FAŞİZM,
NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -VI
Trump
döneminde;
''ABD,
1987’de Sovyetler Birliği’yle imzaladığı ve bu ülkenin
dağılması sonrası Rusya’nın taraf olduğu Orta Menzilli
Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) da Ağustos 2019’da
resmen çekil''di.
''ABD,
iklim değişikliğiyle mücadele etmeyi amaçlayan küresel Paris
İklim Anlaşması’ndan'' Kasım 2020 itibari ile resmen çekildi.
Trump,
2015 yılında, Obama döneminde İran'la imzalanan nükleer
anlaşmadan 2018 baharında çekildi.
Venezüella'da,
Bolivya'da faşist darbeler örgütlendi.
Obama
döneminde Hitlerci/nazist güçlerin ABD-AB eliyle örgütlenip
seferber edilmesiyle gerçekleştirilen nazisit darbeyle işbaşı
yapan Ukrayna'daki nazisist darbeci rejim Trump-ABD öncülüğünde
Batılı emperyalist devletler tarafından her bakımdan aktifçe
desteklenmeye devam edildi.
Suriye,
Libya, Yemen'de görüldüğü gibi doğrudan ve yarı-dolaylı
müdahale pratikleri de aynı emperyalist saldırganlığın diğer
göstergeleriydi.
Trump,
C-19 Pandemisi'ni kullanarak Çin karşıtı açıklamalar yapmaya
zorladığı Dünya Sağlık Örgütü'nden, istediğini alamayınca
çekildi.
Bu
gerçekler, lümpen faşist Trump dönemindeki Amerikan
emperyalizminin saldırgan politikasının bazı çıplak
ifadeleriydi.
Irkçı
faşist Trump, 2017'de çıkardığı bir kararnameyle, 7 Ortadoğu
ülkesinden gelecek göçmenleri yasakladı. ''Yasadışı göç''ü
önleme bahanesiyle Meksika ve ABD sınırına duvar ördü. Trump,
SSCB dağılıncaya kadar, Batı ve ABD emperyalizmi tarafından,
onlarca yıl ''Berlin Duvarı''nın sembolleştirilmesi üzerinden
kendilerinin ''özgürlük''çülüğü, SSCB'nin ise totaliter
diktatörlüğü temsil ettiği propagandasını merkeze alarak
yürütülen anti-komünist kampanyaya nazire yaparcasına ördüğü
duvara övgüler dizerken, ''Dünyanın en güçlü duvarı,
inanılmaz bir teknolojiden yararlanıyor. Covid-19'u durdurdu, her
şeyi durdurdu. Örneğin, Kaliforniya'da Meksika tarafında çok
virüslü bölgeler var. Duvara sahip olmasaydık, durum bizim için
de felaket olurdu' dedi.'' (Euronew.) Lümpen megaloman
Trump bu sözleri söylerken C-19 Pandemisi ABD yoksullarını kırıp
geçiyordu. Nüfusuna oranla pandemiden en fazla etkilenen ülke
ABD'deydi. Meksika'daki pandemi etkisi ABD'den gerideydi.
Trump,
seçim vaatlerinde 11 milyon göçmenin hepsini sınır dışı
edeceği vaadinde bulundu. Milyonları bulmasa da yüzbinlerce
göçmeni ABD'den attı.
Trump,
İsrail Siyonizm'iyle Amerikan emperyalizmi arasındaki bağlaşmayı,
Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan ederek pekiştirmeye devam etti.
Trump
döneminde işçi, emekçi, siyahi, kadın direnişleri sürdü.
Siyahi hareket, kadınların, LGBT+ hareketinin kitlesel karşı
koyuşu, öne çıkan kitlesel hareketler olarak önemliydi. Bu
hareketler kitlesel olarak patlak verdiği her kesitte uluslararası
alanda halkların desteğini kazandı. Bu kitlesel hareketler, ABD'de
keskinleşen sınıf çelişkisi ekseninde keskinleşen ve ortaya
çıkan hareketlerdi.
Trump
rejimi, gelişen bu hareketleri faşist terörle yanıtladı. Polis,
ordu, istihbarat örgütleri içerisinde de önemli mevziler kazandı.
Yüksek mahkemeye Trumpçu olarak bilinen önemli isimleri de atadı.
ABD'nin burjuva demokrasisine dayanan uzun tarihsel geleneği ve bu
geleneğin ya da biçimlenmenin yarattığı kurumsallaşmalar,
kitlelerin demokratik kültür, bilinç ve tepkisi ve karşı-devrim
içindeki iç çelişkiler olmasa, Trumpçu klik ve bağlaşıkları,
''milli şef''lik rejimi kurmada, yasama ve yargıyı yürütme
erkinin uzantısı haline getirmede, devletten bağımsız her
girişimi ezmede daha saldırganca davranacak ve bu bağlamda daha
güçlü mevziler kazanabilecekti. Bu kliklerin iç mücadelesinde,
demokratik toplumsal duyarlılığının yanı sıra, işçi
sınıfının, kent yoksullarının, yerli topluluklarının,
kadınların, siyahların yürüttüğü mücadelenin yanı sıra,
daha güçlü patlak vermesi kaçınılmaz olan yeni mücadele
dalgalarının baskısının rolü olmadığını düşünmek cehalet
olur. Kapitalist dünya sisteminde, sınıflararası uçurumun en
keskin, en derin ve kapsamlı nesnel temele oturduğu ülke ABD'dir.
ABD burjuvazisi, tarihsel ve güncel olarak bu olgunun keskin
sınıf bilincine sahiptir. 2000'lerden bu yana yeniden canlanan
proletarya ve halkların mücadele dalgası, gerek dünya burjuvazisi
gerekse ABD sermayesi bakımından özel önem taşımaktadır.
Onlar, gelişmenin yönünü iyi okumakta ve tüm hazırlıklarını
buna göre de yapmaktadır.
Pandemi
öncesi 46 ülkede kitlesel işçi ve halk hareketleri gelişiyordu.
Pandemi şimdilik bu gelişmenin önünü kesmiş olsa da, bu durum
geçicidir ve Pandemi sürecinin öz deneyimleriyle şekillenmiş
halkların, daha güçlü mücadelelere girişeceğini görmek
gerekiyor. Pandemi, kapitalizmin ve burjuva devletlerin
çürümüşlüğünü, çaresizliğini, zavallığını sergiledi;
sermaye trilyonlarca dolarla, euro ile fonlanırken, zengin
sınıfların dışında kalan kesimlerin nasıl pandemiye kurban
edildiğini dolaysız yaşadılar. Yani, bilakis pandemi koşulları,
yeni ve daha sert mücadelelerin koşullarını ve yeni dinamiklerini
hazırlamıştır. Pandemiyi sermayeyi semirtmenin, siyasal ve
toplumsal denetimi yoğunlaştırmanın aracı olarak kullanan ABD ve
dünya sermaye devletleri, pandemi sonrası enternasyonal proletarya
ve halkların daha sert yükselecek mücadeleleri ile karşı karşıya
kalacaktır.
21.
yüzyıl, dünya devriminin daha güçlü patlak vereceği, faşizm
ve savaş tehlikesinin yükseleceği bir asır olacağı bellidir*.
Ana sorun, dünya devriminin olgunlaşmış nesnel koşulları ile
öznel koşulları arasındaki uçurumun çözülmesidir. Sorunun
çözümünün kaçınılmaz olduğu, ancak bu çözümün
kendiliğinden gelmeyeceği, oldukça karmaşık süreçlerden
geçileceği de açıkça bilince çıkarılmalıdır.
Kuşkusuz
ki, Amerikan proletaryası kendi sorunlarını kendi çözecektir.
ABD proletaryasının en temel sorunu komünist/Marksist-Leninist
bir partinin henüz ortada olmamasıdır.
ABD'de
emperyalist sistemin sınıfsal nitelikte olan, son tahlilde gelip
sınıf sorununa dayanan toplumsal sorunlarının çözümünün
temel yolu dünya devriminin bir parçası olarak proleter devrimin
zaferinden, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla komünizme
doğru kesintisiz bir devrimin geliştirilmesinden geçmektedir. Ve
kuşkusuz ki, bu devrim eşitsiz ve kesintisiz bir devrim süreci
olan dünya proleter devriminin devasa bir bileşeni, tarihin gidişi
üzerinde derin etkiler yaratacak bir devrim olacaktır. ABD
proletaryası ve halklarının sömürüden, toplumsal adaletsizlik
ve siyasal baskıdan kaynaklanan sorunlarını ABD sermayesinin iki
ana partisi olan Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden beklenemez.
Bu iki parti, emperyalist ABD'nin gelişkin emperyalist sınıf
bilincine sahip, iç ve dış politikada Amerikan sermayesinin
sözcülüğünü yapan partilerdir. İki parti de son tahlilde
tekelci sermayenin stratejik çıkarları üzerinde birleşmekte ve
ABD sermayesi adına politika yapmaktadır. Trump'un kurabileceği
söylenen partinin de faşist karakterde olacağı açıktır.
ABD'de
gelişen faşist akım, örneğin, 1930'ların yükselen ve dünyanın
yeniden paylaşımını talep eden Almanya, İtalya, Japonya gibi
emperyalist devletlerden farklı olarak, hegemonyası gerileyen ve
gerilemesi kaçınılmaz olan bir emperyalist ülkede gelişen bir
akım karakteri taşımaktadır. Bu durumun ABD'de faşist hareketin
gelişmesi, devletin faşistleşme eğilimi üzerinde bir dizi
farklı özgünlüklerin ortaya çıkmasına yol açmış ve
açacaktır. Bu yeni bir olgu da değildir; faşizm, her bir ülkenin
somut tarihsel koşullarında özgül biçimler alarak ortaya çıkar
ve gelişir. Ancak, herbir ülkede, ister gerileyen isterse yükselen
emperyalist ülkeler olsun, faşizm, uluslararası tekellerin
burjuva sınıf egemenliğinin en son ve en saldırgan biçimidir.
Sınıfsal temelini tekelci burjuvazi oluşturmaya ve her bir
uluslararası tekelin arkasında da kendi ulus devleti durmaya devam
edeceği kesindir. II. Emperyalist Dünya Savaşı deneyiminden
görüldüğü gibi, faşizm, emperyalist dünya sisteminin iç
çelişki ve çatışmalarını, emperyalist devletler arası
rekabet ve hegemonya mücadelesini de alabildiğine keskinleştirerek
geliştirir...
Politik
kimliğini ''demokratik sosyalist'' olarak tanımlayan Senatör
Bernie Sanders gibi politikacıların sahneye çıkışı da
tesadüfi değildir. Sanders, 2016 ve 2020 yıllarında yapılacak
başkanlık seçimlerinde DP'nin başkan aday adaylarındandı.
''Sosyalizm'' iddiası, ABD'de bir hayli dikkat çekmiş ve CP vb.
çevreler tarafından sert saldırılara maruz kalmıştı;
rakipleri DP'yi de komünistlik iddiası ile yıpratmaya
çalışmışlardı. Sanders, başkan adayı olarak girdiği yarışta
iki dönemde de oldukça yüksek oy ve mali destek kazanabilmişti,
ancak DP'nin başkan adaylığı seçimlerini kazanamamıştı.
Sanders'in
''Sosyalizm'' iddiası ile politik arenaya sosyalist bir aday olarak
çıkması ve geniş bir sempati ve destek bulması, tesadüfi
değildi; aksine bu olgu, son tahlilde ABD proletaryası, kent
yoksulları, göçmenler, kadınlar, gençler, diğer emekçi
kesimler içerisinde büyüyen öfke ve yeni arayış gereksiniminin
dolaylı bir ifadesiydi. Yoksa, anti-komünizmiyle, sol düşmanlığı
ile ünlü ABD'de, üstelik ABD başkanlığı gibi bir kurumun
başına aday olma hedefiyle, Sanders'in ortaya çıkması ve destek
alması olanaklı olmayacaktı. Sanders, gerçekte, bir sosyalist
değildir. O, en fazlasından bir sosyal demokrat olarak
nitelenebilir. Kaldı ki, sosyal demokrasi adına hareket eden en
gelişkin partiler Avrupa'da şekillenmişti. Bu partiler,
uluslararası tekellerin hegemonyasıyla belirlenen ''neo-liberal''
politikalara bağlı olarak yeniden yapılanarak, bu politikaların
savunucuları haline geldiler. Yani o, 50-60-70'ler sosyal
demokrasisinin yerinde yeller esiyor. ABD gibi bir ülkede
Sanders'in örnek aldığını savunduğu ''İsveç modeli''ni yaşama
geçirebilmesi de olanaklı değildir. Sanders'in kendisi de buna
inanmamıştır. O, sınıflararası uçurumun aşırı büyümüş
olduğu ABD'de sınıflararası barış ütopyasını diri tutmak,
''toplumsal uzlaşı'' yoluyla kitlelerin dipten gelen dalgasını,
öfkesini yatıştırmak peşindedir sadece. Böyle olmakla birlikte,
Sanders'in, dünya anti-komünizminin tapınağında sosyalizm adına
geniş kitleler içerisinde ciddi bir karşılık bulması, hem
dipten mayalanan ve gelen ''sosyal hareket''liliğin ifadesi olduğu
gibi, daha da önemlisi, sınıf mücadelesinin gereksinmelerine
yanıt verebilecek bir komünist parti olmamasına karşın,
gelecekte proletarya sosyalizminin önderliğinde ABD proletaryasının
harikalar yaratabileceğininin de güçlü sinyalidir. ''ABD
solu''nun en ileri düzeyde sunduğu seçenek, ''Franklin
Roosevelt’in 1930’lardaki Yeni Anlaşması'' benzeri bir
anlaşmadır, eğer buna ''sol'' denebilirse. 1930'ların sosyal
demokrasisisinin sırtına basarak iktidara oturan Alman
sosyal-demokrasisinin deneyimini ise burada hatırlatmaya bile gerek
yok.
ABD'nin
Minneapolis kentinde 2020 mayıs ayı sonlarında George Floyd'un
vahşice katledilmesine karşı ayaklanan ve ABD geneline yayılan ve
Black
Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir)
eylemlerine yalnızca siyahiler değil, çok geniş bir beyaz genç
kitlenin de katıldığını biliyoruz; Trump'un,
devletin, ırkçı faşist para-militer güçlerin bu ve diğer büyük
kitle eylemlerine nasıl gaddarca saldırdığını biliyoruz. Trump,
bu süreçte yaptığı açıklamayla, ''Anti-Fa''ları terör örgütü
ilan ederek kapatacağını açıklamıştı; ancak siyasal,
toplumsal mücadelenin baskısı karşısında yasaklayamamıştı.
Faşizme karşı demokrasi için mücadele söyleminin ardına
gizlenerek, Bidenlere, DP ve CP gibi sermaye temsilcilerine
yedeklenmek ''sol politika'' olarak sunulamaz. Faşizm ve
''küreselleşmeye karşı mücadele'' adına ''yeni bir New-Dal''
peşinde koşulamaz. Emperyalizmi kapitalizmle, faşizmi, ABD
demokrasisi ile bağdaşmayan bir politika olarak görmek, eğer,
cehaletten, politik saflıktan kaynaklanmıyorsa, bilinçli bir
oportünizmdir. Liberal ve sosyal liberallerin bu vb. propagandası,
sadece sermayeye yaramakta ve geniş kitlelerin mücadelesini
yolundan saptırma misyonu oynamaktadır. Biden'in seçilmesini
ayakta alkışlayan liberal ve sosyal liberallerin, AB'de dahil,
Bidengiller familyesine övgüler dizmesi, sahte beklentiler yayması,
bir kez daha proletaryayı, halkları aldatmayı hedeflemektedir. Bu
hayalleri yayanların, ''Keynesyen kapitalizm'' propagandasını da
yaptıklarını, ''neo-liberalizm''e karşı, sosyal liberal, küçük
burjuva reformist propaganda ve ajitasyon yaptıkları da gözden
kaçırılmamalıdır.
''ABD
Başkanı Donald Trump’ın Twitter hesabı bloke edildikten sonra
seçim kampanyasını yürüten ekibi, Twitter’da, sosyal ağın
logosu olan kuşu kırmızıya boyanmış ve üzerinde orak ve çekiç
çizilmiş olarak yayınladı.'' haberi, faşist kliğin dizginsiz
anti-komünist niteliğini yansıtan verilerden birisidir. Trump
kliğinin Twitter gibi kapitalizmin, tekellerin parlayan yıldızını
orak-çekiçli logo çizdirerek teşhir etmesi, ABD sermayesinin
kalbinde sönmemiş komünizm korkusunu yansıtmaktadır. Trumpa
karşı sergilenen her davranışın, Trump tarafından ''komünist,
terörist, vatan haini'' olarak sunulması (dinci-faşist
Erdoğangiller familyasını de hatırlayalım) faşist demagojinin
karakterini yansıtmaktadır. Ancak bu demagojik propaganda,
anti-komünizmin kalesinde hala komünizm/terörizm korkusuna
oynanabildiğine, toplumun geniş kesimleri üzerinde bu
propagandanın etkili olabildiğini göstermesi açısından da
çarpıcıdır.
Kongre
binasının basılması eyleminin boşa çıkması, Bidengiller
familyası da içerisinde olmak üzere, liberaller tarafından ''yüce
Amerikan demokrasisi''ni yüceltmenin manipülatif aracı olarak
kullanılmakta ve kullanılacaktır. Vurgulamak gerekir ki, yeni
yönetim, bu girişimi, proletarya ve halklar üzerindeki baskıları
yoğunlaştırmanın, yeni saldırı tedbirleri geliştirmenin,
''terörizme karşı mücadele'' adına iç ve dış politikada
burjuva saldırganlığın silahı olarak değerlendirecektir.
Monthly Reiwev dergisi tarafından kendisiyle röportaj yapılan
gazeteci Max Blumenthal'in şu sözleri de bu gerçeği yansıtması
bakından önemlidir; ''Ve
Joe Biden'ın Vatanseverlik Yasası'nı güçlendirmeyi önerdiği bu
yerel anti-terör yasası gibi yeni yasaların yürürlüğe
girdiğini göreceğiz.''
(''Capitol güvenliğinin ihlali askeri bir operasyon gibiydi'',
gazeteci Max Blumenthal ile yapılan röportajdan)
Egemen
sınıflar kendi aralarındaki iç mücadele ve çatışmaları da
daima proletarya ve halklara karşı mücadelenin aracı olarak
kullanmışlardır. Bidengiller familyasının baskını yapanları
terörist olarak nitelerken, bileceğiz ki, söz, yayın, örgütlenme,
eylem özgürlüklerine karşı yeni kısıtlamalar getirilecek,
siyasal ve toplumsal kontrol güçlendirilecek, bireysel özgürlükler
kısıtlanacak, polis-asker-istihbarat aygıtı yetkinleştirilecek,
asıl olarak ezilenlerin ve proletaryanın mücadelesine daha etkin
saldırılacaktır. Askeri-sınai-istihbarat komplexiyle birlikte
çalışan ve en ileri teknoloji şirketleri de olarak dikkat çeken
''bilgi teknolojileri'' sektörü, ''sosyal medya'' tekelleri, ABD
devletinin ve kendi özgün çıkarları doğrultusunda herhangi bir
yargı kararı olmadan Trump'un sosyal medya hesaplarına yasak
getirmesi dikkat çekicidir. Bu önlem, sistem bakımından ana
tehlikenin Trump değil, ilerici, devrimci toplumsal hareket olduğu
ve yasak ve sansür saldırısının ana hedefinin mücadele ve
mücadele dinamikleri olduğu gerçeğini gizlememelidir. İt
dalaşının dönüp vuracağı asıl yer, proletarya ve halklardır,
ezilen toplumsal kesimlerdir, göçmenlerdir, kadınlardır, siyahi
harekettir. Sermayenin ve devletin faşizmle hesaplaşma çizgisi
falan yoktur. Bazı tutuklamalar, yapılacak mahkemeler, bir kısım
piyonun alabileceği cezalar, Bidengiller familyasının faşizmle
hesaplaşma eylemi olarak da görülemez. Faşizmin kaynağı
bizzatihi tekelci sermayedir, Amerikan emperyalizmidir. Faşizm
tehlikesine nihai olarak son verebilmenin tek yolu Amerika'da
proleter devrimin zaferidir.
Dünyamız
küreselleşerek
küçülmüş modern bir kente dönüşmüştür.
Bu kentte iki temel sınıf vardır; proletarya ve burjuvazi.
Dünyamızın geleceğini de kent merkezli savaşlar belirleyecektir
ve bu savaşımda belirleyici olan temel devrimci sınıf
enternasyonal proletaryadır. Bütün diğer ezilen sınıf ve
tabakaların, toplumsal kesimlerin demokratik mücadeleleri,
proletaryanın sınıf mücadelesine bağlanarak gelişecek ve
sorunlarını bu temele dayanarak çözecektir. Çağımızın temel
gerçeği budur.
ABD
ve NATO'nun ''önleyici saldırı konsepti'', ''kaos stratejisi'',
''terörizmle küresel savaş stratejisi'', ''kontrollü kaos'',
''önleyici savaş doktrini'', ''hibrit savaşları'', ''asimetrik
savaş'', ''siber savaş'', ''dördüncü nesil savaş'' vs. her ne
deniyorsa, bu gerici, karşı-devrimci savaşın asıl olarak
proletarya ve ezilen halkları vuracağı açıktır.
Günümüz
dünyasında faşizm olgusunu bilimsel devrimci bir faşizm
teorisiyle çözümleyebiliriz. Bu teori, Stalin, Dimitrov, III.
Enternasyonal'in ortaya koyduğu faşizm teorisidir. Teorinin
zenginleştirilerek güncelleştirilmesi bir şeydir, ''yenileme'',
''zenginleştirme'' adına Marksist-Leninist faşizm teorisinin
içeriğini tasfiye etmek farklı bir şeydir. İkincisi
revizyonizm ve tasfiyeciliktir. ''Neo-faşizm'', faşizmdir.
Kuşkusuz
ki, tıpkı Marksizm-Leninizm gibi, komünist faşizm teorisi de
donmuş, mekanik, dogmatik bir öğreti değildir. Onun çağımızın
dinamik gerçekleri ile bağlı geliştirilmesi, zenginleştirilmesi
gerekir. Bu bağlamda, demokratik ve sosyalist mücadelenin
diyalektiği; emperyalizm ve faşizme, savaşa karşı mücadele
strateji ve taktikleri; propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve eylem
biçimleri de ''küreselleşmiş'' dünyamızın gerçekleriyle
birlikte ele alınarak geliştirilmesi gerekir. Bu konu. Ileride
yazmayı düşündüğümüz makalelerimizde ayrıca ele
alınacaktır.
SON
Hasan
OZAN İLTEMUR
*''Bkz,
'''NATO 2030: Yeni
Bir Çağ İçin Birliktelik raporu.''