Translate

proleter devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
proleter devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2021 Cumartesi

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -II

 

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -II

Harvey, üretimin uluslararasılaşmasının, üretici güçlerin küresel ölçekte gelişimi ve örgütlenmesinin ürünü olan uluslararası tekellerin karakterini anlayamıyor. ''Neo-liberal'', esnek kapitalist birikim modelinin uluslararası tekelci kapitalizmin tercih ettiği bir model olduğunu düşünüyor. Oysa söz konusu olan şey, genel olarak kapitalizmin, özel olarak onun emperyalizm aşamasının uzun tarihsel gelişmesinin geldiği/ulaştığı nesnel düzeydir. Burada söz konusu olan şey, tercih değil, emperyalizmin nesnel gerek ve gereksinimlerin dayattığı, gündemleştirdiği politikalardır. Bu politika, uluslararası tekelci kapitalizme dayanan dünya tekellerinin politikasıdır.

Bu gerçeği anlamaktan uzak olan Harvey, ''neoliberalizmi'', ''Keynesçi'' politikalara karşı bir ''karşı devrim'' olarak değerlendirirken bir kez daha yanılmaktadır. ÇUŞ'ların neoliberal saldırı programının pratikleştirilebilmesi için, proletarya ve halkların kazanımlarının gaspedilmesi gerekiyordu. Bu gasp eyleminin başarısı, gerek ''merkez''de gerekse de ''çevrede'' proletarya ve halkların mücadelesinin ezilmesini zorunlu kılıyordu. Bu olmaksızın ''neoliberal'' politikaların hiç olmazsa etkin bir tarzda yaşama geçirilmesinin olanaklı olamayacağını sermaye çok iyi kavramıştı. Uluslararası tekeller, bir yandan gelişmenin ayakbağı haline gelmiş Keynesçi politikalara karşı saldırıya geçerken, öte yandan da proletarya ve halkların direnişini ezmeye, tarihsel kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Ki, dünya devriminin, proletarya ve halkların direnişi ezilmeden de bu politikaların yaşama geçirilemeyeceğinin bilincindeydi uluslararası sermaye. Nitekim bu saldırılar sürecinde, özellikle kapitalist/revizyonist kampın çöküşü ile, dünya devriminin dibe vurmasının elverişli zemini üzerinde emperyalist dünya sistemi alt ve üst yapısıyla yeni baştan yapılandırıldı; yeni tipte uluslararası iş bölümü şekillendi. Olan şey, ''emekçi sınıfları güçlendiren'' bir politikanın değil, dünya tekellerinin gelişiminin önünde ayakbağına dönüşen yapının ve dünya devriminin tasfiyesiydi.

Harvey'le yapılan bir röportajda*, ''Özellikle 2008 krizi bağlamında kapitalizmin çıkmaza girdiğini düşünüyor musunuz? Sermaye kurtulabilir mi?'' sorusuna Harvey'in yanıtı şöyle;

''Sermaye çıkmazda değildir. Neoliberal proje canlı ve iyi durumda. Kısa süre önce Brezilya’da seçilen Jair Bolsanaro, 1973’ten sonra Pinochet’nin Şili’de yaptıklarını tekrar etmeyi teklif ediyor.'' (iba.)

Harvey'in soruya verdiği yanıt doğru bir yanıt değildir. Her ne kadar Harvey neo-liberal politikaların meşruiyetini kaybettiğini söylüyorsa da, yanıtından anlaşıldığı kadarıyla, neo-liberal projenin hala canlı ve başarılı olduğunu düşünüyor. Oysa emperyalist neo-liberal politika ve saldırı hareketi sürmekle birlikte giderek daha güçlü engellerle karşı karşıya kalıyor. Burjuvazi neo-liberal politikalarla kronik durgunluk, kronik kapasite düşüklüğü, kronik işsizlik, kronik yoksullukla vs. baş edemiyor. Kapitalist emperyalizmin sorunlarını hafifletemiyor. Uluslararası tekeller ilk neo-liberal atılımın ardından bir çıkmaza saplanmış durumda. Kuşkusuz bu, iyi bir şey. Kapitalist emperyalizmin ve neo-liberalizmin keskinleşen çelişki ve çatışmaları, derinleşen yapısal sorun ve bunalımları, aşırı çürümesi bir yandan dünya devriminin nesnel temellerini daha güçlü olgunlaştırırken, diğer yandan proletarya ve halkların mücadelesinin gelişmesi için koşulları daha elverişli hale getiriyor. Bu tablo, uluslararası tekelci kapitalizme karşı mücadelenin toplumsal tabanını genişlettiği ve geliştirdiği gibi dünya devrimi için daha güçlü güncel devrimci olanaklar sunmaktadır...


Röportajda, ''Marx, kapitalizmin iç çelişkileri nedeniyle yok olacağına inanıyordu. Siz buna katılmıyorsunuz. Neden?'' sorunu ise şöyle yanıtlıyor Harvey;


''Marx bazen sermayenin kendi kendini yok etmeye mahkum olduğu izlenimini (iba.) yaratmaktadır. Fakat çoğunlukla, krizleri bir çöküşten ziyade sermayenin yeniden yapılanma anları olarak görür. Marx’ın Kapital’in 3. cildinde belirttiği gibi 'Bunalımlar, daima, mevcut çelişkilerin ancak geçici ve zora dayanan çözümleridir. Bunlar, bir süre için bozulmuş dengeyi tekrar kuran şiddetli patlamalardır.'

Marx sermayenin çöküşünü bir sınıf hareketinin getireceğini öngörmektedir. Ve bu noktada ben de Marx’a katılıyorum. Kapitalizm kendi kendine sona ermeyecek. Sıkıştırılması, çökertilmesi ve ortadan kaldırılması gerekecek. Tek yapmamız gerekenin sermayenin kendi kendini imha etmesini beklemek olduğu fikrine katılmıyorum. Benim görüşüme göre, Marx’ın görüşü de bu yönde değil.'' (iHa.)

''Kapitalizm kendi kendine sona ermeyecek. Sıkıştırılması, çökertilmesi ve ortadan kaldırılması gerekecek.'' Peki nasıl? Hangi yoldan? Harvey bu soruları yanıtlamıyor ama onun proleter devrimle kapitalizmi yeryüzünden silmek gibi bir perspektifinin olmadığını biliyoruz; aksine O, kapitalizmin demokratikleştirilmesini savunmaktadır. Kapitalizme karşı mücadeleden ise neo-liberal politikaya karşı gelişen eylemlilikleri anlıyor. Kendiliğinden anti-kapitalist eylemleri kutsuyor. Enternasyonal proletaryayı dünyayı değiştirecek tek devrimci sınıf olarak görmüyor. Marksist-Leninist önderlik anlayışına, devrimlerde proletaryanın hegemonyasına reddiye yazıyor. Kapitalizmi yıkacak tek devrimci sınıf olan proletarya sınıfını teori ve pratiğin merkezine koymak gibi bir perspektife de sahip değil; sınıfın yerine ''yeni tip toplumsal hareketler''i, ''Kimlik politikaları''nı, tekil talepler etrafında bir araya gelmiş ''küreselleşme karşıtı'' eylemleri belirleyici görüyor. Artı-değer üretemeyen, üretmeyen bir kapitalizmde proletaryanın ''Kapitalizm''i ''sıkıştıracak’’, ''çökertecek'' ''ve ortadan kaldıracak’’ bir sınıf olduğuna inanmıyor.

Ya şu sözlerine ne demeli; ''Marx bazen sermayenin kendi kendini yok etmeye mahkum olduğu izlenimini yaratmaktadır.''

Marks'ın söylediği şu;

''Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.''

Marks, geçtik bu ''izlenim''i vermeyi, her fırsatta katı bir şekilde kapitalizmin ancak proleter devrimle yıkılacağını ve bu tarihsel-politik görevi yerine getirecek tek devrimci sınıfın proletarya olduğunu vurgularken ''Tarih Yargıç, İnfazcısı İse Proletaryadır.'' diyordu.

Hasan OZAN İLTEMUR

DEVAM EDECEK

* “Neoliberal proje hala hayatta fakat meşruiyetini yitirdi” – David Harvey, sendika.org

2 Şubat 2021 Salı

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU?- VIII

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU?- VIII


İşçilerin dünya çapındaki kardeşliği, bence yeryüzünün en yüce ve en kutsal şeyi; benim yol gösterici yıldızım, idealim ve vatanım; bu ideale ihanet etmektense, hayatımı vermeyi seve seve kabul ederim!” (Rosa)


VIII

Yazarın, revizyonist, tasfiyeci Troçkist emperyalizm ve proleter devrimleri çağı ''teori''sinin bir sac ayağı da Rosa Luxemburg'un emperyalizm anlayışına dayanmaktadır. Yazarın saf kapitalist dünya tasavvuru bunun ifadesidir. Yazarın,


''Üretiminin tarihsel sürecinin belli bir aşamasında sermaye, gelişmesinin sınırlarına dayanır. Bu da onun içsel bir yasasıdır. Öyle bir an gelir ki birkaç dünya tekeli dünya piyasasına hâkim hale gelir, artık ne fethedilecek yeni pazarlar vardır ne de yeterince mülksüzleştirilecek küçük kapitalist kalmıştır.'' sözleri, kapitalist emperyalizmi kendi nesnel gelişme yasaları ve iç dinamikleri bağlamında ele almaz. Kapitalist dünya pazarının kapitalist tekeller için bir pazar olduğunu anlamaz. Kapitalizmin üst ve son aşaması olan emperyalizm çağıyla birlikte kapitalizmin mutlak yasası olan ekonomik ve siyasal eşitsiz gelişme yasasının özellikle şiddetlendiğini, bu yasanın ''saf kapitalist'' pazarda da geçerli olacağını anlamaz. Kapitalizmin etki alanlarını, hammadde kaynaklarını ve stratejik bölgeleri yeniden ve yeniden paylaşım savaşlarının arenası olduğunu yadsır. ''Saf kapitalist pazar''ın da emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesinin ve emperyalist paylaşımın arenası olduğunu kabullenmez. ''Birkaç dünya tekeli''nin ''dünya piyasası''na hükmedeceği bir tür Kautskyist ultra emperyalizm aşamasının tablosunu çizer. Kapitalizmin varlığını, yaşamasını kapitalizm öncesi mülkiyet biçimlerinin varlığına bağlar. Zaten Kautsky de, emperyalizmi kapitalizmin tarımsal alanlara yayılması politikası olarak görür.


Kautsky'nin tanımı şöyledir:


"Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınai kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun, gittikçe daha geniş
tarım [italikler Kautsky'nindir] bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, ilhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz."


Ve Lenin de şöyle der; ''Bu tanım, hiçbir değer taşımamaktadır; tek yanlıdır; yani ulusal sorunu keyfi olarak tek başına ele almakta, (ulusal sorun kendi başına olsun emperyalizmle ilişkileri yönünden olsun, çok önemli bir basamak olmakla birlikte) onu keyfi ve yanlış olarak yalnızca başka ulusları ilhak eden ülkelerin sınai sermayelerine bağlamakta; daha az keyfi ve daha az yanlış diyemeyeceğimiz bir tarzda, tarımsal bölgelerin ilhakını ön plana itmektedir.'' (Emperyalizm, s. 102, iLa.)


''Emperyalizm, bir ilhak eğilimidir; Kautsky'nin tanımı, siyasal yönden bu noktaya indirgenmektedir. Doğru, ama çok eksik bir tanım; çünkü emperyalizm, genellikle, bir şiddet ve gericilik eğilimidir.''


''Emperyalizm, yalnızca tarım bölgelerini değil, hatta en yüksek ölçüde sanayileşmiş bölgeleri de ilhak etmek istemesiyle belirlenmektedir'' (s. 103, iLa.)


Görüldüğü gibi, Kautsky'in emperyalizmi, mali sermayenin tercih ettiği bir politika olarak gören teori ve analizi, Leninizm'in karşısında durmaktadır. Burada başlı başına Kautsky'in eleştirisine girmeyeceğiz. Ancak Kautsky'in emperyalizmi tarımsal alanlara yayılmakla, tarımsal ülke ve ulusların ilhak edilmesi ve yönetilmesiyle sınırlanan bir politik olgu olarak görmesi tarihsel deneyim tarafından ıskartaya çıkarıldığı gibi, bilimsel teoriye aykırı olduğu açıktır.


Leninist emperyalizm teorisini kabul etmek, kapitalizmin kapitalizm dışı sosyo-ekonomik yapıları, ''çevre''yi gerektirdiği teorisine baştan karşı çıkmayı gerektirir. Lafa gelince karşı çıkıyorum demekle, gerçekte içerik olarak onu savunmak, oportünizmden başka bir şey değildir. Salt kapitalist bir dünyada birkaç dünya tekelin dünyayı idare edeceği, bu aşamanın ''artık ne fethedilecek yeni pazarlar vardır ne de yeterince mülksüzleştirilecek küçük kapitalist kal''madığı bir dünya olacağı varsayımı, Kautskyciliktir, ağır mı oldu, o halde ''yarı Kautskcilik''tir ya da ''yarı-Menşevizm''. Bu aşamada küçük mülk sahibi sınıflar yok, mülksüzleştirilecek küçük kapitalist yok. Bunlar yok diye herhalde kapitalizm çöküyordur. Oysa kapitalizmi belirleyen şey, bugün olduğu gibi o günde kapitalist pazarda artı-değer üretimi, azami kar rekabeti, karın, faizin, rantın bölüşümü, paylaşılmış olan dünyanın yeniden paylaşım kavgasıdır. Zaten kapitalizm o aşamaya varmadan da proleter devrimle mezara gömülmüş olacaktır.


Harveycilik de ''Marksizm'' adına ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' ve ''Ultra emperyalizm teorisi''yle, aynı yolun yolcusu. Kuşkusuz ki ne Kautsky ne de Harvey, Rosa gibi bir komünist değil. Harvey'in sözde emperyalizm teorisi Kautsky'e dayanmakla birlikte Rosa'nın yanlış anlayışlarına da dayanmaktadır.


Rosa, Lenin'in vurgusuyla, ''O bir kartaldır'', yenilgiye uğrayan Alman proleter devrim ayaklanmasına önderlik eden liderlerden ve Alman burjuvazisinin sözcüsü haline gelen sosyal demokrasinin alçakça kurşuna dizdiği yiğit bir komünisttir. Tüm Leninizm düşmanı oportünistler, O'nun militan komünist karakterini, proleter ayaklanmanın önderi karakterinin üstünü örterek O'nun yarı-menşevik emperyalizm teorisini öne çıkartarak Leninizm'e, Ekim Devrimi'ne, Stalin'e, III. Enternasyonal'e saldırmaktadır.


Rosa’nın kapitalizm-emperyalizm teorisi Leninist değildir. O, bu konuda “yarımenşevik” (Lenin) bir konumda durmaktadır. Rosa, hatalı bir biçimde, Marx’ın genişletilmiş kapitalist yeniden üretim şemasını ve teorisini eleştirir ve üstelik Marx’ın “özellikle düşünce çizgisinin yetersizliğini” göstermeye çalıştığını vurgular. Oysa Marx’ı kavrayamamıştır. Rosa, salt kapitalist bir toplumda, Marx’ın genişletilmiş yeniden üretim teorisi ve şemasının, dolayısıyla sermaye birikiminin gerçekleşmeyeceğini iddia eder. Rosa, kapitalizmin varlığının ve gelişmesinin, zorunlu koşulunun prekapitalist (kapitalizm öncesi) üretim tarzlarının varlığı olduğunu vurgular. Saf kapitalist bir dünyada, kapitalizmin, kapitalist emperyalizmin gerek ülke içerisinde, gerekse küresel çapta prekapitalist üretim biçimlerine son verdikten sonra, artı-değeri realize edemeyeceği için sermaye birikimini gerçekleştirmeyeceğini, nihai sınırına varıp bir tür kendiliğinden çökeceğini ileri sürer. Kapitalizmin dünyaya egemen olması ve saf kapitalist bir dünyanın kurulmasıyla (ki Rosa’ya göre emperyalizm kapitalizmin içsel bir nesnel eğilimidir), “Marx’ın modeli’nin geçerlilik kazanacağını”, ama böylece, “Birikim, yani sermayenin daha da genişlemesi imkânsız hale gelir. Kapitalizm çıkmaz yolun sonuna ulaşır… nesnel sınırına dayanır” diyerek de gerçekte Marx’ın teori ve şemasını gerçekleşemez görür.


Yukarıdaki sözlerin devamındaki paragrafta şunları söyler Rosa:


Yeryüzünü yutma ve diğer tüm ekonomi birimlerini silme eğiliminde olan… kapitalizm… Ancak aynı zamanda kendi başına varolmaya, ortam ve toprak olarak diğer ekonomik sistemlere gereksinme duyan iki (ilk olmalı-bn.) ekonomi biçimi de kapitalizmdir. Evrensel olmaya gayret göstermesine karşın ve aslında bu eğilim nedeniyle çökmek durumundadır. Çünkü nesnel olarak evrensel bir üretim biçimi haline gelmeye muktedir değildir” (Sermaye Birikimi, s.359)


Rosa bu teziyle ya da teorileştirmesiyle kapitalizmin nesnel gelişme yasalarına sahip, kendi nesnel dinamikleriyle gelişen ve salt kapitalist bir dünyada da sermaye birikimini gerçekleştirerek yaşayabilecek nitelikte bir üretim biçimi olduğunu yadsır. Temel hatası, Marx’ın kapitalist genişletilmiş yeniden üretim teorisini kavrayamamış olmasıdır. Bu kavrayış tarzıyla basit kapitalist üretim şemasına çakılıp kalmış ve kapitalizmi üretim alanı ve üretimin hareket yasaları temelinde değil de, dolaşım, “dış pazar” alanından hareketle açıklamaya çalışmıştır. Bu teorik bakış açısı, Harveycilerimize de yol göstermektedir. Gerçekte bu teori son tahlilde Kautskyciliğe dayanır. Geçmeden eklemek gerekir ki Rosa, emperyalizmi kapitalizmle bağlı ele alır ve emperyalist yayılmayı, militarizmi, emperyalist savaşları, emperyalist kapitalizmin içsel bir eğilimi olarak kavrar. Bu onu, Kautskycilikten ayırır ve Rosa, tüm ömrü boyunca Alman sosyal demokrasisinin oportünizmine, revizyonizmine karşı militanca mücadele eden bir komünist olmuştur.


Elbette ki pazarsız bir kapitalizm ve kapitalist emperyalizm düşünülemez. Kapitalizm, pazar ekonomisidir. Ve kapitalizmde iç pazar ayrılmaz bir biçimde dünya pazarına bağımlıdır. Ve kapitalizm bir dünya pazarı yaratmıştır. Zaten böyle bir iktisadi-tarihsel temel üzerinden, dünya tarihini ''evrensel bir tarih'' haline getiren ilk üretim tarzı kapitalist üretim tarzıdır. Ama Rosa’nın “dış pazar”dan anladığı hem ülke içinde hem de ülke dışında kapitalist olmayan ekonomi biçimleridir. Kapitalist bir ülkenin diğer kapitalist bir ülkenin ve kapitalist dünya pazarının kapitalist ülkeler için pazar olacağını kavrayamamış ve reddetmiştir. Dolayısıyla kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin, küçük meta üreticilerinin, köylülüğün kapitalizm tarafında ortadan kaldırılmasından sonra, kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini teorize ediyordu ya da ucu buraya çıkan bir sona işaret ediyordu. Ancak Rosa, Brenstein, Kautsky gibi kaşarlanmış oportünistler gibi kapitalizmin kendiliğinden çöküşünü beklemek gerektiğini savunmamış, aksine, Alman proletaryasının proleter devrim için ayaklanmasına, Karl Liebnecht ile birlikte önderlik etmiştir.


İşte yukarıda özetlediğimiz gerekçelerden dolayıdır ki Rosa, kapitalizmin “evrensel bir üretim biçimi haline gelmeye muktedir” olmayacağını ileri sürüyordu… Oysa günümüzün emperyalist kapitalizminin gerçekleri de bu teorinin anti Marksist-Leninist karakterini ayrıca çürütmüştür. 120 yıllık emperyalizm tarihi, kapitalizmin diyalektik gelişimi seyrinde küresel çapta kapitalist pazarın derinlemesine ve genişlemesine geliştiğini göstermiştir. Bugün ''küresel''leşmiş bir dünya pazarı ile karşı karşıyayız. Dün olduğu gibi bugün de, üstelik daha çarpıcı bir evrensel olgu olarak, her kapitalist ülke bir diğer kapitalist ülkenin “dış pazar”ı konumundadır. Kapitalizmin metropolleri “saf” kapitalist pazarlar haline geldiği halde kendi iç pazarını sürekli geliştirmeye, derinleştirmeye, artı-değeri ulusal, bölgesel, küresel ölçekte realize etmeye devam etmektedir. “Artık sermaye” ise “çevre” ve “merkez”in diğer ülkelerine ve kapitalist dünya pazarına ihraç edilmekte ve oralarda sermayeleştirilmekte ve değerlenmektedir.


Bu 120 yıllık süreçte dünya pazarı daralmak bir yana her bakımdan gelişmiş, derinleşmiş, genişlemiştir. Kapitalizm, prekapitalist bir üretim tarzı içinde doğup yükselmiş ve bir dünya pazarı örgütlemiştir. Ama prekapitalist üretim biçimlerinin tasfiyesiyle (bu süreç hızlanarak sürmektedir ama prekapitalist biçimler zaten artık belirleyici faktör olmaktan çıkmıştır) kapitalizm kendi iç dinamizmiyle, hareket yasalarıyla yaşamaya, kapitalist sömürü yapmaya devam etmektedir. Aslında Rosa’nın perspektifi, kapitalizmin kendine özgü nesnel hareket yasaları olan bağımsız ekonomik ve toplumsal bir sistem olduğunu, kendi iç dinamikleriyle gelişebileceğini reddetmektedir. Oysa kapitalizm, prekapitalist üretim tarzlarından daha güçlü, daha derin, kendini geliştirebilen ve yenileyebilen bir üretim tarzıdır. Bu da tarihsel tecrübeyle kanıtlanmıştır.



Bugün de emperyalizm kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Çürüyen, asalak, can çekişen bir kapitalizmdir. Emperyalizm, tekelci kapitalizm olmaya devam etmektedir. Emperyalizm bugün uluslararası tekellere dayanan bir kapitalizmdir. Çağımız, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır. Emperyalizm sosyalist devrimin öngünüdür. Tekelcilik, sermaye ihracı, emperyalist hegemonya ve rekabet mücadelesi emperyalist kapitalizmin tipik özellikleri olarak göz çıkarmaktadır. Kapitalist üretim ilişkileri, toplumsal üretici güçlerin ve insanlığın özgürce gelişimini önleyen ana engeldir. Kapitalist emperyalizmin tasfiyesi geciktiği oranda kapitalizm insanlığı daha hızlı uçuruma doğru sürüklüyor. Proletarya, emekçi insanlık ve doğayla kapitalist emperyalizm arasındaki uzlaşmaz karşıtlık bugün daha çarpıcı ortaya çıkmıştır. Proletaryanın geleceği, insanlığın geleceğidir. İnsanlığı ve eko-sistemi ancak proletarya kurtarabilir. Marx’ın dediği gibi, ancak proletarya kendisiyle birlikte insanlığı kurtarabilir. Bencil olmayan tek sınıf işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı ancak insanlığı kurtararak kendisini kurtarabilecek tek devrimci sınıftır. Nerede olursa olsun, ''Tarih yargıç, infazcısı da'' proletarya olmaya devam etmektedir.


Hasan OZAN İLTEMUR




 

24 Ocak 2021 Pazar

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -VI

 

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -VI

Trump döneminde;

''ABD, 1987’de Sovyetler Birliği’yle imzaladığı ve bu ülkenin dağılması sonrası Rusya’nın taraf olduğu Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) da Ağustos 2019’da resmen çekil''di.

''ABD, iklim değişikliğiyle mücadele etmeyi amaçlayan küresel Paris İklim Anlaşması’ndan'' Kasım 2020 itibari ile resmen çekildi.

Trump, 2015 yılında, Obama döneminde İran'la imzalanan nükleer anlaşmadan 2018 baharında çekildi.

Venezüella'da, Bolivya'da faşist darbeler örgütlendi.

Obama döneminde Hitlerci/nazist güçlerin ABD-AB eliyle örgütlenip seferber edilmesiyle gerçekleştirilen nazisit darbeyle işbaşı yapan Ukrayna'daki nazisist darbeci rejim Trump-ABD öncülüğünde Batılı emperyalist devletler tarafından her bakımdan aktifçe desteklenmeye devam edildi.

Suriye, Libya, Yemen'de görüldüğü gibi doğrudan ve yarı-dolaylı müdahale pratikleri de aynı emperyalist saldırganlığın diğer göstergeleriydi.

Trump, C-19 Pandemisi'ni kullanarak Çin karşıtı açıklamalar yapmaya zorladığı Dünya Sağlık Örgütü'nden, istediğini alamayınca çekildi.

Bu gerçekler, lümpen faşist Trump dönemindeki Amerikan emperyalizminin saldırgan politikasının bazı çıplak ifadeleriydi.

Irkçı faşist Trump, 2017'de çıkardığı bir kararnameyle, 7 Ortadoğu ülkesinden gelecek göçmenleri yasakladı. ''Yasadışı göç''ü önleme bahanesiyle Meksika ve ABD sınırına duvar ördü. Trump, SSCB dağılıncaya kadar, Batı ve ABD emperyalizmi tarafından, onlarca yıl ''Berlin Duvarı''nın sembolleştirilmesi üzerinden kendilerinin ''özgürlük''çülüğü, SSCB'nin ise totaliter diktatörlüğü temsil ettiği propagandasını merkeze alarak yürütülen anti-komünist kampanyaya nazire yaparcasına ördüğü duvara övgüler dizerken, ''Dünyanın en güçlü duvarı, inanılmaz bir teknolojiden yararlanıyor. Covid-19'u durdurdu, her şeyi durdurdu. Örneğin, Kaliforniya'da Meksika tarafında çok virüslü bölgeler var. Duvara sahip olmasaydık, durum bizim için de felaket olurdu' dedi.'' (Euronew.) Lümpen megaloman Trump bu sözleri söylerken C-19 Pandemisi ABD yoksullarını kırıp geçiyordu. Nüfusuna oranla pandemiden en fazla etkilenen ülke ABD'deydi. Meksika'daki pandemi etkisi ABD'den gerideydi.

Trump, seçim vaatlerinde 11 milyon göçmenin hepsini sınır dışı edeceği vaadinde bulundu. Milyonları bulmasa da yüzbinlerce göçmeni ABD'den attı.

Trump, İsrail Siyonizm'iyle Amerikan emperyalizmi arasındaki bağlaşmayı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan ederek pekiştirmeye devam etti.

Trump döneminde işçi, emekçi, siyahi, kadın direnişleri sürdü. Siyahi hareket, kadınların, LGBT+ hareketinin kitlesel karşı koyuşu, öne çıkan kitlesel hareketler olarak önemliydi. Bu hareketler kitlesel olarak patlak verdiği her kesitte uluslararası alanda halkların desteğini kazandı. Bu kitlesel hareketler, ABD'de keskinleşen sınıf çelişkisi ekseninde keskinleşen ve ortaya çıkan hareketlerdi.

Trump rejimi, gelişen bu hareketleri faşist terörle yanıtladı. Polis, ordu, istihbarat örgütleri içerisinde de önemli mevziler kazandı. Yüksek mahkemeye Trumpçu olarak bilinen önemli isimleri de atadı. ABD'nin burjuva demokrasisine dayanan uzun tarihsel geleneği ve bu geleneğin ya da biçimlenmenin yarattığı kurumsallaşmalar, kitlelerin demokratik kültür, bilinç ve tepkisi ve karşı-devrim içindeki iç çelişkiler olmasa, Trumpçu klik ve bağlaşıkları, ''milli şef''lik rejimi kurmada, yasama ve yargıyı yürütme erkinin uzantısı haline getirmede, devletten bağımsız her girişimi ezmede daha saldırganca davranacak ve bu bağlamda daha güçlü mevziler kazanabilecekti. Bu kliklerin iç mücadelesinde, demokratik toplumsal duyarlılığının yanı sıra, işçi sınıfının, kent yoksullarının, yerli topluluklarının, kadınların, siyahların yürüttüğü mücadelenin yanı sıra, daha güçlü patlak vermesi kaçınılmaz olan yeni mücadele dalgalarının baskısının rolü olmadığını düşünmek cehalet olur. Kapitalist dünya sisteminde, sınıflararası uçurumun en keskin, en derin ve kapsamlı nesnel temele oturduğu ülke ABD'dir. ABD burjuvazisi, tarihsel ve güncel olarak bu olgunun keskin sınıf bilincine sahiptir. 2000'lerden bu yana yeniden canlanan proletarya ve halkların mücadele dalgası, gerek dünya burjuvazisi gerekse ABD sermayesi bakımından özel önem taşımaktadır. Onlar, gelişmenin yönünü iyi okumakta ve tüm hazırlıklarını buna göre de yapmaktadır.

Pandemi öncesi 46 ülkede kitlesel işçi ve halk hareketleri gelişiyordu. Pandemi şimdilik bu gelişmenin önünü kesmiş olsa da, bu durum geçicidir ve Pandemi sürecinin öz deneyimleriyle şekillenmiş halkların, daha güçlü mücadelelere girişeceğini görmek gerekiyor. Pandemi, kapitalizmin ve burjuva devletlerin çürümüşlüğünü, çaresizliğini, zavallığını sergiledi; sermaye trilyonlarca dolarla, euro ile fonlanırken, zengin sınıfların dışında kalan kesimlerin nasıl pandemiye kurban edildiğini dolaysız yaşadılar. Yani, bilakis pandemi koşulları, yeni ve daha sert mücadelelerin koşullarını ve yeni dinamiklerini hazırlamıştır. Pandemiyi sermayeyi semirtmenin, siyasal ve toplumsal denetimi yoğunlaştırmanın aracı olarak kullanan ABD ve dünya sermaye devletleri, pandemi sonrası enternasyonal proletarya ve halkların daha sert yükselecek mücadeleleri ile karşı karşıya kalacaktır.

    21. yüzyıl, dünya devriminin daha güçlü patlak vereceği, faşizm ve savaş tehlikesinin yükseleceği bir asır olacağı bellidir*. Ana sorun, dünya devriminin olgunlaşmış nesnel koşulları ile öznel koşulları arasındaki uçurumun çözülmesidir. Sorunun çözümünün kaçınılmaz olduğu, ancak bu çözümün kendiliğinden gelmeyeceği, oldukça karmaşık süreçlerden geçileceği de açıkça bilince çıkarılmalıdır.

    Kuşkusuz ki, Amerikan proletaryası kendi sorunlarını kendi çözecektir. ABD proletaryasının en temel sorunu komünist/Marksist-Leninist bir partinin henüz ortada olmamasıdır.

    ABD'de emperyalist sistemin sınıfsal nitelikte olan, son tahlilde gelip sınıf sorununa dayanan toplumsal sorunlarının çözümünün temel yolu dünya devriminin bir parçası olarak proleter devrimin zaferinden, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla komünizme doğru kesintisiz bir devrimin geliştirilmesinden geçmektedir. Ve kuşkusuz ki, bu devrim eşitsiz ve kesintisiz bir devrim süreci olan dünya proleter devriminin devasa bir bileşeni, tarihin gidişi üzerinde derin etkiler yaratacak bir devrim olacaktır. ABD proletaryası ve halklarının sömürüden, toplumsal adaletsizlik ve siyasal baskıdan kaynaklanan sorunlarını ABD sermayesinin iki ana partisi olan Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden beklenemez. Bu iki parti, emperyalist ABD'nin gelişkin emperyalist sınıf bilincine sahip, iç ve dış politikada Amerikan sermayesinin sözcülüğünü yapan partilerdir. İki parti de son tahlilde tekelci sermayenin stratejik çıkarları üzerinde birleşmekte ve ABD sermayesi adına politika yapmaktadır. Trump'un kurabileceği söylenen partinin de faşist karakterde olacağı açıktır.

    ABD'de gelişen faşist akım, örneğin, 1930'ların yükselen ve dünyanın yeniden paylaşımını talep eden Almanya, İtalya, Japonya gibi emperyalist devletlerden farklı olarak, hegemonyası gerileyen ve gerilemesi kaçınılmaz olan bir emperyalist ülkede gelişen bir akım karakteri taşımaktadır. Bu durumun ABD'de faşist hareketin gelişmesi, devletin faşistleşme eğilimi üzerinde bir dizi farklı özgünlüklerin ortaya çıkmasına yol açmış ve açacaktır. Bu yeni bir olgu da değildir; faşizm, her bir ülkenin somut tarihsel koşullarında özgül biçimler alarak ortaya çıkar ve gelişir. Ancak, herbir ülkede, ister gerileyen isterse yükselen emperyalist ülkeler olsun, faşizm, uluslararası tekellerin burjuva sınıf egemenliğinin en son ve en saldırgan biçimidir. Sınıfsal temelini tekelci burjuvazi oluşturmaya ve her bir uluslararası tekelin arkasında da kendi ulus devleti durmaya devam edeceği kesindir. II. Emperyalist Dünya Savaşı deneyiminden görüldüğü gibi, faşizm, emperyalist dünya sisteminin iç çelişki ve çatışmalarını, emperyalist devletler arası rekabet ve hegemonya mücadelesini de alabildiğine keskinleştirerek geliştirir...

    Politik kimliğini ''demokratik sosyalist'' olarak tanımlayan Senatör Bernie Sanders gibi politikacıların sahneye çıkışı da tesadüfi değildir. Sanders, 2016 ve 2020 yıllarında yapılacak başkanlık seçimlerinde DP'nin başkan aday adaylarındandı. ''Sosyalizm'' iddiası, ABD'de bir hayli dikkat çekmiş ve CP vb. çevreler tarafından sert saldırılara maruz kalmıştı; rakipleri DP'yi de komünistlik iddiası ile yıpratmaya çalışmışlardı. Sanders, başkan adayı olarak girdiği yarışta iki dönemde de oldukça yüksek oy ve mali destek kazanabilmişti, ancak DP'nin başkan adaylığı seçimlerini kazanamamıştı.

Sanders'in ''Sosyalizm'' iddiası ile politik arenaya sosyalist bir aday olarak çıkması ve geniş bir sempati ve destek bulması, tesadüfi değildi; aksine bu olgu, son tahlilde ABD proletaryası, kent yoksulları, göçmenler, kadınlar, gençler, diğer emekçi kesimler içerisinde büyüyen öfke ve yeni arayış gereksiniminin dolaylı bir ifadesiydi. Yoksa, anti-komünizmiyle, sol düşmanlığı ile ünlü ABD'de, üstelik ABD başkanlığı gibi bir kurumun başına aday olma hedefiyle, Sanders'in ortaya çıkması ve destek alması olanaklı olmayacaktı. Sanders, gerçekte, bir sosyalist değildir. O, en fazlasından bir sosyal demokrat olarak nitelenebilir. Kaldı ki, sosyal demokrasi adına hareket eden en gelişkin partiler Avrupa'da şekillenmişti. Bu partiler, uluslararası tekellerin hegemonyasıyla belirlenen ''neo-liberal'' politikalara bağlı olarak yeniden yapılanarak, bu politikaların savunucuları haline geldiler. Yani o, 50-60-70'ler sosyal demokrasisinin yerinde yeller esiyor. ABD gibi bir ülkede Sanders'in örnek aldığını savunduğu ''İsveç modeli''ni yaşama geçirebilmesi de olanaklı değildir. Sanders'in kendisi de buna inanmamıştır. O, sınıflararası uçurumun aşırı büyümüş olduğu ABD'de sınıflararası barış ütopyasını diri tutmak, ''toplumsal uzlaşı'' yoluyla kitlelerin dipten gelen dalgasını, öfkesini yatıştırmak peşindedir sadece. Böyle olmakla birlikte, Sanders'in, dünya anti-komünizminin tapınağında sosyalizm adına geniş kitleler içerisinde ciddi bir karşılık bulması, hem dipten mayalanan ve gelen ''sosyal hareket''liliğin ifadesi olduğu gibi, daha da önemlisi, sınıf mücadelesinin gereksinmelerine yanıt verebilecek bir komünist parti olmamasına karşın, gelecekte proletarya sosyalizminin önderliğinde ABD proletaryasının harikalar yaratabileceğininin de güçlü sinyalidir. ''ABD solu''nun en ileri düzeyde sunduğu seçenek, ''Franklin Roosevelt’in 1930’lardaki Yeni Anlaşması'' benzeri bir anlaşmadır, eğer buna ''sol'' denebilirse. 1930'ların sosyal demokrasisisinin sırtına basarak iktidara oturan Alman sosyal-demokrasisinin deneyimini ise burada hatırlatmaya bile gerek yok.

ABD'nin Minneapolis kentinde 2020 mayıs ayı sonlarında George Floyd'un vahşice katledilmesine karşı ayaklanan ve ABD geneline yayılan ve Black Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir) eylemlerine yalnızca siyahiler değil, çok geniş bir beyaz genç kitlenin de katıldığını biliyoruz; Trump'un, devletin, ırkçı faşist para-militer güçlerin bu ve diğer büyük kitle eylemlerine nasıl gaddarca saldırdığını biliyoruz. Trump, bu süreçte yaptığı açıklamayla, ''Anti-Fa''ları terör örgütü ilan ederek kapatacağını açıklamıştı; ancak siyasal, toplumsal mücadelenin baskısı karşısında yasaklayamamıştı. Faşizme karşı demokrasi için mücadele söyleminin ardına gizlenerek, Bidenlere, DP ve CP gibi sermaye temsilcilerine yedeklenmek ''sol politika'' olarak sunulamaz. Faşizm ve ''küreselleşmeye karşı mücadele'' adına ''yeni bir New-Dal'' peşinde koşulamaz. Emperyalizmi kapitalizmle, faşizmi, ABD demokrasisi ile bağdaşmayan bir politika olarak görmek, eğer, cehaletten, politik saflıktan kaynaklanmıyorsa, bilinçli bir oportünizmdir. Liberal ve sosyal liberallerin bu vb. propagandası, sadece sermayeye yaramakta ve geniş kitlelerin mücadelesini yolundan saptırma misyonu oynamaktadır. Biden'in seçilmesini ayakta alkışlayan liberal ve sosyal liberallerin, AB'de dahil, Bidengiller familyesine övgüler dizmesi, sahte beklentiler yayması, bir kez daha proletaryayı, halkları aldatmayı hedeflemektedir. Bu hayalleri yayanların, ''Keynesyen kapitalizm'' propagandasını da yaptıklarını, ''neo-liberalizm''e karşı, sosyal liberal, küçük burjuva reformist propaganda ve ajitasyon yaptıkları da gözden kaçırılmamalıdır.

''ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter hesabı bloke edildikten sonra seçim kampanyasını yürüten ekibi, Twitter’da, sosyal ağın logosu olan kuşu kırmızıya boyanmış ve üzerinde orak ve çekiç çizilmiş olarak yayınladı.'' haberi, faşist kliğin dizginsiz anti-komünist niteliğini yansıtan verilerden birisidir. Trump kliğinin Twitter gibi kapitalizmin, tekellerin parlayan yıldızını orak-çekiçli logo çizdirerek teşhir etmesi, ABD sermayesinin kalbinde sönmemiş komünizm korkusunu yansıtmaktadır. Trumpa karşı sergilenen her davranışın, Trump tarafından ''komünist, terörist, vatan haini'' olarak sunulması (dinci-faşist Erdoğangiller familyasını de hatırlayalım) faşist demagojinin karakterini yansıtmaktadır. Ancak bu demagojik propaganda, anti-komünizmin kalesinde hala komünizm/terörizm korkusuna oynanabildiğine, toplumun geniş kesimleri üzerinde bu propagandanın etkili olabildiğini göstermesi açısından da çarpıcıdır.

Kongre binasının basılması eyleminin boşa çıkması, Bidengiller familyası da içerisinde olmak üzere, liberaller tarafından ''yüce Amerikan demokrasisi''ni yüceltmenin manipülatif aracı olarak kullanılmakta ve kullanılacaktır. Vurgulamak gerekir ki, yeni yönetim, bu girişimi, proletarya ve halklar üzerindeki baskıları yoğunlaştırmanın, yeni saldırı tedbirleri geliştirmenin, ''terörizme karşı mücadele'' adına iç ve dış politikada burjuva saldırganlığın silahı olarak değerlendirecektir. Monthly Reiwev dergisi tarafından kendisiyle röportaj yapılan gazeteci Max Blumenthal'in şu sözleri de bu gerçeği yansıtması bakından önemlidir; ''Ve Joe Biden'ın Vatanseverlik Yasası'nı güçlendirmeyi önerdiği bu yerel anti-terör yasası gibi yeni yasaların yürürlüğe girdiğini göreceğiz.'' (''Capitol güvenliğinin ihlali askeri bir operasyon gibiydi'', gazeteci Max Blumenthal ile yapılan röportajdan)

Egemen sınıflar kendi aralarındaki iç mücadele ve çatışmaları da daima proletarya ve halklara karşı mücadelenin aracı olarak kullanmışlardır. Bidengiller familyasının baskını yapanları terörist olarak nitelerken, bileceğiz ki, söz, yayın, örgütlenme, eylem özgürlüklerine karşı yeni kısıtlamalar getirilecek, siyasal ve toplumsal kontrol güçlendirilecek, bireysel özgürlükler kısıtlanacak, polis-asker-istihbarat aygıtı yetkinleştirilecek, asıl olarak ezilenlerin ve proletaryanın mücadelesine daha etkin saldırılacaktır. Askeri-sınai-istihbarat komplexiyle birlikte çalışan ve en ileri teknoloji şirketleri de olarak dikkat çeken ''bilgi teknolojileri'' sektörü, ''sosyal medya'' tekelleri, ABD devletinin ve kendi özgün çıkarları doğrultusunda herhangi bir yargı kararı olmadan Trump'un sosyal medya hesaplarına yasak getirmesi dikkat çekicidir. Bu önlem, sistem bakımından ana tehlikenin Trump değil, ilerici, devrimci toplumsal hareket olduğu ve yasak ve sansür saldırısının ana hedefinin mücadele ve mücadele dinamikleri olduğu gerçeğini gizlememelidir. İt dalaşının dönüp vuracağı asıl yer, proletarya ve halklardır, ezilen toplumsal kesimlerdir, göçmenlerdir, kadınlardır, siyahi harekettir. Sermayenin ve devletin faşizmle hesaplaşma çizgisi falan yoktur. Bazı tutuklamalar, yapılacak mahkemeler, bir kısım piyonun alabileceği cezalar, Bidengiller familyasının faşizmle hesaplaşma eylemi olarak da görülemez. Faşizmin kaynağı bizzatihi tekelci sermayedir, Amerikan emperyalizmidir. Faşizm tehlikesine nihai olarak son verebilmenin tek yolu Amerika'da proleter devrimin zaferidir.

Dünyamız küreselleşerek küçülmüş modern bir kente dönüşmüştür. Bu kentte iki temel sınıf vardır; proletarya ve burjuvazi. Dünyamızın geleceğini de kent merkezli savaşlar belirleyecektir ve bu savaşımda belirleyici olan temel devrimci sınıf enternasyonal proletaryadır. Bütün diğer ezilen sınıf ve tabakaların, toplumsal kesimlerin demokratik mücadeleleri, proletaryanın sınıf mücadelesine bağlanarak gelişecek ve sorunlarını bu temele dayanarak çözecektir. Çağımızın temel gerçeği budur.

ABD ve NATO'nun ''önleyici saldırı konsepti'', ''kaos stratejisi'', ''terörizmle küresel savaş stratejisi'', ''kontrollü kaos'', ''önleyici savaş doktrini'', ''hibrit savaşları'', ''asimetrik savaş'', ''siber savaş'', ''dördüncü nesil savaş'' vs. her ne deniyorsa, bu gerici, karşı-devrimci savaşın asıl olarak proletarya ve ezilen halkları vuracağı açıktır.

    Günümüz dünyasında faşizm olgusunu bilimsel devrimci bir faşizm teorisiyle çözümleyebiliriz. Bu teori, Stalin, Dimitrov, III. Enternasyonal'in ortaya koyduğu faşizm teorisidir. Teorinin zenginleştirilerek güncelleştirilmesi bir şeydir, ''yenileme'', ''zenginleştirme'' adına Marksist-Leninist faşizm teorisinin içeriğini tasfiye etmek farklı bir şeydir. İkincisi revizyonizm ve tasfiyeciliktir. ''Neo-faşizm'', faşizmdir.

    Kuşkusuz ki, tıpkı Marksizm-Leninizm gibi, komünist faşizm teorisi de donmuş, mekanik, dogmatik bir öğreti değildir. Onun çağımızın dinamik gerçekleri ile bağlı geliştirilmesi, zenginleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, demokratik ve sosyalist mücadelenin diyalektiği; emperyalizm ve faşizme, savaşa karşı mücadele strateji ve taktikleri; propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve eylem biçimleri de ''küreselleşmiş'' dünyamızın gerçekleriyle birlikte ele alınarak geliştirilmesi gerekir. Bu konu. Ileride yazmayı düşündüğümüz makalelerimizde ayrıca ele alınacaktır.

    SON

    Hasan OZAN İLTEMUR

*''Bkz, '''NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik raporu.''











2 Ocak 2021 Cumartesi

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM



VII. BÖLÜM


Yazarın ''emperyalist küreselleşme aşaması''nda nesnel gelişme yasaları olmayan kapitalizm ''teori''si, Marks'ın ve Lenin'in, (III. Enternasyonal ve Stalin'in ısrarla savunmaya devam ettikleri) değer, artı-değer, artı-değer oranı, kar, kar oranı, kapitalizmde eğilimli düşen kar oranı yasası gibi nesnel yasaları yadsımakta ya da geçersizleştiğini savunmaktadır. Yazarın savunduğu düşüncelerin temsilcileri, fikirlerin/aklın gücü ile nesnel hareket yasalarını reddetmekte ya da yok etmektedirler. Nesnel gerçeğin yerine, subjektivizmi, iradeciliği geçirmektedirler. Bu, kaskatı bir idealizmdir. Oysa nesnel gerçek, ne iradeyle yaratılabilir ne de yok edilebilir. Fikirler, teoriler, tezler, kavramlar eğer nesnel gerçeği aslına en yakın, yaklaşık olarak ifade etme gücüne sahipse bilimseldir. Kavramlar ve düşünceler dünyası, nesnel gerçeğin yansımasıdır. Doğanın, toplumsal maddi gerçeğin dinamik nesnel karakterini kavrayamayan düşünceler, kavramlar nesnel gerçeği yansıtmaz, aksine onlar nesnel gerçeğin çarpıtılmasından ibarettirler. Artı-değer, kar, eğilimli düşen kar oranları kapitalist üretim tarzının nesnel karaktere sahip yasalarıdır. Bu kategoriler hangi kılık altında revize edilirse edilsin bu tahrifat burjuvazinin Marksizm-Leninizm'e, proletarya sosyalizmine karşı gerici ideolojik saldırısını ifade etmektedir.


Kapitalizmdeki emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırları, kapitalist üretimin amacıyla, “sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı-emeğin ele geçirilmesi”yle, “artı değer ve kar”la sınırlıdır. Dolayısıyla onun üretimi sınırsız geliştirme eğilimiyle sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma, emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırlarını da çizer. Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerin gelişmesi önündeki başlıca engele dönüştüğü çağımızda, zaten o, söz konusu “tarihsel görevine” sürekli bir şekilde “ihanet” etmektedir ve o, artık yaşlanmıştır, miadını çoktan doldurmuştur. Yani bu ''ihanet'' yazarımızın ifade ettiği ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında değil, emperyalizm olgusunun 20. yy'lın başında ortaya çıkmasıyla temel ve belirleyici bir olguya dönüşmüştür. Bu gerçeği redden yazar, bu olguyu ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında başlatıyor. Böylece yazarımızın Leninizm karşıtlığı bir kez daha berrak bir tarzda somutlaşıyor.


Genişletilmiş kapitalist yeniden üretim ve artı-değer üretiminin geride kaldığı, emperyalist kapitalizmin nesnel gelişme yasalarının sonlandığı iddiası, Marksizm'in, çağımızın Marksizmi olan Leninizm'in artı-değer oranı, kar oranı, eğilimli düşen kar oranı gibi yasalarının da sonlandığı mesajını iletmektedir. Savunun nesnel içeriği bu. Bu bağlamda, kısaca da olsa, artı-değer oranı, kar oranı üzerinde de durmak gerekmektedir. Ki yazarın benimsediği teori ve tezlere göre bu yasalar zaten yok ya da işlemiyor; bu durumda sözkonusu yasa ve kategoriler anlamsız, hayali, somut gerçekliğin çözümlemesinde iş görmeyen yasalar ve kategorilerdir. Aşağıda hatırlatacağımız nesnellik ve kavramlar olmadan günümüzün kapitalizmini de anlamak olanaklı değildir.


Artı-değer oranı, değişen sermaye ile ölçülen artı-değerdir; artı-değerin değişen sermayeye (işgücüne yatırılan sermaye, iş gücünün değeri) oranıdır. “Artı-değer kitlesi artı-değer oranı ile işçi sayısının çarpımına eşittir.” (Marx. Kapital, C. III, s.209) Artıdeğer oranı, kapitalistin el koyduğu bedava emeği (artı-emek zamanı), sömürü derecesini gösterir. Kar oranı ise, artı-değerin toplam sermayeye (değişen ve değişmeyen sermayeye) oranıdır. Dolayısıyla artı-değer oranı kural olarak kar oranından yüksek olur. Bunlar iki farklı büyüklüktür. Kapitalisti daha da fazla ilgilendiren kar oranıdır. Artıdeğer oranının yüksek olması, artı-değeri büyüten bütün imkan ve yöntemlerin azami limitine kadar zorlanması ve kullanılması, artı-değer oranını yükselttiği gibi, kar oranlarını da yükseltir. Ve kar, artı-değerin başkalaşmış biçimidir. Kar oranı kuşkusuz ki öncelikle artı-değer oranına bağlıdır ama ikisi aynı şey değildir. Karın kaynağı artı-değerdir.


Kapitalist üretim tarzı geliştiği oranda sermayenin organik bileşimi yükselir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, eğilimli bir şekilde kar oranlarını düşürür. Kar oranının eğilimli düşmesi yasası, sermayenin organik bileşiminin yükselmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. “Kar oranı, işçi daha az sömürüldüğü için değil, genellikle, yatırılan sermayeye oranla daha az emek kullanıldığı için düşmektedir.” (Marx, Kapital, C. III, s. 218) Kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine büyümesi; değişen sermayenin “toplam harekete geçirilen sermayeye oranla nispi azalma”sı, “kapitalist üretimin bir yasasıdır.” (Marx) Bu yasa, kar oranlarının düşmesi yasasının da temelini oluşturur ve düşme Marx’ın vurguladığı gibi, “mutlak bir biçimde değil de, artan bir düşme eğilimi” biçiminde gerçekleşir. Ve “kar oranındaki düşme … artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranında bir düşmeyi ifade etmektedir.” (C. III, s. 190) “Üretkenlikteki gelişme nedeniyle kar oranında bir düşüşün, kar kitlesinde bir artışla birlikte olacağı”, kapitalizmin bir “yasa”sıdır. (age., s. 200)


Kapitalist üretim tarzının sırrı artı-değer sömürüsünde yatar. Bu olguyu sistematik bir şekilde çözümleyerek bilimsel bakımdan soyutlayıp teorileştiren de Marx olmuştur. Marx’ın, Marksizm-Leninizm’in kapitalizm tahlilinin kilit taşı artı-değer teorisidir. Marx’ın artı-değer teorisiyle oynamak, revize etmek insanı bataklığa götürür. Sermayenin ideologları kadar postmarksist ideologlar da bunun bilincindedir. Bundan dolayıdır ki kapitalizmin açık ve gizli temsilcileri ve savunucuları ideolojik saldırılarını artı-değer teorisinin “çürütülmesi” üzerinde yoğunlaştırmaya devam etmektedir. Postmodernistlerin, postMarksistlerin, Negriciliğin modernizmin, endüstrinin*, proletaryanın bittiği, emek değer teorisinin geçersizleştiği, artı-değer sömürüsünden bahsedilemeyeceği, emeğin kendi değerini kendi belirlediği, postmodern bir çağda yaşadığımız teori ve tezleri de, gerçekte kapitalizm cephesinden gelen burjuva revizyonist saldırının bir diğer ifadesidir. Bu teori ve tezlerin tümü de burjuvazinin cephaneliğinden alınmıştır.

Hangi biçimde teorileştirirse teorileştirilsin bugün kapitalist emperyalizmin ''varoluşsal krizi çağında'' artı-değer üretemediği için çökeceği teorileri de aynı cehenneme açılır ve gider. Zaten nesnel yasaları olmayan kapitalizm teorileri bunu ifade eder. Dün “20. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş; bugün ise “21. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş ÇUŞ'ların neoliberal saldırganlığının sistematik dayattığı bir olgudur. Bu özellikle emperyalizme bağımlı çevrede daha keskin bir olgudur. Böyle olmakla birlikte, emperyalist kapitalizm ve çok uluslu uluslararası tekeller, istese de 19. yüzyıla, 19. yy. öncesi yüzyıllara, manifaktür ve ilkel birikim dönemine dönemez. Küresel/dünyasal ölçekte sermayenin organik bileşimi yükselmeye, büyümeye devam etmektedir. Bu da göreli artı-değer üretiminin sürdüğü anlamına gelir. Kapitalist emperyalizmin nesnel yasalarının, kronikleşmiş sorunlarının, keskinleşen genel krizinin, bu gelişme eğrisinin de eşitsiz gelişimini koşulladığı unutulmamalı. Tek yanlı soyutlamalarla gerçekler kavranamaz. Emperyalizmin bazı özelliklerini tek yanlı öne çıkararak, abartılı tablolar çizerek ise enternasyonal proletarya ve öncüleri devrimci ve sosyalist görevlerini yerine getiremez.


Aslında kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin 73'lerden itibaren sona erdiği, üretici güçlerin gelişmediği, aşırı birikim nedeniyle kapitalizmin artı-değer üretemediği, mutlak artı-değer üretiminin damgasını bastığı ''küreselleşme aşaması'' teorisi Harveyci ''ilkel birikim'', kendi tercih ettiği kavramla ''el koyarak birikim'' teorisinin savunusundan ibarettir. Günümüz emperyalizminin ''ilkel birikim''le, ''el koyarak birikim''le, ''mülksüzleştirme yoluyla birikim''le kavrayamayız ve saçmalıklıklar yığınına saplanmaktan kaçınamayız. Farklı analizler ve iddiaların eşliğinde görünüşte farklı kutuplarda duran anti-Marksist teorilerin son tahlilde kapitalist emperyalizmin aşıldığı, artı-değer üretemediği noktasında birleşmesi dikkat çekicidir. Gerçekte bu tablo, sözkonusu teorilerin ortak burjuva köklerine, burjuva ve küçük burjuva sınıfsal karakterine, Marksizm-Leninizm karşıtlığına işaret eder. Yazarımızda ''kendi''ne özgü savunuyla aynı cephede mevzilenmiştir.


Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Çürüyen, asalak, ölüm döşeğinde can çekişmekte olan bir kapitalizmdir. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Emperyalizmle birlikte proletarya devrimleri çağına da girilmiştir. Proleter devrimin nesnel koşulları emperyalist dünya sisteminin bağrında eksiksiz bir tarzda olgunlaşmıştır. Bundan dolayıdır ki Lenin, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması ve sosyalist devrimin öngünü olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Marksist-Leninist teori, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi ile, SSCB’de sosyalizmin kuruluşuyla, II. Dünya Savaşı’nın ardından güçlü bir sosyalist kampın doğuşuyla da kanıtlanmıştır. Kapitalizmin emperyalizmden öte gidebileceği yeni bir aşama yoktur. Kapitalist emperyalizm zorunlu olarak yerini proleter devrim aracılığıyla sosyalizme bırakacaktır.


Tarihsel tecrübe de Leninist teoriyi kanıtlamıştır. Sosyalist sistemin ve kampın geçici yenilgisi ve tasfiyesi bu temel teorik ve tarihsel gerçeği değiştirmiyor. Sosyalizmin geçici yenilgisi de, çağımızın olgularından birisidir. Bu geçici yenilgiyi, ''emperyalist küreselleşme'' öncesi dönemde dünya proleter devriminin nesnel koşullarının olgunlaşmamasına bağlamak, tarihsel deneyimin de fütursuzca inkarıdır. Bu koşulların ortaya çıkışını, ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasına bağlamak Leninizm'in uluslararası proleter devrim teorisinin açık bir reddidir. Leninist emperyalizm teorisinden kopuştur. Troçkizm'in ''sol'' çığırtkanlıktan ibaret dünya devrimi teorisine kapağın atılmasıdır. Ki yazarın, ''Sosyalizm Yenilmedi mi?''** başlıklı yazısında duruma göre kaba materyalizme, duruma göre sübjektif idealizme sığınarak yaptığı sözde eleştiriler berbat bir Troçkist demagojiden ibarettir ve işaret ettiğimiz kopuşun da açık ifadesidir. Yazarın, SSCB'de ve sosyalist kampta kurulan sosyalizmi, ''tek ülke'lerde sosyalist inşalar da sosyalizme ilerlemeyi zayıflatan bir rol oynuyordu.'', bu ülkeler ''zaten sosyalist değildi'' saptamalarından da bu gerçekleri görmekteyiz.


Sadece kısa bir vurgu; ÇUŞ'ların hegemonyasıyla belirlenen günümüzün emperyalizmi de ancak Leninizm ile kavranabilir. Ve P-M-P' hareketinin dünyayı temel alarak gerçekleşmesi, bugün, emperyalizmi daha keskin bir tarzda sosyalist devrimin öngünü yapmıştır. Bu nesnel koşullar ÇUŞ'ların hegemonyası ile belirlenen emperyalist kesitte daha keskin olgunlaşarak enternasyonal proletaryayı proleter devrimi gerçekleştirmeye çağırıyor...



DEVAM EDECEK


Hasan OZAN İLTEMUR


*Dünya sanayi üretimi

Kaynak: https://data.worldbank.org/indicator/NV.IND.TOTL.ZS

Yıllar

İnşaat dahil sanayi üretiminşin dünya gayri safi yurtiçi üretimindeki payı, %

2010

27,19

2011

27,4

2012

27,9

2013

26,6

2014

26,4

2015

25,5

2016

25,0

2017

25,4

2018

27,8



**Yazarın ''Sosyalizm Yenilmedi mi?'' ve ''Geri çekilişin olanaksızlığı – I'' başlıklı ATILIM gazetesinde yayınlanmış yazıları ve röportaj.