Translate

Harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2021 Pazartesi

''YENİ EMPERYALİZM'' TEORİSİ VE HARVEY -IV

Emperyalizmle kapitalizm arasındaki bağı, emperyalizmin ekonomik karakterini kavrayamayan burjuva aydınların, emperyalizmi militarizmle, yayılmacılıkla, işgalcilikle, sömürge yağmasıyla, ekonomi dışı zorla bir tutarak sorunu açıklamaya çalışmaları onların sermayeye bağımlılıklarının ve burjuva ufkun onların nihai ufukları olduğunun kanıtıdır. Üretim ilişkileri, sınıf ilişkileri, sınıflar, sınıflararası temel ilişkiler ve mücadele arenası, proleter devrim onların ufkunun dışındadır. Dahası onlar devrimci sosyalist sınıf mücadelesinden ve kapitalizmi yıkacak proleter devrimden ölesiye korkarlar; dolayısıyla sınıf barışını yüceltirler, en iyi durumda sınıf barışını önlediğini düşündükleri kapitalizmin sivriliklerine karşı çıkarlar; tıpkı ''neoliberalizm''e, ''neomuhafazakar neoliberalizm''e karşı çıkarken iyi kapitalizmi, iyi emperyalizmi, demokratik kapitalizmi, ''sosyal refah kapitalizmi''ni savunma perspektiflerinde olduğu gibi.

Lenin'in şu eleştirisi Kautskist ''Ultra emperyalizm''' teorisini ''Yeni Emperyalizm'' olarak pazarlayan teorisyenlere de yanıttır;

''Asıl olan şu ki, Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali-sermayece 'tercih edilmiş' bir politika olduğunu ileri sürmekte; ve bu politikanın karşısına, güya olanaklı görünen ve gene mali-sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Burdan da, ekonomi içersinde tekellerin, tekeli, zoru ve fethi dıştalayan bir politik tutumla bağdaşabileceği sonucunu çıkarmaktadır. Bu da, tam anlamıyla mali-sermaye döneminde tamamlanmış olan ve en büyük kapitalist devletlerin arasındaki rekabetin günümüzdeki biçimlerinin kendine özgü temelini meydana getiren 'dünyanın paylaşılması olayının' emperyalist olmayan bir politikayla bağdaşabileceği demek oluyor. Böylece, Kautsky, kapitalizmin -bugünkü evresinin en temel çelişkilerini bütün derinliğiyle ortaya koyacağı yerde, bunları daha hafif göstermeye, gizlemeye calışıyor. Vardığı sonuçda, marksizmin yerine, burjuva reformizmi oluyor. ''


''Kautsky, Cunow'a karşı çıkıyor: Hayır, emperyalizm, çağdaş kapitalizm değildir; yalnızca, onun politikasının biçimlerinden biridir; ve biz, politikaya, emperyalizme, ilhaklara vb. karşı savaşım verebiliriz, vermeliyiz.''


''Bu, ilk bakışta alkışlanacak bir yanıt gibi geliyor. Ama, aslında, emperyalizmle uzlaşmanın daha önce, daha iyi [sayfa 112] maskelenmiş (bu bakımdan da daha tehlikeli) bir propagandasını taşıyor; bankaların ve tröstlerin politikasına karşı yapılıp da bunların ekonomik temellerini kavramayan bir 'savaşım', reformizmden ve burjuva pasifizminden başka bir şey değildir, masum ve iyi niyetli isteklerden öteye gidemez. Varolan çelişkileri bütün derinliğiyle ortaya koymak yerine onlardan kaçmak, en önemlilerini gözden kaçırmak, Kautsky'nin marksizmle hiçbir ortak yanı olmayan teorisi böyledir işte. ''



''Ultra emperyalizm'' savunucusu Harvey, kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin tıkandığını, artı-değer üretemediğini, yerini ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' politikasına bıraktığını düşünüyor.

O şöyle diyor;

"El koyarak birikim" [accumulation by dispossession] adını verdiğim (bkz. 4. Bölüm) süreç (özelleştirmeyle birlikte) küresel kapitalizmin başlıca özelliği haline geldi. Bu alanda gösterilen direnç, genişlemiş yeniden üretimin ortaya çıkardığı emek mücadelelerinden ziyade, anti-kapitalist ve antiemperyalist hareketler içinde öne çıkmaya başladı.'' (Yeni Emperyalizm, s. 57)

O, ''Sonuç olarak,.. 1970'ten önce belli belirsiz olan el koyarak birikim, kapitalist mantığın başlıca niteliği olarak tekrar ortaya çıkıyor'' (iba.) diyor.

Emperyalizmi, kapitalizmin en üst ve son aşaması olarak görmeyen ve emperyalizmi ''burjuvazinin iktidarının aşamaları'' olarak değerlendiren Harvey, ''ABD başatlığı ve hegemonyasında geçen 1945-1970 arasındaki dönem, burjuvazinin siyasi iktidarındaki ikinci aşamaydı.'', ''Burjuvazinin küresel iktidarının bu ikinci aşaması 1970'lerde son buldu. Sorunlar katlandı. Bir kere, tüm emperyal rejimlerin klasik bir sorunu yine ortaya çıkmıştı: aşırı büyüme.'' saptamasını yapar. Bu aşamayı da ''el koyarak birikim'' aşaması olarak ilan eder. Aşırı birikim nedeniyle çıkmaza saplanan emperyalizm. Artı-değer üretmediği için genişletilmiş kapitalist üretimin aşılması olan ''el koyarak birikim''. Nesnel yasaları olmayan bir emperyalist kapitalizm. Kapitalist üretim tarzından kaynaklanmayan, dahası ona aykırı, yanlış ve düzeltilmesi gereken bir sapma olan neoliberal politika ve ''yeni emperyalizm.'' Saptamalar bunlar.

O, Marks'ın tahlil ettiği kapitalizmin ''ilkel birikim aşaması''nın sürdüğünü ve bugün ''tekrar'' başat hale geldiğini vurguluyor kitabında.

Harvey;

''El koyarak birikimin münhasıran periferiye özgü bir olgu olmadığını düşünsem de, en acımasız ve insanlık dışı özelliklerinin, eşitsiz coğrafi gelişmişlik düzeyine sahip zayıf ve bozulmuş bölgelerde görüldüğünü kabul ediyorum.'' değerlendirmesinde bulunur ve ''el koyarak birikimin emperyalist sermaye birikimi örgütlenmesi içinde temel çelişki olarak ön plana'' çıktığını söyler.

Harvey, "El koyarak birikim"in tablosunu şöyle çizer;

''El koyarak birikimin bütünüyle yeni mekanizmaları da artık devreye girmiş durumdadır. DTÖ müzakerelerinde fikri mülkiyet haklarına yapılan vurgu (TRIPS anlaşması -trade-related intellectual property rights-), genetik materyalin, dölleme plazmasının ve buna benzer diğer ürünlerin patent ve lisans haklarının, bunların gelişiminde önemli rol oynamış halklara karşı artık bir silah olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Biyolojik korsanlık salgın gibi her yere yayılmakta ve dünyanın genetik kaynakları birkaç büyük tıp şirketinin çıkarına yağma edilmektedir. Küremizin ortak çevresel kaynaklarının (toprak, hava, su) hızla tüketilmesi ve sermaye yoğun tarımsal üretim tekniklerinin neden olduğu çevresel bozulmalar, doğanın toptan metalaştırılmasına yol açmıştır. Kültürel formların, tarihlerin ve fikri yaratıcılığın metalaştırılması toptan el koymaları gerektirmektedir (müzik endüstrisi kültür ve yaratıcılığın sömürülmesinde önde gelmektedir). Şimdiye kadar kamu hizmeti gören varlıkların şirketleşmesi ve özelleştirilmesi (örneğin üniversiteler), her türden kamu hizmetinin (su, elektrik, telefon vs) özelleştirilmesi akımının dünyayı sarması, "ortak mülkiyetin" yeni bir "çevrelenme" akımına maruz kaldığının göstergesidir. Çevrenin bozulmasını engellemeye ve emeğin korunmasına yönelik düzenleyici kurallar tek tek yok edilmiş ve bu da kimi hakların yitirilmesine yol açmıştır. Yıllar boyu verilen sert sınıf mücadeleleriyle edinilmiş ortak mülkiyet haklarının (emeklilik aylığı hakkı, refah hakkı, sağlık güvencesi hakkı) özel alana geçmesi, neo-liberal gerçeklik adına izlenen en berbat el koyma politikalarından biri olmuştur.''

Harvey'in kitabının alt başlıklarından biri ''Özelleştirme: El Koyarak Birikimin Ulaştığı Son Nokta''dır.

Harvey saydığı görüngülere dayanarak günümüzün emperyalizmini ''yeni emperyalizm'' olarak teorileştirip tanımlamaktadır. Ona göre, 70'lerden itibaren ''Genişlemiş yeniden üretim yoluyla birikim yapılmadığı için'', "El koyarak birikim" yeni birikim modeli olmuştur. Böylece sermaye, sermayenin çıkmazını, hile ve zor yoluyla el koyma yoluyla çözmeye yönelmiştir. Bu çözüm yolunu ifade eden politika ise, kapitalizmle bağdaşmayan ''neo-liberal'', ''neo-muhafazakar neo-liberal'' politikadır.


Peki, 73 krizi ''mülksüzleştirme yoluyla birikim'' politikasında ana dönemeçse, ''küreselleşme''nin, ''neoliberalizm''in atılımı 80'lerde, özellikle 90'larda gerçekleştiğini biliyoruz. Yani uluslararası tekellerin dünya pazarlarını en ücra köşesine dek fethi harekatı, 90'larla atılım yaptı. Yani, üretici güçler küresel ölçekte örgütlendi, üretim küresel ölçekte toplumsallaştı. Üretimin uluslararasılaşması özellikle bu sürecin temeliydi. Böylece P-M-P' hareketi dünya pazarını temel alarak gelişti. P-M-P' hareketi kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin ifadesidir. O halde, Harvey'in 73 dönemeci ile, düşen kar oranları, kronik sermaye fazlası nedeniyle, artık kapitalist genişletilmiş yeniden üretimin ve artı değerin üretimin sonlandığı vurgusu ne kadar gerçekçidir? Kapitalist emperyalizmin yaşadığı tüm krizlere karşın, genişletilmiş yeniden üretim sürecinin devam ettiğinin açık bir kanıtı değil mi ifade ettiklerimiz!


Peki Harvey'in saydığı görüngüler, hile ve zorla el koyma, yukarıda işaret ettiğimiz dönemde de sürmüştür. P-M-P' hareketi de özellikle bu dönem doruğuna çıkmıştır. Doğanın, insanın, maddi ve manevi olan her şeyin metalaştırılması kapitalizmin nesnel tarihsel gerçeği ve gelişme çizgisidir. ''Neoliberalizm''le birlikte bu sürecin görülmemiş ölçülere ulaştığını ise hepimiz biliyoruz...

Hile ve zorla, spekülasyonla el koyma ise zaten kapitalist üretim tarzının her bir tarihsel kesitinde görülen bir olgudur. Hile ve zorla el koyma, yağmalama, işgaller modern temeller üzerinde kapitalizme içkin olgulardır. Bu olguları kapitalist üretim tarzının, emperyalist kapitalizmin nesnel yasaları ve işleyişiyle, tarihsel evrimiyle izah etmek, anlamak yerine, kalkıp sorunu kapitalist işleyiş yasaları dışında ''güç politikaları''yla vs. izah etmeye kalkmak bilimsel ve devrimci değildir, Marksist-Leninist politik-ekonomi biliminin de gömülmesidir.


Emperyalizmi, finansal emperyalizme indirgeyerek, emperyalizmin maddi üretim temelini yitirdiğini savunan, emperyalizmin tekelci sermayenin/mali sermayenin egemenliği olduğunu çarpıtan, finansal piyasaları da yönetenin emperyalist tekelci sermaye olduğunu yadsıyan, emperyalizmi sermayenin merkezileşmesine indirgeyen ve dayandıran, kapitalist emperyalizmin artı-değer ve azami kar üzerinde yükselen bir sistem olduğunu unutturmak isteyen teoriler çıkmaz sokaktır. Sözkonusu Post-Marksist tasfiyeci oportünist manipülasyon ve ideolojik saldırılar uluslararası proleter devrimi ve onun öncü gücü proletaryayı yolundan saptırmayı hedeflemektedir. Nesnel yasaları olmayan bir kapitalizm, artı-değer üretmeyen bir kapitalizm, emek sermaye çelişkisine dayanmayan bir kapitalizm, proletarya ve burjuvazinin buharlaştığı bir kapitalist emperyalizm teorisi, kendiliğinden aşılmış bir kapitalizm teorisidir. Bu teorinin nesnel karakterinden baktığımızda karşımıza çıkan tabloya göre, kapitalizme karşı savaşan proletarya ve halklar gerçekte olmayan ya da gerçek olmayan bir düşmanla, yani hayaletlerle savaşıyor demektir. Bundan daha iyi kapitalizm savunusu mu olur...


DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR


 

2 Ocak 2021 Cumartesi

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM

EMPERYALİZMİN NESNEL GELİŞME YASALARI YOK MU? VII. BÖLÜM



VII. BÖLÜM


Yazarın ''emperyalist küreselleşme aşaması''nda nesnel gelişme yasaları olmayan kapitalizm ''teori''si, Marks'ın ve Lenin'in, (III. Enternasyonal ve Stalin'in ısrarla savunmaya devam ettikleri) değer, artı-değer, artı-değer oranı, kar, kar oranı, kapitalizmde eğilimli düşen kar oranı yasası gibi nesnel yasaları yadsımakta ya da geçersizleştiğini savunmaktadır. Yazarın savunduğu düşüncelerin temsilcileri, fikirlerin/aklın gücü ile nesnel hareket yasalarını reddetmekte ya da yok etmektedirler. Nesnel gerçeğin yerine, subjektivizmi, iradeciliği geçirmektedirler. Bu, kaskatı bir idealizmdir. Oysa nesnel gerçek, ne iradeyle yaratılabilir ne de yok edilebilir. Fikirler, teoriler, tezler, kavramlar eğer nesnel gerçeği aslına en yakın, yaklaşık olarak ifade etme gücüne sahipse bilimseldir. Kavramlar ve düşünceler dünyası, nesnel gerçeğin yansımasıdır. Doğanın, toplumsal maddi gerçeğin dinamik nesnel karakterini kavrayamayan düşünceler, kavramlar nesnel gerçeği yansıtmaz, aksine onlar nesnel gerçeğin çarpıtılmasından ibarettirler. Artı-değer, kar, eğilimli düşen kar oranları kapitalist üretim tarzının nesnel karaktere sahip yasalarıdır. Bu kategoriler hangi kılık altında revize edilirse edilsin bu tahrifat burjuvazinin Marksizm-Leninizm'e, proletarya sosyalizmine karşı gerici ideolojik saldırısını ifade etmektedir.


Kapitalizmdeki emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırları, kapitalist üretimin amacıyla, “sermayenin kendisini genişletmesi, yani artı-emeğin ele geçirilmesi”yle, “artı değer ve kar”la sınırlıdır. Dolayısıyla onun üretimi sınırsız geliştirme eğilimiyle sınırlı amacı arasındaki çelişki ve çatışma, emek üretkenliğinin gelişmesinin sınırlarını da çizer. Kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal üretici güçlerin gelişmesi önündeki başlıca engele dönüştüğü çağımızda, zaten o, söz konusu “tarihsel görevine” sürekli bir şekilde “ihanet” etmektedir ve o, artık yaşlanmıştır, miadını çoktan doldurmuştur. Yani bu ''ihanet'' yazarımızın ifade ettiği ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında değil, emperyalizm olgusunun 20. yy'lın başında ortaya çıkmasıyla temel ve belirleyici bir olguya dönüşmüştür. Bu gerçeği redden yazar, bu olguyu ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasında başlatıyor. Böylece yazarımızın Leninizm karşıtlığı bir kez daha berrak bir tarzda somutlaşıyor.


Genişletilmiş kapitalist yeniden üretim ve artı-değer üretiminin geride kaldığı, emperyalist kapitalizmin nesnel gelişme yasalarının sonlandığı iddiası, Marksizm'in, çağımızın Marksizmi olan Leninizm'in artı-değer oranı, kar oranı, eğilimli düşen kar oranı gibi yasalarının da sonlandığı mesajını iletmektedir. Savunun nesnel içeriği bu. Bu bağlamda, kısaca da olsa, artı-değer oranı, kar oranı üzerinde de durmak gerekmektedir. Ki yazarın benimsediği teori ve tezlere göre bu yasalar zaten yok ya da işlemiyor; bu durumda sözkonusu yasa ve kategoriler anlamsız, hayali, somut gerçekliğin çözümlemesinde iş görmeyen yasalar ve kategorilerdir. Aşağıda hatırlatacağımız nesnellik ve kavramlar olmadan günümüzün kapitalizmini de anlamak olanaklı değildir.


Artı-değer oranı, değişen sermaye ile ölçülen artı-değerdir; artı-değerin değişen sermayeye (işgücüne yatırılan sermaye, iş gücünün değeri) oranıdır. “Artı-değer kitlesi artı-değer oranı ile işçi sayısının çarpımına eşittir.” (Marx. Kapital, C. III, s.209) Artıdeğer oranı, kapitalistin el koyduğu bedava emeği (artı-emek zamanı), sömürü derecesini gösterir. Kar oranı ise, artı-değerin toplam sermayeye (değişen ve değişmeyen sermayeye) oranıdır. Dolayısıyla artı-değer oranı kural olarak kar oranından yüksek olur. Bunlar iki farklı büyüklüktür. Kapitalisti daha da fazla ilgilendiren kar oranıdır. Artıdeğer oranının yüksek olması, artı-değeri büyüten bütün imkan ve yöntemlerin azami limitine kadar zorlanması ve kullanılması, artı-değer oranını yükselttiği gibi, kar oranlarını da yükseltir. Ve kar, artı-değerin başkalaşmış biçimidir. Kar oranı kuşkusuz ki öncelikle artı-değer oranına bağlıdır ama ikisi aynı şey değildir. Karın kaynağı artı-değerdir.


Kapitalist üretim tarzı geliştiği oranda sermayenin organik bileşimi yükselir. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, eğilimli bir şekilde kar oranlarını düşürür. Kar oranının eğilimli düşmesi yasası, sermayenin organik bileşiminin yükselmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. “Kar oranı, işçi daha az sömürüldüğü için değil, genellikle, yatırılan sermayeye oranla daha az emek kullanıldığı için düşmektedir.” (Marx, Kapital, C. III, s. 218) Kapitalizmin gelişmesi ölçüsünde değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine büyümesi; değişen sermayenin “toplam harekete geçirilen sermayeye oranla nispi azalma”sı, “kapitalist üretimin bir yasasıdır.” (Marx) Bu yasa, kar oranlarının düşmesi yasasının da temelini oluşturur ve düşme Marx’ın vurguladığı gibi, “mutlak bir biçimde değil de, artan bir düşme eğilimi” biçiminde gerçekleşir. Ve “kar oranındaki düşme … artı-değerin yatırılmış toplam sermayeye oranında bir düşmeyi ifade etmektedir.” (C. III, s. 190) “Üretkenlikteki gelişme nedeniyle kar oranında bir düşüşün, kar kitlesinde bir artışla birlikte olacağı”, kapitalizmin bir “yasa”sıdır. (age., s. 200)


Kapitalist üretim tarzının sırrı artı-değer sömürüsünde yatar. Bu olguyu sistematik bir şekilde çözümleyerek bilimsel bakımdan soyutlayıp teorileştiren de Marx olmuştur. Marx’ın, Marksizm-Leninizm’in kapitalizm tahlilinin kilit taşı artı-değer teorisidir. Marx’ın artı-değer teorisiyle oynamak, revize etmek insanı bataklığa götürür. Sermayenin ideologları kadar postmarksist ideologlar da bunun bilincindedir. Bundan dolayıdır ki kapitalizmin açık ve gizli temsilcileri ve savunucuları ideolojik saldırılarını artı-değer teorisinin “çürütülmesi” üzerinde yoğunlaştırmaya devam etmektedir. Postmodernistlerin, postMarksistlerin, Negriciliğin modernizmin, endüstrinin*, proletaryanın bittiği, emek değer teorisinin geçersizleştiği, artı-değer sömürüsünden bahsedilemeyeceği, emeğin kendi değerini kendi belirlediği, postmodern bir çağda yaşadığımız teori ve tezleri de, gerçekte kapitalizm cephesinden gelen burjuva revizyonist saldırının bir diğer ifadesidir. Bu teori ve tezlerin tümü de burjuvazinin cephaneliğinden alınmıştır.

Hangi biçimde teorileştirirse teorileştirilsin bugün kapitalist emperyalizmin ''varoluşsal krizi çağında'' artı-değer üretemediği için çökeceği teorileri de aynı cehenneme açılır ve gider. Zaten nesnel yasaları olmayan kapitalizm teorileri bunu ifade eder. Dün “20. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş; bugün ise “21. yüzyılın teknolojisi” ile “19. yüzyılın çalışma koşullarına” geri dönüş ÇUŞ'ların neoliberal saldırganlığının sistematik dayattığı bir olgudur. Bu özellikle emperyalizme bağımlı çevrede daha keskin bir olgudur. Böyle olmakla birlikte, emperyalist kapitalizm ve çok uluslu uluslararası tekeller, istese de 19. yüzyıla, 19. yy. öncesi yüzyıllara, manifaktür ve ilkel birikim dönemine dönemez. Küresel/dünyasal ölçekte sermayenin organik bileşimi yükselmeye, büyümeye devam etmektedir. Bu da göreli artı-değer üretiminin sürdüğü anlamına gelir. Kapitalist emperyalizmin nesnel yasalarının, kronikleşmiş sorunlarının, keskinleşen genel krizinin, bu gelişme eğrisinin de eşitsiz gelişimini koşulladığı unutulmamalı. Tek yanlı soyutlamalarla gerçekler kavranamaz. Emperyalizmin bazı özelliklerini tek yanlı öne çıkararak, abartılı tablolar çizerek ise enternasyonal proletarya ve öncüleri devrimci ve sosyalist görevlerini yerine getiremez.


Aslında kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin 73'lerden itibaren sona erdiği, üretici güçlerin gelişmediği, aşırı birikim nedeniyle kapitalizmin artı-değer üretemediği, mutlak artı-değer üretiminin damgasını bastığı ''küreselleşme aşaması'' teorisi Harveyci ''ilkel birikim'', kendi tercih ettiği kavramla ''el koyarak birikim'' teorisinin savunusundan ibarettir. Günümüz emperyalizminin ''ilkel birikim''le, ''el koyarak birikim''le, ''mülksüzleştirme yoluyla birikim''le kavrayamayız ve saçmalıklıklar yığınına saplanmaktan kaçınamayız. Farklı analizler ve iddiaların eşliğinde görünüşte farklı kutuplarda duran anti-Marksist teorilerin son tahlilde kapitalist emperyalizmin aşıldığı, artı-değer üretemediği noktasında birleşmesi dikkat çekicidir. Gerçekte bu tablo, sözkonusu teorilerin ortak burjuva köklerine, burjuva ve küçük burjuva sınıfsal karakterine, Marksizm-Leninizm karşıtlığına işaret eder. Yazarımızda ''kendi''ne özgü savunuyla aynı cephede mevzilenmiştir.


Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Çürüyen, asalak, ölüm döşeğinde can çekişmekte olan bir kapitalizmdir. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek ve son aşamasıdır. Emperyalizmle birlikte proletarya devrimleri çağına da girilmiştir. Proleter devrimin nesnel koşulları emperyalist dünya sisteminin bağrında eksiksiz bir tarzda olgunlaşmıştır. Bundan dolayıdır ki Lenin, emperyalizmin kapitalizmin son aşaması ve sosyalist devrimin öngünü olduğunu vurgulamıştır. Nitekim Marksist-Leninist teori, 1917 Ekim Sosyalist Devrimi ile, SSCB’de sosyalizmin kuruluşuyla, II. Dünya Savaşı’nın ardından güçlü bir sosyalist kampın doğuşuyla da kanıtlanmıştır. Kapitalizmin emperyalizmden öte gidebileceği yeni bir aşama yoktur. Kapitalist emperyalizm zorunlu olarak yerini proleter devrim aracılığıyla sosyalizme bırakacaktır.


Tarihsel tecrübe de Leninist teoriyi kanıtlamıştır. Sosyalist sistemin ve kampın geçici yenilgisi ve tasfiyesi bu temel teorik ve tarihsel gerçeği değiştirmiyor. Sosyalizmin geçici yenilgisi de, çağımızın olgularından birisidir. Bu geçici yenilgiyi, ''emperyalist küreselleşme'' öncesi dönemde dünya proleter devriminin nesnel koşullarının olgunlaşmamasına bağlamak, tarihsel deneyimin de fütursuzca inkarıdır. Bu koşulların ortaya çıkışını, ''emperyalist kapitalizm de olmayan emperyalist küreselleşme'' aşamasına bağlamak Leninizm'in uluslararası proleter devrim teorisinin açık bir reddidir. Leninist emperyalizm teorisinden kopuştur. Troçkizm'in ''sol'' çığırtkanlıktan ibaret dünya devrimi teorisine kapağın atılmasıdır. Ki yazarın, ''Sosyalizm Yenilmedi mi?''** başlıklı yazısında duruma göre kaba materyalizme, duruma göre sübjektif idealizme sığınarak yaptığı sözde eleştiriler berbat bir Troçkist demagojiden ibarettir ve işaret ettiğimiz kopuşun da açık ifadesidir. Yazarın, SSCB'de ve sosyalist kampta kurulan sosyalizmi, ''tek ülke'lerde sosyalist inşalar da sosyalizme ilerlemeyi zayıflatan bir rol oynuyordu.'', bu ülkeler ''zaten sosyalist değildi'' saptamalarından da bu gerçekleri görmekteyiz.


Sadece kısa bir vurgu; ÇUŞ'ların hegemonyasıyla belirlenen günümüzün emperyalizmi de ancak Leninizm ile kavranabilir. Ve P-M-P' hareketinin dünyayı temel alarak gerçekleşmesi, bugün, emperyalizmi daha keskin bir tarzda sosyalist devrimin öngünü yapmıştır. Bu nesnel koşullar ÇUŞ'ların hegemonyası ile belirlenen emperyalist kesitte daha keskin olgunlaşarak enternasyonal proletaryayı proleter devrimi gerçekleştirmeye çağırıyor...



DEVAM EDECEK


Hasan OZAN İLTEMUR


*Dünya sanayi üretimi

Kaynak: https://data.worldbank.org/indicator/NV.IND.TOTL.ZS

Yıllar

İnşaat dahil sanayi üretiminşin dünya gayri safi yurtiçi üretimindeki payı, %

2010

27,19

2011

27,4

2012

27,9

2013

26,6

2014

26,4

2015

25,5

2016

25,0

2017

25,4

2018

27,8



**Yazarın ''Sosyalizm Yenilmedi mi?'' ve ''Geri çekilişin olanaksızlığı – I'' başlıklı ATILIM gazetesinde yayınlanmış yazıları ve röportaj.