Translate

faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2024 Cuma

STALİN VE KIZIL ORDU’NUN HİTLER FAŞİZMİNİ EZDİĞİ GÜN: 9 MAYIS 1945

 

STALİN VE KIZIL ORDU’NUN HİTLER FAŞİZMİNİ EZDİĞİ GÜN: 9 MAYIS 1945



I

Kızıl Ordu, 16 Nisan 1945 tarihinde faşist Almanya’nın başkenti Berlin’e karşı kapsamlı bir saldırı başlatır. 8 Mayıs günü Berlin düşer. Alman faşist ordusu Kızıl Ordu’ya teslim olur ve Almanya kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzalar. Anlaşmanın imzalandığı saatte takvim yaprakları Almanya’da 8 Mayıs’ı, Sovyetler Birliği’nde 9 Mayıs’ı gösterdiği için her iki ülkede kutlamalar bir gün arayla yapılmaktadır.

Israrla unutturulmaya çalışılsa da Stalin önderliğinde Hitler faşizmini ezen SSCB proletaryası ve halklarının, Kızıl Ordu’nun zaferi tarihe altın harflerle yazılmıştır. Emperyalizm ve bağlaşıklarının politikası ise bu tarihsel zaferi insanlığın belleğinden silmek için kesintisiz bir anti-komünist kampanya örgütlemek oldu.

Stalin önderliğinde faşizme karşı savaşan dünya proletaryası ve halklarının tarihsel zaferini yok sayan anti-komünist cephenin bu inkar ve manipülasyon saldırısı sayısız biçimlerde yürütüldü. Emperyalist cephe bir yana, bu saldırı, “sosyalizm”, “Marksizm”, “Leninizm”, “Yaratıcı Marksizm”, “Marksizm’i”, “Leninizm”i “dogmatizmden kurtarma”, “demokratik sosyalizm” sloganlarını kullanan “sol” akımlar eliyle de sayısız biçimlerde yürütüldü. Bu, bugünün de gerçeğidir.

Bu saldırganlığın merkezi sloganı “Kahrolsun Stalinizm!” oldu. Leninizm’e, sosyalizme, dünya proleter devrimine karşı savaş, Stalin ve “Stalinizm” düşmanlığıyla meşrulaştırılmak istendi. Bu saldırı hareketinin meşrulaştırılmasında sözde “sol” akımlar, tarihi bir rol oynadı. Emperyalizm ve gericiliğin doğrudan saldırılarının etkili olmadığı alana “sol” denen akımlar sürüldü. Bu bağlamda Troçki ve Troçkizm’in emperyalizmin topyekün saldırısının bir bileşeni olarak “Stalinizm” düşmanlığını besleyen özel anti-komünist savaşının altını çizmek isteriz...

9 Mayıs zaferinin Stalinsizleştirilerek propaganda edilmesi de sözünü ettiğimiz anti-komünist savaşımın temel yöntemlerinden birisi olageldi. Stalin’in doğrudan ya da dolaylı yok sayılması, dahası Kızıl Ordu ve SSCB’nin zaferinin Stalin’e ve onun Leninist çizgisine rağmen kazanıldığı propagandası “Marksizm-Leninizm”, “Yaratıcı Marksizm”, “Dogmatizme karşı mücadele”, “kişi kültüne karşı mücadele” gibi sloganlarla kamufle edildi. Bu saldırı hareketi “anti-Stalinizm” sloganı ile ortaya çıkan Kruşçevci modern revizyonist karşı-devrimin iktidarı ele geçirdiği olan SBKP’nin 20. Parti Kongresi’ne (1956) sunulan “Gizli Rapor” ile olağanüstü sıçrama yaptı. Kruşçevcilik emperyalist, faşist, Troçkist dünyanın bütün iftiralarına meşruiyet sağladı...

Kruşçevcilik, 30’lu yıllarda Kızıl Ordu’nun Stalin tarafından mahvedildiğini, 2. Dünya Savaşı’nın Stalin’e rağmen kazanıldığını, faşist kampın ezilmesinin onurunun Stalin’e ait olmadığını, Stalin’in askerlik sanatından da anlamadığını vs. propaganda etti...

1989/91’de kapitalist/revizyonist sistem ve kampın beklenmeyen çöküşü ile Stalin düşmanlığı zıvanadan çıktı. Stalin düşmanlığı Lenin ve Marks düşmanlığına kadar uzandı... Yenilgiye teslim olan, “bir daha eskiye dönmeme”ye yemin eden sayısız devrimci-demokratik ve Leninist parti ve örgüt hızla ideolojik konumlarını terkederek “anti-Stalinizm” saflarına geçti. Dünya devriminin ağır yenilgisi ve emperyalist neo-liberal saldırı dalgasının basıncı altında, dizginsiz bir tasfiyecilik ve döneklikle karakterize tarihsel kesite kafa tutmayı başaran, devrimci ve komünist çizgide direnmeye devam eden bir dizi akım da zaman içerisinde ideolojik mevzilerini ve devrimci çizgilerini terketmeye yöneldi. Bugün bu olgunun göstergelerinden birisi de 9 Mayıs üzerine yazarken izlenen Stalin’siz tarih yazılımı yöntemidir. Hala devrimcilikten kopmamış olmakla birlikte bu yolda yürüyenler de kaçınılmaz olarak “Stalinizm” düşmanlığına, bir diğer ifadeyle Marksizm-Leninizm ve devrim düşmanlığına doğru yol almaktadır.

Özellikle dikkat çekmek isteriz; Kruşçev önderliğinde gerçekleşen yeni tip karşı-devrimin zaferinden sonra, SSCB’de Stalin adı tarihten silindi. Kruşçev, Brejnev ve ardılları SSCB tarihi dahil Stalinsiz bir tarih yazımı ve propagandası geliştirdi. 9 Mayıs zafer kutlamaları ve propagandası da Stalinsizleştirilmiş bir tarzda gerçekleştirildi. Uzun yıllardır Marksizm-Leninizm’i sayısız biçimlerde revize eden yerel ve küresel tasfiyeci oportünizm de aynı yolu takip etmektedir. Stalin’siz tarih yazımı, Stalin’i Lenin’in karşısına koyan bir propaganda, tıpkı Troçkistler gibi isterse bin tane “Lenin konferansı” yapsınlar, tüm bunlar Marksizm-Leninizm’i yıkma, Uluslararası Komünist Hareket’in tarihine reddiye yazma operasyonundan başka bir şey değildir. Marksizm-Leninizm’i salt bir yönteme indirgeyerek sözde “Yaratıcı Marksizm” adına “Lenin propagandası” yapanlar ikiyüzlüdür ve Troçkizm’in, Kruşçevlerin yolunda yürümektedir. Varacakları yer, Kruşçevlerin, Brejnevlerin, Troçkizmin tasfiyeci ideolojisi ya da tasfiyeciliğin farklı versiyonları olacaktır...

II

SSCB 2. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıktı. Bu zaferle Stalin ve Sovyet halkı sayısız tarihsel kazanımın altına imza attı.

Faşizmi ezen Avrupa’yı faşist işgalden kurtaran büyük Marksist-Leninist Stalin önderliğindeki SSCB ve Kızıl Ordu oldu... Büyük Zafer’in komutanı Stalin’di.

Hitler 2-3 ay, İngiltere, ABD 3-4 ay arasında SSCB’nin yenileceğini, sosyalizmin yıkılacağını bekliyorlardı. Ancak tarihin kanıtladığı gibi, Sovyet halkları faşist ve emperyalist devletlerin ve yedeğindeki Troçkist vb. akımların hevesini kursaklarında bıraktı ve acısını hiçbir zaman unutamadıkları ağır bir darbe indirdi. SSCB proletaryası ve halkları 30-33 milyon evladını toprağa verme pahasına sınır tanımaz bir fedakarlıkla faşizmi ezdi. Bu savaşta sadece SSCB’de 3 milyon komünist toprağa düştü. Komünistlerin ve Sovyet halklarının faşizme karşı mücadelesi tarihsel bir destandır, hiçbir romanın, şiirin, analiz yazısının anlatamayacağı bir kızıl destan. Dünün ve bugünün zavallıları bu destanın önderi Stalin’i yok saysa ne yazar ki...

Tarih tanıktır: Stalin ve SSCB, dünya çapında faşist kampa karşı mücadelenin önderi ve merkeziydi... İspanya’da, Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da faşist istilaya karşı mücadelenin önderleri komünist partilerdi... Dünyanın her yerinde faşizme karşı en önde ve en güçlü mücadeleyi veren komünistler/”Stalinistler” oldu.

Doğu Avrupa’da emperyalizm ve faşizm ezildi. İşbirlikçi egemen sınıflar ve devletleri ulusal kurtuluşçu demokratik devrimlerle tasfiye edildi. Bu ülkelerde devrim kesintisiz sosyalist devrime dönüştü. Ortaya sosyalist bir kamp çıktı...

SSCB, Stalin önderliğinde yeni bir 5 yıllık plan ve seferberlikle savaşın korkunç yıkımını aştı. SSCB dünyanın 2., Avrupa’nın bir numaralı sanayi devleti haline geldi...

SSCB’nin zaferi ve sosyalist kampın doğuşu ile dünya çapında güçlü bir devrimci dalga yükseldi, Marksizm-Leninizm’in, Stalin ve SSCB’nin itibarı muazzam yükseldi...

Stalin önderliği sayesinde yalnızca faşist kamp ezilmedi, savaş öncesi süreçten başlayarak savaşın gelişim sürecinde başını İngiliz, Fransız, ABD emperyalizminin çektiği kampın SSCB’ye karşı izlediği düşmanca politika ve manevralar da boşa çıkarıldı...

Emperyalist dünya sömürge tekeli hızla yıkılmaya başladı...

Yıkılma tehdidi karşısında emperyalizm, proletarya ve halklara geniş çaplı ekonomik, siyasi, sosyal tavizler vermek zorunda kaldı...

Sosyalizmin kapitalist emperyalizm, proletaryanın burjuvazi karşısındaki üstünlüğü bir kez daha ve daha kapsamlı ortaya çıktı...

Tüm bu zafer ve kazanımların başında Lenin’in sadık öğrencisi ve Lenin’den sonra çağımızın en büyük Leninisti Stalin vardı.

III

SSCB’nin savaştan zaferle çıkması bir sonuçtu. Eğer bu zaferi güvenceleyen Stalin’in önderliği ve SBKP’nin Leninist çizgisi olmasaydı SSCB’nin yenilgisi adeta kaçınılmazdı.

Stalin, “Gelişmiş ülkelerin 50-100 yıl kadar gerisinde bulunmaktayız ve bu farkı on yılda kapatmak zorundayız. Ya başaracağız ya da bizi ezecekler” (Stalin, 1931) demişti. Tarih, Stalin’i bir kez daha haklı çıkardı. Leninist çizgide inşa edilen sosyalist sanayileşme zaferin maddi-teknik temelini oluşturdu. Böyle bir maddi temel ve gelişme düzeyi olmasıydı SSCB zaferi kazanamaz, faşizmi ezemezdi.

% 80’i köylü, ilkel bir teknik temele, dağınık küçük üretime dayanan bir ülke olan SSCB’de eğer tarımsal sosyalist dönüşüm gerçekleştirilmeseydi ne zafer kazanılabilir ne de ayakta kalınabilirdi. Stalin önderliğindeki SBKP, ağır sanayi temeline dayanarak, kırlarda ikinci bir Ekim Devrimi’ni örgütledi; en ileri bilimsel ve teknik temele dayanarak sosyalist tarımı örgütlemeyi başardı. Bu dönüşüm, kırlarda patlak veren kulaklarla (kır burjuvazisi) proletarya diktatörlüğü ve emekçi köylülük arasındaki iç savaşın sosyalizm lehine çözülmesiyle gerçekleştirildi.

Hitler faşizmi, emperyalist dünya ve Troçki, ulusal zulüm altında inim inim inlediğini söyledikleri çok uluslu SSCB’nin savaşla birlikte yıkılacağını bekliyorlardı. Oysa ulusal sorunun sosyalist (Sovyetik) çözümü, faşist istila döneminin de kanıtlandığı gibi halklar arasında enternasyonalizme, sosyalist yurtseverliğe dayanan sağlam bir temel yaratmıştı... Sovyet ulusları emperyalizm ve faşizme karşı tek yumruk halinde davrandı.

Geri ve köylü bir ülkede, % 70’i okuma yazma bilmeyen bir ülkede, sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü sayesinde halklar dev bir kültür devrimi yaşadı... Eğer böylesine güçlü bir maddi temel ve kültürel gelişme düzeyi olmasaydı 9 Mayıs zaferi gibi bir tarihsel kazanımdan bahsedilemezdi...

Eğer Kızıl Ordu faşizmin darbeleri karşısında yıkılmadıysa, dahası faşist canavarı inine kadar kovalayarak ezebildiyse, bu Stalin ve Leninist çizgi sayesinde, bu güç ve kudreti açığa çıkaran maddi-teknik temel, askeri strateji ve taktikler sayesinde, hazırlık sürecinin başarıyla gerçekleştirilmesi sayesinde olmuştur. Hiçbir zafer kendiliğinden gelmez... Ve Stalin aynı zamanda Kızıl Ordu’nun büyük komutanıydı. 30’lu yıllardaki ordunun arındırılması, 5. Kol’un açığa çıkarılarak tasfiye edilmesi olmasaydı kuşku yok ki, SSCB ve Kızıl Ordu bu zaferi kazanamazdı.

SSCB’nin yeni bir 5 yıllık plan ve seferberlikle korkunç yıkımı aşarak dünyanın 2., Avrupa’nın bir numaralı sanayi devleti haline gelmesi tesadüfi değildi. Aksine, eğer geride bu yıkımı hızla aşmayı sağlayacak iktisadi ve kültürel temel ve gelişme düzeyi ve Leninist liderlik olmasaydı yeniden inşa başarılamazdı. Yeniden inşa gerçeği de sosyalizmin olağanüstü gücünü ve kapitalizm karşısındaki üstünlüğünü kanıtla. Korkunç yıkıma karşın, SSCB örneğin bilgisayar teknolojisi, uzay teknolojisi gibi alanlarda 50’lerde Batı dünyasını da geçmişti. Tarihte bir ilk olan tümden otomatikleşmiş fabrika inşasına girilmişti...

Hemen ekleyelim, eğer Bolşevik Parti’de Troçkist, Buharinist vb. çizgiler hakim hale gelseydi SSCB Hitler faşizmi karşısında ayakta kalamaz, dahası faşizme kolayca yem olacaktı... Stalin, Leninizm, SBKP, Sovyet halkları, tarihsel deneyimin tartışılmaz bir tarzda kanıtladığı gibi, doğru, haklı, meşru, proleter dünya devrimini geliştirip güçlendiren bir tarihsel çizgide yürüyerek tarihe damgasını bas.

Lenin önderliğinde Ekim Devrimi ile dünyanın altıda biri sosyalist olmuştu. II. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkan Stalin ve SSCB önderliğinde ise dünyanın üçte biri sosyalist hale gelmişti...

Son söz: Anti-Stalinizm anti-MarksizmLeninizm’dir ve bu çizgiye girecek devrimci yapıların Leninizm düşmanlığının ötesinde anti-komünizme gitmeyeceğinin de hiçbir güvencesi yoktur.


24 Ocak 2021 Pazar

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -VI

 

FAŞİZM, NEO-FAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER -VI

Trump döneminde;

''ABD, 1987’de Sovyetler Birliği’yle imzaladığı ve bu ülkenin dağılması sonrası Rusya’nın taraf olduğu Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) da Ağustos 2019’da resmen çekil''di.

''ABD, iklim değişikliğiyle mücadele etmeyi amaçlayan küresel Paris İklim Anlaşması’ndan'' Kasım 2020 itibari ile resmen çekildi.

Trump, 2015 yılında, Obama döneminde İran'la imzalanan nükleer anlaşmadan 2018 baharında çekildi.

Venezüella'da, Bolivya'da faşist darbeler örgütlendi.

Obama döneminde Hitlerci/nazist güçlerin ABD-AB eliyle örgütlenip seferber edilmesiyle gerçekleştirilen nazisit darbeyle işbaşı yapan Ukrayna'daki nazisist darbeci rejim Trump-ABD öncülüğünde Batılı emperyalist devletler tarafından her bakımdan aktifçe desteklenmeye devam edildi.

Suriye, Libya, Yemen'de görüldüğü gibi doğrudan ve yarı-dolaylı müdahale pratikleri de aynı emperyalist saldırganlığın diğer göstergeleriydi.

Trump, C-19 Pandemisi'ni kullanarak Çin karşıtı açıklamalar yapmaya zorladığı Dünya Sağlık Örgütü'nden, istediğini alamayınca çekildi.

Bu gerçekler, lümpen faşist Trump dönemindeki Amerikan emperyalizminin saldırgan politikasının bazı çıplak ifadeleriydi.

Irkçı faşist Trump, 2017'de çıkardığı bir kararnameyle, 7 Ortadoğu ülkesinden gelecek göçmenleri yasakladı. ''Yasadışı göç''ü önleme bahanesiyle Meksika ve ABD sınırına duvar ördü. Trump, SSCB dağılıncaya kadar, Batı ve ABD emperyalizmi tarafından, onlarca yıl ''Berlin Duvarı''nın sembolleştirilmesi üzerinden kendilerinin ''özgürlük''çülüğü, SSCB'nin ise totaliter diktatörlüğü temsil ettiği propagandasını merkeze alarak yürütülen anti-komünist kampanyaya nazire yaparcasına ördüğü duvara övgüler dizerken, ''Dünyanın en güçlü duvarı, inanılmaz bir teknolojiden yararlanıyor. Covid-19'u durdurdu, her şeyi durdurdu. Örneğin, Kaliforniya'da Meksika tarafında çok virüslü bölgeler var. Duvara sahip olmasaydık, durum bizim için de felaket olurdu' dedi.'' (Euronew.) Lümpen megaloman Trump bu sözleri söylerken C-19 Pandemisi ABD yoksullarını kırıp geçiyordu. Nüfusuna oranla pandemiden en fazla etkilenen ülke ABD'deydi. Meksika'daki pandemi etkisi ABD'den gerideydi.

Trump, seçim vaatlerinde 11 milyon göçmenin hepsini sınır dışı edeceği vaadinde bulundu. Milyonları bulmasa da yüzbinlerce göçmeni ABD'den attı.

Trump, İsrail Siyonizm'iyle Amerikan emperyalizmi arasındaki bağlaşmayı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan ederek pekiştirmeye devam etti.

Trump döneminde işçi, emekçi, siyahi, kadın direnişleri sürdü. Siyahi hareket, kadınların, LGBT+ hareketinin kitlesel karşı koyuşu, öne çıkan kitlesel hareketler olarak önemliydi. Bu hareketler kitlesel olarak patlak verdiği her kesitte uluslararası alanda halkların desteğini kazandı. Bu kitlesel hareketler, ABD'de keskinleşen sınıf çelişkisi ekseninde keskinleşen ve ortaya çıkan hareketlerdi.

Trump rejimi, gelişen bu hareketleri faşist terörle yanıtladı. Polis, ordu, istihbarat örgütleri içerisinde de önemli mevziler kazandı. Yüksek mahkemeye Trumpçu olarak bilinen önemli isimleri de atadı. ABD'nin burjuva demokrasisine dayanan uzun tarihsel geleneği ve bu geleneğin ya da biçimlenmenin yarattığı kurumsallaşmalar, kitlelerin demokratik kültür, bilinç ve tepkisi ve karşı-devrim içindeki iç çelişkiler olmasa, Trumpçu klik ve bağlaşıkları, ''milli şef''lik rejimi kurmada, yasama ve yargıyı yürütme erkinin uzantısı haline getirmede, devletten bağımsız her girişimi ezmede daha saldırganca davranacak ve bu bağlamda daha güçlü mevziler kazanabilecekti. Bu kliklerin iç mücadelesinde, demokratik toplumsal duyarlılığının yanı sıra, işçi sınıfının, kent yoksullarının, yerli topluluklarının, kadınların, siyahların yürüttüğü mücadelenin yanı sıra, daha güçlü patlak vermesi kaçınılmaz olan yeni mücadele dalgalarının baskısının rolü olmadığını düşünmek cehalet olur. Kapitalist dünya sisteminde, sınıflararası uçurumun en keskin, en derin ve kapsamlı nesnel temele oturduğu ülke ABD'dir. ABD burjuvazisi, tarihsel ve güncel olarak bu olgunun keskin sınıf bilincine sahiptir. 2000'lerden bu yana yeniden canlanan proletarya ve halkların mücadele dalgası, gerek dünya burjuvazisi gerekse ABD sermayesi bakımından özel önem taşımaktadır. Onlar, gelişmenin yönünü iyi okumakta ve tüm hazırlıklarını buna göre de yapmaktadır.

Pandemi öncesi 46 ülkede kitlesel işçi ve halk hareketleri gelişiyordu. Pandemi şimdilik bu gelişmenin önünü kesmiş olsa da, bu durum geçicidir ve Pandemi sürecinin öz deneyimleriyle şekillenmiş halkların, daha güçlü mücadelelere girişeceğini görmek gerekiyor. Pandemi, kapitalizmin ve burjuva devletlerin çürümüşlüğünü, çaresizliğini, zavallığını sergiledi; sermaye trilyonlarca dolarla, euro ile fonlanırken, zengin sınıfların dışında kalan kesimlerin nasıl pandemiye kurban edildiğini dolaysız yaşadılar. Yani, bilakis pandemi koşulları, yeni ve daha sert mücadelelerin koşullarını ve yeni dinamiklerini hazırlamıştır. Pandemiyi sermayeyi semirtmenin, siyasal ve toplumsal denetimi yoğunlaştırmanın aracı olarak kullanan ABD ve dünya sermaye devletleri, pandemi sonrası enternasyonal proletarya ve halkların daha sert yükselecek mücadeleleri ile karşı karşıya kalacaktır.

    21. yüzyıl, dünya devriminin daha güçlü patlak vereceği, faşizm ve savaş tehlikesinin yükseleceği bir asır olacağı bellidir*. Ana sorun, dünya devriminin olgunlaşmış nesnel koşulları ile öznel koşulları arasındaki uçurumun çözülmesidir. Sorunun çözümünün kaçınılmaz olduğu, ancak bu çözümün kendiliğinden gelmeyeceği, oldukça karmaşık süreçlerden geçileceği de açıkça bilince çıkarılmalıdır.

    Kuşkusuz ki, Amerikan proletaryası kendi sorunlarını kendi çözecektir. ABD proletaryasının en temel sorunu komünist/Marksist-Leninist bir partinin henüz ortada olmamasıdır.

    ABD'de emperyalist sistemin sınıfsal nitelikte olan, son tahlilde gelip sınıf sorununa dayanan toplumsal sorunlarının çözümünün temel yolu dünya devriminin bir parçası olarak proleter devrimin zaferinden, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla komünizme doğru kesintisiz bir devrimin geliştirilmesinden geçmektedir. Ve kuşkusuz ki, bu devrim eşitsiz ve kesintisiz bir devrim süreci olan dünya proleter devriminin devasa bir bileşeni, tarihin gidişi üzerinde derin etkiler yaratacak bir devrim olacaktır. ABD proletaryası ve halklarının sömürüden, toplumsal adaletsizlik ve siyasal baskıdan kaynaklanan sorunlarını ABD sermayesinin iki ana partisi olan Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden beklenemez. Bu iki parti, emperyalist ABD'nin gelişkin emperyalist sınıf bilincine sahip, iç ve dış politikada Amerikan sermayesinin sözcülüğünü yapan partilerdir. İki parti de son tahlilde tekelci sermayenin stratejik çıkarları üzerinde birleşmekte ve ABD sermayesi adına politika yapmaktadır. Trump'un kurabileceği söylenen partinin de faşist karakterde olacağı açıktır.

    ABD'de gelişen faşist akım, örneğin, 1930'ların yükselen ve dünyanın yeniden paylaşımını talep eden Almanya, İtalya, Japonya gibi emperyalist devletlerden farklı olarak, hegemonyası gerileyen ve gerilemesi kaçınılmaz olan bir emperyalist ülkede gelişen bir akım karakteri taşımaktadır. Bu durumun ABD'de faşist hareketin gelişmesi, devletin faşistleşme eğilimi üzerinde bir dizi farklı özgünlüklerin ortaya çıkmasına yol açmış ve açacaktır. Bu yeni bir olgu da değildir; faşizm, her bir ülkenin somut tarihsel koşullarında özgül biçimler alarak ortaya çıkar ve gelişir. Ancak, herbir ülkede, ister gerileyen isterse yükselen emperyalist ülkeler olsun, faşizm, uluslararası tekellerin burjuva sınıf egemenliğinin en son ve en saldırgan biçimidir. Sınıfsal temelini tekelci burjuvazi oluşturmaya ve her bir uluslararası tekelin arkasında da kendi ulus devleti durmaya devam edeceği kesindir. II. Emperyalist Dünya Savaşı deneyiminden görüldüğü gibi, faşizm, emperyalist dünya sisteminin iç çelişki ve çatışmalarını, emperyalist devletler arası rekabet ve hegemonya mücadelesini de alabildiğine keskinleştirerek geliştirir...

    Politik kimliğini ''demokratik sosyalist'' olarak tanımlayan Senatör Bernie Sanders gibi politikacıların sahneye çıkışı da tesadüfi değildir. Sanders, 2016 ve 2020 yıllarında yapılacak başkanlık seçimlerinde DP'nin başkan aday adaylarındandı. ''Sosyalizm'' iddiası, ABD'de bir hayli dikkat çekmiş ve CP vb. çevreler tarafından sert saldırılara maruz kalmıştı; rakipleri DP'yi de komünistlik iddiası ile yıpratmaya çalışmışlardı. Sanders, başkan adayı olarak girdiği yarışta iki dönemde de oldukça yüksek oy ve mali destek kazanabilmişti, ancak DP'nin başkan adaylığı seçimlerini kazanamamıştı.

Sanders'in ''Sosyalizm'' iddiası ile politik arenaya sosyalist bir aday olarak çıkması ve geniş bir sempati ve destek bulması, tesadüfi değildi; aksine bu olgu, son tahlilde ABD proletaryası, kent yoksulları, göçmenler, kadınlar, gençler, diğer emekçi kesimler içerisinde büyüyen öfke ve yeni arayış gereksiniminin dolaylı bir ifadesiydi. Yoksa, anti-komünizmiyle, sol düşmanlığı ile ünlü ABD'de, üstelik ABD başkanlığı gibi bir kurumun başına aday olma hedefiyle, Sanders'in ortaya çıkması ve destek alması olanaklı olmayacaktı. Sanders, gerçekte, bir sosyalist değildir. O, en fazlasından bir sosyal demokrat olarak nitelenebilir. Kaldı ki, sosyal demokrasi adına hareket eden en gelişkin partiler Avrupa'da şekillenmişti. Bu partiler, uluslararası tekellerin hegemonyasıyla belirlenen ''neo-liberal'' politikalara bağlı olarak yeniden yapılanarak, bu politikaların savunucuları haline geldiler. Yani o, 50-60-70'ler sosyal demokrasisinin yerinde yeller esiyor. ABD gibi bir ülkede Sanders'in örnek aldığını savunduğu ''İsveç modeli''ni yaşama geçirebilmesi de olanaklı değildir. Sanders'in kendisi de buna inanmamıştır. O, sınıflararası uçurumun aşırı büyümüş olduğu ABD'de sınıflararası barış ütopyasını diri tutmak, ''toplumsal uzlaşı'' yoluyla kitlelerin dipten gelen dalgasını, öfkesini yatıştırmak peşindedir sadece. Böyle olmakla birlikte, Sanders'in, dünya anti-komünizminin tapınağında sosyalizm adına geniş kitleler içerisinde ciddi bir karşılık bulması, hem dipten mayalanan ve gelen ''sosyal hareket''liliğin ifadesi olduğu gibi, daha da önemlisi, sınıf mücadelesinin gereksinmelerine yanıt verebilecek bir komünist parti olmamasına karşın, gelecekte proletarya sosyalizminin önderliğinde ABD proletaryasının harikalar yaratabileceğininin de güçlü sinyalidir. ''ABD solu''nun en ileri düzeyde sunduğu seçenek, ''Franklin Roosevelt’in 1930’lardaki Yeni Anlaşması'' benzeri bir anlaşmadır, eğer buna ''sol'' denebilirse. 1930'ların sosyal demokrasisisinin sırtına basarak iktidara oturan Alman sosyal-demokrasisinin deneyimini ise burada hatırlatmaya bile gerek yok.

ABD'nin Minneapolis kentinde 2020 mayıs ayı sonlarında George Floyd'un vahşice katledilmesine karşı ayaklanan ve ABD geneline yayılan ve Black Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir) eylemlerine yalnızca siyahiler değil, çok geniş bir beyaz genç kitlenin de katıldığını biliyoruz; Trump'un, devletin, ırkçı faşist para-militer güçlerin bu ve diğer büyük kitle eylemlerine nasıl gaddarca saldırdığını biliyoruz. Trump, bu süreçte yaptığı açıklamayla, ''Anti-Fa''ları terör örgütü ilan ederek kapatacağını açıklamıştı; ancak siyasal, toplumsal mücadelenin baskısı karşısında yasaklayamamıştı. Faşizme karşı demokrasi için mücadele söyleminin ardına gizlenerek, Bidenlere, DP ve CP gibi sermaye temsilcilerine yedeklenmek ''sol politika'' olarak sunulamaz. Faşizm ve ''küreselleşmeye karşı mücadele'' adına ''yeni bir New-Dal'' peşinde koşulamaz. Emperyalizmi kapitalizmle, faşizmi, ABD demokrasisi ile bağdaşmayan bir politika olarak görmek, eğer, cehaletten, politik saflıktan kaynaklanmıyorsa, bilinçli bir oportünizmdir. Liberal ve sosyal liberallerin bu vb. propagandası, sadece sermayeye yaramakta ve geniş kitlelerin mücadelesini yolundan saptırma misyonu oynamaktadır. Biden'in seçilmesini ayakta alkışlayan liberal ve sosyal liberallerin, AB'de dahil, Bidengiller familyesine övgüler dizmesi, sahte beklentiler yayması, bir kez daha proletaryayı, halkları aldatmayı hedeflemektedir. Bu hayalleri yayanların, ''Keynesyen kapitalizm'' propagandasını da yaptıklarını, ''neo-liberalizm''e karşı, sosyal liberal, küçük burjuva reformist propaganda ve ajitasyon yaptıkları da gözden kaçırılmamalıdır.

''ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter hesabı bloke edildikten sonra seçim kampanyasını yürüten ekibi, Twitter’da, sosyal ağın logosu olan kuşu kırmızıya boyanmış ve üzerinde orak ve çekiç çizilmiş olarak yayınladı.'' haberi, faşist kliğin dizginsiz anti-komünist niteliğini yansıtan verilerden birisidir. Trump kliğinin Twitter gibi kapitalizmin, tekellerin parlayan yıldızını orak-çekiçli logo çizdirerek teşhir etmesi, ABD sermayesinin kalbinde sönmemiş komünizm korkusunu yansıtmaktadır. Trumpa karşı sergilenen her davranışın, Trump tarafından ''komünist, terörist, vatan haini'' olarak sunulması (dinci-faşist Erdoğangiller familyasını de hatırlayalım) faşist demagojinin karakterini yansıtmaktadır. Ancak bu demagojik propaganda, anti-komünizmin kalesinde hala komünizm/terörizm korkusuna oynanabildiğine, toplumun geniş kesimleri üzerinde bu propagandanın etkili olabildiğini göstermesi açısından da çarpıcıdır.

Kongre binasının basılması eyleminin boşa çıkması, Bidengiller familyası da içerisinde olmak üzere, liberaller tarafından ''yüce Amerikan demokrasisi''ni yüceltmenin manipülatif aracı olarak kullanılmakta ve kullanılacaktır. Vurgulamak gerekir ki, yeni yönetim, bu girişimi, proletarya ve halklar üzerindeki baskıları yoğunlaştırmanın, yeni saldırı tedbirleri geliştirmenin, ''terörizme karşı mücadele'' adına iç ve dış politikada burjuva saldırganlığın silahı olarak değerlendirecektir. Monthly Reiwev dergisi tarafından kendisiyle röportaj yapılan gazeteci Max Blumenthal'in şu sözleri de bu gerçeği yansıtması bakından önemlidir; ''Ve Joe Biden'ın Vatanseverlik Yasası'nı güçlendirmeyi önerdiği bu yerel anti-terör yasası gibi yeni yasaların yürürlüğe girdiğini göreceğiz.'' (''Capitol güvenliğinin ihlali askeri bir operasyon gibiydi'', gazeteci Max Blumenthal ile yapılan röportajdan)

Egemen sınıflar kendi aralarındaki iç mücadele ve çatışmaları da daima proletarya ve halklara karşı mücadelenin aracı olarak kullanmışlardır. Bidengiller familyasının baskını yapanları terörist olarak nitelerken, bileceğiz ki, söz, yayın, örgütlenme, eylem özgürlüklerine karşı yeni kısıtlamalar getirilecek, siyasal ve toplumsal kontrol güçlendirilecek, bireysel özgürlükler kısıtlanacak, polis-asker-istihbarat aygıtı yetkinleştirilecek, asıl olarak ezilenlerin ve proletaryanın mücadelesine daha etkin saldırılacaktır. Askeri-sınai-istihbarat komplexiyle birlikte çalışan ve en ileri teknoloji şirketleri de olarak dikkat çeken ''bilgi teknolojileri'' sektörü, ''sosyal medya'' tekelleri, ABD devletinin ve kendi özgün çıkarları doğrultusunda herhangi bir yargı kararı olmadan Trump'un sosyal medya hesaplarına yasak getirmesi dikkat çekicidir. Bu önlem, sistem bakımından ana tehlikenin Trump değil, ilerici, devrimci toplumsal hareket olduğu ve yasak ve sansür saldırısının ana hedefinin mücadele ve mücadele dinamikleri olduğu gerçeğini gizlememelidir. İt dalaşının dönüp vuracağı asıl yer, proletarya ve halklardır, ezilen toplumsal kesimlerdir, göçmenlerdir, kadınlardır, siyahi harekettir. Sermayenin ve devletin faşizmle hesaplaşma çizgisi falan yoktur. Bazı tutuklamalar, yapılacak mahkemeler, bir kısım piyonun alabileceği cezalar, Bidengiller familyasının faşizmle hesaplaşma eylemi olarak da görülemez. Faşizmin kaynağı bizzatihi tekelci sermayedir, Amerikan emperyalizmidir. Faşizm tehlikesine nihai olarak son verebilmenin tek yolu Amerika'da proleter devrimin zaferidir.

Dünyamız küreselleşerek küçülmüş modern bir kente dönüşmüştür. Bu kentte iki temel sınıf vardır; proletarya ve burjuvazi. Dünyamızın geleceğini de kent merkezli savaşlar belirleyecektir ve bu savaşımda belirleyici olan temel devrimci sınıf enternasyonal proletaryadır. Bütün diğer ezilen sınıf ve tabakaların, toplumsal kesimlerin demokratik mücadeleleri, proletaryanın sınıf mücadelesine bağlanarak gelişecek ve sorunlarını bu temele dayanarak çözecektir. Çağımızın temel gerçeği budur.

ABD ve NATO'nun ''önleyici saldırı konsepti'', ''kaos stratejisi'', ''terörizmle küresel savaş stratejisi'', ''kontrollü kaos'', ''önleyici savaş doktrini'', ''hibrit savaşları'', ''asimetrik savaş'', ''siber savaş'', ''dördüncü nesil savaş'' vs. her ne deniyorsa, bu gerici, karşı-devrimci savaşın asıl olarak proletarya ve ezilen halkları vuracağı açıktır.

    Günümüz dünyasında faşizm olgusunu bilimsel devrimci bir faşizm teorisiyle çözümleyebiliriz. Bu teori, Stalin, Dimitrov, III. Enternasyonal'in ortaya koyduğu faşizm teorisidir. Teorinin zenginleştirilerek güncelleştirilmesi bir şeydir, ''yenileme'', ''zenginleştirme'' adına Marksist-Leninist faşizm teorisinin içeriğini tasfiye etmek farklı bir şeydir. İkincisi revizyonizm ve tasfiyeciliktir. ''Neo-faşizm'', faşizmdir.

    Kuşkusuz ki, tıpkı Marksizm-Leninizm gibi, komünist faşizm teorisi de donmuş, mekanik, dogmatik bir öğreti değildir. Onun çağımızın dinamik gerçekleri ile bağlı geliştirilmesi, zenginleştirilmesi gerekir. Bu bağlamda, demokratik ve sosyalist mücadelenin diyalektiği; emperyalizm ve faşizme, savaşa karşı mücadele strateji ve taktikleri; propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve eylem biçimleri de ''küreselleşmiş'' dünyamızın gerçekleriyle birlikte ele alınarak geliştirilmesi gerekir. Bu konu. Ileride yazmayı düşündüğümüz makalelerimizde ayrıca ele alınacaktır.

    SON

    Hasan OZAN İLTEMUR

*''Bkz, '''NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik raporu.''











16 Ocak 2021 Cumartesi

FAŞİZM, NEOFAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER, KONGRE BASKINI -IV

 Kuşkusuz ki ABD'de gelişen, güç kazanan faşist hareket, siyasal ve toplumsal karaktere sahip bir harekettir ve gücünü özellikle neo-liberal emperyalist politikalardan, neo-liberal devletten, almaktadır. Bunlar olmaksızın tekellerin saldırısının yarattığı ekonomik, siyasi, toplumsal yıkımdan kaynaklanan işçi ve emekçilerin büyüyen tepkisi de yedeklenemez(di). Neo-liberal emperyalist devlet, neo-faşist emperyalist devlete gidişte bir basamaktır ve en yakın basamaktır. Kuşkusuz ki bu gidiş, otomatik bir geçiş, mutlak zorunluluk olarak neo-faşist diktatörlüğe bir geçiş olarak bir tarif edilemez. Yakın dönemin olmasa da sermayenin gelecek seçeneklerinden birisi olarak, neo-faşist bir diktatörlük kurulabilir ABD'de; bu gelişmeyi önleyecek temel faktör, proletarya ve halkların karşı direniş ve saldırısı olabilir ancak.

Faşist hareket, dünya çapında güç kazanarak gelişmektedir. Neo-faşist hareketin merkezi ABD'dir denebilir. Amerikan emperyalizmi, hala dünyanın bir numaralı emperyalist süper devletidir. Amerikan emperyalizminin küresel çapta faşist hareketle sıkı bağları mevcuttur. Bu bağlar, özellikle de istihbarat örgütleri aracılığıyla, keza ABD stratejileriyle bağlı bir dizi ''sivil toplum'' kuruluşu aracılığıyla sürdürülmektedir. ABD, Avrupa'da faşist hareketin gelişiminde de öncü kuvvettir. Bu öncülük, ''Soğuk savaş'' döneminden bu yana süregelen sistematik ilişkiler bütününe dayanan bir öncülüktür ve faşist hareketin kendi devletleriyle bağları ile iç içe geçmiş, koordine edilmiş bağlardır. Burjuva demokrasisinin aşırı çürümesi, temsili burjuva demokrasisinin çöküşü ve neo-liberalizmle birlikte neo-faşizme doğru artan ölçüde kayış bir rastlantı olarak okunamaz.

''Neo-liberalizm'' olarak olarak tanımlanan emperyalist politika, uluslararası tekellerin saldırı politikasıdır. Emperyalizm siyasi gericiliktir, her alanda yoğunlaşan siyasi gericiliktir. 'Neo-liberal'' devlet ve politikalar, emperyalist siyasal gericilik eğilimini her alanda daha da derinleştirip geliştirdi. Faşizm burjuva siyasal gericiliğin en yoğun, en yalın, en saldırgan biçimidir. Faşizmi diğer burjuva devlet biçimlerinden ayıran olgu, budur. ''Neo-liberal paradigma'' ile dünya, uluslararası tekellerin dünyası olarak her cephede yeniden yapılandı. Her alanda yeniden yapılanan emperyalist dünya ekonomik ve politik sistemi, burjuva devlet aygıtının da yeniden yapılandırılma süreci oldu. Bu yeniden yapılanma süreciyle birlikte ayak bağına dönüşmüş ''sosyal devlet'', ''ulusal kalkınmacı devlet'' tasfiye edildi. Proletarya ve halkların bütün kazanımları geniş çaplı gaspedildi. İnşa edilen ''neo-liberal devlet'', tekellerle burjuva devletin daha çıplak iç içe geçtiği, ''Ben burjuvazinin devletiyim!'' diye bas bas bağırdığı bir devlettir. (Şu Trump'un kabinesinde yer almış almış dolar milyarderleri gerçeği de bu olguyu yansıtan deneyimlerden birisidir.) ''Doğu bloku''nun çöküşü, dünya devriminin geçici ama oldukça ağır yenilgisi, yakın bir devrim tehlikesi de görmeyen tekelleri ve burjuva devletleri politikalarını her cephede daha saldırganca uygulamalarına oldukça elverişli imkanlar sundu.

''Neo-liberal çağ''la birlikte gerek tek tek ülkelerde gerekse de küresel çapta, sömürü, zulüm, toplumsal adaletsizlik çığırından çıktı. Sınıflar arası uçurum hızlı büyüdü. İşsizlik, açlık, yoksulluk küreselleşerek süreklileşti. İnsanlık ve gezegenimiz, eko-sistemin görülmemiş ölçülerde hızlanan yıkımıyla varlık ve yokluk sorunuyla sert bir şekilde karşı karşıya kaldı. Üretimin önemli bir kesimi ''merkez ülkelerden çevreye'' taşındı. Düşen kar oranları sonucu para sermaye üretken yatırımlardan kaçarak mali piyasalara yığıldı (''ekonomilerin malileşmesi''). Kapitalist ekonomiler kronik durgunluğa saplandı. Patlak veren kapitalizmin genel ekonomik krizleri; ekonomilerin militarizasyonu, ''demokrasinin krizi'' vbg. sorunlar, emperyalizmin keskinleşerek gelişen sorunları oldu. Kapitalizmin tarihsel ve yapısal sorunları küreselleşerek daha açık kronikleşti. Bu süreç, dünya çapında küçük ve orta ölçekli mülk sahibi sınıfların hızlı bir tarzda mülksüzleşmesi, proleterleşmesi süreci olarak da gelişti. Eski ayrıcalıklarını ve göreli refahlarını hızla yitirip yoksullaşan, ezici bir kesimi proletarya saflarına atılan ''orta sınıflar'' gerçeği sözkonusu toplumsal gelişmenin göz çıkaran olgularındandır. Ayrılacaklarını yitiren ''beyaz işçi sınıfı'' ve ''beyaz orta sınıflar'' ve çıkışsızlık girdabında kıvranan geniş beyaz emekçi yoksul kitlelerin sisteme karşı büyüyen tepkileri, devrimci alternatifin olmadığı koşullarda burjuva milliyetçiliğin, ırkçı gericiliğin, faşist hareketin tuzağına düşebilmektedir. Sınır tanımaz faşist demagoji, hayal kırıklığına uğrayan, öfkesi büyüyen, gelecek umudunu kaybetmiş, her bakımdan korku ve güvensizlik içerisinde yaşayan geniş kitlelerin ruh halini yedeklemede ve kullanmada ustalaşmıştır. Faşist hareket, toplumsal güvensizliği kışkırtarak, diri tutarak, her yerde ''vatan haini'', ''terörist'' vb. düşmanlar görecek tarzda kitleleri motive ederek güç kazanmaya devam edecektir. Yardımcısı ve sadık adamı Pence'nin Trump'un seçimi zorla, hileyle kendisine maletmesi için yaptığı baskıyı reddetmek zorunda kalınca Trump tarafından kolayca ''vatan haini'' ilan edebilmesi gibi tutumlar boşuna itibar kazanmıyor. Faşizm ve gericilik, tüm tatlı vaatlerine, demokrasi söylemine karşın Biden yönetimi döneminde de söz konusu toplumsal psikolojiyi örgütlemeye, manipüle etmeye, artan oranda kullanmaya devam edecektir.


Faşizm, tekelci sermayenin (finans kapital) damgasını bastığı bir hareket ve diktatörlük olmakla birlikte, kitlesel-toplumsal tabanı geniş küçük burjuva yığınlara, yoksullaşan kitlelere, gelecek umudunu kaybeden kesimlere ve lümpen proletaryaya dayanır. Bu bağlamda, faşizm ve neo-faşizmin sınıfsal karakteri ile toplumsal tabanı arasında ayrım yapmasını da bilmek gerekir. Bu olgu, ABD koşullarında da geçerlidir. Beyaz, beyaz erkek, kır ve kentlerde yoksullaşan, işini-aşını kaybeden beyaz ağırlıklı toplumsal kesimler, gerek Cumhuriyetçi partinin gerekse de neo-faşist eğilimin ve hareketlerin toplumsal tabanını oluşturmaktadır*. Bu olguyu, rastlantılarla izah edemeyeceğimiz açıktır.

Proletarya ve halkların emperyalist kapitalizme karşı gitgide yükselen toplumsal tepkisi, gerek ''merkez''de gerekse de ''çevre''de devrimci ve komünist önderliklerden yoksun olarak geliştiği için, böl, parçala, yönet strateji ve taktiği izleyen burjuva devletler ve devletlere bağımlı aygıtların, partilerin, çevrelerin işini olağanüstü kolaylaştırdı. Bu tablo esasen değişmiş değil...

Toplam tablo ve gelişmeler içerisinde özellikle 2008 ekonomik krizi ile birlikte neo-liberal politikalar ağır darbeler yemeye, meşruiyetini kaybetmeye başladı. Sürecin üzerine binen C-19 Pandemisi ve yeniden patlak veren kapitalizmin yeni ekonomik kriziyle (2020) birlikte, kapitalist dünya sisteminin ve burjuva devletlerin acizliği daha sefil biçimlerde ortaya çıktı; bu gerçekler ''neo-liberal paradigma''nın ''dökülmesi''ne neden oldu. Pandemi gerçeğinde de servet ve sefalet arasındaki çelişkiler alabildiğine keskinleşerek büyürken, yoksulların, işsizlerin, herhangi bir güvenceden yoksun olanların, kadınların ve çocukların, yaşlıların pandeminin ağzına nasıl atıldığını da çırılçıplak gösterdi. Tek başına pandemi olgusu bile, kapitalizmin ''% 1'in dünyası'' olduğunu çarpıcı bir tarzda gözlere soktu. Örneğin, '' 'Bloomberg Milyarderler Endeksi'ne göre dünyanın en zengin 500 kişisi Covid-19 salgınıyla geçen 2020 yılında servetlerine 1,8 trilyon dolar kattı ve toplam servetleri 7,6 trilyon dolara ulaştı. Böylelikle 2020, 8 yıldır tutulan endeks tarihinde 500 milyarderin servetlerini en hızlı artırdığı yıl olarak kayıtlara geçti.''

Yukarıda kabaca atıfta bulunduğumuz tablo, ''küreselleşme karşıtı'', ''milli ve yerli'' propaganda ve ajitasyon yapan gerici, ırkçı, milliyetçi, şoven, neo-faşist parti ve hareketlerin güç kazanmasına yol açtı. Başta Avrupa olmak üzere ''Merkez ülkeler''de, ''merkez sağ'' ve ''merkez sol'' burjuva partilerin gerileme ve erime süreci, ciddiye alınabilecek çekim merkezi olabilecek devrimci ve komünist bir partilerin olmadığı koşullarda, göreli olarak gelişen ''yeşil partiler''i dışta tutarsak eski ve yeni biçimleriyle ırkçı faşist hareketlerin güç kazanmasına yol açtı (ABD, Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya, Belçika, Ukrayna, İskandinav ülkeleri, Macaristan vb.).

Yerküremizin bir numaralı patronu ABD'nin dünya hegemonyası sarsılmış ve gerilemektedir. Amerikan emperyalizminin hegemonya krizi bir olgudur. Çok kutuplu dünya gerçeğinin keskinleşerek gelişmesi sürecinde ABD'nin gerilemesi devam edecektir. Bu bakımdan özellikle Çin sosyal emperyalizminin gelişmesi ve yükselişine dikkat çekmek gerekir. Amerikan emperyalizmi özellikle askeri, teknolojik, mali üstünlüğüne karşın gerilemekte olan bir güçtür. ABD, 1950-60'larda tek başına toplam dünya üretiminin % 50'sini gerçekleştirirken bugün ancak % 20'sini gerçekleştirebilmektedir. Üretim temeli zayıflayan bir emperyalist ekonominin gerilemesi, gelişen genç emperyalist güçlerin yükselerek ona yetişmesi ve geçmesi kaçınılmazdır; bu sürecin gitgide sertleşen, keskinleşen, kapsamlılaşan emperyalist rekabete yol açması, bugünden görüleceği gibi, emperyalist genel savaş tehlikesinin yükseltmesi, eğer devrimlerle önlenemezse emperyalist genel paylaşım savaşına dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu gelişme, kapitalizmin mutlak yasası olan eşitsiz ve sıçramalı gelişme yasasının kaçınılmaz sonucudur. Dünya çapında emperyalist rekabetin, faşizmin, militarizmin, savaş tehlikesinin yükselişi aynı zamanda bu gerçekle bağlıdır. Değişik eğilimlerden pek çok yazarın giderek artan oranda, günümüzü ve gelişmenin yönünü 1930'lar dünyasına benzetmesi de rastlantısal değildir.

Bugün ABD'de, öncelikle devletin faşistleşmesi eğilimininde anlamını bulan gelişme, faşist kitle hareketinin önünün açılmasında, faşist para-militer güçlerin yükselişinde, bu hareketin arenaya daha açık biçimler alarak çıkışında da somutlaşmaktadır. Gerek geniş kitlelerin yoksullaşması, artan işsizlik, gelecek güvencesinden yoksun emekçiler gerçeği, gerekse de % 1'in gitgide artan zenginleşmesi, ABD tekellerinin damgasını bastığı neo-liberal sermaye devletiyle, uygulana gelen neo-liberal emperyalist politikalarla bağlıdır. Gerek beyaz ırkın mutlak üstünlüğü biçiminde gerekse beyaz ırkın kültürel üstünlüğü biçimine bürünen ırkçılık ve neo-faşizm, ''Afro-Amerikan'' ve ''Hispanik'' kökenli yurttaşlara ve genel olarak göçmenlere karşı milliyetçi, şöven düşmanlık; kadın ve LGBT+ düşmanlığı; ''terörizme karşı mücadele'', ''cihatçı radikal İslama karşı savaş'' vs. adına İslam düşmanlığı; dinsel gericiliğin her bakımda kışkırtılması Amerikancı resmi ve gayri-resmi faşist ve neo-faşist hareketin karakteristikleridir. ''Küresel iklim değişikliğinin yalan'', çevreci hareketin "modern dünyada özgürlük ve refaha en büyük tehdit" olduğu vurgusu, ''Önce Vatan!'', ''ABD'yi yeniden güçlü yapacağız!'', ''Tanrı krallığı ABD!'', ''Tanrının koruduğu ABD!'' sloganları ''Önce ABD''', ''önce ABD tekelleri'' demektir. ABD sermayesinin, devletinin, faşist ve neo-faşist hareketin ırkçı, milliyetçi, militarist, özgürlük düşmanlığı temelinde birleşmesi, bir olgudur ve sermayenin ortak çıkarlarını vurgulamaktadır. Amerikancı faşizm ise bu politikaların en yüksek ve en saldırgan biçimidir.

Faşist hareketin kendisini ''özgürlük hareketi'' olarak lanse etmesi, demagoji ve manipülasyonda sınır tanımayan faşizmin üstüne çekmeye çalıştığı kaba bir şaldır. C-19 Pandemisi'nin yalan, alınan önlemlerin demokrasi düşmanı olduğu kamuflajıyla bazı gerçekleri de içeren propaganda etrafında Avrupa'da, İngiltere'de, ABD'de, Latin Amerikanın çeşitli ülkelerinde sokağa çıkartılan faşist hareket örneğinde de görüldüğü gibi, anti-kapitalist, anti-küreselci, milliyetçi, sözde özgürlükçü sloganlar manipülasyon amacıyla kullanılabilmektedir.

ABD örneğinde de görülebileceği gibi, neo-liberal sermaye devleti, neo-faşizme, neo-faşist sermaye devletine giden sürecin temelini oluşturmaktadır. Şu ünlü ''Vatanseverlik Yasası''nı burada hatırlatmaya bile gerek yoktur. Burjuva demokrasisinin sürekli budanması, emekçi sınıf ve tabakaların ekonomik-siyasal, toplumsal haklarının gaspı; sınıflar mücadelesi tarihinde yer alan bütün gerici ve karşı-devrimci değerlerin ve bağnazlığın saldırganca propagandası; proletarya ve halkların, yerli toplulukların direnişine çok yanlı saldırı; yurttaş değil, müşteri politikası ile yurttaşlık hakkının tasfiyesi vb. neo-liberal sermaye devletinin saldırgan siyasal gericilik eğiliminin derinleşerek gelişimine işaret ettiği gibi, neo-faşist eğilimlerle iç içe geçen/geçmiş neo-liberal devlet gerçeğine de işaret etmektedir. ABD örneğinde ortaya çıkan ve ABD tarihinde bir ilk olan ''kanun ve düzen''i temsil eden bir ABD başkanının kışkırtması ve öncülüğüyle ''Demokrasinin mabedi'' olarak kabul edilen bir ''kutsanmış mekan''ın silahlı baskına ve işgale uğraması, neo-liberal sermaye devleti içerisindeki neo-faşist eğilimin gelişimini kanıtlamaktadır. ''Küreselleşme'' karşıtı, komünizm karşıtı, özgürlük/demokrasi karşıtı, ırkçı, soykırım isteyen, Hitler'e sevgilerini dile getiren, ''6 milyon yetmez!'' diyen sloganlar ve simgeler, gerçekte, bütün dünyanın gözleri önünde Kongre sarayında göndere çekilen bayrak olmuştur. Bu eylem, dünya çapında faşist harekete kan ve moral taşıdığı gibi, dinamizm de kazandıracaktır. Bu hareket, Trump'un azledilmesi ve Bidenci çizginin Trumpçu çizgiyle göreli bir hesaplaşmasının aracı olacaksa da, gerçekte ABD'de faşist hareketi güçlendireceği gibi, ''önünüz açıktır, ilerleyin'' mesajı da ver(il)miştir.

DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR



11 Ocak 2021 Pazartesi

FAŞİZM, NEOFAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER-2

 FAŞİZM, NEOFAŞİZM, ABD, TRUMP, SEÇİMLER-2

Kongre baskını bir megalomanın, kendini bilmez bir başkanın eylemi gibi gösterilmeye çalışılıyor. Gerici, faşist basın, yaşananları ırkçı-faşist Trump şahsında bireyselleştirip eylemin arka planını örtmek, ABD proletaryası ve halkı başta olmak üzere dünya halklarını aldatmak; ''Hür dünyanın lideri'' olarak pazarlanagelen ''ABD demokrasisi''nin sarsılan prestijini kurtarmak peşinde.


ABD'deki Kongre binasına yapılan baskın ve işgal, ne rastlantısaldır, ne kendiliğinden gelişen bir eylemdir ne de bir megalomanın kişisel hırslarının ürünüdür. Bu eylem, planlanarak gerçekleştirilmiş bir eylemdir. Gerçek durum budur.


Kuşkusuz ki bu durumda sorulması gereken sorular var; o halde bu baskının sorumlusu kimdir ya da kimlerdir? Nasıl oluyor da ABD'nin anayasal düzenini yasa ve istikrar adına korumakla yükümlü olan ''Başkan Trump'' böyle bir eylemi yönlendirebiliyor? ''Darbe'' girişimi sırası ve sonrasında daha çarpıcı açığa çıktığı gibi Cumhuriyetçi Parti, ondan da daha geniş bir ''muhafazakâr kesim'', neden bu eylem karşısında parçalandı ve geniş bir kesimi de ''darbe'' karşıtı bir tablo sergiledi? Yaşanan gelişmeler ''neo-liberal'' politikalardan, onun yarattığı toplumsal yıkımdan, yaşanan ekonomik krizden, proletarya ve halkın radikalleşme eğilimi gösteren ve gösterecek tepkisinden bağımsız mı? Bu girişimin gerilemekte olan Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyasıyla bir bağı yok mu? ABD politik sisteminin faşistleşme eğilimi ile bu gelişme arasında bir bağ yok mu? Dünya çapında keskinleşen emperyalizmin genel bunalımı ile, emperyalist dünya sisteminin yaşadığı güncel yapısal, kronik, genelleşmiş yıkıcı kriz ve köhnemiş gerçekliğiyle bu gelişmenin ilişkisi yok mu?


Elbette sorular çoğaltılabilir fakat biz burada durarak yukarıdaki sorular ekseninde meseleyi irdelemeye çalışalım.

ABD sözcülerine inanacak olursak, Kongre baskının bu gelişme ve süreçlerle bir bağı yoktur, sözkonusu olan şey, bir megolamanın kişisel hırslarıyla ilgili. ABD'nin yüce, kutsal demokrasisi oturmuş, sarsılmaz ve eşsizdir; bu durum ortaya çıkan ya da çıkabilecek ''demokrasiye'' aykırı, kişisel hırslara sahip kötü adamların girişimlerini etkisiz hale getirme kudretine sahiptir ve ABD, ''bir üçüncü dünya ülkesi'' değildir. ABD, demokrasinin öncüsü, yıkılmaz kalesi, Tanrı krallığının kutsal tapınağıdır.

Kuşkusuz ki Kongre baskını ve işgalinin arka planı hakkında yeni veriler ortaya çıkacaktır. Böylece gelişmeler bir ölçüde daha anlaşılır olacaktır. Önümüzdeki süreçte faşist baskınla bağlı olarak ABD tekelleri, devlet klikleri arasındaki çelişki ve çatışmalara, iktidar kavgalarına daha yakından tanık olacağız. İngiltere'nin 200 yıl önce Kongre binasını yaktığı, yıktığı uzun bir aradan sonra ortaya çıkan ve dünyanın gözleri önünde yaşanan sözkonusu eylemin nedenleri, arka planı öyle basitçe geçiştirilecek, üstü örtülecek, bir megalomanla izah edilecek bir gelişme değildir. Trump liderliğinde gerçekleşen bu baskın daha çok tartışılacak.


Filmlere, romanlara, komplo teorilerine konu olan ABD'nin geleceği üzerine çizilen senaryolarda dikkat çeken öğelerden bir tanesi de ABD'de ordunun devlete el koyarak ''demokrasi''ye son vermesidir. Fantazi gibi görünen bu vb. senaryo, ileride gerçekleşebilecek bir senaryodur. ABD'nin ''köklü demokrasisi''nin, ''oturmuş demokratik gelenek ve kurumsallaşması''nın, ''kuvvetler ayrılığı'' ve ''yargı bağımsızlığı''nın bir faşist diktatörlüğün kurulmasına, askeri bir faşist darbenin gerçekleşmesine ya da parlementer demokrasi görüntüsü altında bir faşizmin kurulmasına izin vermeyeceği ya da bu olasılıkların ABD için zaten geçersiz olduğu analizleri, sadece liberal gerici propaganda ve ajitasyondan ibarettir. İç ve küresel alandaki belli gelişmeler, keskin ve sert ekonomik, siyasi krizler, proleter devrim tehditti ABD'de faşist diktatörlüğün değişik görünümler kazanarak gerçekleşmesini gündeme getirecektir. Faşizm çağımızın (emperyalizm ve proleter devrimler .ağının) bir olgusudur. Burjuvazinin varlığı tehlikeye düştüğünde, burjuva devlet biçimlerinden birisi olarak faşist diktatörlük herhangi bir burjuva demokratik ülkede pratikleşebilir. Gelecekte ABD'de bir faşist diktatörlüğün kurulmasını engelleyebilecek temel etken başta ABD proletaryası ve halkları olmak üzere dünya proletaryası ve halklarının demokratik ve sosyalist mücadelesi olacaktır. ABD'nin yerleşik burjuva demokrasisine dayanan ya da böylece perdelenen klasik burjuva siyaset tarzıyla bağdaşmayacak tarzda üstelik ABD tarihinde bir ilk olan neo-faşist bir ABD başkanının önderliğinde gerçekleştirilen Kongre binası baskın ve işgali ABD'nin geleceğine dair de önemli ip uçları sunmaktadır.


Bugün için sözkonusu darbe girişimi, ABD politik sisteminin, müesses nizamanın bekası için erken bir girişim olarak görülüp boşa çıkarılmıştır. Bu olgu, uzun süreden beri ABD'de neofaşist tehlikenin yükseliş sürecinde olduğunu, devlet aygıtı içerisinde önemli güç kazandığı gerçeğinin üstünü örtmemelidir. Kongre binasının basılması ve tahrip edilmesinin ardından yapılan kamuoyu yoklamasında ''muhafazakar'' kitlenin % 45'nin baskın ve işgali onaylaması da bir veridir. 74 milyon oy almayı başaran neofaşist Trump kliği, kutsal Amerikan demokrasisinin geleceği bakımdan değerlendirilmesi gereken önemli verilerden bir tanesidir.

Yazımızın 3. bölümünde sorunu değişik yönleriyle incelemeye devam edeceğiz.

DEVAM EDECEK

Hasan OZAN İLTEMUR





















20 Mart 2019 Çarşamba

KÜRESEL TABLONUN ÖZET SUNUMU

SİYASAL DURUM VE GÖREVLERİMİZ*
I BÖLÜM
KÜRESEL TABLONUN ÖZET SUNUMU
1) Emperyalist Dünya Ekonomisinin Tablosu
Uluslararası tekellerin hegemonyası ile belirlenen tarihsel bir gelişme evresinden geçiyoruz. P-M-P' sürecinin küreselleşmesi olgusu, emperyalist dünya sistemini belirliyor. Dünyamız küreselleşmiş kapitalist bir kente dönüşmüş bulunuyor.
Emperyalist dünya ekonomisi kronik bir durgunluk içerisinde. Kronik durgunluk, kronik kapasite eksikliği, kronik işssizlik, kronik yoksulluk, kronik durgunluk içinde düşen büyüme oranları uluslararası kapitalist ekonominin birbirini bütünleyen gerçeği.
Kapitalizmin nesnel ekonomik işleyişinin ürünü olan ekonomik kriz olgusunun eski çevrim döngüsü/evreleri (kriz, durgunluk, canlanma ve atılım/gönenç evreleri) 1980’lerden bu yana geride kaldı. Krizlerden atılım evresi ile çıkamama (ya da çıkar gibi sınırlı bir görüngü); aşırı üretim krizinin, kriz, canlanma, durgunluk evrelerinde çakılıp kalması, kronik durgunluk eğilimi, durgunluk içinde büyüme, kapitalist ekonomik kriz döngüsünün istikrarsızlaşması, kısalması/sıklaşması kapitalist emperyalizmin çarpıcı bir gerçeği. Krizlerden atılım/yükseliş evresine geçerek sağlanan hızlı ve yüksek büyüme oranları da yok artık. Yani kapitalist ekonomik kriz çevriminde bazı ‘’özsel’’ değişiklikler var. Yeni bir genel kapitalist ekonomik krizin unsurları ise gittikçe büyümektedir. Bu durum da kapitalist emperyalizmin içsel çelişki ve çatışmalarını büyüten, üretimin toplamsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist biçimi arasındaki temel çelişkinin daha keskinleşmesinin yansıması...
Artan işsizlik, küreselleşmiş kitleselleşmiş kronik işsizlik olgusu, artan yoksulluk, kronikleşmiş küreselleşmiş kitlesel yoksullukla atbaşı yükseliyor. İşsizliğin ana biçimi kronik kitlesel küresel işsizlik olmuştur. Uluslararası tekellerin emperyalizmi ile ‘’istihdam dışı kalma’’, ‘’gereksiz nüfus’’ (‘’kapitalist nüfus yasası’’ -Marx- ) kapitalizmin tarihinde görülmemiş bir derinlik ve genişliğe, keskinliğe ulaşmıştır. İşsizlik olgusu, dünya burjuvazisinin üretici güçleri yönetmedeki zaafının, başarısızlığının, üretici güçlerin tahrip edilmesinin de güçlü bir görünümüdür. Emperyalizmin dizginsiz saldırısının, uluslararası tekellerin hegemonyasının ifadesi ve birikim modeli olan ‘’neo-liberal’’ cennet propagandası ise çoktandır yerlerde sürünüyor.
Dünya çapında 1 milyar işsiz bu olgunun çarpıcı bir görünümü. İşsizlik azalmak bir yana büyümeye devam edecektir.
‘’Mckinsey & Company danışmanlığında yapılan bir araştırmaya göre, özellikle gelişmiş ekonomiler hızla yeni robot teknolojilerine geçiyor. Yapay zekanın hızla yaygınlaşması ile 2030 yılına kadar 700 milyon insanın işlerinden çıkarılacağı tahmin ediliyor. Analistlerin tahminlerine göre, yaklaşık 375 milyon insan ya da tüm işçilerin %14’ü çalıştıkları işleri değiştirecek.’’( Ergin Yıldızoğlu, 04 Aralık 2017, Cumhuriyet)
Mutlak ve göreli işsizliğin ve yoksulluğun artmaya devam ediyor ve devam edecek oluşu ile küresel çapta gelir dağılımının hızla bozulması (sınıflar arası uçurumun büyümesi) iç içe gitmektedir ve bu çelişki daha da keskinleşecektir. ‘’ Gelir dağılımı’’ndaki bozulmanın yoğunlaşarak genişlemesi uluslararası tekellerin temel gerçeklerinden biri olarak önümüzdeki sürecin de temel karakteristiklerinden biri olmaya devam edecektir.
Oxfam’ın, 2016 yılında dünyanın yüzde 1'lik nüfusuna denk gelen 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan yüzde 99'undan (Yaklaşık 7 milyar insan) daha fazla servete sahip olduğunu; 62 "süper zenginin" toplam servetinin, dünyanın nüfusunun en fakir olan yarısından daha fazla olduğu’’nu; ‘’Bir yıl önce, dünya nüfusunun en fakir olan yarısının servetinin’’ 80 "süper zenginin" servetine denk geldiğini saptaması ve gelir dağılımındaki bozulmanın artacağı açıklaması, ‘’Biz % 99’uz, siz % 1’’, ‘’Başka bir dünya mümkün’’ isyanının büyümeye devam edeceğinin kanıtıdır.
Rapora göre bu süper zenginler küresel çapta 7,6 trilyon dolarlık bir serveti saklıyorlar. Büyük şirketler ise servetlerini vergi cennetlerinde tutuyorlar. Yani dünya burjuvazisinin özelliklerinden birisi de vergi kaçakçılığıdır.
Üstelik ‘’Süper zenginler ve şirketler on yıl öncesine göre daha az vergi ödüyorlar.’’
2019 yılında Ocak ayında yapılan 8. Davos zirvesinde kamuoyuna açıklanan Oxfam raporuna göre, Dünyanın en zengin 26 kişisinin serveti 3,8 milyar insanın servetine eşit tutarda. Bu kategorideki milyarderlerin sayısı 2016'da 61 iken 2017'de 43'e, 2018'de ise 26'ya düşmüş.
‘’Rapora göre, eğer zenginlerden ödedikleri verginin yüzde 0.5'i kadar daha fazlasını ödemeleri istense, dünyadaki 262 milyon çocuk daha okuyabilir ve sağlanacak sağlık hizmetleriyle 3.3 milyon insanın hayatı kurtulabilir. Geçen yıl serveti 140 milyar dolara yükselerek ‘dünyanın en zengin insanı’ unvanını Bill Gates'ten alan Jeff Bezos'un servetinin sadece yüzde 1'i Etiyopya'da yaşayan 105 milyon insanın sağlık bütçesini karşılayacak düzeyde.’’
Mutlak yoksulluk” ölçüsü olarak günde 5,50 doların altında gelir elde etme ölçütünü kabul eden Dünya Bankası’na göre bu rakamın altından gelir elde eden insan sayısı 3,4 milyar civarında. Bu mutlak yoksulların büyük bir çoğunluğunu, krizlerin de en ağır yükünü taşıyan kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.
‘’Rapora göre sosyal eşitsizlikten en çok kadınlar etkileniyor. Dünya ortalamasına göre erkeklerin maddi serveti kadınlarınkini yarı yarıya aşıyor. Yüzde 23 oranında daha az ücret alan kadınlar sağlık ve eğitim alanlarında da mağduriyete uğruyor. Kadınlar her yıl 10 trilyon dolar tutarında bedelsiz bakım hizmeti veriyor.’’
ILO'nun 2018/2019 Küresel Ücretler Raporu, Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi'nde düzenlenen basın toplantısıyla açıklandı. Açıklamaya göre, 2017'de küresel ücret artışı, 2008'den bu yana en düşük seviyeye gerilemiş ve dünyadaki kadınlar erkeklere göre hala yüzde 20 az daha kazanıyor.
Dünya Günlük Veri Sitesi’nin yayımladığı verilere göre ( www.worldometers.info/tr/ ) ;
Dünya’da aç insan sayısı, 834.977. 619’dur.
İçecek suya erişimi olmayan insan sayısı, 868.724.035’dir.
Bu yıl bulaşıcı hastalıklardan ölen insan sayısı, 2.488.838’dir.
Dünya’da internet kullanıcı sayısı, 4.171.366.996’dır.
Şu anki dünya nüfusu, 7.689.660.865’dir.


Yukarıda aktardığımız veriler, Marx’ın vurguladığı sermaye birikiminin mutlak ve genel yasası olan bir tarafta zenginliğin, diğer tarafta yoksulluğun birikmesi yasasının bugün dünden çok daha etkin işlediğini, keskinleştiğini kanıtlıyor. Yani Dünya nüfusunun 3/4’ünün açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor olması rastlantısal değil.
ILO’nun 2004 Küresel Raporu’na göre, dünya çapında 246 milyon çocuk işçi çalışıyor.
ILO’nun açıklanan bir başka raporuna göre 2018 yılında küresel çapta 262 milyon çocuk okula gidemeyecek.
Gerçek rakamların daha yüksek olduğuna ise kuşku yok.
Devam edelim.
Emperyalist dünya ekonomisi kronik bir durgunluk içerisinde. Düşen büyüme oranları uluslararası kapitalist ekonomisinin nesnel bir diğer gerçeği. Dünya sermayesinin % 98'i maddi üretimden kopmuş, mali piyasalarda vurgun peşinde. Düşen kar oranları sonucu para sermayenin maddi üretimden ziyade uluslararası finansal pazarlara yığılması, ‘’ekonomilerin finansallaşması’’, tefeci devlet olgusu göz çıkarıyor... Kapitalist dünya sistemi, kapitalist üretim tarzı çürümede, asalaklaşmada sınır tanımıyor.
Düşen kar oranları sonucu para sermayenin maddi üretimden ziyade uluslararası finansal pazarlara yığılması; tefecileşme, asalaklık, spekülasyon, tefeci devlet olgusunun çarpıcı bir olgusu. Dünya ekonomisinin toplam hasılası yaklaşık 70 trilyon dolar, oysa borç-türev piyasalarında dolaşan para sermayenin ise toplam hacmi 850 trilyon dolar. Fazla söze gerek var mı!
‘’(150 ülkede devlet “büyüklerinin çaldığı para 12 trilyon doları”, Daily Beast, 05/03’’
(Aktaran E. Yıldızoğlu, Cumhuriyet) geçmesi emperyalist dünya sisteminin ve burjuva devletin rüşvet ve yolsuzluk bataklığındaki korkunç çürümesini de keskin bir şekilde yansıtmaktadır.
‘’Küreselleşme’’, ekonomik krizin çevrimindeki ve teknolojik temeldeki değişme olgusu emperyalistler arası rekabet ve hegemonya mücadelesini daha keskin hale getirmektedir, getirmeye de devam edecektir. Dünya çapında siyasi gericiliğin, neofaşizmin, militarizmin yükselişi proletarya ve halklara dönük baskı ve saldırıların daha derin ve kapsamlı, daha sert hale geleceğinin açık verileridir.
Emperyalist dünya sisteminin sorumlusu olduğu çevre felaketi olgusu yerküremizin ve insanlığın geleceğini de çıplak bir biçimde tehdit ediyor. Bu tehditin büyüyeceği ise açık. 21. asrın en önemli mücadele alanlarından birisi de ekosistemin korunması mücadelesi olacağı açıktır.
Kapitalist emperyalizmin proletarya ve halklara, doğaya ve insanlığa verebileceği bir şey kalmamıştır.
Uluslararası sermaye sistematik, derin ve kapsamlı yıkımla insanlığın geleceğini de tehlikeye atmıştır. Bu tablo sadece dünya proleter devriminin zaferiyle değiştirilebilir.
DEVAM EDECEK
*Yazı dizisi 3 ana bölümden oluşacak; 1. Bölüm, uluslararası politik durumun; 2. bölüm, iç siyasal durumun; 3. bölüm, Ortadoğu’nun değerlendirilmesini içerecektir.
Yazı dizimiz, siyasal durum ve gelişmelerin ana eğilimlerinin genel tablosunu sunmaya çalışacaktır.