Translate

proletarya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
proletarya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2021 Cuma

İDEOLOJİK MÜCADELE VE ''PARTİ KARŞITLIĞI'', SOSYALİZMİN SORUNLARI

Partiler, sınıfların öncü kuvvetlerinin örgütlendiği öncü politik yapılardır. Partiler sınıfları temsil eder. Partiler, politik maddi öncü güç olarak, doğası gereği, temsil ettikleri sınıfın ideolojik-siyasi çizgisinde örgütlenir. Bu olgu, sözkonusu temsiliyetin maddi bir öncü kuvvet haline dönüşüp dönüşmemesinden bağımsızdır. Herhangi bir parti, temsil ettiği sınıfın sınıfsal-toplumsal gereksinmelerine ve gereklerine yanıt olursa işlevsel temsiliyet gücü kazanır, kazanamazsa biçimsel bir yapı olarak kalır.


Komünist parti(ler), proletaryanın devrim ve sosyalizm mücadelesine önderlik eden en üst örgüt biçimidir; sınıfın genelkurmayıdır. Komünist partilerin dünya görüşü (ideolojisi) Marksizm-Leninizm'dir. Komünist partilerin teorisi, politikası, örgütsel-pratik çalışmasına damgasını basan dünya görüşü Marksizm-Leninizm'dir. Marksizm-Leninizm'i temel almayan, proletaryayı teori ve pratiğinin merkezine koymayan bir parti komünist olamaz ya da giderek süreç içerisinde komünist karakterini kaybeder. Proletaryanın sınıf bilinçli öncü müfrezesi olan komünist parti, küçük burjuva sosyalizmi ile sınıfsal farklılığını yalnızca teoride değil, pratikte de ortaya koymak, kanıtlamakla yükümlüdür. Bu olgu, başlıca olarak komünist işçi hareketi yaratmada, bu harekete dayanarak geçici devrimci-demokratik görevlerini sosyalist görevlerine tabi kılarak nihai hedefi doğrultusunda mücadeleye önderlik etmede cisimleşir.


Komünist partisi, ''Bilimsel Sosyalizm ile işçi sınıfı hareketinin birliğini'' ifade eder. Birlik Kongresi Belgeleri incelendiğinde bu kavrayışın çarpıcı bir tarzda ortaya konulduğunu görmekteyiz. Keza birliğin ardından birkaç yıl Birlik Devrimi'nin teori ve politikasına uygun güçlü bir yönelim gösterilmişti. Ancak, özellikle de 2000 sonrası bu duruş ve yönelimden esaslı bir uzaklaşma yaşanmıştır. Bu süreç, öncüdeki ideolojik-siyasi ayrılıkların gelişmesi, ideolojik birliğin çözülmesi, derin ve giderek kronikleşen bir ideolojik krize saplanılması, temel ideolojik ayrılıkların ilkeli bir tarzda, zamanında çözülerek partinin irade birliğinin daha üst düzeyde kurularak geliştirilememesi sonucu derinleşerek sürmektedir. Ki, 20 yıla yakındır sürüm sürüm süründürülen sosyalizmin sorunları, SSCB'de ve sosyalist kampta kapitalizmin restorasyonu ve tarihi dersleri tartışması, bu partinin komünist kalıp kalmayacağını belirleyecektir son tahlilde. Kuşkusuz ki bu tartışma, partinin gelişim sürecinin, deneyimlerinin eleştiri, özeleştiri ekseninde yeni baştan değerlendirilmesini de kapsamak zorundadır. Teori-politika-örgüt-kadro politikası-çalışma tarzı, önderlik anlayışı, yönetme yönetilme ilişkilerine dek bütün çalışmaların iç bütünlüklü eleştirisini kapsamak zorundadır. Bu kapsamda derinlemesine bir tartışma olmaksızın yeni ve güçlü donanım kazanmak olanaklı olmayacaktır. Böyle bir tartışma, ideolojik mücadele, yenilenme olmaksızın komünist öncü/parti kendi öz temellerine oturamayacak, teori ile pratiğin birliğine dayanan bir gelişme sağlanamayacak; her duruma uyarlanma ilkesizliğiyle tasfiyeci oportünizme yeni biçimler altında yeni manevralar yapma olanağı sunacaktır.


Bu bağlamda yaşadığımız tarihsel bir dersi, 1979'da ÇKP ve Mao Zedung Düşüncesi üzerine yaptığımız iç tartışmanın deneyimlerini (ki 8 ay süren bir tartışma oldu) hatırlamakta yarar görmekteyiz. O dönemde yaptığımız tartışma, genel olarak Marksizm-Leninizm'in üç bileşeni (felsefe, politik ekonomi, sınıf mücadelesi ve sosyalizm) ile sınırlı kalmış, bu tartışma programatik, stratejik, taktiksel gelişme hattı, çalışma tarzı ile birleştirilmediği için Maozim'in derin etkileri nispeten uzun yıllar resmi platformda kalmaya devam etmişti. Son derece geliştirici olan o tartışma süreci, yanlış bir yöntem izlendiğinden dolayı yarım kalmıştı ve ideolojik ve örgütsel bütünsel komünist yenilenme mantıki sonuçlarına kadar geliştirilememişti.


İdeolojik birliğin (teori, program, strateji, taktiklerde birlik) çözülmesinin (ideolojik krizin) merkezinde ezilenlerin Marksizmi, post-Marksizm, Troçkizm, legalizm hastalığı durmaktadır. Bu ayrılıklar, dünya ve Türkiye gerçekleriyle; nesnel koşullardaki değişmelerin zamanında bilince çıkarılarak yanıt verilememiş, bu yanıtı ifade eden teorik ve pratik duruşun geliştirilmemiş olmasıyla bağlıdır. Bu olgu, Türkiye komünist hareketinin tarihsel ve güncel halkçı zaaflarıyla, küçük burjuva oportünist günahlarıyla, bu günahlarından kesin ve derin, istikrarlı bir kopuşun gerçekleştirilememesiyle bağlıdır. Bu gerçek, kısa dönemlerdeki önemli çıkışlar ve gelişmeler hariç, komünist hareketin teorik temellerinin zayıflığıyla, istikrarsızlığıyla, bağımsız sınıf kimliğinin yeterince gelişmemesiyle ya da zayıf gelişmiş olmasıyla; teorisi ve pratiği arasında ilkeli ve istikrarlı birliği kurup geliştirememesiyle bağlıdır.


Bazı çarpıcı tarihsel deneyleri hatırlatmak istiyoruz.


70'li yıllarda ''3 Dünya Teorisi''nden, ''Mao Zedung Düşüncesi''nden, 12 Eylül 1980 askeri faşist karşı-devrim ve yenilgi döneminde tasfiyeci oportünizmden ve 2000'ler sonrası ezilenci ve post-Marksist, Troçkist ideolojik saldırılardan derinden etkilenmemiz örneklerini unutmamız mümkün mü!


Örneğin, 70'li yıllarda ''Halk savaşı teorisi'' ve politik stratejisini savunuluyordu. Pratikte ise, kendiliğindenci davranılıyor, pratik-politik duruş ''Halk savaşı stratejisi''nden bağımsız gelişiyordu. Yani teori ile pratik birbirinden kopuktu.


Bugün ise, Birlik Devrimi Belgelerinde teori ve pratiğimizin merkezinde proletarya harereketi durduğunu savunmamıza karşın, proletarya içinde çalışma temel alınmamaktadır. Dahası, bu perspektif yarı-resmi, özellikle de pratikte reddedilmektedir. Bu olgu, komünist işçi hareketi yaratarak halkların, ezilenlerin hareketine öncülük etme perspektifinden kopulmuş olunmasında somutlaşmıştır. Yani teori ile pratik arasında çarpıcı bir kopukluk göz çıkarıyor. Proletaryaya önderlik anlayışı, ideolojik önderliğe indirgeniyor. Proletarya hareketinden, politik maddi işçi hareketinden kopuk ve oldukça uzak olan bir politikanın proletaryaya ''ideolojik önderliği'' de zaten olanaklı değildir.


Örneğin, Birlik Kongresi Belgeleri, ulusal demokratik Kürt devriminin Batıya taşınması, ''Doğu'' ve ''Batı''nın devrimci birleşik cephesinin kurulmasını ısrarla vurgulamıştır. Bu görevi, komünist ve devrimci bir işçi hareketi yaratarak, sınıf hareketinin önderliğinde devrimci halk hareketini geliştirmeyi başarmada somutlaştırmıştı. Türkiye ve Kürdistan devriminin bu stratejik ve taktik temel zaafını böylece aşmayı acil politik bir görev olarak önüne koymuştu. Ancak süreç içinde bu görev adeta unutuldu, başarısız kalındı, rotadan çıkıldı; gerek Türkiye'de gerekse de Kuzey Kürdistan'da etkili olacak maddi-politik bir güç olmak geliştirilemedi. Yani teori ile pratiğin kopukluğu bu olguda da çarpıcı bir tarzda ortadadır. Bu işler öyle, hayatın gerçekleriyle ilgisi olmayan, karşılığı bulunmayan, kitlemizde ve ilerici kitlelerde, devrimci kitlelerde güvensizlik geliştiren, kendini aldatmanın ve manipülasyon yapmanın çıplak kanıtı olan ''2020 yılı 1 Mayısına öncü damgasını vurdu''', hadi bakalım daha ileri görevler için ileri atılalım gibi garip, şirazeden çıkmış duygusal, romantik, gerçek dışı ajitasyonla çözülmüyor.


Örneğin, yıl 2021, ama hala, kestirmeden ifade edecek olursak, ''Sosyalizmin tarihsel deneyimleri'' üzerine tartışmalar sonlandırılamamıştır; üstelik bu tartışma, 2000'lerin ilk yıllarından başlatılmış olduğu halde hala esaslı bir tartışma bile başarılamamıştır. Bu sorun ve tartışmanın öncünün çözülmüş olan ideolojik-siyasi birliğini daha üst düzeyde kurmayı hedefleyecek tarzda ilkeli bir tarzda çözülmemesi, öncüye inanılmaz zararlar vermiştir. Kronikleşmiş olan ideolojik-siyasi-örgütsel sorunlar kendi doğrultusunda derinleşerek, daha güçlü ve daha hızlı gelişerek öncüyü kemirmeye, güçten düşürmeye devam edegelmiştir. Küçük burjuva tatminden öte anlamlı olmayan büyük ve başarılı önderlik üzerine lafazanlık yapmakla bu sorunun ve sorunların çözülmediği, sayısız kere görülmüştür. Teori ve pratiğin birliği üzerine büyük lafazanlık ama yaşamsal önemde olan, pek çok akımın kendince tartışarak çözdüğü ve küresel çapta birkaç on yıldır dünya burjuvazisi ve yedeğindeki akımların korkunç saldırılarına karşın, sosyalizm sorunları (ki proletarya, proletarya sosyalizmi ve sosyalizm mücadelesi bizim varlık nedenimiz ve temelimizdir) tartışmasını hala yeni bir donanım kazanarak pratik-politik bir silaha çevirecek noktaya gelememiş olmamız içler acısı bir durumdur. En kötüsü de manipülatif propaganda ve sözde analizlerle, suç derekesinde ağırlığı olan zaaflara ve önderlik anlayışlarına meşruiyet kazandırılabilmekte, özeleştirinin ucu bile görünmemektedir.


Burada sergilenmiş olan niteliksizlik, yeteneksizlik, iradesizlik, vurdum duymazlık, idare-i maslahatçılık, dar kafalılık öncülüğün, önderliğin başarısının değil, aksine başarısızlığının içler acısı tablosudur. Bu gerçeklerin de dile getirilmesi ve ısrarla ideolojik mücadelenin konusu yapılması ise tasfiyeci oportünist eğilimlerde olağanüstü rahatsızlık yaratmakta ve gerçek dışı iddialarla, gerçeklerin çarpıtılmasına dayalı yıpratma savaşı geliştirmelerine yol açmaktadır.


Parti hamasetiyle, romantik, mistik, melankolik, ajitatif manipülasyonla, irade ve feda ruhu üzerine kalem sallamakla ve çağrılar yapmakla teori ve pratiğin, sosyalizmin sorunlarının çözülmediği ve asla çözülemeyeceği açıktır. Açıktır diyoruz ama sosyalizmin sorunları, deneyleri tartışmasını çözmek yerine, 20 yıldır adeta sürünenerek, tam bir artçı duruş sergilenerek bugünlere gelinmiştir. Bu durumun özeleştirisi bir yana, hala ne kadar başarılı olduğumuz üzerine, ne kadar büyük ve yaratıcı, hatta uluslararası açılımı da ifade eden teorik açılımlar yaptığımız üzerine lafazanlığa devam edilmektedir. Açık ki küçük burjuva oportünist zihniyet ve temsilcileri kendi narsizmi ve tasfiyeci bürokratik elitizmi içerisinde boğulmuş, baştan aşağı kibire batmış, zaaflarını erdem olarak sunmaya devam eden bir tarzla tahribat yaratmaya devam etmektedirler. Bu tablo içinde ''Kral çıplak!'' diyenlerin hedefleştirilmesi ise anlaşılırdır...


Böyle bir perspektifle, duruşla ne geçmiş birikim ve kazanımlar korunabilir, ne bugün ne de gelecek kazanılabilir. Çözüm Marksizm-Leninizm'dedir. Çözüm UKH'nın tarihsel deneyimlerden eleştirel öğrenmektedir. Çözüm, ağır ve çözüm bekleyen sorunların adını hakkedecek bir komünist parti olduğumuzu kanıtlayarak çözmektedir. Çözüm, bugüne dek başarıyla kendini gizlemiş, gerçek kökleri ve sınıfsal, ideolojik nedenleri örtülenmiş ilkel, dar pratikçi, idare-i maslahatçı, bürokratik zihniyetin ve temsilcilerinin, öncelikle de ilkesel ve ideolojik olarak aşılmasındadır. Çözüm, sorunları, yenilgileri, zaafları, yalpalamaları, başarısızlıkları dışsallaştırarak kendini hep başarılı ve başarının sahibi ama zaafları, yenilgileri, suçları ''taktik önderlik''lere, bireylere yıkan küçük burjuva bürokratik çürümenin, küçük burjuva elitizmin aşılmasındadır. Dar kafalı bir zihniyetle, tarzla, iradecilikle sorunlar çözülmek bir yana, deneylerimizin de kanıtladığı gibi, sürekli nitelik kaybedilmektedir.


Sosyalizmin tarihsel deneyimleri üzerine sayısız çevre sorunları tartışıyor, bir arayış içinde. Marksizm-Leninizm'e inanan sayısız samimi devrimci bu sorunlarda bir yön, sağlam ve net bir doğrultu ve çözüm arayışı içerisinde. Basit bir sosyal medya taramasında bile bunu görmek olanaklı. Bu tartışmalarda esamemiz bile okunmuyor. Özellikle 1980 sonları, 89/91 sürecinde kapitalist/revizyonist sistemin çözülüşü sonrası gerek coğrafyamızda, gerekse de küresel alanda Marksizm-Leninizm'e her salise dizginsiz saldırılar yapılıyor ve bu durum değişmiş değil. Artçı duruş, yeni ve güçlü bir donanım kazanarak, sosyalizmin sorunları da içinde olmak üzere ideolojik-siyasi bir çekim merkezi haline gelmemizi önlüyor ve önlemiştir ve bu tablonun hesabı ise sorulamamıştır.


Bu fatura, ağır bir faturadır. Öncülük-önderlik adına trajik bir durumdur. ''Düşünen değil, koşturan insanlara, iyi erlere ihtiyacımız var'' diyen bir zihniyet, pratik duruş, artçılığı ''öncülük'' ve ''parti tarzı'' olarak maskelemiştir. Böyle bir önderlik teori ve pratiği, öncü değil, artçı bir konuma yol açmış ve komünist partiyi artçı olarak konumlandırmıştır. Kendi tarihsel ve güncel sorumluluk bilincine sahip bir öncünün yaratılamamış olmasının partiyi getirdiği yerdir bu. Bu tablonun sorumluluğundan komünistler kaçınamaz...


Objektif gerçeği kavrayamayan ve yanıt olamayan, ilkelere dayalı özeleştiriden uzak duran ve kaçan küçük burjuva dar kafalılığı ilkeli bir tarzda, ideolojik ve siyasi olarak mahkum edilerek aşılmadan da bu tarihsel, yapısal kronik sorun(lar) çözülemeyecektir. Bu gerçeği anlamak, kavramak ve aşmak yerine, yapılan eleştirileri, yürütülen ideolojik mücadeleyi ''anti-parti''lilikle, ''parti düşmanlığı''yla, ''partiyle uğraşmakla'', ''partiyi yıpratmakla'', ''kindar davranmak''la, ''ağır siyasal koşulları göğüsleyememek''le vb. gibi motiflerle maskeleyenler, bu propaganda ve ajitasyonu yöneten, yönlendiren ve yürütenler, tarih tarafından mahkum edilecektir.


Marksizm-Leninizm'i, Birlik Devrimi'nin çizgisini değişik ideolojik-teorik görünüşler altında yadsıyan oportünizmi, revizyonizmi, Troçkizm'i, tasfiyeciliği eleştirmek ideolojik mücadelenin gereklerini, ilkeli bir duruşun gereğini yerine getirmekten ibarettir. Bu parti karşıtlığı değil, partiyi oportünizm bataklığına sürükleyen parti karşıtlığının eleştirisidir. Oportünist tasfiyeciliği eleştirmeyi ''parti düşmanlığı'' vb. olarak lanse etmek de anti-parti küçük burjuvazinin ve zihniyetin manipülatif psikolojik savaşıdır. Eğer bir parti karşıtlığı aranacaksa, tamda burada aranmalıdır. Hepsi bu.


Değişik renklerden oluşan oportünizm ve tasfiyeciliğin sağlamlaştırmak istediği hegemonyaya karşı mücadele etmeden de komünist kalınamaz. Devrimci-demokratik ya da komünist, farketmez partileri, grupları, çevreleri eleştirmek doğal demokratik-devrimci ve komünist bir haktır. Bu hakkın engellenmesi, engellemek için baskı örgütlenmesi küçük burjuva bürokratik tahammülsüzlüğün ifadesidir. Ki, bu yol ve yöntemler, bir demokratik devrim deneyiminden bile geçmemiş, demokrasi bilinci gelişmemiş, komünist demokrasiyi de özümsememiş, kendi küçük çıkarlarına, hesaplarına göre davranan, kurnazlığı ''meslek'' edinmiş, işine geldiği yerde işine geldiği gibi davranan, kendisini demokrasinin, eleştiri ve tartışma özgürlüğünün temsilcisi olarak pazarlayan ama kendine dokundu mu çığırtkanlıkla manipülasyon yapan ve coğrafyamızda da toplumsal karşılığı olan, devrimci hareketin tarihinde de bolca tanık olduğumuz çifte standarttır. Bu bir sınıf tavrıdır, rastlantısal değil; yapısal, tarihsel bir zihniyet, tarz, gelenek ve kültürdür.


Yaşamın neresinde olursa olsun komünist kendi dünya görüşünün mücadelesini veren insandır.


Dikensiz gül bahçesi yoktur. Gülü seven dikenini de katlanır.


Olan-bitenin, süreçlerin, dönemeçlerin değerlendirilmesinde daima bilince çıkarılması gereken şey, ideolojik-teorik-ilkesel eleştirel perspektifin kaybedilmemesidir. Her örgütsel sorunun politik düzeyde, her politik sorunun teorik düzeyde; bütün sorunların teorik-ideolojik-sınıfsal düzeyde ve alanda ele alınması, incelenmesi, tarihsel temelinin açığa çıkarılması olmazsa olmaz ilkesel bir duruştur. Marksizm-Leninizm'in bize öğrettiği ve uygulamamızı zorunlu kıldığı yöntem ve bakış açısı budur.


Lenin'in dediği gibi,Acı gerçek,… ‘bizi yükselten’ yalandan daha yararlıdır.’' Ve teori ve pratiğin, politik ve örgütsel çalışmanın, çalışma tarzının ve kadro politikasının, önderlik anlayışı ve siyasi mücadele hattının sorunları, yönetme yönetilme ve sınıf ve kitleler ilişkisi, parti krizinin sorunları iyi niyetlerle, dileklerle, bunlar da yoldaşlarımızdır vs. gibi saflıkla ele alınamaz. Sorunlara, duygularımızın gözünden değil, ilkelerin, ideolojik-siyasal mücadelenin perspektifinden bakmak zorundayız. Yoldaşların yoldaş olarak kalmasının, sapanların sapmadan kurtarılmasının yolu da buradan geçer.


Lenin'den öğrenmeye devam etmeliyiz; O, şöyle diyor;


Reformist Turati’nin —bu Kautsky yandaşının— niyetinin savaşı haklı göstermek olmadığına inanalım. Fakat politikada niyetlerin değil eylemin, iyiniyetli dileklerin değil gerçeklerin, hayallerin değil gerçekliğin geçerli olduğunu kim bilmez? (Lenin, SE C. 5, s. 272, iba.)



Hasan OZAN İLTEMUR




2 Mayıs 2021 Pazar

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -VII

 

Tabi ki sınıf savaşı var, benim sınıfım yani zenginler bunu yapıyor ve biz kazanıyoruz.” ( Warren Edward Buffett, aktaran Davit Harvey)

''Dünyasal sosyalizm-komünizm ideali çökmüş olsa da, ortaya attığı sorunlar hâlâ çözülmeyi bekliyor: toplumsal avantajın arsızca kullanılması ve çoğu kez olayların gidişatını yönlendiren paranın aşırı gücü. Ve eğer yirminci yüzyılın küresel dersi iyileştirici bir aşılama olarak hizmet etmezse, o zaman büyük kızıl girdap kendisini bütünüyle tekrarlayabilir.'' - (Alexander Soljenitsin, New York Times, 28 Kasım 1993, Aktaran, Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Birinci Baskı : Ekim 1996, s. 637)


''Batı Marksizmi'', ki temelleri Frankfurt Okulu tarafından atılarak geliştirilmiştir, postmodernizmin ve post-Marksizmin, tarihsel esin kaynağıdır. Sözü geçen post'lu akımlar, temellerini ''Batı Marksizmi''nden alan ve okulun bir devamı ama ''küreselleşme'' ve dünya devriminin geçici yenilgisinin uluslararası sermayenin gözünden okunmasıyla şekillenmiş burjuva bir akımdır. ''Batı Marksizmi'' ve onun değişik ekolleri, Marksizm adına Marksizmin içini boşaltmaktadır. Leninizm düşmanlığı, dünya komünist hareketinin tarihini reddi, bu akımın varlık koşuludur. Proletaryanın devrimlerde önderliğini yadsımaktadır. Sosyalist devrimlerin ve sosyalizmin başarılı kuruluş deneyimlerini fütursuzca yok saymaktadır. Emek sermaye çelişkisini yok sayma; sosyal ve kültürel kimlikler mücadelesini temel alma, bu akımın sosyal reformizmle biçimlenmiş karakterini yansıtmaktadır. İşte Harvey, bu tarihsel çizginin, teori ve pratiğin tarihsel evriminin ürünlerinden birisidir. Kuşkusuz ki ''Batı Marksizmi'' Brensteinci revizyonizme, II. Enternasyonal oportünizmine, Kautskyciliğe, sosyal demokrasiye dayanmaktadır... Frankfurt okulu, Leninizm'e, Ekim Devrimi'ne, proletarya diktatörlüğüne, sosyalist inşaya karşı, uluslararası sermayenin doğrudan desteği ile kurulmuştur. Yani öyle bir grup ''Marksist'' teorisyenin falan kurduğu bir kurum/okul değildir. Frankfurt Okulu üzerine yapılan tarihsel incelemeler bu olguyu açık seçik göstermektedir.


Harvey'in emek sermaye temel çelişkisini (yarı dolaylı, dahası, dolaylı denemeyecek tarzda) yadsıması ve şu postmodernizmin, post-Marksizmin kutsadığı ''yeni toplumsal hareketler''i, ''postmodern toplumsal hareketler''i, ''çokluk''a dayanan ''sınıf mücadelesi''nin temel alınmasını önermesi rastlantısal değildir.


Konu bağlamında Harvey'e kulak verelim;

''Dünya çapındaki küreselleşme karşıtı akım (genişlemiş yeniden üretim süreçlerinde mündemiç sınıf mücadelesinden hayli farklı bir biçimde) uluslararası toplumun köklerinden gelen muazzam destekle birlikte alternatif bir küreselleşme akımına dönüşmüştür.'' (Yeni Emperyalizm, s. 63, iba.)


''Dolayısıyla, genişlemiş yeniden üretim alanındaki (ki geleneksel solun çok fazla vurgu yaptığı bir alandır) mücadelelerle, küreselleşme karşıtı ve almaşığı hareketlerin oluşturduğu toplumsal akımların üzerinde yoğunlaştıkları el koyarak birikim karşıtı mücadeleler arasında diyalektik bir ilişki olduğu sonucuna varılabilir. Eğer içinde yaşadığımız dönem, yapılan vurgunun genişlemiş yeniden üretimden el koyarak birikime kaydığı bir dönemse ve el koyarak birikim emperyalist uygulamaların merkezindeyse, küreselleşme karşıtı ve almaşığı akımın el koyarak birikimi çözülmesi gereken temel çelişki olarak görme zorunluluğunda olduğu sonucu ortaya çıkar. Fakat bu temel çelişki, genişlemiş yeniden üretim alanındaki mücadelelerle olan diyalektik ilişki göz ardı edilerek çözülemez.'' (s. 146, 147, iba.)


O, görünüşte kapitalizmin temel çelişkisi olan emek sermaye çelişkisini reddetmemektedir. ''Kapitalizmin Onyedi Çelişkisi ve Kapitalizmin Sonu'' kitabı üzerine yapılan bir röportajda şunları söylüyor;

''Marksizmin tarihinin her zaman üretimdeki ana mücadeleleri konu aldığını ve bu bahsettiğim diğer ikincil mücadele biçimlerini pek fazla önemsememiş olduğunu düşünüyorum.''

''Soru- Dünyanın geneline bakarsanız, üretim aleminin böyle aşırı vurgulanmasının bugün halen doğru olduğunu görüyor musunuz gerçekten?


''Önceden olduğu kadar doğru değil bugün, ama Sol’un bu vurguya yapışan bölütleri halen bulunmakta, yaptıkları işin merkezinde işçici ve üretkenci türde bir nosyon var ve sahip oldukları proletarya imgesini oluşturan şey halen endüstriyel işçilerdir.'' (Saadet Zinciri Kapitalizmi — David Harvey ile görüşme Steffen Böhm
11 Ağustos 2014,
https://yersizseyler.wordpress.com)

''Marksizmin tarihinde'' vurgusu ile, gerçekte, Marksizm'in tarihi çarpıtılıyor, toptancı bir ''eleştiri'' yapılıyor. ''İşçici''lik eleştirisinde ve proletaryadan salt ''endüstri'' proletaryasının anlaşıldığı iddiasında da bu yöntem dile geliyor. Söz konusu tarih, farklı tarihsel evrelerden geçerek bugüne gelmiştir ve bu tarihsel evrimde proletarya da yeniden ve yeniden yapılanmıştır. (İlkel birikim, manifaktür, sanayi kapitalizmi, 1., 2., 3. bilimsel teknik devrimler...) Keza üretken sermaye sektörü dışında da bir işçi sınıfı gelişmiş ve büyümeye de devam etmektedir. Gerek proletaryanın gerekse de değişik türden sınıfsal ve toplumsal hareketlerin evrimi de değişik tarihsel evrelerden geçerek bugüne gelmiştir. Her bir dönemin kendi özgül koşulları içerisinde değişik türden kitlesel hareketler de gündemleşmiş ve gelişmiştir. Örneğin, çevre, barış, konut sorunu, kent yoksullarının hareketi, kadın hareketi vbg. hareketler 1950'ler sonrası gelişmeye ya da daha keskin biçimler kazanarak küresel hareketler olarak gündemleşmiştir. Özellikle 1950'ler sonrası dünya komünist hareketinin bu bağlamda ortaya çıkan eksiklik ve hataları, yetersizlikleri ise dünya çapındaki zayıflığı ve dağınıklığıyla ilgiliydi ve ilgidir... ''Küreselleşme''yle küresel çapta ortaya çıkan ''yeni toplumsal hareketler''in deneyimleri ise sanayi proletaryasının tarihsel-sınıfsal işlevini ortadan kaldırmadığı gibi, kapitalist emperyalizme karşı gelişen değişik türden hareketler de dünya proletaryasının müttefiğidir... Bu deneyimlerden de öğrenmek gerekir. Bu kısa hatırlatmalarla, işin bu yanını geçiyoruz. Ve yazı dizimizin ana doğrultusunda devam ediyoruz.


Harvey'in kitap ve röportajlarında dile getirdiği iki tür mücadele biçimi arasındaki diyalektik bağ üzerine yaptığı değerlendirmeler ana düşüncesini örtmeye dönüktür. Ana düşüncesini örtülemeye dönük manipülatif söylemi çekip aldığımızda yazarın ana düşüncesi görünür hale gelmektedir. Komünist Parti Manifesto'da vurgulanan pozisyon, ''Burjuvazinin bir kesimi, burjuva toplumun varlığının devamını sağlamak için, toplumsal hoşnutsuzlukları gidermek ister.'', ''Sosyalist burjuva, modern toplumsal koşulların bütün üstünlüklerini istiyor,[82*ama buradan zorunlu olarak çıkan savaşımlar ve tehlikeler olmaksızın. Bunlar mevcut toplumu istiyorlar, yeter ki, devrimci ve çözücü öğeleri çıkartılmış olsun. Proletaryası olmayan bir burjuvazi istiyorlar. '' çizgisi, özü itibari ile post-Marksistlerin, o ara Harveyciliğin gerçeğinin de yansımasıdır.


Ona göre, (dolaylı denebilecek bir söylem kullanmakla birlikte) emek sermaye çelişkisi önemsizleşmiş, eskimiş, aşılmış, yerini başka ana çelişkiye ve mücadelelere bırakmıştır. Ona göre, emek sermaye çelişkisi, ikincil derecede çelişkiler kategorisinde görülebilir ancak. Çünkü, ''Yeni emperyalizm'' çağıyla birlikte, sermaye artı-değer üretememekte, genişletilmiş yeniden üretim süreci işlememekte, bundan dolayı ''mülksüzleştirme yoluyla el koyma'' öne çıkarak sermaye birikimini belirlemekte; böylece ''yeni emperyalizm''de, artık sınıf mücadelesi, eskiden olduğu gibi emek sermaye çelişkisi temelinde yükselmemekte ve belirleyici önem taşımamaktadır. Maddi üretim temelini yitirmiş kapitalizmde, mücadeleler artık kapitalist dolaşım alanındadır. Yani Harveycilik demektedir ki, kapitalizmi yıkmak sizin neyinize; bırakın dogmatik-dinazor kafalı olmayı. ''İdeolojik-teorik tutuculuğu'', ''dogmatizmi aşın''. Bernstein'den, Kautsky'den, Horkheimer'den, ''Batı Marksizmi''nden, post-Marksizmden, Negri'den, Negrici ''çokluk''tan vb. öğrenin. Yapacağınız şey, ''geleneksel sol''un, başarısız, ''ideolojik-teorik-ilkesel çerçevesi 20. yüzyılda kalmış'', ''yaratıcı Marksizm'' karşıtı, ''21. yüzyılın Marksizm''ine, ''21. yüzyılın sosyalizmi''ne yanıt vermeyen teorilerini terketmenizdir...


Bu teori ve analizler sadece Harvey tarafından geliştirilmiş değil, ''Batı Marksizmi''nin, ''post-Marksizm''in, 60'lı yılların ''Yeni Sol''unun Marksizm adına değişik renklerde geliştirdiği, ısrarla propagandasını yaptığı, ''Elveda proletarya!'' teorisidir. İstenen şey, ''geleneksel sol''un, ''Sol hareket''in ''Marksizm'' adına kendisini ''yeni''lemesi, program, strateji, taktiklerinin ve örgütsel güç teksifinin odağından proletaryanın çıkarılması ve ''Elveda proletarya!'' diyen teorinin gereklerine göre şekillenmesidir.


Uluslararası tekellerin dünyayı yönettiği, kapitalizmin genel olarak tek tek ülkelerde bile egemen üretim tarzı haline geldiği bir dünyada; kapitalizmin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak kadar dünyamızın burjuva ve proleter hale geldiği, yerkürenin küçülmüş bir küresel kapitalist kente dönüştüğü bir tarihsel kesitte; yaklaşık dört milyar proleterin yaşadığı bir gezegende, ''Elveda proletarya!'' diyen teorilerin, siyasetlerin, partilerin, entelektüellerin, liderlerin beş paralık bir değeri olmadığı açıktır. Türkiye'ye bir bakın, 16 milyonluk bir proletarya var, 2020 sonlarına gelindiğinde Türkiye nüfusunun %65'i 15 büyük metropolde toplaşmış olacak. Dünyanın olduğu gibi Türkiye'nin de kaderini proletarya tayin edecektir. Elveda proletarya, yaşasın ezilenler, yaşasın çokluk diyenlerin ya da sözle değil, hayatın dilinden/pratikte bunu söyleyenlerin Marksizm'le, Marksizm-Leninizm ile bir ilişkisinin kalmadığı açıktır.


Yazarın ısrarla her platformda işlediği fikir, rengarenk küreselleşme karşıtı amorf kitlesel hareketlerin (ezilenlerin, çokluğun) çağımızın ana mücadelesi olduğu fikridir. Harvey, Marksizm-Leninizm karşıtları ile birlikte Marksist-Leninist parti anlayışına da karşıdır. Bu bağlamda Harvey, yalnızca ''küreselleşme karşıtı'' kendiliğinden hareketi değil, bu hareketin kendiliğindenci örgütlenme anlayışının da militan bir savunucusudur.


Aslında Harvey, çağımızın temel çelişkisinin, temel mücadelenin Keynesyen sosyal politikalarla neo-liberal politikalar arasındaki çelişki ve mücadeleler olduğunu savunmaktadır. Onun ana düşüncesi bu teoridir. Çelişkinin çözümü için de ''sosyal Keynesçilik'' politikası önermektedir. Zaten uluslararası sermayeye de, ''yeni toplumsal hareketlerden öğrenin'', akıllı olun, ders çıkarın, ''Yeni bir New-Deal''le kendinizi yenileyin, yoksa tepe-taklak gideceksiniz, diyor. Ki, yazımızın yayınladığımız bölümlerinde bu saptama ve eleştirilerimizin kanıtlarını bizzat Harvey'den vermiştik. Önerdiği çizgi ve çözüm, zaten burjuvazinin akıllı ve uyanık kesimleri ve temsilcileri tarafından on yıllardır propagandası yapılan düşüncelerdir.


Harvey'in emperyalizm, emperyalist küreselleşme, ''gücün ülkesel mantığı ve sermayenin mantığı'' ile kurduğu ilişki, ''zaman-mekan sabiteleri'' üzerinde yaptığı değerlendirmeler; emperyalizmi kapitalist nesnel maddi temellerinden kopararak sermayenin bir politik tercihine indirgemesi; kapitalist emperyalizmi nesnel ekonomik yasaları olan, azami kara dayanan bir ekonomik ve toplumsal sistem, kapitalizmin en üst ve çöken kapitalizm aşaması olarak anlamaması, aslında onun diyalektik materyalizmi, tarihsel materyalizmi, Marksist-Leninist politik ekonomiyi, proletarya sosyalizmini reddettiğini açık bir şekilde sergilemektedir. Onun elveda proletarya, yaşasın ezilenler, çokluk, yeni toplumsal mücadeleler, sosyal kapitalizm perspektifini ''yaratıcı Marksizm'' olarak görenler, gerçekte, zaten Marks'tan kopmuşlardır. Marks'ı Marksizmi vurmanın, içeriğini boşaltmanın; Marks'ı, Marksizm'i burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmenin mücadelesini verenler gerçekte burjuvazinin gönüllü propagandistleridir.


Varsın burjuvazi ve sözcüleri, yedeklerindeki post-Marksist vb. akımlar Marksizm-Leninizm'i, proleter sınıf mücadelesini, proletaryayı, proleter devrimi, komünist geleceği yok saysın. Gerçek hayat başkadır. Kapitalizm-emperyalizm uşaklığında sınır tanımayan Alexander Soljenitsin gibilerin yüreğindeki korkuyu (bu, dünya sermayesinin korkusudur) yansıtan ''kızıl girdab'' yine hem de daha güçlü bir fırtına olarak geri gelecek. Fakat bu sefer, kapitalizmi silip süpürecek kadar şiddetli ve kapsamlı gelecek. Ve bu ''kızıl girdab''ın önderi bir kez daha Marksizm-Leninizm ve proletarya olacaktır. Marks'ın dediği gibi, ''Tarih yargıç, infazcısı da proletaryadır.''


SON

Hasan OZAN İLTEMUR


*''Warren Edward Buffett (30 Ağustos 1930, Nebraska), Amerikalı iş adamı, hayırsever ve hisse senedi yatırımcısıdır. 20. Yüzyılın en başarılı yatırımcılarından biri olarak gösterilmektedir. Berkshire Hathaway yatırım şirketinin CEO'su ve en büyük hissedarıdır. Forbes Dergisi'nin "2008 Milyarderler Listesi"ne göre 62 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanıdır. Aynı zamanda 2012 yılında Time dergisinin yaptığı araştırmada, dünyanın en etkili insanlarından birisi olarak gösterilmiştir.'' Wikipedi)





2 Nisan 2021 Cuma

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTO EZİLENLERİN MANİFESTOSU MU?!

 

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTO EZİLENLERİN MANİFESTOSU MU?!


İnanacak olursak Marks ve Engels tarafından kaleme alınan ''Komünist Parti Manifesto Ezilenlerin Manifestosu''dur.

Oysa Komünist Parti Manifesto, yalnızca devrimci proletaryanın manifestosudur; tam da burjuvazi ve toplumun ezilen tüm sınıf ve tabakaları karşısında proletaryanın bağımsız dünya görüşünü ve politik programını göklere yükselten ilk temel tarihsel belgedir.

Manifesto'da, şunlar yazılı;

''Komünist Parti Manifestosu, Komünist Birliğin programı olarak, bu örgütün İkinci Kongresinin (Londra, 29 Kasım-8 Aralık 1847) talimatı uyarınca Marx ve Engels tarafından yazıldı.''


''Komünist Birlik — Marx ve Engels tarafından kurulan proletaryanın ilk uluslararası komünist örgütü; 1847'den 1850'ye kadar varolmuştur.''


Yani Manifesto, ''ezilenler'', ''ezilenlerin öncü feda bölüğü'', ''halkın öncü feda partisi'', ''romantik öncü feda bölüğü'' gibi herhangi bir parti ya da örgüt için değil, proletaryanın partisi olan, ''Komünist Birliğin programı'' olarak hazırlandı.

''1872 Almanca Baskıya Önsöz''de Engels şunları yazar;

  ''Komünist Birlik,[2o zamanın koşulları altında elbette ancak gizli olabilen uluslararası bir işçi derneği, Kasım 1847'de Londra'da yapılan kongrede, aşağıda imzaları bulunanları, yayınlanmak üzere, ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı hazırlamakla görevlendirdi. Şubat Devriminden[3birkaç hafta önce müsveddesi basılmak üzere Londra'ya gelen aşağıdaki Manifesto, işte böyle ortaya çıktı.''

Komünist Manifesto'yu ''ezilenlerin Manifestosu'' ilan etmek Marks ve Engels'in aklından geçmez. Aksine Manifesto, kapitalizmin asıl ve özgün ürünü ve kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryayı temsil eden ve proletaryayı teori ve pratiğinin merkezine koyan bir manifestodur.


''Komünist Parti Manifesto''su şöyle başlar;

''Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları...''

''Bu olgudan iki şey çıkıyor:

''I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır.


II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.

  1. Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra'da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır.''

    Açık ki, Marks ve Engels'in önderliğinde toplanan komünistler, ''ezilenler''in değil, enternasyonal proletaryanın komünist manifestosunu hazırlayıp yayınlamışlardır. Bu kadar çıplak bir tarihsel ve sınıfsal olguyu ret ve inkar etmek ancak kaşarlanmış tasfiyeci oportünistlerin mahareti olabilir. Marks ve Engels'i, ''ezilenler''in önderi, Manifesto'yu da ''ezilenlerin Manifestosu'' ilan etmek, Marksizm-Leninizm'den açık ve kesin kopuşmanın ifadesidir. ''Ezilenlerin Marksizmi''ne kapaklananların vardığı nokta işte budur. Süslü ve keskin ajitasyon ise bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışan bir şaldan ibarettir.

Aynı ''Önsöz''de Engels, 25 yıl sonra vurgular;

''Son yirmibeş yıl içerisinde durum ne denli değişmiş olursa olsun, bu Manifesto'da geliştirilmiş bulunan genel ilkeler, ana çizgileriyle, bugün de her zamanki kadar doğrudur. Şurada ya da burada bazı ayrıntılar daha iyi hale getirilebilir. İlkelerin pratikteki uygulanışı, Manifesto'nun kendisinin de belirttiği gibi, her yerde ve her zaman o günün koşullarına bağlı olacaktır.''

Manifesto, Bilimsel Komünizm manifestosudur. Marksizm, dünya proletaryasının ideolojisidir. Manifesto, tüm sınıf ve tabakalar karşısında proletaryanın bağımsız ideolojik ve politik manifestosu ve ''Bütün dünyanın işçileri birleşin!'' çağrısıdır.

Manifesto'nun dediği gibi;

''Bugün burjuvazi ile karşı karşıya gelen bütün sınıflar içerisinde yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında erirler ve nihayet yok olurlar; proletarya ise onun özel ve temel ürünüdür.''

Manifesto'da vurgulandığı gibi, modern proletarya, ''geleceği ellerinde tutan'' tek sınıftır. Manifesto ''ezilenler''e böyle bir misyon biçmez. Ezilenlere bu misyonu biçenler Marksizm-Leninizm düşmanları ve karşıtlarıdır.

Bu kadar net ve çarpıcı analiz ve vurguya karşın, Manifesto'nun ''ezilenlerin Manifesto''su ilan edilebilmesi ar damarının çatlamış olması, dahası ortada ar damarının falan da kalmamış olması gerekir.

Manifesto kapitalizmi yıkacak, sosyalizm ve komünizmi kuracak tek sınıf olarak proletaryayı görür ve bu gerçeği, proletaryanın nihai amacını şu çarpıcı sözlerle dile getirir;

''Gelişimin akışı içerisinde sınıf ayrımları kalktığında ve üretim tüm ulusun geniş bir birliğinin ellerinde[57*] yoğunlaştığında, kamu gücü siyasal niteliğini yitirecektir. Gerçek anlamında siyasal güç, bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek amacıyla örgütlenmiş gücüdür. Eğer proletarya, burjuvaziyle savaşımında, koşulların zorlamasıyla, kendisini bir sınıf olarak örgütlemek zorunda kalacak, bir devrim yoluyla kendisini egemen sınıf durumuna getirecek, ve egemen sınıf olarak eski üretim koşullarını zor kullanarak ortadan kaldıracak olursa, o zaman, bu koşullarla birlikte, sınıf karşıtlıklarını ve genel olarak sınıfların varlık koşullarını da ortadan kaldırmış ve, böylelikle, bir sınıf olarak kendi egemenliğini ortadan kaldırmış olacaktır.
      Sınıflarıyla ve sınıf karşıtlıklarıyla birlikte eski burjuva toplumun yerini, kişinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik alacaktır.''

Elveda proletarya diyenler, ezilenlere/çokluğa proletaryanın görevlerini yükleyenlerin Manifesto'nun yukarıdaki perspektifiyle de ilişkisi kalmamıştır. Bu, Marksizm-Leninizm'e, enternasyonal proletaryaya yabancılaşarak kopanların trajik sonudur.

Marks ve Engels, canları sıkıldığı ya da entelektüel gevezelik yapmak için veya devrimci romantik, ütopik, şairane hezeyanlarını tatmin etmek için Manifestoyu yazmamışlardır.

Manifesto, her renkten ütopik, romantik, hümanist burjuva ve küçük burjuva sosyalizmin eleştirel aşılmasıdır. Ütopik sosyalizmin teori ve pratiğinden kopuştur. Modern proletaryanın dünya görüşü, bilimi, kurtuluş hareketinin teorisi ve pratiği olarak Bilimsel Sosyalizm'in dost ve düşman önünde ilanıdır. Manifesto, çağımızın merkezinde duran ve geleceği elde tutan biricik sınıf olan enternasyonal proletaryanın komünist devrimci hareketidir. Proletaryadan kesilmiş umut ve tükenmişlik ise elveda proletarya çizgisini ''ezilenler''le, ''ezilenlerin Marksizmi''yle, post-Marksizm'le, legal Marksizmle, ''devrimci romantizm''le ikame ederek, Marksizm-Leninizm'i ''ustalık''la yadsıyor. Hem de arsızca.

Manifesto'da yazıldığı gibi;

''Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde dünya reformcusu tarafından icat olunmuş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır.


Bunlar, yalnızca, varolan bir sınıf savaşından, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten doğan ilişkilerin genel ifadeleridir. Mevcut mülkiyet ilişkilerine son verilmesi, hiç de komünizmin ayırıcı bir özelliği değildir.
Geçmişteki bütün mülkiyet ilişkileri, tarihsel koşullardaki değişmeler sonucu, durmadan tarihsel değişmelere uğramışlardır.[34*]

Bu anlamda, komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir: Özel mülkiyetin kaldınlması.''


Ezilenlerin hiçbir kategorisi, proletaryanın özel mülkiyeti kaldırma perspektifine, nihai amacına, teorik ve pratik duruşuna sahip değildir. Proletaryanın temel görevi sosyalist devrimi yapmak, proletarya diktatörlüğünü kurmak, olgunlaşmamış komünizm olan sosyalizm aşamasından olgunlaşmış (sınıfsız) komünist topluma geçmektir. Proletaryanın yerine ezilenleri, halkı, toplumsal kimlikler mücadelesini geçirmek, Marksizm'i, Marks-Engels'i, Lenin ve Leninizm'i reddetmek demektir. Hem de açık-seçik.


Ezilenleri temel almak, daha baştan proletaryanın devrimde önderliğini yadsımak, proletaryanın tarihsel ve güncel görevlerini ezilenlere devretmek, Marks-Engels'in Marksizmini, Çağımızın Marksizmi olan Leninizm'i reddetmek, yerine ne idiğü belirsiz, ezilenler içerisindeki sınıfsal ayrımları da yok sayan teorileri, programları ve stratejileri, bağlı olarak taktikleri geçirmekten başka bir anlamı yoktur. ''Batı Marksizmi''nin, postmodernizmin, modern revizyonizmin, Avro-Komünizmin, ''Yeni Sol''un, post-Marksizmin, sözde romantik devrimciliğin, küçük burjuva maceracılığın, kendini halkın feda partisi ilan edenlerin, Troçkizm'in, son tahlilde ezilencilik üzerinde birleşmesi tesadüfi değildir. Hangi maske altında ortaya çıkarsa çıksın, her renk ve tondan revizyonizmin, oportünizmin Marksizm-Leninizm karşısında birleşmesi, yalnızca proletarya karşıtlığının değil, aynı zamanda burjuva saflara geçiş ya da burjuvazinin cephesinde mevzilenme demektir. Bu olgunun bilince çıkarılması yaşamsal önemdedir.

Manifesto diyor ki;

''Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerinden yalnızca şunlarla ayrılırlar: 1. Farklı ülke proleterlerinin ulusal savaşımlarında, her türlü milliyetten bağımsız olarak, tüm proletaryanın ortak çıkarlarına işaret eder ve bunları öne sürerler. 2. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, her zaman ve her yerde tüm hareketin çıkarlarını temsil ederler.''

Demek ki proletarya yükselen, geleceği elde tutan uluslararası bir sınıftır ve sınıf doğası gereği, biricik enternasyonalist sınıftır. Ezilenlerin böyle bir sınıfsal ve toplumsal, tarihsel karakteri, misyon ve konumları yoktur. Ezilenlerin bütün mücadeleleri, son tahlilde kapitalizmin sınırları içerisinde kalır; onların herhangi bir kategorisinin kapitalizmi yıkma, komünizme gitme amacı yoktur.

Bu olgu, ezilenlerin kötü niyetiyle vb. ilgili değildir. Bu olgu, onların nesnel ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle bağlıdır. Teorileri özel mülkiyetin tüm biçimlerine karşı olmadığı gibi, politik ufukları da en devrimci durumda devrimci-demokrasiyle sınırlıdır. Ki Komünist Parti Manifesto bu gerçekleri de ortaya koyar, aradaki ayrım çizgilerini de kırmızıyla çeker. Metafiziğe, idealizme vb. saplananların bu gerçekleri kavramaması, nesnel gerçekliği hiçe sayması, üzerinden atlaması, proletarya sosyalizmi ile burjuva ve küçük burjuva sosyalizmi arasındaki ilkesel-ideolojik ayrım çizgilerini bulanıklaştırması, dahası yadsıması da onların sınıfsal karakteriyle ilgilidir. Komünist Parti Manifestosunu ''ezilenlerin Manifestosu'' olduğunu propaganda edenlerin dünyanın herhangi bir komünist partilerde yeri olamaz.

Manifesto'nun vurguladığı gibi komünistler;

''İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, her zaman ve her yerde tüm hareketin çıkarlarını temsil ederler.''

Bu bağlamda, sömürülen, ezilen sınıf ve tabakaların, ezilen ve sömürge ulusların, ulusal toplulukların, ezilen cinsin, ekolojik hareketin vb. mücadelelerine sınıf bilinçli komünist hareket önderlik etmelidir. Bu bağlamda, proletarya, proleter sosyalizmine, sosyalist görevlere tekabül etmeyen geçici demokratik tarihsel görevlerini üstlenirken sosyalizm ve komünizm perspektif ve nihai amacına bağlı hareket eder. Buradaki ilke, çerçeve ve duruş bellidir, ''İşçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, her zaman ve her yerde tüm hareketin çıkarlarını temsil'' etmek.

Fakat bu durum ne Marksizm'i ''ezilenlerin Marksizmi'' haline getirir ne de proletaryanın sınıfsal ve tarihsel misyonunun ezilenlere havale edilmesini getirir. Bunu savunmak, Marks-Engels'i, Manifesto'yu inkar etmek, çarpıtmak, revizyona tabi tutmak, demagoji ve manipülasyon yapmak anlamına gelir. Marksizm ve Manifesto'ya bağlı olan ve kalan hiç kimse, bu saçmalıkları savunamaz ve bu şarlatanlığı Manifesto'ya mal edemez.

İş, ekmek, özgürlük, ezilenler propaganda ve ajitasyonuna dayanan politik çalışmalar esas alınırken sözde işçi sınıfından, sosyalist görevlerden bahsedilmesi ise, durumu kurtarmak amaçlıdır. Küçük burjuva devrimci-demokrasisi ve sosyal reformizm de zaten bunu yapmaktadır. Tasfiyeci oportünizmin yaptığı da budur ve bu, Birlik Devrimi'nin teorisinin, program ve stratejisinin ret ve inkar edildiğinin, içeriğinin boşaltıldığının çarpıcı kanıtıdır. Bu, komünist öncünün yerine, küçük burjuva sosyalizminin geçirilmesi, Marksist-Leninist öncünün tasfiyesinden başka bir anlama gelmez.

Öncü saflarında ister sağcı, ister ''sol''cu, isterse ortacı biçimlerde ortaya çıksın, ki hepsi de barış içerisinde bir arada yaşamaktan son derece memnunlar, tasfiyeci oportünizmle, revizyonist tasfiyecilikle uzlaşanların oraya gittiğini, oraya yedeklendiğini, liberalizmin saflarına kan taşıdıklarını, beslediklerini açıkça görmekteyiz. Oportünizmle uzlaşmak oportünizme götürür ve tasfiyeciliğin saflarında tasfiyeciliğe karşı mücadele edilemez. Koca bir tarihsel birikimin ve bedelin ve komünist hedeflerin tasfiyesi bir olgu. İdeolojik tavizlerle, ilkelerden vazgeçmekle alınacak yolun net sonucu oportünist ve tasfiyeci bataklıktır.

Ezilenciler, proletaryayı, nesnel ekonomik-toplumsal konumu gereği kapitalizmi yıkacak sosyalizmi kuracak, komünizme varacak tek sınıf olarak kavramamakta, ''Onlar için proletarya, ancak, en çok acı çeken sınıf olması bakımından vardır.'' (Manifesto) Bundan dolayıdır ki, lafazanlık düzeyinde proletarya falan lafları ederken, gerçekte proletaryaya da ezilen herhangi bir sınıf gibi bakmakta, proletaryanın temel alınmasına, devrimde hegemonya kurmasına, devrimlere önderlik etmesine karşı çıkmaktadırlar.

Onlar için proletarya da ezilen sınıflardan biridir, onlara göre, ezilenler arasına bölücü ''ast ve üst'' ayrımları koyulamaz, eşit ilişkilenmek gerekir. Açık ki, burada, proleter ilkenin yerine küçük burjuva bir ilke konuluyor ve böylece onların Marksizm ile, Manifesto ile, Marksizm-Leninizm ile bir ilişkisinin kalmadığı açığa çıkıyor. Utanmadan bir de buna ''yaratıcı Marksizm'', ''teoriyle yeni tarzda ilişkilenen birlik devriminin yeni zihniyeti'', ''parti tarzı'' diyorlar. Komünist hareketteki bütün oportünist eğilimlerin ezilencilik üzerinde birleşmeleri rastlantı değil yani. Bir diğer anlatımla, ''Bunlar, proletaryanın ileriye doğru tarihsel gelişimi karşısında sıkı sıkıya ustalarının eski görüşlerine sarılıyorlar.'' Bunların tarihsel ve güncel ustaları küçük burjuvazinin önderleridir. Bunların yolundan ilerledikleri sosyalizm, küçük burjuva sosyalizmidir. Son birkaç on yılın burjuva kuşatmasının ve saldırılarının kudreti bunları ideolojik olarak teslim almıştır. Bu olgu, burjuva liberal ideolojinin proletarya üzerindeki etkisi ve bu etkinin, ideolojik olarak sallantılı, komünist öncünün ilkelere bağlılığı en zayıf, en istikrarsız kesimlerinin tasfiyeci oportünizmi olarak dile gelmesidir.


Hasan OZAN İLTEMUR


Not; Komünist Parti Manifestosu alıntıları, http://www.kurtuluscephesi.com'dan alınmıştır. Sitede Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao vb. devrimci önderlerin yapıtları yer almaktadır.

YAPITLAR




27 Mart 2021 Cumartesi

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -II

 

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -II

Harvey, üretimin uluslararasılaşmasının, üretici güçlerin küresel ölçekte gelişimi ve örgütlenmesinin ürünü olan uluslararası tekellerin karakterini anlayamıyor. ''Neo-liberal'', esnek kapitalist birikim modelinin uluslararası tekelci kapitalizmin tercih ettiği bir model olduğunu düşünüyor. Oysa söz konusu olan şey, genel olarak kapitalizmin, özel olarak onun emperyalizm aşamasının uzun tarihsel gelişmesinin geldiği/ulaştığı nesnel düzeydir. Burada söz konusu olan şey, tercih değil, emperyalizmin nesnel gerek ve gereksinimlerin dayattığı, gündemleştirdiği politikalardır. Bu politika, uluslararası tekelci kapitalizme dayanan dünya tekellerinin politikasıdır.

Bu gerçeği anlamaktan uzak olan Harvey, ''neoliberalizmi'', ''Keynesçi'' politikalara karşı bir ''karşı devrim'' olarak değerlendirirken bir kez daha yanılmaktadır. ÇUŞ'ların neoliberal saldırı programının pratikleştirilebilmesi için, proletarya ve halkların kazanımlarının gaspedilmesi gerekiyordu. Bu gasp eyleminin başarısı, gerek ''merkez''de gerekse de ''çevrede'' proletarya ve halkların mücadelesinin ezilmesini zorunlu kılıyordu. Bu olmaksızın ''neoliberal'' politikaların hiç olmazsa etkin bir tarzda yaşama geçirilmesinin olanaklı olamayacağını sermaye çok iyi kavramıştı. Uluslararası tekeller, bir yandan gelişmenin ayakbağı haline gelmiş Keynesçi politikalara karşı saldırıya geçerken, öte yandan da proletarya ve halkların direnişini ezmeye, tarihsel kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Ki, dünya devriminin, proletarya ve halkların direnişi ezilmeden de bu politikaların yaşama geçirilemeyeceğinin bilincindeydi uluslararası sermaye. Nitekim bu saldırılar sürecinde, özellikle kapitalist/revizyonist kampın çöküşü ile, dünya devriminin dibe vurmasının elverişli zemini üzerinde emperyalist dünya sistemi alt ve üst yapısıyla yeni baştan yapılandırıldı; yeni tipte uluslararası iş bölümü şekillendi. Olan şey, ''emekçi sınıfları güçlendiren'' bir politikanın değil, dünya tekellerinin gelişiminin önünde ayakbağına dönüşen yapının ve dünya devriminin tasfiyesiydi.

Harvey'le yapılan bir röportajda*, ''Özellikle 2008 krizi bağlamında kapitalizmin çıkmaza girdiğini düşünüyor musunuz? Sermaye kurtulabilir mi?'' sorusuna Harvey'in yanıtı şöyle;

''Sermaye çıkmazda değildir. Neoliberal proje canlı ve iyi durumda. Kısa süre önce Brezilya’da seçilen Jair Bolsanaro, 1973’ten sonra Pinochet’nin Şili’de yaptıklarını tekrar etmeyi teklif ediyor.'' (iba.)

Harvey'in soruya verdiği yanıt doğru bir yanıt değildir. Her ne kadar Harvey neo-liberal politikaların meşruiyetini kaybettiğini söylüyorsa da, yanıtından anlaşıldığı kadarıyla, neo-liberal projenin hala canlı ve başarılı olduğunu düşünüyor. Oysa emperyalist neo-liberal politika ve saldırı hareketi sürmekle birlikte giderek daha güçlü engellerle karşı karşıya kalıyor. Burjuvazi neo-liberal politikalarla kronik durgunluk, kronik kapasite düşüklüğü, kronik işsizlik, kronik yoksullukla vs. baş edemiyor. Kapitalist emperyalizmin sorunlarını hafifletemiyor. Uluslararası tekeller ilk neo-liberal atılımın ardından bir çıkmaza saplanmış durumda. Kuşkusuz bu, iyi bir şey. Kapitalist emperyalizmin ve neo-liberalizmin keskinleşen çelişki ve çatışmaları, derinleşen yapısal sorun ve bunalımları, aşırı çürümesi bir yandan dünya devriminin nesnel temellerini daha güçlü olgunlaştırırken, diğer yandan proletarya ve halkların mücadelesinin gelişmesi için koşulları daha elverişli hale getiriyor. Bu tablo, uluslararası tekelci kapitalizme karşı mücadelenin toplumsal tabanını genişlettiği ve geliştirdiği gibi dünya devrimi için daha güçlü güncel devrimci olanaklar sunmaktadır...


Röportajda, ''Marx, kapitalizmin iç çelişkileri nedeniyle yok olacağına inanıyordu. Siz buna katılmıyorsunuz. Neden?'' sorunu ise şöyle yanıtlıyor Harvey;


''Marx bazen sermayenin kendi kendini yok etmeye mahkum olduğu izlenimini (iba.) yaratmaktadır. Fakat çoğunlukla, krizleri bir çöküşten ziyade sermayenin yeniden yapılanma anları olarak görür. Marx’ın Kapital’in 3. cildinde belirttiği gibi 'Bunalımlar, daima, mevcut çelişkilerin ancak geçici ve zora dayanan çözümleridir. Bunlar, bir süre için bozulmuş dengeyi tekrar kuran şiddetli patlamalardır.'

Marx sermayenin çöküşünü bir sınıf hareketinin getireceğini öngörmektedir. Ve bu noktada ben de Marx’a katılıyorum. Kapitalizm kendi kendine sona ermeyecek. Sıkıştırılması, çökertilmesi ve ortadan kaldırılması gerekecek. Tek yapmamız gerekenin sermayenin kendi kendini imha etmesini beklemek olduğu fikrine katılmıyorum. Benim görüşüme göre, Marx’ın görüşü de bu yönde değil.'' (iHa.)

''Kapitalizm kendi kendine sona ermeyecek. Sıkıştırılması, çökertilmesi ve ortadan kaldırılması gerekecek.'' Peki nasıl? Hangi yoldan? Harvey bu soruları yanıtlamıyor ama onun proleter devrimle kapitalizmi yeryüzünden silmek gibi bir perspektifinin olmadığını biliyoruz; aksine O, kapitalizmin demokratikleştirilmesini savunmaktadır. Kapitalizme karşı mücadeleden ise neo-liberal politikaya karşı gelişen eylemlilikleri anlıyor. Kendiliğinden anti-kapitalist eylemleri kutsuyor. Enternasyonal proletaryayı dünyayı değiştirecek tek devrimci sınıf olarak görmüyor. Marksist-Leninist önderlik anlayışına, devrimlerde proletaryanın hegemonyasına reddiye yazıyor. Kapitalizmi yıkacak tek devrimci sınıf olan proletarya sınıfını teori ve pratiğin merkezine koymak gibi bir perspektife de sahip değil; sınıfın yerine ''yeni tip toplumsal hareketler''i, ''Kimlik politikaları''nı, tekil talepler etrafında bir araya gelmiş ''küreselleşme karşıtı'' eylemleri belirleyici görüyor. Artı-değer üretemeyen, üretmeyen bir kapitalizmde proletaryanın ''Kapitalizm''i ''sıkıştıracak’’, ''çökertecek'' ''ve ortadan kaldıracak’’ bir sınıf olduğuna inanmıyor.

Ya şu sözlerine ne demeli; ''Marx bazen sermayenin kendi kendini yok etmeye mahkum olduğu izlenimini yaratmaktadır.''

Marks'ın söylediği şu;

''Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.''

Marks, geçtik bu ''izlenim''i vermeyi, her fırsatta katı bir şekilde kapitalizmin ancak proleter devrimle yıkılacağını ve bu tarihsel-politik görevi yerine getirecek tek devrimci sınıfın proletarya olduğunu vurgularken ''Tarih Yargıç, İnfazcısı İse Proletaryadır.'' diyordu.

Hasan OZAN İLTEMUR

DEVAM EDECEK

* “Neoliberal proje hala hayatta fakat meşruiyetini yitirdi” – David Harvey, sendika.org