Translate

sbkp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sbkp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2019 Cumartesi

Pazar, Mart 12, 2017

Stalinin, Merkez Komitesinin Genel Kurulunda Yayımlanmamış Son Konuşması*

Bu makale, Stalin'in doğumunun 120. Yıldönümü anısına Rus gazetesi "Glasnost" dan alınmıştır;
Stalin'in ölümünden önce CC CPSU'da yapılan son konuşmasıdır. 16 Ekim 1952

Makale, Sovyetler Birliği'nde ilk kez gazete tarafından yayınlandı.

***********

Evet, partimizin kongresini yapmıştık. Çok iyi geçti ve birçoğunuz, aramızda bütünlük içinde bir uyum ve birliktelik olduğunu düşünebilir. Fakat düşüncede bu uyum ve birlik yok. Bazılarınız kararlarımıza karşı hatta beğenmiyorlar.



Diyorlar ki, neden genişletilmiş bir Merkez Komitesine ihtiyacımız var. Ama, CC CPSU'ya yeni kan ve yeni güç getirmenin gerektiği açık değil mi? Bizler yaşlanıyoruz, er ya da geç öleceğiz, ama bu büyük sorumluluğun meşalesini kimin eline vermeliyiz diye düşünmeliyiz, kimler bu sorumluluğun üstesinden gelecek ve komünizmin amacına ulaşacak? Bu (görev)  için, daha fazla enerjiye sahip genç insanlara, kararlı yoldaşlara ve siyasi liderlere ihtiyacımız var. Peki, devletin kararlı, sadık bir siyasi liderini yetiştirmek ne anlama geliyor? , Bu meşaleyi sürdürebilecek bir devlet lideri yetiştirebilmek için on, hayır, on beş yıla gerek var.

Ancak Sadece bunun olmasını dilemek yeterli değildir. Böylesine yeni kadroları yetiştirmek, zamana ve devletin günlük işleyişine katılıma, sosyalist toplumun inşasını daha üst düzeye taşıyacak devlet aygıt planlarının ve ideolojik kavramların tümünü içine alan pratik konularda öğrenmeyi gerektirir, ve bu yoldaşlar her türlü oportünist eğilimi tesbit edebilmeli ve ona karşı mücadele edebilmelidirler.,  Lenin tarafından öngörüldüğü şekilde, partimiz tarihi, taktiği, planları ve Sovyetler Birliği'nin geleceği yönünde eğitilen Leninist bir işçi olması gerekir.
Partimizin ve parti komitelerinin önemini ve rolünü artırmamızın gerekliliği aşikar değilmi? Partinin çalışmalarını sürekli olumlu yönde geliştirmek için  Lenin'in önerilerini  takip etmeme şansını alabilirmiyiz.? Bütün bunlar,  özellikle CC CPSU'sunda, liderliğe,daha genç olanların akışını gerektirir. Biz Lenin'in daima önerdiği gibi, buyolu izledik. Bu şekilde partimizin üyeliği de büyüdü.

Soru, neden bazı tanınmış yoldaşları parti ve devlet aygıtlarındaki görevlerinden aldık? Bu konuda ne denilebilir? Molotov, Kaganoviç yoldaşları (görevlerinden aldık) değiştirdik. Voroshilov ve diğerleri, daha az talepkar, fakat aynı derecede önem taşıyan yeni görevlere seçildiler. Bakan çalışması, güç, dayanıklılık ve yeni sorunlar için yeni düşünme isteyen son derece zor bir iştir. Neden genç ve nitelikli, enerjik yoldaşları onların yerlerine atadık? Onlar daha genç yoldaşlar, daha çok enerjiye ve güçlülüğe sahipler. Biz Eski Bolşevikler sonsuza kadar burada olmayacağız. Onlara destek olmalı ve onlara yardım etmeliyiz.

Değiştirilen yoldaşlar, uzmanlıkları, özverileri ve saygıları sorgulanamaz (şüphe götürmez bir gerçek olan) olan, eski Bolşevikler, çok önemli yeni pozisyonlardalar. Hepsi artık SSCB Bakanlar Konseyi Başkan Yardımcıları. Bu nedenle, kaç tane bakan yardımcısının olduğunu ben bile bilmiyorum.

Komünistler olarak kendi kendine eleştirel olmalı ve başkalarını da eleştirmeliyiz.

Merkez Komitesi tarafından yoldaş Molotov ve Mikoian'a yönelik eleştiriler oldu.

Yoldaş Molotov - davamıza en fazla adanmış. Parti amacı uğruna  hayatını verir.
Fakat onun çalışmalarının belirli  zayıf yönünü göz ardı edemeyiz. Dışişleri Bakanı olarak kendisini "kaygan" bir Diplomatik Karşılaşma'da bulan Molotov Yoldaş, İngiliz bir diplomata, kapitalistlerin ülkemizde burjuva gazeteleri yayınlamaya başlayabileceği konusunda güvence vermiş. Niye ? Bu, CC CPSU'nun bilgisi olmaksızın, böyle bir güvence vermek için yer miydi? Burjuvazinin sınıf düşmanımız olduğu, ve partili halkımız arasında burjuva gazetelerini teşvik etmenin zarar vereceği aşikar değilmi, (bu) bize herhangi bir fayda sağlamayacaktır. Bunun gerçekleşmesine izin verilmiş olsaydı, Sosyalizm ve SBKP'ye karşı saldırıların önce çok kurnazca ve sonra açık biçimde başladığı durumları öngörebilirdik. Bu, yoldaş V.M. Molotov'un birinci siyasi hatasıdır.

Molotov'un Kırım'ı Sovyet yahudilerine vermesi yönündeki yanlış önerisi ne (ne diyelim)?

Bu, yoldaş Molotov'un çılgınca bir hatası. Neden bu teklif edildi? Yoldaş Molotov bu öneri hangi gerekçelerle ortaya attı? Bir Yahudi Özerk Cumhuriyetimiz var. Başka (sına) artık ne gerek var? Kendi Özerk Bölgelerine ve Özerk Cumhuriyetlere sahip olan bir çok azınlık ülkesi var ... şimdi bu yeterli değil mi? Veya bu, SSCB Anayasasına ve uluslara dair politikasına güvenme mi demekdi? Yoldaş Molotov, hiç kimse tarafından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği üzerinde toprak iddiasını sürdürmek için avukat olarak atanmadı!
Değerli yoldaşımız V.M. Molotov'un ikinci hatası budur! Dolayısıyla, bu bağlamda Molotov yoldaş, Politbiuro üyesi olarak bildirimlerinde doğru değildir. CC CPSU (Molotovun) önerisini kesin olarak mağlup etmiştir.(reddetmiştir)

E Molotov, eşine bu kadar derin bir saygı duyuyor; CC ya da Politbiuro'nun bu ya da şu sorun üzerine karar vermesinden çok kısa bir süre sonra, bu karar hemen Molotov'un karısı Zhemchuzhina'ya ve arkadaşlarına iletiliyor. Burada hepiniz tarafından bilindiği gibi (Zhemchuzhina nın) arkadaşları eski durumların gösterdiği gibi, güvenilir değildir. Şüphesizki ki, CPSU CC Politbiuro üyelerinden biri olan yoldaşın davranış biçimi olamaz.

Şimdi Mikoian yoldaşla ilgili olarak. Mikoian Kesinlikle (vergiye) karşıdır ve bu nedenle Sovyet köylüleri için her türlü vergilere karşı ajitasyon yapıyor.

Değerli yoldaşımız A. I. Mikoian'a açık olmayan nedir?

Çiftçi Yardımcısı - Kollektif çiftçilerle iyi ilişkilerimiz var. Kollektif Çiftliklerimiz sonsuza kadar kolektifleştirme ye kararlılar. Mahsullarımız bol ve tüm Kollektif Çiftliklerimiz işçilerin yaptığı gibi devlete vergi vermelidir. Bu nedenle Mikoyan yoldaş tarafından öne sürülen öneriye katılmıyoruz –

MİKOYAN - Konuşmacının tribününe geliyor, kollektif çiftlik politikalarını savunmaya başladı.

STALIN - İyi Mikoyan yoldaş, sen kendi politikalarının içinde kaybolmuşsun ve şimdi de CC üyelerini kendinle birlikte kaybolmasına çalışıyorsun. Hala anlamadınmı?

MOLOTOV - konuşmacı tribününe gelir, hatalarını CC'nin önünde tümüyle kabul eder, ancak Stalin'in sadık bir öğrencisi olduğunu ve her zaman sadık kalacağını söyler.

STALIN - (Molotofun konuşmasını keser) Bu saçmalık. Hiç öğrencim yok. Hepimiz büyük Lenin'in öğrencisiyiz.

Stalin, gündeme made madde devam etmeyi ve yoldaşları farklı devlet komitelerine seçmelerini önerir. Politbüro hariç, Başkanlığı CC CPSUnda şimdi genişleyen CC de ve Sekreterlik'te CC CPSUda toplam 36 üye seçildi.

Seçilenlerin yeni listesinde hepsi eski Politbiuro üyesidir - yoldaş A.A Andreev'in şu an herkesin bildiği gibi ne yazık ki tamamen kulakları duymuyor ve bu nedenle görev yapamaz halde.

Podyumdan bir ses - Stalin yoldaşını CC CPSU nun Genel Sekreteri ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçmeliyiz.

STALIN - Hayır! Beni bu iki görevden de almanızı (azletmenizi) rica ediyorum!

MALENKOV - Tribüne geliyor: Yoldaşlar! Hepimiz oybirliğiyle, liderimiz ve öğretmenimiz Stalin yoldaşa CC Sekreteryası Genel Sekreteri olmasını rica ediyoruz.

Çeviri , Erdoğan Ahmet, 
Mart 12, 2017

Kaynak:
Sovyet Halkıyla Dostluk ve Dayanışma Konseyi, North Star Compass, 2000.

Unpublished Speech by Stalin at the Plenum of the Central Committee, CPSU

*Bu çeviri, Marksist Leninist Değerlendirmeler sitesinden alınmıştır. Okuyucunun bu siteyi takip etmesini öneriyoruz.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Çeviri/Belge



Stalin Ve 2. Dünya Savaşı Sonrası SB’nde ‘Pazar Sosyalizmi’ Sorunu*

Vijay Singh
‘Günümüzde Stalin’ konulu uluslararası seminer, Sovyetler Birliği’nin nihai dağılmasından sonra ve onun yıkıntılarından yükselen işçi sınıfının, sermayenin yenilenmiş iktidarına karşı ilk adımlarını atmaya başladığı koşullarda, Ekim Devrimi’nin 77. yıldönümünde Moskova’da yapılıyor. Bu gelişmelere ilişkin olarak Stalin’in bize söyleyeceği bir şey var mı? Bu makalede, Stalin’in son büyük çalışması olan ‘SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nın, SB’nde 1953’ten sonra gündeme getirilen ‘Pazar reformları’nı incelemede ve bunların ekonomik ve politik karakterleri hakkında bir sonuca varmada kalkış noktası teşkil ettiği iddia ediliyor.
Ekonomik tartışmaların içeriği neydi?
SBKP(B), sosyalist toplumun temellerinin 1935’te kurulduğunu düşünüyordu. Parti’nin 18. Kongresi, komünist topluma geçişin, ülkeyi daha da geliştirmek için izlenecek yol olduğu düşüncesindeydi. Yeni parti programını hazırlamak için bir komite kuruldu ve 1941’de Devlet Planlama Komitesi’nden, komünist toplumun temellerini oluşturacak 15 yıllık bir ekonomik kalkınma programı formüle etmesi istendi. Bu perspektif Nazi işgaliyle sekteye uğradı; fakat savaş sonrası dönemde derhal yeniden başladı. 1947’de 9. Parti Konferansı’nda Malenkov partinin ‘SBKP(B)’nin yeni programı üzerinde çalışıldığını, mevcut programın kadükleştiğini ve yerine yenisinin konması gerektiğini’ belirtti. (Malenkov, SBKP(B) MK’nin faaliyetleri’, Sürekli Barış İçin, Halk Demokrasisi İçin, Bombay, 1948, s.79). Bu görev 1952’deki 19. Parti Kongresi’nde de tekrarlandı. 1946’da 4. Beş Yıllık Plan Raporu’nu Yüksek Sovyetler’e sunarken Voznesenski kendisine 1941’de verilen görevi hatırlattı:
"Plan, sınıfsız bir sosyalist toplum inşasının tamamlanmasını ve sosyalizmden komünizme tedrici bir geçişi öngörüyor. SSCB’nin temel ekonomik görevinin, yani kişi başına sınai üretim hacmi açısından ekonomik olarak belli başlı kapitalist ülkelerin seviyesinin yakalanması ve aşılmasını öngörüyor." (Voznesensky, SSCB Ulusal Ekonomisinin Kalkınması İçin Beş Yıllık Plan, 1946-1950, Soviet News, Londra, 1946, s.10) ‘Tek ülkede komünizmi’ inşa etmenin mümkün olup olmadığını soran bir İngiliz gazeteciye verdiği yanıtta da açıkça görüldüğü gibi Stalin de bu programatik perspektifle mutabıktı. Stalin şöyle yanıtladı:
"Elbette mümkün, özellikle SB gibi bir ülkede." (Stalin, ‘Savaş Sonrası Uluslararası İlişkiler’, Soviet News, Londra, 1947, s.13)
Stalin’in ‘Ekonomik Sorunlar’da Gosplan ekonomisti Yaroşenko’ya ilişkin eleştirileri, Bugdanov’un fikirlerinin savaş sonrası dönemde de önemli ölçüde canlılığını koruduğuna işaret eder. Yaroşenko, münferit bir bakış açısını temsil etmiyordu. Yudin, bilim işçileri ‘Yaroşenkovçini’ler içinde ‘Troçkizm-Buharinizm-Bogdanovizm’e doğru sabıkalı bir geri dönüşe işaret eden gerçek bir eğilimin olduğunu belirtiyor. Hatırlanacağı gibi Bogdanov, devrim öncesi etkili ekonomi-politik makalelerinin yazarıydı. Felsefede, Lenin’i ‘Materyalizm ve Empirio Kritisizm’ kitabıyla cevap yazmaya iten Avenarius’un ve Mach’ın fikirlerini benimsedi. 1917’de Rusya’da sosyalist bir devrimin maddi koşullarının olmadığını öne süren yarı-Menşeviklerin tutumunu desteklemişti. Kültür alanında ise, devrim öncesi mirası reddeden ‘saf bir proleter kültür’ü savunuyordu. Yaşamının son dönemlerinde yapısal ilişkilerin matematikteki büyüklük ilişkileri gibi biçimsel şemalar şeklinde genelleştirilebileceğini öne süren ve ‘teknoloji’ olarak adlandırdığı bir ‘örgütsel bilim’ geliştirdi. (‘Filosofskaya Entsiklopediya’, Cilt I, Moskova, 1960, s.177) Bu görüşler açıkça diyalektik materyalizmin, tarihsel materyalizmin ve Marksist ekonomi politiğin önermelerinden uzaktı. Bogdanov, Lunaçarski, Buharin ve Gorki de dâhil olmak üzere Rus salonunda olağanüstü bir etki yaratmıştı. Buharin ekonomi-politik, tarihsel materyalizm ve bilim ve teknik konularındaki yazılarında Bogdanov’un fikirlerinden esinlendi.
Stalin Yaroşenko’nun toplumun gelişmesinde üretim ilişkilerinin önemini küçümserken üretici güçlerin rolünü büyümsediğini ve böylece üretim ilişkilerini üretici güçlerin tamamlayıcı bir parçasına indirgediğine işaret eder. Yaroşenko, çeşitli mülkiyet biçimlerinin varlığını sürdürmesi, meta dolaşımı ve genelde değer kategorileri gibi temel sorunları gözardı ederek sosyalizmin ekonomi-politiğini aslında terketmiş oldu. Ekonomi-politik bilimi, Bogdanov’u andıran, üretici güçlerin sınıfsız rasyonel bir örgütlenmesine dönüştürülmek isteniyor. Bu ekonomizmin tersine Stalin, SSCB’de üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkilerin devam ettiğini tekrar vurguladı. Yönetici organların yanlış politikalar uygulaması durumunda çatışma ortaya çıkmak zorunda kalır ve bu koşullarda üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişmesini geciktirir. Yaroşenko’nun görüşleri Buharin’in kırdaki sınıf çatışmaları patlamasını görmezlikten gelmesini ve tarımdaki mevcut kapitalist üretim ilişkilerini dondurup dikkatini ‘teknik devrim’e çevirme isteğini çağrıştırır. Buharin 1930’larda açıkça ‘ülkedeki proleter devrimin yeni bir aşamaya, teknik devrim aşamasına geldiğini’ belirtti. (Buharin, ‘Metodologiya i Planirovanie Nauki i Tekhniki’, İzbranniye Trudi, Moskova, 1989, s.135) 1953 sonrası çorak yıllarda bu tür görüşler yaygınlaştı. Sosyalizm artık Lenin ve Stalin dönemlerindeki gibi sınıfların ortadan kaldırılması ve komünizme ilerleme olarak değil, kollektif çiftlik mülkiyet biçiminin korunması, sınıfsız ‘bilimsel-teknik gelişme’ ideolojisinin geliştirilmesi ve meta-para ilişkilerinin genelleştirilmiş sunumu olarak anlaşılıyordu. Yaroşenko’nun görüşleri, 1953 sonrasında pazar ilişkilerinin kurulmasıyla tamamıyla uyum içindedir. Sovyet liderliği sosyalist üretim ilişkilerinin varlığını sürdürmesi ve genişletilmesi konusunda kayıtsız davrandı ve Stalin döneminin karakteristiği olan üretici güçlerin sürekli gelişiminin sağlanması konusunda yeteneksiz olduğunu kanıtladı. 1953 sonrasında izlenen ekonomi politikalarının deneyimi, uygulanan yanlış politikaların, üretim ilişkilerinin üretici güçleri frenleyici bir duruma yol açacağını öngören anlayışın doğruluğunu göstermiştir. Yaroşenko, görüşlerinin ima ettiği şeylerin farkında değilmiş gibi görünür. 1992’de yazarken, SB’nin dağılmasıyla Marksist ekonomi-politik açısından ortaya çıkan sorunları ele alma ilgisini göstermedi. Bütün sosyal sorunlardan önce üretici güçlerin gelişme yasalarını kavramanın öncelliğine vurgu yapmaya devam edip 1951’deki görüşlerini tekrarlayarak, o yıl çıkmış olan Ekonomi Politik Ders Kitabı üzerine tartışmanın ana görevinin sosyalist ekonominin rasyonel, örgütsel işleyişi sorununa cevap vermeye yönelik olması gerektiğini belirtti. İlginç olan şuydu ki Yaroşenko sosyalizmdeki üretim ilişkileri sorununu ele alarak, ekonominin bilimsel örgütlenmesinin, çağdaş bir deyimle ‘sosyal örgütlenme ilişkileri’ ve ‘ekonomik mekanizma’ olarak adlandırdığı sosyalist üretim ilişkilerinin mükemmelliğini öngördüğünü iddia etti. Bu mantıkla Yaroşenko açıkça perestroyka döneminin ekonomi politiğini onaylıyordu.
Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki toplumsal çelişkinin sürekli varlığı sorununun daha geniş etkileri ve sonuçları vardı. Marx ‘Alman İdeolojisi’nde üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin sınıf çatışmalarında yattığını belirtti. Stalin’in Yaroşenko’ya eleştirisi, onun son teorik çalışmasında sosyalist toplumda çelişkilerin ve sınıf mücadelesinin varlığını sürdürdüğünü kabul etmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. Görüldüğü gibi Yaroşenko’nun eleştirisi, yanlış politikaların uygulanması durumunda Üretici güçlerin (gelişmesini) geciktirecek çalışmaların ortaya çıkacağını açıkça belirtir. Stalin aynı zamanda sosyalizm koşullarında bu sorunların genellikle çatışma noktasına gelmediğini, çünkü toplumun, geri kalan üretim ilişkilerini üretici güçlerin karakteri ile uyumlu hale getirmek için zamanında adım atmasının mümkün olduğunu düşünüyordu. Bu mümkündü; çünkü sosyalist toplum, direniş örgütleyecek eski sınıfları içermiyordu. Ama üretim ilişkilerini değiştirme gereğini anlamayan geri ve hareketsiz güçler vardı. Stalin, sorunları çatışma noktasına getirmeden bu tür görüşlerin üstesinden gelinebileceğini düşünüyordu. Bu anlayış, sosyalizmde çelişkilerin devam ettiğini, ama antagonizmanın artık varolmadığını belirten Lenin’in anlayışıyla paraleldi.
Sovyet toplumunda toplumsal çelişkilerin devam etmesi konusundaki tartışma Sovyet felsefesi açısından açık ipuçları veriyor. Yudin, kendisi de dâhil birçok filozofun, Sovyet toplumunda üretim ilişkileri ile üretici güçler arasında tam bir uygunluk olduğunu iddia etmekle ikisi arasındaki çelişkinin varlığını inkâr ettiklerine işaret etti. ‘Sosyalist Toplumda Üretim İlişkileri ile Üretici Güçlerin Tam Uyumu’ adlı broşüründe filozof Glezerman 1951’de bu sonuca vardı ve ekonomik ilişkiler, Sovyet toplumunda üretici güçler ve üretim ilişkilerini tahlil etmekle bile ilgilenmedi.
Yudin, çelişkilerin varlığını inkârın Sovyet felsefesini cansız ve metafizik şemalar oluşturmaya yönelttiğini sonucuna vardı.
1921 Mayısında Lenin sosyalist fabrikaların ürünlerinin ‘ekonomi-politik anlamda meta olmadığını’ halihazırda ‘meta olmaktan çıkan bir meta’ olduğunu vurgulamıştı. ‘Ekonomik Sorunlar’da Sovyet ekonomist Notkin’in, sosyal sektör tarafından üretilen üretim araçlarının aslında meta olduğunu belirttiği ifade ediliyor. Stalin bu anlayışı reddederek, üretim araçlarının işletmelere tahsis edildiğini, satılmadığını, üretim araçlarının mülkiyetinin devlet elinde olduğunu ve bunların, devletin temsilcileri olarak, devlet planlarıyla uygunluk içinde işletme yönetimleri tarafından değerlendirildiğini belirtti.
Ocak 1949’da Gosplan Başkanı Voznesensky ağır sanayi ve ulaşımda devlet sübvansiyonu sistemine son vermek amacıyla toptan eşya fiyatlarında reform girişiminde bulundu. Voznesensky, ağır sanayi ve demiryolu taşımacılığı da dâhil olmak üzere üretim birimlerinde üretim maliyetinin yüzde 3-5’i oranında bir asgari kar ilkesi getirmek istedi ve böylece üretim araçlarını metaya dönüştürmenin koşullarını yaratacaktı. Temel üretim araçlarının işleyişine değer yasasını sokma girişimine hemen son verildi. 5 Mart 1949’da Stalin’in inisiyatifiyle Voznesensky görevinden alındı.
‘Ekonomik Sorunlar’da Stalin SB’nde meta üretimi alanının sınırlı olduğunu belirtti: Burjuvazi mevcut değildi ve devletteki ilgili tek sosyalist üretici kooperatifler ve kolektif çiftliklerdi. Meta üretimi, kişisel tüketim maddeleriyle sınırlıydı. Bu nedenle Stalin, SB’nde meta üretiminin ‘meta olarak emek gücü, artı-değer, sermaye, kapitalist kar, ortalama kar oranı’ gibi kapitalist meta üretiminin ekonomik kategorilerine yol açacağı görüşünü reddetti. Sosyal bilimlerde anti-Marksist hatalara ilişkin Yudin’in eleştirilerinde açıkça görüldüğü gibi, Sovyet ekonomistlerin belli bir kesiminde bu tür nosyonlar oldukça yaygındı. Merzenev ve Mikolenko, SB’nde de emek gücünün tıpkı kapitalist toplumdaki gibi meta olduğu fikrini savunuyordu. Yakovlev ise ‘sermaye’ kategorisinin Sovyet koşullarına uygulanabileceğini öne sürüyordu. Ünlü ekonomist Atlas da, ortalama kar oranının Sovyet ekonomisinde işlerliği olduğunu belirtiyordu. (Yudin, age, s. 23)
Stalin’in ölümü ile SBKP’nin 20. Kongresi arasındaki dönemde ekonomi politikasında köklü dönüşümler yaşandı. Komünist toplumun temellerini oluşturma doğrultusundaki planlama perspektifi terkedilerek, yerine tüketimci bir refah programı getirildi. Meta dolaşımı yerine, şehir ve kır arasında tedrici bir ürün değişimi uygulamasını öngören Stalin’in önerisi –ki bu öneri 19. Kongre’de kabul edilmişti- Mayıs 1953’ten itibaren son buldu ve ‘Sovyet ticaretini yaygınlaştırma’ sloganı altında meta dolaşımının genişletilmesi programı kabul görmeye başladı. Nisan 1953’te Tüm Sovyetler Bakanlarının ekonomik haklarının genişletilmesi ve 1955’te de Cumhuriyetlerin Bakanlıklarının ve İşletme Yöneticilerinin yetkilerinin arttırılması ile Sovyet ekonomisinde Gosplan’ın alanı büyük ölçüde sınırlandırılmış oldu. Stalin döneminden kalan merkezi direktif planlama sistemine 1955’te son verilerek yerine Gosplan, Tüm-Sovyetler ve Cumhuriyetler Bakanlıklarının yapacağı ‘koordinatif planlama’ sistemi getirildi.
20. Kongre sonrası iki yıl, Sovyet ekonomisinin işletilmesinde başka radikal değişikliklere de tanık oldu. 22 Mayıs 1957 tarihli ve 555 sayılı SSCB Bakanlar Kurulu kararı ile devlet sektörü ürünlerinin tahsisi sistemine son verilerek Sovyet sanayinin ürettiği sınai ürünleri satmak için çok sayıda merkezi satış örgütleri yaratıldı. Molotov, Kaganoviç ve Saburov’un SBKP’nin lider pozisyonlarından indirilmesi, ekonomi politikaları üzerindeki etkisini hemen gösterdi. İşletmelerin karlılık temelinde işletilmesini öngören 22 Eylül 1957 tarihli ve 1150 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile, üretim araçlarının metaya dönüştürülmesi işi başarılmış oldu.
‘Ekonomi Politik Ders Kitabı’nın 1958’de çıkan üçüncü baskısı, devlet sektörü içinde üretim araçlarının meta olarak dolaştığını belirterek yeni ekonomik sistemi doğru bir şekilde yansıtmış oldu. (Ostrovityanov, ‘Politicheskaya Ekonomiya Uchebnik’, 3. baskı, Moskova, 1958, s.505)
Sanina ve Venzher’in mektuplarına yazdığı cevaplarda Stalin, tarım alanında temel üretim araçlarına sahip olan Makina-Traktör İstasyonlarının kolektif çiftliklere satılması fikrine karşı olduğunu belirtti; çünkü böylesi bir girişim, önemli oranda üretim araçlarını meta üretiminin yörüngesine sokmuş olacaktı. Sanina ve Venzher kendi görüşlerini açıkladıklarında izole olmuş ekonomistler değillerdi. Bir yıl kadar önce de ‘Sosyalizmden Geçiş Yolunda’ (Kiev, 1950) adlı broşüründe Paltsev, MTİ’nda zirai tekniklerin gelişmesi ve küçük kollektif çiftliklerin birleşmesi ile, belli bir kollektif çiftliğin çalışmasına yakından bağlı ve o çiftlik içinde MTİ’nin kurulabileceğini iddia etmişti. (Yudin, age, s. 31-32)
Böyle bir uygulama ile Paltsev aslında tüm halkın, devletin mülkiyetinin, kollektif çiftliklerin grup mülkiyetine tabi kılınmasını öneriyordu. MTİ’lerin dağıtılmasının (tasfiyesinin) temel koşulu, tarımdaki temel üretim araçlarının tahsisi sistemine son vererek tarım sektöründe ihtiyaç duyulan makinaların satışı fonksiyonunu görecek bir örgütlenmeyi, Glavavtotraktorsbita’yı, kendi yetkisi altında, yarattı. 1958’de resmi olarak kendisini Venzher’in geliştirdiği öneriden mesafeli tutan Kruşçev MTİ’ni tasfiye etme ve tarımdaki üretim araçlarını kollektif çiftliklere satma politikasını uyguladı. Bunun sonucu olarak sanayideki üretim araçları gibi tarım alanındakiler de meta olarak dolaşıma sürülmüş oldu. Venzher’e ve Kruşçev’e yakın olan Sovyet yayıncı Vinniçenko, Stalin’in tarımdaki temel üretim araçlarının kollektif çiftliklerin mülkiyetinde olmasına karşı çıkmasının altında yatan nedenin onun köylülüğe olan ‘güvensizliği’nden kaynaklandığını ileri sürdü. Ancak bu doğru değildi. Aslında Stalin Engels’in Marksist tutumunu sergiliyordu. Ocak 1886’da Bebel’e yazdığı mektupta Engels, tarımdaki üretim araçlarının bir bütün olarak toplum mülkiyetinde olması gerektiğini, böylece kooperatif çiftçilerinin özel çıkarlarının toplumun genel çıkarlarının önüne geçmeyeceğini belirtmişti. (Engels to A. Bebel in Berlin, 20-23 Ocak 1889, Marx and Engels, ‘Sobraine Sochneniya’, cilt 36, Moskova, 1964, s.361) Ayrıca hem Engels hem de Stalin, zengin köylülerin kollektif çiftliklerin üyesi olmayacağı görüşündeydi. Kulakların (ve hatta toprak sahiplerinin belli kesimlerinin) zirai üretici kooperatiflerine üye olduğu ve tarımdaki temel üretim araçlarının bu kooperatiflerin mülkiyetinde olduğu halk demokrasilerinde, Stalin’in Sanina ve Venzher’e ilişkin eleştirilerinin soğuk karşılanması anlaşılır birşeydir.
Yudin’in yazılarını daha da değerli kılan şey, 25 Aralık 1952’de Izvestiya’da yayınlanan ve Voznesenski’nin 1947’de yayınlanan ‘Yurtsever Savaş Sırasında SSCB’nin Savaş Ekonomisi’ aslı broşüründeki görüşlerinin ne anlam taşıdığına değinen Suslov’un makalesi oldu. Voznesenski’ye karşı suçlamanın esasını teşkil eden şey onun değer yasasını fetişleştirerek Sovyet ekonomisinin değişik dallarında emeğin dağılımı sanki değer yasası tarafından belirleniyormuş gibi göstermesidir.
Bu durum şu cümlelerde açıkça ifade edilmiştir: ‘Değer yasası sadece ürünlerin dağıtımında değil, SB ekonomisinin değişik dallarında emeğin kendisinin dağılımında da işlerliktedir. Bu alanda devlet planı, ekonominin farklı dallarında sosyalizmin yararına toplumsal emeğin düzgün bir şekilde dağılımını dağlamak için değer yasasını kullanıyor.’ (Voznesenski, ‘Yurtsever Savaş Sırasında SSCB’nin Savaş Ekonomisi’, Moskova, 1948, s.118)
Marx ve Engels, değer yasasının sadece meta üretimi olan yerlerde işleyişte olacağını düşünüyordu. Değer, meta üretiminin ortaya çıkmasıyla işlerlik kazandı ve meta sisteminin son bulmasıyla da etkinliğini yitirdi. (Marx ve Engels’ten alıntı: Engels, Zürih’ten Karl Kautsy’ye Mektup, Marx, ‘Değer Üzerine’, Belfast, 1971, s.5). Ekonomide emeğin tahsisinin değer tarafından düzenlendiği öne süren argümandan çıkacak tek mantıklı sonuç, SB’nde genel meta üretimi sisteminin, yani kapitalizmin hâkim olduğudur. Böylelikle Voznesenski, sosyalist toplumun doğasına ilişkin önemli sorular ortaya çıkarmıştır.
Marx ve Engels açısından değer yasası ancak meta üretiminin olduğu toplumlarda sözkonusudur: ‘Değer kavramı, meta üretiminin ekonomik koşullarının en genel ve bu yüzden de en kapsamlı ifadesidir’ (Engels, ‘Anti-Dühring’, Moskova, 1978, s.376) Meta üretimi olan toplumlar, ‘özel üreticiler’den oluşmuştur ve metalar ‘bu özel üreticilerin özel hesapları için üretilir ve birbiriyle değişime girer.’ (age. s.240) Mantıksal olarak, ‘üretim araçlarına toplum tarafından el konulması sonucu’ meta üretimine son verilmiş bir toplumda ‘meta üretiminin son bulmasıyla ürünün üretici üzerindeki hakimiyeti de son bulur. Toplumsal üretimdeki anarşi yerini sistematik, kesin örgütlenmeye bırakır.’ (age. s. 343) Böylelikle değer yasası da işlevsizleşir.
Marx ve Engels’ten konu ile ilgili başka alıntılar: (Marx, Dr. Kugelmann’a Mektuplar, Londra, s.73-74; Engels, age. s. 375; Marx, ‘Değer’, s.28)
Marx ve Engels, değer yasasının sosyalist bir toplumda işleyişini açıkça dıştalamışlardır. Ancak, geçiş halindeki sosyalist bir toplumda, küçük köylülüğün sınıf olarak hala varolduğu bir yerde, değerin işlemeye devam edeceğini kabul etmişlerdi. Engels, ‘Fransa ve Almanya’da Köylü Sorunu’ adlı makalesinde 1884’te böyle bir durumdan sözetmektedir.
...
SSCB’de kollektifleştirme ve grup mülkiyetinin kurulmasından sonra bile özel üretim sınırlı bir biçimde de olsa varolmaya devam etti. Gosplan, belli bir plan çerçevesinde sosyal emeğin dağılımını düzenleyerek devlet sanayi, devlet çiftlikleri ve MTİ alanlarında değer yasasının işleyişini ortadan kaldırabildi; fakat ekili alan, mahsul, traktör çalışmasının genişliği, toplumsal mülkiyet altındaki çiftlik hayvanı sayısı, toplam zirai üretim, zorunlu ödeme hacmi ve MTİ’na yapılacak ödemeler direktif planlama kapsamına girse bile, devletin artı (fazla) meta üretiminin kullanımını ya da belli dönemler ve görevler için emek gücünün kullanımı planlayamadığı kollektif çiftliklerde bunu yapmak mümkün değildi. (Smolin, Voprosi Ekonomiki, No.1, 1953, s.33-45)
Voznesenski, Sovyet ekonomisinde gerek sanayi gerekse tarım sektöründe emeğin dağılımının düzenlenmesinde değer yasasının işlediğini öne sürdüğü için Marksist bir tutuma sahip değildi. Bu düşünceyi propaganda eden Voznesenski, Sovyet ekonomistlerinin genel konsensüsünden ayrıldı. ‘Ekonomi Politik Öğretmenin Bazı Sorunları’ adlı yayının önsözünde, 1943’te, fonların ve emek gücünün üretimin tek tek dalları açısından tayininin, sosyalist inşanın temel görevlerine uygun olarak planlı bir biçimde yapıldığı öne sürülüyordu. (Pod Znamemem Marksizma, no. 7-8, 1943) Aynı şekilde 1944’te, Sovyet ekonomi politiğinin en yaşlı ve kıdemli üyesi Ostrovityanov, sosyalist bir ekonomide ‘emeğin ve üretim araçlarının milli ekonominin değişik dalları arasında dağılımının fiyatların tesadüfi hareketi ya da kar temelinde değil, değer yasasından yararlanan planlı bir önderlik temelinde gerçekleştiğini’ belirtiyordu. (Ostrovityanov, Bolshevik, No.23-24, 1944, s.50-59) O halde değer, toplumsal emeğin dağılımını belirlemiyor, fakat Sovyet ekonomisinin değişik dalları arasında emeğin ve üretim araçlarının planlı dağılımında yardımcı bir araç rolü oynuyordu.
Üretim araçları üretiminin gelişimini değer belirlemiyordu; çünkü o sınırlandırılmaksızın bu sektör için gerekli olan fonların tahsisi bulunamazdı. Oysa Voznesenski, genişleyen ölçüde yeniden üretim amacıyla üretim araçları üretimi ile tüketim maddeleri üretimi arasında uygun bir orantı kurma konusundaki tartışmasında, ulusal ekonominin sürekli genişlemesini sağlama için gerekli olan, tüketim araçlarının üretimine kıyasla üretim araçlarının üretiminin öncelliğini belirtmekten vazgeçecek bir tarzda, konuyu savaş sonrası ekonomiye ilişkin çalışmanın bir kategorisine indirgeyerek ele almıştır:
"SSCB’deki sosyalist üretimi, üretim araçlarının üretimi (I. Departman) ve tüketim maddelerinin üretimi (II. Departman) olarak ayırırsak, Sovyet devletinin II. Departmandaki işletmeler için lağvettiği üretim araçları değerinin, planın belirlediği ölçüler çerçevesinde, I. Departmanın işletmeleri için lağvedilen tüketim maddelerinin değerine denk olması gerekir (her iki kesimin birbirinden alarak kullandığı maddelerin eşdeğerde olması). Eğer I. Departmanın işletmeleri tüketim maddelerinden, II. Departmanın işletmeleri de üretim araçlarından mahrum kalırsa, geniş çaplı sosyalist yeniden üretim imkansız olacağı gibi, üretim araçları üreten işletmelerin işçileri tüketim maddesinden, tüketim maddeleri üreten işletmeler de, petrol, hammadde, ekipman, vb. üretim araçlarından yoksun kalacaktır.” (Voznesensky, age.)
Ostrovitaynov ise tersine, değerin, üretim araçlarının dağıtımının planlanmasında sadece yardımcı bir düzeyde işlediğini kabul ediyordu. 1943’teki başyazının yazarı da Makayevka’daki Kirov işletmesinin ve Magnitogorsk ve Kuznetsk kombinelerinin örneklerini vererek, uzun yıllar kar yapmaksızın devlet bütçesinin fonlarıyla işlemiş olan Sovyet metalurji sanayinde değerin hüküm sürmediğini öne sürüyordu. (‘Pod Znamenem Marksizma’).
Suslov’un Voznesenski’nin broşürüne eleştirileri tam yerindeydi. Fakat Voznesenski SB Bakanlar Kurulu’na bağlı Gosplan’ın başkanı olarak sadece bir teorisyen değildi; 1948-49’da SB’nde meta-para ilişkilerinin işleyiş alanını genişleten bir politikayı uygulayacak bir konumdaydı. Gorbaçov döneminde Leningrad olayının incelenmesi, SSCB Devlet Erzak Komitesi başkan yardımcısı Pomazev’in, Voznesenski’nin yönetimi döneminde Gosplan’ın 1949 yılının birinci çeyreği için ulusal sanayi plan hedefini düşürmesinden şikayet ettiği ortaya çıktı. Daha sonra Şkiryatov –Parti Denetleme Komisyonu’ndan- aynı suçlamayı tekrarladı ve SSCB Bakanlar Kurulu, Voznesensi’nin, hükümetin plan direktiflerini savunmada başarısızlık gösterdiğini belirtti. (Izvestiya Ts.K. KPSS No.2, 1989) Sanayi planı hedeflerinin azaltılması, Ocak 1949’da ağır sanayi maddelerinin toptan fiyatlarının yükseltilmesi ve üretim araçlarının üretimine kar unsurunun sokulması ve bunların meta-para ilişkileri alanına çekilmesi girişimiyle uygunluk arzetmektedir. 5 Mart 1949’da Voznesenski’nin Gosplan’dan alınması, toptan eşya fiyatlarını 1949 seviyesinin yüzde 30 altına çekmek için aşamalar halinde Viznesenski’nin ekonomi politikalarının geçersiz hale getirilmesinin başlangıcı oldu. Voznesenski, Pazar ekonomisi çerçevesinde Sovyet ekonomisini yeniden düzenlemek isteyenlerin kahramanı haline geldi. Stalin’in ölümünden hemen sonra Voznesenski yeniden sahneye çıkarıldı.
Suslov’un 1952 tarihli makalesi değere ilişkin başka bir sorunu ele aldı. Suslov, sosyalizmde değerin sosyalizme hizmet edecek tarzda ‘dönüştürülüp’ ‘değiştirildiği’ şeklinde Sovyet ekonomistleri arasında yaygın olan anlayışı eleştirdi. Stalin ‘Ekonomik Sorunlar’da sosyalist ekonomi koşullarında değerin ‘dönüştürülmesi’ durumunda ekonomi yasalarının kaldırılması ve yerine yeni yasaların konması görüşünü reddetti. Bir ekonomi yasasının etkinlik alanı sınırlanabilir fakat ‘dönüştürülüp’ ortadan kaldırılamaz. (Stalin, age. s.97) Sosyalizmde değer kategorilerinin ‘dönüşümü’ konusundaki sübjektivist nosyon Sovyet ekonomi politiğine nüfuz etmişti. Voznesenski bu eğilimle ilgili şöyle bir tablo çiziyordu:
"Sosyalist toplumda, metanın değeri ile onun kullanım değeri arasında çatışma yoktur. Bu çatışma meta-kapitalist toplumun bir karakteristiğidir ve üretim araçlarının özel mülkiyetinden kaynaklanır.” (Voznesensky, ‘Savas Ekonomisi’, s.97) Sosyalizmde metayı kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çatışmadan kurtarmak mümkün müydü? SSCB’de, mülkiyetin iki farklı biçiminin varlığı nedeniyle değer devam ediyordu. Özellikle kollektif çiftlikler biçiminde cisimleşen grup mülkiyeti, devlet mülkiyeti seviyesine çıkarılırsa o zaman değerin kalıntılarının işlemeye devam etmesinin temeli ortadan kalkacaktır. Fakat bu, Marx’ın kapitalizmin temel ‘hücresi’ ya da ‘embriyosu’ olarak adlandırdığı kendiliğinden / haddi zatında metaydı. Değiştirilip dönüştürülemezler, ancak alanı sınırlandırılabilir.
Stalin’in bu soruna ilişkin anlayışı Engels’in Marksist tutumuna uyuyordu. Kautsky Alman Katheder sosyalist ekonomisti Rodbertus’un ekonomi teorilerine ilişkin bir makale kaleme alırken Engles, Eylül 1884’te ona şu mektubu yazmıştı: (Engels’in mektubundan alıntı: Engels, Karl Kautsky’ye Mektup, Marx, ‘Değer’, s.5-6)
‘Değiştirilmiş’ değer Engels için, sosyalist bir toplumda kabul edilmez olan değer yasasını uygulamaya sokma eğilimini temsil ediyordu. Kautsky’nin yazılarında bu münferit bir hatayı sergiliyordu; fakat Stalin SSCB’de ekonomistlerin neredeyse tamamının bu hatayı onayladığı bir durumla karşı karşıyaydı.
‘Dönüştürülmüş’ değer nosyonu, kollektif çiftliklerin varlığının meta-para ilişkilerinin devamlılığını gerektirdiği bir dönemde, SB’nde değere iradi/keyfi olarak son verilebileceğini öne süren düşünceyi eleştirme ve sosyalist planlı ekonomi koşullarında değerin işleyişinin yardımcı, tabi (ikincil) ve sınırlı bir role sahip olduğu gerçeğini açıklama ihtiyacının bir ifadesi olarak ortaya çıkmış görünüyor. Ancak, ‘değiştirilmiş’ değer konseptinin Marksist anlamda belli bir ideolojik özü vardı. Stalin bu yüzden, bu formülün, SB’de uzun bir süredir aktüel olmasına rağmen doğruluk açısından terkedilmesi gerektiğini düşünüyordu. ‘Dönüştürülmüş’ değer nosyonu ise, hala değerin istendiğinde yaratılıp istendiğinde ortadan kaldırılabileceği fikrini taşıdığı için ve Vozneseski örneğinde görüldüğü gibi, meta-para ilişkilerinin işleyiş alanını daraltmak yerine genişletmenin meşrulaştırılmasında kolayca teorik bir manivela haline gelebileceği için iki yönlü bir sorun taşıyordu.
1953 sonrasında Sovyet ekonomisinde meta-para ilişkilerinin hızla yaygınlaşması ile ‘dönüştürülmüş’ metanın geri gelmesi belki de kaçınılmazdı. 1954 tarihli ‘Ekonomi-Politik Ders Kitabı’ sosyalist ekonominin özel ve toplumsal emek arasındaki çelişkiyi bilmediği öne sürülüyordu. (Ostrovityanov, et al, ‘Politicheskaya Ekonomiya, Uchebnik’, birinci baskı, Moskova, 1954, s.442) Böyle bir muhakeme pekçok sorun ortaya çıkarıyordu. Sınırlı bir tarzda da olsa hala meta üretimini kullanma gereği duyan bir toplumda, işçi sınıfının tüketim maddelerini satın almasını sağlayan ücret biçiminde ödeme almaya devam etmesine rağmen toplumsal emeğin tüm biçimleriyle varolduğunun söylenebileceği ifade ediliyordu. Üstelik, Marx’a göre ancak komünist toplumda sona erecek olan somut emek ile soyut emek arasındaki çelişkinin halihazırda çözülmüş olduğu ima ediliyordu. Ayrıca, belli dönemler ve görevler üzerinden bütünüyle sosyalist planlama alanında olmayan ve iş ile ürün arasındaki ilişki bütünüyle değer biçiminde ifade edildiği için özel emeğin bazı özelliklerini koruduğu kollektif çiftlik köylülüğünün emek gücünün o tarihsel aşamasındaki işçi sınıfının toplumsal emeği seviyesine – tüm halkın yetini kontrolü altında bulunduran – getirilerek özel emeğe son verilmesi gerekmediği, ortaya konuyor. Bu kitap Sovyet ekonomi-politiğinin Voznesensky’nin ‘çelişkisiz meta’sına geri götürüp, Stalin’in, Sovyet toplumunda üretim araçları ile üretici güçler arasındaki sosyal çelişkinin devam ettiğini belirten ‘Ekonomik Sorunlar’daki tutumunu reddediyordu.
1953 sonrası yıllarda SBKP kendisini Leninist anlamda işçi sınıfının öncü partisi olarak değil, tüm halkın partisi olarak gördü. Marx’ın, komünizm kuruluncaya kadar devamlı gördüğü proletarya diktatörlüğü devleti, yerini tüm halkın devletine bıraktı. 1953-58 ekonomik reformları öncesi, Stalin’in belirttiği gibi SB’nde meta üretiminin özel karakterinden sözetmek mümkündü... (Stalin’den alıntı: age. s.20-21)
Fakat 1953-58 piyasa reformlarıyla üretim araçlarının meta olarak dolaşıma girmeye başlamasıyla, durum nitel olarak değişti. Stalin’in belirttiği gibi sosyalizmde ürünün meta biçiminin özel bir karakteri vardır. Reformlardan sonra, meta üretimine konan sınırlamalar kaldırıldı ve meta biçimleri, faklı türden ekonomik ilişkileri cisimleştirmeye başladı. Marx Kapital’de, kapitalizmin temel hücresi olarak metanın kendi içinde hem ücretli emeği hem de sermayeyi içerdiğini ortaya koymuştu. Hızla genişleyen meta üretimi mantığı, emek gücü, artı-değer, kapitalist kar ve ortalama kar oranı gibi ekonomik kategorilerin yeniden ortaya çıkması anlamına geliyor. Kruşçev’in 1961’de öne sürdüğü komünist toplumu kurma programı bu bağlamda değerlendirilmelidir. SBKP, meta üretimi ve meta dolaşımının işleyiş alanının daraltılması yerine, bunların daha da geliştirilmesini planladı. Program, sosyalizmde sınıfların ortadan kaldırılması görevini terkederek Sovyet toplumunun üretim ilişkilerini yeniden kurmaktan kaçındı. Stalin’in ortaya koyduğu, kollektif çiftliklerin grup mülkiyetini tüm halkın mülkiyeti seviyesine çıkarma perspektifine son verildi. Bunun yerine, Kruşçev döneminde, kollektif çiftlik mülkiyeti ile devlet mülkiyetinin gelecekte birleştirilmesi nosyonu benimsendi.

* Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler, yazılar yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır.
**Bu makale, 5-6 Kasım 1994 tarihinde Moskova Devlet Üniversitesi’nde yapılan ‘Günümüzde Stalin’ konulu uluslararası seminere sunulmuştur.
www.revolutionarydemocracy.org/Turkish/marksocturk.htm


26 Ocak 2017 Perşembe

Yuri Yemelianov

Yuri Zhukov’un Inoi Stalin (Farklı Stalin) Kitabı Üzerine*

Yuri Yemelianov
Sovyetler Birliği ile diğer bazı Avrupa ülkelerinde sosyalist düzenin yıkılışı ve sosyalist bloğun dağılması evvelinde, aktif bir anti-Sovyet propaganda faaliyeti gerçekleşti. Bu propaganda faaliyeti, Batı’nın himayesi altında yapıldı ve yerel beşinci kol tarafından (Sovyetler Birliği’nde bu beşinci kolun en etkili unsurları M. Gorbachev, A. Yakovlev, Boris Yeltsin vb gibi SBKP’nin bazı önderleriydi) yürütüldü. Propagandanın hedefi, kapitalizmi özgürlüğe dayalı ve insan haklarına saygılı bir toplumsal sistem olarak, sosyalizmi ise insanı her türlü mahrumiyete ve sefalete sürükleyen bir terör sistemi olarak resmetmekti. 80’lerin sonlarıyla 90’ların başlarında, SSCB’deki çok sayıda popüler gazete ve dergi ile bütün TV kanalları, sosyalizm ve onun tarihi hakkında bir sürü asılsız bilgi yaydılar. Sosyalizmin düşmanları, SBKP XX. Kongresi’de N. S. Khrushchev tarafından dillendirilen uydurma ifadeleri kullanarak, Stalin’e ve uyguladığı politikalara amansızca saldırdılar. Neredeyse tüm Sovyet tarihi, 1937-1938’deki kitlesel tutuklamalar ve tasfiyelerin öyküsüne indirgendi. Bu arada Stalin ve destekçileri de, yasaların kabul edilemez derecede kaba ve sert bir biçimde uygulanmasından ve çok sayıda masum insanın tutuklanması ve idam edilmesinden sorumlu tutuldular.
Artık, Avrupa’da sosyalizmin yıkılışından 15 yıl sonra, eski sosyalist ülkelerin halklarının çok büyük bir çoğunluğu, kapitalizmin kötülüklerinin farkına varmış durumdadır ve bunun sonucunda, sosyalizmin sağladığı, kaybedilen avantajlara yönelik yoğun bir nostalji duygusu boy vermiştir. Bu durum, Rusya ve diğer eski sosyalist ülkelerin kapitalist yönetimlerini, anti-sosyalist, antikomünist propaganda çabalarını yeniden yükseltmeye yöneltmiştir. Stalin, anti-Sovyet propagandanın temel hedefi ve fantastik yalanların baş kahramanı olmaya devam etmektedir. TV’de yayımlanan “belgesel” filmlerin metin yazarları, Stalin’in emirleriyle yaklaşık 100 milyon insanın öldürüldüğünü söylemektedirler. (Stalin öldüğünde SSCB’nin tüm nüfusu 200 milyondu ve o kadar tutuklama ve idamın zayıflattığı bir ülkenin, Nazi Almanyası ve müttefikleri karşısında nasıl olup da zafer kazanabildiği tam bir muammadır.) “Stalin’in misillemeleri” ve “Stalin’in toplama kampları” hakkında artık klişeleşmiş birtakım ifadeler, güncel Rus siyasal söyleminde her gün dile getirilmektedir.
Bununla birlikte, son 15 yılda yaşananlar, Rusya’daki birçok insanı, resmi propagandadan giderek daha fazla şüphe duyar hâle getirmiştir. Otoritelerin yoğun baskısına rağmen, tüm Rusya’da, kentlerde birbiri ardına Stalin’e vakfedilen müzeler ve anıtlar ortaya çıkmıştır. Giderek artan sayıda yazar, Sovyetler’in geçmişine yönelik resmi yalanları çürüten ve Stalin’den saygıyla söz eden makaleler ve kitaplar kaleme almaktadır.Bu yazarların hepsi Marksist de değildir. Fakat ülkelerinde yaşadıkları çöküş deneyimi, onları, Rusya’nın tarihine dair gerçeğe uygun açıklamalar aramaya yöneltmektedir. Tarihin gerçek olgularıyla tanışmaları ve mesleki dürüstlükleri, onları resmi propagandanın yalanlarını deşifre etmeye ve Sovyet toplumuna, kaydettiği gelişmelere ve liderlerine dair yeni gerçekleri ortaya çıkarmaya sevk etmektedir. Bu tür yazarlardan birisi de, Yuri Zhukov’dur. Onun yazdığı Farklı Stalin (Inoi Stalin) (Moskova, 2003), Sovyet tarihine ilgi duyan tüm çevrelerde gerçek bir sansasyon yaratmıştır.
Kitaba konan başlık, bir miktar yanıltıcıdır. Zhukov, Stalin’in kişiliğine yönelik derin bir analiz peşinde değildir ve kitap, bize, bir Stalin biyografisi de sunmaz. Eser, Stalin’in siyasal faaliyetinin sadece beş yıllık bir dilimini kapsamaktadır. Alt başlığında da belirtildiği gibi, kitap, 30’ların ortalarında SSCB’de Stalin’in himayesinde girişilen politik reformlara hasredilmiştir.
Fakat Yuri Zhukov, yine de, kitabı için bu başlığı seçmekte bir ölçüde haklıdır. Yazarın kendisinin de farkında olduğu üzere, kitap, Sovyet tarihinin karmaşık ve tartışmalı bir dönemine dair tüm sorulara yanıt üretmemekle birlikte, içinde yer alan olgular ve onların yol açtığı sonuçlarla, Khrushchev’in SBKP XX. Kongresi’nde okuduğu rapordan beri tüm dünyada yaygın kabul gören yaklaşım kalıplarını yerle bir etmektedir. Çok geniş bir çürütülmesi imkânsız gerçekler demeti sunan Yuri Zhukov, Stalin’in, Khrushchev raporunda ve anti-Stalinist propagandanın daha sonraki uydurmalarında görünenden tamamen farklı bir görüntüsünü sunan, ikna edici sonuçlara ulaşmıştır.
Khrushchev ve onun yalan ifadelerini tekrar edegelenler, halkı, 1937-1938’de birçok parti üyesinin tutuklanması ve tasfiyesinin Stalin’in keyfi yöntemleri ve manyakça zalimliğinden kaynaklandığına inandırmaya çalıştılar. Onlar, insanları, hiçbir komünist partisi kadrosunun Sovyet devletine karşı yıkıcı faaliyetlere katılmadığına ve savaş arifesinde Sovyet yönetimine yönelik herhangi bir komplonun söz konusu olmadığına ikna etmeye çabaladılar.
Yuri Zhukov, 30’larda Sovyet hükümetine karşı geliştirilen yıkıcı faaliyetlere dair ayrıntılı bir analiz sunmamakla birlikte, kitabında, SSCB merkez yürütme komitesi sekreteri A. Yenikudze’nin J. Stalin’e karşı mücadelesinin, onu sonuçta Sovyet hükümetini devirme amaçlı bir komploya kadar götürdüğünü gözler önüne sermektedir. Bu komploya katılanlar arasında, içişleri halk komiseri (SSCB NKVD başkanı) N. Yagoda ve Kremlin’in güvenliğini sağladığı düşünülen kişiler de vardır.
Khrushchev’in, Stalin ve politbürodaki arkadaşlarını (V. Molotov, K. Voroshilov, L. Kaganovich) demokratik işleyişin baş düşmanları olarak ilan etmesine karşın, Yuri Zhukov, tamamen farklı bir resim sunmaktadır: Stalin, Sovyet yaşamının demokratikleştirilmesine yönelik bir program üretmiş, Yenukidze ve başka birçok parti kadrosu Stalin’in demokratik reformlarına sert bir şekilde muhalefet ederken, Molotov, Voroshilov ve Kaganovich, bu girişiminde Stalin’i sonuna kadar desteklemişlerdir.
Yuri Zhukov, tamamen haklı olarak, Stalin’in siyasi reformlarının demokratik özüne işaret etmektedir; lakin onların komünist ideolojinin demokratik doğasıyla organik ilişkisini ve Sovyet siyasi hayatındaki doğal gelişmenin sonucu olduklarını göz ardı etmektedir. Doğru bir bilgi olarak, bize, Sovyet hükümetinin İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler’e karşı bir uluslararası birleşik cephe kurma girişimini hatırlatan Zhukov, buradan yola çıkıp SSCB’deki siyasi reformları Stalin’in dışa yönelik amaçlarıyla açıklamaya çalışmaktadır. Zhukov’un bakış açısına göre, Stalin, Hitlere karşı mücadeleyi pekiştirmek için, Sovyetler Birliği’ndeki siyasi hayatı, burjuva Batı demokrasilerine koşut bir biçimde inşa etmek istemiş gibi görünmektedir. Zhukov, ayrıca, Yenukidze’nin bu reformlara karşı çıkmasının, onun komünizm ve komünist dünya devrimi ideallerine bağlılığından kaynaklandığını, onun, hem Batı’yla savaş öncesi yakın politik ilişkiler kurulmasına hem de Stalin’in politik reformlarına karşı, bu nedenle düşmanca bir tutum takındığını düşünmektedir.
Zhukov, komünizmin demokratik nitelikleri üzerine odaklanmaktan uzak durmakta, bu yüzden de Yenukidze ve başkalarının Stalin’in reformlarına karşı çıkış sebeplerini yanlış yerde aramaktadır. A. Yenukidze ve diğerleri, her ne kadar 20’lerde parti içindeki muhalefete karşı mücadelesinde Stalin’i desteklemişlerse de, süreçte Trotskistlerle ittifak kurmaya yönelmişlerdi. Bu ittifak, kişisel çıkarlarla sosyalist gelişme arasındaki çelişkinin giderek artması nedeniyle ortaya çıkmıştı. Yenukidze’nin muhalefet tarzı, o dönemde parti ve Sovyet kadroları arasında yaygınlaşan sağlıksız eğilimleri gizleyen bir perde işlevi görüyordu.
Belirtmek gerekir ki, 30’ların ortalarında, parti ve Sovyet kadrolarının çoğu, 1917-1918’den beri yönetim makamlarını işgal etmekteydiler. O dönemde, Komünist Partisi, eğitim görmüş üyeler açısından fakirdi ve parti kadrolarının birçoğu yetersiz bir genel ve siyasi eğitimden geçmişti. Bunun yanı sıra, yönetim görevlerindeki ilk yılları iç savaşa denk gelmişti. Bu yıllar zarfında, görevlerini yerine getirirken, giderek, siyasi argümanlardan ziyade, serbestçe askeri yöntemlere başvurmaya alışmışlardı. Bu durum, 1929-1930 kolektivizasyon döneminde görülen aşırılıkları da büyük oranda açıklamaktadır. Şahsa ait köylü çiftliklerinin kolektivizasyonu, büyük oranda, tam bir askeri seferberliğe dönüşme zorunluluğuyla karşılaşmıştı ve çok sayıda yerel birinci sekreter, köylüleri kolektif çiftliklerde bir araya getirmek için şiddete başvurmak durumunda kalmıştı. 1930 Martında, Stalin, bu parti kadrolarını eleştirdi ve onların, Sovyetler’deki sosyalist kuruculukta kaydedilen “başarıdan kaynaklı baş dönmesi”ne kapıldıklarını yazıyordu.
Parti kadrolarının bir kısmı, yüksek yönetim kademesindeki görevlerine alıştı ve bunların birçoğu, konumlarını ne pahasına olursa olsun korumak için, ellerinden gelen her şeyi yaptı. Çok sayıda parti komitesi, entrika yuvasına ve politikacılar arasındaki güç mücadelesinin savaş alanına dönüştü. Rekabet hâlindeki gruplar, birbirlerini çeşitli ideolojik sapmalarla suçladı. Kötü yola sapan üyeleri saflardan temizlemek üzere belirli aralıklarla yapılan ihraçlar, birinci sekreterlerin birçoğu tarafından, kişisel hasımları olarak gördükleri kişileri partiden atmak amacıyla kullanıldı.
Zhukov, Stalin’in, cumhuriyet, bölge, yöre örgütlerinin birinci sekreterlerini, kendilerine bağlı ve yaltakçılık yapan kişilerden oluşma “şahsi klanlar” kurmakla eleştirdiğini hatırlatmaktadır. Stalin, ayrıca, bu parti liderlerinin, diğer cumhuriyetlere veya bölgelere atandıklarında, “şahsi klanlarını” da beraberlerinde götürdüklerini söylüyordu.
Stalin, aynı zamanda, partide yaşanan 1935-1936 tasfiyelerinin, parti çizgisinden herhangi bir sapma göstermekle suçlanamayacak çok sayıda parti üyesinin ihracıyla sonuçlandığını da belirtiyordu. Stalin, partiden ihraç edilen kişi sayısının, Trotski, Zinoviev ve diğer muhalefet grubu liderlerini destekleyenlerin toplam miktarının çok üzerinde olduğuna işaret ediyordu. O, bu ihraçlarda rolü olan parti yöneticilerini, sıradan parti üyelerine acımasızca davranmakla suçluyor ve tasfiyelerin yol açtığı tek sonucun, partiden ihraç edilenlerin öfkesi olduğunu savunuyordu.
Yuri Zhukov, ayrıca, V. M. Molotov’un Haziran 1937’deki Parti Merkez Komitesi plenumunda kullandığı ifadeyi de aktarmaktadır: “Son zamanlarda, Yoldaş Stalin, çeşitli kereler, bizim insan unsuruna yönelik değerlendirmelerimizde kullandığımız eski tarzımızın tamamen yetersiz olduğunu belirtti. Kişi, parti üyeliğinden kaynaklı bir ön devrimci deneyime sahip olabilir. Sonra, Ekim Devrimi’ne katılmaktan gelen üstün bir niteliği taşıyabilir. İç savaşta yetkin bir tavır sergilemiştir. Trotskistlere ve sağcılara karşı mücadele vermiştir… Lakin bu yeterli değildir. Şu an ihtiyaç duyduğumuz… parti liderlerinin, halkın ihtiyaçları karşısında doğru bir kavrayış geliştirmeyi, bürokratlara dönüşen kişiler olmak yerine, yeni insana doğru ilerlemeyi becerebilmeleridir.”
Stalin, partinin, onu yıkıma götürebilecek bürokratlaşmasından korkuyordu. 1937’de Sovyet komünistlerini, Yunan mitolojisindeki, annesi yer tanrıçası Gaia’yla –toprakla- temas içinde kaldığı sürece gücü alt edilmez olan Anteus’la karşılaştırıyordu. Stalin, komünistler “anneleriyle –onları doğuran, büyüten ve eğiten halkla- bağlantı içinde kaldıkları sürece, yenilmezliklerini sürdürmek için her türlü imkâna sahip olacaklardır” diyordu. Bu ifadeler, komünistlerin halkla bağlarını kaybettikleri zaman, güçlerini de kaybedecekleri ve yenilebileceklerini anlatıyordu.
Parti kadrolarının muhalefetinin ardında yatan derin ideolojik ve politik meseleleri kısmen görmezlikten gelmesine ve kısmen de çarpıtmasına karşın, Yuri Zhukov, Stalin ve karşıtları arasındaki mücadelenin, 1935-1936’da üzerinde çalışılan yeni SSCB anayasası, özellikle de yeni seçim sistemi konusunda belirgin hâle geldiğini belirtirken tamamen haklıdır.
1918’den 1936’ya dek, yerel Sovyet temsilcileri, halk meclislerinde açık oyla seçiliyordu. Yerel Sovyetler, bölge Sovyeti temsilcilerini açık oturumlarda seçiyorlardı. Onlar da SSCB Yüksek Sovyeti’ni seçecek cumhuriyet Sovyetlerini seçiyorlardı. Kentlilerin temsilcileri köylülerin temsilcilerinden beş kat fazlaydı. Ayrıca, papazların yanı sıra, tüm eski sömürücü sınıfların temsilcilerinin seçme-seçilme hakkı yoktu.
Yeni seçim sistemi, gizli oyla doğrudan ve orantılı bir seçim yöntemi getiriyordu. Eski sömürücü sınıfların temsilcilerine ve papazlara getirilen kısıtlamalar kaldırılıyordu. Stalin bir Rus atasözünü kullanarak (“Kurtlardan korkuyorsan, ormana gitmemelisin”), bu kısıtlamaları devam ettirme çabalarıyla alay ediyordu. Kasım 1936’daki Tüm Birlik Sovyetleri Kongresi’nde Stalin şunları söylüyordu: “Birincisi, eski kulakların, beyaz muhafızların ve papazların tümü Sovyet iktidarına karşı değildir. İkincisi, eğer halk bir yerde Sovyet iktidarı karşıtı kişileri seçerse, bu, sadece bizim propaganda çalışmamızın işe yaramazlığını ve bizim böyle bir utanca layık olduğumuzu gösterir. Fakat bizim propagandamız gerçek Bolşevik manada yürütülürse, o zaman halk, karşıt insanların üst organlara girmesine izin vermeyecektir.”
Ayrıca, Yuri Zhukov’un özellikle vurguladığı gibi, Molotov, Voroshilov, Kaganoviç ve başka kişilerin de desteğini alan Stalin, seçimlerin başka bir temelde yapılmasını istiyordu. Seçimlerin düzenlenme biçimine yönelik taslakta, SSCB Yüksek Sovyeti için yapılacak ilk seçimlerde, Sovyet’teki her bir koltuk için birden çok adaydan söz ediliyordu.
Yuri Zhukov, doğru bir biçimde, Sovyetlere yönelik seçim sistemindeki değişikliklerin, Stalin’in parti lider kadroları arasında büyük değişiklikler yapılmasına yönelik önerileriyle desteklendiğine işaret etmektedir. Stalin’in Şubat-Mart 1937 parti merkez komitesi plenumundaki konuşmasından bahsederken, Yuri Zhukov, Stalin’in, çok sayıda parti kadrosunun politik ve kişisel davranışlarından büyük bir hoşnutsuzluk duyduğunu yazmaktadır.
Birçok sabotaj vakasını açığa çıkaran Ağustos 1936 ve Ocak 1937 Moskova duruşmalarının ve Şubat 1937’de Yenukidze komplosunun ortaya çıkmasının ardından, Stalin ve diğer Sovyet liderleri, çok sayıda parti kadrosunun, anti-Sovyet komplocuların etkinliklerine dikkat etmeyi bir yana bırakacak kadar şahsi çekişmelere daldıklarına inanmaya başladılar. Stalin, parti kadrolarının yeniden eğitilmesi gerektiği sonucuna vardı. Mart 1937’deki parti merkez komitesi plenumunda, Stalin, en üst düzeydekilerden en alt düzeydekilere kadar tüm parti sekreterlerinin (100.000’in üzerinde kadro) politik eğitim kurslarına katılması teklifini verdi.
Stalin, ayrıca, söz konusu parti sekreterleri bu kurslarda eğitim görürken, görevlerinin başka parti üyelerince yürütülmesini de önerdi. 30’ların ortalarında, Sovyet eğitim kurumunun hızlı bir büyüme kaydetmesiyle, üniversite mezunu parti üyelerinin sayısı birden artışa geçmişti. Bu parti üyeleri, üniversiteden ve diğer yüksek öğretim kurumlarından mezun olmalarının ardından, yeni kurulan Sovyet işletmelerinde çalışarak büyük deneyim kazandılar. Bu unsurlar, sosyalist kuruculuğa aktif bir biçimde katıldılar ve parti bölge ve cumhuriyet komitelerinde yaşanan entrikalara bulaşmadılar. Stalin, Molotov ve başkaları, bu kişileri, parti liderliği için hızla genişleyen bir kaynak olarak görüyorlardı.
Stalin’in teklifleri, parti liderliğinin kompozisyonunun, yeni Sovyet anayasasının ruhu çerçevesinde, kesin bir biçimde değiştirilmesi anlamına geliyordu. Eski liderlik daha iyi bir siyasi ve genel yönetim sergileyecekti. Aynı zamanda eski kadroların birçoğunun yerine, daha eğitimli ve modern işletmelerde çalışma konusunda yeterli deneyime sahip kişiler gelecekti.
Yuri Zhukov, bir yandan Yenukidze, Yagoda ve birtakım kişiler gizli komplolara yönelirken, öte yandan cumhuriyet ve bölge parti liderlerinin birçoğunun, Stalin’in reformlarını sessiz fakat etkin bir biçimde sabote etmeye başladıklarını gösteren çok sayıda vaka sunmaktadır. Transkafkasya parti örgütü birinci sekreteri L. P. Beria ve Moskova parti birinci sekreteri N. S. Khrushchev tarafından kaleme alınan makalelerden alıntılar yapan Yuri Zhukov, önde gelen parti kadrolarının, yeni anayasaya ve seçimlerin yeni sisteme göre yapılmasına pek ilgi göstermediklerini ya da sınıf düşmanlarının yeni anayasanın koyduğu kurallara göre yapılacak seçimleri SSCB Yüksek Sovyeti’ne girmek üzere kullanacakları yolunda abartılı korkular dile getirdiklerini göstermektedir.
Yuri Zhukov, cumhuriyet ve bölge birinci sekreterlerinin yeni anayasaya muhalefetlerinin, seçimler sırasında Sovyetlerdeki koltuklarını kaybetme korkusundan kaynaklandığını savunmaktadır. Kolektivizasyon sürecindeki aşırılıklar, birçok köylünün (sadece kulaklar değil) hafızasında tazeliğini koruyordu ve bu unsurlar, 1929-1930’da kolektivizasyon planını, köylülerin tavırlarını dikkate almaksızın, ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeye çalışanlara karşı oy kullanabilirdi. Yuri Zhukov, haklı olarak, bu tür parti sekreterlerinin Sovyet seçimlerinde başarısızlığa uğraması durumunda, onların parti önderi konumlarının da sorgulanacağına işaret etmektedir.
Yuri Zhukov’a göre, Stalin, Molotov ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan demokratik reformların altını oymaya yönelik en büyük çabayı, politbüro dönüşümlü üyesi ve Batı Sibirya bölgesi parti örgütü birinci sekreteri R. I. Eikhe sergiliyordu. Eikhe, 1937 Haziranının sonunda, politbüroya, Stalin’in siyasi reformlarına aykırı teklifler içeren bir muhtıra sunmuştu. Her ne kadar muhtıranın metni bulunamamışsa da, muhtırada savunulan görüşler temelinde yapılan konuşmalar ve alınan kararlar, onun varlığını yeterince kanıtlamaktadır.
Yuri Zhukov’a göre, R. I. Eikhe, Batı Sibirya’da karşı devrimci bir kalkışma planlayan çok sayıda sürgün eski kulak bulunduğunu belirtiyordu. Eikhe, parti merkez komitesinden, bölge savcısı, NKVD bölge şefi ve Einkhe’nin kendisinden oluşacak, “troika” denen bir oluşuma onay vermesini talep ediyordu. “Troika”, karşı devrimci faaliyetleri soruşturmak ve komplolarla ilgili yasal önlemler uygulamak üzere olağanüstü yetkilere sahip olmalıydı.
Yuri Zhukov, Eikhe’nin muhtırasını “korkunç bir çığa yol açan küçük bir taş”a benzetmektedir. Muhtırayı, kısa süre sonra, politbüronun 2 Temmuz’da, hapis sürelerinin bitiminden sonra eski ikametgâhlarına dönmüş çok sayıda eski kulağın ve sıradan suçlunun karşı devrimci faaliyetlere giriştikleri iddiasını destekleyen bir kararı takip etti. Kararda, bu unsurların “kolektif çiftlikler ve Sovyet çiftliklerinin yanı sıra, taşımacılık ve çeşitli sanayi alanlarındaki anti-Sovyet faaliyetlerin başlıca teşvikçileri” olduğu öne sürülüyordu. Karar, anti-Sovyet faaliyet ve sabotajların en aktif elebaşlarının derhal yakalanıp kurşuna dizilmesini, bu arada, daha az faal düşmanların da sürgüne gönderilmesini istiyordu. Kararda, ayrıca, bölge parti yöneticilerinin, beş günlük bir süre içinde, parti merkez komitesine “troika”larının listesini, tutuklanan, kurşuna dizilen ve sürgüne gönderilenlerin sayılarını göndermesi isteniyordu.
Peki ne olmuştu da Stalin ve diğer politbüro üyelerinin tutumunda böyle kökten bir değişiklik ortaya çıkmıştı? Yuri Zhukov, bunun, çok büyük sayıda birinci sekreterin Stalin üzerinde baskı oluşturmasından kaynaklı olduğunu iddia etmektedir. Önde gelen ve Eikhe’nin yaklaşımını paylaşan bölge parti kadrolarının, yaptıkları çok sayıda ziyaretle Stalin’in ve Molotov’un kapısını aşındırdıklarını söyleyen Yuri Zhukov, bunların, Stalin, Molotov ve diğerlerine tam anlamıyla bir ültimatom verdiklerini öne sürmektedir.
Stalin, Molotov ve diğer politbüro üyelerinin politikalarını neden değiştirdiklerini anlamak için, Zhukov’un kitabında sözü edilen bazı olguları, kısaca da olsa aktarıp hesaba katmak gerekir. Her şeyden önce, Mareşal Tukhachevsky’nin Mayıs ayındaki komplosunun açığa çıkmış olduğunu aklımızın bir köşesine yazmalıyız. Komplocular Alman generalleriyle bağlantı içindeydiler ve bir hükümet darbesi planlamışlardı. Komploya katılanların çoğu askeri personeldi; ama aralarında parti merkez komitesinde yer alan çeşitli sivil unsurlar da yer almaktaydı. İçişleri halk komiseri -G. Yagoda’nın uzaklaştırılmasının ardından NKVD şefi- N. I. Yezhov, parti merkez komitesinin Haziran plenumunda, Tukhachevsky komplosuna bulaşan merkez komitesinin 11 tam, 14 dönüşümlü üyesinin tutuklanması için izin isteyen bir rapor sundu.
Bir nedenle, Yuri Zhukov, Vladimir Pyatnitsky tarafından yazılan ve özel olarak parti merkez komitesinin Haziran (1937) plenum toplantısını ele alan Stalin’e Karşı Komplo kitabında aktarılan olguları hesaba katmamaktadır. Bu kitabın yazarı, Stalin’e saldırmasına karşın, bu plenumda, NKVD ve Yezhov’un olağanüstü yetkilerinin süresinin uzatılmasına karşı çok sayıda konuşma yapıldığını da kabul etmektedir. Özellikle, parti merkez komitesi siyasi yönetim bölümü başkanı ve uzun süre Komintern merkez yürütme komitesi sekreterliği yapmış olan I. A. Pyatnitsky (yazarın babası) şiddetli bir muhalefet sergilemiştir.
Stalin, plenum toplantısı sırasında, Pyatnitsky ile anlaşmaya çabalamıştır. Pyatnitsky’nin konuşmasının ardından toplantıya ara verilmiştir. I. A. Pyatnitsky’yle konuşan Molotov, Voroshilov ve Kaganovich, Stalin’in onun kişisel dürüstlüğü ve değerine, iyi bir örgütçü ve yöneticilik yeteneğine sahip olduğuna inandığını söylemişler, Pyatnitsky’den sözlerini geri almasını istemişlerdir. Fakat Pyatnitsky uzlaşmaya yanaşmamıştır. Ardından on beş merkez komitesi üyesi daha Pyatnitsky’yi desteklemiş ve NKVD ve Yezhov’un olağanüstü yetkilerinin kaldırılmasını talep etmişlerdir.
Bu sırada, merkez komitesi üyelerinden biri olan Filatov, Stalin’e, Pyatnitsky ve diğerlerinin NKVD’ye muhalefetinin, Pyatnitsky’nin dairesinde düzenlenen bir gizli toplantıda varılan bir kararın sonucu olduğunu söylemiştir. Filatov, toplantıya katılıp da Stalin’e onun hakkında bilgi veren tek kişidir. Stalin, daha bir ay önce, Mayısta, NKVD tarafından açığa çıkarılan Tukhachevsky komplosunun bilgisine sahiptir. Ve şimdi de, NKVD’nin daha fazla soruşturma yapmasını engellemeye çabalayan düzinelerle merkez komitesi üyesinin katıldığı gizli bir toplantı yapıldığını öğrenmektedir.
Yani, Eikhe ve diğer merkez komitesi üyeleri Stalin ve Molotov’a NKVD’nin etkinliklerini durdurmama, hatta eski kulaklara karşı artırma talebiyle geldiklerinde, Stalin ve yakın arkadaşlarının, yukarıda sözü edilen tekliflerin gerçekten karşıt bir kamptan geldiğini düşünmelerine yol açabilecek nedenleri vardı. Aslında Stalin, politikasına karşı muhalefet geliştiren iki cepheyle karşı karşıyaydı. Bir yanda Pyatnitsky ve birtakım unsurlar, hükümet karşıtı komplolara karışan üst düzey parti kadrolarının tutuklanmasına son verilmesini talep eder ve NKVD’yi keyfi davranmakla suçlarken, öte yanda Eikhe ve diğerleri, NKVD’yi göklere çıkarıyordu – fakat sadece başka hedeflere yöneltme isteğiyle.
Akla, N. I. Yezhov’un, o sırada, konumundan tam olarak emin olmadığı gelmektedir. NKVD’yi, parti merkez komitesi siyasi yönetim bölümü başkanı olarak Pyatnitsky kontrol ediyordu. Yezhov, Stalin’in Pyatnitsky’ye güvendiğini biliyordu. Yezhov, belki de, Pyatnitsky ve destekçilerinin üstün çıkması durumunda, NKVD başkanlığı koltuğunu yitireceğinden korkmuştu. Bu yüzden de, Eikhe ve ona yakın duranlarla birlik oldu. Zhukov, tamamen haklı olarak, “Yezhov, Einkhe ve çok sayıda birinci sekreterle kolayca uzlaştı ve onlara karşı oy kullanacağı açık olan kişilerin mümkün olan en kısa sürede bertaraf edilmesi konusunda anlaştı” düşüncesini savunmaktadır.
Böylece Stalin ve sadık destekçileri, kendilerini, sadece merkez komitesinin çoğunluğunu oluşturan etkili grupların değil, aynı zamanda olağanüstü yetkilerle donatılmış NKVD’nin muhalefetiyle de karşı karşıya buldular. Bu durum, Stalin ve yanındakilerin neden ani bir politika değişikliğine gittiklerini açıklayabilir.
Bu sırada, Zhukov’un ifadesine göre, birinci sekreterler, kendi bölge ve cumhuriyetlerinde faaliyetlerini açığa çıkarmayı taahhüt ettikleri yer altı çalışması yürüten karşı devrimcilerin sürgün ve idam edilmesini talep ettiler. Zhukov “en kana susamışlar olarak iki kişi öne çıktı –Batı Sibirya’da ikamet eden 10.800 kişiyi kurşuna dizme niyetini açıklayan R. I. Einkhe… ve kuşku uyandıracak kadar hızlı bir şekilde Moskova bölgesinde 41.305 eski kulak ve suçlu bulmayı beceren ve ardından bunların sürgün ya da idam edilmesinde direten N. S. Khruschev” demektedir. Meselenin şu tarafı önemlidir: Khruschev, XX. Parti Kongresi’ne sunduğu raporda, ne Einkhe’nin muhtırası ne de Eikhe ile kendisinin sürgünler ve idamlarla ilgili talep başvuruları hakkında tek kelime etmiştir. Khruschev, bunun yerine, Einkhe’yi övmüş ve onu Stalin’in terörünün masum bir kurbanı olarak resmetmiştir.,
Stalin ve yakın arkadaşlarının geçici olarak durumun kontrolünü kaybettiklerini gösteren Zhukov, demokratikleşmeye yönelik reformlarında Stalin’i aktif olarak destekleyenlerin birçoğunun (Y. A. Yakovlev, B. M. Tal, A. I. Stetzky), görevlerini kaybettiklerine ve ardından da tutuklandıklarına dikkat çekmektedir. Belli ki, Stalin, destekçilerinin bir kısmını koruyamamıştır. Açığa çıkan bir başka gerçek de, Yezhov’un, Stalin’in destekçileri arasındaki daha kolay lokma görünen kişilerin idamı konusunda kendini sınırlama niyetinde olmadığıdır. Daha sonra Yezhov tutuklandığında, kişisel kasasında, Stalin’e karşı “bir dava” açmak üzere biriktirdiği belgeler bulunmuştur.
O dönemde Yezhov, Eikhe ve benzerleri, Stalin’i ve destekçilerini devirmeye kalkışmanın getireceği riski göze alamazlardı. Stalin adı, sosyalizmin cisimleşmiş hâlinin ta kendisiydi. Molotov’un, Voroshilov’un ve Kaganovich’in popülaritesi de çok yüksekti. Birçok kent, fabrika ve kolektif çiftliğe onların adı verilmişti. Yezhov ve diğerleri, Stalin’e muhalefetlerini, sürekli onu göklere çıkararak ve ona bağlılıklarını belirterek gizliyorlardı. Hatta Yezhov, Moskova’ya Stalin’in adının verilmesi ve kente Stalindar denmesi teklifinde bile bulunmuştu. Teklif, Stalin tarafından kesin bir dille reddedilmişti.
Eikhe ve diğerlerinin NKVD’nin faaliyetlerini parti kadroları arasında yeşeren komplolardan başka yöne saptırma teşebbüsleri, paradoksal bir biçimde, bu tür unsurların tutuklanmasını durdurmadı. Anti-Sovyet karşı devrimci komploları soruşturma izni alan birinci sekreterlerin bir kısmı, yüksek mevkilere ulaşmak için, rakiplerini tutuklama taleplerini yoğunlaştırdılar. Özbekistan Komünist Partisi birinci sekreteri A. I. İkramov, 24 Haziran 1937’de, politbüroya, “karşı devrimci bağlantılarından dolayı” Özbekistan halk komiserleri konseyi başkanı Faizulla Hodzhaev’in yerine geçme talebinde bulundu. Hozhaev daha sonra tutuklandı.
Buna karşılık, Hodzhaev’in destekçileri de İkramov’u suçlu çıkarmayı başardılar. Zhukov’un işaret ettiği üzere, İkramov’un kendisi de 1937 Eylülünde partiden ihraç edildi ve ardından tutuklandı. Mart 1938’de, hem Hodzhaev hem de İkramov, Moskova mahkemesinde devlete ihanet ve casusluktan suçlu bulunarak idam edildiler.
Çok sayıda parti kadrosu, parti ve Sovyet hiyerarşisindeki yerler için kendileriyle başarıyla rekabet edebilecek kişileri ortadan kaldırma çabasına girince, 1937’de birçok rakip benzer biçimde saf dışı edildi. Çok geçmeden sahte suçlamalar kampanyası bütün ülkeye yayıldı. Birçok kişi görev arkadaşlarına iftira attı ve bunlar NKVD tarafından tutuklandı. Bu yoğun yasaları ihlal dönemi, daha sonra “Yezhovshina” olarak isimlendirilecekti. Açıkça görünen, yasadışı uygulamaların önünün, ilkin, Stalin tarafından savunulan ilkelere ve onun demokratikleşme politikasına karşı çıkan birtakım parti kadrolarınca açılmış oluşudur. İşte bu durumdur ki, Yuri Zhukov’un “Stalin’in Sovyetler Birliği’nin politik sisteminde reforma gitme teşebbüsü, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı” biçiminde bir sonuç çıkarmasına izin vermiştir.
Yuri Zhukov’un bu toptancı ifadesine karşı çıkılması mümkündür. Birincisi, parti kadrolarının etkili kesiminin yoğun muhalefetine rağmen, Stalin anayasası kabul edilmiş ve SSCB Yüksek Sovyeti için yapılan ilk seçimler yeni –doğrudan, eşit, gizli- bir biçimde yapılmıştır. İkincisi, Stalin, birçok komünistin de desteğiyle, bölge sekreterleri ve NKVD eliyle kötü bir biçimde zedelenen meşruiyeti aşamalı bir biçimde yeniden tesis etmeye başlamıştır. Ocak 1938’de, parti merkez komitesi plenumu, “Tüm Birlik Komünist Partisi’nden ihraç edilen kişilerin başvurularına yönelik biçimci ve bürokratik yaklaşım”ı kınamıştır. Merkez komitesi kararı, 1937’nin ikinci yarısında parti üyelerinin karşılaştığı birtakım keyfi ihraçları dikkate almıştır. Karar, Stalin’in Mart 1937’de parti merkez komitesi plenum toplantısında savunduğu ilkelere dönüldüğünü ilan etmiştir.
Karar, tamamen yerel parti kadrolarının yasal sınırları ihlal etmesinin suçlanması çerçevesindeyse de, Yezhov’un konumu zayıflamaya başlamıştı. Ağustos 1938’de, politbüro, NKVD’nin faaliyetlerini soruşturmaya girişti. 1938 Kasımında, Yezhov, yasal ilkelerin yoğun ihlaliyle suçlanarak tutuklandı. Eikhe ve yürütülen sürgün ve idam kampanyasında aktif olarak yer alan diğer sekreterler de tutuklandılar.
Aynı süreçte, Yezhovshina sırasında tutuklanan binlerce insan serbest bırakıldı. Bunların arasında, Büyük Yurtseverlik Savaşı’nda önemli bir rol oynayan K. K. Rokossovsky de dâhil, birtakım Sovyet generalleri de vardı.
Yezhovshina, yaşattığı ağır kayıplara rağmen, Sovyetler Birliği’ni ölümcül bir biçimde zayıflatamadı. Birincisi, 1937-1938’de tutuklanan ve idam edilenlerin arasında, gerçek casuslar ve sosyalizm düşmanları da vardı. Batı Avrupa ülkelerinden farklı olarak, Sovyetler Birliği, Hitler’in zaferler kazanmasına olanak veren “beşinci kol”dan kurtulmayı becermişti. Alman generalleri, savaşın ilk aylarında, SSCB içindeki ajan sayılarının azlığından dolayı, Kızıl Ordu ve Sovyet savunma sanayisi hakkındaki gerçek bilgilerinin zayıflığından yakınıyorlardı. 1942’de Almanlar tarafından esir alınan ve daha sonra onlarla işbirliği yapan General Vlasov hariç tutulursa, Hitler, Sovyet yüksek yönetim kademesinden destek bulma konusunda başarısız oldu.
İkincisi, tek dertleri ellerindeki gücü korumak olan kariyer peşindeki politikacıların birçoğu, 1937-1938 iç çekişmeleri sırasında makamlarını, hürriyetlerini ve hayatlarını kaybettiler. Onların yerleri sonuçta başkaları tarafından dolduruldu. Yuri Zhukov, 1937-1938 olaylarının sonuçlarından birisinin, Sovyet yönetiminin zirvesinde, daha iyi eğitimli ve modern iktisat konusunda daha deneyimli figürlerin belirmesi olduğunu teslim etmektedir. Tukhachevsky komplosuna karışan mareşal ve subayların yerine daha iyi askeri eğitim almış genç subaylar geçti. 1937-1938’de tutuklananların yerine gelen yeni parti kadroları kendilerini içtenlikle komünizm davasına adadılar; bu unsurlar, politik açıdan, daha evvelki kadroların birçoğundan daha iyi eğitimliydiler. Partinin, Sovyet ekonomisinin ve Kızıl Ordu’nun yeni önderliği, Büyük Yurtseverlik Savaşı’nda değerini kanıtladı.
Ve sonuncusu –fakat önem açısından değil- 30’lardaki gelişmeler, Sovyet halkını Stalin’in ve onun politikalarının etrafında birleştirdi. Belirtmek gerekir ki, 30’ların yoğun karşılıklı misillemeleri, asıl olarak, Sovyet halkının sadece küçük bir kesimini oluşturan sosyal tabakaya dokundu. Aynı süreçte, sosyalist demokrasinin ilkelerini ortaya koyan ve sosyalist kuruculuğun kazanımlarını somutlaştıran Stalin anayasasının benimsenmesi, Sovyet halkının büyük çoğunluğunun, yeni sosyalist düzenin açık avantajlarının farkına varmasına yol açtı. Sovyet halkının bu düzene içten bağlılığı, onun Büyük Yurtseverlik Savaşı’nda sergilediği kahramanca mücadeleyle kanıtlanmıştır.
Lakin yine de, Yuri Zhukov, 1937-1938’de Stalin’in, siyasal reformlarının temel unsurlarından bir kısmını yürürlüğe koyma konusunda başarısız kaldığını söylemekte haklıdır. Zhukov, özellikle, 1937’de çok sayıda parti kadrosunun sert muhalefetinden dolayı, Stalin’in seçimleri alternatif adaylar söz konusu olacak bir biçimde yapma planından vazgeçmesi olgusunu dile getirmektedir. Stalin’in bu konudaki düşüncesinden kalan tek miras, Sovyetler Birliği’nde, 1991’de varlığı sona erene kadar, yapılan her seçimde, kullanılan her oy pusulasının üst kısmında yer alan bir ibaredir: “Oy pusulasında, geri kalanların hepsini silerek, oy verdiğiniz TEK BİR adayın adını bırakın.” Söz konusu seçimlerde zaten sadece TEK BİR aday olduğu için bu ibarenin pratikte bir anlamı yoktu; ibare, oy verenlerin, ilkesel olarak, birden çok aday arasından da seçim yapabileceklerini hatırlatıyordu.
Öte yandan Zhukov, yine açık bir gerçek olan, Stalin’in, kendisinin 1937’de ortaya koyduğu, parti kadrolarını siyasi eğitimden geçirme planını gerçekleştirmeyi de başaramadığından söz etmeyi ihmal etmektedir. Belki de savaş öncesi dönemin, savaşın ve ardından soğuk savaşın getirdiği güçlükler, Stalin’in, görev başındaki tüm parti kadrolarının eğitimini organize etmesine izin vermemiştir. Bunun sonucunda, yeterli politik ve genel eğitimden yoksun kadrolar yine önemli makamları işgal etmeye devam etmiştir. Bunlar arasında, N. S. Khruschev ve L. P. Beria gibi kişiler de vardır. Sonra bunlar Yezhovshina sürecinde aktif rol oynamışlardır. Fakat bu unsurlar, siyasi iklimdeki değişimi görecek kadar da çabuk kavrayışlıydılar ve Yezhov ve destekçilerine karşı mücadeleye de aktif bir biçimde katıldılar. Stalin, bu kişilerin genel ve siyasi eğitim konusundaki geriliklerinin ve diğer yanlışlarının farkında olmakla birlikte, onların enerjilerine değer veriyordu. Hem Khruschev hem de Beria, önemli makamları işgal etmeyi sürdürdüler
Stalin, ısrarla, komünizm amacına bütün yüreğiyle bağlı, iyi eğitimli, pratik faaliyette deneyimli kişileri öne çıkarmaya çalışırken, öyle görünüyor ki, Sovyetler Birliği’nin mevcut siyasi önderliğinin kusurlarının farkındaydı. SBKP XIX. Kongresi’nde, Stalin, partinin üst kademelerinin kompozisyonunu değiştirmek üzere bir girişimde daha bulundu. SBKP Merkez Komitesi Prezidyumu’nun yeni oluşturulan yapısının, parti uzmanlık alanlarında öne çıkmış birtakım liderlerin, iktisadi üretim örgütçülerinin ve teorisyenlerin katılımıyla genişletilmesini teklif etti. 1953’ün ilk aylarında, Stalin, bir doküman hazırladı; burada kendisinin SSCB bakanlar konseyi başkanlığı görevinden çekilmesini ve bu görevin eski Beyaz Rusya Komünist Partisi birinci sekreteri ve savaş sırasında SSCB partizan hareketi genel karargâhı başkanlığı yapmış olan P. K. Ponomarenko tarafından üstlenilmesini öneriyordu.
Bilinir ki, L. P. Beria ve N. S. Khruschev, savaş yıllarından beri Ponomarenko’nun katı düşmanıydılar. Ponomarenko’nun göreve atanması, öteki değişikliklerin de hemen bunu takip edeceğinin işareti olabilirdi. Stalin’in ani rahatsızlığı ve ardından ölümü, daha sonra birçok şüpheye yol açtı. Stalin’in görev arkadaşları tarafından zehirlendiği iddia edildi. En azından, Stalin’in konutunda yerde yatar hâlde bulunmasının ardından, Beria, Malenkov ve Khruschev’in onu ziyaret ettiği ve onu muayene etmesi için bir doktor bile çağırmadıkları kesindir. Stalin’in ölümünden üç yıl sonra Khruschev anti-Stalinist kampanyasını başlatmıştır.
Yönetici pozisyonlara insan seçmenin Sovyetler’de uygulanan biçiminin kusurları, Khruschev’in parti merkez komitesi birinci sekreteri makamını işgal ettiği 11 yıl süresince tamamen açık bir görünüme bürünmüştür. Bunlar, ideolojik, iktisadi ve politik alanların yanı sıra, SSCB dış politikasında da öne çıkan birtakım büyük yanlışlarla ünlenen yıllar olmuştur. Khruschev’in 1964 Ekiminde parti merkez komitesi tarafından oybirliğiyle azledilmesine karşın, SSCB ve SBKP’nin politik yapısını tadil etme konusunda hiçbir şey yapılmamıştır. Sonraki gelişmeler, SBKP ve SSCB’nin politik yapısının, Gorbachev, Yakovlev, Yeltsin gibi komünizme ve kendi ülkesine ihanet eden birtakım unsurların iktidara gelmesine engel oluşturmadığını göstermiştir. Eğer Stalin ve destekçileri düşündükleri siyasal reformları tamamlayabilmiş olsalardı, SSCB, siyasal liderlerini seçme konusunda daha iyi bir sisteme sahip olacak ve çok büyük bir olasılıkla, Khruschev, Gorbachev ve benzerlerinin iktidara gelmesine meydan verilmeyecekti.Açık olan bir başka gerçek de şudur ki, Yuri Zhukov komünist ideolojiyi paylaşmamaktadır; o, gerçek bir yurtsever Rus olarak, Stalin’in siyasal reformlarının tamamlanmamış olmasından üzüntü duymaktadır. Yuri Zhukov, SSCB’de 30’larda yaşanan gelişmelerin gerçek yüzünü ortaya sermeye yönelik araştırmasının, dönemle ilgili birçok belgenin hâlâ gizli tutulmasından veya Khruschev’in emirleriyle yok edilmesinden dolayı bir tamlığa ulaşamadığını teslim etmekle birlikte, kitabı, yine de, Khruschev ve destekçilerinin 1937-1938 olayları hakkındaki uydurmalarının yalan olduğunu ispat etmektedir. Bütün açık hatalarına ve bazı konuları atlamasına rağmen, Zhukov’un kitabı, Sovyet tarihi çalışmalarında yeni ve önemli bir hat açmıştır.
(İngilizceden çeviren: Sermet Yalçın)
Yuri Yemelianov, hepsi Rusça olarak basılmış, Buhkharin Üzerine Notlar: Devrim, Tarih, Kişilik (Moskova, 1989), Stalin (iki cilt, Moskova, 2002), Khruschev (iki cilt, Moskova, 2005) kitaplarının yazarıdır.
okumagrubu.net
* Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler, yazılar yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır.

29 Ekim 2016 Cumartesi

BELGE...



 

30 Mayıs 2005

“Cehalet, çaresi ölüm olan bir hastalıktır.”
Suriye atasözü
Jozef Stalin konusu onyıllardır dünyanın dörtbir yanında hem burjuvazi ve hem de “ilerici kamuoyu” tarafından tartışılıyor. Sözkonusu tartışmanın ağırlık noktasını “Stalin eleştiri”lerinin oluşturduğu, Jozef Stalin’e yönelik negatif değerlendirme ve saldırıların deyim yerindeyse emperyalist burjuvaziden sol liberallere kadar uzanan çok geniş bir cephenin imzasını taşıdığı biliniyor. Başını emperyalist burjuvazinin çektiği anti-Stalinizm; azılı faşistleri, şoven milliyetçileri, Kruşçevcileri, Avrokomünistleri, Troçkistleri, dinci gericileri, Siyonistleri, sosyal-demokratları, anarşistleri, burjuva demokratlarını, pasifistleri, devrim döneklerini, ezilen ulus milliyetçilerini, reformistleri, liberalleri vb. buluşturan bir platform adeta. Bunun nedeniyse açık: Marks, Engels ve Lenin’in öğretisi ilk kez Jozef Stalin’in SBKP’nin başında bulunduğu dönemde ete kemiğe büründü ve yüzmilyonlarca işçi ve sömürülen emekçinin gözleri önünde sosyalizmin/ komünizmin kapitalizme üstün olduğunun canlı ve çürütülemez kanıtlarını sundu. Başında Jozef Stalin’in bulunduğu SBKP’nin yönetttiği Sovyet Rusya işçi sınıfı ve halkları adeta kesintisiz kuşatma, sabotaj, diplomatik ambargo, emperyalist/ faşist saldırı koşulları altında zaferden zafere koştular. 1924’te Stalin’in SBKP Genel Sekreterliğine getirildiği sırada Asya/ Avrupa’nın en geri ülkelerinden birisi olan Sovyetler Birliği 1953’de dünyanın ekonomik, siyasal ve askeri bakımdan ikinci büyük devleti haline gelmişti. Ama bu devasa yapıtı yaratabilmek için Sovyet halklarının ödediği akılalmaz bedeller, yaptığı inanılmaz özveriler, aştığı eşi görülmemiş engeller unutulabilir mi? Ne yazık ki, burjuvazinin, işçi sınıfının devrimci öncü güçlerine dayattığı tasfiye süreci bu gerçekten görkemli dönemin anı ve deneyimlerinin tümüyle değilse de, büyük ölçüde unutulmasını olanaklı kıldı.
Peki, burjuvazinin bu deneyimi unutması ve Stalin’i bağışlaması olanaklı mı? Elbette değil. O yüzdendir ki, sömürücü sınıfların temsilcileri ölümünün üzerinden geçen 52 yıl boyunca kesintisiz bir biçimde yaptıkları gibi, bugün de Jozef Stalin’e ve onun mirasına saldırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Burjuvazinin, O’nun anısını dünya işçi ve emekçilerinin zihninden silmek, bu alçakgönüllü ve büyük insanı elikanlı bir tiran, paranoyak bir diktatör, acımasız bir canavar gibi göstermek için yürüttüğü ideolojik saldırı, herhalde tarihin bugüne kadar gördüğü en büyük dezenformasyon çalışması olsa gerek. Emperyalist burjuvazi, savaşların ve sınıf savaşımlarının önce zihinlerde kazanıldığını ve komünist hareketin ve devrimci işçi sınıfı hareketinin tasfiye edilmesi için kavranacak halkanın ideolojik alanda yürütülen ve yürütülmekte olan kavga olduğunu çok iyi biliyor. En son, İkinci Dünya Savaşının SSCB’nin ve anti-faşist kampın görkemli zaferiyle sona erişinin 60. yıldönümü kutlamaları, emperyalist burjuvazinin Stalin’e ve sosyalizme kinini bir kez daha kusmasına vesile oldu. Komünist ve devrimci demokratik güçlerin dünya ölçeğindeki zayıflığını bilen ve ataları işçi sınıfına ve SSCB’ne karşı Hitler’i, Mussolini’yi ve Hirohito’yu desteklemiş olan emperyalist burjuvazinin şefleri, Jozef Stalin’i Adolf Hitler’le kıyaslama biçimindeki geleneksel rezilliklerini sergilemenin yanısıra, 27 milyon insanını feda ederek dünyayı faşizmin boyunduruğundan kurtaran SSCB’nin Doğu Avrupa’yı, faşist blokunki kadar karanlık bir rejimin boyunduruğu altına soktuğunu ileri sürebildiler. Oysa bu alçakça yaygaraları koparanlar bugün tüm dünyayı, İkinci Dünya Savaşı döneminin faşizminden çok daha vahim bir emperyalist savaş, militarizm ve neo-faşizm girdabına sürüklüyorlar. Demek oluyor ki, emekçi insanlık, büyük devrimci Jozef Stalin’e, O’nun yaratıcı düşüncesine, ezilen ve sömürülen sınıfların davasına bağlılığına, örgütleme kapasitesine, stratejik öngörüsüne ve çelikten kararlılığına bugün her zamankinden daha fazla gereksinim duyuyor.
Bu alanda da, ülkemizdeki gelişmeler, dünyadaki gelişmelerle genel bir koşutluk gösteriyor. Bizde de, yaşanan zayıflama ve güç yitirme süreci, açık ya da örtük anti-Stalinizm eğiliminin giderek daha da derinleşmesine olanak veriyor. Bizde de, gerek Türkiye toplumu ve devrimi ve gerekse dünya komünist hareketinin deneyimleri ve buna bağlı olarak Jozef Stalin konusunda egemen olan geleneksel sığlık ve yüzeysellik, hatta cehalet, burjuvazinin bu alandaki kesintisiz ideolojik saldırısına karşı koymayı zorlaştırıyor. Bu koşullarda, Marksizm-Leninizmin aydınlatıcı ışığından yeterince nasiplenmeden ya da ondan yoksun bir biçimde yetişmekte olan genç devrimci kuşakların, son çözümlemede anti-komünizm demek olan anti-Stalinizmden hiç de küçümsenmeyecek düzeyde etkilenmeleri ve geçmişte esamesi bile okunmayan anarşizm, Troçkizm, sivil toplumculuk gibi akımların aldatıcı büyüsüne kapılmaları nesnelerin doğası gereğidir. Jozef Stalin’den ve onun partisinden öğrenmeden, Marksizm-Leninizmin sınanmış yoluna ve ilkelerine sımsıkı sarılmadan, çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiye proletaryasının ve yoksul emekçilerinin devasa devrimci potansiyeli seferber edilmeden, ulusal hareket gibi tasfiye sürecine çoktandır girmiş akımlara yaslanarak politika yapma yolu terkedilmeden ülkenin, bölgenin ve dünyanın sürüklenmekte olduğu yıkıma ve cehenneme çevrilmesine karşı koymak olanaksızdır.
Jozef Stalin konusundaki gerçekleri, bir ölçüde de olsa ortaya koyabilmek için, Britanya’daki Komünist Liga adlı Marksist-Leninist örgütün 13 Mart 2001’de yitirdiğimiz önderi William B. Bland’ın 1977’de kaleme almış olduğu “Stalin: Myth and Reality” adlı yazısının çevirisini sunuyorum.
Garbis Altınoğlu

STALİN: SÖYLENCE VE GERÇEKLİK
WILLIAM B. BLAND
(Komünist Liga –Britanya- Haftasonu Okulunda Verilen Konferans)
1977
Giriş
Bildiğiniz gibi Komünist Liga, Sovyetler Birliği tarihinin tümünü kapsayan bir dizi rapor yayımlama süreci içindedir ve bu raporlar, Sovyet Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri orununu elinde tuttuğu uzun dönem boyunca Stalin’in oynadığı rolü tam olarak açıklığa kavuşturacaktır.
Ne var ki, yoldaşlar Stalin’in rolüne ilişkin bu konferansın verilmesini istediler. Bununla birlikte, bunun, ancak araştırma programının bu bölümünün bitirilmesine kadar geçerli olabilecek eğreti ve geçici bir analiz olacağını takdir edersiniz.
Başlarken, Komünist Liga’nın Stalin’in rolünü birinci derecede önemli bir sorun olarak görmediğini söylemeliyim.
Stalin’in Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ nin (SBKP) Genel Sekreteri olduğu dönem içinde –1922’den öldüğü 1953’e kadar- hem SBKP içinde hem de (1943’de dağıtılmasına kadar) Komünist Enternasyonal içinde bazı suç derekesinde hatalı politikalar izlendiğine şüphe yoktur. Bu politikaların yanlışlığını kabul etmemiz, onlardan gereken dersleri çıkarmamız ve bu dersleri Britanya’da sosyalist devrimin zaferi programıyla kaynaştırmamız, yaşamsal önem taşımaktadır.
Fakat, belirli bir bireyin -bu Stalin’inki gibi son derece önemli bir rol olsa bile- SBKP’nin –doğru ya da hatalı- politikalarındaki rolü, bizce birinci derecede önemli bir sorun değildir.
Gene de, kendilerini Marksizm-Leninizme sadık sayanlar ve revizyonist eğilimlere karşı çıkanlar arasında bile öylesine büyük bir kafakarışıklığı var ki, yoldaşların, araştırmamız bunu olanaklı kıldığı ölçüde Stalin’in rolünün kabataslak bir çiziminin sunulmasını istemeleri anlaşılabilir birşeydir.
“Kanasusamış Diktatör” Söylencesi
Jozef Stalin’in adının dünyadaki insanların büyük çoğunluğuna “kibirli, paranoyak, kanasusamış diktatör” imgesini çağrıştırdığını söylemek, sanırım haksızlık olmayacaktır.
İngiltere tarihinde buna en yakın tarihsel figür, belki de, III. Richard’dır. Okullarda okutulan tarih kitaplarından ve Şekspir’in anlattıklarından “öğrendiğimize” göre, III. Richard küçük prensleri kulelerde öldüren kambur bir canavar vb. idi.
Bu imgenin kaynaklandığı döneme ilişkin belgelerin hemen hemen tümünün Henry Tudor’un Richard’ı devirmesini ve yeni bir hanedan kurmasını izleyen yıllara ait olduğunu bazı tarihçiler daha son bir kaç yılda ortaya çıkardılar. Bu tarihçiler, Tudorların, iktidarı ele geçirmelerini “bir tirandan kurtulma” olarak sunmakta çıkarları olduğunu ve son zamanlara kadar hakiki tarih olarak kabul edilenin aslında siyasal propagandadan başka bir şey olmadığını, III. Richard’ın kendisine atfedilen suçları işlediğini ve onun diğer krallardan daha kötü ve sakat olduğunu gösteren hiç bir kanıt bulunmadığını kabul ettiler.
Demek ki, eğer Stalin’in rolünü objektif bir tarzda değerlendireceksek, genel olarak kabul gören tablonun dayandığı kanıtları çok dikkatli bir biçimde gözden geçirmeli ve bu tablonun hakikate uygun olup olmadığına, kısmen ya da tamamen siyasal propagandaya dayalı bir söylence olup olmadığına ondan sonra karar vermeliyiz.
Bu bağlamda, bu imgeyi ayakta tutmuş ve tutmakta olan öğelerin hepsinin de–burjuva tarihçileri, “sosyalizme barışçı parlamenter yoldan geçiş”i savunan revizyonist Komünist Partilerinin liderleri, tek ülkede sosyalizmin inşası olanağını reddeden troçkistler- Stalin’in dayandığı siyasal ilkelere karşı olduklarını unutmamalıyız.
Bilimsel sosyalistler, Marksist-Leninistler olarak bizim, eğer gerçekten işlenmişse, herhangi bir bireyin suçlarının üstünü örtmekten en küçük bir çıkarımız olmadığı tartışma götürmez.
Ama, eğer sosyalizmin inşasını olanaklı kılacak doğru, bilimsel bir programa sahip bir Marksist-Leninist parti kurmak istiyorsak, sosyalist bir toplumun inşa edilmiş ve şimdi yokolmuş olduğu Sovyetler Birliği’nde gerçekte neler olduğunu bilmek ve anlamak zorundayız. Böyle bir program, ancak hakikatı esas alarak oluşturulabilir.
Sovyetler Birliği’nin tarihine ilişkin tüm olguları bilemeyeceğimiz açıktır. Fakat, bazı olguları biliyoruz ve genel olarak kabul gören Stalin tablosu bu bilinen olgulara uymadığı takdirde, bu tabloyu reddetmek zorunda kalacağımız açıktır.
Hemen göze çarpan bir mantıksal çelişmeyle karşı karşıyayız.
Stalin’in, en azından yüzbinlerce dürüst sosyalist-zihniyetli yurttaşın öldürülmesi ve hapsedilmesinden sorumlu olduğu ileri sürülmektedir; eğer bu iddia doğruysa, ülkede bir üyesi, dostu ya da komşusu Stalin’in “keyfi diktatörlüğü”nün “kurbanı” olmayan tek bir aile bile olmamalıdır.
Ne var ki, Sovyet emekçi halkının genel kitlesinin Stalin’in ölümünü derinden ve içten bir üzüntüyle karşıladığı da bir gerçektir. Öyle ki, ardılları ancak ölümünden üç yıl sonra onun sözde “suçları”na karşı, saldırıya geçebildiler. Onu bile, ancak metni Sovyetler Birliği’nde bugüne kadar henüz yayımlanmamış bir gizli konuşma biçiminde yapabildiler.
“Kişiye Tapınma”
SBKP’nin, ölümünden üç yıl sonra 1956’da toplanan 20. Kongresi’nde Stalin’e kamu önünde yapılan tek eleştiri, “kişiye tapınma”da dile getirilen eleştiridir.
Yaşadığı dönemde, Stalin’in çevresinde bir “kişiye tapınma”nın inşa edilmiş olduğu doğrudur ve Marksist-Leninistler böylesi bir tapınmanın ilkesel olarak yanlış olduğunu söyleyenlerin başında gelirler.
Kruşçov, böylesi bir “kişiye tapınma”nın inşa edilmesini Stalin’in sözde “kibirliliği”yle açıklamaktadır.
Ancak başkaları tarafından övüldüklerinde mutlu olan kibirli kişiler, çok dar kafalı kişilerdir. Stalin’in bir devrimci olarak yaşamı, diğer özellikleri bir yana, onun asla dar kafalı olmadığını gösteren kanıtlarla dolup taştığına göre, burada gene bir mantıksal çelişmeyle karşı karşıyayız.
Peki, kendi çevresinde inşa edilen “kişiye tapınma” karşısında Stalin’in kendisinin açıkça dile getirdiği tutumu neydi? O, bunu yeniden ve yeniden mahkum etti, lanetledi ve alaya aldı. Stalin’in “tapınma”ya karşı çok sayıdaki yazı ve konuşmaları arasında yer alan bir mektuptan bir alıntı sunuyorum. Bu mektup, Şubat 1938’de, kendisine “Stalin’in Çocukluğuna İlişkin Öyküler” adlı kitabın taslağını gönderen Çocuk Yayımevi’ne hitaben yazılmıştı:
“Ben ‘Stalin’in Çocukluğuna İlişkin Öyküler’in yayımlanmasına şiddetle itiraz ediyorum. Bu kitap çok sayıda maddi çarpıtmalar, yalanlar, abartmalar ve hakedilmemiş övgülerle dolu. Yazar, peri masallarına meraklı olanlar tarafından yanlış yönlendirilmiş… Ama, asıl önemli olan bu değil. Asıl önemli olan, bu kitabın Sovyet halkına (ve genel olarak halka) liderlerin ve yanılmaz kahramanların kişiliklerine tapınma eğilimini aşılamasıdır. Bu, tehlikeli ve zararlıdır. ‘Kahramanlar ve güruh’ teorisi Bolşeviklere değil, Sosyalist-Devrimcilere özgüdür… Size bu kitabı çöpe atmanızı tavsiye ederim.”
Aslında revizyonistler de, Stalin’in kamu önünde “kişiye tapınma”ya sistemli bir biçimde karşı çıktığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Onlar, “tapınma”nın buna rağmen sürmesini, Stalin’in sözde “ikiyüzlülüğü”ne bağlamakta ve onun “tapınma”yı el altından “teşvik ettiği”ni ileri sürmektedirler.
Peki ama, Stalin’in mide bulandırıcı bir biçimde yüceltilmesi kimlerden kaynaklanıyordu? “Tapınma”nın kurucusu, 1937’deki açık yargılamasında ihanetini itiraf eden Karl Radek idi. “Tapınma”nın en ateşli ve tumturaklı savunucularından biri de, 1956’da “tapınma”yı lanetlemede baş rolü oynamakla görevlendirilen Nikita Kruşçov’du. Tabii, “tapınma”nın bir tür moda haline gelmesinden sonra bir çok dürüst komünist te bu akıma ayak uydurdu; fakat, örneğin Vyaçeslav Molotov’un konuşmalarında, Kruşçov’un Stalin’in sağlığında yaptığı konuşmalarda tipik olanın tersine, Stalin’e aşırı övgüler görülmez.
Bu bağlamda, Stalin’in Lion Feuchtwanger’e aktardığı, “kişiye tapınma”nın, ilerde kendisini gözden düşürmek için “yıkıcılar” tarafından kasıtlı olarak teşvik edildiği yolundaki keskin gözlemi son derece ilginçtir. Yaşanmış olan tam da budur. Ve eğer Stalin bu durumun farkında idiyse, o zaman onun kamu önünde “kişiye tapınma”ya karşı çıkışının bütünüyle içtenlikli olduğu dışındaki bir alternatif açıklama hemen hemen olanaksız hale gelir.
Dolayısıyla, olgular Stalin’in “tapınma”ya karşı çıkışında bütünüyle içtenlikli olduğu, ancak onun sürdürülmesini engelleyemediği vargısını dayatmaktadır!
Ama, eğer bu kaçınılmaz vargı doğru ise, bu vargıdan –pek çok insan içtenlikle öyle olduğuna inansa da- “diktatör” Stalin tablosunun bütünüyle bir söylence olduğu mantıksal sonucu çıkar. Bundan, Stalin ve siyasal olarak onu destekleyenlerin uzun bir dönem boyunca SBKP’nin yönetici organlarında azınlıkta ve onun siyasal muhaliflerinin ise çoğunlukta oldukları mantıksal sonucu çıkar. Bundan, “kişiye tapınma”nın Stalin’in çevresinde, onun muhalefetine rağmen, gerçek durumu gözlerden saklamak, Stalin’in devrimci prestijini, bir yandan onun karşı çıkabileceği politikaları meşru göstermek, bir yandan da ilerde onu gözden düşürmek için inşa edildiği mantıksal sonucu çıkar.
Kremlin Tutsağı
Stalin’i, SBKP liderliği içindeki gizli revizyonist çoğunluğun “tutsağı” olarak resmeden bu alışılmamış tabloyu ele alırken şu noktanın akılda tutulması gerekir: Marksist-Leninistler, işçi sınıfının genelkurmayı olan Marksist-Leninist Partinin –çoğunluk kararlarının aynı zamanda azınlık ve (Genel Sekreter de içinde olmak üzere) bireyler için de bağlayıcı olmasını içeren demokratik merkezselcilik örgütsel ilkesi aracılığıyla oluşturulan- bir politika birliğine dayanmasının zorunlu olduğu yolundaki ilkeye sımsıkı bağlıdırlar.
Kuşkusuz, bir Marksist-Leninist, ancak Parti esas olarak Marksizm-Leninizme ve işçi sınıfının çıkarlarına dayanmaya devam ettiği sürece kendisini demokratik merkezselcilik ilkelerine bağlı sayar. Bu bağlamda, SBKP’nin Stalin’in sağlığında, onun ölümünden sonra aldığı –şimdi Sovyetler Birliği’nde kapitalist ekonomik sistemin restorasyonuna yol açmış olan -türden önlemler almamış olması anlamlıdır. SBKP’nin, Stalin’in sağlığında siyasal bakımdan yanlış ve yeni bir devlet kapitalistleri sınıfının doğmasının temellerini atan kararlar da aldığı doğrudur. Ama bu kararlar, onun ölümünden sonra alınan kararlardan nitelik olarak farklıydı; bu kararlar bir Marksist-Leninistin kategorik olarak, “Artık SBKP Marksist-Leninist bir parti değil, revizyonist bir parti olduğu için bu durum beni demokratik merkezselciliği tanımamak ve kamu önünde bu partinin politikalarını mahkum etmek zorunda bırakıyor.” demesine yol açacak karakterde değildi.
SBKP Merkez Komitesi Siyasal Bürosunun bileşimine bakacak olursak 1934’ten sonraki dönemin geneli itibariyle, onun üyelerinin çoğunluğunun daha sonra revizyonist olduklarının açığa çıktığını görürüz. Tabii, bu kişilerin o dönemde Stalin’in gerçek bağlaşıkları oldukları, ancak onun ölümünden sonra onun siyasal karşıtları haline geldikleri de söylenebilir. Ama onların Stalin’e, çoktandır siyasal bakımdan muhalif olduklarını, ama bunu kamu önünde söylemeyi uygun görmediklerini bizzat kendi anlatımlarından biliyoruz.
Stalin’in uzun bir süre boyunca gizli-revizyonist çoğunluğun tutsağı olduğu yolundaki görüşün en çarpıcı kanıtını, Ocak 1934’te toplanan SBKP 17. Kongresi’nin olguları sunmaktadır. Görünüşte bu kongrede, Genel Sekreterin çevresinde tam bir oybirliği vardı. Daha önceki kongrelerin hiç birinde bu kadar çok sayıda konuşmacı “deha”sından ötürü Stalin’i övmemişlerdi. Açık muhalefet grupları hatalarını kabul etmiş, hiziplerini dağıtmaya söz vermiş ve Stalin’i ölçüsüz bir övgü yağmuruna tutanlara katılmışlardı. Ama, kongrede, 100 küsur kişilik yeni Merkez Komitesi için seçimler yapıldığında, adaylar arasında en az oy alan Stalin oldu.
SBKP’nin, 1956’dan değil 1934 gibi erken bir tarihten itibaren (o zaman gizli) revizyonistlerin egemenliği altında bulunduğu hipotezini doğrulamak için yeterli kanıt bulunduğu açıktır.
İşin aslına bakılırsa, ancak bu hipotez Sovyetler Birliği’nde yaşanan olayların mantıklı bir açıklamasını sunmaktadır.
Aşırı Ücret Farklılıkları
Örneğin, Lenin ve Stalin kamu önündeki tutumlarını her zaman, sosyalizm koşullarında işçilere yapılan ödemelerin işin nicelik ve niteliğine göre belirlenmesi, ancak ücret farklılıklarının kesinlikle sınırlanması ilkesine dayandırmışlardı. 1930’lara kadar bu ilkeye sıkıca uyulmuştu.
Bu pozisyonu değiştirme kampanyası, bazı fabrika yöneticileri ve sendika görevlilerinin bir dizi sektörde tüm işçiler için ücret eşitliğine gidilmesi uygulamasına gitmeleriyle başlatıldı. Stalin Haziran 1931’de ücretlerin eşitlenmesini haklı olarak mahkum etti.
1934’ten itibaren, SBKP’nin yönetici organlarındaki revizyonist çoğunluk bundan yola çıkarak, yani Stalin’in ücretlerin eşitlenmesini kınamasına ikiyüzlü bir tarzda göndermede bulunarak giderek daha fazla büyüyen bir ücret farklılaşması süreci başlattı. Sonunda yüksek bir devlet görevlisi bir işçinin kazandığının 40 katından fazlasını kazanır oldu; şoförünün sürdüğü ve hafta sonunda ailesini daça’sına götürmek için kullandığı arabası fiilen onun özel mülkü haline geldi. Bir fabrika menajeri, aylık ve primleriyle birlikte, fabrikasında çalışan işçinin ücretinin 30 katına kadar para kazanır oldu. Ve daha önce olduğu gibi, Parti üyeliği onuru nedeniyle mali bakımdan cezalandırılmak yerine SBKP üyeleri –ortalamanın üzerinde personelin çalışmasından ötürü kuyruğa girmenin gerekli olmadığı ve kamuya açık mağazalarda bulunmayan eşyanın bulunduğu özel mağazalardan yararlanma gibi- her türlü ayrıcalığa sahip oldular.
Bu aşırı farklılıklar, toplumsal sistemin sosyalist karakterini ortadan kaldırmadı. Fakat onlar, emekçi halk içinde yüksek ayrıcalıklara sahip bir katmanın – Stalin’in ölümünden sonra revizyonizmi ve kapitalist ilkeleri hevesle benimseyen bir katmanın- oluşmasının ve sonunda yeni bir devlet kapitalistleri sömürücü sınıfının ortaya çıkmasının temellerini attı.
Eğer Stalin, aşırı ücret farklılıkları konusunda fikrini değiştirmiş olsaydı, O’nun bunu dile getirmesi beklenirdi. Ancak ben, Stalin’in böyle bir açıklama yaptığına ilişkin hiç bir kayda rastlamadım. Öte yandan, bu politikaya karşı muhalefetini sürdürmesi ve çoğunluğun kararının kendisini de bağlaması halinde, onun kamu önünde bir açıklama yapmaması ve muhalefetini Parti organları içinde dile getirmekle yetinmesi nesnelerin doğası gereğiydi.
Böylelikle, “kişiye tapınma”nın, Partinin demokratik merkezselciliğiyle yanyana bulunması, Stalin’in son derece büyük ücret farklılıkları politikasını desteklediği, hatta kendisinin ücretlerde eşitlikçiliğe karşı çıktığı gözönüne alındığında, O’nun bu politikanın mimarı olduğunun ima edilmesini olanaklı kıldı.
Komünist Enternasyonal İçindeki Durum
Hipotezimize Komünist Enternasyonal’le ilişkisi içinde göz atalım.
Çizilen tipik Komintern tablosu bu örgütün, “Stalin’in denetiminde” bir alet olduğu ve onun politikalarının üç aşağı beş yukarı Stalin’in kavrayışına bağlı olarak sağa sola yalpaladığı biçimindedir.
Fakat bu tablo, bilinen olgularla uyuşmamaktadır.
Örneğin, Komünist Enternasyonal’in 1922’de toplanan 4. Kongresi sırasında, Lenin’in sağlığı daha o zaman o kadar kötüydü ki, kongrede esas rolü Troçki oynamıştı. Komünist Enternasyonal’e, -Komünist Partiden, sosyal-demokrat partiden ve kitlesel sendikalardan alınacak bakanlardan oluşacak ve daha sonra işçileri silahlandıracak, sermayenin iktidarını yıkacak, üretim araçları üzerinde işçilerin denetimini kuracak ve kapitalist devleti bir işçi devletine dönüştürecek- sözde “işçi hükümetleri” kurmak için çalışma revizyonist çizgisini, işte bu kongre dayatmıştı.
Stalin’in müdahalesi ilk kez Komünist Enternasyonal ’in 1924’te toplanan 5. Kongresi’nde oldu; bir önceki kongrenin –sosyalizme parlamenter yoldan geçiş yanılsamasını besleyen- revizyonist çizgisinin reddi ve kapitalist devletin devrimci yoldan yıkılması için işçilerin seferber edilmesi doğrultusunda çalışma biçimindeki doğru Marksist-Leninist çizginin kabulü, esas olarak Stalin’in inisiyatifiyle gerçekleştirildi.
Bunu izleyen dört yıllık sürede Stalin’in Komintern’in çalışmalarında öndegelen bir rol oynadığı kuşkusuzdur; O’nun bu döneme ilişkin “Yapıtları” Komintern’in gündemine ilişkin çok sayıda konuşma içermektedir. Fakat, Komintern’in 1928’de toplanan 6. Kongresi, bir dizi önemli sorunda Stalin’in şiddetle karşı çıktığı bir çizgi benimsedi; daha sonraki birkaç yıl boyunca Komünist Enternasyonal, uluslararası harekete -özellikle Komünist Enternasyonal’in Almanya Komünist Partisi’ne dayattığı çizginin, büyümekte olan faşizm tehlikesine karşı birleşik bir cephe inşa etme kilit görevini fiilen baltaladığı Almanya başta gelmek üzere- giderek daha fazla zarar veren ve zaman içinde daha da derinleşen “solcu” bir rotaya girdi. Fakat, 1928’den sonra artık, Stalin’in Komintern gündemine ilişkin konuşmalarına rastlanmaz; Stalin, Komintern’in yönetici organı olan Siyasal Sekretaryaya seçilmemişti. Komünist Enternasyonal’in denetimi, başını Dmitri Manuilski ile Georgi Dimitrov’un çektiği bir gizli revizyonistler grubunun eline geçmişti.
Bir başka deyişle, Komintern, Stalin’in bu örgütteki fiili etkisinin ortadan kaldırılmasından sonra Komünist Partilerine 1929-34 döneminin “solcu” taktiklerini; yani, Komünistlerin, ayrı ve küçük “kızıl” sendikalar kurmak üzere kitlesel sendikalardan ayrılması gerektiği, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında esasa ilişkin hiç bir fark olmadığı, Almanya’da işçi sınıfının baş düşmanının faşizm değil de sosyal-demokrasi olduğu türünden -Almanya’da faşizmin zaferinde önemli bir rol oynayan- taktikleri dayattı.
Ve Komünist Enternasyonal’in 1935’de revizyonistlerin önderliğinde toplanan 7. Kongresi, 1922’de Troçki’nin inisiyatifiyle kabul edilen sağ revizyonizme, yani “parlamenter demokrasi” yoluyla, sözde seçimle işbaşına gelecek ve sermayenin iktidarı içinde devrimci mevziler elde edebilecek, üretim üzerinde işçi denetimi kurabilecek ve kapitalist devleti bir işçi devletine dönüştürebilecek olan Halk Cephesi hükümetlerinin kurulması çizgisine geri döndü.
Tabii, 1935’e gelindiğinde Stalin’in Marksist-Leninist ilkelerden koptuğu ileri sürülebilir. Ama, Stalin’e bu çizgiyi kamu önünde onaylatmak, Komünist Enternasyonal’in 7. (ve son) Kongresi’nin revizyonist çizgisinin savunucularına sadece yarar sağlardı. Böylesi bir onamanın asla gerçekleşmemiş olması, Stalin’in bu çizgiye kişisel muhalefetinin güçlü bir dolaylı kanıtını oluşturur.
SBKP İçindeki Açık Muhalefet
Şimdi Sovyetler Birliği’nin kendisine dönebiliriz.
Hem Lenin hem de Stalin, işçi sınıfının siyasal iktidarını kurmasından ve sosyalist bir toplumun inşasına girişmesinden sonra sınıf savaşımının süreceğinin her zaman altını çizdiler. Revizyonistler, Stalin’in bir yandan bunun böyle olduğunu ileri sürmek, bir yandan da kapitalist sınıfın ortadan kaldırılmış olduğunu söylemek suretiyle “kendi kendisiyle çeliştiğini” belirterek eleştirmeye bayılırlar.
Evet, bellibaşlı üretim araçları toplumsallaştırıldığında, kapitalist sınıf, emekçi halkı sömüren üretim araçları sahibi sınıf ortadan kaldırılmış olacaktır. Ancak, bu sabık sınıfın mensupları, çoğunlukla varolmaya devam ederler; parasal biriktirimleri tükendiğinde çalışmak ve işçi sınıfının bir parçası haline gelmek zorunda kalabilirler. Ama onlar bundan ötürü, kaçınılmaz olarak işçi sınıfının bakış açısını benimsemezler. Onlar, eski sistem koşullarında sahip oldukları mülk ve statüyü yeniden ele geçirmenin özlemiyle yanıp tutuşur ve kendilerinden “çalınan” şeyleri geri alabilmek için doğal olarak biraraya gelir ve komplolar kurar, ama bu arada, bütün bunları açgözlülük ve bencillik gibi motiflerle değil, “özgürlük”, “demokrasi” ve “uygarlık” yararına yaptıklarına inanırlar.
Asıl mülksüzleştirilen kapitalistlerin ölümüyle de bu siyasal muhalefet sona ermez. Onlar bakış açılarını kendi çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına aktarabilmekte, onlara ailenin bir köşkünün ve hizmetçilerinin olduğu “o eski güzel günler”e özlem duymayı ve o günleri geri getirmek için çalışmayı öğretebilmektedirler.
Sovyet yönetiminin ilk günlerinde bu karşı-devrimci siyasal muhalefet, mensuplarının kapitalist ülkelerin çoğunun yabancı müdahale ordularının yardımını aldığı silahlı iç savaş biçimine büründü. Bu muhalefet, aynı zamanda, Sovyet iktidarını çökertmek amacıyla karşı-devrimi desteklediklerinden dolayı bastırılmalarına kadar geçen süre içinde, Kadetler, Menşevikler vb. pro-kapitalist siyasal partilerin siyasal muhalefeti biçimine büründü.
Burjuva partilerinin bastırılması nedeniyle, Komünist Partisinin biricik yasal parti haline gelmesini izleyen dönemde, Sovyet yönetimine karşı Komünist Partisi içindeki muhalefet hiziplerinin yürüttüğü siyasal muhalefet hala açık bir biçime bürünmekteydi. Tabii, Parti içindeki bu siyasal muhalefetlerin biçimi, anti-Bolşevik partilerin muhalefetlerininkinden farklıydı; bu muhalefetler kendilerini “sosyalist” ve “Marksist” olarak gösteriyor ve hatta Lenin ve Stalin’den daha iyi Marksist olduklarını ileri sürüyorlardı. Ama, birbirini izleyen her durumda Lenin ve Stalin’e muhalefetlerinde ortaya koydukları siyasal çizgi, yaşama geçirilmesi halinde sosyalizmin inşasını sekteye uğratacak nitelikteydi.
Elbette, Rusya Komünist Partisi içindeki bu hizip muhalefeti, büyük çoğunluğuna Parti üyeliğinin kapalı olduğu eski kapitalistler tarafından yürütülmemekteydi. Fakat, her Marksist-Leninist Partide, işçi sınıfının bakış açısına sahip üye kitlesi dışında, partiye küçük-burjuva bakış açısını -yani esas olarak burjuva karakter taşıyan bir bakış açısını- getiren ve muhafaza eden belli sayıda üyeler de bulunur. Öte yandan, kasıtlı olarak onu çökertmek amacıyla bu Partilere az sayıda gizli ajan da kaçınılmaz olarak sızacaktır: küçük-burjuva bakış açısına sahip Parti üyeleri ise, bu ajanların üzerinde etkinlik gösterdiği zemini sağlarlar.
Dolayısıyla, Marksist-Leninist bir Parti içindeki hizip savaşımları aslında, işçi sınıfıyla kapitalist (ya da sabık-kapitalist) sınıf arasındaki sınıf savaşımının bir yansımasından başka bir şey değildirler.
Örneğin, 1920’lerde SBKP içindeki muhalefetin çizgisinin kilit noktalarından biri, tek ülkede sosyalizmin inşasının olanaksız olduğu, bundan dolayı Sovyet hükümetinin “uluslararası devrimci görevi”ni, Kızılordu’yu, işçilerin kapitalizmi yıkmalarına “yardımcı olmak” üzere Batı Avrupa’ya göndermek suretiyle yerine getirmesi gerektiği biçimindeydi.
Uygulamaya konulması halinde, Sovyet Rusya’da işçi sınıfı iktidarının yıkılmasından başka bir sonuç veremeyecek olan bu suç derekesindeki hatalı politikaya karşı saldırıyı yöneten ve onun Partinin ezici çoğunluğu tarafından reddedilmesini sağlayan Stalin oldu.
“Komplocu ve Terörist Bir Örgüt”
Bu yenilgi ve öndegelen muhalefet lideri Leon Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden kovulması, geriye kalan muhalefet üyelerini, Stalin’in çevresindeki önderliğin politikalarına karşı cepheden muhalefetin yakın gelecekte başarılı olma şansının olmadığını kabul etmek zorunda bıraktı. Bu yüzden onlar taktiklerini değiştirdiler; açıkça muhalefet yürütmekten vazgeçtiler; eski hatalarını mahkum ettiler ve her türlü hizip çalışmasını durduracaklarına söz verdiler. Kuruluşundan bu yana, (Rusya-ç. n.) Komünist Partisi’nde ilk kez siyasal oybirliği sağlanmış gözüküyordu.
Muhalefet, yeni taktikleri uyarınca üyelerini Parti ve devlet aygıtı içinde öndegelen ve etkili orunlara yerleştirmeye ve izlemek istedikleri revizyonist siyasal çizginin uzlaşmaz karşıtları saydıkları Parti üyelerini terörizm metotlarıyla ortadan kaldırmaya girişti. Siyasal muhalefet, Stalin’in anlatımıyla, “gizli ve terörist bir örgüt” haline geldi.
İstisnasız bütün devletlerde güvenlik polisi, devlet aygıtının önemli bir öğesini oluşturur. Bu bakımdan, muhalefetin komplo planlarının kilit noktalarından biri, güvenlik polisinin denetimini ele geçirmekti.
Sovyet güvenlik polisinin başı Vyaçeslav Menzhinski 1934’te öldü ve yerini eski yardımcısı Henrikh Yagoda’ya bıraktı. 1938’de ihanet suçlamasıyla yargılanması sırasında Yagoda, bir süredir gizli komplonun bir parçası olduğunu ve Menzhinski’nin, doğal nedenlere bağlı olarak gerçekleşmiş gibi gösterilerek öldürülmesini düzenlediğini itiraf etti.
Bunu izleyen dört yıllık süre içinde NKVD (“İçişleri Halk Komiserliği-ç. n.), ilk önce onu esas olarak muhalefet üyelerinin komplosuna katılanları korumak için kullanan muhalefetin elindeydi. Bu arada, muhalefet, uzlaşmaz karşıtları saydıkları Parti ve devlet liderlerine karşı kapsamlı bir cinayet kampanyasına girişmişti. Bu cinayetler için seçilen ana metot, adıgeçen yöneticilere eşlik eden doktorların –yani ya zaten muhalefet komplosunun üyeleri olan ya da baskı ya da şantaj yoluyla bu komploya hizmet etmeye zorlanan tıp görevlilerinin- kullanılmasıydı. Bir lider hastalandığında doktor çağrılıyor, yanlış tedavi uygulanıyor ve hasta ölüyor, ardından doktor hastanın doğal nedenlerle öldüğü yolunda bir ölüm sertifikası imzalıyordu. Muhalefet liderleri ise ölünün ardından gazetelere derin üzüntülerini anlatan abartılı taziye mesajları gönderiyorlardı.
Bu yolla ortadan kaldırılan önemli liderler arasında (Menzhinski’nin dışında) Valeryan Kuybişev (Yüksek Ekonomi Konseyi Başkanı ve Parti Siyasal Büro üyesi) ve yazar Maksim Gorki de vardı.
Artık Siyasal Büroda azınlığa düşmüş olan Stalin, (muhalefetin bu atağına-ç. n.) Parti Genel Sekreteri sıfatıyla sahip olduğu sınırlı iktidarı kullanarak, kişisel koruma birimini yeni baştan örgütlemek ve onu, kendi denetimi ve Aleksandr Poskrebişev’in yönetimi altında bir istihbarat servisine dönüştürmek suretiyle yanıt verdi.
Daha sonra, Aralık 1934’de Sergey Kirov (Leningrad Parti Sekreteri ve Parti Siyasal Büro üyesi), muhalefetin öndegelen üyelerinden olan –ve Ekim Devrimi’nin kararlaştırılan tarihini kapitalist basına açıklamış olmalarıyla tanınan- Grigori Zinovyev ile Lev Kamenev’in dostu olan Leonid Nikolayev adlı birisi tarafından vurularak öldürüldü. Başında Yagoda’nın bulunduğu NKVD, Kirov cinayetinden ötürü bir dizi eski aristokratı komplo düzenleme savıyla tutukladı.
Bununla birlikte, Stalin’in istihbarat servisi, O’nun kişisel denetimi altında Kirov cinayetini bağımsız olarak soruşturdu. Bu servis Nikolayev’in, başını Zinovyev ile Kamenev’in çektiği Leningrad’daki muhalefet çevresine üye olduğunu, Nikolayev’in cinayetten birkaç gün önce üzerinde bir tabanca ve Kirov’un bürosuna gidiş ve gelişinde kullandığı yolu gösteren bir harita olduğu halde NKVD tarafından yakalandığını ve ardından serbest bırakıldığını ortaya çıkardı. Genel Sekreterin istihbarat servisinin hazırladığı rapor üzerine, NKVD, Zinovyev ve Kamenev’in yanısıra yerel NKVD yöneticisini tutuklamak zorunda kaldı. Zinovyev ile Kamenev, Nikolayev’i cinayeti işlemeye teşvik eden bir atmosfer yaratmaktan suçlu bulundular ve kısa süreli bir hapis cezasına çarptırıldılar.
Ancak, Stalin’in istihbarat servisi Kirov cinayetine ilişkin soruşturmasını sürdürdü ve Zinovyev ile Kamenev’in cinayetten sadece “moral açıdan sorumlu” olmakla kalmadıklarını, onun planlamasında doğrudan yer aldıklarını ortaya çıkardı. Bunun üzerine onlar, bu daha ağır suçlama temelinde yeniden yargılandılar, suçluluklarını kabul ettiler ve ölüm cezasına mahkum edildiler.
1935-36’da Stalin, devlet güvenlik polisinin “beceriksizliği”ni bir kaç kez eleştirdi. Bunun üzerine NKVD’nin başı Yagoda (Eylül 1936’da) sonunda görevinden alındı ve yerine –daha sonra kendisinin de muhalefet komplosunun bir üyesi olduğu anlaşılacak olan- yardımcısı Nikolay Yezhov getirildi.
1937 ve 1938’de Yezhov’un yönetimindeki NKVD –Stalin’in eleştirisini dikkate almış gözükerek- son derece “aktif” bir rota izledi. O, gerçek komplocuları korurken çok sayıda tümüyle dürüst Komünisti sahte suçlamalarla tutukladı ve hapse attı.
Yargılamalar
1937 ve 1938 yıllarında Stalin’in istihbarat servisi bağımsız soruşturmalarını sürdürdü ve NKVD’ye, muhalefet komplosunun öndegelen isimlerinin –Karl Radek, Yuri Piyatakov ve (NKVD’nin sabık yöneticisi) Henrikh Yagoda’nın yanısıra içlerinde Genelkurmay Başkanı Mareşal Mikail Tukaçevski’nin de bulunduğu bir dizi Kızılordu üst düzey subayı- ihanetine ilişkin tartışma götürmez kanıtlar sunarak NKVD’yi onları tutuklamak ve mahkemeye çıkarmak zorunda bıraktı.
Sivil sanıklar açık duruşmalarda yargılandılar, suçluluklarını kabul ettiler ve ölüm ya da uzun hapis cezalarına çarptırıldılar.
NKVD’nin başındaki komplocular, kendi denetimleri dışındaki koşullara bağlı olarak sanıkların duruşmalara çıkarılmalarını önleyememekle birlikte, savcıların kayıtsız bakışları altında sanıkların mahkeme anlatımlarında, en basit bir denetimin bile yanlışlığını açığa çıkarabileceği bir-iki küçük hata yapmasına izin verdiler ve böylelikle duruşmaların güvenilirliği üzerine belirli bir şüphe gölgesi düşürülmesine yardımcı oldular. Örneğin, (Ağustos 1936’daki Zinovyev-Kamenev yargılamasının sanıklarından biri olan) Eduard Holtzmann Troçki’nin oğlu Lev Sedov ile komplo amaçlı bir görüşme yaptığını kabul etti; ama bu duruşmanın Kopenhag’daki Hotel Bristol’de gerçekleştiğini söyledi. Sürgündeki Troçki ise, Hotel Bristol’ün bu sözümona görüşmeden yıllarca önce yıkılmış olduğuna işaret etmek ve yargılamanın tümünün “adli sahtekarlık” olarak nitelemek suretiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürdü.
Kuşkusuz, bilindiği gibi uydurma kanıtlar oluşturulabilir, tanıklar yalan söyleyebilir; sahte suçlamalar ve “adli sahtekarlıklar” da görülmemiş şeyler değildir.
Ancak, bu yargılamaların önemli bir özelliği sanıkların, Alman ve Japon istihbarat servisleriyle işbirliği halinde casusluk da içinde olmak üzere ihanet komplosuna ilişkin suçlamaların tümünü kabul etmiş olmalarıdır. Troçki’nin, “iyi Komünistler” olan sanıkların “adli sahtekarlık kurbanı” oldukları yolundaki savının kabul edilmesini güçleştiren, her şeyden önce, işte bu itiraflardır.
Bu güçlüğü açıklamak için ileri sürülen teorilere bir göz atalım.
Birincisi, işkence. Bazı dürüst Komünistleri işkence yoluyla sahte ihanet itirafları yapmaya zorlamak elbette olanaklıdır. Fakat, mahkemede bunu sergileme olanağı bulunmaktaydı. Ne var ki, çok sayıda sanıktan hiç biri böyle bir girişimde bulunmadı; hatta, kendilerine açıkça, yargılama öncesinde herhangi bir baskıya uğrayıp uğramadıkları sorulanların hepsi de bu soruya olumsuz yanıt vermiştir.
İkincisi, ilaçlar. Ancak, tıp bilimi, insanları bir yandan tümüyle gerçekdışı suçlamaları itiraf etmeye zorlarken, bir yandan da diğer bütün bakımlardan tümüyle normal davranmalarını, hatta savcıyla karşılıklı tartışmaya girmelerini sağlayan bir ilacın varlığından habersizdir.
Üçüncüsü, sahte itiraflarda bulunmaları halinde bağışlanacakları vaadi. Bu teori, belki ilk yargılamalar bağlamında hesaba katılabilir. Fakat, Zinovyev ile Kamenev’in idam edilmelerinden sonraki yargılamalar için bu olasılık asla geçerli olamaz.
Dördüncüsü, Stalin’e sadakat. Sanıkların hemen hemen tümünün yıllardır Stalin’e karşı açıkça kampanya yürütmekte oldukları gözönüne alındığında bu, anılan teoriler arasında en az inandırıcı olanı olmaktadır.
Nisan 1937’de, Leon Troçki’yi Savunma Komitesi, o zaman Troçki’nin yaşamakta olduğu Meksika’da Sovyetler Birliği’ndeki yargılamalara ilişkin bir “Soruşturma Komisyonu” topladı. Eğer masum idilerse, dürüst kıdemli devrimcilerin açık mahkeme sürecinden masum olduklarını ilan etmek için yararlanmalarının neden gerekmediği yolundaki bir soruya Troçki sadece şu yanıtı verebildi:
“Bu tür soruları yanıtlamakla yükümlü değilim.”
Yargılamaları izleyen deneyimli gazetecilerin, avukatların ve diplomatların büyük çoğunluğunun mahkeme sürecinin güvenilirliği ve sanıkların suçluluğu konusunda hiç bir kuşkularının olmaması anlamlıdır. Örneğin, ABD’nin Moskova elçiliğine atanmadan önce kendisi de bir avukat olan Joseph Davies şöyle yazıyordu:
“Bu mahkeme süreci, insan doğasının bütün temel zaaf ve kusurlarını, kişisel ihtirasların en kötü örneklerini gözler önüne seriyor. O, bu hükümeti alaşağı etmeye çok yaklaşmış olan bir komplonun ana çizgilerini ortaya koyuyor…
Bence, Sovyet hukukuna göre siyasal sanıklar açısından, onların ihanetten mahkum edilmelerini haklı çıkaracak düzeyde suçların işlenmiş olduğu,… herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde kanıtlanmıştır (…)… Yargılamayı en düzenli bir biçimde izleyen diplomatların kanısı, genel olarak, davanın, çok çetin bir siyasal muhalefetin ve son derece ciddi bir komplonun varlığını kanıtladığı doğrultusundaydı; bu da Sovyetler Birliği’nde son altı aydır yaşanmakta olan ve şimdiye kadar açıklanamayan olayların bir çoğunu diplomatlar açısından aydınlığa kavuşturuyordu.” (J. E. Davies, “Mission to Moscow”, Cilt 1, 1942, Londra, s. 177, 178-79)
Kanıtların askeri niteliği yüzünden Tukaçevski ve diğer öndegelen generaller savaş divanı tarafından gizli olarak yargılandılar. Dolayısıyla, son yıllarda “haksız yargılama” savları bu yargılama üzerinde odaklandı. Hem İngiliz hem de Çekoslovak istihbarat servislerinin, Tukaçevski’nin Nazi Almanyası hesabına hainane çalışmaları konusunda Moskova’ya uyarılarda bulundukları kabul edilmektedir; fakat bu durum, onun aslında Sovyet devletine sadık olduğu halde, Sovyetler Birliği’nin askeri gücünü zayıflatmak isteyen Alman istihbarat servisinin düzenlediği bir “oyunun” kurbanı olduğu teorisiyle “açıklanmaktadır.” Bu teorinin hesabına üzücü olmakla birlikte, Tukaçevski’nin yurtdışı gezilerinde pro-Nazi sempatisini gizlemediğinin yeterince kanıtı olduğu belirtilmelidir. Örneğin, Fransız gazetecisi Genevieve Tabouis, “They Called Me Cassandra” adlı kitabında şunları yazmıştı:
“Tukaçevski’yle son karşılaşmam Kral Beşinci George’un cenaze töreninden bir gün sonra olacaktı. Sovyet elçiliğinde verilen yemekte Rus generali çok konuşkandı… O, Almanya’ya yaptığı geziden daha yeni dönmüştü ve Nazilere ateşli övgüler yağdırıyordu. Sağ yanıma oturmuş olan Tukaçevski durmadan, ‘Onlar daha şimdiden yenilmezlik noktasına ulaşmışlar, Madame Tabouis!’ deyip duruyordu… O akşam onun bu coşkusundan dehşete kapılan tek kişi ben değildim.”
Özetlemek gerekirse, 1936-38 yargılamalarına ilişkin bilinen olguların, mahkemelerde yargılanan sanıkların aynen iddia makamınca ileri sürüldüğü gibi suçlu olmaları dışında hiç bir açıklaması yapılamamıştır. Bununla birlikte, öndegelen komplocuların ancak daha çok göze batanlarının, esas olarak açık muhalefet geçmişi bulunanlarının saptandığı ve etkisizleştirildiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Tutuklanan komplo mensuplarının, açığa çıkmamış suçortaklarını korumak amacıyla ancak yetkililerin keşfettiği verileri kabul etmeleri ve bunun ötesinde bir itirafta bulunmamaları konusunda aralarında önceden anlaştıkları kuşkusuzdur. Bu yüzdendir ki, Zinovyev ile Kamenev ilk yargılanmaları sırasında, konuşmalarının Kirov’un öldürülmesini teşvik eden bir atmosfer yarattığını kabul ettiler ve bundan ötürü çok üzgün olduklarını söylediler. Onlar, ancak ikinci yargılanmaları sırasında, yeni kanıtlar keşfedildikten sonra suça ortak olduklarını kabul ettiler.
Beria’nın Rolü
Kayıtlardan da görülebileceği gibi, 1937 ve 1938 yıllarında Stalin, sadece gerçek hainleri korumakla kalmadığını, ama aynı zamanda çok sayıda dürüst yoldaşı yasadışı bir tarzda tutukladığını ileri sürdüğü NKVD’yi eleştirmeye devam etti. Stalin’in kişisel inisiyatifi sonucunda Aralık 1938’de Yezhov NKVD Başkanlığı görevinden alındı ve yerine Stalin’in eski bir çalışma arkadaşı olan Lavrenti Beria getirildi.
Stalin’in ölümünden sonra SBKP’nin rakipsiz liderleri haline gelen revizyonistler, devlet güvenlik polisinin başı sıfatıyla iktidarı kötüye kullandığını ileri sürdükleri Beria’yı, Stalin’in ardından ikinci “baş suçlu” olarak sayıyorlardı.
Bununla birlikte, Beria’nın NKVD Başkanı orununda bulunduğu dönemin tümü boyunca -Aralık 1938’den Ocak 1946’ya kadar- güvenlik polisi tek bir öndegelen kişiyi bile tutuklamadı. Daha sonraki olayların ışığında baktığımızda, bunlardan bazılarının tutuklanmış olmalarının gerektiğini söyleyebiliriz. Ama aslında, Beria’nın yönetimi altındaki NKVD, savaşın patlak vermesine kadar geçen sürede Yagoda ve Yezhov dönemlerinde tutuklanan tüm mahkumların dosyalarını yeniden soruşturmakla uğraşıyordu. Bunun sonucunda, (o zaman İngiliz gazetelerinin muhabirlerinin de tanıklık etmiş oldukları gibi) binlerce siyasal mahkum aklandı ve evlerine dönmek üzere tahliye edildi.
Gerçekten de hakikat, Kruşçov’un SBKP’nin 20. Kongresi’ndeki gizli konuşmasında çizdiği Beria tablosundan bütünüyle farklıdır. Ama, büyük anti-sosyalist komplonun açığa çıkarılamamış öğeleri oldukları dikkate alındığında, SBKP’nin Stalin-sonrası liderlerinin, komplocuların planlarını yaşama geçirmelerini engellemede Stalin’e yardımcı olan Beria’ya ve her ikisine karşı neden bu denli büyük nefret besledikleri anlaşılabilir.
Stalin’in çevresinde “kişiye tapınma”nın inşa edilmesi revizyonistlere büyük avantajlar sağlamakla birlikte, bu durum onlar açısından iki önemli dezavantaj da yaratmaktaydı.
Birincisi, bu koşullar, SBKP’nin yönetici organlarında çoğunluğa sahip olsalar da, Stalin sağ ve siyasal bakımdan aktif olduğu sürece revizyonistlerin sosyalist toplumun temellerini açıkça zayıflatacak, kapitalist toplumun özelliklerinden herhangi birini açıkça restore edecek önlemler almalarını fiilen önledi. Bu koşullar revizyonistlerin böyle davranmalarına izin vermedi; çünkü bu tür önlemler alan bir partinin artık Marksist-Leninist bir parti olmadığı ortaya çıkacak ve bu durumda demokratik merkezselciliğin gereği olan disiplin Marksist-Leninistler bakımından bağlayıcı olmaktan çıkacaktı. O zaman “kişiye tapınma” sonuç itibariyle, Stalin’in başını çektiği Marksist-Leninist azınlığın revizyonist çoğunluğu kınamasına büyük bir ağırlık kazandıracak ve sosyalist toplumu yokolmaktan kurtarmak amacıyla partinin Marksist-Leninist çizgide yenibaştan kuruluşu için Sovyet emekçi halkına yapılabilecek herhangi bir çağrıyı daha güçlü kılacaktı.
Bu bağlamda, Sovyet toplumunda işçi sınıfının önder rolünü zayıflatan ilk belirgin önlemlerin –Stalin’in 1952’de kaleme aldığı “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları” adlı yapıtında mahkum ettiği adımın, yani Devlet Makine ve Traktör İstasyonlarının kollektif çiftliklere devri kampanyasının- Stalin’in geriye kalan Marksist-Leninist çalışma arkadaşlarının –Vyaçeslav Molotov, Lazar Kaganoviç ve Lavrenti Beria- tüm etkili orunlardan atılmalarından (ya da Beria’nın durumunda vurulmasından) sonra alınmış olması anlamlıdır.
İkincisi, Stalin’in, Partinin Genel Sekreteri sıfatıyla kendisini küçük, ama etkili bir güç aygıtıyla kuşatmış olması, onun ancak bir tür askeri darbeyle görevinden alınabileceği anlamına geliyordu. Revizyonistlerin, Stalin’in çevresinde bir “kişiye tapınma” inşa etmiş olmaları, böylesi bir askeri darbeye belirgin bir karşı-devrimci darbe karakteri kazandıracaktı. Böylesi bir darbenin Sovyet emekçi halk yığınlarının desteğini kazanması, ancak onların Stalin’e karşı nefret ve öfkeyle dolmalarına yol açacak olağanüstü bir bunalım koşullarında olanaklı olabilirdi.
Muhalefet komplosunun planlarının, Almanya’yla yaklaşmakta olan savaş bağlamında tam da bu türden koşulları oluşturmak amacıyla biçimlendirildiğini gösteren yeterince kanıt bulunmaktadır.
Mart 1938’de Nikolay Buharin ve diğerlerinin yargılanması sırasında sanıklar, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırısı üzerine Sovyet Yüksek Komutanlığının cepheyi Alman ordularına açması ve onların hızla Moskova kapılarına kadar ilerlemelerine izin vermesi konusunda Nazi Almanyası’nın istihbarat servisiyle anlaştıklarını itiraf ettiler. Revizyonistler tam da o sırada, SBKP’nin yönetici organlarındaki revizyonist çoğunluğun destekleyeceği bir askeri darbe yapacaklardı. “Kişiye tapınma” ya göre her şeyi kişisel olarak denetlediği varsayıldığı için Stalin ile diğer öndegelen Marksist-Leninistler Sovyetler Birliği’nin savunmasını sabote ettikleri suçlamasıyla tutuklanacaklardı. Daha sonra, yeni Sovyet hükümeti, ödül olarak Ukrayna ve Belarusya’yı ilhak edecek olan Almanya ile bir barış anlaşması yapacak, dahası bunu yaparken Lenin’in 1918’de Brest-Litovsk Anlaşması sırasında başvurduğu taktikleri, bu adımın Leninist öncelleri olarak sunacaktı. Daha sonra, yeni Sovyet hükümeti, Sovyetler Birliği’nin geriye kalan bölümünde, Stalin döneminin “suçları”nı “sergileyecek”, “sosyalizm” bayrağını muhafaza ederken, sosyalist ekonomiyi bir çeşit devlet kapitalizmine dönüştürecek “reformlar” gerçekleştirecekti.
1938 yargılamasının sanıklarına göre plan böyleydi. Şimdi bunu 1941’de gerçekten olup bitenlerle karşılaştıralım.
1941
O yılın ilkbaharında Alman Yüksek Komutanlığı Sovyet sınırına milyonlarca asker yığdı. Sovyet istihbarat elemanları, işgalin başlayacağı gün de içinde olmak üzere Hitler’in tasarladığı “Barbarossa Operasyonu”nun ayrıntılarını Moskova’ya, tümüyle doğru bir biçimde bildirdiler. İngiliz ve diğer yabancı istihbarat servisleri hemen hemen benzer uyarılarda bulundular. Ama gene de Sovyet hükümeti Sovyet silahlı kuvvetlerini seferber etmek için tek bir adım bile atmadı; hatta sınır birliklerini bile alarm haline geçirmedi.
Bunun sonucunda, 22 Haziran 1941’de Almanya’nın kitlesel işgali başladığında Sovyet birlikleri tümüyle gafil avlandılar ve düşmanın sayısal üstünlüğü karşısında ezildiler. Sovyet hava kuvvetlerinin büyük bir bölümü daha havalanamadan yokedildi. Batı Avrupa’nın tümünün sanayisi tarafından donatılmış bulunan Alman ordusu, gerçekten de kısa bir süre içinde Moskova’nın kapılarını dövmeye başladı.
Olayların bu doğrultuda gelişimi, “yetersizlik”le açıklanamaz. Bu, ancak ihanetle açıklanabilir. Bu gelişmeler, komplocuların Mart 1938 yargılamasında açıkladıkları planlarla tam bir uyum göstermekteydi.
Bu analiz, İkinci Dünya Savaşının en büyük gizlerinden birini, yani, kuşkusuz son derece yetenekli olan Alman silahlı kuvvetlerinin Sovyetler Birliği’ne sırtlarında kışlık giysileri ve araçlarında antifriz olmaksızın gitmelerinin –ki, her ikisi de bu kuvvetlerin 1941-42 kışında uğradıkları askeri felakete katkıda bulundu- ardında yatan nedeni açıklamaktadır. Salt askeri açıdan bakıldığında, bir onbaşı bile Almanya’nın Sovyetler Birliği’nin engin topraklarını kış gelmeden zaptedeceğini umamazdı. Ama tabii, eğer bütün planlar, savaşın patlak vermesinden birkaç hafta sonra Moskova’da bir askeri darbenin meydana gelmesi ve ardından bir ateşkes ve bir barış anlaşmasının imzalanması beklentisine göre düzenlenmiş ise, o zaman her şey ilk kez yerli yerine oturur.
Şimdi Sovyet Partisi ve devletine egemen olan revizyonistler, Sovyet ordusunun Haziran 1941’de uğradığı bozgundan ötürü Stalin’i suçlamaktadırlar. Büyük Yurtsever Savaş’ın resmi tarihine göre, Stalin “siyasal açıdan o denli saf” idi ki, Sovyetler Birliği’yle 1939 sonbaharında imzaladıkları saldırmazlık paktı nedeniyle Nazilere “güvenilebileceği” gerekçesiyle Alman planlarına ilişkin bütün istihbarat raporlarını reddetti.
Fakat, bu açıklama da bilinen olgularla uyuşmamaktadır. Başka özellikleri ne olursa olsun, Stalin asla “siyasal açıdan saf” bir kişi değildi. Stalin 1931’de Sovyet halkını, Sovyetler Birliği’nin kaçınılmaz olarak yaklaşan savaşta yok edilmek istemiyorsa Sovyet ağır sanayisini on yıl içinde inşa etmesi gerektiğini söyleyerek uyarmıştı. O, SBKP’nin 1939’daki 18. Kongresi’nde, Batı Avrupa emperyalist devletlerinin, Sovyetler Birliği’ne karşı bir Alman saldırısını kışkırtmayı hedefleyen “yatıştırma politikası”nı bir bütün olarak doğru bir analize tabi tuttu. 1941 ilkbaharında, esas olarak Kızılordu subaylarına hitaben bir dizi konuşma yapan Stalin onları Alman saldırısının yakınlığı konusunda uyardı. Örneğin O, 5 Mayıs 1941’de askeri akademilerin mezunlarının bir toplantısında yaptığı konuşmada, 1942’ye kadar bir Alman saldırısının “hemen hemen kaçınılmaz” olduğunu, “bu andan Ağustos 1941’e kadar olan dönemin” ise en tehlikeli dönem olduğunu söyledi.
Eğer bu analiz doğruysa –ki, ben bu analizin bilinen olgularla uyuşan tek analiz olduğunu düşünüyorum- o zaman, Sovyetler Birliği’nin 1941’de uğradığı korkunç yenilgilerden sorumlu olan komplocuların neden planlarını mantıksal sonucuna, yani bir askeri darbeye kadar götürmedikleri sorusu sorulmalıdır. Bence, bu sorunun yanıtı, o günlerin tüm Sovyetler Birliği gözlemcilerinin oybirliğiyle tanıklık ettikleri bir olguda, yani yenilgilerin şokunun Sovyet emekçi halkında bu yenilgilere ülke içinde bir günah keçisi arama isteği, ne pahasına olursa olsun barışa kavuşma isteği yaratmamış olması olgusunda aranmalıdır. Bu yenilgilerin tiksinti, öfke ve nefret duyguları doğurduğu kesin; ama bu duygular Stalin’e değil, Alman işgal güçlerine yönelmişti. Bu duygular o denli yaygın ve yoğundu ki, halk Stalin’i tutuklamaya ve barış dilenmeye kalkacak herhangi bir politikacı ya da subay grubunu çıplak elleriyle parçalardı.
Savaşın ilk onbeş günü boyunca Stalin kamuya hiç bir açıklama yapmadı ve halkın önüne çıkmadı. 1956 yılında yaptığı gizli konuşmada Kruşçov bunun Stalin’in, yaşanan askeri felaketin derinliği yüzünden “demoralize” olmasından kaynaklandığını ileri sürdü. Fakat, gerek bu dönemden önce ve gerekse sonra Stalin’in tutumunda, O’nun ne denli ağır olursa olsun güçlükler karşısında demoralize olduğu savını destekleyen hiçbir veri bulunmamaktadır.
Ancak, savaşın bu ilk iki haftasında Stalin’in kamusal yaşamdan uzak durmasının, bilinen olgularla Stalin’in “demoralizasyonu” teorisinden çok daha iyi uyuşan bir başka olanaklı açıklaması vardır. Bu açıklama şudur: Durumu çok doğru bir tarzda değerlendirmiş olan ve revizyonist çoğunluğun bizzat kendisinin yol açtığı durumda kamunun önüne geçilemez selinin basıncı altında O’nun ve diğer Marksist-Leninistlerin yardımını isteyen ve bu işbirliğinin karşılığı olarak savaşın yönetiminin SBKP liderliğine egemen olan revizyonist çoğunluktan Marksist-Leninistlerin egemen olacağı bir organa devrini dayatan Stalin deyim yerindeyse “grevde” idi.
Dolayısıyla, Kruşçov’un 1956 yılında yaptığı gizli konuşmada Stalin’in ancak, SBKP liderliğinden bir temsilciler kurulunun yanına gitmesinden sonra, çekilmiş olduğu köşeden çıktığı yolundaki açıklamasına inanmamak için herhangi bir neden yoktur.
Her halükarda, 30 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’nde tüm iktidar, savaş süresi boyunca küçük ve olağanüstü bir komiteye, başında Stalin’in bulunduğu ve çoğunluğu onun güvenilir Marksist-Leninist çalışma arkadaşlarından –Vyaçeslav Molotov, Lazar Kaganoviç ve Lavrenti Beria- oluşan Devlet Savunma Komitesi‘ne devredildi. Bundan kısa bir süre sonra da Stalin Sovyet silahlı kuvvetlerinin başkomutanlığına getirildi.
3 Temmuz 1941’de, yani savaşın patlak vermesinden 12 gün sonra Stalin radyodan ülkeye seslenen bir konuşma –siyasal muhaliflerinin bile, yaşamının en iyi konuşması olarak niteledikleri konuşmasını- yaptı. O ağır askeri durumun bir özetini yaptı; geri çekilme halinde düşmanın eline geçmesini önlemek için her binanın, her yiyecek kırıntısının yokedilmesini gerektiren “kavrulmuş toprak” politikasını anlattı; düşman hatlarının gerisinde gerilla birliklerinin oluşturulmasına ve tehdit altında bulunan Batı’daki tüm savaş fabrikalarının tuğla tuğla güvenli Sibirya’ya taşıma muazzam görevine başlanmasına ilişkin direktiflerini verdi. Ve O, kaçınılmaz olarak yapılması gerekecek özverileri ve çekilecek acıları zerrece azımsamaksızın, sakin bir özgüvenle zaferin Sovyet halkına ait olacağını söyledi.
Konstantin Simonov’un “Yaşayanlar ve Ölüler” adlı romanı 1958’de, yani Sovyet entellektüellerinin Stalin’e saldırı konusunda hemen hemen tam bir oybirliği içinde oldukları bir tarihte yazılmıştı. Dolayısıyla, Simonov’un kitabında, Stalin’in konuşmasının cepheye yakın bir sahra hastanesi üzerindeki etkisini betimlediği pasajı not etmek ilginç olacak:
“Stalin sakin, yavaş bir sesle ve güçlü bir Gürcü aksanıyla konuşuyordu…
“O düzgün sesle, onun sözünü ettiği trajik durum arasında büyük bir uyumsuzluk vardı ve bu uyumsuzlukta güç yatıyordu. Ama insanlar şaşırmamışlardı. Onlar Stalin’den zaten bunu bekliyorlardı.
“Onlar onu farklı tarzlarda seviyorlardı,.. bazıları ise onu hiç sevmiyordu. Ama hiç kimse, onun cesareti ve demirden iradesinden kuşku duymuyordu. Ve tam da şimdi, savaş halindeki ülkenin başındaki insanda bulunmasına her zamankinden daha çok gereksinim duyulan işte bu iki özellikti.
“Stalin durumu trajik olarak tanımlamadı; onun böyle bir sözcük kullanmasını beklemek gerçekçi olmazdı… Onun anlattığı hakikat acı bir hakikattı; ama en azından bu hakikat açıkça söylenmişti ve insanlar artık yere daha sağlam biçimde basmakta olduklarını duyumsuyorlardı…
“Ve Stalin’in her zamanki tarzıyla, büyük, ama aşılamaz olmayan güçlüklerin aşılması zorunluluğundan söz etmiş olmasına gelince, bu da zayıflığı değil, tersine büyük bir gücü çağrıştırıyordu.”
Stalin ve onun en yakın çalışma arkadaşlarının 1941-45 savaşı sırasında, bu savaşın yürütülmesinin sorumluluğunu üstlenmeye çağrılmış oldukları tartışma götürmez bir gerçeklik olduğuna göre, ona savaş bağlamında yöneltilen eleştirilerin bazılarına bir göz atalım.
Kruşçov, 20. Kongrede yaptığı gizli konuşmada Stalin’in Sovyet ordusunun askeri operasyonlarını “bir küre”ye bakarak yönettiğini ileri sürdü. Savaş sırasında kendisiyle birlikte çalışmış olan bütün yabancı askeri uzmanlar, Stalin’in askeri konuların ayrıntılarını nasıl sımsıkı kavradığına tanıklık ettikleri dikkate alındığında, tümden hayal ürünü olan bu tür açıklamaların beş paralık değeri olmadığı anlaşılır.
Kruşçov’un, bunun dışında Stalin’in askeri yönetimi konusunda yaptığı tek eleştiri, Sovyet ordusunun yitirdiği tekil bir muharebeye yaptığı göndermedir. Sovyet ordusunun Alman ordusunu (Büyük Yurtsever- ç. n.) savaşta yenmiş olması ise “Parti liderliği”nin başarısı olarak gösterilmektedir. Ama, hem öyle hem böyle diyemezsiniz. Eğer Stalin fiilen askeri operasyonlara komuta ediyorduysa, yitirilen tekil çatışmalar gibi, savaştaki zafer de onun hanesine yazılmalıdır.
Aslında Stalin, askeri stratejiyi derinden kavrama yetisini, daha Parti Merkez Komitesi adına “sorun çözücü” sıfatıyla bir cepheden öbürüne koştuğu 1919-20 İç Savaşı sırasında kanıtlamıştı. O, askerlik bilimine önemli katkılar yaptığı 1941-45 savaşı sırasında bu kavrayışını daha da geliştirdi. O, bu savaşta geliştirdiği stratejiyi şöyle detaylandırıyordu:
“Kuvvet bakımından daha üstün bir düşmanla karşılaştığımızda, eğer savaşmak için geniş topraklara sahipsek, doğru strateji, bir stratejik geri çekilme gerçekleştirmek ve bu geri çekilme sırasında düşmana yararlı olabilecek ve taşıyamayacağımız her şeyi yoketmek, geri çekilme sırasında düşman kuvvetlerine ağır kayıplar verdirmek, kendi haberleşme hatlarımızı kısaltırken düşmanınkilerin uzamasını sağlamak, düşmanı bilmediği ve dost-olmayan bir arazide savaşmak zorunda bırakırken bizim dost ve bildiğimiz arazide savaşmamızı sağlamak biçiminde olmalıdır. Daha sonra, kuvvetlerimizin güçlenmesi ve düşman kuvvetlerinin zayıflamasına bağlı olarak artık düşmanın kuvvet bakımından bizden daha zayıf olduğu bir noktaya ulaştığımızda, kararlı bir karşı-saldırıyla düşman kuvvetlerini kuşatmamız ve yoketmemiz gerekir.”
Sovyetler Birliği’nin savaşta zafer kazanmasını sağlayan, işte bu stratejiydi.
Gene Stalin, emperyalist bir devlete karşı savaşan sosyalist bir devletin önderi sıfatıyla, asıl vurguyu devrimci sosyalist sloganlardan çok yurtsever sloganlara yaptığı ve Rus ulusal duygularını “okşadığı” için eleştirilmektedir.
Ama, Stalin ve Sovyet Marksist-Leninistleri –Stalin savaşı yürütme görevini devraldığında SSCB’nin diğer önemli uluslarını oluşturan Ukraynalılar ve Belaruslar Alman işgali altında olduklarından- Rus halkının tümünü seferber etmelerini gerektiren bir savaşı sürdürme göreviyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Rus halkının ana kitlesi, devrimci bilinçli işçilerden değil, çoğunlukla devrimci sosyalist bilince sahip olmaktan uzak küçük-burjuva köylülerden oluşuyordu. Bununla birlikte onlar ateşli yurtseverler idiler; Rus ulusunun “ırksal geriliği”ni alaya alan Nazi propagandasına büyük bir tepki duyuyorlardı. Ben, belirli ölçülerde bir revizyonist dejenerasyonun zaten meydana gelmiş bulunduğu 1941-45 dönemi Sovyetler Birliği’nin koşullarında, bu siyasal çizginin doğru olduğu kanısındayım.
Savaş dönemi Sovyet liderliğine getirilen bir başka eleştiri, onun emperyalist bağlaşıklarıyla –Britanya ve ABD- Avrupa’nın askeri nüfuz bölgelerine bölünmesine ilişkin bir anlaşma yapmış olmasıdır. Fakat bir savaşta bağlaşıklara sahip olmak çok istenir bir şeydir; ve bir ülkenin, bağlaşıklarıyla ortaklaşa çalıştığı ve düşmanı işgale uğramış olan topraklarının ötesinde kovalamaya devam ettiği koşullarda, askeri nedenlerden ötürü her bir ordunun operasyonlarını yürüteceği farklı alanlar üzerinde karşılıklı bir anlaşmaya varmanın mutlak bir gereklilik olduğu da açıktır.
Son bir eleştiri, Doğu Avrupa’nın Sovyet askeri işgali altına giren bölgelerinde, içlerinde muhafazakar öğelerin de bulunduğu hükümetlerin onaylanmasına ilişkindir. Ama Marksist-Leninistler her zaman, sosyalizmin bir ülkeden bir başka ülkeye kuvvet yoluyla ihraç edilemeyeceğini, herhangi bir ülkede sosyalizmin, ancak o ülkenin işçi sınıfı siyasal olarak bunu yapmaya hazır olduğunda kurulabileceğini savunmuşlardır. Bu yüzdendir ki, Kasım 1941 gibi erken bir tarihte Stalin şöyle diyordu:
“Bizim, kendi irademizi ve rejimimizi Avrupa’nın Slav ya da başka köleleştirilmiş uluslarına dayatma türünden savaş amaçlarımız yoktur ve olamaz… Bizim amacımız, Hitler’in tiranlığına karşı kurtuluş savaşımlarında bu uluslara yardım etmek ve kendi topraklarında kendi yaşamlarını istedikleri gibi örgütlemekte onları bütünüyle özgür bırakmaktır!” (J. V. Stalin, 6 Kasım 1941 Konuşması)
Sovyet ordusunun işgali altına giren ülkelerde bu yol izlendi. Nazilerle işbirliği yapmayan bütün siyasal partilerin içinde yer aldığı ulusal hükümetler kuruldu; fakat fiili devlet iktidarı, Sovyet ordusu aracılığıyla Sovyet devletinin elinde bulunuyordu. Ellerinde herhangi bir gerçek devlet iktidarı bulunmayan muhafazakar politikacılar görece kısa bir süre içinde sergilendiler ve yerlerini bu ülkelerin ilerici güçlerine bıraktılar. Böylece kendi halklarının inisiyatifiyle bu ülkeler, bir dönem işçi sınıfının önder siyasal rol oynadığı Halk Demokrasilerine dönüştüler.
Savaş- Sonrası Dönemi
Savaşın bitimiyle birlikte, Devlet Savunma Komitesi ortadan kaldırıldı ve Sovyet devletinin fiili yönetimi, bir kez daha hala gizli revizyonistlerin egemen olduğu SBKP liderliğinin eline geçti.
Savaştan sonraki ilk Parti Kongresi, 1952’de toplanan 19. Kongre, bu değişikliği tuhaf ve hiç görülmemiş bir biçimde yansıttı; Merkez Komitesi’nin Raporunu Genel Sekreter Stalin değil, Georgi Malenkov sundu.
Hatta SBKP’nin fiili liderliği, Stalin’in çalışmalarını, 1950’de yayımlanan “Dilbilimin Sorunları” gibi, dilin ve onun gelişiminin bilimsel incelenmesine önemli bir katkı oluşturmakla birlikte Sovyet toplumunun temel güncel sorunlarıyla doğrudan ilişkili olmayan makaleler yazma türünden görevlerle kısıtlamaya çabaladı.
Daha sonra Stalin’e gene, tasarlanan siyasal ekonomi ders kitabının bir eleştirisini hazırlama gibi “zararsız” gözüken bir başka görev verildi. Ama 1952’de bu eleştiri, “SSCB’nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları” adı altında kitap halinde yayımlandığında, daha o zaman Sovyet entellektüelleri tarafından açıkça ileri sürülmekte olan revizyonist düşüncelerin bir çoğunun sergilenmesi biçimine büründü.
Fakat uluslararası alanda, Stalin ve Marksist-Leninist azınlık revizyonizme karşı savaşım cephesinde daha başarılı olabildiler. 1947’de Komünist Enformasyon Bürosu’nun (Kominform) oluşturulmasının, revizyonistler tarafından 1943’de dağıtılan Komünist Enternasyonal’in yeniden kurulması doğrultusunda atılan bu önemli adımın Stalin’in inisiyatifiyle gerçekleştirildiği yolunda yeterince kanıt bulunmaktadır.
Stalin’in, Komintern’in son yıllarındaki revizyonist çizgisini –ana öğeleri Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’nde benimsenen sosyalizme parlamenter yoldan geçiş çizgisi- desteklemiş olması “gerektiğine” inanmak isteyenler için, o yıllarda Komintern’in öndegelen liderleri olan Dmitri Manuilski ile Georgi Dimitrov’un yeni uluslararası örgütte herhangi bir görev almaya çağrılmadıklarını ve bu örgütte öndegelen rolün Stalin’in yakın Marksist-Leninist çalışma arkadaşlarından Andrey Zhdanov’a verildiğini not etmek yerinde olacaktır. Ayrıca, Kominform’un ilk eylemlerinin, Fransa, İtalya, Japonya ve Yugoslavya Komünist Partilerinin (ki, bu sonuncusu, Yugoslavya’da kapitalizmi restore etmeye yönelmiş revizyonist bir parti olduğu için 1948’de Kominform’dan atıldı) revizyonist çizgilerini sert bir biçimde eleştiren yazılar yayımlamak olmuş olması da anlamlıdır.
Bu dönemde, revizyonist çoğunluğun sahte sosyalist görüntülerini sürdürmek zorunda olmalarından yararlanarak Sovyetler Birliği’nde sanat ve kültür alanında revizyonistlerin teşvik ettiği burjuva eğilimlere karşı sosyalist kültür devrimine önderlik eden de Zhdanov oldu. Zhdanov’un kültür sorunlarına ve sosyalist realizme ilişkin konuşma ve yazıları, bu önemli alanda Marksist-Leninist bakış açısını önemli ölçüde ilerletti.
Bu arada Stalin’in istihbarat servisi, SBKP liderliğine egemen olan öğelerin aktiviteleriyle ilgili soruşturmalarını sürdürüyordu. Kruşçov’un, Stalin’in “kuşkuculuğu” konusundaki savları, elbette temelsiz değildi. Bu soruşturmaların sonundadır ki, 1952’nin sonunda Kremlin’de çalışan bir dizi doktor tutuklandı ve son bir kaç yılda aralarında Zhdanov’un da bulunduğu bir dizi Parti liderini 1930’larda kullanılan metotların aynısını kullanarak öldürmekle suçlandı. Sovyet Tıp Birliği’ne bağlı bir komisyon bu liderlere uygulanan “tedavi”yi soruşturdu ve bu vakaların hepsinde de uygulanan tedavinin kasıtlı cinayete eşdeğer olduğu yolunda bir rapor hazırladı. Yabancı basın muhabirleri, bu suçlamaların öndegelen Sovyet kişiliklerine uzandığı konusunda düşünce birliği içindeydiler.
Fakat doktorların yargılaması başlamadan, Stalin –tam da bu “öndegelen kişiliklerin” işine gelecek biçimde- birdenbire öldü.
Birkaç gün içinde, Genel Sekreterin Kişisel Sekretaryası dağıtıldı, eski başı Poskrebişev ortadan kaybolurken Sekretaryanın kayıtlarına da elkondu. Ardından “Pravda”da, tutuklanan doktorların “masum” olduklarını ve serbest bırakıldıklarını duyuran bir açıklama yayımlandı. Temmuza gelindiğinde Beria da ortadan kayboldu ve Kruşçov’un rastgele bir açıklamasına göre ölümünden sonra yargılandı.
Sonuç
Bugüne kadarki araştırmalarımızın Stalin’in rolüne ilişkin ortaya çıkardıklarının kısa özeti budur. Bu, objektif dünya koşulları sonunda bu savaşımı başarısız kılmış olsa da yaşamı boyunca revizyonizme karşı tutarlı bir tarzda savaşım vermiş olan öndegelen bir Marksist-Leninistin rolüdür.

* Bu belge, Garbis Altınoğlu’nun bloğundan (Turkishmarxist) alınarak tarafımızdan yayınlanmıştır.
Yazı dizimiz devam ederken arada bu vb. belgeler, yazılar da yayınlamaya devam edeceğiz. Bu yöntemin sorunları inceleyecek okura katkı yapacağını düşünüyoruz. Bu yöntemi kullanırken ölçütümüz yayınladığımız yazılarla fikir birliği içinde olma ölçütü değildir ve olmayacaktır. Biz düşüncelerimizi 2011 yılında yayınlanmış olan kitabımızda ortaya koymuştuk. Keza bloğumuzda yayınlamaya devam ettiğimiz dizide de ortaya koymaya devam edeceğiz.