SEÇİMLER,
SOL HAREKET VE MUHASEBE
İKİNCİ
BÖLÜM*
-MUHASEBE
YAKICI BİR GEREKSİNİMDİR
-“MIŞ”
GİBİ YAPARAK...
-TARTIŞMA
ELİTLE SINIRLANMAMALI...
-GERÇEKLER
KARŞISINDA KÖRLEŞME, SAĞIRLAŞMA...
-DURUMUN
TEORiSİNİ YAPMAK, “ÖĞRETİLMİŞ VE ÖĞRENİLMİŞ
ÇARESİZLİK”...
-İYİMSER
OLMAKLA SORUNLAR ÇÖZÜLMÜYOR...
-YENİ
NESİLLER VE GELECEK
-“GÜVENSİZLİK
YAYMA” DEMAGOJİSİ...
-İRADE
KAVRAMI...
-“SOSYALİST
HAREKET” GENELLEMESİ...
-SOSYAL
PATLAMA HAYALLERİYLE YAŞAMAK...
-SEÇİMLERDE
ORTAYA ÇIKAN TABLO DEVRİMCİ ÖNDERLİK SORUNUN ÇÖZÜLEMEMESİNİN
SONUCUDUR
-“YENİLDİK”
VE SOSYAL REFORMİST ÇIĞLIK, MORAL BOZUKLUĞU... AKP SALDIRISI
-“3.
CEPHE”, HDP, BİLEŞENLER VE YENİDEN YAPILANMA GEREĞİ...
-YENİLGİLER
EĞER ÖĞRENMESİNİ BİLİRSEN İYİ BİR OKULDUR
MUHASEBE
YAKICI BİR GEREKSİNİMDİR
Sendika.org’da,
14 ve 28 Mayıs seçim sonuçları vesilesiyle,
“Sosyalist
hareket, eleştiri, özeleştiri”
başlığı altında
bir
“muhasebe” tartışması başlatıldı. Bu
tartışma zaten başlamıştı; sosyal reformist çevrelerden
devrimci çevrelere kadar sorun şöyle ya da böyle gündemleşmişti.
Bu
bağlamda Sendika.org, bu tartışmayı “dosya” halinde açarak
yararlı, geliştirici bir inisiyatif
gösterdi.
Seçim
sonuçları “sol hareket”in başarısızlığına
geniş çaplı ayna tuttu;
bu olgu,
“muhasebe” tartışmasından kaçınmanın olanaklı olmadığını
gösterdi.
Başlatılan
eleştiri, özeleştiri, muhasebe tartışmasına
pek çok siyasi çevre ve aydın katıldı; bu
tartışma
dar
ya da geniş platformlarda değişik
biçimlerde
devam etmektedir.
“Bizde
sorun yok, başkaları kendisine baksın”
mealinden eleştiri ve açıklamalar yapan dar
kafalı siyasi
çevreler de dahil
“sosyalist hareket”
“muhasebe” tartışmasına karşı ilgisiz kalamamaktadır.
“Muhasebe”
komünisti
de içinde olmak üzere anti-faşist
ve
devrimci
sol hareketin yakıcı bir gereksinimidir. Bundan kaçınmak, olsa
olsa, devrim ve sosyalizm kavgasına önderlik etme iddiasında olan
siyasi çevrelerin önderlik-öncülük görevini kavramaktan ne
kadar uzak olduğunu gösterir sadece.
Sınıf
mücadelesinin gereksinmelerinden ve gereklerinden kopmuş, dar
sektlere dönüşmüş, kendini amaçlaştırmış, kendini
beğenmişliğin kibirli sularında kulaç atanlar için özeleştiri
ve eleştiriye dayanan “muhasebe” sorunu, kendi dışında
kalanların sorunudur. Süslü cümlelerin ardına “gizlenmiş”
kodları okursak, söylediklerinin özü şudur: Zaten kendileri
devrim ve sosyalizmin önderleridir; şöyle ya da böyle hatalar,
eksiklikler olsa da kendileri hep “başarı”lıdır; bugün de,
gelecek de yalnızca onlardan sorulabilir vs.
Bunlar,
ısrarla inşa ettikleri ve ayakta tutmaya özel önem
verdikleri görüntünün aksine gerçekte öz güvenden
yoksundurlar. Kendi küçük burjuva daracık dünyalarının dışına
karşı körleşmiş, sekter, bürokratik, sınıftan ve kitlelerden
kopmuş, üstelik güç kaybetmeye de devam eden parti ve
çevrelerdir. “Sol” keskinlikle, dar grupçu hezeyanlarla kendi
gerçekleriyle ilkeli bir tarzda hesaplaşacak nitelikten ve
yetenekten de yoksundur bu tip siyasi çevreler.
Belirttiklerimiz
onların nesnel gerçekleridir. Mızrak çuvala sığmıyor ama
gerçeklerden kopmuş küçük burjuva zihniyet, duruş ve yönelim
bu gerçeğe gözlerini kapamayı sistematik bir önderlik
tarzına dönüştürmüştür. Böyle de olsa, çuvala sığmayan ve
sığdıramadıkları mızrak, durmaksızın kendilerini dürtmekte,
dolayısıyla mızrağın sivri ucundan kaçınamamaktadırlar. En
nihayetinde güneş balçıkla sıvanamıyor. Kadrolar, devrimci
kitle tabanı, anti-faşist kitleler öyle ya da böyle “Ne
oluyor?” diyerek olan-biteni sorgulamaktadır. Yani devrimci ve
komünist hamasetle, ahlakçı, romantik ajitasyonla, boş
övünmelerle ne mızrak gizlenebiliyor ne de eleştirel sorgulamanın
önü kesilebiliyor. Çünkü teorinin, politik mücadelenin,
örgütlenmenin temel sorunları, ağır başarısızlık ve
yenilgilerle açığa çıkan yıkımlar hamasetle, romantizmle,
ahlakçılıkla, parıltılı sözler ve parlak sloganlarla çözülemez
ve çözülemiyor. Çözülemeyince de niteliksel gerileme, aşınma,
yıpranma, irade kırılması, devrimcilik kaybı, gözden düşme
sürüyor. Bu tablo kapsamlı ve köklü “muhasebe” yapılmasını
özellikle dayatıyor.
“Muhasebe”nin
yalnızca kendi dışındaki siyasi yapılar tarafından yapılması
gereken bir iş olduğuna inanan siyasi çevreler, aynı zamanda,
kaba ya da ince “sol” lafazanlıkla “her şeyi batıran”,
“batırmış” diğer siyasi çevrelerin kendi “yanılmaz
otorite”lerine hesap vermekle de yükümlü
olduklarını düşünmekte ve “bekleme”ktedirler. Öyle ya,
dünya onlardan sorulur...
Bu
küçük burjuva zihniyet ve duruş, aynı zamanda, “muhasebe”
tartışmalarının tasfiyeciliğe, sosyal reformizme sürükleme ya
da var olan sürüklenişi daha da derinleştirme tehdidine karşı
ideolojik ve politik duyarsızlaştırma rolünü de oynamaktadır.
Aslında değişik düzeylerde kendileri de zaten bu sürecin birer
parçasıdırlar; örneğin uzun yıllardan beri yaşanan şu
legal particilik furyasını ve açtığı yıkımları
hatırlayalım...
“MIŞ”
GİBİ YAPARAK...
Seçimler,
“muhasebe” için bir vesile oldu ama köklü, yapısal, tarihsel
zaaflar, uzun yıllardır süren yenilgi psikolojinden çıkamamanın
eleştiri ve özeleştirisi zaten yakıcı bir gereksinimdi. Kaldı
ki, 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçim sonuçları vesilesiyle başlamış
olan sol hareketin “muhasebe”, “eleştiri-özeleştiri”,
“”ders çıkarma” tartışması başlıca olarak seçim
çarpışmasının sonuçlarına, yaşanan başarısızlığa
dayanılarak ele alınamaz. Önemli bir deneyim olarak seçim
sonuçları, yapılacak muhasebede, elbette ki değerlendirilecektir
ama bir seçim başarısızlığının üzerinden, seçime endeksli,
onunla sınırlı bir değerlendirme yanıltıcı, tek yanlı,
yüzeysel, manipülatif olacaktır.
Seçimler
öncesi başarılı, güçlenen, kazanımları yükselen, sorunları
çözen, yolu açan, moral gücü yüksek, proletarya ve kitlelerle
bağları güçlü, politik bir çekim merkezi haline gelmiş bir
ilerici demokratik, devrimci-demokratik ve komünist devrimci hareket
zaten yoktu; dolayısıyla “mış” gibi yaparak “neden
seçimlerde yenildik” ya da “seçim yenilgisi” üzerine
konuşmak subjektif bir tartışmadır. En nihayetinde seçimler bir
muharebedir, “an”da yaşanan bir çarpışmadır. Dolayısıyla
“yenilgi” ve “yenildik” sorununun dar alana sıkıştırılarak
tartışılması, sol hareketin nesnel gerçeklerinin köklü ele
alınmasını ve kendini aşmasını önler.
Muhasebe
üzerine tartışma bir tarihe, bu tarihin deneyimlerine, yarım
asrı aşkın bir sürecin ardından devrimci öznelerin geldiği
yerin nesnel gerçeklerine dayanmak zorundadır...
Seçim
çarpışmasında başarı veya başarısızlık, “an”daki durum
tarafından değil, öncesinden belirlenir asıl olarak; dün
hazırlığın, çalışman neredeyse yoksa, duruş ve yönelimin
yetersizse, başarısızsa, “an”ı bir gelecek perspektifine
bağlı ele alamıyorsan, “an”da başarılı olmak pek olası
değildir. 14-28 Mayıs seçim sonuçları sol hareketin göz çıkaran
gerçeklerinin daha keskin açığa çıkması bakımından
sarsıcıdır ve böylece sol hareketin geniş bir kategorisi
“muhasebe” tartışmasını gündemine almak zorunda kalmıştır.
Yayınlamış olduğumuz bir önceki yazımızda*, sistemin, egemen
sınıfın yaşadığı krizin, tersinden sol hareketin yaşadığı
krizle birlikte ele alınması gerektiğini yazmıştık. Sol
hareketin yaşadığı krizin, sınıf mücadelesinin teorik,
politik, örgütsel-pratik gereksinmelerine yanıt verememesinin,
hareketin gerisine düşerek altında ezilmesinin yansıması
olduğunu saptamıştık.
“Solun
krizi” yeni ve güçlü devrimci çıkışlara olduğu kadar,
tersinden, “yenilenme”, “ders çıkarma” adına daha derin ve
kapsamlı tasfiyeci yıkımlara da gebe ya da oraya götürecek
dinamiklere de sahiptir. Bu bir çelişkidir ve sürecin çelişkili
nesnel karakteriyle bağlıdır. Bu çelişki
diyalektik bir çelişkidir. Çelişkinin çözümünün
devrimci mi reformist mi olacağını, hangi seçeneğin galebe
çalacağını ise seçilecek “çözüm yolu” belirleyecektir.
Ortaya çıkacak çözüm seçenekleri iyi ya da kötü niyetlerle
değil, öznelerin nesnel siyasal ve toplumsal hareketin gereklerine
ve gereksinmelerine verecekleri yanıtlarla belirlenecektir.
TARTIŞMA
ELİTLE SINIRLANMAMALI...
“Muhasebe”,
“eleştiri, özeleştiri” tartışmasının dar bürokratik
elitlerin tartışmasına sıkıştırılması tehlikelidir. Dahası
bu yöntem devrimci değil, gericidir. Böyle bir yöntem ve
perspektifle “muhasebe” yapmak, gerçek bir tartışmanın
yapılmasını önleyecek; bürokratik yapılara dayanan, bürokratik
yabancılaşmanın da en gelişkin, en derin özünü oluşturan
ve temsil eden bürokratik elitlerin, “önderler”in
“kendi doğruları”nı bir kez daha kendi yapılarına
dayatmasının; devrimci kadroların, tabanın, kitlelerin, yaratıcı
kolektif aklın eleştiri, özeleştiri enerjisini boğmasının
bürokratik aracına dönüştürülecektir. Bu yapısal bir
hastalıktır ve nesnel olarak kendini üreterek hastalığı
derinleştirip kapsamlılaştırmaktadır.
Yani
niyetlerle açıklanamayacak, bir sorun olmanın ötesine taşarak
bilakis sorunun kaynağına ya da kaynaklarından birisine
dönüşerek şekillenmiş bürokratik yapısallıkla, zihniyet,
alışkanlık ve tarzla “muhasebe” gerçekleştirilemez. Muhasebe
devrimci ve anti-faşist kitle tabanını, devrimci hareketin siyasi
etkisi altında kalan kitleleri, kitlelerin ileri katmanlarını
kapsayacak tarzda yapılmalıdır. “Muhasebe” doğası gereği,
kitleleri dolaysız ilgilendiren bir sorundur. Ve kitleler bu
sorunları sayısız biçimler altında tartışmaktadır. Bunu
görememek en hafif deyişle saçmalık olacaktır. Devrimler
öncülerin ve elitlerin değil, kitlelerin ürünüdür. (“Devrim
kitlelerin eseridir.”) Sınıfın ve kitlelerin dışına düşmüş,
dar güçleriyle bir tür baş başa kalmış, öğrenci olmasını
bilmeden hep “büyük öğretmen” rolünü oynayan, krize
sürüklenmiş ya da krizsel girdapta olan devrimci örgütler,
kitlelerden öğrenmeye önem verdiklerini bu bağlamda da kanıtlamak
zorundadırlar. Eğer başarılırsa, böyle bir yönelim “muhasebe”
bakımından değerli bir kazanım olacaktır.
Başlamış
olan muhasebe tartışması, geniş kesimler tarafından ilgiyle
izleniyor; bu ilgi ve tartışma gerçek nedenleri anlamaya çalışan,
hazin tablomuzun sonuçlarıyla her seferinde keskin bir şekilde
karşılaşan, her şeye karşın devrimci örgütlerin öz
güçsüzlüğünü aşmasını, rollerini yerine getirmesini isteyen
geniş bir kesimin varlığını göstermektedir. Bu ilgiyi,
potansiyeli, devrimci imkanı içererek yürümek her bakımdan
yaşamsaldır. Fedakarca mücadele yürüten yüzlerce devrimci
kadro ve aktivist eleştiri ve tartışma özgürlüğü ekseninde
“muhasebe” tartışmasında yer almalıdır. Yalnızca iyi
günlerde değil kötü günlerde de devrimci hareketi bir biçimde
sahiplenen ilerici, devrimci kitlelerin, keza uzaktan da olsa
devrimci hareketimizin durumunu duyarlılıkla izleyen kitlelerin
birikimlerinin “muhasebe” tartışmalarında yaratıcı tarzda
yer bulması ve karşılık üretmesi önemli ve geliştirici
olacaktır. “Kitlelerden kopukluk”, “dar alanlara sıkışmışlık”,
“bürokratlaşma” eleştirilerinin haklı olduğu,
öncülük/önderlik iddiasını güçten düşürdüğü koşullarda
“kitlelerden öğrenmek” “kendimizi ölçme”nin de mihenk
taşıdır ya da mihenk taşlarından birisidir.
Vurgulamak
isteriz; muhasebeyi, “tartışma kulübü değil, savaş
örgütüyüz”, “muhasebe zaman kaybıdır”, “bırakalım
bunları dikkatimizi günün devrimci görevlerine yoğunlaştıralım”,
“bu bizi ilgilendirmez, biz zaten haklıyız, başarılıyız;
gitsin başkaları özeleştiri versin”, “bu tartışmalar
devrime, sosyalizme, devrimci harekete karşı güvensizliği
geliştiriyor” vb. gibi tepkilerle karşılayan zihniyetler,
politik yapılar gerçek durumun açığa çıkarılmasını ve
çözümlerin geliştirilmesini engelleyerek günün devrimci
görevlerinden de kaçmaktadırlar. “Günün devrimci
görevlerin”den de kopmuş, “günün devrimci görevleri”ne
“devrimci savaş örgütü olarak” yanıt olamamış ve olacak
durumda da olmayan; bu gerçekleriyle sınıfın ve kitlelerin,
devrimci kitle tabanının güvenini kırmış ya da giderek
güvensizlik üreten bir devrimci hareketin ya da tek tek partilerin
bu vb. argümanların ardına gizlenerek yaptıkları ya da
yapacakları sözde “analiz”ler ve “eleştiri”ler ise, sadece
çıkışsızlığın, ideolojik, politik, örgütsel güçsüzlüğün,
yaşanan krizin yansıması olarak okunmalıdır.
GERÇEKLER
KARŞISINDA KÖRLEŞME, SAĞIRLAŞMA...
“Aptallığın
en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç
almayı ummaktır.” (Albert
Einstein)
Devrimci
ve komünist hareket bakımından yukarıda işaret ettiğimiz ve
etmeye devam edeceğimiz tablo, en genel hatlarıyla, dünyada ve
Türkiye’de ortaya çıkan alt-üst oluşlarla, hızlı, kapsamlı,
derin radikal değişimlerle (emperyalist küreselleşme,
“sosyalizmin çöküşü”, dünya devriminin geçici ama ağır
yenilgisi gibi) ve değişimlerin güncel mücadeleye sirayet eden
anlamının kavranarak sürece yanıt verilememesiyle,
böylece geriye düşerek altında kalınmasıyla; tüm devrimci ve
komünist çabalara karşın içerisine düşülmüş girdaptan
çıkılamamasıyla dolaysız bağlıdır...
Devrimci
hareketimiz içerisine düştüğü geri konumdan çıkamamış,
kendini koruma ve savunma psikolojisine mahkum olmuştur. Ama bu
durum, doğal ve kaçınılmaz olarak, gerilemeyi daha fazla
ivmelemekte, proletarya ve halkların en yakıcı sorunları
üzerinde organik bağlar kurarak rolünü oynamasını daha
çok önlemektedir. Burada yenilgi ve savunma psikolojisi, keskin
inisiyatif kaybı, öz temellerde aşınma ve daracık alanlara
sıkışma, kendi dar sorunlarına gömülme ve ileri doğru sıçrama
dinamiğinin aşırı aşınması, ağır kan kaybı ve tasfiyeci
zehirlenmeyle birlikte bütünsel bir yıkım olarak şekillenmiştir.
Bu açık bir devrimcilik kaybında, yalnız nicelik olarak değil,
daha da önemlisi ve belirleyici olarak nitelik kaybında
somutlaşmaktadır. Sınıfın, halkların sorunları üzerinden
devrimci ve komünist bir çizgide güncelleşerek devrim ve
sosyalizmin genel ve güncel taleplerine dayanan bir politika
geliştirilemeyince, kendi “dertleri”ni öne alan, öncü
çıkışlara dayanan bir “savaş hattı”na endekslenip daha da
geriye gidilmektedir.
Faşizm
ve sermayenin dinmek bilmeyen saldırılarına yanıt veremeyen ve
gerilemeye devam eden komünist ve devrimci öznelerin açık bir
yorgunluk yaşadığı, ağır siyasal koşullarda yolu açmak
yerine kendi içine sıkışmış olduğu açıktır. Bu yenilgi,
irade kırılması, nitelik kaybı, yorgunluk, ağır
siyasal koşulları göğüsleyememe, altında ezilme komünist
ve devrimci hareketi özellikle fiili olarak kendi devrimci
siyasal çizgisinden ve iktidar perspektifi ve hedefinden
uzaklaştırarak daha da daralmasına, kendi öz kitlesini bile işin
gereklerine bağlı örgütleyememesine, legalizme batmasına vb. yol
açmıştır. Başarısızlıklar, yenilgiler, yenilgilerin ürünü
tasfiyecilik, sınırlı başarılarla şekillenen bir tarih
burada iç içedir ve bu, bir yanda geniş çaplı tasfiyeci
oportünizmi üretirken, öte yandan da dar kafalı sekterizmi
beslemektedir.
Devrimci
ve komünist hareket ağır bir kriz yaşamaktadır. Kriz
komünist ve devrimci hareketi kötürümleştirmiştir ve
tüketmektedir. “Gettolaşma” bu gerçeğin ifadesidir. İç ve
uluslararası bütünselliği olan kriz palyatif tedbirlerle
aşılamıyor. Krizin temel sacayaklarından olan ya da krizin bir
parçası haline gelen aktörler, nesnel olarak krizi derinleştirip
daha da ağırlaştırma misyonunu üstlenmiş; büyük bir oranda
inşa edilmiş “sanal gerçeklik”le durumu kurtarmaya
çalışmaktadır. Böyle bir “öncülük-önderlik” anlayışı
ve çalışma tarzı ile devrimci hedeflere kilitlenmiş bir gelecek
kazanılamaz.
Krizi
anlamayan devrimcilik, komünistlik, nesnel koşulların
ürünü olan krizin özne düzeyindeki aktif
taşıyıcıları olarak krizin pençesinde tükenişe devam
etmektedir. Daracık dünyalarda inşa edilen ve dayatılan sözde
“gerçeklik”, yaşamdan, sınıf mücadelesinden, proletarya ve
halklardan kopuşun izahı; ve bu güçsüzlüğün de özel olarak
beslediği ve kışkırttığı savunma psikolojisinde derinleşmenin,
taşlaşmanın aracı olarak gerici bir rol oynamaktadır. Bu
bağlamda geçtik zaafların hesabını vermeyi, alınan yenilgilerin
bile uslandıramadığı küçük burjuva cüretle bir de hesap
sormaya çalışılmaktadır.
Hesap
vermesi gerekenler, hesap sorar hale geldikçe tasfiyecilik ve
oportünizm, bürokratizm ve
kariyerizm ve
manipülasyon daha da etkinlik kazanarak devrimcilik erozyonu
eşliğinde kendi mezarını kazmaya devam etmektedir. Hesap
sormazsan hesap verilmez, hesap vermemeye alışanlar ise
elinde kılıç kadro ve değerleri hoyratça harcar...
İlkeli,
geleceğe endeksli, güncele yanıt veren, eleştiri ve özeleştiri
mekanizmasının işlediği ve yol açtığı, kolektivizm ilkesi
ekseninde kolektif akıl ve savaş gücüne dayanıldığı, ortak
kuralların yön verdiği, söz ile eylemin birliğine dayanan
yoldaşça sevgi ve saygının, açıklık ve güven ilkelerinin az
ya da çok işlediği devrimci ve komünist bilinç ve duyarlılık,
eylem gücü ağır darbeler yemiş, yerini “garip” bir çifte
standarda dayanan bürokratik yabancılaşmaya bırakmıştır.
(Bunun her bir örgüt için eşit derecede önem taşımaması işin
sadece ikincil derece önem taşıyan yanıdır.)
Bu
negatif yönelim Marksist-Leninist değerlere, devrimci değerlere
yabancılaşmanın ifadesidir aynı zamanda. Köklü, yapısal
zaafları, başarısızlıkları, yenilgileri akılcılaştırmak
(oportünizme has durumun teorisini yapma) devrimcilik üretmemekte
“ama bu şey”,
bir çizgiye, eyleme, önderlik “sanatı”na, çalışma tarzına
çoktan dönüşmüştür. Aşamadığın şeyin esiri haline gelir
ve bunu üretirsin. Mesele bu aynı zamanda.
Gerçekler
karşısında bu denli körleşme, sağırlaşma, dilsizleşme
tesadüfen karşımıza çıkmıyor yani. Bu durumu devrimci
kadroların ve devrimci parti ve çevrelerin kötü niyetleriyle,
aptallığıyla, cehaletiyle, korkaklığıyla, mücadeleden
kaçışıyla izah edemeyiz. Ortada teorik, ideolojik, siyasal,
örgütsel yapısal ve tarihsel nedenler, özelde de 1990’lar
sonrası içerisinde geçilen tarihsel konjonktürün yarattığı
ağır ve kapsamlı, yıkıcı sorun ve gelişmeler var. Sorgulama,
buralardan başlamalı, bu eksene dayanmalı, böylece yol
açılmalıdır. Devrimci olmak, devrimcilik yapıyor olmak,
devrimcilikte direnmek, devrimci bedeller ödüyor olmak değerlidir
ama bu tek başına devrimci yenilenmeye, yolu açmaya, sıçramaya
vb. yetmiyor ve
yetmez de. Yol açılmadığında devrimci direngenlik de
yıpranır, geriler, verimsizleşir, enerji, inisiyatif ve
yaratıcılığını, iddiasını kaybetmeye başlar; tıkanır,
kendini daha keskin tüketmeye başlar; krizin pençesinde ve
girdabında devrimcilik durmaksızın kan kaybeder; yaşadığımız
da bu değil mi? Bunu anlamak için acaba daha ne gerekiyor?!
DURUMUN
TEORiSİNİ YAPMAK VE “ÖĞRETİLMİŞ VE ÖĞRENİLMİŞ
ÇARESİZLİK”...
“Muhasebe”
adına sağ ya da “sol” temelde durumun teorisini yapmak,
özeleştiri görevinden kaçmak geçtik sınıfı, Kürt ulusal
devrimi ile Türk ulusundan “ezilenler”in savaşçı birliğini
kurma ve geliştirme görevinin de kavranmadığının ifadesidir.
Türkiye
devrimci ve komünist hareketi elbette ki başarılı olmak
istemektedir ama siyasal mücadele ve önderlik anlayışıyla, kitle
çizgisiyle, çalışma tarzıyla bu başarıyı yakalamaktan ve
geliştirmekten yoksundur. Dar pratikçi ilkellikle, amatörlükle,
idare-i maslahatçılıkla belirlenen; stratejiye dayanmayan
pragmatik taktiksel başarılar kazanmayı temel alan bir teori ve
pratikle devrime önderlik edilemiyor ve edilemez. Körleşmiş,
küçük mülkünü korumayı amaçlaştırmış, bürokratlaşmış,
bürokratik elitisizme
ve kastlaşmaya
dayanan “önderlik” etme ve
yönetme tarzını kırmızı çizgisi olarak belirlemiş; küçük
mülküne yönelen her eleştiriyi tehlike gören, düşmanca
karşılayan, ödenen bedellerin ve şehitlerin arkasına geçerek
devrimci ve komünist eleştiriyi bastıran küçük esnaf
kafasının aşılması gerekmektedir. Bu kafayla (zihniyet,
tarz, gelenek, kültür, alışkanlıkla) yol açılamaz, büyük
tarihsel ve siyasal pratiklere önderlik edilemez. Aslında bu,
nesnel olarak “öğretilmiş, öğrenilmiş
çaresizlik” denen durumun sol versiyonudur. “Sanal
gerçeklik inşası”, “kendine hayranlık”, “çıkışsızlık”,
birkaç başarılı hamlenin ardından kendine dönme, devrim ve
iktidar hedef ve iddiasında nitelik kaybı, bu kısır ve tüketen
döngüden bir tür çıkamama hali, kendi özgün gerçekliğinde
“öğretilmiş, öğrenilmiş çaresizlik” olgusunu üretmekte,
alışkanlıkların gücüyle sarmaş-dolaş kötürümleştirici bir
girdapta direnmeyi biçimlendirmektedir. 1994-1996 anti-faşist
yükselişini hatırlayalım; bu dönemde devrimci hareketimiz
“öğretilmiş çaresizlik” (kendi zaaflarına tutsaklık
ve alışkanlık) cenderesini parçalamada
güçlü bir irade göstermiş; anti-faşist dalga içerisinde
konumlanmış olarak önemli ölçüde öncü konumlarda etkili
olabilmişti.
Yukarıda
dikkat çektiğimiz ve eleştirdiğimiz tablonun arkasında
hesaplaşılamamış ve geri dönüşsüz kopuşulamamış bir tarih,
alışkanlıklar, gelenek, kültür, teori ve pratik var; ya da
hesaplaşma doğrultusunda atılan ilk temel adımların,
sıçramaların ardından eskinin yeni içinde, yeni bir biçimde
ortaya çıkarak kendini var etmesi; ve bu var edişin bir tarihe,
kültüre, tarza, geleneğe yaslanması var. Ve işaret ettiğimiz
olgu, her bir yeni dönemde, kendine özgü somut koşullar
içerisinde kendini üreterek, kendi mecrasında yıkıcı rolünü
oynamaya devam edegelmiştir. Devrim ve sosyalizm davasına kazanılan
genç insanlar da bu çarkın ve girdabın içinde benzer motivasyon
ve duruşla şekillenerek oynaması gereken rolü oynayamamakta,
böylece yaratıcı enerjisi, çok yönlü gelişimi boğularak
engellenmektedir...
Bu
tabloyu üreten nesnel temeller var ve bu nesnel neden ve
koşulların bir dolayımdan geçerek yansıması olan ideolojik
ve örgütsel zaaflarla hesaplaşılamadan da “kendini
aşma”, “sıçrama”, “her bir dönemin gereksinmelerine yanıt
veren başarılı öncülük” gerçekleştirilemiyor. Her salisya
burjuva dünyanın kuşatması ve baskısı altında yaşayan ve
savaşan yapılarda bürokratikleşmenin kaynağı ideolojik
ve örgütseldir. “Öğretilmiş çaresizlik”le şekillenmiş,
içerisinde geçtiğimiz tarihsel konjonktürün altında kalmış,
yönünü şaşırmış, yenilgi psikolojisine tutsak olmuş
devrimci hareketimizin de genel gerçeğidir bu. Faşizm ve
sermayenin “devrimci hareketi denetlenebilir sınırlar
içerisinde tutma politikası”nın başarılı olmasını
sağlayan en temel neden, kendi yapısal zaaflarıdır. Bu
“kontrol edilebilir sınırlarda tutma” politikasını yıkan
ve aşan tek hareket ise, PKK oldu...
“Kontrol
edilebilir sınırları” aşmada, “öğretilmiş ve öğrenilmiş
çaresizlik”i proletarya ve devrim adına yıkmada en iddialı ve
gerçekçi çıkış, Birlik Devrimi’ydi (1994 MLKP’nin kuruluşu)
ama o da birkaç yıllık başarılı gelişmenin (1994-96) ardından,
kendi özgün temellerine, gelişme çizgisine oturamadan
irade kırılmasına uğradı; giderek ideolojik ve örgütsel krize
sürüklendi. Bu kriz giderek yapısallaştı. Yeni
zaaflarla da kriz pekişti. Post-Marksizm ve ezilenci oportünizm,
legalizme yönelme ve sürüklenme bu sürecin ideolojik ve siyasal
gerçekleri olmaya başladı...
MLKP’nin
doğuşu, atılımı ve ardından tökezleyerek yapısal ve tarihsel
zaafların esiri haline gelmesi derin dersler sunan bir
laboratuvardır komünistler için...
Burada
yöntem ve bakış açısı bağlamında vurgulamak istediğimiz bazı
gerçekler vardır “muhasebe” bakımından.
Kapsamı
ve derinliği geniş olan “muhasebe” tartışmalarında, sayısız
olguya ya da olguların/görüngülerin çeşitli boyutlarına işaret
etmek, meseleyi anlamak bakımından çok önemlidir ama gerçek
durumu kavramak ve aşmak için yeterli olmaktan oldukça uzak
pozitivist bir yöntem ve perspektiftir. Oysa belirleyici olan, bütün
olguların temelinde yatan gelişme yasalarının bilince
çıkarılmasıdır. Bilimin görevi olguları incelerken tüm bir
gelişme biçimlerini birbirine bağlayan derindeki nedeni, yüzeyin
altındaki hareket ettirici gelişme yasasını kavramaktır. Doğada
ve toplumda tüm görüngüler (olgular) bir gelişme dinamiğine ve
temel gelişme yasalarına dayanır... Muhasebe, tartışması,
sınıfları, sınıf mücadelesini, tarihsel hareketi temel alarak,
devrimci ve komünist hareketi kendi nesnel gerçekleri ve somut
gelişmesi içerisinde incelemek ve açıklamakla yükümlüdür.
(Kuşkusuz ki bu kapsamlı, birkaç makalenin sınırlarını aşan
ayrı bir çalışmayı gerektirir.)
Bu
yöntem ve bakış açısı olmaksızın muhasebe adına söylenecek
şeyler, bir dizi olgunun sıralanmasına, çeşitli hataların,
eksikliklerin, zaafların varlığına indirgenecek; bu sorunların
“devrimci irade”yle, “feda ruhu”yla, “yetkin liderler”le
veya “doğrudan demokrasi” (vbg.) ile aşılacağı gibi
gerekçeler ileri sürülerek, var olan durum son tahlilde
meşrulaştırılarak “yol açma”ya bakılacaktır.
İYİMSER
OLMAKLA SORUNLAR ÇÖZÜLMÜYOR...
Gündemleşmiş
olan “muhasebe” tartışmalarından nasıl sonuçlar çıkabilir
acaba? İleriye doğru sıçrama yapılabilir mi? Yoksa
tasfiyeciliğe, reformizme, legalizme, parlamenterizme daha fazla
batmayla mı şekillenecek? Doğal olarak, gönül, ortaya
çıkarılacak sonuçların devrimci ve komünist yenilenmeye,
gelişmeye, geleceğin fethine sıçramayı sağlayabilecek bir
gelişme çizgisinde olmasını arzulamaktadır; fakat sınıf
mücadelesi bu, iyi niyet dilekleriyle yol açılamıyor, tarihin,
sınıfın, halkların çağrısına yanıt verilemiyor... Uzun
vadede, gelecek için iyimser olmakla, şu dönem içerisinde
geçtiğimiz kesitin gerçekleri içinde “iyi niyetli
bildirimler”de bulunmak farklı şeylerdir... Kuşkusuz ki bu
dönem, zamanla yerini gürbüz, gelişen, tarihin yolunu açan bir
gelişme çizgisine bırakacaktır; bu sürecin bağrında açık ya
da gizli olarak var olan geleceği inşa edecek devrimci imkanlar ve
birikimleri görmezden gelmek de düşünülemez ve bundan kuşku da
duyulamaz...
Doğrusu
muhasebe tartışmalarının yolu açması beklentisi bağlamında
güçlü sonuçlar çıkaracağını gösteren yeterli veriler yok
henüz. Dahası görülen o ki, taşlaşmış yapılar, nalıncı
keseri gibi kendinden yana yontacak; ağırlıklı olarak lafazanlık
düzeyinde kalacak, yolu açmayacak “tartışma”lardan,
“özeleştiri”lerden sonra bir kez daha eski konumlardan
“mücadele” edilecektir. Zihniyet, tarz, gelenek, kültür,
şekillenme, en büyük başarıları
başarısızlık olan pozisyonlarıyla “önderler” de iktidar
koltuklarını korumaya; bu amaçla canhıraş mücadele etmeye,
küçük burjuva ihtiraslarını “Marksist”, “ezilenci
Marksist”, “Leninist”, “Maoist” vb. keskinlikle, “feda
ruhu”yla açıklamaya, durumun teorisini yaparak, öncülük,
önderlik üzerine büyük büyük laflar ederek yollarına devam
edecekler...
Türkiye
bir küçük burjuvalar ülkesi olmaktan çıkmakla birlikte hala
baskın havası küçük burjuva havadır. Devrimci hareketimiz bu
cereyanı göğüsleyememektedir. Ve köklü yapısal hastalıkları
alışkanlıkların gücüyle de güvence
altına alınmıştır. Öyle ki, sözgelimi “sosyalizmin
deneyleri”ni tartışan, eleştiriler yapan bir sürü akım
SBKP’de, SSCB’de bürokrasi, bürokratik
çürüme, ayrıcalıklı bürokrat
tabakaların doğması, giderek kastlaşması, bürokratik
önderlik, mutlak itaat, kişi kültü, parti kültü, iç demokrasi
yokluğu vs. üzerine kalem sallar, propaganda yaparken, hiçbir
ilkesel, ahlaki, vicdani kaygı duymadan, iş
kendi gerçeğine, kendi pratiğine gelince, sanki bu eleştirileri
yapmamış gibi davranmaktadır. Bu bağlamda başı özellikle de bu
yapılarda etkili olan “kızıl bürokrat önderler” çekmektedir.
Burada da oportünizm ve tasfiyecilik, çifte standarda, inkarcılığa,
çift kimlikliliğe dayalı olarak tam
da karşımızda durmaktadır.
Dikkat
çekmek isteriz: Faşizm ve gericiliğe karşı mücadelede, poliste,
zindanda, mahkemelerde dik duran, kafa tutan, gündelik politik ve
örgütsel çalışmanın yükünü fedakarca omuzlayan devrimci
kadrolar, iş “kendi mahallesi”ne, kendi yapılarını
eleştirmeye, hesap sormaya gelince ya tek yanlı bürokratik
şartlanmanın belirleyici etkisi altında bunu yapamamakta ya da
cesaretsizliğinin sonucu kendini ifade etmekten uzak durmakta,
uzlaşıcı davranmakta bürokratik emir ve kumanda sistemine,
amir-memur ilişkilenişine tabi olabilmektedir. Ki bu olgu, aslında
genel bir hastalık olarak kendini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda
ideolojik-siyasi-örgütsel bilinç ve donanımın düşüklüğü,
devrimci ve komünist özne olarak bağımsız kimliğin gelişmemiş
olması yapısal ve tarihsel bir zaaf olarak göz çıkarmaktadır.
Faşist diktatörlüğün dinmek bilmeyen saldırıları ve verilen
kayıplar, bürokratik yabancılaşmaya dayanan biçimlenmenin
ekseniyle birleşerek söz konusu zaafların bilince çıkarılmasını
alabildiğine zorlaştırmaktadır. Aslında bu, devrimci partilerin
kendi elleriyle kendi gelişimini önleyen, kolektif aklı ve
dinamizmi, deneylerden öğrenmeyi darbeleyen, kısırlık, cansızlık
üreten bir yıkıma yol açtığını da göstermektedir.
Hatırlatmaya
gerek var mı; “yeni insan tipi” ancak bütünsel
gelişimiyle birlikte “yeni insan” olabilir. Ve bu bireysel bir
sorun olmanın ötesinde kolektif savaşımın gerekleri ve ateşi
içerisinde çözülebilecek bir sorundur. Söz konusu zaafların
gelişmeyi engellediği, tek yanlı insan tipi, örgüt ve kadro
biçimlendirdiği berrakça kavranmalıdır. Devrimci ve komünist
eleştiri ve özeleştiri, eleştiri ve tartışma özgürlüğü,
açıklık ilkesi, sınıf mücadelesinin gereklerine yanıt veren,
güçlü ve sistematik geliştirici bir yaşam tarzı olarak kendini
inşa etmedikçe, bu zaaflı gerçekten kopuşulamaz. Ve bu kuşkusuz
ki, bu öncelikle komünist hareketin gelişiminde somutlaşmalıdır.
Özel mülkiyetçi dünyanın açık, net, kolayca gözüken
biçimlerine karşı mücadele her zaman daha kolaydır ama bu
mücadelenin partili devrimci yaşamda “Marksist”,
“Marksist-Leninist” görüngülerle ortaya çıkan bütün
forumlarına karşı mücadeleyle tamamlanması gerekir. Ve en zor
olan da bu ikinci formu görmek ve savaşmaktır; burada SBKP ve
SSCB deneyiminin bizlere sunduğu dev tarihsel derslerle donanmanın
yaşamsal önemde olduğu görülmelidir...
Kendini
ve kadrolarını bağımsız devrimci özne olarak inşa edemeyen,
kadroları, örgütleri, kitleleri kendine tabi olacak, söylenenleri
yapacak nesne olarak gören küçük burjuva teori ve pratikle, önder
kültünü (önderleri idealize eden, dokunulmaz, eleştirilemez,
hesap sorulamaz bir yüksekliğe yerleştiren) liderlik çizgisi
haline getiren sefaletle kopuşulması gerektiği açıktır...
YENİ
NESİLLER VE GELECEK
Devrimci
hareketin devrimcilikte direnmesi önemlidir. Devrimci hareketin ağır
saldırılara karşı bedeller ödemeyi göze alarak mücadele etmesi
çok değerlidir. Evet bu az şey değildir, değerlidir ama
devrimcilikte direnmekle, bedeller ödemekle ne sınıf ve kitleler
kazanılabiliyor ne de devrim ve sosyalizm kavgası yolunda ileri
doğru sıçranabiliyor. Evet bunlar olmadan devrimci kalınamaz ama
bu duruş ve şekillenme kanamaya, ağır kan kaybına yol açan
hastalığa ve hastalıklara çare olamıyor. O halde açık ki, bu
durumun aşılması gerekiyor. Eğer muhasebe buna hizmet edecekse
anlamlı ve geliştirici olacaktır.
Devrimci
hareket, niceliksel birikimlerin üzerinden
niteliksel sıçramalar yapacak gelişme seviyesine ulaşmaktan henüz
oldukça uzaktır.
Bunun sorumlusu da yine kendisidir. Bu devrimci hareketin nesnel
gerçeğidir. İleri atılma, kendini aşma çabasının, birkaç
başarı ve kazanımın ardından kırılması, gerileme, devrimci
iddianın, irade gücünün aşınarak yıpranması, kırılmaya
dönüşmesi, krize sürükleniş bu olgunun kanıtıdır. Bu rutini
kırabilmek yaşamsal önemdedir...
Devrimci
bir dalganın yükselmediği koşullarda, irade kırılmasının
kötürümleştirdiği yapılar üzerinden devrim ve sosyalizm
kavgasının yolu açılamıyor. 50 yılı aşkın bir tarihin
(1971-2023) ardından gelinen yer, içerisine düşülmüş girdapta
bir tür “kendini tekrarlama”yla belirlenen mücadele çizgisinden
kopuşulmadan devrimci ve komünist yenilenme zaten başarılamaz.
Kendini amaçlaştıran, kutsayan, sınıfı ve kitleleri kazanma ve
seferber etme niteliğini kaybetmiş, post-modernizmin,
post-Marksizmin, legalizmin ideolojik ve siyasi etkisi
altına girmiş, zamanını doldurmuş öncüler, teoriler, pratikler
aşılmalıdır.
Görülen
o ki, yeni büyük mücadele dalgaları içinde öne çıkacak yeni
nesiller, eski birikimlerin eleştirisiyle yeniyi kurmaya
yönelecektir. Eski kuşaktan devrimcilerin ve
komünistlerin bu yeni dönemde, yeni kuşaklara, olabilecekse eğer,
(hele de “böyük böyük önderler” oyununu oynamadan) yardımcı
olma misyonunun ötesinde yapabilecekleri bir şey yoktur. Eğer
muhasebe çalışması, eleştiri, özeleştiri, ders çıkarma böyle
bir yenilenmeye hizmet ederse (ya da ettiği oranda) bir değer
taşıyacaktır.
Kuşkusuz
ki işe sıfırdan başlanmayacaktır. Aksine burada söz
konusu olan, tarihsel birikimi eleştirel içselleştiren, aşan
bir devrimci ve komünist yenilenmedir.
Elbette ki bu nirengi noktası ret ve inkar edilirse
sonuç tasfiyeci oportünizm ve inkarcılıkla noktalanacaktır ve bu
tehlike her zaman devrimci hareketin gündeminde olmaya devam
edecektir. Gelişme aynı zamanda bu vb. tehlikelere karşı
ideolojik ve örgütsel donanım ve savaşma
yeteneğiyle karşılanabilir ancak. Yani yeni tipten bir
devrimci ve komünist yenilenme ve yapılanma gelecekte de benzer
yıkıcı sapmalarla, çürüme tehditleriyle karşı karşıya
kalmaktan kurtulamayacaktır; dolayısıyla bu vb. tehlike ve
tehditlere karşı sistematik uyanıklık ve mücadele kesintisiz
gündemde olmaya devam edecektir. Uluslararası devrimci-demokratik
ve komünist hareketin tarihsel deneyimleri bu bakımdan her zaman
kulağa küpe olmalıdır.
Yeni
kuşaklar ekseninde yeniden yapılanma meselesi öyle kolayca
kavranabilecek, gerekleri yerine getirilecek bir gelişme
olmayacaktır ve bu gelişme açık, net sancılı bir
süreçten geçecek ve geçerek biçimlenecektir; bu bugünden zaten
açıktır.
Devrimci,
komünist yenilenmenin, gelişmenin önünü öncelikle ve özellikle
bürokratik elitizm, bürokratik oligarşiler, “kızıl
bürokrat”lar kesmekte ve kesmeye çalışacaktır. Bir tarihsel
süreç öncülük iddiasındaki yapıları ve kadrolarını böyle
şekillendirmiştir; yani hiçbir şey rastlantısal, nedensiz
değildir... Bürokratizmi, bürokratik çürümeyi, bürokratik
liderlik teori ve pratiğini de bu bağlamda incelemek ve eleştirmek
gerekir. Fakat mücadelenin yolunu açacağına güvenmek lazım. Ya
bir yol bulunulacak ya da yeni bir yol
açılacaktır. Belirleyici olan
yeni tipten bir gelişme çizgisinin doğuş ve gelişimidir
ve bunun önemidir, bugünden öneminin görülebilmesidir. “Bu
iş bizsiz olmaz, bu işleri biz biliriz”, “kainat bizden
sorulur” vs. ukalalığı nesnel olarak ömrünü doldurmuştur
ve yeni eğilim görünen ve görünmeyen biçimlerde mayalanıp
gelişmektedir. Hemen hatırlatmak gerekir ki Lenin’in, hareketin
proletarya ve geniş kitlelerden kopukluğunun, yaşamın ve
mücadelenin nabzının elde tutularak yanıtlanamamasının her
zaman için oportünizmi beslediği, sayısız oportünist zaaflara
yol açtığı vurgusundan tekrar tekrar öğrenmeliyiz. Öğrenci
olmadan öğretmen kesilmek, öğrenci olmayı bilmeden hep öğretmeni
oynamak, mücadelenin tüm bir gelişim seyrinde önce öğrenci
sonra öğretmen olmayı kesintisiz kılmadan öncülük, önderlik
iddiaları oportünizmdir; bu, bürokratik öncülük ve önderlik
gerçeğinin, yaşamdan ve gereksinmelerinden kopmanın en berbat
biçimlerde açık dile gelişidir. Köklü ve sistematik kopuşlara
ihtiyaç olduğu açıktır.
“GÜVENSİZLİK
YAYMA” DEMAGOJİSİ...
Bu
eleştiri ve değerlendirmeleri, özelde de ve başlıca olarak,
kendisine yöneldiğinde (bu devrimci hareketin genel hastalığıdır)
ayağa zıplayıp “güvensizlik yayma”, “partinin prestijini
sarsma”, “ağır siyasal koşulları göğüsleyememe” vb.
olarak lanse edenlerin, ustalaştıkları en büyük yeteneklerden
biri olan bastırma-manipülasyon yeteneğini bir silah olarak
kullanmaları trajik, dahası traji-komik bir durumdur ve buna da
“liderlik” deniyor. Üstelik ağır siyasal koşulları
göğüslemeyip dibe doğru giderken, Avrupa merkezde olmak üzere
mültecileşirken sağa sola bağırıp “ağır
siyasal koşulları göğüsleyemeyenler” söyleminin arkasına
gizlenenlerin; duygular dünyasını romantik hamasetle manipüle
eden zihniyetlerin ve duruşların canlı yaşamla da bağı
kalmadığı görülmelidir. Şu 12 Eylül askeri faşist
darbesiyle ilk fırsatta “güvenlik”, “süreklilik” vs.
adına kapağı Avrupa’ya atan, kadroları, örgütleri, kitleleri
kaderiyle baş başa bırakan “liderler”i dün gibi hatırlıyoruz;
bugün de bu eğilim çarpıcı hale gelmiştir. Ve biliyoruz
ki, egemen sınıf, dinsel faşist diktatörlüğün terörü ve ağır
cezalandırma saldırısıyla başlı başına bu mültecileşmeyi
teşvik etmekte; gerilemiş, öz gücüne güveni zayıflamış,
illegal ve yasadışı temelleri yıkıma uğramış, tutunamayan
politik parti ve çevreler, bu saldırıları göğüslemez duruma
gelmiştir... Devrimci çizgide kararlıca durmak, illegal ve
yasadışı temeli sağlamca kurmak, devrimci kitle çizgisinde
şekillenmek olmaksızın devrimci ve komünist hareketin gittikçe
yapısallaşan mültecileşme zaafına karşı başarılı bir
mücadele geliştirilmesi olanaklı değildir. “Denizde balık”
olmayı tam bir kararlılıkla, sistematik öğrenmek yakıcı bir
devrimci görevdir.
Kabaca
işaret ettiğimiz ağır tabloya bakıp, kendini sorgulamak,
öğrenmek, dersler çıkarmak, yenilenmek yerine, alışılmış,
yapısallık kazanmış hastalıklı zihniyetle de ne yol alınabilir
ne de yol açılabilir. Koca bir tarihsel deneyim bunu haddinden
fazla açığa çıkarmıştır ama öğrenmesini bilen için.
Zamanını doldurmuş, gelişmenin önüne engele dönüşmüş
teorilerin, politikaların, tarzların, fikirlerin, “liderler”in,
alışkanlıkların yeniye karşı canhıraş direnmesi,
amaçlaştırdığı varlığını korumaya dayanan aşırı
tutuculuğuyla, savunma psikolojisi ile yolu kapaması, durumun
teorisini yapması, eşyanın doğası gereğidir. O zamanını
dolduran şey, bu refleks ve direnişini en sağ biçimlerden en
“sol” biçimlere dek, bukalemun gibi renk değiştirerek
kendini korumaya, gelişmenin önünü keserek küçük burjuva
gerici ideolojik saldırganlığını yenilir yutulur hale getirmeye
çalışır... Fakat buradan değil gelecek, devrimciliği de tüketen
geleceği olmayan gericileşmiş bir direniş çıkar, hepsi bu.
İRADE
KAVRAMI...
Sık
sık vurgu yapma gereksinimi duyulan “irade” kavramı eğer
teoriden pratiğe kadar uzanan kapsam ve derinlikte yol açamıyorsa;
en dar anlama indirgeniyorsa, ahlakçı, romantik, imancı, militan
mücadeleye, feda ruhuna çağrıya, günü birlik başarılara
endeksleniyorsa, bu durumda bahsi geçen “irade” kavramı,
işlevsel değildir. Kötürümleştiren, körleştiren küçük
esnaf kafası kendine olmadık özellikler, öznellikler
atfederek, buna da “devrimci irade”, “komünist irade”,
“büyük düşünmek”, “büyük oynamak”, “büyük
liderlik” vs. diyerek gerçek bir çıkışa önderlik etme
niteliğinden ve yeteneğinden uzak olduğunu kanıtlamaktadır.
Proletarya ve halk kitlelerinden kopmuş, proletarya hareketinin,
genel demokratik halk hareketinin, devrim ve sosyalizm kavgasının
önünü açamayan politik-pratik, eylemin içeriği irade kavramının
sağlamasıdır. Süslü açıklamalar ve manipülasyon bu gerçeğin
yerini tutma nitelik ve yeteneğine sahip değildir ama bu,
gerçeklere körleşen birey ve partiler için geçerli değildir ve
olamaz da.
Aslında
yenilgi ve tasfiyecilik, devrimci ideolojik-politik konumlardan
vazgeçme eğilimi, devrimcilik kaybı, bilimsel devrimci teori ve
pratiğin kavramlarını da alt üst ederek, içeriğini boşaltarak
kullanmada da somutlaşıyor, tamamlanıyor. Objektif durum budur.
Oportünizme has iyi niyeti bir yana atarak, irade kavramı da dahil,
bu kavramların manipüle edilmesi eleştirel tarzda açığa
çıkarılarak mahkum edilmelidir. Ve “irade” kavramı da
sınıfsaldır, sınıfların damgasını taşır, bağlı olduğu
sınıfa-kategoriye hizmet eder, onun nesnel karakterine göre
anlamlanır... “İrade, irade” diye bağıranların, süslü
cümleler kuranların nasıl bir iradeyi temsil ettikleri her zaman
için eleştirel incelenmeli ve tanımlanmalıdır. “İrade, irade,
daha fazla irade” diye “önderlik” çığlıkları atanların
yolu açamadıkları, gerileme ve yenilgilerin başlıca sorumluları
oldukları, devrimci ve komünist gelişmenin yolunu kapadıkları
bizce açıktır. Pratik bunun sağlaması ve aynasıdır...
“SOSYALİST
HAREKET” GENELLEMESİ...
“Muhasebe”
tartışmalarında, genelleme yapılarak kullanılan “sosyalist
hareket” kavramı, küçük burjuva “kafa karışıklığı”nın
sonucudur. Dahası bu kavramlaştırma kendini “sosyalist”,
“Marksist” ilan her akımı “sosyalist”, “Marksist”
gören, sınıflar arası, ideolojiler arası temel ayrımları,
farklılıkları inkar eden halkçılığın, oportünizm ve
tasfiyeciliğin, post-Marksist teorilerin, siyasetin damgasını
taşımaktadır. Proletarya sosyalizmini, küçük burjuva
sosyalizmini, burjuva sosyalizmini aynı kefeye koyarak yapılan
değerlendirmeler, proletarya sınıfının ideolojisi olan
Marksizm-Leninizm ile küçük burjuva reformizmi ve küçük burjuva
devrimci-demokrasi arasındaki sınır çizgilerini ortadan
kaldırarak burjuva ideolojisine kan taşımaktadır. “Mezhepçi
sosyalizm”, “mezhepçi Marksizm” teorileri, “kendine Marksist
diyen Marksisttir” (Brenstein), “görevimiz Marksistlerin,
sosyalistlerin birliğini sağlamaktır”, “ezilenlerin,
ötekileştirilenlerin Marksizmi ve sosyalizmi” vs. diyen akımın,
dünya çapındaki yenilgi ve gericilik fırtınasının ürünü
olan liberal post-modern akım olduğunu biliyoruz. Herkesi sosyalist
ilan eden ve “sosyalistlerin birliğini” savunan bu teoriler ve
ideolojik saldırı sosyal reformizmin, tasfiyeci oportünist akımın
günahlarını da bir çırpıda devrimci ve komünist harekete yıkma
özelliği de taşımaktadır.
Sonuç
itibari ile sınıflar arası, ideolojiler arası farklılığı
atlayarak “analiz”ler yapan ideolojik ve siyasi oportünizme
karşı savaşmak da komünist bir görevdir... kavramları bozmadan
kullanmak gerekir. Ve vurgulamak isteriz; komünistlerin ısrarla
devrimcileri Marksizm-Leninizm’e, komünist saflara çağırma ve
kazanma çalışması; kendi Marksist-Leninist ilkesel ve ideolojik
konumundan küçük burjuva demokrasisinin devrimci yapılarını
eleştirmesi ile bu akımlara, Marksizm-Leninizm’i benimseyin,
proletaryaya yönelin, sorunlarınızı ancak böyle çözersiniz
mealinden çağrılar yapmak iki farklı şeydir. Bu ikisini
birbirine karıştırmak komünistlerin görevi değildir.
İkincisi küçük burjuva hayalciliğinden ve küçük burjuvazinin
sınıfsal gerçeklerinin kavranmamasından, küçük burjuvaziyi
“kazanmak” adına kendi sınıfsal ve ideolojik konumlarını
terk etmekten kaynaklanan bir sapmadır. Bu, en hafif deyimle
oportünist iyimserliktir. Oportünizm ve inkarcılık, ortacı
oportünizm tek cümleyle, Marksizm-Leninizm’in, proletarya
sosyalizminin reddidir.
SOSYAL
PATLAMA HAYALLERİYLE YAŞAMAK...
Gerek
burjuvazinin şu veya bu kliğini kurtarıcı, katalizör, kendi
rolünü “sol”dan ona yedeklenme gören, proletarya ve halkların
öz gücüne güvenmeyen, çareyi sosyal reformlarda gören, devrim
perspektifini yadsıyan bir çizgiyle, gerekse de parlak “sol”
lafazanlığa, parlak slogancılığa ve “öncü çıkış”lara
dayanan, nesnel durumun nesnel analizine dayanan taktikler yerine,
devrimci duygulara dayanan bir çizgiyle işaret ettiğimiz,
tartıştığımız sorunlar, pratikler aşılamaz. Seçim sonuçları
bir de bu gerçeğin altını çizdi.
Emperyalizme,
faşizm ve sermayeye karşı mücadelede “dipten gelecek dalga”ya,
“sosyal patlamaya”, “uygun koşullar”a bel bağlanarak
hareket edilmez. Devrimci hareket için koşullar her zaman ağır
olacaktır, önemli olan bu zorlukları silahları daha etkin
kuşanmanın ve kullanmanın aracı haline getirerek ve bunu her bir
gelişme evresinde başarıp yolu açarak savaşmaktır. Bu
olmaksızın “sosyal patlama”lara öncülük yapmak, daha yüksek
bir niteliğe sıçratarak yolu açmak olanaksızdır...
1989
“Bahar eylemleri”ni, 2013 “Haziran Ayaklanması”nı, 2014
“Kobani Serhildanı”nı, 2015 Metal işçilerinin
kontur-gerillanın denetimindeki Türk Metal İş Sendikası’nı
kağıttan bir kaplan gibi yırtıp atmasını hatırlayalım...
4
Ocak 1991’de Ankara’ya doğru yola çıkan, önü Mengen’de
kesilen 100 binlik Zonguldak maden işçisinin büyük eylemi, 2010
yılı baharında 78 gün boyunca Ankara Sakarya Caddesi’nde
kurdukları çadırlarda direnen 10 bin Tekel işçisinin görkemli
eylemleri örneklerinde de komünist ve devrimci yapıların
yapabildiği başlıca şey, dışarıdan yardıma gitmek ve
dayanışma göstermek oldu.
Yani
belirleyici olan şey, “sosyal patlama”lar geldiğinde onu
hazırlıklı karşılayabilmek, bu fırsatı devrimci bir çizgide
yönetmektir. Eğer patlama ya da patlamalar öncesi kitlelerin ve
hareketin içinde değilsen, yapacağın şey,
dışarıdan “yardıma koşmak”la sınırlı etkisiz bir
çalışmadır. Bu, devrimci önderlik iddiası ve çizgisiyle de
asla bağdaşmaz. Bu, düpedüz kendiliğinden hareket önünde
secdeye gelme, yedeklenme, sürüklenmedir...
Bu
tablomuz tesadüflerle izah edilemez.
Sol
hareketin yaşadığı ağır krizin iç ve uluslararası nedenleri
vardır...
Krizin
komünist ve devrimci hareketin tarihsel ve yapısal zaaflarıyla
sıkı sıkıya bağı vardır...
Kendi
program ve stratejisinden, devrimci kitle çizgisinden kaymış,
devrim ve iktidar iddiası alabildiğine gerilemiş, yapısal krizin
pençesine düşmüş, büyük bir oranda bunun da farkında olmayan
ya da bu gerçeği yadsıyan, nitelik kaybını anlamaktan uzak,
“cepten yiyen”, kazanılmış birikim ve değerleri hoyratça
tüketen, güven ve umut vermeyen, öz güçlerinin bile yeterli
güven duymadığı zayıf bir devrimcilik ve komünistlik tablosuyla
boğuşuyoruz.
Uzun
zamandan beri süregelen devrimci ve komünist hareketin bu durumu,
kısmi değil toplam organik gerçeklerinin yansımasıdır...
SEÇİMLERDE
ORTAYA ÇIKAN TABLO DEVRİMCİ ÖNDERLİK SORUNUN ÇÖZÜLEMEMESİNİN
SONUCUDUR
21
yıllık dinsel faşist saldırıların geri püskürtülememesinin
üzerine binen ve her şeyi Erdoğancı diktatörlüğün bu kez
yenileceği üzerine inşa eden, abartılı beklentilerle “politik
çalışma” yürüten bir kafanın ortaya çıkan seçim
başarısızlığından yoğun bir moral bozukluğuna, öz güven
kaybına, çaresizliğe kapılması kaçınılmazdı(r).
Bu
bağlamda reformist hareketin, HDP ekseninin CHP hakkında yaydığı
hayaller ve kolay başarı beklentisi; Millet İttifakı’nda
cisimleşen burjuva muhalefetin “Erdoğan, AKP, MHP zaten gidici”
manipülasyonu, seçimlerin kaybedilmesinin ardından geniş çaplı
bir moral bozukluğuna yol açtı. Her şeye karşın, bu etkiden
muaf olmamakla birlikte, moral bozukluğuna karşı en dayanıklı
kesim devrimci hareket oldu.
AKP
iktidarı döneminde Erdoğancı faşist diktatörlüğe karşı
proletarya ve halkların, kadınların, ezilen cinsel kimliklerin,
Alevilerin, Kürtlerin, çevrecilerin hareketi, direnişi (kimi zaman
daha güçlü ileri atılımlarla da birleşerek Gezi
Ayaklanması gibi) daima vardı. Bir
dizi biçim altında olgunlaşarak açığa çıkan ve büyüyen
toplumsal ve siyasal öfke, direniş, Erdoğan’ı bu kez götürme
istek ve baskısı, devrimci
önderlik sorunu çözülemediği için
hedeflerine ulaşamadı. Burjuva muhalefet bu öfke ve mücadeleyi
yedeklemeye oynadı... Yani bu bağlamda sorunu sadece antifaşist
güçlerin reformist
politikasının yol açtığı moral bozukluğu gibi bir şeye
indirgeyemeyiz. Dikkati
buraya yönlendirmek, objektif olarak, berbat bir oportünizmdir.
Ortaya
çıkan moral bozukluğunu ve sonuçlarını kendi sorunu olarak
görmeyen bir analiz,
nesnel olarak, meseleyi dar burjuva kliklerin politik mücadelesine
endeksleyen, geniş kitlelerin eğilimlerini görmeyen, reformizmi,
liberalizmi suçlayarak ana sorunun devrimci ve komünist önderlik
boşluğu olduğunu görmezden gelen, kendi işlevsizliğini de erdem
katına yükselten dar bir
burjuva perspektifi ifade
eder.
Burada
söz konusu olan Kılıçdaroğlu liderliğindeki burjuva muhalefetin
başarısızlığı, yenilgisi değil, sorun 21 yıllık Erdoğancı
iktidara karşı geniş kitlelerin birikmiş öfkesinin, verilmiş
mücadelelerin başarılı sonuçlarla açığa çıkamamasıdır.
“Moral bozukluğu” meselesi, aynı zamanda hissedilen, yaşanan
çaresizlikle, burjuva muhalefete karşı gelişen öfke ve tepkiyle,
güvensizlikle iç içe geçen bir durumdur. Dolayısıyla ortaya
çıkan tabloyu da tek yanlı okumamak, bu durumun yalnızca negatif
değil, aynı zamanda pozitif bakımdan bir gelecek perspektifiyle
birlikte sunduğu imkanları, sınıfı ve kitleleri devrimci çizgiye
çekmekte sunduğu olanağı da bilince çıkarmak gerekir. Biliyoruz
ki kitleler öz deneyimlerinden öğrenir...
Değişik
saiklerle Erdoğan rejimine karşı öfke duyan ve “Erdoğan
gitmelidir, Erdoğan gidecektir”, “Erdoğan’ı bu kez
gönderereceğiz” diyen geniş kitlelerin devrimci enerjisi,
iktidarıyla burjuva muhalefetiyle birlikte boğuldu. Devrimci
alternatifin zayıflığı, Emek ve Özgürlük blokunun döneme ve
“an”a yanıt olabilecek aktiviteyi, taktiksel çıkışı,
saldırı ruhunu geliştirememesi ve seçimlerden güçlenerek
çıkamaması, ittifak politikalarındaki yetersizlikler ve
istikrarsızlıklar söz konusu moral bozukluğunda önemli bir sac
ayağı olarak kaydedilmelidir.
%10’nun
üstünde oy gücüne, çok önemli bir dinamik olarak, politik
ağırlığı itibari ile kilit parti olarak rol oynayabilecek
HDP/YPS, ilkeli duruşa dayanarak, sınırları açık ve net olacak
bir talepler zinciri ve baskısı kurmadan, adeta tek yanlı, şartsız
Kılıçdaroğlu’na destek açıklaması, gündem belirlemek yerine
gündeme eklenerek inisiyatif kaybetmesi ağır zaaflardan birisi
oldu. “Sol cephe”de moral bozukluğunun gelişmesinde bu gerçeğin
önemli bir rolü olduğu açıktır.
HDK’nın
HDP’nin uzantısına dönüştürülmesi, dahası adı var kendi
yok konumuna indirgenmiş olması, aslında kitlelerle kopan bağı,
kitlelerin devrimci potansiyelini yakalamayı önemsemeyen bir
siyasal-pratik gerçeğe işaret etmektedir. Bu durumun ortaya
çıkmasından, HDK’nın tasfiyesinde tek başına HDP’yi
suçlamak doğru olmayacaktır; bu önde gelen bir faktör olmakla
birlikte, başlangıçta HDK perspektifini onaylayan ve bir dönem
etkin olması için çalışan devrimci örgütlerin de ağır bir
sorumluluğu vardır. Bu durum, bu yapıların ağır zafiyetlerinin,
politik gerilemesinin de açık ifadesidir. HDK meclisler temelinde
örgütlenen ve çalışan bir güç, bütün sömürülen, ezilen
kitleleri, ezilen toplumsal kimlikleri mevzilerine çekecek ve
birlikte politika yapılacak bir işlevsel araç olarak
geliştirilebilirdi ve geliştirilmeliydi. Aslında bu,
“Türkiyelileşme” politikasını bir ihtiyaç olarak gören Kürt
ulusal hareketinin ve HDP’nin de bir gereksinimiydi.... En geniş
kitlelere ulaşabilecek, kitlelere dayanan, kitlelerin söz ve karar
hakkına sahip olduğu kitlesel örgütlenme biçimleri sorunu bu
süreçte daha yakıcı bir sorun olarak herkesin önünde
durmaktadır... Bu sorunu çözecek bir politik çalışma ve kitle
çizgisi olmadan, “kitlelere”, “kitlelerden kitlelere”
çağrısı da yanıt bulmayacaktır.
“YENİLDİK”
VE SOSYAL REFORMİST ÇIĞLIK, MORAL BOZUKLUĞU... AKP SALDIRISI
“Seçim
yenilgisi”, “yenilgi” üzerine yapılan değerlendirmelerin
özellikle sosyal reformist cepheden gelmesi, tesadüfi değildir.
Bu, onların CHP’ye bel bağlama, “sosyal demokrasi”nin sol
kanadı olarak oynadıkları rolden; dahası bu bağlama dayanan
duruşlarından gelmektedir. “Sosyal demokrat”, “sol”,
“sol ittifak” içinde gördükleri CHP’nin ve Kılıçdaroğlu’nun
yenilgisini kendi yenilgisi olarak gören bakış açısı ve
analizler geniş anlamda söz konusu cephenin sosyal reformizmiyle,
ekonomizmiyle, legalizmiyle, parlamenterist çizgisiyle,
burjuvazinin bir kanadından beklentileri ile; dar anlamda bu
konumun, siyasal çizgi ve pratiğin 14 ve 28 Mayıs seçimlerinden
bekledikleri ve kapıldıkları aşırı iyimser oportünist
beklentileriyle ilgilidir. Sol hareket içerisinde moral bozukluğuna
en fazla kapılanların sosyal reformist güçler olması
rastlantısal değildir...
Ne
söylenirse söylensin, seçim sonuçlarının Erdoğan karşıtı
renkli cephede geniş çaplı moral bozukluğuna ve bu cephenin
etkisinde olan geniş kitlelerde öz güven kırılmasına yol açtığı
bir gerçektir. Kuşkusuz ki bunun politik yaşamda negatif ve ağır
güncel etkileri oldu ve olacaktır... Gündemde olan yerel
seçimlerde Saray’ın ve Saray ittifakının kaybettiği büyük
kentleri en azından önemli yerleri yeniden kazanma olasılığı
(ki bu olasılık ciddiye alınmalıdır) ve bu amaçla özel tarzda
yoğunlaşması; içeride ve dışarıda daha da katmerleşecek
sömürü, baskı, terör, yayılmacı saldırganlık; kazanımlarını
anayasa katına sağlamca yükseltme operasyonu; kimlik politikaları
üzerinde gerici temelde kutuplaştırma; “ailevi değerler”e
daha güçlü sarılma, kadın ve LGBT+ düşmanlığında, göçmen
düşmanlığında daha güçlü ataklar yaparak moral bozukluğunu
derinleştirerek işçi ve emekçi hareketini, Kürt ulusal
hareketini ve kadın hareketini daha etkili vurma politikası;
siyasal ve toplumsal yaşamı daha aktif dinselleştirme, militarize
etme, dağınık, zayıf ilerici ve devrimci hareketimizi, geniş
kitleleri, daha fazla yıpratacaktır. Bu durumun moral bozukluğunu
daha fazla derinleştireceğini, bu amaçla daha ince ve daha kaba
biçimlere dayanan psikolojik hareketin geliştireceğini öngörmek
gerekir.
Bu
tabloyu değiştirecek şey, proletarya hareketinin, genel demokratik
halk hareketinin, demokratik kadın hareketinin, Kürt ulusal
demokratik hareketinin, demokratik Alevi hareketin, ekolojik
hareketin gelişecek ve geliştirilecek mücadelesi olacaktır. Bugün
yaygın bir şekilde “Erdoğan’ı götürme” istek ve iradesi
gösteren ama seçim sonuçlarıyla yaygın ve güçlü hayal
kırıklığına düşen, öz güven zayıflaması yaşayan
kitlelerin öfkesi de devam etmektedir. Zamanla hayal kırıklığının
daha büyük öfke patlamalarına yol açacağını da görmek
gerekir. Keza bugün Erdoğancı faşist diktatörlük en iyi, en
güçlü dönemini yaşamıyor; her bakımdan saldırılarını
arttırarak, yoğunlaştırarak ayakta kalmanın dışında elinde
seçenekler de hemen hemen yoktur... Erdoğan liderliğindeki dinci
faşist diktatörlük taktik saldırı üstünlüğüne, bu üstünlüğe
dayanarak olağanüstü hal, kriz yönetimi, önleyici saldırı,
seçmeli terörizm, topyekün savaş politikası üzerinde manevralar
yapmaya ve saldırı hattını derinleştirmeye devam edeceği
açıktır.
“Cumhur
cephesi”nin Erdoğan liderliğindeki dinci faşist saldırısını
püskürtmek tümüyle olanaklıdır. Bu, tümüyle geliştirilecek
mücadelenin gücüne bağlıdır. Önümüzdeki süreç aynı
zamanda sınıf çelişkilerinin daha da keskinleşeceği, mücadele
dinamiklerinin yenilgiyi kabul etmeyerek harekete geçeceği bir
dönem olacağını asla unutmamalıyız. Bu bağlamda “sosyal
patlama” beklentisine bel bağlamadan ısrarlı, kararlı, örgütlü,
politik mücadelenin gereksinmelerine yanıt vererek yolu açmak
gerekir. Bu bağlamda devrimci yenilenme, hazırlık, güç
biriktirme, manevralar yapma, proletarya ve kitlelerle bağları
hızla geliştirme, anti-faşist, anti-emperyalist cephesel birliği
hem nitelik hem de nicelik olarak güçlendirme yakıcı görevler
olarak gündemde durmaktadır. Moral bozukluğuna karşı, açık,
net, kararlı bir devrimci duruş ve direniş geliştirmek, bu
pozisyondan saldırı üstünlüğüne giden güçlü bir yol inşa
etmek; bunu da dar öncü eylemlerin ötesine taşıyarak asıl
olarak güçlü anti-faşist kitlesel harekete dayanarak
gerçekleştirmek acil bir görevdir.
“3.
CEPHE”, HDP, BİLEŞENLER VE YENİDEN YAPILANMA GEREKSİNİMİ...
Gerek
yazı dizimizin yayınlanmış olan “Birinci Bölüm”ünde yer
alan saptama ve eleştirilerimiz, gerekse de yukarıda eleştirel
ortaya koyduğumuz bazı önemli gerçekler, objektif olarak devrimci
rol oynayan anti-faşist karaktere sahip “3. yol” olarak
nitelenen çizgi ve duruşun ciddi düzeyde bir liberalizmle
sulandırıldığına işaret etmektedir.
Bu
“3. yol” meselesinin devrimci ve komünist eleştirisi
zorunludur. Başka bir yazının konusu olması gereken şu
“3. yol” meselesine kısaca dikkat çekmekle yetineceğiz.
Bu
yol, sadece devrimci gelişmenin yolunu açabilecek, sıçrama
yapabilmeye imkan tanıyan bir yoldan ibarettir. Bu yolun devrimi
hedefleyen bir yol olarak lanse edilmesi ise reformizmdir, tasfiyeci
oportünizmdir; çünkü bu yol, proletaryanın asgari programını
temel alan anti-emperyalist demokratik devrimin zaferine bağlı bir
siyasi çizgiyi temsil etmemektedir. Bu yol, proletaryanın asgari
programı ve asgari programının merkezinde duran devrimci iktidar
hedefine dayanmamaktadır; Anti-faşist cephesel ittifakı temsil
eden bu yol, hele de komünist hareket söz konusu olduğunda
demokratik devrimci ve sosyalist-komünist programının ne yerine
geçirilebilir ne de bunu karartan, arasındaki sınır
çizgilerini belirsizleştiren tarzda propaganda ve ajitasyonu
yapılabilir. Komünistler “3. yol” siyasetini yaparken bu
gerçeklerin altını da kırmızı çizgiyle çizmek zorundadır. Bu
gerçeği örtüleyen propaganda ve ajitasyon, proletaryayı ve
halkları yanıltmaktadır. Bu yolun belirleyici ögesi olan
yurtsever hareketin çizgisi “demokratik konfederalizm”dir,
“moderniteye karşı demokratik modernite”dir. Yurtsever hareket
politik hedeflerine ulaşmak için, “post-modern paradigma”sına
karşın, faşizm ve gericiliğe karşı devrimci mücadele
yürütmektedir; yürütmektedir, çünkü bu olmaksızın sosyal
reformu ön gören politik hedefini kazanma şansı yoktur. PKK’nin
“İmralı çizgisi” ile silahlı devrime dayanan bağımsız
birleşik Kürdistan devleti program ve hedefinden
koptuğunu biliyoruz. Bu nesnel bir gerçektir. Böyle olmakla
birlikte, Kürt ulusal devrimi ve yurtsever hareketin varlığı ve
kavgası olağanüstü somut devrimci bir imkandır ve devrimci
mücadelenin geliştirilmesinde rolü yaşamsaldır. Gereken değer
verilmelidir ama gerçeklerden de kopmamak gerekir.
Eğer
“3. yol”, anti-emperyalist demokratik halk devriminin zaferi,
devrimci-demokratik bir iktidar kurmayı programı olarak
belirleseydi, eyleminin karakteriyle bunu doğrulasaydı kuşkusuz ki
bu değerlendirmeyi yapamazdık. Komünistlerin bu temel teorik ve
politik gerçeği ilkeli bir şekilde ortaya koymak yerine bu
perspektife yedeklenmiş olması, tasfiyeci teorik ve pratik
yönelimin yansımasıdır. Sömürgeci faşist diktatörlüğe
karşı mücadelede, “3. yol” anti-faşist bir yoldur. Kuşkusuz
ki, bu yol, faşizmle kesintisiz çarpışma sürecinde başta da
Kürt ulusal devriminin kazanılmış devrimci mevzilerini tutmak,
geliştirmek, faşizmin yıkılmasında bir manivela silahı haline
getirmek için gerekli bir yoldur. Kürt ve Türk halklarının
birleşik mücadele gereksinimi böyle bir anti-faşist ittifakı
zorunlu kılmaktadır. Keza mücadelenin gelişim seyrinde bu yol,
devrime gidişte bir sıçrama tramplenine de dönüşebilir. Bunları
reddetmek saçmalık olur ama “3. yol”u, sanki proletaryanın
asgari (küçük burjuvazinin ise azami) programını oluşturan
devrimci politik çizgiymiş gibi propaganda yapmak, nesnel olarak,
(devrimci-demokrasi ve keza komünist hareket bakımından), devrimci
çizgiden (program) kopmak anlamına gelir; bu kopuş otomatik bir
kopuş olarak değil ama görünen ve görünmeyen biçimlerde sosyal
reformizme götüren bir gerçeğe ve yönelime işaret etmektedir.
Reformist harekete verip veriştirirken dönüp bu gerçeklerimize
bakmak, sorgulamak, eleştirmek gerekir. Denebilir ki, HDP’de yer
alan devrimci bileşenlerin, HDP’ye sığmayacak program ve
hedefleri vardır. Evet vardır ama vurguladığımız nokta, buna
rağmen propaganda ve ajitasyon çalışmasında “3. yol”culuğun
sınırları ve hedefleriyle kendi programlarının üstünü
örtmeleri, bir tür “unutma”larıdır; kendilerini “3. yol”un
sınırlarına daraltmalarıdır...
Aslında
HDK ve
HDP yapılanması, HDP’nin
bileşenleriyle
ilişkilerinin
yeniden incelenmesi gerekmektedir
ama bunu en iyi yapacak olanlar da bu sürecin içinde yer alan
ileri kitleler, kadrolar, aktivistler,
yapılardır.
HDP-HDK
oluşumu özgün ve geliştirici bir politik çıkışı ve deneyimi
temsil etmektedir. Bu toprakların somut gerçeklerine
dayanmaktadır...
HDK
ve HDP bir dönemin gereksinmeleri üzerinde, Öcalan’ın
önerisiyle oluşmuştu. Potansiyel olarak içerisinde barındırdığı
risklere karşın temelde iyi bir politika, proje ve adımdı...
Fakat geride kalan sürecin deneyimlerine dayanarak yeniden yapılanma
bir gereksinim olarak görünüyor. Bu yeniden yapılanmada “Türk
solu” ile cephesel bağlaşmanın da yeni bir biçimde düzenlenmesi
belki de daha doğru olacaktır. “Bileşenler” ile ittifakın
özel bir “bileşen hukuku” üzerinde değil, doğrudan cephesel
bir ittifak olarak düzenlenmesi her iki taraf bakımından yeniden
düşünülmesi yanlış olmayacaktır. “Bileşenler” kendi
ayakları üzerinde durmasını ve yürümesini bilmelidirler.
“Bileşenler”in bu konumda ileri doğru gelişip güçlenmek
yerine, geride kalan süreçte gerilemeye devam etmesi rastlantısal
değildir. Kuşkusuz ki esas sorun HDP-HDK politikası ve modelinde
değildir ama bu sürecin ortaya çıkardığı bazı önemli dersler
de vardır. Bunu görmezden gelmek devrimci ve komünist bir bakış
açısı, yöntem ve duruş olamaz.
Tüm
öncülük iddialarına ve propagandasına karşın, nesnel olarak,
nitelik kaybının ve güçsüzlüklerinin ürünü konum kaybı
yaşayan siyasi çevrelerin, HDP vitrininde olmayı benimsemiş ve
alışmış olmaları, kendi ayakları üzerinde yürüme ve
kendilerini aşmayı aşındıran bir rol oynamaktadır. “Vitrinlik”
pozisyona kayılmış olması eleştirilmelidir, öyle “HDP
üzerinde önemli etkimiz var yoldaşlar” vb. vb. açıklamalarına
inanmamak lazım. Bağımsız politik bir güç olarak sınıf
hareketi ve genel demokratik halk hareketi içerisinde bir güç
olamaz ve gelişemezsen, HDP’deki varlığın zamanla öyle ya da
böyle eklemlenme, yedeklenme, sürüklenme olur. Nitekim gerçek
durum da büyük bir oranda bundan ibarettir. Öyle keskinlik
yaparak, subjektif beklentiler uyandıran “açıklama”larla falan
bu gerçeğin üstünü örtemeyiz.
HDP’de
“bileşen hukuku”, böyle bir ittifak biçimi başlangıçta HDP
ve HDK somutunda, geliştirici bir rol oynadı. Fakat zamanla
başlangıçtaki gelişme giderek karşıtına dönüşerek devrimci
yenilenme, yaratıcılık, dinamizm, ileri atılma, yolu açma
işlevini oldukça geri çekerek tüketici bir forma dönüştü. Şu
veya bu konuda HDP’ye yapılan eleştiriler, gösterilen bazı
ayrıksı tutumlar, ne vurguladığımız tablonun gerçekliğiyle
çelişir ne de büyük öncülük iddiaları ileri süren politik
yoğunlukların işaret ettiğimiz gerçek durumunu boşa düşürür.
Unutmayalım HDK’sız bir HDP kurulup inşa edilmedi; HDK’sız
bir HDP düşünülemez. Fakat giderek HDK’nın adeta “elbirliği”
ile tasfiye edilmesi, söylediklerimizi anlamak bakımından
önemlidir...
Öncelikle
de ideolojik tasfiyecilikte somutlaşan yönelim, politik ve
örgütsel güç kaybında da ortaya çıkmakta, güçsüzleşme,
konformizm, kendiliğindenci ya da yarı-kendiliğindenci dünyanın
bir bileşeni olmaya mahkum etmektedir devrimci hareketi. Ve burada
devrimci ve komünist hareket öncelikle kendisini sorgulamalıdır.
Burada ideolojik ve siyasi bağımsızlığın değişik biçimlerde
kaybı, sınıf mücadelesinin temel ve güncel gereksinimlerine
yanıt verememe gerçekleri iç içe gelişmektedir.
İdeolojik-siyasi tasfiyecilik ve dar kafalı sekterlikle bu
gerçekler anlaşılamaz. Her iki formun, sapmanın temsilcileri, bu
eleştiriyi kabullenmek bir yana, bu değerlendirme ve eleştirileri
kendilerine hakaret görüp, işin teorisini yapmaya, gerçek
zaaflarını ve niteliksizliklerini erdem gibi göstermeye devam
edeceklerdir...
Vurgulamak
gereksiz değildir; mücadele içerisinde politik ağırlığı olan
bir güç olmadan, politik kuvvet ilişkileri içerisinde etkin
politika yapan, politik gündemi etkileyen, belli dönemeçlerde de
belirleyici olabilen politik bir güçle yüründüğünde, giderek o
gücün etkisine girmek, ideolojik ve politik bağımsızlığın
yitirilmesi oranında da o güce yedeklenmek bir tür kaçınılmazdır.
Burada ana sorun, böylesine devrimci bir merkezle-cepheyle
ilişkilenirken, her cephede omuz omuza savaşırken, bu doğru,
devrimci politikanın seni giderek vitrin süsüne çevirmemesi,
ideoloji kaybına, pragmatizme ve kısmi kazançlara mahkum etmemesi
ve giderek bu durumun normalleşmemesi; bu zafiyetin bir “başarı”
olarak sunulmamasıdır. Hele de devrimci ve komünist hareketin
gerilediği, dibe vurduğu koşullarda ve bu koşulların baskısı
altında hareket eden yapıların dikkat çektiğimiz ağır risk ve
yönelimle şekillenmesi her zaman için daha olasıdır ve bu
koşullar bu hikayeye oldukça elverişli ortam sunmaktadır...
Güçsüzün
güçlüye tutunması, güçlünün akışına kapılması, bağımsız
bir güç olarak ortaya çıkamaması ya da zamanla bu konumunu
yitirmesi devrimci iddialarla da bağdaşmaz. İlişkiler ve ortak
çalışma ve savaşma, eşitsiz güç dengeleri üzerinde zayıf
politik güçler bakımından ciddi tehlikeler yaratır ama bu
tehlikeler var diye ortak savaşımı büyütecek, sıçratacak
ittifaklaşmalardan uzak durulamaz. Sorunun esası kendi bağımsız
politik kimliğini, ideolojik duruşunu korumasını bilmeyen,
niteliksel aşınma ve gerileme yaşayan siyasi çevrelerdedir
kuşkusuz. Bunun için Kürt ulusal hareketi ve HDP suçlanamaz.
Ulusal devrimci harekete, HDP’ye yapılacak eleştiriler ne olursa
olsun, asıl sorun, HDK-HDP oluşumunun devrimci harekete sunduğu
imkanların devrimci açıdan yeterince değerlendirilememiş olması;
dahası, nitelik kaybı, bürokratikleşme, legalizm eğilimini
güçlendirmesi, parlamenter pasifizminden etkilenmedir...
HDP+HDK
formülü işlevselleştirilerek geliştirilirse hala önemli ve
geliştirici bir politikadır. İki ayak üzerinde duracak ve güçlü
bir şekilde yürüyecek bir HDP+HDK geride kalan sürecin
dersleriyle donanmasına bağlıdır. Fakat bu politika ve modelin
önünün açılması ve etkin bir tarzda geliştirilmesi, yeni
biçimlerle de yetkinleştirilmesi gerekmektedir. Deneylerin
eleştirel değerlendirmesinden çıkacak sonuçlar, “bileşen
hukuku” sorununun da yeni bir gözle değerlendirmesini
içermelidir. Bu bağlamda sorunun esası “bileşenlere daha fazla
olanak tanıma”, “yeni bir denge kurma” sorunu değildir;
sürece hukuk değil, politik kuvvet ilişkileri damgasını
basacaktır. “Bileşen hukuku”nun ve “denge”sinin hangi
çerçevede şekilleneceği hukuki değil, politik bir
sorundur. Politikada ağırlığın her ne ise sözü geçen hukuk
da, “iç denge”ler de buna göre biçimlenecektir. Bu bağlamda
yurtsever hareketin grupçu zaafları elbette ki ilkeli bir tarzda
eleştirilmeli ve aşılmalıdır. Burada karşılıklı zaaflar ve
yetmezliklerin rolü olduğu açıktır ama bir kez daha belirtmek
gerekirse, aşırı eşitsiz güç dengeleri içerisinde, en
anlayışlı ve en gelişkin birleştirici kararlar ve hukuksal
tedbirlere karşın, objektif olarak, “bileşenler”in etki gücü
ve “dengeler”deki yeri itibariyle bir sorun oluşturmaya devam
edecektir. Politika denen şey, güç olmayla, bu gücü doğru
kullanmayla ve sonuç almayla şekillenen bir olgudur...
Emek
ve Özgürlük İttifakı (EÖİ), önemli bir deneyim olarak
önemsenmelidir, fakat bu ittifakın rolünü yeterince oynayamadığı
da vurgulanmalıdır. Bilindiği gibi bu ittifakın merkezinde
HDP/YSP durmaktaydı.
EÖİ,
uzun vadeli istikrarlı bir anti-faşist ittifak olmaktan çok seçim
ittifakına yakın bir ittifak rolü oynadı ya
da bu eğilim öne çıktı.
Bu durum, reformizmle,
parlamentarist zafiyetlerle, dar grupçu hesaplarla da doğrudan
bağlıdır. Evet en geniş
anti-faşist güçlerin birliğine gereksinim var ve bunu geliştirmek
için sistematik
çalışmak gerekir. Seçim ittifakları da bir biçimdir ve bir araç
olarak kullanılabilir. Bu bağlamda politik esneklik gereklidir.
Fakat asıl gereksinim, pasifizmle,
reformizmle,
parlamenterizmle, sivil
toplumculukla, tasfiyecilikle
mücadele eden devrimci çizgide savaşı geliştirecek niteliğe
sahip bir cephesel birliktir. Sokağı, meşru mücadele çizgisini,
kitle şiddetini, devrimci
şiddeti, illegal temeli
liberalce yadsıyan,
yasal çalışmayı bile
meşru zeminde kararlıca
ele almayan pasifist-reformist
birliklerle fazla ilerlemek olanaklı değildir. Faşist
diktatörlüğün saldırılarına hedef olmamak için devrimci
mücadele ve hareketten,
Kürt ulusal demokratik hareketinden uzak
duran ya da kaçan, iş dar grupçu çıkarlara gelince “biz de
varız” diyerek birkaç milletvekili hesabı yapan oportünist
akımlara ve
manevralara karşı da
ideolojik savaşımı geliştirmek zorunludur...
Ancak
“ideal” bir birleşik cephe yaratmak süreç işidir... Olandan
yola çıkmak, mücadelenin gereksinmelerine dayalı olarak
ilerici-demokratik hareketi de dışlamayacak, onları da kapsayan,
tek biçime endekslenmeyen; dar ittifaklardan geniş ittifaklara
kadar uzanan değişik biçim ve yöntemlerle ilerlemek geliştirici
olacaktır.
YENİLGİLER
EĞER ÖĞRENMESİNİ BİLİRSEN İYİ BİR OKULDUR
Yenilgilerden
geçmeden zafere erişen devrimlerden bahsedilemez ama bunu
tekrarlamak fazla bir işe yaramıyor. Yenilgiler, ders çıkarmaya,
derslerin ışığında kavgayı geliştirmeye hizmet etmiyorsa,
devrimci açıdan anlamlı değildir. Yenilmeye alışmak, üstelik
demagojik ve manipülatif propagandayla yenilme ve yenilgi
alışkanlığını keskin bir sol, Marksist vb. söylemle
meşrulaştırmak, teorize etmek devrimci değil, gericidir. Öyle
“şanlı tarih” üzerine kalem sallayarak, iman gücüne çağrı
yaparak, ahlakçı, romantik hamasete sığınarak, “feda ruhu”na
seslenerek, sınıfa ve kitlelere uzaktan çağrı yaparak devrim ve
sosyalizmin yolu açılamaz. Bunca tarihsel deneyime rağmen bunu
anlamayan devrimcilik, gerçekte nesnel olarak tükenmiş,
geleceği inşa niteliğini kaybetmiş, devrimci yenilenme ekseninde
ileri atılmanın engeli haline gelmiş demektir. Büyük mücadele
fırtınaları olmadan ve bu mücadeleler içerisinde pişmeden bu
tablonun hiç olmazsa esasen değişmeyeceğini görmek zor olmasa
gerek.
Aslında
bu durumu salt Türkiye’ye özgü görmek yanıltıcıdır;
devrimci ve komünist hareketin yaşadığı ağır yapısal
sorunlar, hem tarihseldir hem de 1980-1990’lar sonrası dünya
çapında yaşanan yenilgilerle, köklü alt-üst oluşlarla
bağlıdır. Fakat bu durum, sınıfa, halklara, devrim ve sosyalizm
mücadelesine önderlik etme iddiasında bulunanların kendini
devrimci ve komünist temeller ve açılımlar üzerinde
yenilemesinin, yeni tarihsel konjonktürün gereklerine uygun yolu
açmasının engeli olarak görülemez. Görülürse bu perspektif ve
duruş, yapılanma daha baştan öncülük iddiasını kaybetmiş
demektir. Yani yaşanan ağır, kapsamlı, derin krizi küresel
alandaki değişikliklere endeksleyerek, çözümü başka yerlerden
bekleyerek aşamayız. Tarihin devrim, sosyalizm çağrısına yanıt
vermek isteyenler bağımsız inisiyatif ve yaratıcılık
göstererek, öncelikle de öz gücüne dayanarak teorik ve pratik
olarak rolünü oynamalıdırlar. Evet gerek 12 Eylül yenilgisinden
gerekse de özellikle de 1989-91 dönemecinde küresel çapta alınan
büyük ve ağır yenilgiden gerekli ve yeterli derslerin çıkarıldığı
söylemez. Ancak temcit pilavı gibi tekrar tekrar dönüp 12 Eylül
yenilgisine, 90’lı yılların küresel çaptaki yenilgisine
başvuran tartışma ve “analiz”lerle uğraşmak tek başına
geliştirici değildir. Bu tarihten az ya da çok ders çıkaranlar
da var, tasfiyeciliğe yenilerek devrimci ve komünist konumlarından
vazgeçenler de var. Gerçeğin bu yanını da görmeden hepsini aynı
kefeye koyarak topyekün “sosyalist” vs. göstermek de, bunlar
arasındaki niteliksel ayrımları görmemek de tasfiyeci, inkarcı
bir bakış açısı ve “eleştiri”dir. Devrimci geçmişe
topyekün inkarcılık yazanlar elbette ki tasfiyecilik denizinde
boğulmuş olanlardır. Muhasebe adına tasfiyeci inkarcılık
meşrulaştırılmamalıdır. Bu topraklarda her zaman güçlü
devrimci bir damar olageldi. Şimdi sorun başta nitelik olmak üzere
nitelik ve nicelik olarak gelip tıkanmış, kendini amaçlaştırmış,
kendi zaaflarına zincirlenmiş devrimcilik evresini aşmak ve ileri
sıçramaktır.
Burada
belirleyici olan şey, bilimsel akla, deneyimlerden öğrenmeye,
çaplı savaş yeteneğine dayanan cesur bir çizgide sarsılmadan
savaşarak yolu açmak, asgari ve azami hedeflere dayalı mücadeleyi
zaferle taçlandırmaktır. Eğer böyle bir gelişme çizgisi varsa,
eğer bu eksende mücadelenin yolu açılarak yürünebiliyorsa, bu
ana doğrultu bozulmadan savaş geliştirebiliyorsa işin esası
çözülmüş demektir. Böyle bir gelişme çizgisinin varlığı
tek başına yenilgilere karşı güvence değildir ama yenilgileri
de göğüslemenin, yeni derslerle donanarak bir kez daha militanca
ileri atılmanın güvencesidir. Yapılamayan, geliştirilemeyen,
sıçramaya dönüştürülemeyen bu nitelik ve atılım(lar)dır; ve
bu, devrim ve sosyalizm hedefleri doğrultusunda, her dönem
üretilerek geliştirilmesi gereken bir görevdir. Birkaç yıllık
anti-faşist yükseliş dönemlerinde şu veya bu ölçekte
güçlenebilen, bazı başarılar kazanabilen, bununla övünen,
kendinden geçen; ardından ağır bir gerilemeyle dibe düşerek
uzun süre bu girdapta kendini tüketen; bir stratejik gelişme
sürecinin gereksinmelerine bağlanmış bir tarzda taktik politika
yapamayan, günü birlik düşünen ve davranan çizgi ve pratikler
ne yolu açabilir ne de yeni bir devrimci, komünist yol bulabilir.
Açık ki, küçük esnaf kafasıyla yol açılamıyor. Şu
deprem sürecine bakınız, halkın yardımına hemen
ve doğrudan koşan devrimci ve ilerici hareket oldu; refleks iyiydi.
Bu inisiyatif işe dahil olan yapılara da politik ve ahlaki moral
verdi. Devamı gelmedi. Burada sorun öncülük iddiasının
gereklerine bağlı bütünsel bir yönelmeden değil, halkla
dayanışmaya, zor anda halka yardıma koşmaya dayanan bir tarzdır.
Oysa “dayanışma” politikası sınırlı, toprağa derin kökler
salmayan, geliştirmeyen, esaslı verim ve ürün vermeyen bir
politikadan ibarettir. Bu zihniyet ve duruşla faşizm ve sermayeyle
hesaplaşılamaz. Açık ki sorun bütünseldir, yapısaldır,
tarihseldir... Hesaplaşma da bu kapsam ve derinlikte olmak
zorundadır.
Sonuç
itibari ile bu köklü, yapısal, tarihsel zaaflar, sınıf
mücadelesinin ateşi içerisinde aşılabilir
ancak. Önemli
olan şey, tarihin ve güncel mücadelenin gereklerine ve
gereksinmelerine yanıt verecek tarzda bu perspektifin
içselleştirilmesidir. Devrimci
tarihsel birikim potansiyel olarak bunu başarmanın ön koşuludur
ve bu koşulun/temelin eleştirel aşılarak yeni
dönemin yanıtlanması gerekmektedir.
DEVAM
EDECEK
*17
TEMMUZ 2023 PAZARTESİ blogda yayınladığımız “14/28
MAYIS SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI VE “SOL HAREKET””
başlıklı
yazı, yazı serimizin
“Birinci
Bölüm”üdür.