovyet halkının diktatörlüğündeki zor biçimlerinin yavaş yavaş ortadan kalkmasına ve yerini gittikçe kamuoyu baskısının zor araçlarına bırakmasına, devletin politik fonksiyonlarının adım adım daralmasına ve giderek, genel anlamda, toplumun iktisadi yaşamını yöneten bir organa dönüşmesine yol açacaktır.”
Pyzhikov’un, bu yayımlanmamış dokümanın diğer bölümlerinden yaptığı özet ise şu şekildedir:
“[Taslak] özellikle Sovyet düzeninin demokratikleştirilmesinin daha ileri boyutlara taşınmasıyla ilgiliydi. Bu plan, kitlelerin kültürel düzeyinde sağlam bir ilerleme kaydetme ve devletin idari fonksiyonlarını maksimum seviyede basitleştirme temelinde, işçileri, devlet işleyişinin, günlük mülki ve sosyal etkinliğin içine çekmeye dönük, tümel bir yöntemi esas alıyordu. O, pratikte, üretim faaliyetinin devlet meselelerinin yönetimine katılımla, yönetim [devlet] fonksiyonlarının adım adım tüm emekçi halk tarafından üstlenilmesine yönelik bir dönüşümle birleştirilmesi biçiminde bir yol benimsenmesini öngörüyordu. O, aynı zamanda, uzun uzun, halkın doğrudan yasama faaliyetinde bulunması aşamasına geçiş fikrini işliyordu. Bu konuda şu unsurlar temel alınıyordu:
a) hem iktisadi, hem de sosyal alanda, idari işleyişin en önemli sorunlarının çoğunun yanı sıra, yaşam koşulları ve kültürel gelişimle ilgili meselelerde de genel oylama ve karar belirleme yolunun tutulması;
b) toplumsal örgütlenmelerin Yüksek Sovyet’e yeni yasa teklifleri sunma hakkını garanti altına alan araçlarla, aşağıdan gelen yasama inisiyatifinin yaygın biçimde genişletilmesi;
c) yurttaşların ve toplumsal örgütlerin, uluslararası ve iç politikanın en önemli meseleleri üzerine Yüksek Sovyet’e doğrudan teklifler sunma hakkının kabul edilmesi.
Yöneticilerin nasıl seçileceğine dair ilkeler de göz ardı edilmemişti. Parti programının planı, komünizme doğru ilerleyişin ulaştığı aşamaya göre, devlet organlarının tüm sorumlu üyelerinin seçim yoluyla belirlenmesi ve bir dizi devlet organının işleyişinde, onları giderek bütünüyle ekonominin hesap işleri ve denetimiyle görevli kurumlara dönüştürecek değişikliklerin hayata geçmesi meselelerini öne çıkarıyordu. Bunun için, bağımsız gönüllü örgütlenmelere maksimum gelişme imkânı sağlanması önemli görülüyordu. Dikkat, halkın bilincinin komünist dönüşümünün gerçekleşmesine; geniş halk kitleleri arasında, sosyalist demokrasi temelinde, ‘sosyalist yurttaşlık’, ‘çalışma kahramanlığı’, ‘Kızıl Ordu yiğitliği’ nosyonlarının gelişmesinde kamuoyunun etkisinin güçlendirilmesine çevrilmişti.” [vurgular eklenmiştir –GF]   
13. Yine Pyzhikov’a göre, Zhdanov, Şubat 1947 merkez komitesi plenumuna, planlama komisyonunun çalışmaları hakkında bir rapor sundu. Zhdanov, 19. Parti Kongresi’nin 1947 sonlarında veya 1948’de toplanmasını teklif etti. Ayrıca, parti konferanslarının yılda bir kez ve merkez komitesi üyelerinin her yıl en az altıda birinin “zorunlu değişimi” ile toplanmasına dair basit bir usul önerdi. Önerinin yürürlüğe girmesinin ve bu “değişim”in, fiilen, MK üyeliğinde daha dönüşümlü bir kompozisyona yol açması durumunda, bu, birinci sekreterlerin ve MK’daki diğer parti liderlerinin konumlarının daha sallantılı olması, partinin yönetim organında taze kan için yer açılması, sıradan üyelerin parti liderlerini eleştirmelerinin kolaylaşması anlamlarına gelecekti. (Pyzhikov, 96)
14. Bu cüretkâr plan, Lenin’in, Marx ve Engels’te tespit ettiği birtakım yaklaşımları dönüştürüp geliştirdiği, yeni ufuklar açan çalışması Devlet ve Devrim’de öngörülen “devletin sönmesi”ne dair fikirlerin birçoğunu yansıtmaktadır. Tüm önemli kararların alınmasına Sovyet halkının ve örgütlerinin doğrudan demokratik katılımını ve parti konferansları aracılığıyla her yıl merkez komitesinde, altıda bir oranının altında olmamak üzere –en azından bunun sağladığı nöbet devri imkânı çerçevesinde- “değişim”i önermekle, bu parti planı, hem devlette, hem de partinin kendisinde, aşağıdan demokrasinin gelişmesini hedefliyordu.
15. Fakat bu plan da suya düştü. Daha önce genel hatlarıyla aktarılan, Sovyet devletinin ve partinin demokratikleştirilmesine yönelik evvelki tekliflerdeki gibi, bunun nasıl olduğunun ayrıntılarını da bilmiyoruz. Muhtemelen öneri merkez komitesi plenumunda reddedildi. 19. Parti Kongresi 1952’ye kadar ertelendi. Yine bunun nedeni de bizim için meçhuldür. Parti plan taslağının yapısı, merkez komitesinin –birinci sekreterlerin- muhalefetinin, bu sonuca yol açmış olabileceğini akla getirmektedir.[3]   
 On Dokuzuncu Parti Kongresi
16. Göründüğü kadarıyla, Stalin liderliği, 1952’de toplanan parti kongresi ve hemen onu takip eden merkez komitesi plenumunda, partinin devlet üzerindeki kontrolünü kaldırmak için son bir çaba daha sarf etti. Khrushchev’le başlayarak, parti nomenklaturası bu kongreye dair tüm anıları hafızalardan silmeye çalıştı ve orada kotarılan her şeyi derhal kökünden söküp atmaya yöneldi. Brezhnev döneminde, 18. Kongre de dâhil olmak üzere tüm parti kongrelerinin tutanakları yayımlandı. Fakat 19. Kongre’nin tutanakları bugüne kadar hiç yayımlanmadı. Stalin kongrede sadece kısa bir konuşma yaptı –ki bu yayımlanmıştır. Ama onu takip eden merkez komitesi plenumunda yaptığı konuşma 90 dakika sürdü. Bu ikinci konuşma, seçme bölümler hâlinde bile, hiç yayımlanmadı. Bu plenumun tutanakları da hiç basılmadı.[4]
17. Stalin, kongreye, partinin konumunda ve örgütsel yapısında değişikliğe gitme çağrısı yaptı. Bu değişiklikler arasında şunlar vardı:
■ Partinin“Tüm Birlik Komünist Partisi (Bolşevik)” olan adı resmen “Sovyetler Birliği Komünist Partisi” olarak değiştirildi. Bu, partiyi ülkeyle ilişkilendiren ve dünyadaki diğer komünist partilerininkilere benzeyen bir isimdi.[5]
■ Merkez komitesi politbürosunun yerini bir “prezidyum” aldı. Bu isim, bir diğer temsili organın (MK) temsilcileri anlamına geliyordu (örneğin Yüksek Sovyet prezidyumu gibi). Böylece bu organ ismindeki “politik” sıfatından da sıyrılmış oluyordu -sonuçta politik olan partinin bütünüydü, sadece yönetici organı değil.
18. Hiç şüphesiz, hem partiyi hem de devleti değil, sadece partiyi yöneten bir organ düşüncesi daha doğruydu. Politbüro, karışık üye profiline sahip bir organdı. Bakanlar kurulu başkanını (devletin yürütme organının –yani devletin- başı), Yüksek Sovyet prezidyumu başkanını (yasama organının başı), parti genel sekreterini (Stalin), başka bir veya iki parti sekreterini ve bir veya iki bakanı daha bünyesinde barındırıyordu. Politbüronun aldığı kararlar, hem hükümeti, hem de partiyi bağlıyordu.
19. Böylece, politbüronun ülkede gerçekten tartışılmaz hâkimiyete sahip konumuyla karşılaştırıldığında, prezidyumun rolü büyük oranda sınırlandı. İçinde devlet başkanı ve Yüksek Sovyet başkanına yer ayrılmadığından, prezidyum sadece komünist partisinin yönetim organı olmak durumundaydı.
20. Başka değişiklikler de yapıldı:
■ Genel sekreterlik makamı –Stalin’in yürüttüğü görev- kaldırıldı. Stalin artık, hepsi 25 üye ve 11 aday üyeden oluşan yeni prezidyumda yer alan 10 parti sekreterinden yalnızca birisiydi.[6] Prezidyum, 9-11 üyeden oluşan eski politbürodan daha geniş bir yapıydı. Bu genişliği onu, rutin ve hızlı bir biçimde yürütme kararları alan bir organdan ziyade, meselelere daha enine boyuna kafa yoran ve daha az etkili bir organ yapacaktı.
■ Prezidyum üyelerinin çoğu, anlaşıldığı kadarıyla, parti liderleri değil, devlet görevlileriydi. Khrushchev ve Malenkov, daha sonra, Stalin’in, ilk prezidyum için kendi ağzıyla teklif ettiği kişileri nasıl olup da bu göreve uygun gördüğüne şaşacaklardı; zira bunlar tanınmış parti üyeleri –yani birinci sekreterler- değildi. Muhtemelen Stalin onları –parti değil- devlet liderliği çerçevesindeki konumlarından dolayı önermişti.[7]
21. Stalin, parti genel sekreterliğinden çekildiği 19. Parti Kongresi’nin hemen ardından toplanan MK plenumunda, kendi getirdiği teklifle, sadece devlet başkanı (bakanlar kurulu başkanı) olarak kalmak üzere, merkez komitesinden de istifasını sundu.
22. Stalin merkez komitesinde yer almayıp sadece devlet başkanı olarak kalırsa, hükümet görevlileri artık kendilerini prezidyuma –partinin en yüksek organına- hesap vermek zorunda hissetmeyeceklerdi. Stalin’in bu hamlesi, devlet içindeki “gözetim”leri gereksiz olan parti görevlilerinin üretim alanındaki otoritesini ortadan kaldıracaktı. Stalin partinin başında olmadığında, parti liderliği, nomenklatura, daha düşük bir prestije sahip olacaktı. Alt düzeydeki parti üyeleri, kendilerini artık, birinci sekreterler ve merkez komitesi tarafından tavsiye edilen adayları “seçmek” –yani sadece teyit etmek- zorunda hissetmeyeceklerdi.
23. Bu çerçeveden bakıldığında, Stalin’in merkez komitesinden istifası, nomenklatura için bir felaket demekti. Onlar, kendilerini sıradan üyelerin acımasız eleştirilerinden koruyan tek şeyin “Stalin’in gölgesi” olduğunun herhalde farkındaydılar. Bu, gelecekte, parti nomenklaturasının içinde sadece zeki ve yetenekli kişilerin kalabileceği anlamına geliyordu -aynen devlet birimlerinde de olacağı gibi. (Mukhin, Ubiystvo, 618-23)
24. Ortada yayımlanmış tutanakların olmaması, bu plenumda vuku bulan gelişmelerin ve Stalin’in konuşmasında dile getirdiği konuların, nomenklaturanın yayımlanmasını istemeyeceği türden şeyler olduğunu düşündürmektedir. Bu, ayrıca, Stalin’in “tam yetkili” olmadığını da göstermektedir –ve bunu vurgulamak önemlidir. Örneğin Stalin’in bu plenumda Molotov ve Mikoian’a yönelttiği ciddi eleştiriler, ölümünün üzerinden çok uzun bir süre geçene dek yayımlanmamıştır.[8]  
25. Ünlü Sovyet yazarı Konstantin Simonov da bir MK üyesi olarak toplantıdaydı. Simonov, Stalin kendisinin merkez komitesi sekreterliği görevinden çıkarılmasının oya sunulması teklifi getirdiğinde, Malenkov’un şok ve panik hâlinde tepki verdiğini kaydetmiştir. (Simonov, 244-5) Gürültülü bir muhalefetle karşılaşınca, Stalin, teklifinde ısrarcı olmamıştır.[9]
26. Bunu yapma imkânı bulur bulmaz, parti liderliği, hemen 19. Parti Kongresi kararlarını iptal etmeye yöneldi. 2 Mart’ta, Stalin bilinci yerinde olmasa da hâlâ hayattayken, Stalin’in daçasında dar bir prezidyum (temelde eski politbüro üyelerinden oluşan) toplantısı yapıldı. Liderlik, prezidyumun 25 üye yerine tekrar 10 üyeye indirilmesini kararlaştırdı. Bu, özünde, eski politbüroya dönüş demekti. Parti sekreterlerinin sayısı yine beşe indirildi. Khrushchev, sekreteryanın “koordinatör”lüğüne getirildi. Ve ardından, beş ay sonra da “birinci sekreter” yapıldı. Sonuçta, 1966’da, prezidyumun adı tekrar politbüroya çevrildi.
27. SSCB’nin geriye kalan tarihi boyunca parti, üst kademesi bozulmuş, kendi kendini seçen, kendi kendine rütbeler veren bir imtiyazlı seçkinler tabakası hâline gelerek, Sovyet toplumunu yönetmeye devam etti. Gorbachev yönetimi altında, bu yönetici grup, SSCB’yi feshetti ve kendi kendine iktisadi zenginlik ve yeni kapitalist toplumun siyasal liderliğini bahşetti. Aynı zamanda, her şeyi emekleriyle yaratan Sovyet işçi sınıfı ve köylülerinin birikimlerini onlardan çaldı, talan etti; SSCB’nin halk tarafından yaratılan muazzam zenginliğinin üstüne oturdu. Bu aynı eski nomenklatura, bugün de, Sovyet sonrası devletleri yönetmeye devam etmektedir.
 Lavrentii Beria[10]
28. Beria, Sovyet tarihindeki en çok iftiraya uğramış figürdür. Bu yüzden, Beria’nın yaptıklarına dair tarihsel yargının Sovyetler Birliği’nin sonunun hemen ardından başlayan tersine dönüşümü, bu makalenin ana konusu olan Stalin’in rolünün bilimsel çerçevede yeniden değerlendirilmesinden bile daha dramatik olmuştur.
29. Beria’nın “yüz gün”ü -aslında Stalin’in 5 Mart 1953’teki ölümünden Beria’nın 26 Haziran’da azledilmesine kadar geçen 112 gün- çok sayıda çarpıcı reforma girişilmesine tanık olmuştur. Eğer Sovyet liderliği bu reformların tam olarak hayata geçmesine izin verseydi, Sovyetler Birliği’nin, uluslararası komünist hareketin, Soğuk Savaş’ın –kısacası 20. yüzyılın ikinci yarısının- tarihi son derece farklı olurdu.
30. Beria’nın reform girişimleri, en azından, hepsi ciddi öneme sahip ve bir kısmı bugün, Rus hükümetinin onlar hakkındaki en önemli birinci el kaynakları en güvenilir araştırmacılara bile kapalı tutmasına rağmen, özel çalışma konusu oluşturan şu unsurları içermektedir:
■ Almanya’nın sosyalist olmayan, tarafsız bir devlet olarak yeniden birleştirilmesi (Almanlar arasında haddinden fazla taraftar bulacak ve ABD de içinde olmak üzere NATO müttefikleri tarafından şüphesiz sıcak karşılanacak bir adım)
■ Komintern’e karşı Batı’yla yaptığı ilan edilmemiş ittifaktan vazgeçmeyi taahhüt eden Yugoslavya’yla ilişkilerin normalleştirilmesi
■ Yakınlarda ilhak edilen Batı Ukrayna bölgeleri ve Baltık devletlerinde, milliyetçi göçmen gruplarının en azından bir kısmını etkilemeyi de amaçlayarak, “Ruslaştırma” karşıtı bir uluslar politikası gütme. Gürcistan ve Beyaz Rusya’yı da kapsamak üzere, diğer Rus olmayan bölgelerde uygulanan uluslar politikasında da reforma gitme
■  1930’lar ve 1940’larda özel yargı organları –troykalar ve NKVD “özel komisyon”ları- tarafından haksız yere mahkûm edilen kişilerin haklarının iadesi ve uğradıkları haksızlıkların tazmini (Beria yönetiminde bu süreç, suçlu olduğu kesin birçok kişinin “itibarının iade edildiği” Khrushchev yönetimindeki süreçten çok farklı bir biçimde işledi).
31. Beria’nın büyük oranda yürürlüğe koyduğu diğer reformlardan bazıları ise şunları içeriyordu:
■ Devlete karşı işlenen suçlardan dolayı hapse atılmış bir milyon kişi için af
■ Eski NKVD şefi Kruglov’un merkez komitesinden tamamen çıkarılması, NKVD görevlilerinin bulaştığı haksız suçlamalar ve cezalandırmaların soruşturulmasına izin verilmesi ve öte yandan, “Doktorlar Komplosu”na yönelik soruşturmanın durdurulması.[11]
■ NKVD “özel komisyon”unun insanlara ölüm ve uzun süreli hapis cezaları verme yetkisinin kaldırılması.
■ Sadece Stalin “kült”üne değil, genel olarak lider kültünün tamamına karşı bir tutumla, resmi tatil törenlerinde liderlerin portrelerinin bulundurulmasının yasaklanması. Bu uygulama, Beria’nın azledilmesinin kısa bir süre sonrasında parti liderleri tarafından kaldırıldı.
 Beria’nın Demokratik Reform Hareketleri
32. Beria, resmi olarak, 26 Haziran 1953’te politbüro üyesi arkadaşları ve bazı generaller tarafından tutuklandı. Bu tutuklama faraziyesinin ayrıntıları karanlıkta kalmıştır ve bu konuda çelişkili anlatımlar söz konusudur.[12] Öyle ya da böyle, Temmuz 1953 plenumunda Beria’ya çeşitli suçlamalar yöneltildi. Mikoyan şunları anlatmaktadır:
“O [Beria] Kızıl Meydan’da Stalin’in kabri başında sunumunu yaptığında, konuşmasının ardından şöyle dedim: ‘Konuşmanda her yurttaşa anayasanın öngördüğü hakları ve özgürlükleri garanti ettiğin bir bölüm vardı. Sıradan bir hatibin konuşmasında bile bunlar boş sözler değildir. Hele de bir içişleri bakanının konuşmasında bu bir eylem programı anlamına gelir; onu hayata geçirmek zorundasın.’ O da bana cevap verdi: ‘Onu hayata geçireceğim.’” (Beria, 308-9; Mukhin, 178)
33. Beria, Mikoyan’ı heyecanlandıran bir şey söylemişti. Açık bir gerçekti ki, bu kritik noktada, Kızıl Meydan’da yaptığı ve anayasaya atıfta bulunan konuşmasında, Beria, komünist partisini işin içine hiç katmamış, sadece Sovyet yönetimi hakkında konuşmuştu. Beria’nın, Malenkov’un ardından ikinci konuşmayı yapması, onun artık Sovyet devletinde ikinci kişi olduğunun açık bir işaretiydi. Beria şöyle diyordu:
“Ülkemizin işçileri, kolhoz köylüleri ve aydınları, Sovyet hükümetinin, Stalin anayasasında yazıldığı üzere, onlara haklarını sebatla ve yılmadan sağlayacağını bilerek, huzur ve güven içinde çalışabilirler… Ve bundan böyle, Sovyet hükümetinin dış siyaseti, Leninist-Stalinist barışı koruma ve güçlendirme politikası doğrultusunda yürüyecektir… (Beria, “Speech”)
34. Mukhin, bu pasajla ilgili olarak, aşağıdaki, makul görünen yorumu yapmaktadır:
“Sıradan halk Beria’nın söylediklerinin ne anlama geldiğini pek fazla anlamadı; lakin parti nomenklaturasına göre, bu, şiddetli bir saldırıydı. Beria, ülkeyi bundan sonra parti –ya da onlar- olmadan yönetmeye kalkışıyordu. O, halka, onların haklarını koruma sözü vermişti; ki bu haklar, parti değil, anayasa tarafından veriliyordu! (Mukhin, 179)
35. Aynı Haziran 1953 plenumunda Khrushchev şunları söylüyordu:
“Hatırlayın, sonra Rakosi [Macar komünist lider] şöyle dedi: Neyin bakanlar kurulunda neyin merkez komitesinde karara bağlandığı nasıl bilinecek; bu noktada nasıl bir ayrım olacak… Ardından Beria şunu söyledi: Ne merkez komitesi? Bakanlar kurulu karar alacak; merkez komitesi ise kadro ve propaganda meseleleriyle ilgilenecek.” (Beria, 91)
36. Daha sonra, aynı plenumda, Lazar Kaganovich, Khrushchev’in üzerinde durduğu noktayı daha da açtı:
“Parti bizim için en üst unsurdur. Hiç kimsenin o alçak [Beria] gibi konuşmasına izin verilemez: merkez komitesi, bizim, bolşeviklerin, kavradığı gibi, politik liderlik, bütün hayatın liderliği değil de, kadro ve propaganda [içinmiş].” (Beria, 138)
37. Bu adamlar, öyle görünüyor ki, Beria’nın partiyi ülkenin doğrudan yönetimi işinin dışına taşımaya yöneldiğine inanıyorlardı. Bu, Stalin ve yakın arkadaşlarının 1935-37’de anayasa tartışmaları sırasında verdikleri mücadeleye çok benziyordu. Aynı durum, 1947 parti programı taslağında ve sadece birkaç ay önce gerçekleştirilen 19. Parti Kongresi ile onu takip eden merkez komitesi plenumunda Stalin’in Bolşevik Partisi’ni yeniden yapılandırmaya yönelik girişiminde de görülebilir.
38. Beria’nın oğlu Sergo, babasıyla Stalin’in, partinin Sovyet toplumunun doğrudan yönetiminden uzaklaştırılması ihtiyacı konusunda anlayış birliği içinde olduklarını söylemektedir.
“Babamın parti organlarıyla ilişkisi sıkıntılıydı… O, parti organları hakkındaki düşüncelerini hiçbir zaman gizlememiştir. Örneğin, Khrushchev’le Malenkov’a, doğrudan, parti organlarının toplumu bozduğunu söylemişti. Söz konusu işleyiş, daha önceki süreçlere, Sovyet devletinin daha henüz kurulduğu dönemlere tamamen uygun bir işleyişti. Babam onlara şunu soruyordu: Fakat bugün bu idarecilere kimin ihtiyacı var?
O, aynı dobra dobra konuşmaları, merkez komitesindeki aylakların doğal olarak umurunda bile olmayan endüstri ve fabrika yöneticileriyle de yapmıştı.
Babam, Stalin’e karşı da tamamen açık sözlüydü. Joseph Vissarionovich, parti organlarının somut meselelerde sorumluluk almaktan uzak durduklarını ve sadece laf üretip hiçbir şey yapmadıklarını kabul ediyordu. Ölümünden bir yıl önce, Stalin yeni merkez komitesi prezidyumu önerisini sunduğunda, ana tema olarak, ülkenin yönetimi konusunda yeni biçimler bulmanın gerekliliği ve eski biçimlerin en yetkin biçimler olmadığı üzerinde duran bir konuşma yaptığını biliyorum. O sıralar, partinin etkinliği konusunda ciddi bir tartışma yürütülüyordu.” (Sergo Beria, Moy Otets Lavrentii Beria)
39. Devlet-parti ilişkilerinin Beria’nın planladığı biçimiyle yeniden yapılandırılması, muhtemelen, sıradan parti üyelerinin yanı sıra partisiz Sovyet vatandaşlarının çoğunluğu tarafından da son derece sıcak karşılanacak bir gelişme olacaktı. Nomenklatura için ise, bu, son derece büyük bir tehlikeydi.
40. Mukhin meseleyi şu şekilde koymaktadır:
“Beria, halkın zihnine, ülkenin merkezi ve yerel anlamda, anayasanın belirttiği gibi, Sovyetler tarafından yönetilmesi gerektiği, partinin ise, propaganda yoluyla, her düzeydeki Sovyet temsilcilerinin komünist olmasını temin edecek ideolojik bir organ olması gerektiği fikrini sokmaktan geri durmuyordu. O, anayasanın bütünüyle hayata geçirilmesi çabasının yeniden canlandırılmasını, tekrar onun sloganına (“Bütün İktidar Sovyetlere!”) dönülmesini teklif ediyordu. Beria’nın yaklaşımları yalnızca fikri çerçevede kaldığı sürece, nomenklatura için bu, belki hoşnutsuzluk verici, ama pek fazla korkutucu da olmayan bir durum oluşturmaktan öteye gitmeyebilirdi. İktidarın sahibi onlar olduğundan, Yüksek Sovyet delegelerini seçebilir ve onları, Beria’nın fikirlerinin hayata geçmesini engelleyecek bir biçimde davranmaya yönlendirebilirlerdi. Lakin diyelim ki Beria sekreterlerin ve merkez komitesinin seçimleri ve Yüksek Sovyet oturumlarını yönlendirmelerine izin vermedi, o zaman vekiller ne tür kararlar alacaktı?” (Ubiystvo, 363-4)
41. Mantıksal olarak, bu durum, Beria’yı parti nomenklaturasının büyük çoğunluğundan ciddi biçimde koparmıştı. (Ubiystvo, 380) Bu grubu ya da en azından onun büyük ve aktif kesimini yönlendiren ve çıkarlarını temsil eden kişi Khrushchev’di. Ve Khrushchev tamamen farklı bir “demokrasi” anlayışına sahipti. Ünlü film yönetmeni Mikhail Romm, Khrushchev’in, entelektüellerle yaptığı bir toplantıda kullandığı ifadeleri kaydetmişti:
“Elbette hepimiz burada sizi dinliyor, sizinle konuşuyoruz. Fakat kararı kim verecek? Bizim ülkemizde halk karar vermeli. İyi de, kimdir halk? O, partidir. Parti kimdir? O, biziz. Biz partiyiz. Bu demektir ki, biz karar vereceğiz. Ben karar vereceğim. Anladınız mı?” (Alikhanov)
42. Mukhin’in söylediği gibi: “Partinin, milyonlarca komünistin örgütü olması durumu sona erdi. Onun tepesinde yer alan insan grubu, partinin kendisi oldu.” (Mukhin, Ubiystvo, 494)
 Stalin’in ve Beria’nın Ölümleri … ve de Diğerlerinin?
43. Beria’nın ölümünün etrafını saran sır perdesine ek olarak, Stalin’in de, aldığı bir darbenin, hatta belki de zehirlenmesinin ardından, daçasındaki ofisinde, yerde ölüme terk edildiğine dair güçlü kanıtlar söz konusudur. Bu meseleyi burada özetlemek için yeterli zamanımız veya yerimiz bulunmamaktadır.
44. Bununla birlikte, şimdiki amaçlarımız açısından bu gerekli de değildir. Bu öyküler hakkında her türlü siyasi kamptan Ruslar arasındaki yaygın söylem ve inanç, çok sayıda Rusun, Stalin ve Beria’nın ölümlerinin nomenklaturanın çıkarlarına son derece uygun olduğunu düşündüğünü göstermektedir. Beria’nın, aynen Stalin gibi, komünist bir perestroyka -fakat bu isim altında, 1980’lerin sonundan itibaren ülkenin aşırı sömürülmesi ve talan edilmesi sürecini başlatan tarzda iktisadi erkin değil, siyasi erkin “yeniden yapılandırılması”- istediğinin kanıtlanması meselesi, onların öldürülmüş olabileceğini bir biçimde kanıtlama meselesinden tamamen bağımsızdır.
45. Stalin’in ve Beria’nın demokratikleşme konusunda uğradıkları başarısızlıkların dolaysız sonucu, SSCB’nin kaderinin bütünüyle parti liderliğinin eline kalmasıdır. Sovyetler Birliği’nde ortaya bir işçi demokrasisi çıkmamıştır. En üstteki parti liderleri, mülki ve iktisadi çerçevedekiler de dâhil, tüm önemli pozisyonlar üzerindeki tekellerini sürdürmüşler ve doğrudan kapitalist ülkelerdeki benzerleriyle ciddi bir koşutluk içinde, tamamen asalak ve sömürücü bir tabakaya evrilmişlerdir. 
46. Bu tabaka, gerçekte, bugün hâlâ iktidardadır. Gorbachev, Yeltsin, Putin ve Rusya ile Sovyet sonrası devletlerin diğer liderlerinin hepsi, eski parti liderlik kurumunun içinde yer almış unsurlardır. Onlar, son derece ayrıcalıklı görevliler olarak, uzun süre Sovyet yurttaşlarını sömürdüler. Derken, aynı unsurlar, Gorbachev liderliğinde, sadece işçileri değil, giderek geniş orta sınıfı da yoksullaştıran, SSCB işçi sınıfına ait, kolektif olarak üretilmiş tüm zenginliğin özelleştirilmesi sürecini yönettiler. Buna, dünya tarihindeki en büyük gasp hareketi denmektedir.[13] Parti nomenklaturası Sovyetler Birliği’ni yok etmiştir. (Bivens&Bernstein; O’Meara; Williamson)
47. Aynı kesim, 1930’larda gerçekleştirilen kitlesel idamlardaki kendi rollerini, Stalin’in demokratikleşme teşebbüslerini boşa çıkarmadaki başarılarını, Stalin’in ve Beria’nın öngördüğü reformları hayata geçirmeyi reddedişlerini –kısacası Sovyetler Birliği’nin demokratikleşmesine karşı çıkışlarını- gizlemek için her şeyden dolayı Stalin’i suçladılar, 1930’larda SSCB’deki ciddi komplolar hakkında yalanlar söylediler ve gerçekleştirilen kitlesel idamlarda kendi oynadıkları rolün üstünü örttüler.
48. Khrushchev’in 1956 “gizli konuşma”sı, tarihte dünya komünist hareketine indirilmiş en büyük ve eşi benzeri olmayan bir darbedir. O, şimdi artık güvenebilecekleri bir komünist lider bulduklarına inanan her yerdeki antikomünistlere cesaret vermiştir. SSCB’nin son bulmasından bu yana gün ışığına çıkan dokümanlar, Khrushchev’in konuşmasında Stalin’e fiilen yönelttiği tüm suçlamaların yalan olduğunu bariz bir biçimde ortaya çıkarmıştır. Bu ortaya çıkış da, bizi, Khrushchev’in Stalin’e yönelik saldırısının ardında yatan gerçek nedenleri araştırmaya zorlamıştır.[14] Rus araştırmacılar, Khrushchev ve Sovyet liderliği içindeki korosu tarafından Beria’ya yöneltilen “resmi” suçlamaların da düzmece ve tamamen kanıttan yoksun olduğunu şimdiden göstermişlerdir. Beria’nın kanun yoluyla katli, onu katledenlerin asla dile getirmedikleri nedenlerden dolayıdır. Bu her iki olayın da etrafını saran “yalanlar koruması” bizi şu soruyu sormak zorunda bırakmaktadır: Gerçekte olan neydi? Elinizdeki çalışma bu soruya bir cevap önermektedir.
 Sonuçlar ve Gelecek Araştırma
49. Stalin’in, çok adaylı seçimlere dair planında, açık bir biçimde rekabetçi politik partileri öngörmemesi, şu soruyu meşru kılmaktadır: Eğer Stalin düşündüğünü yapabilseydi, ortaya çıkan sonuç ne kadar “demokratik” olacaktı? Demokrasi hakkındaki soruların cevapları, bir başka soruyla başlar: “’Demokrasi’yle kastedilen nedir?”
50. Endüstriyel kapitalist dünyada, o, seçimlerde siyasal partilerin yarıştığı, lakin bu yarıştaki tüm siyasal partilerin elit, aşırı varlıklı ve otoriter kişi ve gruplar tarafından kontrol edildiği bir sistem anlamına gelir. Bu “demokrasi”, asla, bizzat kapitalizmin kendisinin iktidardan “oylama yoluyla düşürülmesi” imkânını içermez. Bu “demokrasi”, kapitalist sınıfın yönetiminin –kısaca, “demokrasi yoksunluğu”nun- bir formu ve tekniğidir.
51. SSCB’de, yurttaşlar ve yurttaş grupları arasında, işçi sınıfı iktidarının kabul edebileceği sınırlar çerçevesinde yapılacak çok adaylı seçimler işlevsel bir netice verebilir miydi? Bu tarz seçimler gelecekteki bir sosyalist toplumda işe yarayabilir mi? Sınıfsızlığı amaçlayan bir toplumda “temsili demokrasi”nin, yani seçimlerin önemi nedir? 1936 anayasasının öngördüğü bu yöndeki koşullar SSCB’de hiçbir zaman yürürlüğe girmediğinden, bu önerinin güçlü ve zayıf taraflarının neler olabileceğini asla bilemeyeceğiz. Marx ve Engels, Paris Komünü pratiği üzerine yaptıkları çalışmalarla proletarya demokrasisinin yapısı hakkında önemli çıkarımlarda bulunmuşlardı. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde, çok adaylı seçimler biçiminde paralel bir deneyime sahip olamamamız bir trajedidir. Bu süreç yaşansaydı, hiç şüphesiz, bu deneyimin hem zayıf, hem de güçlü tarafları hakkında öğreneceğimiz birçok şey olacaktı.
52. Siyasal olarak antikomünizm güdülü araştırmacılar, eskimiş ve düzmece olan, ama henüz yeterince itibarını kaybetmemiş Khrushchevci/Soğuk Savaşçı “anti-Stalin” paradigmaya hayat vermeye devam edeceklerdir. Buna karşın, Sovyetler Birliği tarihinin, eskiden gizli olan Sovyet dokümanlarının bir sel gibi gün ışığına çıkmasıyla birlikte yeniden araştırılması süreci de, Rusya’da uzun zamandır başlamış bulunuyor. Bu akım yakında başka yerleri de saracaktır. Elinizdeki çalışmanın temel amaçlarından birisi de, bu gelişmeleri, onlardan haberi olmayan diğer insanlara aktarmaktır.
53. Bir nokta, neredeyse her okurun dikkatini hemen çekecektir. “Kişi kültü” ve Stalin’i kuşatan aşırı övgü aracılığıyla, Stalin’i bir “tam yetkili diktatör” olarak görmeye koşullandırılmaktayız. Soğuk Savaşçı/Khrushchevci, tamamen uydurma ve bu çalışmada belirtilen araştırmalar tarafından çürütülen bu paradigma, bizim Sovyet tarihi algımızı ölümcül bir biçimde sakatlamaktadır. Aslında Stalin asla “tam yetkili” olmamıştır. O, diğer parti liderlerinin ortak çabalarıyla, köşeye sıkıştırılmıştır. Stalin, hiçbir zaman anayasal reformlar hedefine ulaşamamıştır. Ayrıca o, ne birinci sekreterleri, ne de yerel NKVD unsurlarını kontrol edebilmiştir.
54. “Kült” politik mücadeleleri gizleyen bir örtüdür. Merkez komitesi plenumlarına ait tutanaklar, bolşevik liderlerin ara sıra Stalin’le doğrudan tartışmaya girmelerine karşın, bunun nadiren yaşanan bir durum olduğunu göstermektedir. Siyasal anlaşmazlıklar açıkça ortaya konup çözümlenemiyordu. Bunun yerine, karşıtlıkların başka zeminlerde halli yoluna gidiliyordu. Bu zeminlerin bir kısmı, birinci sekreterlerin 1937 Temmuzunda yaptıkları gibi, gayri resmiydi. Bazı meseleler polisiye metotlarla çözümlenmeye çalışılıyor, siyasal anlaşmazlıklar düşmanca karşıtlıklara tahvil ediliyordu.
55. Mekanizması ne olursa olsun, “kült”ün işleyişi otoriter ve son derece antidemokratikti. Stalin, bu durumun belirli oranda farkına varmış birkaç Sovyet liderinden biri gibi görünmektedir. Hayatı boyunca, birçok kez “kült”ü kınamıştı.[15] Buna karşın, açıktır ki, Stalin, onun kaçınılmaz biçimde ne kadar kötü sonuçlara yol açacağını hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştır.
56. Burada ulaşılan ve neredeyse tamamen diğer araştırmalara dayalı olan sonuçlar, araştırma faaliyetinin genişletilebileceği birkaç önemli alana işaret etmektedir:
■ Sınıfsız bir topluma doğru ilerleme amacındaki bir sosyalist toplumda “demokrasi”nin alabileceği biçim nedir? 1936 anayasasının yürürlüğe girmesi, Stalin tarafından öngörüldüğü gibi, hem Sovyetler Birliği’ni demokratikleştirme, hem de Bolşevik Partisi’ni, temel görevi ülkeyi komünizme doğru götürmek olan bir kendini adamış devrimciler örgütü biçimindeki asli rolüne döndürme yönünde olumlu bir netice verebilir miydi? Yoksa burjuva kapitalist demokrasi konseptinin birçok yönünü daha baştan bünyesinde barındıran bu model, SSCB’nin kapitalizme doğru evrimini, engellemek bir yana, daha da hızlandırır mıydı?
■ Bir komünist partisinin böyle bir toplumda işlevsel rolü nedir? Siyasal liderliğin, işçi sınıfının demokratik erk sahibi kılınmasına uygun, özgün formları nelerdir? Hangi siyasal –ve iktisadi- liderlik formları bu toplumun amaçlarıyla çelişir?
57. Seçimler ve “temsili” yönetimin, devleti işçilerin ve köylülerin çıkarlarını ifade eden devlet hâline getirmeye yeterli olduğu fikrini bir kez sorgulamaya başladık mı, bu bizi 1936 anayasasının da, yürürlüğe girmiş olsaydı bile, bu amacı gerçekleştiremeyeceği düşüncesine götürür. Bu durum, “çözüm”ün devleti daha da güçlendirmek, partiyi ise zayıflatmak olmadığını akla getirebilir –göründüğü kadarıyla Stalin ve Beria’nın düşündüğü gibi. Marksistlerin inancına göre, devlet şu veya bu sınıf tarafından yönetilir; o zaman partinin tepe kademesinden veya toplumun diğer kesimlerinden yeni bir yönetici sınıf türerse, devleti o yönetecek ve devlette bu yönetimi daha etkin kılacak değişiklikleri yapacaktır. Bu da parti-devlet farkının suni ve aldatıcı olduğuna ve ortadan kaldırılması gerektiğine delalet eder. 
■ “Bürokratizm”/”bürokrasi” terimi bir yandan bir probleme işaret ederken, öte yandan da diğer problemleri gizlemektedir. Ben, yukarıda aktarılan iki sorunun (demokrasi ve partinin rolü), sosyalist ya da komünist toplumun örgütlü ve siyasal bilince sahip kesimi ile daha az örgütlü ve siyasal bilinci daha düşük, lakin hâlâ iktisadi açıdan üretimin büyük kısmını gerçekleştiren kesimi arasındaki ilişkide yaşanan problemler hakkında kafa yorarken daha verimli ve daha materyalist bir yöntemi işaret ettiğini düşünüyorum.
■ Genel olarak bolşevikler, özel olarak da Stalin, siyasal ve teknik yetenekler veya eğitim arasına büyük bir mesafe koyuyorlardı. Fakat hiçbir zaman, “kızıl” ile “uzman” arasındaki çelişkiyi (Çin Kültür Devrimi sırasında kavramlaştırılan ikilem) layıkıyla ele almadılar. Fiilen tüm sosyalistler tarafından paylaşılan, siyasal “gözetim” veya “denetim”in teknik bilgi ve üretimden ayırt edilebileceği fikri, bir ölçüde, “tekniğin” –bilimin- siyasal açıdan tarafsız olduğu ve eğer randımanlı bir biçimde gerçekleştirilirse, iktisadi üretimin bizzat kendisinin siyasal açıdan “sol” ya da “komünist” olacağı yanlış anlayışının bir yansımasıydı. Devlet-parti ikilemi bu yaklaşımdan çıkıyordu.
■ Bir komünist partisi bağlamında “parti içi demokrasi” ne anlama gelir? SSCB’de, 1920’lerdeki parti konferansları ve kongrelerinde görüşleri yenilgiye uğrayan birçok muhalif güç, sonuçta parti liderlerine dönük suikastları, hükümet darbesini amaçlayan komplolara, düşman kapitalist güçlerle işbirliğine ve onlar namına casusluğa yöneldi. Aynı süreçte, yerel parti liderleri de, kendilerini sıradan parti üyelerine –ve elbette aynı zamanda çok daha yüksek sayıdaki komünist olmayan nüfusa- yabancılaştıran diktatörce alışkanlıklar geliştirdiler ve bir yandan da kendilerine maddi ayrıcalıklar sağladılar.
58. Üst düzeyde parti konumunun getirdiği maddi yararlar, nomenklatura denen tabakanın oluşumunda önemli, hatta belirleyici bir rol oynamış olmalıdır. Keza Stalin’in partiyi doğrudan yönetimden uzaklaştırmaya ve onu “ajitasyon ve propaganda” görevine döndürmeye yönelik aşikar hedefi, Stalin’in -ve belki başkalarının da- bu çelişkili durumun belirli oranda farkında olduğuna dair bir gösterge olabilir. Büyük ücret farklılıkları, SSCB’de endüstrileşmeyi teşvik etmede ne ölçüde temel alınmıştı? Eğer temel alınmışsa, bu, parti üyelerinin maddi ayrıcalıklara ulaşmasına izin veren bir hata mıydı –yüksek ücret, daha iyi konut, özel mağazalar, vs.? Bu kararların alındığı 1920’lerde ve 1930’ların başlarındaki politik koşullara dair daha tam bir araştırma gereklidir. “Maksimum parti maaşı” etrafında dönen ve bugün ulaşılmazlıklarını koruyan tartışmalara dair belgeleri bulmaya ve onların üzerinde çalışma yapmaya ihtiyaç vardır.
59. Zhukov ve Mukhin, tespit ettikleri ve Stalin’le Beria’ya atfettikleri taktiğin (parti liderlerini devleti yönetme işinin dışına taşıma) gerçekten de partiyi dejenerasyondan korumak için en büyük şans olduğuna inanıyor görünmektedirler. Yukarıda işaret ettiğim gibi, belki de dejenerasyonun gerçek nedeni, parti içindeki “Kızıl-uzman” karşıtlığından ziyade, parti liderlerinin kendi ayrıcalıklarını koruma çabasıdır.
60. Elbette başta, maddi teşviklerin, donanımlı fakat burjuva, antikomünist, işçi sınıfı karşıtı entelektüelleri SSCB’nin endüstriyel temelinin inşa edilmesine yardımcı olmak üzere toparlamak için zorunlu olduğu düşünülmüştü. Bundan dolayı, yüksek ücretlerin teknik açıdan yetkin insanları (yetenekli işçiler de dâhil) Bolşevik Partisi’ne katılmaya ya da sıklıkla insan sağlığını tehlikeye sokan ve kişileri aile yaşamlarını feda etmeye zorlayan uygunsuz yaşam ve çalışma koşullarında sıkı bir biçimde çalışmaya teşvik etmek için gerekli olduğu savunulabilirdi. Böylece, baştan aşağı kapitalist tarzda eşitsizlikler zırhı kuşanma eğilimi aklanabilirdi ve aklandı da.
61. Belki de Stalin ve Beria, sadece partiyi “sırf siyasal” işlevine döndürmenin onu dejenerasyondan koruyabileceğine inanıyorlardı. Bu plan (eğer onların planı bu idiyse) asla hayata geçmediği için, bu öngörünün doğru olup olmadığını gerçekten bilemeyiz. Lakin ben, “maddi teşvik”, yani iktisadi eşitsizliğin temel bir unsur olduğundan kuşkulanıyorum. Felix Chuev’le yaptığı söyleşide, yaşlı Molotov giderek artan “eşitsizlik” zarureti karşısında düşüncelidir ve büyüyen eşitsizliği gördüğü için, SSCB’deki sosyalizmin geleceğinden kaygı duymaktadır. Molotov bu sürecin temellerinin izini Stalin’in ya da Lenin’in zamanına kadar sürmemektedir. Aslında Molotov, aynen Stalin gibi, Lenin’in bıraktığı mirasa eleştirel bir gözle bakamamaktadır; oysa üretimi teşvik etmek için eşitsizliklerin muhafaza edilmesi ve genişletilmesi zaruretinin izleri, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ne kadar sürülmese bile, en azından Lenin’e kadar sürülebilir.
62. Kişinin sorduğu sorular, kaçınılmaz bir biçimde, onun siyasal kaygılarını yansıtır ve gösterir. Ve benim sorularım da, bu anlamda bir istisna değildir. İnanıyorum ki, Bolşevik Partisi’nin Stalin dönemi tarihi (antikomünist yalanlar ve şimdiye kadar yazılanlarla bulandırılmış bir tarih) gelecek kuşaklar için çok sayıda ders içermektedir. Yol çizebilmek için geçmişe bakan siyasal aktivistlerin ve daha iyi bir dünyaya ulaşma yönündeki en büyük katkılarını, geçmişteki bu tür mücadelelerin araştırılması yoluyla yapabileceklerini düşünen, siyasal bilince sahip araştırmacıların, Sovyetler Birliği’nin bıraktığı mirastan öğrenecekleri çok şey vardır.
63. Haritaları gerçekten ziyade tasavvura dayalı ortaçağ denizcileri gibi, biz de, bugüne dek genel kabul görmüş ve temelde uydurma SSCB tarihleri tarafından yanıltıldık. Dünyanın ilk sosyalist deneyiminin gerçek tarihini keşfetme süreci, daha yeni yeni başlamış bulunuyor. Bu çalışmayı okuyan herkes, benim bunun geleceğimiz açısından çok büyük öneme sahip bir süreç olduğuna inandığımı fark edecektir.
 İkinci Bölüm İçin Ek Kaynakça
 Chilachava, Raul’, Syn Lavrentiia Beria rasskazyvaet, Kiev: Inkopress, 1992.
Dobriukha, Nikolai, “Otsy I otchimy ‘ottepeli’.” Argumenty I Fakty, 18 Haziran 2003. <http://www.aif.ru/online/air/1182/10_01>de.
Koshliakov, Sergei, “Lavrentiia Beria rasstreliali zadolgo do prigovora”, Vesti Nedeli, 29 Haziran 2003.
Prudnikova, Elena, Beria. Prestupleniia, kororykh ne bylo, St. Petersburg: Neva, 2005.
Prudnikova, Elena, Stalin. Vtoroe Ubiystvo, St.Petersburg: Neva, 2003.
Pyzhikov, A. “N.A., Voznesenskii o perspektivakh poselvoennogo obnovleniia obshchestva”; <http://www.akdi.ru/id/new/ek5.htm>de.
Rubin, Nikolai, Lavrentii Beria. Mif I Rea’nost’, Moskova: Olimp; Smolensk: Rusich, 1998.
Service, Robert, Stalin. A Biography, Cambridge, MA: Belknap Press, 2004.
Smirtiukhov, Mikhail, Mülakat, Kommersant-Vlast’,  8 Şubat 2000; <http://www.nns.ru/interv/arch/2000/02/08/int977.html>de.
Sul’ianov, Anatolii, Beria: Arestovat’ v Kremle, Minsk: Kharvest, 2004.
Toptygin, Aleksei, Lavrentii Beria, Moskova: Yauza, Eksmo, 2005.


[1] Kararın tam metni için bkz. Zhukov, Stalin. Ayrıca, metnin yeniden baskısının da bulunduğu Zhukov’un daha evvelki değerlendirmesi için bkz. Tayny, 270-276.
[2] Bir başka arşiv çalışması, sayıların 6, 6 ve 5 biçiminde olabileceğini göstermektedir. BKZ. Khlevniuk O. ve diğerleri, Politburo TsK VKP(b) i Sovet Ministrov SSSR 1945-1953. Moskova: ROSSPEN, 2002, 428-431.
[3] Pyzhikov, bu demokratik çabayı Leningradlılara, özellikle de Voznesensky’ye atfetmektedir. (Bkz. onun “N. A. Voznesenski” başlıklı makalesi, <http://www.akdi.ru/id/new/ek5.htm>te). Aktarılan gelişmeler, zımnen, Zhdanov’un da teklifi desteklediğine delalet etmektedir ve bu durum, Pyzhikov’un en kapitalizm yanlısı güçlerin (Voznesensky ve “Leningradlılar”) en “demokratik” güçler olduğu yolundaki teorisine “uygun” değildir. Bu yaklaşım, “Leningradlılar” 1947’de hâlâ güçlü oldukları hâlde taslağın neden benimsenmediğini de açıklamaz. Ayrıca o, Voznesensky’ye ününü sağlayan, kapitalizm yanlıları ve “tüketim malları” ile siyasal demokrasi arasında zorunlu olarak bulunduğu savlanan herhangi bir bağlantıyı da pek kanıtlamaz. Son olarak, o, elbette, Stalin’in teklifi desteklemediğini de göstermez.
[4] Zhores Medvedev’e göre, Stalin’in kişisel arşivi, ölümünün hemen ardından yok edildi. (Medvedev, “Sekretnyi”) Eğer öyleyse, Mukhin’in yaptığı gibi, (Ubiystvo, 612) onun bazı fikirlerinin son derece tehlikeli olması gerektiğini ve bu tehlikeli fikirler arasında, söz konusu iki toplantıda dile getirilen düşüncelerin de yer aldığını kabul etmek akla uygundur. Benim burada ve aşağıda yaptığım değerlendirmeler, Mukhin, 13. Bölüm’de ve Medvedev’in daha önce adı zikredilen eserinde aktarılanları temel almaktadır. 
[5] Bu elbette birleştirici bir yöntem olarak düşünülmüştü. SSCB’yi meydana getiren cumhuriyetlerin her biri kendi partisini korudu: Ukrayna Komünist Partisi, Gürcistan Komünist Partisi vb. Bu durum, birtakım parti liderlerini, Rusya’nın en büyük cumhuriyet olmasına karşın kendi komünist partisine sahip olmamasının dezavantajlı bir durum yarattığını düşünmelerine yol açtı. Göründüğü kadarıyla, savaş sonrası “Leningrad Vakası” çerçevesinde yargılanan ve idam edilen parti liderlerine yöneltilen en ciddi suçlama, onların bir Rus Partisi kurmayı ve Rus Cumhuriyeti’nin –SSCB’nin değil- başkentini Leningrad’a taşımayı planlamalarıydı. Bu, muhtemelen, çeşitli Sovyet uluslarının birbirine iyice yaklaştırma ihtiyacının söz konusu olduğu bir zamanda, Rusya’yı daha da güçlü bir hâle getirebilir ve Büyük Rus şovenizmini ateşleyebilirdi. Bkz. David Brandenberger, “Stalin, the Leningrad Affair, and the Limits of Postwar Russocentrism”, Russian Review 63 (2004), 241-255.
[6] “Birinci sekreter” makamı ancak Stalin’in ölümünden sonra, Khrushchev için oluşturuldu.
[7] Aktaran Mukhin, Ubiystvo, 617.
[8] Benim bulduğum ilk baskı, solcu bir gazete olan Sovetskaia Rossiia’nın 13 Ocak 2000 tarihli nüshasındadır; <http://www.kprf.ru/analytics/10828.shtml>de. İngilizcesi için bkz. <http://www.northstarcompass.org/nsc0004/stal1952.htm>.
[9] Mukhin bunun ölümcül bir hata olduğuna inanmaktadır. O, Stalin’in -artık “genel sekreter” olmamasına karşın- henüz merkez komitesinde bir sekreter ve devlet başkanıyken –başka bir ifadeyle hâlâ partinin ve tüm ülkenin başı olmayı tek kişide birleştiren bir figürken- ölmesinin parti nomenklaturasının çıkarına olduğunu savunmaktadır. Ardından yerine geçecek MK sekreteri de, çok büyük olasılıkla, ülke ve hükümet tarafından devlet başkanı olarak kabul edilecekti. Eğer bu olursa, parti nomenklaturasını ülkeyi yönetmekten uzaklaştırmaya yönelik hareket de sona erecekti. (Mukhin, Ubiystvo, 604 ve 13. Bölüm, çeşitli yerler)
[10] Beria tarafından teklif edilen ve uygulanan reformlar ve etkileri üzerine Kokurin ve Pozhalov, Starkov, Knight ve Mukhin’in (Ubiystvo) yaptığı uzun değerlendirmelerden yararlandım. Beria hakkında son zamanlarda yazılan ve kaynakçada aktarılan kitaplar da bu reformları ele almaktadır.
[11] Khrushchev de, “gizli konuşma”sında, “Doktorlar Komplosu”nu bir kumpas olmakla itham etmiştir. Lakin suçlamada bulunurken yüzsüzlük yapıyordu –Aslında soruşturmayı durduran kişi Beria’ydı ve Khrushchev konuşmasını yaparken, bu kumpasın sorumlusu olan, övgüler dizilerek Khrushchev tarafından tekrar merkez komitesi üyeliğine getirilen NKVD şefi Kruglov da dinleyicilerin arasında oturuyordu. 
[12] Beria’nın aslında tutuklandığı gün öldürüldüğüne delalet eden çok sayıda kanıt vardır. Oğlu Sergo Beria, kendi yazdığı anılarında, “dava” sırasında görevliler tarafından kendisine babasının mahkemede hazır bulunmadığının söylendiğini belirtmektedir. Mukhin, 1953’teki MK üyelerinden sağ kalan tek kişi olan Baybakov’un, kendisine, 1953 plenumu sırasında Beria’nın ölmüş olduğunu, fakat MK üyelerinin o zaman bunu bilmediğini anlattığını söylemektedir. (Sergo Beria; Mukhin, Ubiystvo, 375)  Amy Knight (s. 220) Bizzat Khrushchev’in, 26 Haziran 1953’te Beria’nın öldürülmüş olduğunu iki kez belirttiğini aktarmaktadır; fakat daha sonra anlatımını değiştirmiştir. Bu arada, Beria’nın dava dokümanlarının, bulundukları arşivden “çalındığı” söylenmektedir; hatta onların varlığı bile kanıtlanamamıştır. (Khinshtein, 2003) Bununla birlikte, bazı araştırmacılar -örneğin Andrei Sukhomlinov (s. 61-2)- Beria’nın öldürülmesi konusundaki resmi söylemin ikna edici olmaktan uzak olduğunu gösterecek kanıtlar bulmaya devam etmektedirler. 
[13] Bu terim, “tarihteki en büyük hırsızlık”, kolektif olarak yaratılmış ve eskiden kolektif olarak sahip olunan SSCB devlet mülkünün özelleştirilmesini tarif etmek için yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Sadece birkaç örnek için bkz. “The Russian Oligarchy: Welcome to the Real World”, The Russian Journal, 17 Mart 2003, <http://www.russiajournal.com/news/cnews-article.shtml?nd=36013>te; Raymond Baker,Uluslararası Politika Merkezi, “A Clear and Present Danger,” Australian Broadcasting Corp, 2003, <http://www.abc.net.au/4corners/stories/s296563.htm>te.
[14] Kasım 2005 tarihi itibariyle, Khrushchev’in “gizli konuşma”sındaki yalanları belgeleyen ve 2006 Şubatında, Khrushchev’in konuşmasının 50. yıldönümünde yayımlanması planlanan bir makale hazırlıyorum.
[15] Roy Medvedev, Let History Judge: The Origins and Consequences of Stalinism’de Stalin’in bunu dile getirdiği birtakım pasajlar aktarılır. Bkz. 1971 Knopf baskısı, s. 150, 507, 512, 538, 547. SSCB’nin sona ermesinden bu yana başka örnekler de ortaya çıkmıştır. Örneğin bkz. The Diary of Georgi Dimitrov 1933-1949, der. ve giriş Ivo Banac (New Haven, CT: Yale University Pres, 2003), 66-67
* Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler, yazılar yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır.

17 Kasım 2016 Perşembe

I. BÖLÜM



17)Enver Hoca Ne Diyor?
Uzun olmakla birlikte Enver Hoca’nın bazı değerlendirmelerini aktarmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Hoca’nın eleştiri ve değerlendirmeleri önemlidir. Hele de kibir ve cehalet bataklığında boğulmuş, ne oldum delisine dönmüş, kendilerini “21. yüzyılın Marksizmi” üstadı olarak lanse eden, Marksizm-Leninizm’e saldırmayı erdem olarak kuşanmış, Enver Hoca’ya da oldukça küstahça tepeden bakanları gördükçe bu aktarmaları aynı zamanda bir vefa borcu olarak da yapmak gerektiğine inanmaktayız. Enver Hoca’nın ve AEP’in hata ve zaaflarını, ASHC’nin çöküşünün nedenlerini ise yazı dizimizin daha ileriki bölümlerinde ayrıca ele alacağız.
“Stalin ölümünün açıklanış ve cenaze töreninin düzenleniş tarzı, biz Arnavut Komünistlerinde ve halkında ve bizim gibi başkalarında da SBKP MK’sı Prezidyumu’nun bir çok üyesinin onun ölümünü sabırsızlıkla bekledikleri izlenimini yarattı. Stalin’in ölümünden bir gün sonra 6 Mart 1953’te, Parti Merkez Komitesi, Bakanlar Kurulu ve SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu hemen ortak toplantıya çağrıldı. Stalin’in ölümü gibi büyük kayıp durumlarında, acil toplantılar gerekli ve kaçınılmazdır. Ne var ki, bir gün sonra basına açıklanan pek çok önemli değişiklik bu acil toplantının başka bir nedenle değil …. koltukları paylaşmak için yapıldığını gösterdi! Stalin daha yeni ölmüştü: naaşı henüz son saygı duruşunun yapılacağı salona yerleştirilmemişti, saygı duruşunun ve cenaze töreninin programı henüz hazırlanmamıştı, Sovyet komünistleri ve Sovyet halkı büyük kayıplarına ağlıyorlardı. Üst düzey Sovyet önderliği ise tam da koltukları paylaşacak günü bulmuştu! Malenkov Başbakan, Beria Başbakan 1. Yardımcısı ve İçişleri Bakanı oldu; ve Bulganin, Kaganoviç, Mikoyan, Molotov diğer mevkileri paylaştılar. Aynı gün içinde parti ve devletin bütün üst organlarında önemli değişiklikler yapıldı. Merkez Komitesi Prezidyum Bürosu ve Prezidyum tek bir organda birleştirildi, parti MK’sına yeni sekreterler seçildi, birkaç bakanlık birleştirildi, Yüksek Sovyet Prezidyumu’nda değişiklikler yapıldı vb.
“Bu hareketler bizde hiç de iyi olmayan derin izlenimler bırakmamazlık edemezdi. Nasıl oluyor da bütün bu önemli değişiklikler aniden bir gün içinde yapıldı, hem de herhangi bir günde değil, yasın ilk gününde?! Mantık, bize her şeyin önceden hazırlanmış olduğuna itiyor. Bu değişiklikler listesi çok önceden kuşkulu bir gizlilik içinde hazırlanmıştı ve onlar yalnızca şunu bunu hoşnut etmek üzere bunları açıklamak için fırsat kolluyordu…
“Böyle olağanüstü önemli kararların tamamen olağan bir çalışma gününde bile, birkaç saat içinde alınması asla mümkün değildir.
“Ama bunlar başta yalnızca bizi sarsan daha sonra öğreneceğimiz gelişmeler, olaylar ve olgular, gizli ellerin komployu çok önceden hazırladığına ve Bolşevik Partisinin ve Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkacak yola adım atmak için fırsat beklediğine bizi daha da inandırdı.
“… Biz ve bizim gibi birçokları, Stalin’in en yakın çalışma arkadaşı, eski ve en olgun Bolşevik, en deneyimli, Sovyetler Birliği içinde ve dışında en çok tanınan Molotov’un SBKP MK’sı Birinci Sekreterliği’ne seçileceğini düşünüyorduk. Ama öyle olmadı. Malenkov başa getirildi, Beria ikinci sıradaydı. O günlerde onların arkasında biraz daha gölgede bu iki önceli yutup tasfiye etmeye hazırlanan bir ‘panter’ duruyordu. Bu, Nikita Kruşçevdi.
“Kruşçev’in yükselişi gerçekten şaşırtıcı ve kuşku uyandırıcıydı… Yalnızca bir kaç gün sonra, 14 Mart 1953’te Malenkov ‘kendi isteğiyle’ parti merkez komitesi sekreterliği görevinden alındı (!); aynı gün seçilen yeni sekretaryanın bileşiminde ise Nikita Kruşçev ilk sırada yer aldı.
“Bunlar bizi ilgilendirmese de, bu tür davranışlar hiç de hoşumuza gitmedi. Üst düzeyde Sovyet önderliğinin sağlamlığıyla ilgili görüşlerimizde hayal kırıklığına uğramıştık, fakat bunun Sovyetler Birliği partisinde ve önderliğinde gelişen durum hakkında tam bilgi sahibi olmamamıza bağladık. Stalin’in kendisiyle, Malenkov, Molotov, Kruşçev, Beria, Mikoyen, Suslov, Voroşilov, Kagoneviç ve diğer belli başlı liderlerle yaptığım temaslarda, aralarında en küçük bölünme yada anlaşmazlık görmemiştim
“Stalin Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist birliği için tutarlılıkla savaşmıştı ve bu birliğin belirleyici etkenlerinden biriydi…
“Stalin, açık ilkeleri, büyük cesareti ve soğukkanlılığı, bir Marksist devrimcinin olgunluğu ve uzak görüşlülüğü olan seçkin bir Marksist Leninist olduğunu kanıtladı. Sovyetler Birliğindeki iç ve dış düşmanların gücünü giriştikleri oyunları ve sınırsız propagandaları, kullandıkları şeytani taktikleri düşünürsek, Sovyetler Birliği Komünist Partisi başındaki Stalin’in ilkelerini ve doğru hareketlerini hakkıyla değerlendirebiliriz. Bu haklı ve muazzam mücadele sürecinde bazı aşırılıklar olduysa bunları yapan Stalin değil, henüz o kadar güçlü olmadıkları dönemde meşum gizli amaçları için kendilerini en hararetli temizlik taraftarlarından gösteren Kruşçev, Beria ve şürakasıdır.” (Kruşçevciler, s, 10-11-12-13)
“Büyük yurtsever savaştan sonra, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bazı olumsuz olgular belirdi. Zor ekonomik durum, Sovyetler Birliği’nin yakılıp yıkılması, uğradığı büyük insan kayıpları, Sovyetler Birliği’nin sağlamlaşıp ilerlemesi için kadroların ve kitlelerin tümüyle seferber edilmesini gerektiriyordu. Ama bunun yerine bir çok kadroda karakter ve ahlak düşkünlüğü fark ediliyordu. Öte yandan, kendini büyük gören unsurlar, kazanılan çarpışmalar hakkında yaygaraları ve böbürlenmeleriyle, madalyaları ve ayrıcalıklarıyla bir sürü kötü alışkanlıkları ve çarpık görüşleriyle partinin uyanıklığını boğuyor, içten çürümesine neden oluyorlardı. Ordu içinde despot ve küstah egemenliğini partiye de yayan, partinin proleter niteliğini değiştiren tabakalar yaratılmıştı. Parti devrimin kılıcı olmalıydı, ama bu tabaka onu paslandırdı.
“Savaştan önce de, ama özelikle savaştan sonra SBKP’de hoş olmayan ilgisizlik belirtilerinin ortaya çıktığı görüşündeyim. Bu partinin büyük bir itibarı vardı, çalışmasında muazzam başarılar elde etmişti, ama devrimci ruhunu kaybetmeye başlamıştı. Bürokrasi ve alışkanlık mikrobunu kapmıştı. Leninist normlar, Lenin ve Stalin öğretileri, aparaçikler tarafından, işlevsel değerden yoksun, bayat sloganlara, formüllere dönüştürüldü. Sovyetler Birliği, halkın çalıştığı, ürettiği ve yarattığı büyük bir ülkeydi. Sanayinin gerekli hızlarda geliştiği, sosyalist tarımın ilerlediği söyleniyordu, ama bu gelişme olması gereken düzeyde değildi.
“Gelişmeyi engelleyen Stalin’in ‘yanlış’ çizgisi değildir. Tersine bu çizgi doğru ve Marksist Leninistti ama çoğunlukla kötü uygulandı, hatta düşman unsurlarca çarpıtıldı, baltalandı. Stalin’in doğru çizgisi, parti saflarında ve devlet organlarındaki gizli düşmanlar, oportünistler, liberaller, troçkistler ve revizyonistler tarafından çarpıtıldı. Kruşçevler, Mikoyanlar, Suslovlar, Kosiginler vb. böyleydi ve böyle olduklarını daha sonra açıkça gösterdiler.
“Kruşçev ve darbedeki yakın arkadaşları daha Stalin’in ölümünden önce saman altından su yürüten, geniş çapta eyleme geçmek için hazırlık yapıp uygun anı bekleyen başlıca önderler arasındaydılar. Gerçek şu ki bu hainler çeşitli Rus karşıdevrimcilerinin deneylerinden, anarşistlerin, Troçkistlerin, Buharincilerin, deneyinden yararlanan kemikleşmiş komploculardı. Her ne kadar devrimden yararlı bir şey değil de, devrimin ve proletarya diktatörlüğün darbelerinden kaçarken, devrim ve sosyalizmi baltalamak için ihtiyaç duydukları her şeyi öğrendilerse, devrimin ve Bolşevik Partisi’nin deneyine de yabancı değillerdi. Tek kelimeyle karşıdevrimciydiler ve dalavereciydiler. Bir yandan sosyalizme, devrime, Bolşevik Komünist Partisi’ne, Lenin ve Stalin’e övgüler düzdüler, öte yandan karşıdevrimi hazırladılar.
“Bu nedenle, tüm bu birikmiş tortu, Stalin’i ve sosyalist rejimi överek gizledikleri en ince yöntemlerle sabotajı gerçekleştirdi. Bu unsurlar karşıdevrimi örgütlerken devrimi örgütsüzleştirdi; partide, devlette ve halkta korku ve terörü yaygınlaştırmak için iç düşmanlara ‘sertlik’ gösterdiler. Stalin’e ilettikleri esenlik dolu durumu yaratan onlardı; oysa gerçekte partinin temelini, devletin temelini yıktılar, manevi yozlaşmaya neden oldular ve gelecekte onu daha kolay yıkabilmek için Stalin putunu göklere çıkardılar.
“Bu, Sovyetler Birliği, SBKP ve tarihsel olguların gösterdiği gibi, düşmanlar tarafından kuşatılmış olan – Stalin üzerinde boğucu bir egemenliği olan şeytanca düşmanlık idi. Prezidyum ve Merkez Komite üyelerinden hemen hiç biri sosyalizmi ve Stalin’i savunmak için seslerini yükseltmedi.
“Parti, savaş ve çalışmalar konusunda Stalin’inin yönetim ve örgütlenme için verdiği politik, ideolojik ve örgütsel talimatların ayrıntılı bir tahlili yapıldığında genelde ilke hataları bulunmayacaktır;  ama bunların düşmanlar tarafından nasıl çarpıtıldığını ve uygulandığını göz önüne aldığımızda bu çarpıtmaların tehlikeli sonuçlarını, partinin neden bürokratikleşmeye başladığı, kendisini felce uğratan, devrimci ruh ve coşkusunu boğan, alışılagelen çalışmaya ve tehlikeli biçimciliğe gömülmeye başladığı gibi sonuçları görürüz. Parti, yalnızca başın, önderliğin kendi başına çalışıp her şeyi çözdüğü şeklinde yanlış bir yaklaşım, kalın bir pas tabakasıyla, siyasal duyarsızlıkla kaplandı. Böyle bir yaklaşımla öyle bir durum yaratıldı ki her yerde ve her şey hakkında şöyle deniyordu: ‘bu önderliğin işidir’, ‘Merkez Komitesi hata yapmaz’, ‘bunu Stalin söyledi’, ‘Nokta koy’, vb. vb. birçok şeyi Stalin söylememiş olabilirdi ama bunlar onun adıyla örtüldü.
“Aygıt ve memurlar ‘tam yetkili’, ‘yanılmaz’ oldular; demokratik merkeziyetçilik sloganı ve artık gerçekten Bolşevik olmayan Bolşevik eleştiri ve özeleştiri sloganları altında bürokratik bir biçimde çalıştılar. Kuşku yok ki Bolşevik parti eski canlılığını böyle kaybetti. Doğru sloganlarla yaşamını sürdürüyordu, ama bunlar yalnızca slogandı; emirleri yerine getiriyor ama kendi inisiyatifiyle hareket etmiyordu; parti yönetiminde kullanılan yöntemler ve çalışma biçimleriyle istenilenin tersine sonuçlar elde edildi.
“Böylesi koşullarda bürokratik idari önlemler devrimci önlemlere ağır basmaya başladı. Uyanıklık artık işlemiyordu. Çünkü ne kadar böbürlenilse de artık devrimci değildi. Parti ve kitlelerin uyanıklılığından, bürokratik aygıtların uyanıklığına dönüştürülüyordu; gerçekten de biçim açısından bütünüyle olamasa bile, devlet güvenlik organlarının ve mahkemelerin uyanıklığına dönüştürüldü.
“Böylesi koşullarda proleter olmayan işçi sınıfına ait olmayan duygu ve düşüncelerin SBKP’de, komünistler arasında ve birçok komünistin bilincinde kök salması ve yeşermesi anlaşılır bir şeydir. Kariyerizm, uşaklık, şarlatanlık, ahbap-çavuşluk, anti proleter ahlak vb. yaygınlaşmaya başladı. Bu kötülükler partiyi içinden çürüttü, sınıf mücadelesi ve fedakârlık duygularını boğdu, rahat, ayrıcalıklı, kişisel kazanç getiren ve olabildiğince az çalışma ve çaba gerektiren ‘iyi yaşam’ aramayı teşvik etti. Böylece burjuva ve küçük burjuva mantığı yaratıldı ve ‘biz bu sosyalist devlet için çalıştık’, ‘savaştık ve başarıya ulaştık, şimdi bırakın da faydasını görelim’, ‘bize dokunulamaz, geçmiş bizim kalkanımızdır’ şeklindeki sözlerle bu düşünce tarzı dile getirildi. En büyük tehlike ise, bu anlayışın iyi geçmişi ve proleter kökeni olan eski parti kadrolarında, hatta diğerlerine dürüstlük örneği olması gereken Merkez Komite Prezidiyum’u üyelerinde bile yerleşiyor olmasıydı. Önderliklerde, aygıtlarda bu tür pek çok insan vardı; devrimci söz ve deyimleri, Lenin ve Stalin’in teorik formüllerini ustalıkla kullandılar; başkalarının çalışmalarının şerefine sahip çıktılar ve kötü örneği yüreklendirdiler. Böylece Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nde bürokratik kadrolardan oluşan bir işçi aristokrasisi yaratıldı.
“Ne yazık ki böylesi bir yozlaşma süreci, ‘sevindirici’, ‘umut veren’ sloganlar altında gelişti: ‘her şey olağan yolunda, partinin yasa ve kuralları çerçevesinde iyi gidiyor’. Gerçekte ise parti yasa ve normları çiğnendi. ‘sınıf mücadelesi sürüyor ve veriliyor’, ‘demokratik merkeziyetçilik korunuyor’, ‘eleştiri ve özeleştiri eskisi gibi sürüyor’, ‘partide çelikten birlik var’, ‘artık hizipçi parti düşmanı unsurlar yok’, ‘Troçkist ve Buharinci grupların zamanı geçti’ vb. vb. genel olarak söylenirse devrimci unsurlar bile, durumun böylesine çarpıtılarak görülmesini genelinde olağan bir gerçeklik olarak kabul ettiler, dramın ve ölümcül hataların özü burada yatıyor, bu nedenle de; düşmanların, hırsızların, ahlak kurallarını çiğneyenlerin mahkemelerce mahkûm edildiği değersiz üyelerin her zamanki gibi partiden atıldığı ve her zamanki gibi yeni üyelerin alındığı, bazıları gerçekleştirilmese de planların hayata geçirildiği, insanların eleştirildiği mahkûm edildiği, övüldüğü vb. telaşlanacak bir şey olmadığı düşünüldü. Bu yüzden, onlara göre yaşam olağan akışında sürüyordu, onun için de Stalin’e: ‘her şey olağan yolunda gidiyor’ diye bildirildi’. Eminiz ki büyük bir devrimci olan Stalin, partideki gerçek durumu bilseydi, bu sağlıksız anlayışa ezici yumruğunu indirir ve bütün parti ve Sovyet halkı onu desteklemek için ayağa fırlardı; çünkü haklı olarak Stalin’e büyük güven duyuyorlardı.
“Aygıtlar, Stalin’e yanlış bilgi vermek ve onun doğru talimatlarını bürokratik yoldan çarpıtmakla kalmadılar, üstelik parti ve halk içinde öylesine bir durum yaratmışlardı ki, Stalin yaşı ve sağlığı izin verdiği ölçüde parti ve halk kitlelerine gittiğinde var olan eksiklik ve hatalar hakkında ona bilgi vermediler; çünkü aygıt, komünistler ve kitleler arasında ‘Stalin’i kaygılandırmamalıyız’ düşüncesini yaygınlaştırmıştı.” (age., s. 25-26-27-28)
“Kruşçev ve Mikoyan planlı çalıştılar ve Stalin’in ölümünden sonra, Malenkov, Beria, Bulganin ve Voroşilov’un yalnız kör değil, hırslı olduklarının da ortaya çıkması ve her birinin iktidar için mücadele etmesi sayesinde de faaliyetlerine açık saha buldular.
“Onlar ve başkaları, eski devrimciler ve dürüst komünistler artık bürokratik alışkanlıkların baş gösteren bürokratik ‘yasallığın’ tipik temsilcisi olup çıkmışlardı; bu ‘yasallığı’ Kruşçevcilerin açık komplosuna karşı kullanmak için zayıf bir girişimde bulunduklarında iş işten geçmişti.” (age., s. 28-29)
“Kruşçev, Mikoyan ve öteki Kruşçevciler konumlarını güçlendirdiklerini, mareşaller aracılığıyla orduyu ele geçirdiklerini, Güvenlik Örgütünü kendi yollarına soktuklarını, Merkez Komitesinin çoğunluğunu kazandıklarını düşününce, Şubat 1956’da Stalin aleyhtarı ‘gizli’ raporu sundukları kötü ünlü 20. Kongreyi hazırlayıp yaptılar.
“Stalin’in ölümünden 20. Kongre’ye kadar, Kruşçevci komplocular ‘bürokratik yasallık’, ‘parti kuralları’, ‘kollektif önderlik’ ve ‘demokratik merkeziyetçilik’ ile şeytanca manevralar yaptılar; Stalin’in kaybı üzerine sahte gözyaşı döktüler böylece adım adım Stalin’in eserini, kişiliğini ve Marksizm Leninizm’i kundaklamaya hazırlandılar. Bu dönem Marksist Leninistler için çok öğretici derslerle doludur, çünkü Marksist Leninist bir parti için büyük tehlike olan ‘bürokratik yasallığın iflasını ortaya koyar; revizyonistlerin bu ‘bürokratik yasallık’tan yararlanmak için kullandıkları yöntemleri ortaya koyar; dürüst, deneyimli ama devrimci sınıf ruhunu yitirmiş olan devrimci önderlerin nasıl entrikacıların kucağına düştüğünü, devrimci lafızlarla maskeli revizyonist hainlerin şantaj ve demagojisi önünde nasıl boyun eğdiklerini gösterir.” (age., s. 94)
“Kruşçev ve Mikoyan, parti Merkez Komitesi Prezidiyumu’nun daha sonra ‘parti düşmanı grup’ olarak ilan edecekleri üyelerini önce birer birer, sonunda toptan tasfiye etmeye başladılar.
“Böylece, Stalin’in şanlı eserine iftira kampanyasına katılan onun eski savaş arkadaşları, bu umutsuz girişimden sonra, ‘parti düşmanı bir grup’ olarak tanımlandılar ve Kruşçevcilerden kesin darbeyi yediler. Kimse onların ardından ağlamadı, kimse onlara acımadı. Devrimci ruhlarını yitirmişlerdi, artık Marksist Leninist değil, Bolşevizm’in cesediydiler. Kruşçev’le birleşip Stalin’e ve yapıtına çamur atılmasına izin vermişlerdi: bir şeyler yapmaya çalıştılar ama parti yolunda değil, çünkü onlar için de parti yoktu.” (age., s. 97-98)
Komünist hareketin bu değerlendirmelerden de eleştirel dersler çıkarması gerektiği açıktır. Doğru şiarlar ya da doğru görünen şiarlar altına, doğru sözler ya da doğru görünen sözler ardına, parıltılı ya da çekici görünen sözler ardına gizlenen, kâğıt üzerinde farklı hayatın içinde farklı davranan küçük burjuva bürokratizmine; parti yasallığını çiğnemekte tereddüt etmeyen, kendini parti yasallığının üstünde ve dokunulmaz gören ama parti yasallığını partiye ve kadrolarına karşı çifte standart ekseninde kullanan tasfiyeciliğe karşı mücadele yaşamsal önemdedir. Parti yasallığına ilkeli bağlılıkla parti yasallığına bürokratik bağımlılık iki farklı şeydir. Sosyalist yasallığı çiğnemede tereddüt etmeyen, sosyalist yasallığın içini boşaltan, bürokratik yasallığa sığınan, ilkeli ve işlevsel değil bürokratik bağımlılık isteyen ve dayatan tasfiyeciliğe karşı mücadele ilkelere bağlı komünistlerin görevidir. Bürokratizm ve tasfiyecilik ikiz kardeştir. İkisi de anti-Marksist-Leninist, anti-parti zihniyet ve ruha sahiptir. Etkinleşsin ya da etkinleşmesin ikisi de komünist hareketteki küçük burjuvaziye dayanır, özel mülkiyet dünyasının baskısından da beslenir.

19 Ekim 2016 Çarşamba

I. BÖLÜM Devam Ediyor



11) SBKP (B) 19. Parti Kongresi Yeni Bir Devrimci Dinamizm Uyandırmadı
19. Parti Kongresi, 13 yıl aradan sonra, 1952’de toplanır. Aradan geçen 13 yıllık tarih kesitinde muazzam alt üst oluşlar ve değişmeler yaşanmıştı. Ama parti kongreleri bu dönem toplanmamıştı. 19. Parti Kongresi Raporu’nda ise bu olgu üzerinde tek bir cümleyle dahi durulmuyor, hesap verilmiyordu.
19. Parti Kongresi, SBKP(B)’ye, Sovyet proletaryasına ve halka yeni bir dinamizm ve yeni bir donanım kazandırmadı. Hemen eklemek gerekir ki, 19. Parti Kongresi’nden beş ay sonra Stalin yoldaş ölür ya da öldürülür.
Amacımız başlı başına 19. Parti Kongresi Raporu’nu irdelemek değil, ancak şu olgulara, kısaca da olsa, dikkat çekmek isteriz:
Öncelikle kural ve geleneğe aykırı olarak Rapor’un Stalin tarafından değil de Malenkov tarafından Kongre’ye sunulmuş/okunmuş olması ilginç ve dikkat çekici bir durum. Kuşkusuz ki bu bağlamda söylenebilecek şeyler var ama şimdilik geçiyoruz. Burada, geçmeden, süreçlerin anlaşılması bakımından şu bilgi ve verileri aktarmak önem taşıyacaktır.
“… 1953 yılının Haziran ayında, aralarında Hruşçov’un bulunduğun da bulunduğu pek çok Politbüro üyesi son birkaç yılda Stalin’in tam kapasiteyle çalışamadığını bildirdiler. Stalin de bu konuda Ekim 1952 SBKP MK Genel Toplantısında şöyle demişti: ‘Yaşlandım artık. Belgeleri okumuyorum.’ (“Önemli Görevimizi Kimin Eline Güvenle Bırakabiliriz?” Stalin’in 16 Ekim 1952 tarihli SBKP MK Genel Toplantısında yaptığı yayınlanmayan konuşma.” )
“Stalin’in Kremlin’deki ziyaretçi listesinden de anlaşılacağı gibi üzerindeki iş yükü 1950 yılı Şubatından itibaren hafiflemeye başladı. Bilgi kaynakları Stalin’in 1950 yılında 73, 1951 yılında sadece 48 ve 1952 yılında 45 gün çalıştığını gösteriyor.’” (G. Furr, Hruşçov’un Yalanları, s. 139-140)
Savaş ve yeniden inşa yıllarının Stalin’i aşırı derecede yıprattığı, ilerlemiş yaşının da etkisiyle Stalin’in ömrünün son yıllarında parti ve devlet yaşantısında yeterince aktif olmadığı, bunun da yeni tip bürokratik küçük burjuva tabakaya, doğrusu artık kasta olağanüstü bir fırsat yarattığı anlaşılıyor…
Devam edecek olursak.
2. Dünya Savaşı yıllarında gelişen ve belirgin unsurlardan biri olan burjuva demokratik liberal kavramlar (“anti-demokratik kamp, demokratik kamp”, “barış-demokrasi kampı”, “ABD egemen çevrelerinin hataları”, “özgür kapitalist devletler”, “kalıcı barış”, çağımızda, Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in öğretisinin , “tüm insanlığa” dünya uygarlığının gelişme yolunu gösterdiği vb.) dikkat çekiyor.
“Tüm halkın partisi”ne, “barış içinde bir arada yaşama”ya aşırı vurgular, kapitalist kuşatma koşullarında komünizme geçilebileceği ve devletin de varolabileceği gibi tezler göze batıyor.
Stalin’in kapanış konuşmasındaki demokratik halkçı vurguları ile sosyalizm vurgusunun zayıflığı üzerinde eleştirel durulması gereken bir diğer olgu.
19. Parti Kongresi’nde bürokratik paslanmaya dikkat çekilir. Yapılan eleştirel değerlendirmeleri birlikte okuyalım:
“Savaştan sonra parti MK’sı partiye üye alımını frenlemeyi kararlaştırdı, fakat buna rağmen üye alımı hızlı bir tempoyla sürdü. Safların çabucak çoğalmasının sakıncalarının da olduğu ve bunun partinin nitel bileşiminin bir dereceye dek kötüleşmesini, parti saflarında siyasi bilincin seviyesinde belli bir düşüşe yol açacağı partinin gözünden kaçmıyordu. Parti saflarının nicel çoğalmasıyla parti üye ve aday üyeleri arasında siyasi eğitim arasında belli bir oransızlık oluştu.” (SBKP (B) XIX. SBKP XX. PARTİ KONGRE RAPORLARI, s. 86, İnter Yay.)
“Burada savaş dönemi ilişkilerinin parti tarafından uygulanan yönetim yöntemlerinin bazı özelliklerini koşullandırılması ve beraberinde parti organlarıyla parti örgütlerinin çalışmasında büyük eksiklikleri getirmesi söz konusudur. Bu ifadesini her şeyden önce parti organlarının, partinin örgütsel ve ideolojik çalışmasına daha az dikkat harcamalarında buldu, bu yüzden bu çalışma birçok parti örgütünde savsaklandı. Böylece parti organlarının kitlelerle bağlarını yitirmesi, siyasi yönetim organlarından, mücadeleci ve üyelerinin inisiyatifiyle götürülen örgütlerden; tüm olası yerelcilik ve departmantalizm ve devlete zarar verici diğer çabalara karşı direnecek durumda olmayan, parti siyasetinin iktisadi inşada tarifi ve devlet çıkarlarının ihlalinin farkına varacak durumda olmayan, bir nevi emirler yayımlayan yönetim kademesine dönüşebilmesi şeklinde belli bir tehlike ortaya çıktı… parti çalışmasının bürokratlaşmasına götüren, parti kitlelerinin etkinliği ve inisiyatifini zayıflatıcı idari yürütme yöntemlerinin parti örgütlerine sirayeti gibi görüntüleri ortadan kaldırmak gerekliydi.” (age., s. 87-88)
“Parti örgütlerinde partinin ve devletin yaşantısında eleştiri ve özeleştirinin rolünün hala küçümsendiği görülmektedir, eleştiriye takibat ve zorbalıkla karşılık verilmesine hala göz yumuluyor. Partiye sadakatlerine toz kondurmayan, ama gerçeklikte aşağıdan gelen eleştiriye katlanmayan, eleştiriyi boğan ve eleştiriden öç alan fonksiyonerlere rastlamak nadir değildir. Eleştiri ve özeleştiriye karşı bürokratik tavrın parti davasına büyük zarar verdiği, parti örgütlerinin inisiyatifini felce uğrattığı, partili kitleler arasında yönetimin otoritesine zarar verdiği ve tek tek parti örgütlerinin yaşantısında bürokratların, partinin bu yeminli düşmanlarının, parti düşmanı alışkanlıkları beslediği az olay bilinmemektedir.
“Parti, eleştiri ve özeleştirinin bastırıldığı, örgüt ve kuruluşların faaliyeti üzerine kitlenin denetiminin zayıfladığı yerde bürokratizm, çürüme, hatta aygıtımızın bazı öğelerinin yıkılması gibi hastalıklı görünümlerin zorunlu olarak oluşacağını göz önüne almamazlık edemez. Doğal olarak, böylesi görünümler bizde çok yaygın değil. Partimiz her zamankinden daha güçlü ve sağlıklı.” (age., s. 88-89)
“Gerçek başarıların parti saflarında kendini beğenmiş, her şeyi tozpembe gören, düşünme hantalı dar zihniyetli, ve köşesine kurulup geçmiş başarılarından yaşama isteğinde olan unsurların ortaya çıktığını gösteriyor. ‘Herşeye kadiriz’, ‘bizim için her şey çocuk oyuncağı’, ‘zaten her şey yolunda’ diyen, çalışmadaki eksiklik ve hataların ortaya çıkarılması ve örgütlerimizdeki olumsuz ve hastalıklı görünümlere karşı savaşım gibi cansız şeylerle uğraşmanın bir amacı olmadığını söyleyen az sayıda fonksiyoner yoktur. Böylesi zarar verici ruh hali, kötü eğitilmiş ve parti açısından az sebatlık kadroların bir kısmını sardı. Parti, Sovyet ve iktisat örgütleri yöneticileri; toplantıları, aktif oturumları, genel kurul ve konferansları kendilerini tanrılaştırdıkları kutlama gösterilerine çevirdikleri nadir değildir, bu yüzden çalışmadaki hata ve eksiklikler, hastalık ve zaaflar örtülü kalmakta, eleştirilmemekte, bu da kendini beğenmişlik ve safdilliliği güçlendirmektedir. Parti örgütlerinde kaygısızlık ortaya çıktı. Parti, iktisat, Sovyet ve diğer fonksiyonerlerde uyanıklılığın köreldiği safdillilik ve parti ve devlet sırlarının ulu orta söylendiği durumlar olmaktadır.” (age., s. 90)
“Bir komünist partisi üyesinin çalışmadaki eksiklik ve hastalıklı görünümlere karşı kayıtsız kalmaya ya da hatta bunları partiden gizli tutmaya hakkı yoktur. Parti üyesi, şu yada bu örgütte durum kötü ve parti ve devlet çıkarlarına zarar veriliyorsa kişiye bakmaksızın yukarıya, parti merkez komitesine kadar yönetici parti organlarına eksiklikler hakkında bilgi vermekle yükümlüdür. Bu, her komünist partisi üyesinin yükümlülüğü, en önemli parti yükümlülüklerinden biridir. Kendileriyle çalışanların parti merkez komitesine eksiklikleri rapor etmesi halinde, bunun yönetimin ifasını rahatsız ettiği ve kendi otoritelerine halel getirdiği görüşünde olan yöneticilerimiz var. …
“Eleştiri ve özeleştirinin geliştirilmesine katkıda bulunmayan fonksiyonerler ilerlememizi yavaşlatmaktadır, onlar yönetici olma olgunluğunda değildir ve Partinin güvenini alamazlar.
“Kadrolarımız arasında kadro ve hükümet kararlarına karşı biçimsel bir tavır takınan … fonksiyonerlerin sayısı az değildir … partinin kemikleşmiş, kayıtsız, kişisel rahatlarını davanın çıkarlarından üstün tutan bürokratlara ihtiyacı yoktur …
“Parti ve devlet disiplininin en tehlikeli ve en kötü ihlallerinden biri, bazı fonsiyonerler tarafından uygulanan kendine bağlı işletme ve kurumlarda gerçek durum hakkında gerçeği gizleme, çalışmanın sonuçlarını tozpembe göstermedir. Merkez Komitesi ve hükümet, bazı fonsiyonerlerin kendi dar, departmantal ve yerel çıkarlarını devletin genel çıkarlarının üstüne geçirme, kendilerine bağlı işletmeler için kaygı görünümü altında tasarruflarındaki maddi kaynakları devletten gizleme ve parti ve devlet yasalarını yaralamaya kalkışma olayları ortaya çıkardı. İktisat yöneticilerinin parti örgütlerinin göz yummasıyla, bilerek ihtiyaçlarından fazla hammadde ve yardımcı madde talep ettikleri ve üretim planlarının gerçekleştirilmemesi durumundaki üretilen ürünler hakkındaki raporlarında oldukça yüksek veriler gösterdikleri olaylar da bilinmektedir.” (age., s. 91-92-93)
“Gerçekler merkezi ve yerel parti, Sovyet ve iktisat örgütlerinin yönetim çalışmasında kararların uygulanmasının denetiminin ve kişilerin doğru seçiminin hala gerçekten en önemli moment haline gelmediğini gösteriyor.
“Merkezi kademelerin direktiflerinin ve kendi kararlarının pratikte uygulanışının kötü örgütlenişi, uygulamanın gerekli denetimden yoksun oluşu, Sovyet, iktisat ve parti örgütlerinin çalışmasındaki en yaygın ve derin kök salmış eksikliklerdir. … yönetici organların direktiflerinin yerine getirilmesinde vicdansız ve sorumsuz bir davranış, bürokratizmin en tehlikeli ve en kötü görünüm biçimidir.” (age., s. 94)
“Ana eksiklik, kimi yönetici fonksiyonerlerin, kadroları siyasi ve mesleki uygunluklarına göre seçmemeleri, onları akrabalık, dostluk yada hemşerilik temelinde seçmelerinde yatmaktadır. Namuslu, uzman, ama eleştirici, eksikliklere göz yummayan ve bu yüzden yönetimin rahatını bozan fonksiyonerlerin çeşitli bahanelerle iğrendirilip dışarı atıldığı; yerlerine gerçek değerinden kuşku duyulabilecek ve dava için uygunluktan yoksun olsa da, ama bazı yönetici fonksiyonerler için rahat ve hoş kişilerin alındığı nadir değildir. Kadroların seçimle yükseltilmesinde parti çizgisinin böyle tahrifi sonucu bazı örgütlerde danışıklı dövüşlü ve grup çıkarlarını parti ve devlet çıkarlarının üstüne geçiren bir avane oluşmaktadır. Böylesi durumların olağan olarak yıkıma ve çürümeye götürmesi o kadar şaşırtıcı değildir. Bölge örgütünün ekonomi, Sovyet ve Parti aygıtında çalışan yönetici fonksiyonerlerin bir bölümünün ahlaken yıkılmaya yüz tuttuğu ve zimmete geçirme, apartma ve devlet malının suistimal edildiği Ulyanovsk bölgesi parti örgütü örneğin böyleydi.” (age., s. 96)
“Bazı parti örgütlerimizin aklında salt iktisat var ve ideolojik sorunları unutuyorlar, bunları atlıyorlar. Örneğin Moskova Parti Örgütü gibi böyle önde gelen parti örgütlerinde bile ideolojik mücadeleye yeterince dikkat harcanmıyor. Ve bu da sonuçsuz kalmıyor. İdeolojik sorunlara az dikkat harcanmaya başlandığı yerlerde, bize yabancı görüş ve düşüncelerin yeşermesi için elverişli bir zemin ortaya çıkar. İdeolojik çalışmaya partinin yönetim ve nüfuzunun gevşediği herhangi bir nedenle parti örgütlerinin gözünden kaçan bölümler bize öz olarak yabancı, parti tarafından dağıtılmış her türlü anti-Leninist grupların kalıntıları tarafından ele geçirilmeye çalışılıyor, bunlar kendi çizgilerini sinsice partiye sokmak için, her türlü anti Marksist ‘tavır’ ve ‘anlayış’ları yeniden canlandırmak ve yaymak için bu bölümlerden yararlanmaya çalışıyorlar.
“İdeolojik çalışmanın küçümsenmesi, büyük ölçüde, yönetici kadrolarımızın belli bir bölümünün kendi bilinçlerini geliştirmek için uğraşmamalarına, Marksizm Leninizm alanındaki bilgilerini zenginleştirmemelerine, partinin tarihi deneyimlerini kendi malı edinmemelerine dayanmaktadır. Ama bu olmaksızın, mükemmel, olgun önder fonksiyoner olunamaz. İdeolojik siyasi bakımdan geri kalan, ezbere öğrenilmiş formüllerle yaşayan ve yeni için hiçbir hissi olmayan kişi, iç ve dış durumda yönünü bulacak durumda, hareketin başında durmaya yetenekli ve layık değildir, yaşam onu er yada geç aşar…
“Daha hala parti örgütleri, parti üye ve aday üyelerinin ideolojik siyasi düzeyinin yükseltilmesi için çok az çalışma yapıyor; Marksizm Leninizm teorisinin incelenmesi çalışması kötü bir şekilde örgütleniyor ve denetleniyor, bu yüzden birçok komünistin Marksizm Leninizm alanında gerekli bilgisi yok. Parti üye ve aday üyelerinin siyasi bilgisinin arttırılması onların yaşamın bütün alanında önder rolünü gittikçe daha yüksek ölçüde oynamaları, partili kitlelerin daha da aktifleştirilmesi ve parti örgütlerinin çalışmalarının iyileştirilmesinin vazgeçilmez ön koşuludur.” (age., s. 98-99)
Görüldüğü gibi ciddi bir tarzda küçük burjuva bürokratik zaaflara vuruluyor. Fakat bu eleştiriler, bürokratik paslanma ve çürümenin siyasal ve toplumsal yaşama egemen hale gelmiş olduğu geçeği temeline dayanarak yapılmıyor. Eleştiriler önemli ama sınırlı çerçevede kalıyor.
Bizim Sovyet toplumumuzda burjuva ideolojisinin iktidarı için hiçbir sınıfsal temel yoktur, olamaz da  (age., s. 98, iba.) vurgusu büyük bir özgüven duygusu içerisinde yapılırken, bürokrasi tehlikesine dikkat çekilir ve bürokratlar partinin “en yeminli düşmanları” ilan edilirken “doğal olarak, böylesi görünümler bizde çok yaygın değil. Partimiz her zamankinden daha güçlü ve sağlıklı”dır, değerlendirmesi son derece dikkat çekicidir.
Bürokratik hastalıklar eleştirilirken, Bilge bir yönetim, tehlikeyi daha tohum halindeyken tanımak, bu tehlikenin tehdide dönüşmesine izin vermemektir” vurgusu yapılırken, gerçekte tehlike çoktan tehdide dönüşmüştür. Kruşçevciliğin 1956’da iktidara gelişi olgusundan bu gerçeği açıkça görmekteyiz. Biliyoruz ki 1952 ile 1956 arasında dört yıl var. Bu dört yıllık süreçte bürokratik revizyonist karşı- devrim 20. Parti Kongresi’yle iktidarı gasp etmek için etkin bir şekilde hazırlanmıştır.
Peki, bu tablo, 19. Parti Kongresi’nin bürokratizmle ilgili tahlil ve uyarıları gerçekte neyi ifade etmektedir?
İfade ettiği şey, 19. Parti Kongresi’nin gerçeği devrimci, bilimsel, nesnel bir şekilde saptayamadığıdır. Bürokratik paslanma ve çürümeyi bütün derinliğiyle göremediğidir. Göremediği için; ideolojik, siyasal, iktisadi alanda görevleri sınıf mücadelesinin gerçek gereksinimlerine yanıt verecek tarzda saptayamadığıdır. Sorunu partinin, kadroların, işçi sınıfının ve halkların önüne doğru bir tarzda koyamadığı ve gerçek bir devrimci dinamizm uyandıramadığıdır. Böylece, bürokratik kastın 19. Parti Kongresi’nin arkasına sığınarak kendisini gizlediğini, meşruiyetini onaylattığını görüyoruz.
Gerçekte, o koşullarda Stalin’in ve partinin kadrolar ve kitleler nezdindeki güçlü prestiji düşünüldüğünde, bürokratik yozlaşmaya ve kastlaşmaya karşı dev bir kitle hareketi, bir tür “kültür devrimi” örgütlenebilirdi. Gerçek ihtiyaç da buydu. Ama Parti ve Stalin bunu yapmadı, yapamadı.
DEVAM EDECEK