Translate

Kürt direnişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt direnişi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2026 Salı

SDG VE HTŞ’NİN “ATEŞKES VE ANLAŞMA”SI: GEÇİCİ BİR NEFES MOLASI

 


I

HTŞ, 6 Ocak’da SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) ezmek ve Özerk Bölge’yi (Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi) tasfiye etmek amacıyla harekete geçti. HTŞ’nin Halep’te (Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri) başlayan askeri saldırısı Türk devletinin MİT’iyle, askeri kurmaylarıyla yönettiği bir saldırı oldu. TC ve HTŞ’nin bu saldırıları karşısında SDG, açık bir inisiyatif kaybı ve ağır bir gerileme yaşadı. Bu saldırı dalgası altında SDG’nin düzenli bir geri çekilişi başardığı da söylenemez. Bu zafiyet, “tetikte olma” haline karşın, aynı zamanda SDG’nin olası ve ani başlayacak güçlü ve kapsamlı bir saldırıya karşı hazırlıksız olduğunu ya da yeterince uyanık davranamadığını da açığa çıkardı. Özerk Yönetim ve SDG, yönettiği toprakların % 80’ini (Derazor, Rakka ve Tabka) kaybetti. Böylece kaybedilen bölgelerde yer alan doğal gaz, petrol, su kaynakları, barajlar, enerji santralleri, verimli tarımsal araziler gibi ekonomik, siyasi ve askeri önemi yüksek olan imkanlar da yitirilmiş oldu. Saldırı dalgası altında SDG geri çekilebileceği son toprak parçasına, ana üssü olan Rojava sınırlarına kadar geriledi. Bu saatten sonra yapılacak tek şey, topyekün direnme savaşını ilan etmekti. Nitekim, silahlı direniş ve genel seferberlik ilan edildi. Diplomasi silahı da aynı süreçte devrede tutuldu.

Sürecin bir aşamasından sonra Öcalan’ın da aktif şekilde devreye girdiği anlaşılıyor. Kamuoyu, bunu, ilk defa Yeni Yaşam gazetesinde Serdar Altan imzasını taşıyan haberle öğrenmiş oldu. Öcalan’ın devreye girmesi anlaşılırdır ama nedense kamuoyu bu haberi geç bir tarihte, ancak 8 Şubat’ta öğrenebildi. Oysa DEM heyeti, 6 Ocak’ta Halep’te başlayan TC ve HTŞ liderliğindeki saldırıların ardından, 17 Ocak’ta İmralı’ya gitmişti. 17’sine dek geçen sürede HTŞ saldırısı istim üzerinde ilerlemekteydi. Haberde sözü edilen Öcalan girişimi ve Öcalan merkezli gelişmeler, 17 Ocak 2026 tarihinde DEM heyetinin Öcalan’la yaptığı görüşmenin ardından ya da hiç olmazsa 8 Şubat beklenmeden daha erken bir tarihte açıklanabilirdi. Haberde oldukça önem taşıyan bilgilerin kamuoyuna zamanında açıklanmamasının ağır bir zaaf oluşturduğu görülmelidir. Açıklamanın yaygın bir şekilde ihtiyatla, dahası güven eksikliğiyle karşılanmasının bu durumla da ilgili olduğu anlaşılmalıdır*.

Haberde belirtildiği gibi eğer Öcalan “kırmızı çizgimiz” diyerek devreye girmişse, Rojava’nın tasfiyesine karşı durmuşsa, yoksa süreçten çekileceğini belirtmişse bu tutumun önemli olduğu görülmelidir. Öcalan’ın inisiyatifinin etkili olmasının ana nedenini ise, başka bir yerde değil, Rojava devriminin tasfiyesine karşı ortaya çıkan, ulusal özgürlük ve statü talebiyle genelleşen dev direnişte bulmak gerekir. Yurtsever basın ve kalemler tarafından meselenin kişi kültü ekseninde Öcalan’ın “olağanüstü liderliği”yle izah edilmesi tek yanlı bir değerlendirme olduğu açıktır. Bu direniş ve ayağa kalkış olmasaydı elbette ki Öcalan’ın girişimleri de karşılık bulmayacaktı. Ancak bu kadar da değil, ayağa kalkıştan sonra ABD’nin tavır değişikliği ve bu yeni durumda geliştirdiği inisiyatif olmasaydı muhtemelen çok farklı bir tabloyla karşı karşıya kalacaktık...

II

SDG’nin belirgin kayıplarla geri çekilmesine karşın, bu süreçte Erdoğan-Bahçeli, TC, SMO ve HTŞ çeteleri tarafından hedeflenen ve kışkırtılan Kürt Arap iç savaşı boşa çıkarılmıştır. Keza, kapsamlı bir Kürt soykırımının gerçekleşmesi plan ve hedefi de şimdilik önlenmiştir. Rojava merkezli bölgesel (ve küresel) Kürt ulusal direnişi sayesinde TC çeteleri ve HTŞ Rojava sınırlarında durmak, geri adım atmak, ateşkes ilan etmek, yeni bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır.

Bu gelişme Paris anlaşmasıyla Kürt hareketini, Özerk Bölge’yi, SDG’yi tasfiye politikasını, şimdilik etkisizleştirmiştir. Bu olgu, daha dün SDG’yi tasfiyeye karar veren ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi emperyalist devletlerin geri adım atarak, yeni bir pozisyon belirlemesine yol açtı. Bu yeni durumda ABD ve Fransa SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşmanın “garantör devletleri” olacaklarını duyurdular.

Türk sermaye devleti, onun yönetim merkezi dinci faşist rejim ise, şimdilik, 30 Ocak’ta imzalanan “kademeli entegrasyon ve ateşkes anlaşması” kabul eder gibi gözükmeyi seçti. Hatırlayalım; TC devleti ve elebaşıları Rojava’yı (Özerk Bölge’yi) “Teröristan”, SDG’yi “Terör örgütü”, general Mazlum Abdi’yi “Terörist elebaşı” ilan etmiş, dahası Abdi, “yeterince Apocu olmamakla”, “Kurucu lideri dinlememekle” de itham edilmişti.

Öcalan’a ve “sürece” güzellemeler yapan Bahçeli, 6 Ocak’ta başlayan saldırıların ardından, fıtratına uygun olarak ağzından akan salyalar eşliğinde HTŞ’den ve MİT’e bağlı paralı tasmalı katillerden (ÖSO-MSO) Rojava’da “Bir baştan diğer başa temizlik” (soykırım) istemişti. “Barışsever” Bahçeli, Erdoğan ve sömürgeci dinci faşist diktatörlük, şimdilik HTŞ’nin “Teröristan”la, “Terör örgütü”yle, “teröristlerle”, “Terörist elebaşı M. Abdi” (SDG) ile imzalanan anlaşmayı mecburen “yutmak” zorunda kaldı.

III

İsrail ileride Suriye’den gelebilecek olası tehditleri ve bölgesel hesapları nedeniyle Rojava’nın tümden ezilmesini istememekle birlikte, sürecin suç ortağıdır. HTŞ’den istediğini (öncelikle de Suriye’nin güneyini kontrol, işgalle genişlettiği Golan Tepeleri ve çevresini) alan İsrail siyonizmi ve elebaşı Netanyahu, resmen ve fiilen tasfiye planını ve saldırısını onaylamış ya da düpedüz “göz yummuş”tur. Bununla birlikte İsrail, dolaylı olarak, Trump’a oldukça yakın bir Yahudi Senatör olan Lindsey Graham aracılığıyla SDG’nin tümden tasfiye edilmesine karşı politik ve psikolojik baskı unsuru olarak “Kürtleri koruma yasası” için harekete geçirdi. Ancak vurgulamak gerekir ki, bu durum yalnızca İsrail etkeni nedeniyle değil, Amerikan devleti ve ordusu içindeki görüş ayrılıklarının varlığıyla, bir balans ayarı çekmeye karşı çıkmamakla birlikte SDG’nin tümden tasfiyesine karşı çıkan kliklerin varlığıyla da bağlıydı ve bağlıdır...

Özel dikkat çekmek gerekir ki, emperyalistler, siyonistler Orta Doğu’da Kürt sorununu çözmekten yana değildirler. Kürt sorununu ABD, İsrail ekseninde kullanmak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ve Kürtleri Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılmasında emperyalist stratejilerine tabi kılarak öncelikle de dört devleti kontrol etme aracı, bu devletlerin denetim dışına çıkabilecek politikalarını etkisizleştirmek kozu olarak kullanmak istemektedirler.

Kuşkusuz ki, ne emperyalizmin ne de HTŞ’li terörist katliam çetelerinin sözlerine ve garantörlüğüne güvenilebilir; fakat böyle de olsa, ABD ve Fransa’nın, dahası dolaylı olarak Almanya ve İngiltere’nin “garantör”lüğü üstlenmesi, çok kritik bir tarihsel anda HTŞ’nin teşhirine, Rojava’nın meşruiyetinin uluslararası kamuoyunda daha fazla tanınmasına, onaylanmasına hizmet etti. Bu meşruiyet, Erdoğan’ın ABD’den, HTŞ katiller ordusunun ABD, Avrupa, İsrail, Körfez ülkelerinden aldığı aşağılık “meşruiyet”ten farklı olarak, Kürt direnişinin, kazanılmış Kürt mevzilerinin kirli, haksız, sömürgeci savaşa karşı haklı direnişi ve direnme kararlığına dayanmaktadır...

Gerek ABD Kongresi’nde (Senato ve Temsilciler Meclisi), gerek Avrupa devletleri nezdinde (Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz vb.), gerek AB Parlamentosu’nda ortaya çıkan Kürtler lehine girişimler; gerekse de Almanya’da yapılan “Münih Güvenlik Konferansı”da (MGK) ortaya çıkan “sıcak görüntüler”e güvenmemek gerektiği açıktır. Bu girişimler, nesnel olarak Rojava şahsında Kürtler lehine enternasyonal meşruiyetin büyümesine; diplomasi cephesinde (Abdi’nin MGK’ndan sonraki açıklaması: “Olumlu yaklaşımları olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişmeler Rojava için yeni bir aşamayı ifade ediyor. Rojava yönetimi -özellikle askeri yönetimi- ilk kez resmi olarak kabul görüyor”) Kürtlere daha etkin bir alan açmakla birlikte, sayısız riski, tehdidi de kendi içerisinde taşımaktadır. Bu girişimler ve gelişmeler, Kürtlerin ve Rojava’nın lehine olsa da, karşılığında emperyalist güçlerin, SDG’den, (Kürt halkının hayrına olmayacak) tehlikeli beklentiler içerisinde olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Zamanla daha berrak ortaya çıkacak emperyalist beklentilerin GOP stratejisiyle, ABD İsrail ekseninin dört parçada Kürtlerden beklentileriyle bağlıdır...

IV

29 Ocak anlaşmasına karşın, süreç ucu açık, belirsizliklerle, ağır risklerle doludur. Bu hamur daha çok su kaldıracak. Emperyalistler ve gerici devletler sayesinde uluslararası tanınması sağlanmış olmakla birlikte, HTŞ’nin (Hey'etu Tahrîri'ş-Şâm, Şam Kurtuluş Heyeti) şeriatçı rejimi oturmuş bir rejim değil. HTŞ yönetiminin Suriye halkları nezdinde meşruiyet kazandığından da bahsedilemez. Gerek Orta Doğu’da gerekse de Suriye’de güç dengeleri istikrar kazanmış değil. Sayısız el işin içinde. Soykırımcı HTŞ yönetiminin geleceği henüz belirsizdir. Bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Colani bu geçiş sürecinin elebaşıdır. HTŞ kendi içerisinde bölünmüş, iç iktidar kavgaları da yaşayan bir koalisyondur. HTŞ ve Colani’nin iktidarda kalıp kalmayacağı henüz belli değildir. Pozisyonları son derece kırılgandır. ABD ve İsrail eksenine oturmasına ve Irak’a, İran’a, Hizbullah’a, Filistin ulusal direnişine, Yemen’e karşı onların piyonu olmayı kabul etmesine, Suriye’yi emperyalist sermayenin yağmasına açmasına rağmen, geleceği henüz açık ve net değildir. Bugün değilse yarın bölgeye dönük Çin ve Rusya devletlerinin “yakın tehlike” doğuracak ataklar da yapacağı hesaba katılmalıdır...

Colani zamana oynayarak iktidarı elden kaçırmamaya çalışmaktadır. Ayrıca HTŞ’nin iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra İsrail ve Batı dünyası için yeni bir sorun kaynağı haline gelip gelmeyeceği de belli değildir. İktidara getirilmiş, “terbiye” edilmiş IŞİD olan cihadist HTŞ’den farklı olarak IŞİD’in iktidardan dışlanmış kanatlarının yeniden etkin bir güç, bir istikrarsızlık kaynağı olarak ortaya çıkma olasılığı da gündemden düşmüş değil.

Cihatçı Colani, sözde “IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu”nda yer alma sözü vermesine rağmen başta İsrail olmak üzere hemen hemen hiçbir devlet bu söze güvenmemektedir. IŞİD militanlarının Irak’a taşınmasının bir nedeni de bu olgudur. En nihayetinde Colan’i ve HTŞ’si de IŞİD’in bugün için “makbul” görülen Selefi cihatçı kanadıdır. “Makbul” kabul edilmeyen binlerce IŞİD militanı “makbul” HTŞ içerisinde yer almaktadır. Dahası HTŞ çeteleri SDG’nin çekildiği bölgede yer alan hapishane kapılarını “Allahu Ekber” haykırışları ve gösterileri eşliğinde açarak binlerce IŞİD militanını serbest bırakmıştır. Bunlar aynı soydandır, hepsi cihadist çetelerdir. Bugün denetlenir olanlar yarın denetim dışına çıkabilirler. Afganistan örneğini hatırlayalım...

Keza, özellikle Suudi Arabistan’ın etkisi altında olduğu söylenen Arap aşiretlerinin büyük bir çoğunluğunun saf değiştirerek HTŞ cephesine geçmiş olmasına karşın, aşiretlerle HTŞ arasındaki ilişkiler de kaygan bir zeminde durmaktadır. Gerek aşiretlerin kendi aralarında, gerekse de aşiretlerin konumlandıkları alanlarda HTŞ ile rant paylaşımında önemli sorunlar, çelişki ve çatışmalar bulunmaktadır. HTŞ’nin safına geçtikten sonra, Özerk Yönetim’in aşiretlere sunduğu imkanları (örneğin petrolden pay gibi) bir çırpıda gasp eden HTŞ’ye karşı tepkilerin büyüdüğü görülüyor. Rant ve etki alanı paylaşımının HTŞ yanlısı aşiretlerle bazı saf değiştirmiş Arap aşiretleri arasında silahlı çatışmalara yol açtığı dünya basınına da haber olarak düştü bile... Bu çelişkilerin yarın-öbürgün hangi biçimlerde yeni ve önemli istikrarsızlıklara ve çatışmalara yol açacağı da bilinmez.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, Özerk Bölge ve SDG açısından eşitsiz güç ilişkileri temelinde ortaya çıkan ortaya çıkan negatif ve üzücü tablo, yurtsever hareketin, SDG’nin zaaflarının ötesinde küresel, bölgesel ve Suriye gerçekliğinde ortaya çıkan yeni güçler dengesi ile, güç dengelerinin aleyhte şekillenmesiyle bağlıdır. Bu belirleyici nesnel olgunun ve sonuçlarının anlaşılmaması ya da yüzeysel bakılması, objektif değerlendirmeler yapılmasını, doğru eleştirel perspektiflerin ortaya konulmasını da engelleyecektir. İşin bu boyutunu daha sonra yayınlayacağımız makalelerimizde belli ihtiyat payları düşerek eleştirel inceleyeceğiz. Olan-biteni salt Abdi’nin, SDG’nin, Öcalan’ın, Kürt yurtsever hareketin zaaflarıyla, yurtsever kuvvetlerin “işi bilmemesi”yle, “yanlış çizgisi”yle izah etmek aşırı tek yanlılıkla belirlenen analizler olduğu görülmelidir...

V

SDG ile HTŞ arasında imzalanan anlaşma ne SDG’yi ne de HTŞ’yi tatmin etmiş değildir. Bu anlaşma uzlaşmanın ürünüdür. Uzlaşma kaçınılmaz olarak karşılıkları tavizleri de içerir. Söz konusu anlaşma, HTŞ ve TC’nin kesin zafer kazandığı, SDG’nin ezildiği bir dönemin, dönemecin anlaşması değildir. Masada oturanların bir tarafı muzaffer diğer tarafı yenilmiş, teslim olmuş, dağılmış tarafı oluşturmamaktadır. TC ve HTŞ önemli avantajlar kazanmasına, SDG ağır darbeler yiyerek gerilemesine karşın, hiçbir taraf istediğini henüz elde edememiştir. Çerçeve anlaşma tümüyle geçici ve güvenilmez bir anlaşmadır. Yapılan anlaşmaya güvenmek için hiçbir neden de bulunmamaktadır. Öteden beri HTŞ ile yapılan “ateşkes”lerin, “anlaşma”ların kaderi biliniyor. HTŞ’nin (ve TC’nin) hiçbir sözüne bağlı kalmadığı biliniyor. Ki, düne göre bugün önemli üstünlükler kazanmış HTŞ’nin (ve TC’nin) 30 Ocak anlaşmasına bağlı kalacağını düşünmek çok daha geçersiz bir durumdur. Daha zayıf oldukları dönemlerde anlaşmalara, verdikleri sözlere, ateşkeslere bağlı kalmamış olan HTŞ-Suriye Geçici Yönetimi ve TC’nin 30 Ocak anlaşmasına ve ateşkese tutarlı, istikrarlı bağlı kalacağını düşünmek politik saflık olacaktır...

Anlaşma, güç dengeleri nedeniyle şimdilik bir “nefes molası” özelliğine sahiptir. Açık ki, uzlaşmalara dayanan anlaşma güçler dengesi içerisinde eşitsiz güç ilişkilerinin yansıması olmuştur ve irade savaşı sürmektedir.

Bu anlaşma, SDG açısından açık bir gerilemeyle, çok önemli mevzi kayıplarıyla belirlenen bir anlaşmadır. SDG bir yenilgi sürecine girmişti ama Rojava eksenli dev Kürt direnişi bunun nihai bir yenilgiye dönüşmesini engelledi. Böyle olmakla birlikte, SGD ve özerk bölge hedeflerinin çok gerisine düşmüştür. Bu anlaşma, SDG’nin elinin zayıfladığı, pazarlık gücünün gerilediği bir evrede yapılmıştır. Anlaşmayla, genel çerçeve çizilmiştir. Somutlaşmış bir anlaşma da ortalıkta yok. İçeriği muğlaktır. Belirsizlik üzerinde şekillenen, Kürt halkının kolektif haklarını ve kendi kendini bir yöneten bir otonomiden uzak, kalıcı güvencelerin tanınmadığı anlaşamaya dayanan bir “entegrasyon” süreci ile karşı karşıyayız. “Entegrasyon”un statüsüz bir “yerel yönetim”le sonuçlanması TC ve HTŞ’nin hedefidir. TC ve HTŞ’nin “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” stratejisinde yoğunlaşmaya devam edeceği gözden yitirilmemelidir. Anlaşmanın uygulanması sürecinde ne gibi çatışmaların çıkacağı, mücadelenin nasıl bir seyir izleyeceği, nasıl bir sonuca varılacağı da bilinmemektedir. Orta Doğu gibi kaygan bir zeminde yarın, öbür gün tarafların lehinde ya da aleyhinde yeni gelişmeler olabileceğini de asla gözden yitirmemek gerekir.

VI

Suriye yalnızca Suriye değildir. Suriye yalnızca SDG’den, TC ve HTŞ’den ibaret değildir. Suriye küresel ve bölgesel rekabet ve yayılma mücadelesinin, jeopolitik kapışmanın en önemli arenalarından birisidir. Suriye küçük bir Orta Doğu’dur. Gerek Suriye’de gerekse de Orta Doğu’da santranç oyunu devam etmektedir. Bugün kurulan denklemlerin yarın yerini yeni denklemlere bırakmayacağını kimse iddia edemez. Bugün kazandım diyenin yarın kaybetmesi de tamamen mümkündür...

Orta Doğu’ya, “Genişletilmiş Orta Doğu”ya (GOP), Suriye’ye zorbalıkla dayatılan Amerikancı, İsrailci “barış ve istikrar”ın temelleri zayıftır, kırılgandır, kaygandır. Baskı ve zorbalıkla bölgenin tetiklenmiş olan fay hatlarının hareketini önlemek mümkün değildir. Bu olgu, neo-Osmanlıcı dinci faşist TC devleti ve Saray için de olduğu gibi geçerlidir. TC devleti ve Saray’ın kendisi bölgede açık ve saldırgan bir istikrarsızlık kaynağıdır. ABD, İsrail barışı orta ve uzun vadede tutmayacaktır. Gelecek daha büyük istikrarsızlıklara gebedir...

Hatırlatmak gerekmektedir: “IŞİD karşıtı Batı koalisyonu” içinde yer alan TC ve Saray iktidarının IŞİD çeteleriyle yakın ve sıkı bağları sürmektedir. IŞİD’i Kürtlerin kazanımlarına, Güney Kürdistan’a, Şengal’e, “Şii Hilali”ne karşı vurucu güç olarak kullanmaktadır ve kullanacaktır.

Keza ABD, IŞİD çetelerini İran’a dönük saldırılarda, Irak’a “ayar çekme” operasyonunda, Orta Asya’da, dahası daha geniş bir alanda Rusya ve Çin’e karşı kullanma politikası izlemektedir. Dolayısıyla, IŞİD’in yeniden canlanarak yeniden bölgesel denklemleri öyle ya da böyle sarsmayacağının garantisi de yoktur... Bu, Suriye için de olduğu gibi geçerlidir. HTŞ’nin ABD ve İsrail politikalarına tabi olarak Irak ve Lübnan’daki kışkırtma ve girişimleri daha şimdiden dikkat çekmektedir...

Kürtler Suriye’nin yerli halklarındandır. Yaşadıkları coğrafyanın adı Kürdistan’dır. Bugünkü Suriye eski Suriye, bugünkü Kürtler eski Kürtler değildir. Çok uluslu Suriye’de Kürt sorununu kangrenleştirerek istikrar elde etmek olanaklı değildir. Bu saatten sonra “Ez ve çöz” politikası ile sonuç almak da olanaklı değildir. Değişik emperyalist ve siyonist hesaplarla da olsa, son tahlilde, dönemin koşulları içerisinde Kürtlere ileride duyulacak gereksinmelerden dolayı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın, HTŞ’nin çok arzuladığı, hedefledikleri son ferdine kadar Kürdü kırma politikası bir de bu açıdan tutmayacaktır.

Nihai olarak henüz Rojava’nın, SDG’nin yenilgisinden, TC ve HTŞ’nin zaferinden bahsedilemez. HTŞ ve TC çetelerinin, Bahçeli ve Erdoğan’ın, eski MİT Başkanı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ve tasmalı yandaş medyanın zafer kazanmış generaller misali konuşmaları ya da propagandası aldatıcı olmamalı, dahası teşhir edilmelidir. Bu propaganda özel savaşın, psikolojik harbin gereklerine ve gereksinmelerine dayanmaktadır. Ancak, bu bir yana, SDG ağır bir darbe yemiş, prestiji sarsılmıştır. Çok sayıda pazarlık kozunu ve mevzisini kaybetmiştir. Bu durumun başlangıçta yarattığı moral bozukluğunun ve olası daha büyük kayıpların önüne tüm Kürdistan çapında ve diasporada patlak veren serhildanla geçilmiş, moraller yükselmiş, direnme azmi ve duruşu güçlenmiştir.

TC ve HTŞ, önemli kazanımlar elde etmekle birlikte istediklerinin tümünü elde edememiştir. HTŞ, iktidarını sağlamlaştırıp Kürt kazanımlarını yok etmeye çalışacaktır. Erdoğan liderliğindeki dinci sömürgeci faşist diktatörlük, HTŞ’nin iktidarının sağlamlaşması için elinden geleni ardına koymamaya devam edecektir. TC ve Saray, HTŞ üzerindeki etki gücünü pekiştirmeye ve kendisine bağlı paralı katilleri de koordineli kullanarak Kürt kazanımlarını yok etmeye, olmadı en geri pozisyona iterek, kısmi kültürel haklarla sınırlı bir kabulle yetinilmesi hattında yürüyecektir.

HTŞ ve TC suç koalisyonu, SDG’nin ilk anda birkaç gün gösterdiği direnme tavrının ardından direnmeden Halep’ten başlayarak Rojava sınırlarına gelip dayanan geri çekilişinin yarattığı ve yaratacağı moral bozukluğunun kendilerine sunduğu ve sunacağı avantajların aksine, tüm ağır darbelere karşın Rojava’yı tasfiye edememiş olmanın Dürziler, Aleviler, seküler Araplar vbg. muhalif kesimler için de önemli bir moral kaynağı, direnme azmini güçlendiren bir gelişme, dinci faşist HTŞ iktidarının “kadir-i mutlak” bir güç olmasını zayıflatan ve zayıflatma rolünü oynamaya devam edecek somut ve nesnel bir imkan olduğunun da bilincindedir... Onlar, öteki şeylerin yanı sıra bunu da hazmedememektedirler. Yürüttükleri baskı ve saldırıları bir de bu açıdan hesaba katmaktadırlar, katacaklardır.

SDG’de de “Ateşkes” ve “Anlaşma”yı kullanarak, zaman kazanmaya, yaralarını sarmaya, direnerek güç toplamaya, hazırlıklarını yetkinleştirmeye, mevzilerini sağlamlaştırıp kazanımlarını büyütmeye, diplomatik çalışmalarını geliştirmeye yoğunlaşacaktır. SGD Arap aşiretlerinin saf değiştirmesiyle parçalanmasına, daha önce yönettiği toprakların geniş bir kesimini kaybetmesine rağmen, halkların kardeşliği yolunda ilerlemeye devam etmektedir.

SDG, Suriye’de kaotik bir durumun olduğunu, hiçbir şeyin kesin ve oturmuş olmadığını; HTŞ’nin soykırımcı, yağmacı şeriatçı faşist saldırganlığının düşman (“Kafir”, “Katli vacip”) ilan ettiği her kesimi hedeflediğini; şeriatçı gerici ve faşist cephenin parçalanmış olduğunu; Suriye’de hala iç savaş tehlikesinin yüksek olduğunu; Irak ve İran bağlamında ABD ve İsrail saldırılarının Suriye’nin iç dengelerini derinden sarsabileceğini ve kendisine alan açabilecek yeni imkanların doğabileceğinin farkındadır. SDG bu vb. çelişki ve çatışmalardan yararlanmaya bakacaktır. Rojava devrimci-demokratik bir odak olmaktan çıkmış değil. Kadın özgürlükçü, halkların kardeşliğini şiar edinmiş, laik-seküler bir politik ve askeri güç olan SDG’nin birden fazla saikle İslamist-şeriatçı bir iktidar karşısında uluslararası meşruiyetinin büyüdüğü gerçeği dikkate alındığında küresel destek ve açılımlarını daha güçlü geliştirme şansı bulunmaktadır. Önümüzdeki süreçte dar ve geniş anlamda bu olanağı kullanmaya daha fazla yönelecektir.

Kürt tarihinin en büyük ve en güçlü, en birleştirici hareketi olan son serhildan atılımı söz konusu bakımlardan da yaşamsal önemdedir. Bu direniş ve başkaldırının Rojava ve SDG lehine alan açan yeni bir olanak olduğu açıktır. Bu bağıntıda bütün mesele bu vb. olanakları Kürdistan çapında ortaya çıkan ulusal iradeleşme hattında olabildiğince birleşik tarzda kullanma niteliğini ve yeteneğini göstermekte yatmaktadır. Güney Kürdistan’ın da çok yönlü tehlikelerle karşı karşıya olması ve bu tehlikelerin tehdide doğru büyümesi olgusu dikkate alındığında, Güney Kürdistan Kürtlerinin Rojava’yı ezme, tasfiye etme, soykırımdan geçirme saldırılarına karşı sahiplenme mücadelesinin canlılığını koruyacağına ve belki de gelişeceğine dikkat çekmek yararsız olmayacaktır...


* Bunun nedeni ya da nedenleri olmalı. Öcalan eleştirilerinin arttığı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ve Barzani’nin Rojava için ciddi bir ağırlık koymasıyla kamuoyunda itibarının yükseldiği bir sürecin ardından, Altan’ın haberiyle söz konusu verilerin gecikmeli açıklanmasının soru işaretleriyle ya da güven eksikliğiyle karşılandığını belirtmek gerekir. Özel olarak şuna dikkat çekmek isteriz: Kamuoyunun zamanında bilgilendirilmemesinin yol açtığı ve açacağı sonuçların sorumluluğu öncelikle muhataplarının, yurtsever Kürt hareketinin sırtındadır. Bu ağır sorumluluğu yok sayıp tek yanlı, sekter ve sağlıksız karşı açıklamaların, muhataplarına da bir faydası dokunmayacaktır. “Süreç”in şeffaflıktan uzak olması, devlet, Saray tarafından ciddiye alınabilecek herhangi bir adımın dahi atılmaması, üstüne üslük Kürtlerin kırmızı çizgisi olan Rojava’yı tasfiye etme politikası ve bu tasfiye saldırısının TC ve Saray eliyle gerçekleştirilmesi, birikmiş olan tepkilerin ve güvensizliklerin artmasına yol açtığı açıktır. İşin diğer yanı da gerici ve faşist psikolojik harp cephesinin, keza gerici milliyetçi Kürt çevrelerinin fırsat bu fırsat deyip bu durumu kullanmasıdır. Bunlar birer gerçek olsa da asıl mesele buna yol açan ya da yol veren zaafların özeleştirel düzeltilerek önüne geçilmesidir. Aşırı bir bilgi kirliliğin olduğu bir sürecin içindeyiz ve dikkat çektiğimiz meselede doğru bir politika izlenmesi de yaşamsaldır.

DEVAM EDECEK



27 Ekim 2019 Pazar

''SOÇİ MUTABAKATI''...
TC ile Rusya arasında, 22 Ekim 2019 tarihinde Soçi'de yapılan görüşme bir mutabakatla (anlaşma) sonlandı. Mutakabat 10 maddeden oluşuyor. Bu mutabakatla (DSG'nin de onayladığı ABD-TC mutabakatıyla sağlanan) ateşkes, 29 Ekim'e kadar uzatılmış oldu. Nitekim TC de askeri harekatın son bulduğunu açıkladı. (Buna karşın işgal bölgesinde Türk ordusu ve çetelerin saldırıları değişik biçimlerde sürmektedir.)
I
''Soçi Mutabakatı''nın asıl kazananı Rusya olmuştur. Rusya bir inisiyatif merkezi olarak daha fazla öne çıkmış, Suriye rejiminin etki alanı daha fazla büyümüş, Erdoğan cuntası Rusya'ya daha bağımlı hale gelmiştir. Kürtlerin haklarınının gözetildiği ve gözetileceği açıklaması ile Putin Kürt sorununda daha fazla muhattaplaşacaktır. Bu anlaşmadan Suriye rejimi de kazançlı çıkmıştır. TC ise isteklerinin ancak bir kısmını elde etmiştir. En büyük darbeyi ise Kürtler ve özerk bölge almıştır. DSG anlaşmanın bazı maddelerine karşı olduğunu* dünya kamuoyuna açıklamış bulunuyor. Kandil'in tepkisi ise daha sert olmuştur.** Anlaşmada TC'nin öteden beri ısrarla istediği ''güvenli bölge'' talebi karşılık bulamamıştır.
II
Gerek ABD gerekse Rusya ile yapılan anlaşmalar*** devrimci Rojava gerçeğini tasfiye etmede birleşmektedir. Bu gerçeğin çıplak bir şekilde vurgulanması gerekir. Herbir taraf Kürtlere teslimiyet dayatma ve kendilerine yedekleme peşindedir. Türk ordusunun işgal ettiği bölgelerin TC'nin ABD ve Rusya'yla yaptığı anlaşmalarla onanması bu olguyu göstermektedir. Rekabet halinde olan kuvvetler Türk sermaye devletini, Kürtleri terbiye etmede bir sopa olarak kullanmaktadırlar. Denetimli olsa da Türk egemen sınıflarının Suriye'de önünün açılması bu tabloyla bağlı.
III
TC askeri harekatı, SDG'nin sert direniş kalesine çarptığı ve Rusya bloğunun baskısı nedeniyle durmak zorunda kaldı. Ancak ABD'den sonra Rusya da ''Soçi Mutabakatı''yla şimdilik sömürgeci faşist diktatörlüğün işgalini onaylamış oldu. Bu gelişme Rojava devrimi, özerk bölge ve DSG için ciddi bir kayıptır. TC işgalle Fırat'ın doğusu ve batısı arasında kalan DSG'nin etki alanının içerisine bir kama gibi saplandı ve iki ucu birbirinden yalıttı. Bu tablonun Rojava devrimini, Kuzey-Doğu Suriye'deki direniş cephesini zayıf düşürdüğü, yeni ve ağır sorunlara yol açtığı ve açacağı, rejim karşısında da YPG'nin başını çektiği DSG'nin elini zayıflattığı söylenmelidir. Bu durumun sahadaki politik ve askeri güçler dengesiyle bağlı olduğu açıktır.
Soçi anlaşmasıyla TC, bazı kazanımlarına karşın, İdlib'den sonra Fırat'ın Doğusu'nda da Rusya'ya bağımlı hale geldi. Erdoğan cuntası, İdlib'ten sonra, Fırat'ın doğusunda da dilediği gibi at koşturamayacak. Rusya'ya ve bağlaşıklarına rağmen at oynatamayacak. Anlaşmanın Fırat'ın Doğusu'nda Rusya'ya ve Suriye rejimine inisiyatif alanı açtığı, etki sahasını genişlettiği açıktır.
SDG'nin bundan sonra Rusya ve rejimle ilişkileri kaçınılmaz olarak daha fazla gelişecektir. Rusya TC'den farklı olarak SDG'yi terörist görmemektedir. Anlaşmada geçen teröre karşı mücadeleden tarafların farklı şeyleri anladıkları kesindir.**** En azından bugün için tablo bu.
''Soçi Mutabakatı'', Erdoğan cuntasının ''sonuna kadar gideceğiz'', tek bir Kürt/terörist sağ bırakmayacağız, oralar benim babamın çitliği, 3 milyon cihatçıyı TOKİ aracılığıyla saraylar yapıp yerleştireceğiz, kuklalarla oraları yöneteceğiz, 12 askeri gözlem noktası kuracağız vs. dediği hedeflerinin tutmadığı ve tutmayacağını açığa çıkarmıştır.
''Mülteci sorunu''nun sorumlusu emperyalizm, bölge devletleri, İslamcı cihatçı çeteler ve özelde de Türk sermaye devletidir. Katil Erdoğan rejimi bu sorunu bir silah olarak kullanmaya devam etmektedir. Mültecileri özellikle AB'ye karşı etkili bir şantaj aracı olarak kullanmaya devam etse de Suriye'nin içine isteği gibi oynayamayacaktır. Erdoğan diktatörlüğünün büyük bir şatafatla ilan edegeldiği “güvenli bölgeye 3 milyon mülteciyi iskan edeceğiz'' açıklaması ve hedefi boşa çıkarak anlaşmada ''gönüllü olarak döneceklerin yerleştirilmesi''ne dönüşmüştür.
Anlaşmaya göre, TC'nin işgal ettiği bölgenin doğusunda kalan bölgede YPG güçleri sınırın 30 kilometre güneyine çekilecek. Menbic ve Tel Rıfat’dan YPG güçleri çıkarılacak. Bu bölgeler Rusya ve Suriye ordusuna terk edilecek.***** Türkiye ve Rusya mutabakatın uygulanmasını denetlemek üzere ''müşterek denetim merkezi'' kurulacak. Bu merkezin ağırlığının Rusya'da olacağı, Rusya'nın TC'yi sıkı kontrol altında tutmasını sağlayacağı açıktır.
Anlaşmada yer alan Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün korunması vurgusu****** aynı zamanda TC'nin Suriye'de kalıcı olamayacağı anlamına gelmektedir. TC de bunun farkında ve görünüşte onaylamaktadır. Kaldı ki bu tutum yeni değil, devam etmekte olan (ama Kürtlerin içerisinde olmadığı) iki ayrı platformda, Cenevre ve Astana platformlarında, öteden beri vurgulanagelen ilkesel tutumdur.
Anlaşmayla, Suriye ordusunun, YPG'nin onayıyla, TC işgal bölgesi dışında kalan TC-Suriye resmi sınırlarına yerleşmesi Esad rejimi bakımından bir kazanç oldu. Kuşkusuz bu durum, Suriye devletini ve Esad rejimini tanımayan TC bakımından bir geri adım, bir kayıptır. Eğer kamuoyuna yansıyan YPG/SDG’nin Suriye ordusuna ''Beşinci Kolordu'' olarak entegre edilmesi gibi veya benzeri bir plan varsa ve pratikleşecekse, bu durumun TC planlarına daha ağır bir darbe indireceği açıktır. Ki bu vb. çözümlerin olması olasılık dahilindedir.
DEVAM EDECEK


* ''Rusya ve Türkiye arasındaki anlaşmayla ilgili Rusya’ya cevaplarını, toplantıdan üç saat önce ilettiklerini söyleyen QSD Genel Komutanı Ebdî, resmi cevaptan önce de Rusya Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı ile görüşmesinde de kabul edip edemeyecekleri hususları paylaştığını belirtti. Rusya’nın çabalarını önemsediklerini dile getiren Ebdî, ”Ancak Türk devleti ve Rusya arasında yapılan anlaşma maddelerinin bazıları halkımızın çıkarına değildir. Kaygılarımızı dile getirdik. Bu maddeler üzerine tartışılması gerektiğini söyledik. Değiştirilmesini talep edeceğimiz, kabul edip etmeyeceğimiz şeyleri kendileriyle tartışacağız. Rusya ile görüşmelerimiz devam ediyor. Yapılan anlaşmayı tümden reddetmiyoruz. Kabul etmeyeceğimiz bazı maddeler var. Bazı değişiklerin yapılması gerekir. İnanıyorum ki birlikte bir sonuca ulaşacağız.'' (Özgür Politika, 26/10/2019 )
** KCK’nin açıklaması şöyle:
Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye halkları üzerinde oyunlar ve komplo devam etmektedir. İlk önce ABD, şimdi de Rusya halkların iradesini dikkate almadan işgalci ve soykırımcı Türk devletiyle kabul edilemeyecek anlaşmalar yapmışlardır. Ahlaksız, vicdansız, insan ve toplum haklarını çiğneyen bir siyaset dayatılmaktadır. Türk devletinin Kürt düşmanlığından yararlanan ABD, Rusya yada başka devletler Kürtleri kendi çıkarlarına kurban etmektedirler. Kürtleri soykırıma uğratmak isteyen Türk devletini Kürtlerin yaşam alanlarına sokmak açıkça bu anlama gelmektedir.
Kürtler ve Kuzey-Doğu Suriye halkları Ortadoğu’da en demokratik, barışçıl ve istikrarlı bir siyasal ve toplumsal sistem kurmuşlardır. Buna rağmen saldırıya uğramaları nasıl bir düşmanlıkla karşı karşıya olduklarını gözler önüne sermektedir. Bu da Türk devletinin Kürt düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Türk devletinin bu Kürt düşmanlığına onay verilmesi dünya tarihinin en büyük ve en çirkin siyasi ahlaksızlığıdır. Bu siyasi ahlaksızlığı yapanlar Kürt soykırımına ortaklık etmektedirler. ABD, Rusya ve Kürt soykırımına ortak olan tüm siyasi güçler insanlık ve tarih tarafından soykırımcı olarak yargılanacaklardır.'' ( ANF, Cuma, 25 Eki 2019)
*** Harekatın ardından TC, ABD ile 13 maddelik ve 120 saatlik ateşkes anlaşmasının süresi dolmadan, Rusya ile 10 maddelik ve 150 saatlik ikinci bir anlaşma yaptı.
**** Madde 7: “Her iki taraf terörist unsurların sızmalarının önlenmesinin temini için gerekli tedbirleri alacaktır.”
*****Madde 5: “23 Ekim 2019, öğlen saat 12.00’den itibaren, Rus askeri polisi ve Suriye sınır muhafızları, Barış Pınarı Harekât alanının dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafına, YPG unsurları ve silahlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 km’nin dışına çıkarılmasını temin etmek üzere girecektir. Bu işlem 150 saat içinde tamamlanacaktır. Aynı saat itibarıyla, mevcut Barış Pınarı Harekat alanı sınırlarının batısı ve doğusunda 10 km derinlikte Kamışlı şehri hariç Türk-Rus ortak devriyeleri başlayacaktır.”
****** Madde 1: “Her iki taraf Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün muhafazasına ve Türkiye’nin milli güvenliğinin korunmasına olan bağlılıklarını teyit ederler.”



23 Ekim 2019 Çarşamba

ABD, TC, ''ATEŞKES'' VE ROJAVA...
                           I
TC'nin Kuzey ve Doğu Suriye'ye (Rojava) dönük yeni işgal harekatı 9 Ekim'de başladı. 17 Ekim'de ABD devreye girdi. YPG'nin dolaylı olarak içerisinde yer aldığı ABD-TC görüşmesi 5 günlük ateşkes kararıyla bitti. Buna karşın Türk burjuva devletinin Rojava'ya dönük saldırıları devam etti. ''Ne ateşkesi, bölücü terör örgütüyle ateşkes kabul edilemez, ateşkes ancak devletler arası savaşta olur'', ''askeri harekatımız hedefine varıncaya kadar kararlılıkla sürecektir'' diye gürlemesinin üzerinden bir-iki gün geçtikten sonra ateşkesin ilan edilmesi, Erdoğan cuntasını zor durumda bırakan bir gelişme oldu.
Kimyasal silahlar kullanan sömürgeci faşist diktatörlük ateşkes ilanıyla, dolaylı da olsa YPG ve Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu'nu muhatap almak zorunda kaldı. Bu, Erdoğan cuntasının mecbur kaldığı için ''bölücü teröre'' vermek zorunda kaldığı bir tavizdi.
Ateşkes ilanıyla sahada mücadele eden güçler, bu gelişmeyi güçlerini düzenleme, yeni manevralarla üstünlük yakalama, yeni pazarlıklar yapmanın fırsatı olarak değerlendirmeye başladı. Kısa ve geçici olan ateşkesin salt Erdoğan cuntasının bir kazanımı, sadece QSD ve YPG'nin kaybı olarak yorumlanması mekanik bir yorumdur. Bu gelişmenin iki taraf bakımından sunduğu avantajlar ve dezavantajlar vardır. Ancak ateşkes anlaşmasının en önemli sonucu ABD'nin Türk devletinin işgalini ateşkes üzerinden onaylaması oldu. YPG'nin çizilen sınırlar içerisinde geri çekilmek zorunda kalması ise Özerk bölge ve askeri güçleri için çok ciddi bir mevzi kaybıdır.
                                  II
Ateşkes ilanı bir sonuçtur ve geçicidir. Çünkü Saray cuntası Rojava devrimini boğma, dahası Suriye'nin belli bir bölgesini işgal etme, buralarda demografik yapıyı değiştirerek kukla bir yönetim kurma stratejisinden vazgeçmiş değil ve vazgeçmeyecektir de. Yani bu hamur daha çok su kaldırır.
Suriye'de ve Rojava'da sürmekte olan savaşın kısa sürede sonlanacağını düşünmek saflık olacaktır. Suriye arenasında hegemonya ve rekabet mücadelesi karmaşık biçimlerde sürecektir. Suriye savaşı, küresel arenaya uzanan ve Ortadoğu'nun paylaşımı, yeniden şekillendirilmesi gibi bir derinliğe ve kapsama sahiptir ve bu bağlamda Suriye sadece Suriye değildir ve olmayacaktır...
Ateşkes ilanı bir dizi faktörle; iç, bölgesel ve uluslararası arenada süregiden mücadelelerle, güç dengeleriyle bağlıdır. Sömürgeci faşist diktatörlük, kadir-i mutlak bir güç değildir tıpkı emperyalist devletler gibi. Onu da sınırlayan, kabaran iştahına gem vuran gerçekler vardır.
Öncelikle dinsel faşist diktatörlük, erken bir zafer peşindeydi. Devasa gücüne, silah teknolojisine ve (her hangi bir meşruiyeti olmayan) ''Suriye Milli Ordusu'' ilan ettiği dinci katiller sürüsüne dayanarak ilk evrede hedeflediği bölgeyi kolayca ele geçireceğini düşündü. Fakat böyle olmadı. Sert bir direniş kalesiyle ve direniş gücüyle yüz yüze kaldı. Rojava halkları nezdinde güçlü, cansiperane bir direnişle karşılaşarak ciddi kayıplar verdi.
TC'nin işgal harekatı ve vahşiyane saldırısı uluslararası alanda sert ve yaygın tepkilerle karşılandı. Diktatörlüğün işgali gayrimeşru ilan edildi. Rojava devriminin kazanımları ve işgale karşı kahramanca yürütülen mücadele sayesinde YPG güçlü bir enternasyonal destek ve dayanışma buldu. Haklı ve meşru direniş, bütün kıtalarda yapılan protestolarla desteklendi. Kürt sorunu ve Rojava devrimi daha fbüyük uluslararası bir soruna dönüşerek keskin bir biçimde gündemleşti. Saray cuntası ve diktatörlük bölgesel ve küresel alanda tam bir tecritle karşılaştı. Arap halkları nezdinde de daha fazla teşhir oldu. İsrail özentisi politikaları darbe yedi. TC'nin işlediği uluslarararası suçlar, İslamcı terör çeteleriyle bağları daha çarpıcı açığa çıktı. Rusya'ya bağımlılık ilişkisi gelişti. Stratejik müttefikleri ile arası bozuldu.
Belli başlı emperyalist devletler (ABD, AB) kendi kamuoylarının tepki ve baskısıyla karşı karşıya kalarak tutarsız da olsa işgal karşıtı açıklamalar yapmak, bazı tedbirler almak zorunda kaldılar.
Bu bağıntıda AB'nin ABD ile rekabet içerisinde olmasının ihtiyaçlarını da söz konusu açıklamalara yedirdiğini gözden kaçırmamalıyız. İslamcı çetelerin yeniden dirilmesi tehdidi, Avrupa'ya göç tehdidinin büyümesi gibi faktörlerin özel baskısı da kaydedilmelidir.
ABD ise, bu süreçte, hem nalına hem de mıhına vuran istikrarsız, tutarsız politikalarıyla, Erdoğan cuntasına sunduğu destekle halklar ve Kürtler nedinde daha fazla teşhir oldu. Trump'un tutarsız, istikrarsız politikası yüzünden ABD'de süren ve keskinleşen iç iktidar kavgasında Trump yönetimi daha fazla köşeye sıkıştı.
ABD, AB ve NATO'nun ikiyüzlü politikalarının bugün dünden daha fazla teşhir olduğunu, halklar nezdinde daha büyük bir tepkiyle karşılandığını rahatlıkla saptayabiliriz.
                             III
Türk sermaye devleti ve başı cuntanın Suriye stratejisinin hedefi, Şam'da Emevi Cami'nde namaz kılmaktı. Böylece hem ABD-NATO, Batı emperyalizminin koruması altında cihatçı çetelerle birlikte Suriye işgal edilmiş hem de Kürtlerin herhangi bir kazanım elde etmesi engellenmiş olacaktı. Ancak bu emperyal strateji Rusya'nın, İran'ın özel müdahalesiyle ve Kürtlerin direnişiyle boşa çıktı. Bu bağlamda TC politikası çöktü. Hem Suriye rejimi ayakta kaldı ve toparlanarak karşı saldırıya geçti hem de direniş sayesinde Kürtler, diğer halkların birlikte esaslı kazanımlar elde etti. Bu kazanımlardan biri de başta DAİŞ/IŞİD olmak üzere cihadist katiler ordusunun can bedeli bir mücadeleyle yenilgiye uğratılması sayesinde, Kürt sorununun dünyanın gündemine girerek uluslararası desteğin büyümesi oldu.
TC'nin politikasının başarısızlığa uğramasından sonra Saray cuntası, bir yandan cihadist çetelerin dağılmasını önlemeye, diğer yandan özellikle Rojava devrimini tasfiye etmek için her türlü baskı ve saldırıyı yoğunlaştırmaya, öte yandan da Batılı emperyalist güçlerin desteği ile Suriye'de pazarlık gücü kazanmaya ve elini güçlendirmeye çalıştı. Suriye rejiminin yıkılması için Arap gericiliğinin desteğini de korumaya önem verdi. Ancak gelinen yerde Suriye rejimini yıkmaya girişen gerici Arap devletlerinin de desteğini kaybederek bir bütün olarak tecrit çemberi içerisinde yuvarlandı.
BOP'un ve ''BOP Eşbaşkanlığı''nın çöküşünün ardından Suriye stratejisinin yenilgisi de Saray cuntasının gerçekleridir. Faşist diktatörlük, ''Komşularla sıfır sorun'' politikasından tüm komşularıyla sorunlu bir noktaya geldi. ''Model ülke rolü''nün yerlerinde yeller esiyor.
Tüm bunlara karşın TC Azez, Cereblus, Afrin alanlarını işgal ederek mevzi tuttu. Son olarak Tel Ebyad (Gire Spî) ve Ras’ul Ayn’ı (Serekaniye) işgal etmeye girişerek mevzilerini genişletti. Bu durum Erdoğan cuntasının pazarlık gücünü arttırdı. Bu gerçeklerin de belirtilmesi gerekir.
                                      IV
TC'nin işgal ettiği bölgelerden kolay kolay çekilmeyeceğini vurgulamak gerekir. Bu bağlamda sonucu belirleyecek olan, Suriye üzerinde hegemonya ve rekabet mücadelesi yürüten güçlerin durumu, Suriye rejiminin direngenliği, Kürtlerin savaşçılığı, halkların desteği ve böylece ortaya çıkacak güçler dengesidir.
Türkiye'nin Batısında gelişebilecek ve Kuzey Kürdistan'daki halk hareketiyle birleşebilecek büyük kitle mücadeleleri bu bağlamda çok önemli bir yere sahip olacaktır. Sömürgeci Türk burjuva devletinin içerisine yuvarlandığı ekonomik ve siyasi kriz, Ortadoğu'daki saldırganlığının giderek daha fazla ortaya çıkması, rüşvet ve yolsuzluk bataklığına gitgide daha fazla batması Batıda devrimci bir halk hareketinin gelişmesi ve Doğuyla birleşmesi için koşulları epeyce elverişli hale getirmiş bulunuyor. Bu bağıntıda en büyük dezavantajı Batıda devrimci bir halk hareketinin geliştirilememesi, devrimci-demokratik ve komünist hareketin oldukça dağınık ve zayıf olmasıdır.
TC ve dinci faşist elebaşı işgal ve soykırım harekatını sözde ''terörden arındırılmış güvenli bölge kurma'' vb. demagojisi ile meşrulaştırmaya çalıştı. Bir konuşmasında işgal harekatını açık bir şekilde ''fetih harekatı'' olarak da ilan etti. Camilerde ''Fetih Süresi'' okutulduğunu da biliyoruz. Ancak geride kalan süreçte sömürgeci diktatörlüğün söz konusu demagoji ve manipülasyonunun da daha kapsamlı açığa çıkarak teşhir olduğunu görüyoruz.
ABD ve TC arasında kotarılan, YPG'nin de dolaylı olarak yer aldığı, Rusya'nın da bilgi sahibi olduğu ve son tahlilde onaylamak zorunda kaldığı ateşkes süreci, gerçekte Rojava devrimi ve YPG aleyhine olmuştur. YPG işgale karşı yiğitçe direnmesine karşın, gerçek budur. Sahadaki güçler dengesi Rojava yönetimini YPG'yi yakın dönemde terörist ilan eden Suriye rejimine doğru itmiştir. Bu gelişme karşısında YPG ve QSD'nin Rusya aracılığıyla Şam rejimine yakınlaşması, zorunlu bir manevra olarak değerlendirilebilse de Rojava devriminin ve rejiminin elini zayıflatmıştır. Oyun içinde oyun geliştiren emperyalist Rusya bu sonucu bekliyordu zaten.
                            V
Rojava rejimi ve YPG-DSG olağanüstü eşitsiz koşullarda kahramanca mücadele etmektedir. Ancak YPG ve bağlaşıkları bir yandan Kürtleri kendi amaçlarına yedeklemek, öte yandan da Rojava devrimini boğmak üzerinde manevralar yapan geniş bir emperyalist ve gerici devletler gerçeğiyle karşı karşıya. Bu tablo karşısında Rojava'da savaşan kuvvetlerin devrimin kazanımlarının tasfiye olmaması, bütünü kurtarmak için parçayı feda etme taktiğini izlemesi son tahlilde anlaşılırdır. Dışardan ahkam kesmek, keskin lafazanlık yapmak vb. gerçekçi değildir. Kaldı ki eleştirilerimiz ne olursa olsun, Kürt ulusal devrimi ile politik olarak birlikte olmak, politik ve askeri bakımdan omuz omuza savaşmak tek devrimci tutumdur. Öncülük vs. adına bundan kaçınanlar, Türk milliyetçiliği ve sosyal şövenizmle zehirlenmiş olanlardır. Bu politika ve duruştan çıksa çıksa öncülük vb. adına artçılık, Türk burjuvazisine yedeklenmek çıkar ve çıkmaktadır.
Öyle ya da böyle Kürt ulusal devriminin direnişi ve mevzilerini koruma ve her fırsatta büyütme kavgası sürecektir. Ne Ortadoğu ne de Suriye eski Suriye ve Ortadoğu değildir ve olmayacaktır. Kürtler de öyle. Kürtler bir kez tarih sahnesine çıkarak küresel arenada görünür hale gelmişlerdir. Kürtler lehine uluslararası destek ve dayanışma güçlü bir şekilde gündemleşmiştir. Politik, askeri, diplomatik alanlarda çok deneyim kazanılmıştır. Ağır bedeller pahasına direnmekten de vazgeçmeyeceklerdir. Artık Kürt halkı yalnız değildir. İnkar ve görmezden gelme politikaları iflas etmiştir.
Emperyalist ve burjuva gerici devletlerden bir çözüm beklenmeyeceği açıktır. Onların tek çıkarı kendi sınıfsal çıkarlarıdır. Tarihin tanık olduğu gibi onlar asla halkların dostu değildir ve olmayacaklar da.
Emperyalistler ve gerici bölge devletleri Suriye'den ellerini çekmeden, işgalci güçler Suriye'den defedilip gönderilmeden, en asgari düzeyde bile demokratik, halkçı, eşitlikçi, halkların kardeşleşmesini ifade eden bir politik çözüm gerçekleşmeden Suriye arenasında daha çok kan akacak. Çözüm Suriye'de, Ortadoğu'da, uluslararası alanda halkların yürüteceği mücadeleye bağlıdır.