Translate

milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2019 Pazartesi

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...

ÖDP'DEN SOL PARTİ'YE...
III
Sol Parti'nin hedefi sermayeyi ve sermaye devletini yıkmak değil, dinci faşist politik rejimi ''yıkmak''tır. ÖDP-Sol Parti'nin burjuva demokratik ve sosyal reformist karakteri gereği, faşizm ve sermayeye karşı mücadeleden anladığı, politik rejim değişikliğidir. Devletin faşist, dinci faşist biçimi yerine burjuva demokrasisine dayanan bir devlet biçimi hedefiyle hareket etmektedir.. Devrimle işbirlikçi tekelci burjuvaziyi ve emperyalizme bağımlılık ilişkilerini yıkmayı değil, sosyal reformlarla devleti yeniden yapılandırmayı savunmaktadır. Devrimci değil, sosyal reformist bir partidir. Politik çizgisi (program, strateji ve taktikler) sosyal reformlar üzerinde şekillenmektedir.
Devlet ve politik rejim aynı şey değildir; devleti yıkmakla politik rejimi değiştirmek aynı şey şeyi ifade etmez. Devlet egemen sınıfın egemenlik, diktatörlük aracıdır. Devleti belirleyen örgütlenmiş zordur. Politik rejim ise devlet zorunun örgütlenme biçimidir; politik rejim denen şey, budur.
Burjuva devletin politik biçimleri ya da egemen sınıfın egemenliğini örgütlemenin tek biçimi değil, pek çok biçimi vardır. Faşizm gibi burjuva demokrasisine dayanan devlet biçimleri de burjuva devletin değişik politik biçimleridir ve kuşkusuz ki, burjuva demokratik biçime sahip burjuva devlet, burjuva egemenliğin en gelişkin biçimidir... Faşizm, dinsel faşizm gibi politik rejimlerin çözülüşü, yıkılması, yerini burjuva demokratik politik rejimlere bırakması proletarya ve halklar bakımından politik olarak ilerici bir kazanımdır; bunun için devrimin zaferi şart değildir. Fakat bunun kazanılması bile, proletarya ve halkların bedeller ödemeye dayanan devrimci mücadelesiyle gerçekleşebilir yalnızca.
Bu bağlamda ÖDP/Sol Parti, her devrimin temel ve genel yasası olan şiddete dayanan devrim perspektifine sahip değildir; ÖDP/Sol Parti geçtik devrimi, yasal mücadeleyi bile yasalara bağlı kalarak yürüten, yürütmek isteyen bir partidir. Bu bağlamda ÖDP ve Sol Partinin politik çizgisi pasifist niteliktedir; yasal mücadeleyi meşru zemine dayanarak yürütme teorisi ve pratiğinden de uzaktır. Sol Parti'nin (SP) de bu yolda yürüyeceğine kuşku yoktur ama pratik duruşlarıyla (legalist, parlamenterist bir akım olsa bile), meşruiyet temelli aktif bir anti-faşist çizgi izlerlerse buna sevinir ve yanıldığımızı da kabul ederiz.
IV
ÖDP egemen ulus olan Türk ulusunun küçük burjuva milliyetçiliğinin temsilcisidir aynı zamanda. Onun egemen ulus küçük burjuvazisinin sözcülerinden biri olması ÖDP'nin sosyal şövenizminin sınıfsal karakterinin nesnel temelidir. Tutarlı bir burjuva demokrat olmanın sac ayaklarından birisi, dahası, en başta gelen sorunu Kürt sorununda tutarlı bir anti-faşist demokratik halkçı bir çizgiye sahip olmaktır. Oysa ÖDP hiçbir zaman bu tutarlılığa sahip olmamıştır. Bu olgu, ÖDP'nin yalın bir gerçeğidir. Bunu gerek ÖDP sürecinden/deneyiminden, gerekse de 8. Olağanüstü Kongre'nin kamuoyuna açıklanan Manifesto'sundan biliyor ve görüyoruz.
Konu bağlamında Manifesto'da yazılanlar şunlardır;
''Kürt sorunu hem ülke hem de bölge açısından en acil sorunların başında geliyor. Kürt sorununun barışçıl bir temelde ve halkın nasıl yaşamak isterse öyle yaşamasını kabul eden bir yerinden demokrasi anlayışıyla çözülmesi gereklidir. Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır. Sorunun çözümünde silahlardan arınmış bir barışçıl siyasal süreç devreye sokulmalıdır.''
Bu açıklama tipik burjuva liberal, sosyal şöven bir açıklamadır ama ÖDP/Sol Parti'nin gerçeğidir. Herhangi bir burjuva liberal kalemden de bu bu vb. satırları okuyabilirsiniz.
Türkiye çok uluslu bir ülkedir. Türk ulusu egemen ve ayrıcalıklı bir ulustur. Kürdistan ise sömürge.
Kürdistan ilk olarak, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Osmanlı devleti ile Safavi devleti arasında ikiye parçalanmış; ikinci defa 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye, İran, Irak, Suriye arasında dört parçaya bölünmüştür. Kürdistan'ın en büyük parçası (Kuzey Kürdistan) Türk egemen sınıflarına kalmıştır.
Kürt sorunu salt Türkiye'ye özgü bir sorun da değildir; o, Ortadoğu çapında bir sorun, bölgesel uluslararası karaktere sahip bir sorundur. Ki Kürt halkının yürüttüğü mücadeleler, özellikle de Rojava devriminin başarı ve kazanımları sayesinde gitgide daha fazla uluslararasılaşmış bir sorun karakteri kazanmıştır. Ortadoğu gibi emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesinin merkezinde her devletin, özelde bölgesel ve emperyalist devletlerin bir politikası vardır ve her bir aşamaya özgü bu politikalar yeniden şekillendirilmektedir.
Türkiye'de Kürt ulusu sömürgeci boyunduruk altında inim inim inliyor ama Kürt ulusal demokratik devrimi 40 yıldır Türk egemen sınıflarının kirli, haksız, sömürgeci savaşına karşı kahramanca savaşıyor. Öyle ki Türk sermayesinin sömürgeci faşist diktatörlüğü iç ve dış politikasını başta Kuzey Kürdistan olmak üzere Ortadoğu çapında, onun uluslararası arenadaki etkileri de dahil, Kürt sorunu ve direnişine göre şekillendiriyor ya da öncelikle bunu gözeterek adım atıyor...
Peki ağır bir tarihsel arka planı olan bu denli derin, geniş, köklü bir sorunda, güncel bakımdan da Türkiye proletaryası ve halklarını öncelikle ve en yakıcı bir biçimde etkileyen bu sorunda ÖDP/Sol Parti'nin önerdiği çözüm nedir? Vurgulamak gerekir ki, ırkçılığın, militarizmin, şövenizmin, devlet terör ve soykırımının, bölgesel yayılmacı politikanın demagojik ve manipülatif aracı yapılan Kürt sorunu ve mücadelesi koşullarında ilkeli, tutarlı, kapsamlı, pratik politikada anlamını bulan bir politikaya sahip olmayanların ''sosyalist''liği, demokratlığı, ''faşizme karşı mücadele''si ne kadar anlamlı olabilir ki?!
Neymiş, ''Kürt sorununun barışçıl bir temelde ve halkın nasıl yaşamak isterse öyle yaşamasını kabul eden bir yerinden demokrasi anlayışıyla çözülmesi gerekli''miş. Başka, ''Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır. Sorunun çözümünde silahlardan arınmış bir barışçıl siyasal süreç devreye sokulmalı''ymış.
Tutarlı bir demokrat olmak, sosyal şövenizmle hesaplaşabilmek, her bakımdan Türk ulusundan işçi ve emekçileri tutarlı bir demokratizmle aydınlatabilmek için asgari olarak şunlar kabul edilmelidir;
Kürtlerin tarihsel ve güncel olarak uğradıkları her haksızlığa karşı kesin ve tutarlı bir mücadele yürütülmelidir. Ulusların ve dillerin eşitliği, ezilen ve sömürge ulusların direnme ve ayaklanma hakkı savunulmadan tutarlı bir demokrat bile olunamaz.
Kürt ulusu ayrı bir ulustur. Her ulus gibi Kürt ulusunun da ayrılma, özgürce ulusal devletini kurma hakkı, kayıtsız şartsız savunulması gereken bir haktır.
Ortadoğu'da bağımsız, birleşik devletini kurma hakkı, Kürt ulusunun şartsız hakkıdır. Emperyalizm ve bölge devletlerinin bu politikaya karşı her duruşuna, inkar ve imha, soykırımına karşı savaşmak, Kürt ulusal direniş ve devrimine siyasal destek vermek, katılmak, siyasal özgürlük mücadelesinde omuz omuza savaşmak zorunludur. Türk egemen sınıflarının ve sermaye devletinin sömürgeciliğine, şövenizme ve sosyal şövenizme karşı karşı, lafta da değil, pratik-politik olarak mücadele etmeyen hiçbir siyasal yapı tutarlı bir antifaşist demokratlığı bile temsil edemez.
ÖDP/Sol Parti geçtik yukarıda koyduğumuz sınırlı, asgari çerçeveyi savunmayı, günlük anti-faşist mücadelede bile Kürt hareketiyle (ve aynı zamanda devrimci ve komünist hareketle) arasına ısrarla kalın bir sınır çizgisi çekegelmiş; ısrarla sosyal şöven karakterini sergilemeye devam etmiştir.
Tarihte ve politikada bütün temel sorunlar, zor yoluyla çözülmüştür. Bu Kürt ulusal sorununun çözülmesi bağlamında da böyledir ve böyle olacaktır. Ortadoğu'da Kürt sorunu ve direnişinin gerçeği de bunu kanıtlamaktadır...
Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü talebini Kürt sorunu temel gerçeğinin reddinin kılıfı yapıldığı oranda, orada demagojik ve manipülatif bir propaganda ve ajitasyon var demektir. Barış talebi, faşizm ve gericilikle halklar arasındaki çelişki ve çatışmaları keskinleştirerek, faşizm ve sermayenin siyasal teşhirine, kitle mücadelesini geliştirmeye, şövenizmin etkisini kırmaya hizmet ettiği oranda değerlidir; yoksa, barış adına liberal gerici söylem burjuvaziye, devlete, faşizm ve gericiliğe hizmet eder ve sınıfı, kitleleri, halkları pasife ederek sınıfsal ve ulusal mücadeleye ağır zararlar verir.
Haklı ve haksız savaş ayrımı yapmadan silahlı mücadeleyi reddetmek burjuva liberal gerici bir politik çizginin ifadesidir.
Türk egemen sınıflarının sömürgeci savaşını mahkum etmeden, onun haksız bir savaş olduğu söylenip açığa çıkarılmadan, Kürt ulusunun ulusal demokratik serhildanlarını ve silahlı ulusal ayaklanmasının haklı savaş, desteklenmesi gereken bir savaş olarak görüp anlatmadan tutarlı bir demokrat bile olunamaz. ÖDP/SP çizgisinde ve pratik-siyasal duruşunda bunun izi bile yok. ''Şiddet politikaları halkları birbirine düşman etmenin yanı sıra çözümü de imkânsızlaştırmaktadır.'' saptaması dipten doruğa şövenizmle, sosyal şövenizmle damgalıdır.
Burada haklı haksız savaş ayrımı, burada gerici, faşist sömürgeci devlete karşı haklı ulusal direnişin, ayaklanmanın, silahlı mücadelenin desteklenmesinin izi yok. Haksız savaş yürütenlerle haklı savaş yürütenler aynı çuvala koyuluyor ve sözde tarafsız kalınarak her iki taraf mahkum ediliyor. Gerçekte bu politikayla, nesnel olarak, Türk egemen sınıfının egemenliği ve sömürgeci haksız savaşı desteklenmiş oluyor. Sınıf ve Türk halkı ideolojik ve siyasal olarak silahsızlandırılıyor, Türk burjuvazisine yedekleniyor; Kürt ulusunun tarihsel ve güncel haklı güvensizliği kışkırtılıyor ve halkların birleşik devrimci-demokratik mücadelesi parçalanıyor ya da engellenmiş olunuyor.
Çözümü engelleyen Kürt ulusal mücadelesi ve devrimi değil, işbirlikçi Türk sermayesi, devleti ve dinci faşist rejimdir. Sorun dosdoğru böyle ortaya konulmalı ve sınıfa, ezilenlere de bu gerçek alabildiğince yalın bir şekilde anlatılmalıdır. Peki ÖDP/SP siyasal çizgisinde ve duruşunda, örneğin 8. Olağanüstü Kongre'nin Manifestosu'nda bunun bir izi bile var mı? Hayır!

11 Haziran 2015 Perşembe

7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE



7 HAZİRAN GENEL SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE
7 Haziran’da gerçekleşen genel seçim, denebilir ki, T.C. tarihinin en önemli genel seçimidir. Seçimlerin gerçekleştiği tarihsel konjonktürü; iç, bölgesel, uluslar arası politik güçler dengesini ve önümüzdeki süreçte olası gelişmelerden yola çıktığımızda bu gerçeği çarpıcı bir şekilde görmek olanaklıdır… Dolayısıyla 7 Haziran seçimlerinin sonuçları da yaşamsal önemdedir. Emek, barış, demokrasi, adalet, özgürlük mücadelesi veren kuvvetlerin geniş kesimlerinin seçimlere politik bir bağlaşmayla katılması bu seçim sürecinin en temel olguydu. Bu bağlaşmanın bir cephesel birlikle taçlanmış olması (HDP) başlı başına yüksek bir politik kazanımdı. Böylece seçimlere halkların, ezilenlerin cephesel örgütlenmesiyle güçlü bir tarzda müdahale edilebilmiştir. Böylece aynı zamanda 12 Eylül faşizminin yüzde onluk barajı da dahil bir dizi baraj yıkılabilmiştir… Bu süreçte başlıca olarak iki cephe karşı karşıya gelmiştir; seçim sürecindeki çarpışma esas olarak HDP cephesi ile düzen, devlet, rejim ve partilerinden oluşan cephe arasında geçmiştir. Devlet aygıtı ve olanakları Erdoğan ve AKP Hükümeti eli ile, diğer burjuva partilere karşı kullanılsa da, esas olarak HDP’nin önünün kesilip geriletilmesi, etkisizleştirilmesi amacıyla fütursuzca kullanılmıştır. Gündemi belirleyen AKP, CHP, MHP gibi burjuva partiler değil, ezilenler cephesi, HDP olmuştur. Kesin olan şudur: HDP, seçimlerden açık ve net bir politik zaferle çıkmıştır ve bu sonuçların önümüzdeki süreç bakımından özgül bir ağırlığı ve etki gücü olacaktır. HDP’nin kazandığı başarının üstünü örtmek için faşist diktatörlüğün, dinsel faşist iktidarın, din tüccarı faşist elebaşının örgütlediği provokasyon, saldırı ve manipülasyonun gücü ise, bu zaferi gölgeleyememektedir ve gölgeleyemeyecektir de.
Zevkle ve mutlulukla yazalım: 7 Haziran seçimlerinin tek galibi HDP’dir. HDP deneyimi bu topraklarda bir ilktir ve başarılı olmuştur. Başarı, halkların kardeşliğinin başarısıdır. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”tır… HDP’nin zaferi Gezi/Haziran Ayaklanması’nın ruh ve yönelimini temsil etmektedir. Haziranın meşru mücadele duruşu, demokratik halkçı karakteri, çeşitlilik ve birlik ruhu, birleşik mücadele yönelimi, ezilen sınıf ve tabakaların, toplumsal grupların eşitlik, adalet, özgürlük talepleri, kardeşleşme ve zulme baş kaldırma vb. duruş ve yönelimi HDP tarafından Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında her türlü faşist ve gerici teröre ve sınır tanımayan yalan rüzgârına karşı vuruşa vuruşa dile getirilmiş ve güçlü bir şekilde savunulmuştur. Boş laflarla, liberal ve reformist, ulusalcı/milliyetçi demagoji ve manipülasyonla bu gerçeğin üstü artık örtülemez. Haziran Ruhu özgün bir tarzda HDP’de cisimleşmiş ve yeniden şaha kalkmıştır… Rojava, Kobani, Gezi/Haziran ruhu HDP’ye yol göstermeye devam edecektir. Buralardan daha çok şey öğrenmeye de gereksinmemiz olduğu ise ayrıca açıktır…
7 Haziran Genel Seçimlerinden, Amerikancı dinci faşist AKP (ve saraydaki elebaşısı) ağır bir yenilgi alarak çıkmıştır. AKP birinci parti konumunu korusa da, yüzde 9’luk gibi ciddi bir oy kaybıyla seçimlerin asıl mağlubudur. Halklar, başta da Kürt halkı Erdoğan’ı ve partisini cezalandırmıştır. AKP hiçbir ilde oylarını artıramadığı gibi her yerde de oy kaybına uğramıştır. 7 Haziran seçim sonuçları Erdoğan için çok ağır bir hezimet olmuştur. HDP’yi baraj altı bırakıp HDP’nin hakkı olan milletvekillerine el koyarak tek başına iktidar olmayı hedefleyen haramzade, bu kez bunu başaramamıştır ve üstüne de ağır bir tokat yemiştir. Şu an yezidbaşı eşekten düşmüş misali şok halinde, iktidarını kaybetme telaşı ve can havliyle, Diyarbakır’da sergilenen provokasyon ve katliam girişiminden de görüldüğü gibi, Kürdü Kürde kırdırma ve gerici-faşist iç savaş kışkırtıcılığı yapmakla meşgul…  HDP, Erdoğan’ın ipini çekeğini söylemişti, nitekim öyle de oldu. HDP, IŞİD/DAİŞ başının çökecek saltanatına en ağır darbeyi indirdi. Gezi/Haziran Ayaklanması’nın şiarında olduğu gibi “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”… Yenilgi ve hezimeti kabullenemeyen, saltanat hesapları bozulan Ebu Süfyan-Muaviye-Yezid başı, Diyarbakır’da örgütlediği provokasyon ve katliam benzeri, hatta daha ağır kirli işler peşinde görülmektedir. HDP’nin, devrimci hareketin, kitlelerin bu bakımdan uyanık olması hayati önemdedir…
Seçimlerin ikinci mağlubu ise CHP’dir. CHP, yerinde bile sayamamıştır. CHP geçtik oylarını arttırmayı, 2011 genel seçimlerindeki oy oranını bile koruyamamıştır. “Ana muhalefet partisi”nin yüzde 1’lik oy kaybı bunun kanıtıdır. Dahası, 13 yıllık “ana muhalefet partisi” unvanı düşünüldüğünde, gerçekte söz konusu oy kaybı, CHP’nin başarısız olduğunu, burjuva ana muhalefet partisi işlevini yerine getiremediğini de göstermektedir. Elebaşı Erdoğan ve AKP, 13 yıllık iktidarı döneminde gerek “ana muhalefet partisi” olan CHP ile ve gerekse de MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynaya gelmiştir. Proletarya ve halkların temel ve güncel talep ve mücadelelerine gözlerini kapayan CHP’nin başarısız olmasının anlaşılmayacak bir yanı da yoktur. Ayrıca eğer HDP seçim barajını aşamamış olsaydı, Erdoğan ve AKP’si, CHP ve MHP ile kedinin fareyle oynaması gibi oynamaya da devam edecekti.
MHP seçimlerden oylarını yüzde 3 kadar arttırarak çıkmıştır. Bir “uç kutup” olarak MHP’nin oylarını arttırması dikkat çekici ve tehlikeli bir duruma işaret etmektedir… MHP, politik özgürlüklerin amansız bir düşmanıdır ve Kürt sorununun da demokratik barışçıl çözümüne karşı mücadele eden ırkçı faşist bir partidir. Dolayısıyla MHP yelkenlerini, ırkçılık-şovenizm-milliyetçilik rüzgârı ile şişirmiştir. Bu bağıntıda en büyük yardımcısı da dinci faşist elebaşı Erdoğan ve AKP Hükümeti olmuştur. Bu bağlamda MHP’nin özel bir başarısından da bahsedilemez. MHP’ye giden oylar esas olarak AKP’den, kısmen de CHP’den gelmiştir.
Seçimlerin politik ve psikolojik galibi, HDP’dir. HDP seçimlerden zaferle çıkmıştır. Yeni dönemde Meclis’te de güç dengeleri üzerinde kesin bir baskı gücü haline geldiği/geleceği açıktır. HDP önüne çıkarılan tüm engelleri öz gücüne güvenerek, esnek, etkin, soğukkanlı, kararlı ve mücadeleci bir duruşla göğüsleyerek aşmasını bilmiştir. HDP’nin seçim zaferi ileri kitleler, halklar nezdinde büyük bir sevinç ve mutlulukla karşılanmıştır. Gezi’nin, Rojava’nın, Kobani’in enerji ve dinamizmine de yaslanan HDP, halklar nezdinde öz gücüne güven ve umudu, daha büyük mücadelelere hazırlık ve yönelimi ivmelemiştir… Ayrıca komşumuz Yunanistan’daki işçi ve emekçilerin mücadeleci gücü ve seçimlerden çıkardığı ilerici sol seçenek de Türkiye’ye, HDP’nin seçim zaferine moral gücü desteği sağlamıştır. HDP yalnızca Kürdistan’da değil tüm Türkiye çapında oylarını önemli ölçüde yükseltmeyi başarmıştır. HDP dar anlamda bir Kürt partisi değil artık bir “Türkiye partisi”dir, Türkiye ve Kürdistan partisidir…
Politika güçle yapılır. Politik gündem güçle belirlenir. Gücü açığa çıkarmak ve büyütmek somut tarihsel koşulların biriktirdiği ve çözümünü dayattığı ya da çözümünü bir zorunluluk, gereklilik olarak toplumun önüne getirdiği gündemleşmiş gerçekler üzerinden politika yapmakla gerçekleşir… HDK, özellikle de giderek HDP gerçeği ve deneyimi bu olguyu çarpıcı bir şekilde vurgulamaktadır. Demokratik halkçı karaktere sahip ve halkların kardeşliği projesi olan HDP’nin politik başarısının arkasında da kabaca bu gerçek yatmaktadır. Bu proje ve pratikle, HDP, gündem belirleyen, güç üreten, geniş kitlelere seslenebilen ve giden, politik özgürlük kavgasının önünü açan etkin bir politik güç haline gelebilmiştir. Politikada bir çekim merkezine dönüşerek, geniş kitlelere güven verebilmiş, geniş bir sempati dalgası yaratabilmiş ve yüzde 13’ü aşkın bir oy alabilmiştir. Üstelik henüz yeni kurulmuş olduğu halde. Elinde sınırlı imkânlar olduğu halde. Üstüne üslük azgın bir faşist kuşatma, baskı, saldırganlıkla dövüldüğü halde…
CHP’nin, MHP’nin, AKP’nin tabanında bile nispeten geniş bir şekilde ortaya çıkmış olan Demirtaş sempatisinin asıl nedeni Demirtaş’ın başarılı bir demagog, bir “jön” ya da “popstar” olması değil, bu topraklarda gericiliğin etkisi altında olan kitlelerin bile içgüdüsel, bilinçsiz, yarı-bilinçli olarak, son derece çarpık da olsa, hissettiği adalet, eşitlik, özgürlük istem ve sezgidir. Bu bağlamda Demirtaşın sadeliği, güler yüzlülüğü, alçak gönüllülüğü, içtenliği, dürüstlüğü, pratik zekâsı, zekice esprileri, “içimizden birisi” etkisi, gençliği, enerjisi vb. önemli olmakla birlikte esas nedeni oluşturmamaktadır. İlerici kitlelerden gericiliğin, faşizmin etkisinde olan kitlelere kadar en geniş halk kitleleri, narsist, egoist, megolaman, bencil, hep bana hep bana diyen, iktidar düşkünü, kariyerist, entrikacı, içten pazarlıkçı, içi başka dışı başka, kibirli, duvar suratlı ya da sahte alçak gönüllük vb. taklidi yapan “önder”leri, yöneticileri sevmez aslında. Aslında bu, bin yılların kültürüdür ya da kökleri çok gerilere dayanan, komünal topluma uzanan ve insanlığın tarihsel hafızasından silinememiş ve emekçilerin, emekçi karakteri ile birleşmiş, en fazla da emekçi kitleler içerisinde yaşayabilen değerlerdir. Sınıflı hiyerarşik düzenin 10 bin yılı aşan tarihine karşın, bu kültür, ahlak anlayışı, moral değerler her şeye karşın en fazla da emekçi sınıf ve tabakalar içerisinde yaşamaya devam etmektedir…
7 Haziran Genel Seçimleri’nde Öcalan ile dinci faşist elebaşı Erdoğan’da somutlaşan iradeler savaşında kazanan Öcalan, kaybeden ise Erdoğan olmuştur…
Anayasanın çizdiği sınırları küstahça hiçe sayma pahasına bütün devlet imkânlarını, yandaş sermaye ve medyayı, AKP’nin elindeki belediyeleri, Dinayeti ve camileri, sayısız tarikatı,  rüşvet ve yolsuzlukla oluşturduğu gizli fonları seferber ederek sınırsız bir saldırganlıkla “Türk Tipi Başkanlık Rejimi” ve AKP için seçim çalışması yürüten Erdoğan, seçimlerin en ağır yenileni olmuştur. Seçimleri “Başkanlık” rejimi için bir referanduma çeviren dinci faşist elebaşı, başta Kürt halkı olmak üzere halklar tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Zat-ı muhteremin bu “heves”i kursağında kalmıştır.
Genel seçimden en büyük başarısızlıkla çıkan parti AKP ve “lider”i Davutoğlu; en büyük başarıyla çıkan parti ise HDP, HDP’nin kolektif liderliği ve lideri Demirtaş olmuştur. HDP Türkiye’nin her yerinde oy oranını arttırmıştır. Yalnızca Kürdistan’da değil, Batıda da, başta metropoller olmak üzere Türkiye’nin her yerinde arttırmıştır. Böylece bir “Türkiye partisi” olmayı büyük bir oranda başarmıştır. 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi her türlü iftiraya ve teröre rağmen HDP, siyasal ve toplumsal meşruiyetini bileğinin hakkıyla koparıp almıştır ya da kazanmıştır. Seçimlerden başarıyla çıkan HDP, bugün, daha büyük bir politik güç olarak Türkiye, Kürdistan, Orta doğu’da politik güç dengeleri üzerinde etkin olabilecek bir politik kuvvet olarak her düzeyde derinlemesine ve genişlemesine gelişip güçlenmeye bakacaktır. Bunun için koşullar dünle kıyaslanmayacak kadar da elverişli…
Türkiye, Kürdistan ve “Genişletilmiş Ortadoğu”nun temel tarihsel ve güncel politik sorunu politik özgürlüklerin kazanılması sorunudur… Türkiye ve Kürdistan’da gerçekleşen 7 Haziran seçimlerinin deneyimleri de bu tarihsel ve politik gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Türkiye ve Kürdistan’da politik özgürlük sorunu daha keskin bir şekilde ortaya çıkarak çözümünü dayatmıştır ve dayatmaya da devam edecektir. 7 Haziran muharebesi, politik özgürlük kavgasının sadece bir evresidir… Emperyalizme bağımlılık ilişkileri, işbirlikçi Türk egemen sınıflarının egemenliği ve bu egemenliğin ana dayanağı olan faşist diktatörlük (devlet) antiemperyalist demokratik halkçı bir devrimle yıkılmadan (devrimimizin ilk adımı) temel politik özgürlüklerin kazanılamayacağı açıktır… HDP, HDP’nin seçim zaferi tamda bu kavgada politik mücadelenin önünü açan, proletarya ve halkların mevzilerini büyüten, politik eğitim ve mücadelesini geliştiren bir araçtır sadece ama gerekli, zorunlu, geliştirici, önemli bir araç… Öyle sosyal şoven çevrelerin sözde proletarya, sosyalizm vs. adına burun büktüğü, hor görülecek vb. bir araç değil. HDP’nin başarısının bir kez daha ve daha geniş bir şekilde açığa çıkardığı gibi barış (ve politik özgürlük) talebiyle, barış talebinin öne çıktığı bir mücadele ile; sömürgeci faşist diktatörlükle işçi sınıfı ve emekçiler, halklar, ezilenler arasındaki çelişkiyi büyütmek, büyüterek politik özgürlük ve devrim kavgasını geliştirmek tümüyle olanaklıdır…
7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından görülebileceği gibi, dinci faşist elebaşı ve AKP artık istediği gibi at oynatamayacaktır. Yalnızca AKP değil, parlamentoda yer alan öteki burjuva gerici ve faşist partiler için de geçerlidir bu. Yalnızca bu kadar da değil, mecliste kurulacak koalisyon hükümetleri için de bu geçerli olacaktır. Çünkü karşılarında proletarya ve halkların büyüyen mücadelesi ve onun en önemli dinamiklerinden birisi olarak HDP olacaktır. HDP parlamentoda hakların mücadeleci sesi ve gücü olarak kendisini enerjik bir tarzda ortaya koyacaktır. Ki HDP’nin mücadele ve etki gücü kudretini salt legal ve parlamenter mücadeleden alan bir güç değildir. Aksine, arkasında, örgütlü ilerici demokratik ve devrimci dinamik ve kuvvetler bulunmaktadır. Meşru mücadele dinamiği ve alanına dayanmaktadır. Geride kalan sürecin deneyimlerinden de görülebileceği gibi, sokağın gücü, dağın gücü, etkisi Ortadoğu çapında hissedilen yurtsever hareketin gücü, milyonların gücü bulunmaktadır. Açık ki, HDP, parlamento dışı ve içi mücadelenin bileşiminden ve sentezinden kudretini alarak mücadelesini büyütecektir…
DEVAM EDECEK