Translate

28 Eylül 2019 Cumartesi

Pazar, Mart 12, 2017

Stalinin, Merkez Komitesinin Genel Kurulunda Yayımlanmamış Son Konuşması*

Bu makale, Stalin'in doğumunun 120. Yıldönümü anısına Rus gazetesi "Glasnost" dan alınmıştır;
Stalin'in ölümünden önce CC CPSU'da yapılan son konuşmasıdır. 16 Ekim 1952

Makale, Sovyetler Birliği'nde ilk kez gazete tarafından yayınlandı.

***********

Evet, partimizin kongresini yapmıştık. Çok iyi geçti ve birçoğunuz, aramızda bütünlük içinde bir uyum ve birliktelik olduğunu düşünebilir. Fakat düşüncede bu uyum ve birlik yok. Bazılarınız kararlarımıza karşı hatta beğenmiyorlar.



Diyorlar ki, neden genişletilmiş bir Merkez Komitesine ihtiyacımız var. Ama, CC CPSU'ya yeni kan ve yeni güç getirmenin gerektiği açık değil mi? Bizler yaşlanıyoruz, er ya da geç öleceğiz, ama bu büyük sorumluluğun meşalesini kimin eline vermeliyiz diye düşünmeliyiz, kimler bu sorumluluğun üstesinden gelecek ve komünizmin amacına ulaşacak? Bu (görev)  için, daha fazla enerjiye sahip genç insanlara, kararlı yoldaşlara ve siyasi liderlere ihtiyacımız var. Peki, devletin kararlı, sadık bir siyasi liderini yetiştirmek ne anlama geliyor? , Bu meşaleyi sürdürebilecek bir devlet lideri yetiştirebilmek için on, hayır, on beş yıla gerek var.

Ancak Sadece bunun olmasını dilemek yeterli değildir. Böylesine yeni kadroları yetiştirmek, zamana ve devletin günlük işleyişine katılıma, sosyalist toplumun inşasını daha üst düzeye taşıyacak devlet aygıt planlarının ve ideolojik kavramların tümünü içine alan pratik konularda öğrenmeyi gerektirir, ve bu yoldaşlar her türlü oportünist eğilimi tesbit edebilmeli ve ona karşı mücadele edebilmelidirler.,  Lenin tarafından öngörüldüğü şekilde, partimiz tarihi, taktiği, planları ve Sovyetler Birliği'nin geleceği yönünde eğitilen Leninist bir işçi olması gerekir.
Partimizin ve parti komitelerinin önemini ve rolünü artırmamızın gerekliliği aşikar değilmi? Partinin çalışmalarını sürekli olumlu yönde geliştirmek için  Lenin'in önerilerini  takip etmeme şansını alabilirmiyiz.? Bütün bunlar,  özellikle CC CPSU'sunda, liderliğe,daha genç olanların akışını gerektirir. Biz Lenin'in daima önerdiği gibi, buyolu izledik. Bu şekilde partimizin üyeliği de büyüdü.

Soru, neden bazı tanınmış yoldaşları parti ve devlet aygıtlarındaki görevlerinden aldık? Bu konuda ne denilebilir? Molotov, Kaganoviç yoldaşları (görevlerinden aldık) değiştirdik. Voroshilov ve diğerleri, daha az talepkar, fakat aynı derecede önem taşıyan yeni görevlere seçildiler. Bakan çalışması, güç, dayanıklılık ve yeni sorunlar için yeni düşünme isteyen son derece zor bir iştir. Neden genç ve nitelikli, enerjik yoldaşları onların yerlerine atadık? Onlar daha genç yoldaşlar, daha çok enerjiye ve güçlülüğe sahipler. Biz Eski Bolşevikler sonsuza kadar burada olmayacağız. Onlara destek olmalı ve onlara yardım etmeliyiz.

Değiştirilen yoldaşlar, uzmanlıkları, özverileri ve saygıları sorgulanamaz (şüphe götürmez bir gerçek olan) olan, eski Bolşevikler, çok önemli yeni pozisyonlardalar. Hepsi artık SSCB Bakanlar Konseyi Başkan Yardımcıları. Bu nedenle, kaç tane bakan yardımcısının olduğunu ben bile bilmiyorum.

Komünistler olarak kendi kendine eleştirel olmalı ve başkalarını da eleştirmeliyiz.

Merkez Komitesi tarafından yoldaş Molotov ve Mikoian'a yönelik eleştiriler oldu.

Yoldaş Molotov - davamıza en fazla adanmış. Parti amacı uğruna  hayatını verir.
Fakat onun çalışmalarının belirli  zayıf yönünü göz ardı edemeyiz. Dışişleri Bakanı olarak kendisini "kaygan" bir Diplomatik Karşılaşma'da bulan Molotov Yoldaş, İngiliz bir diplomata, kapitalistlerin ülkemizde burjuva gazeteleri yayınlamaya başlayabileceği konusunda güvence vermiş. Niye ? Bu, CC CPSU'nun bilgisi olmaksızın, böyle bir güvence vermek için yer miydi? Burjuvazinin sınıf düşmanımız olduğu, ve partili halkımız arasında burjuva gazetelerini teşvik etmenin zarar vereceği aşikar değilmi, (bu) bize herhangi bir fayda sağlamayacaktır. Bunun gerçekleşmesine izin verilmiş olsaydı, Sosyalizm ve SBKP'ye karşı saldırıların önce çok kurnazca ve sonra açık biçimde başladığı durumları öngörebilirdik. Bu, yoldaş V.M. Molotov'un birinci siyasi hatasıdır.

Molotov'un Kırım'ı Sovyet yahudilerine vermesi yönündeki yanlış önerisi ne (ne diyelim)?

Bu, yoldaş Molotov'un çılgınca bir hatası. Neden bu teklif edildi? Yoldaş Molotov bu öneri hangi gerekçelerle ortaya attı? Bir Yahudi Özerk Cumhuriyetimiz var. Başka (sına) artık ne gerek var? Kendi Özerk Bölgelerine ve Özerk Cumhuriyetlere sahip olan bir çok azınlık ülkesi var ... şimdi bu yeterli değil mi? Veya bu, SSCB Anayasasına ve uluslara dair politikasına güvenme mi demekdi? Yoldaş Molotov, hiç kimse tarafından Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği üzerinde toprak iddiasını sürdürmek için avukat olarak atanmadı!
Değerli yoldaşımız V.M. Molotov'un ikinci hatası budur! Dolayısıyla, bu bağlamda Molotov yoldaş, Politbiuro üyesi olarak bildirimlerinde doğru değildir. CC CPSU (Molotovun) önerisini kesin olarak mağlup etmiştir.(reddetmiştir)

E Molotov, eşine bu kadar derin bir saygı duyuyor; CC ya da Politbiuro'nun bu ya da şu sorun üzerine karar vermesinden çok kısa bir süre sonra, bu karar hemen Molotov'un karısı Zhemchuzhina'ya ve arkadaşlarına iletiliyor. Burada hepiniz tarafından bilindiği gibi (Zhemchuzhina nın) arkadaşları eski durumların gösterdiği gibi, güvenilir değildir. Şüphesizki ki, CPSU CC Politbiuro üyelerinden biri olan yoldaşın davranış biçimi olamaz.

Şimdi Mikoian yoldaşla ilgili olarak. Mikoian Kesinlikle (vergiye) karşıdır ve bu nedenle Sovyet köylüleri için her türlü vergilere karşı ajitasyon yapıyor.

Değerli yoldaşımız A. I. Mikoian'a açık olmayan nedir?

Çiftçi Yardımcısı - Kollektif çiftçilerle iyi ilişkilerimiz var. Kollektif Çiftliklerimiz sonsuza kadar kolektifleştirme ye kararlılar. Mahsullarımız bol ve tüm Kollektif Çiftliklerimiz işçilerin yaptığı gibi devlete vergi vermelidir. Bu nedenle Mikoyan yoldaş tarafından öne sürülen öneriye katılmıyoruz –

MİKOYAN - Konuşmacının tribününe geliyor, kollektif çiftlik politikalarını savunmaya başladı.

STALIN - İyi Mikoyan yoldaş, sen kendi politikalarının içinde kaybolmuşsun ve şimdi de CC üyelerini kendinle birlikte kaybolmasına çalışıyorsun. Hala anlamadınmı?

MOLOTOV - konuşmacı tribününe gelir, hatalarını CC'nin önünde tümüyle kabul eder, ancak Stalin'in sadık bir öğrencisi olduğunu ve her zaman sadık kalacağını söyler.

STALIN - (Molotofun konuşmasını keser) Bu saçmalık. Hiç öğrencim yok. Hepimiz büyük Lenin'in öğrencisiyiz.

Stalin, gündeme made madde devam etmeyi ve yoldaşları farklı devlet komitelerine seçmelerini önerir. Politbüro hariç, Başkanlığı CC CPSUnda şimdi genişleyen CC de ve Sekreterlik'te CC CPSUda toplam 36 üye seçildi.

Seçilenlerin yeni listesinde hepsi eski Politbiuro üyesidir - yoldaş A.A Andreev'in şu an herkesin bildiği gibi ne yazık ki tamamen kulakları duymuyor ve bu nedenle görev yapamaz halde.

Podyumdan bir ses - Stalin yoldaşını CC CPSU nun Genel Sekreteri ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçmeliyiz.

STALIN - Hayır! Beni bu iki görevden de almanızı (azletmenizi) rica ediyorum!

MALENKOV - Tribüne geliyor: Yoldaşlar! Hepimiz oybirliğiyle, liderimiz ve öğretmenimiz Stalin yoldaşa CC Sekreteryası Genel Sekreteri olmasını rica ediyoruz.

Çeviri , Erdoğan Ahmet, 
Mart 12, 2017

Kaynak:
Sovyet Halkıyla Dostluk ve Dayanışma Konseyi, North Star Compass, 2000.

Unpublished Speech by Stalin at the Plenum of the Central Committee, CPSU

*Bu çeviri, Marksist Leninist Değerlendirmeler sitesinden alınmıştır. Okuyucunun bu siteyi takip etmesini öneriyoruz.

20 Eylül 2019 Cuma


PARTİ TARZI

I
Parti tarzı üzerine çok sayıda yazı yayınlanmıştır. Birlik Devrimi ve ardından gelen süreçte parti tarzı bakımından ana nitelikleri ve genel çerçevesi doğru olan ve bir dönem pratikleştirilmeye çalışılan bir yönelim vardı. Ancak, özellikle 2003 dönemecinden sonra postMarksizmin, halkçı devrimciliğin ideolojik etkisi daha belirgin hale geldikçe, Birlik Devrimi'nde ve politik atılım sürecinde somutlaşan ve çekirdek halinde gelişmeye başlayan parti tarzı teori ve pratiğinden uzaklaşma belirdi. Resmi tarih yazımına yedirilen analizlere göre öncü kendi tarihinde bazı dönemlerde parti tarzını (94-96 ve 2003-2006) ustalıkla uygulamıştır. Bu dönemlerde de tabii ki bazı hatalar ve zaaflar olmuştur. Fakat 97-2001 ve 2006 sonrası (ne zamana kadar?) parti tarzından sapılmıştır. Bu tablonun da asıl sorumlusu ''taktik önderlikler''dir...

Parti tarzı, olmuş bitmiş tamamlanmış bir şey değildir, aksine onun her bir tarihsel dönemeçte ve her somut durumda yenilenmesi, geliştirilmesi, yetkinleştirilmesi gerekir... Bir komünist partisi ancak zaaflarından, yenilgilerinden, öz deneyimlerinden ders alarak hedeflerine doğru kararlılıkla yürüyebilir. Bu, tarz bakımından da tümüyle geçerli ve doğru bir perspektiftir. Meseleye bu açıdan bakınca mekanik değerlendirmelerle şu dönemde parti tarzı vardı, şu dönemde yoktu gibisinden bir değerlendirme objektif gerçeği ifade etmemektedir. Girişte ifade ettiğimiz mekanik, subjektif saptamanın gerçeklerle bağdaşmadığı vurgulanmalıdır. Bu subjektif ve mekanik değerlendirmenin beslendiği tek değil ama en önemli ya da başta gelen kaynağını öncünün ideolojik doğrultusundaki bozulma oluşturmaktadır. Birlik Devrimi'nin teorisinden, programından, stratejisinden ve tarzından sapma, en açık şekilde, ezilenleri temel almada, elitist ve bürokratik kültten başka bir şey olmayan ''stratejik önderlik'' zihniyetinde, bürokratik çalışma tarzında billurlaşmaktadır. Sorun öncelikle bu bağlamda kavranarak çözülmelidir. Komünist partilerde ortaya çıkan her sorunun mutlaka teorik arka planı incelenmeli, teorik-ideolojik, siyasi, örgütsel-pratik çalışmalar bir bütünsellik içerisinde eleştirel ele alınmalıdır. Bütün sorunlar bu ana eksene bağlı kalınarak incelenmeli, teorik ve pratik duruşa ve gelişmeye göre eleştirel ele alınmalıdır. Bu yöntem ve Leninist eleştiri gücü temel alınmadığı içindir ki öncüyü darbeleyen sorunlar ve kriz çözülememektedir.

Örneğin, devrimci hareketin nerdeyse 50 yıla varan (dile kolay, yarım asır!) bir politik tarihi var. Komünist hareketin, 79 yılını dönemeç olarak ele alırsak, 40 yılı bulan, Birlik Devrimi'nden bu yana ise 25 yılı bulan tarihi var. Peki komünist partinin bu tarihin ardından geldiği yer neresidir? Öncülük, önderlik iddiamız ve siyasal-tarihsel misyonumuz bakımından işin neresindeyiz!? Bu durumun herkesi başlı başına sarsması ve bu tablonun parti tarzı bakımından da eleştirel ele alınması gerekmiyor mu?! Parti tarzı üzerine konuşurken de bu soruyu kendimize ısrarla sormamamız, eleştirel yaklaşmamamız olanaklı mı?

Herhangi bir parti, partinin kendisi hakkındaki düşünceye, sözlerine, sloganlarına göre değil, eyleminin içeriğine göre değerlendirilir ve değerlendirilmelidir de... Bu, komünist öncü için de geçerlidir.

Gerçek şu ki, Birlik Devrimi ve atılımıyla “parti tarzı” (komünist çalışma tarzı) çekirdek halinde bir yönelim olarak ortaya çıkmaya başlamış ancak o, geliştirilememiş, giderek eski tarz, grupsal tarz, ekipçi tarz, mistik romantik tarz baskın bir unsura dönüşerek sürece yön vermiştir. 1994-96 döneminde Birlik Devrimi ile doğan sinenerjinin anti-faşist kitlesel yükselişle birleşmesiyle politik bir atılım yapılmıştı, ancak bu atılım öncüyü aşmış, öncü gelişmenin ihtiyaçlarına yanıt vererek geleceğe yürümek bir yana gelişmenin altında kalmıştır. Bu atılımın içinde ve ardından parti ağır bir darbe yemiş, siyasi ve örgütsel çalışmalar ağır bir dağınıklık ve gerileme sürecine girmiştir. Böylece öncü esas olarak kendi yapısal zaaflarının ürünü olarak kendi tarihinin ilk siyasi ve örgütsel yenilgisini almıştır. Bu tablo Marksist Leninist bir parti tarzı yönelimimize karşın esasen oturtulamadığının da bir ifadesi olmuştur.

Stratejinin yön vermesi gereken taktiksel gelişmenin birlikte içselleştirilmemesi, yeni dönemde gelişmenin gereklerine ve gereksinmelerine yanıt verecek siyasi ve örgütsel yeteneklerin kazanılamaması, deneyim eksikliği, düşmanın gücünün küçümsenmesi, bir gelecek perspektifiyle gelişmenin ele alınamaması vb. sonucu söz konusu yenilgi ortaya çıkmıştı. Birlik Devrimi’nin gerçekleşmesi ve 94-96 politik atılımının yarattığı zafer sarhoşluğu (kökleri birlik öncesi tarihe uzanan ama yeni dönemde sürecin bağrında kendini farklı biçimlerde de üreterek) gelişen zaafların görülmemesiyle birleşerek partiyi faşizmin saldırılarına ve ağır darbelerine açık hale getirmiştir. Bu durum zaafların serpilip gelişmesine yol açmıştır. Kazanımlarımıza sahip çıkarken zaaflarımızın da bilince çıkarılması ve aşılması yaşamsal önemdedir. Oysa 94-96 atılım süreci (ki tarihimizin en iyi dönemiydi) ısrarla idealize edilmiş, daha sonra, daha açık biçimlenmeye başlayan önderlik kültünün gelişmesine de payanda yapılmıştır.

1997-2001 arası dönemde (ağır bir yenilginin üzerinden dağılmış, oldukça zayıflamış örgütsel yapının yeniden toparlanmasında, siyasi ve örgütsel çalışmanın aktifleşmesinde ifadesini bulan) yaratılan temel ve kazanımlar üzerinden giderek 2003-2006 arası dönemde politik ve örgütsel alanda yeni bir çıkış gerçekleştirilmiş, sağlanan olumlu göreli gelişme ise, devrimci komünist tarihimizde görülmemiş ağır bir siyasi ve örgütsel yenilgiyle noktalanmıştır. Buna karşın bu tablonun yaşanmasının ağır sorumluluğunu taşıyan zaaflı zihniyetle, yapısal zaaflarla, çalışma tarzıyla sürecin dersleri ışığında köklü bir ideolojik mücadele yürütülememiştir. Bu doğrultuda doğru bir perspektife dayanılarak yürütülen mücadelenin önü ise giderek kesilmiştir. Yenilginin ve ortaya çıkan tahribatın baskısında somutlaşan psikolojiyle esasen uzlaşıcı davranılmış, öncünün kendisini yeni derslerle donatarak yenilenmesini engellemiştir. Bu yenilgi de ortada Marksist Leninist bir parti tarzının oturtulamadığının açık bir kanıtı olmuştur. Öz deneylerimiz ve tarihin dersleri, yenilgilerimizin esas nedeninin, (çok önemli bir neden olmakla birlikte) düşmanın taktik üstünlüğü olmadığı ve bazı hatalarımızla izah edilemeyeceğini, yüzeysel ve yeterince eleştirel ve özeleştirel olmayan bir önderlik anlayışı ve çalışma tarzıyla sorunlarımızı çözemediğimizi yeterince göstermiştir...

Tarihsel ve yapısal zaaflarımız sonucu, 2006’dan bu yana geçen süreçte, yeterli olmaktan uzak olmakla birlikte, bütün devrimci çabaya karşın illegal parti yapısı gerilemiş, giderek fiilen kelimenin gerçek anlamıyla illegal bir örgütlenmeden bahsedilemeyeceği, sınırlı ve yetersiz bir çerçevenin ötesine geçilemediği, legalizmin baskın pratiğe dönüştüğü, dahası giderek legal çalışmanın da dibe vurduğu, nerede hareket orada bereket kendiliğindenciliğinin damgasını bastığı, çok sayıda kadronun esas olarak öncünün kendi içsel zaaflarıyla bağlı olarak kaybedildiği, Birlik Devrimi'nin vurguladığı, ilk atılımımız kesitinde yaşam bulan politik kitle çalışmasından esaslı uzaklaşıldığı bir süreç yaşanmıştır. Bu süreç işçi sınıfının da ezilenci postMarksist oportünist yönelim nedeniyle gerçekte unutulduğu bir süreç olmuştur. Bu süreç ağır bir ideolojik bunalımla iç içe geçmiş, süreç yönetilememiş, ideolojik ayrılıklar giderek büyümüş, ilkeli ve köklü eleştirel bir perspektifle incelenmesi gereken bir tablonun çıkmasına yol vermiştir. Üstelik Gezi/Haziran ayaklanmasıyla ilan edilen ve hala devam etmekte olan (kanımızca sübjektif olan) ''devrimci durum’’ saptamasının hiçbir gereği yerine getirilememiş, fakat ''devrimci durum’’ üzerine yazılıp çizilmeye devam edilmiştir.

Bu olguları genişletebiliriz ama şimdilik gerekmiyor. Ancak tam da burada bu gerçeklerin bize gösterdiği şeylerin altını çizmemiz gerekiyor; ortada Birlik Devrimi'nin iddiası ve yöneliminde somutlaşan komünist parti tarzı adını hak edecek bir tablo-durum yok. İdare-i maslahatçılığın ve bürokratizmin, kendiliğindenciliğin, dar pratikçi amatörlüğün damgasını bastığı bir zihniyet ve duruş sürece yön verir hale gelmiştir. Ne üzücüdür ki onca emeğin ve bedelin ve sınıf partisi olma, öncü olma inancımız ve iddiamızın hakkı verilmemiştir. Dahası, nesnel karakteri gereği, küçük burjuva oportünist sapma gerçek durumun bilince çıkarılmasını da önlemiştir. Kendi tarihimizin en ağır, en yıkıcı ideolojik, siyasal, örgütsel bunalımının içerisine sürüklenilmiştir. İdeolojik ayrılıklar zamanında, yeni ve üst düzeyde bir irade birliği ve donanım kurarak sınıf savaşımının gereksinmelerine yanıt olacak tarzda çözülememiştir. Tarihsel tecrübe teoriyi bir kez daha acı bir şekilde doğrulamıştır ki, öncü, sorunların kaynağı olan küçük burjuva zihniyetle, önderlik ve çalışma tarzıyla ne kendisini yenileyebilir ne de geleceğine güvenle bakabilir. Tüm bunlar komünist hareketin küçük burjuva oportünist günahlarının ürünüdür. Program ve stratejisine bağlı kalmayan, idare-i maslahatçı, ilkel, dar pratikçi tarzla komünist öncü sorunlarını çözemez… Görev partileşmektir, önderleşmektir.

Tüm bu süreçte en önemli devrimci kazanım ise Rojava devrimine katılımda somutlaşmıştır. Bu kazanımın da altı çizilmelidir.

II

Komünist öncünün komünist bir parti tarzın gerekleri bakımında gerçek durumunun incelenmesi için Stalin’in Leninist çalışma tarzı üzerine şu özlü ama son derece derin özetlemesi örnek alınmalıdır.

''ÇALIŞMA TARZI

''Burada sözkonusu olan edebî tarz değildir. Çalışmada tarzdan, leninizmin pratiğinin belirli ve kendine özgü niteliğinden, leninist militanın özel tipini yaratan şeyden sözetmek istiyorum. Leninizm, partide ve devlet aygıtında da özel tipte militan yetiştiren, çalışmada özel bir tarzı, leninist tarzı yaratan teorik ve pratik bir okuldur. Bu tarzın ayırdedici çizgileri nelerdir?

''Özellikleri nelerdir? Bu özellikler ikidir: a) Rus devrimci atılımı ve b) Amerikan pratiği anlayışı. Leninizmin tarzı, bu iki özelliğin parti ve devlet çalışmalarında birleştirilmesidir.

''Rus devrimci atılımı, eylemsizliğe, yerleşmiş verimsiz alışkanlıklara, tutuculuğa, zihin durgunluğuna, eski geleneklere kölece bağlılığa karşı panzehirdir. Rus devrimci atılımı, öyle canlandırıcı bir güçtür ki, zihni açar, ileriye doğru iter, eskiyi parçalar, perspektifler açar. Bu atılım olmadan, hiç bir ilerici hareket olanaklı değildir. Ama pratikte, Amerikan pratiği anlayışı ile birleşmezse bu atılımın boş, 'devrimci' manilovizme dönüşmesi çok olasıdır. Bu cinsten yozlaşma örneklerine sık sık raslanır. Kökeni, her şeyi yoluna koyabilen, her şeyi değiştirebilen kararnamelerin kerametine körükörüne inanmak olan 'devrimci' işgüzarlık hastalığını ve 'devrimci' plan yapma hastalığını kim bilmez? Uskomçel, (Komünist İnsanın Olgunlaşması) adlı yapıtında bir Rus yazarı, İ. Ehrenburg, mükemmel ve ideal insanın şemasını çizmeyi amaç edinen ve buna verdiği 'emek' içinde 'boğulan', bu hastalığa tutulmuş bir 'bolşevik' tipini betimliyor. Bu öyküde pek fazla abartma vardır; ama öykünün, bu hastalığın tam ve doğru bir betimlemesini yaptığı da kesindir. Öyle sanıyorum ki, bu hastalarla, Lenin kadar amansızca alay eden olmamıştır. Lenin, bu devrimci işgüzarlık hastalığını ve 'kararnamelerin kerametine inanmak illetini (decretoınanie)' 'komünist böbürlenme' diye nitelerdi.

''Komünist böbürlenmesi –diyor Lenin–, henüz kovulmadığı komünist partisinin üyesi olan ve komünist kararnamelerle bütün ödevlerini yerine getireceğini hayal eden adamın gerçeğidir." ('RSSCF'nin II. Siyasal Eğitim Emekçileri Kongresinde Söylev', c. XXVII, s. 50-51, Rusça.)

" 'Devrimci', tumturaklı sözlere karşı Lenin, genellikle düpedüz günlük görevleri ileri sürerdi, böylelikle 'devrimci' işgüzarlığın, gerçek leninizmin ruhuna ve lafzına aykırı olduğunu belirtirdi. Lenin şöyle diyor:

'' 'Daha az tumturaklı sözler ve daha çok günlük iş. ... Daha az siyasal gevezelik, komünizmin kuruluşunun en basit ama canlı olgularına daha büyük dikkat.' ("Büyük İnisiyatif", c. XXIV, s. 343 ve 335, Rusça.)

''Amerikan pratiği anlayışı, tersine, "devrimci" manilovizme ve işgüzarlığa karşı panzehirdir. Amerikan pratiği anlayışı, engelleri tanımayan, her cins ve her türlü engeli verimli çalışmayla deviren, önemsiz de olsa başladığı işi kesinlikle bitiren ve ciddî bir kuruluş çalışmasında kesenkes edinilmesi zorunlu olan yılmaz bir güçtür.

''Ama Amerikan pratiği anlayışı, Rus devrimci atılımıyla birleşmezse, yozlaşır, dar ve ilkesiz işgüzarlık derekesine düşebilir. Bazı "bolşevik'leri yozlaşmaya ve devrim davasını bırakmaya sürükleyen dar pratikçilik ve ilkesiz işgüzarlık hastalığını kim bilmez? Bu özel hastalık, B. Pilniyak tarafından, Çıplak Yıl adlı romanında betimlenmiştir. Bu romanda, yazar, büyük 'enerji' ile çalışan, ama perspektiften yoksun olan, 'neyin ne için' olduğunu bilmeyen, ve bu yüzden devrimci çalışma yolundan sapan irade sahibi, pratik kararlar vermeye yetenekli Rus 'bolşevik' tiplerini gösterir. Hiç kimse bu işgüzarlık hastalığını Lenin kadar acı bir biçimde alaya almamıştır. 'Dar pratikçilik', 'ahmakça affairisme' – Lenin bu hastalığı işte böyle nitelerdi. Buna karşı canlı, devrimci çalışmayı, devrimci perspektif zorunluluğunu ileri sürer; böylelikle ilkesiz işgüzarlığın, gerçek leninizme, 'devrimci' boşboğazlık kadar aykırı olduğunu belirtirdi.

''Rus devrimci atılımıyla Amerikan pratiği anlayışının birleştirilmesi, işte parti içinde ve devlet aygıtında çalışmada leninizmin özü budur.Ancak bu ikisinin birleştirilmesi, bize, tam leninist militan tipini ve çalışmada leninist tarzı verir.’’ (Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları)

Bu perspektif, öncelikle de ilkesel düzeyde, teorik-ideolojik düzey ve derinlikte açığa çıkarılmadığı ve bir politik-örgütsel donanıma çevrilmediği sürece, şöyle hatalarımız var, böyle eksikliklerimiz var, öyle zaaflar ortaya çıktı vs. analizleriyle sorunların çözülemeyeceği bizce açıktır; ancak söz konusu perspektif sınıfın görüş açısından uygulanırsa komünist öncünün niteliksel yenilenmesine değerli bir katkı olacaktır.

Yaşadığımız sorunlar bir bütünlük içerisindedir, birbirine bağlıdır, diyalektik bir etkileşim ve iletişim içindedir. Hastalığın doğru teşhisi, kaynaklarının açığa çıkarılması, tedavi yöntemlerinin köklü bilince çıkarılması ve kesintisiz pratikleştirilmesi bir bütünlük içinde ele alınmak zorundadır. Bu sorunların feda ruhuna yapılan çağrılarla, öncü feda birliği ajitasyonuyla, tek yanlı değerlendirmelerle çözülecek sorunlar olmadığına inanıyoruz. Komünist devrimcilik söz konusu olduğunda devrimci çalışma yürütüyor olmak, bedeller ödemek kendi başına ölçü olamaz. Bütün devrimci-demokratik grup ve partiler az ya da çok devrimci çalışma yürütmekte ve ciddi bedeller ödemektedir. 50 yıla dayanan tarih de bunu kanıtlamaktadır. Bu bağlamda belirleyici olan komünist bir partinin küçük burjuva devrimciliğiyle, onun her akımıyla proletarya devimciliği arasına her bakımdan kesin sınırlar çekebilmesi ve pratik-siyasal bir hareket olarak da bunu kanıtlayabilmesidir. Bu ayrım çizgisinin parti tarzı bakımında da somutlaşması gerekir diye düşünüyoruz. Bu bakış açısı, yöntem, pratik duruş salt bu toprakların komünist öncüsü için değil, tüm komünist partiler için geçerlidir ve yol göstericisi ise, Marksizm-Leninizm'dir.

III

Herhangi bir komünist partinin yaşadığı ya da yaşayacağı kriz, bireylerle, kaderle, sübjektivizmle, mekanik kalıplarla izah edilemez. Partiler sorunlarını zamanında çözemediklerinde, sorunlar kar topu gibi büyüdüğünde, sınıf mücadelesinin gerisine düştükleri zaman krizlere sürüklenirler. Krizlerin yönetilmesi gerekir; yönetilemediği koşullarda kriz partileri pençesine alır ve ağır tahribatlara yol açar. Krizleri çözmek amacıyla sürecin yönetilmesi ile krizin bir parçası haline gelmek iki farklı şeydir. Bu krizler nesnel temelleriyle ve öznel alandaki nedenleriyle birlikte incelenmeli ve aydınlatılmalıdır. Krizin nesnel sınıfsal nedenleri, iç ve uluslararası koşulları bir bütünlük içinde bilince çıkarılmalıdır. Komünist çözüm gücü ancak bu perspektifle olanaklı olabilir. Örgütsel sorunlar salt örgütsel sorunlarla, politik sorunlar salt politik sorunlarla sınırlı ele alınamaz ya da bu sorunların özgüllüğünü içerecek bir bütünlükle ele alınamazsa öncülük iddiası işlevsiz, ajitatif bir tabloya dönüşür. Çıkan sorunların teorik arka planıyla birlikte incelenmesi ve çözülmesi zorunludur. Lenin Buharin'i eleştirirken söylediği şu sözlerin pratiğimize yol göstermesi gerekir; ''

Dünyanın hiçbir komünist partisi sorunlarını, bunalımlarını halkçı devrimcilikle, küçük burjuva bürokratizmiyle, tasfiyecilikle çözememiştir. Aksine krizlerini bu vb. oportünist zaaflarla, sapmalarla ideolojik ve örgütsel olarak hesaplaşarak çözmüşlerdir.

Çözüm, teori ve pratiğinin merkezine proletarya sosyalizmini ve proletaryayı koyan Birlik Devrimi’nin temel iddia ve misyonunu temel almaktan, tarihsel pratiğin dersleriyle kuşanmaktan, bu eksende öncünün yeniden yapılanlanmasından geçmektedir. Fakat bunu Narodnizme, Bernsteinciliğe, ‘’Legal Marksizm’’e, Kautskyciliğe, II. Enternasyonal oportünizmine, Troçkizme, modern revizyonizme, orta yolculuğa, öncü savaş ve ideolojik önderlik teorilerine, post-Marksizme, post-Marksizmin bir biçimi olan ezilenci oportünizme, sözde ‘’21. yüzyılın sosyalizmi’’ne vb. yönelerek yapamayız. Bütün mesele Marksizm-Leninizm’e, diyalektik materyalist yönteme bağlı kalarak yenilenmeyi başarmaktır. Bu bağıntıda ilkeli eleştiri-özeleştiri ile geçmişten gelecek için devrimci komünist derslerin çıkarılarak ve pratik-siyasal bir silaha dönüştürülebilmesidir. Bu olanağın ideolojik ve pratik bir silaha dönüşmesi ise, tümüyle komünist öncünün Marksist Leninist teorik ve pratik duruşuna ve istikrarlı ısrarına bağlıdır.

Bütün sorunların, Birlik Kongresi Belgeleri'nde de güçlü bir şekilde ortaya konulan ve Lenin'in her şartta altını ısrarla altını çizdiği aşağıda yer alan teorik ve pratik ilkesel duruşa özeleştirel dönmekle çözüleceğine inanıyoruz;

“Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel yöntemlerini ve diğer bütün görevlerini buna bağımlı kılmayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” (Lenin, Kitle İçinde Parti Çalışması, Ankara, Ekim Yayınları, 1989, s. 13)

*Bu yazı yeniden düzenlenmiştir.

16 Eylül 2019 Pazartesi

KOMÜNİST PARTİSİ PROLETARYANIN ''ÖNCÜ FEDA BÖLÜĞÜ'' MÜDÜR!*
Komünist parti, ''proletaryanın öncü müfrezesidir.''
''Bizim Müller'in uyguladığı yöntem, yaşamın her alanında görülen romantizmin tipik bir örneğidir. Bunlar şeylerin en yüzeysel görünüşlerinden derlenen günlük önyargılardan oluşurlar. Ardından da, bu yanlış ve basmakalıp içeriğin, esrarlı bir ifade tarzıyla 'yüceltilmesi' ve ululaştırılması işi kalıyor.”
MK adına kamuoyuna yapılan bir açıklama ile MLKP'nin 6. Kongresi'nin yapıldığını öğrendik. Öncelikle başarılar diliyoruz. Ağır siyasal koşullar altında bir kongrenin toplanmış olması kendi başına devrimci bir kazanım ve başarıdır. Kongre belgeleri yayınladığında kongrenin kararlarını öğrenme şansımız olacaktır.
Kongre duyurusunda komünist öncü, ''proletaryanın öncü feda bölüğü'' olarak tanımlanıyor. Bu tanımlamayı teorik ve ilkesel açıdan yanlış buluyoruz.
Komünist parti nedir? Komünist partileri proletaryanın öncü feda bölüğü müdür? Komünist partilerin sınıfsal ve tarihsel misyonu nedir? Marksizm Leninizm proletarya partilerini sınıfın öncü feda bölüğü olarak mı tanımlar?
Parlak slogan ve formüllerin, söylemin Marksizm Leninizm ile bağdaşıp bağdaşmadığına her zaman için özel bir dikkat gösterilmelidir. Bilinir, parıldayan her şey altın değildir.
''Kavramlar, teorileştirmeler, kategoriler hareketli nesnel gerçeği bilimsel bakımdan aslına en yakın ya da tam olarak yansıttığı, ifade ettiği oranda bilimsel bakımdan anlamlı ve değerlidirler. Unutmamalıyız ki yeni tip burjuva ideolojinin son saldırı dalgasını, örneğin 1980’ler öncesi tarih kesitinden, çok daha derin ve çarpıcı ayıran olgularından birisi de kavramların, nesnel ekonomik-toplumsal, sınıfsal ve bilimsel içeriğinden koparılarak iğdiş edilmesi ve çok amaçlı, çok anlamlı, çok katlı ilkesiz ve belirsiz bir tarzda kullanılmasıdır.''**
Sınıflı bir dünyada ve toplumda yaşıyoruz; sınıflar üstü ya da dışı bir düşünce yoktur. Her sınıf doğayla, toplumla, tarihle, düşünceyle kendi sınıfsal çıkarlarının ifadesi olan özgün bir dille ilişkilenir. Sınıfların literatürleri, kavramları, sloganları, söylemleri, ilk anda ister görünsün isterse görünmesin, bir sınıf karakterine sahiptir. Sözleri, sloganları, kavramları dilediğimizce kullanamayız. Onların nesnel bir doğası vardır. Bunları kendi subjektivizmimizin eseri olabilecek anlamlar kazandırarak kalem oynatamayız. Nesnel ve denetlenebilir veriler ve analizler üzerinden söylemin, sloganların, tanımlamaların karakterini, verdiği mesajları incelemek, aydınlatmak zorundayız. Lenin'in dediği gibi, ''İnsanlar her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır.” Bu gerçek, komünist partilerin tanımlanması için de geçerli ve yol göstericidir.
Herhangi bir komünist partinin feda ruhunu temsil etmesi, sınıfı ve kitleleri kendi öz çıkarları için her türlü fedakarlığa çağırması nesnelerin doğası gereğidir. Böyle bir fedakarlık olmadan devrim ve komünizm savaşımı zafere ulaşamaz. Ancak proletaryanın asgari ve azami amaçları için fedakarca savaşması ile onun öncüsünün ''öncü feda birliği'' olararak tanımlanması iki farklı şeydir. Bu ikinci tanım, Marksizm Leninizm'le bağdaşmaz. Komünist partiler, kendilerini feda etmek için kurulan feda müfrezeleri değildir. Onlar, devrim ve sosyalizm mücadelesini zafere eriştirmek ereğiyle kurulmuş partilerdir. Kendini feda etmekle hiçbir komünist parti sınıfsal amaçlarına ulaşamaz. Komünist partiler devrimin fedaileri, fedai örgütleri değildir. Cesaretin, yiğitliğin, fedakarlığın savaş yeteneneğiyle, deneyimle, komünist akılla, geçmişten gelecek için dersler çıkararak yürümekle birleşmesi gerekir. Yapılması gereken ve yapılan fedakarlığın zaferinin ön koşulu bu sentezde ifadesini bulur. Temel ve belirleyici olan proletarya partisinin kendisini ''öncü feda birliği'' olarak feda etmesi değil, proletaryanın asgari ve azami amaçlarının zaferi için tarihsel ve güncel görevlerini başarıyla yerine getirmesidir. Soruna bu perspektiften bakmayan, bilince çıkarmayan, pratik-siyasi hattını da bu eksende kurmayan ve geliştirmeyen komünist öncü güçler giderek kendi öz sınıfsal temellerinden koparlar. Bu durum devrimci niyetlerle ilişkili değildir. Burada da belirleyici olan nesnel gerçeklerdir. Uluslararası Komünist Hareket'in tarihsel deneyimi de komünist partilerin narodnizm ve benzeri akımların ideolojisine ve etkilerine karşı mücadele içerisinde gelişip güçleneceğini kanıtlar. Türkiye ve Kürdistan komünistlerinin 68 ve71 devrimci hareketinin devrimci romantizminden öğreneceği çok şey vardır ama yürünmesi gereken yol, daima enternasyonal proletaryanın yoludur.
Marksizm Leninizm bir bilimdir, bilimsel komünist aklın yerine duyguları, sezgileri, devrimci kahramanlığı, öncü feda birliği teori ve pratiklerini geçirmez. Marksizm Leninizm proletaryanın dünya görüşüdür ve proletaryanın kurtuluş hareketinin teorisi olarak her türlü teolojik romantizmi, ahlakçı perspektifleri reddeder. Doğayla, toplumla, insanla, sınıflarla, düşünceyle, duygular dünyasıyla, dinle, mistisizmle ilişkisinde ve duruşunda komünist akla, eleştiri gücüne, proletaryaya ve bu temelde dünyayı değiştirme teori ve pratiğine dayanır. Dolayısıyla komünizm adına devrimci-demokratik romantik, popülist sözler, sloganlaştırmalar Marksizm Leninizm adına savunulamaz.
Marksizm Leninizm bir din, komünist partilerde dinsel bir hareket değildir, orada hiçbir kutsallığa yer yoktur. O, özel mülkiyet dünyasına ve özel mülkiyet dünyasının her biçimine karşı devrimci bilimsel başkaldırı harekatıdır ve doğası gereği nihai hedefi de her türden özel mülkiyet dünyasından kopuşu amaçlayan sınıfsız toplumdur (komünizm). Bilindiği gibi küçük burjuva devrimci demokrasinin özellikle bir kesimi yaratılan ya da yaratılmaya çalışılan kutsallıklar ve doğmalar zırhıyla gerçekte sonuna kadar tek devrimci sınıf olan proletaryaya ve onun dünya görüşü olan Bilimsel Komünizme reddiye yazarak politik mücadelelerini yürütmüşlerdir. Devrimci-demokrasi, daima Marksizm-Leninizm'in yerine, küçük burjuva ütopik, romantik, ahlakçı, halkçı, nerede hareket orada bereket diyen teori ve pratikleri geçirmeye çalışmıştır. Kuşkusuz ki genel bir Marksist Leninist söylemin ardına gizlenmeye çalışarak. Oportünistlerin değişik türden oportünist eğilimlerle uzlaşması, bir sınıf kardeşliği ile davranması, Bilimsel Komünizmin teori ve pratiğini tasfiye etmesi eşyanın doğası gereğidir. Bir elini burjuvaziye, diğer elini proletaryaya uzatan sosyalizm maskesi takmış oportünist akımlar iki sandalyeye oturarak kendilerini var edegelmişlerdir. Dünya çapında proletarya sosyalizminin atağa geçtiği, devrim ve sosyalizm dalgasının geliştiği koşullarda bu olgu, daha çarpıcı biçimler almıştır daima...
Dünya devrimi, 1980'lerin birinci yarısından itibaren gerilemeye başlamıştı. 89-91 kesitinde kapitalist/revizyonist bloğun yıkılışıyla, dünya devrimi dibe vurdu. Dünya devriminin geçici yenilgisi aynı zamanda dünya komünist hareketinin tasfiyesinde ve sosyalizmin prestijinin dibe vurmasında cisimleşti. Yenilgi ve dolu dizgin gericiliğin baskısının ürünü olan ve odağına da Marksizm-Leninizm'i, proletaryayı, Uluslararası Komünist Hareket'i, Ekim Devrimini ve ardıllarını koyan, dünya proleter devrimine karşı sayısız biçimlerde saldıran tasfiyeci dalga şaha kalktı... ''Elveda proletarya, Marksizm-Leninizm, dünya devrimi'', ''tarihin sonu'' haykırışları dört bir yanı sardı. Dünya çapında yaşanan çok önemli alt-üst oluşlar bilimsel bakımdan yeterince anlaşılamadı. Dünya proleter devriminin önünü açacak teorik çalışma ve üretim, politika yapılamadı, geliştirilemedi... Bu durum, komünist parti ve grupların kendisini yenilemesini önlediği gibi komünist örgütlerin şu veya bu tarih kesitinde yolundan sapmasına vb. yol açtı; bu tehlikenin geçtiği ise zaten iddia edilemez. Dünya çapında 2000'lerden bu yana proletarya ve halkların mücadelesinde bir canlanma, gelişme yaşanmakla birlikte küresel tasfiyeci akımın tahribatı, saldırıları, kuşatması devam etmektedir. Dünya komünist hareketi hala güçsüz, dağınık, toparlanabilmiş değil. Bu olgu, başlı başına tasfiyeciliğe, onun değişik türden renklerine karşı verilen mücadeleyi zayıflattığı gibi tek tek komünist partileri de tasfiyecilikten etkilenmeye açık hale getirmektedir.
Birlik Devrimi ve atılımı en ağır siyasal koşullarda gerek Türkiye'de gerekse de küresel alanda gemi azıya alan tasfiyeci akıma karşı Marksizm Leninizm, Komünizm, Parti ilkelerini ve bayrağını kararlılıkla yükselterek gerçekleşti. Birlik Devrimi ve atılımı diğer şeylerin yanı sıra sosyalist romantik, ütopik arayışları da mahkum etti...
Marksizm-Leninizm'in sayısız biçimlerde tahrifine, proletaryadan ve uluslararası proleter devrimin zaferinden kesilen umutların, yaşanan hayal kırıklıklarının o günlerde değil de, daha sonra çeşitli komünist partilerin saflarını etkilemesi bir olgudur. Ayrıca partilerin yaşadıkları siyasi ve örgütsel yenilgilerin de rolü burada kaydedilmelidir. Komünist partilerin niteliksel bozulmasının, nitelik kaybının her zaman için partileri her renkten oportünizme açık hale getirdiğini; bir başka sınıfın kulvarına soktuğu yerel, kısmi bir olgu değil, deneylerin gösterdiği gibi genel, uluslararası bir olgudur. Dünya tarihinin en yetkin partisi SBKP bile bundan kurtulamamıştır. Kapitalist/revizyonist blogun yıkılmasından sonra Uluslararası Komünist Hareket'in yaşadığı yıkımlardan da bu olguyu, çarpıcı bir şekilde görmekteyiz. Çağımızda komünist partilerin bu tehlike ve tehditlerle her zaman, özellikle de köklü alt-üst oluşlar ve dönemeçlerde mücadele etmesi, ideolojik ve siyasal uyanıklıklarını diri tutması gerektiği kesindir. Kendisini komünist temeller üzerinde üretemeyen, yenilenip gelişemeyen komünist partilerin zaman içerisinde Leninist proletarya partisi teorini de hedef tahtasına oturması kaçınılmazdır. Marksizm Leninizm, proletarya partilerini proleter devrimde proletaryanın önderliğinin örgütlenmesi, nihai hedefe kilitlenmiş proletaryanın en yüksek örgüt biçimi değil de, proletaryanın artçı birliği gibi gören anlayışlarda olduğu gibi, onu, ''öncü feda birliği'' olarak gören teori ve pratikleri de kabul etmez.
''Öncü feda birliği'' tanımlaması, devrimci demokratik karaktere sahiptir. Tıpkı komünist partisini, komünist hareket ile işçi sınıfı hareketinin birleşmesi olarak kavramayan, proletaryayı teori ve pratiğinin merkezine almayan teori ve pratikte olduğu gibi. Burada dile gelen ve getirilen şey, teori ve programın yanısıra strateji ve taktiğin merkezine proletaryayı koymadan, işçi sınıfı çalışmasını temel almadan, sınıfla ilişkilenmeyi ideolojik önderlik düzeyiyle***, ideolojik öncülük düzeyiyle sınırlayan zihniyet ve duruştur. Bu teori ve pratik postMarksizmin ve halkçı devrimciliğin teori ve pratiğidir. Feda birliği müfrezesi perspektifi, küçük burjuvazinin romantik devrimciliğinin teorik ve pratik perspektifidir. ''Öncü feda birliği'' anlayışı komünist hareketin Birlik Devrimi Belgeleri'de ortaya konulan parti teorisine ve politik perspektifine de aykırıdır. Bu tür sağlıksız formülasyon ve yönelimler komünist hareketi etkileyen tasfiyeci rüzgarlarla bağlıdır. Konjoktürel kaynağı, halkçılık ve postMarksizmdir. Proletaryanın temsilini ideolojik temsile indirgeyen teori ve pratiklerle sınıfın öncüsünü ''öncü feda birliği''ne indirgeyen teori ve pratikler arasında içsel bir birlik vardır ve bu, öncüdeki oportünist sapmanın görüngülerinden birisidir. Komünist partilerde legalizme doğru çubuğu büken eğilimler ortaya çıkabileceği gibi çubuğu öncü savaşa doğru çubuğu büken tasfiyeci eğilimler de çıkabilir. Komünist partilerde sınıfa önderliğini ideolojik öncülük anlayışına indirgeyen, ''nerde hareket orada bereket'' diyen, proletaryanın yerine ezilenleri, proletaryanın komünist partisi yerine ''ezilenlerin Marksist partisi''ni geçirmeye yönelen, oportünizmin sağ ve ''sol'' biçimleri son tahlilde ortak bir zeminde birleşmektedirler. Bu ortak zemin, kendiliğindenlik önünde boyun eğiştir. Oportünizm hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, içeriği, kendiliğinden hareket önünde boyun eğişdir, kendiliğindenciliktir. Bu olgu, sağ ve ''sol'' biçimlerde, revizyonizm biçiminde orya çıkan akımların ve zihniyetlerin Marksizm Leninizm ve proletarya karşısında küçük burjuva konumlanmasına yol açar. Komünist hareket bu vb. eğilimlerle kendi arasına sınır çizgisi çekmeye her zaman özel önem vermelidir. Sınır çizgilerinin belirsizleşmesine izin vermemelidir. Kanımızca tüm bunlar ideolojik mücadelenin konusudur...
Marksist Leninist bir komünist parti, proletaryanın öncü feda birliği değil, aksine proletaryanın genelkurmayıdır. Görevi de ''öncü feda birliği'' olarak kendisini kahramanca da olsa feda etmek değil, proletaryanın devrim ve sosyalizm kavgasını nihai amacına bağlı kalarak zaferle taçlandırmaktır.
Komünist partisi, Stalin'in vurguladığı gibi, ''proletaryanın öncü müfrezesidir.'' ''Parti işçi sınıfının örgütlü müfrezesidir.'' ''Parti, proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimidir.'' Parti, ''proletarya iktidarının aracıdır.'' Parti, ''hiziplerin varlığıyla bağdaşmayan irade ve eylem birliği''dir. Parti, oportünizmden ve oportünist unsurlardan arınarak gelişip güçlenen proletaryanın öncü müfrezesidir. Evet, komünist partiler fedai örgütü değildir.
Marksizm Leninizm, komünist partileri proletaryanın öncüsü, en yüksek örgüt biçimi olarak tanımlar ve günlük devrimci çalışmasında da partilerin buna göre konumlanmasını ve savaşmasını ister. Teorisi ve programı ile gündelik politik çalışmaları arasındaki bağı da bu tarzda kurar. Komünist partiler, söz konusu misyonlarına bağlı kalarak kendilerine düşen her türlü fedakarlığı da yapar. Davaya, kavgaya, ideallerine tutkuyla bağlı öncü bir savaş birliği kurmak ve savaşçılarını da bu ruhla yetiştirmek onların asli görevidir.
Engels'in dediği gibi, ''Politikada şairane sempatilerin yeri yoktur.’’ Bilimsel sosyalizm, romantik sosyalizmden kopuşarak bilimsel sosyalizm haline gelmiştir ve Marksizm Leninizm'de ''ütopyacılığın zerresi yoktu''r. ''AÇIKTIR Kİ, bütün ütopyalara ve ütopyaların herbirine düşman olan marksistler''in (Lenin, İki Ütopya, kurcep@gmx.net) bu perspektifini yadsımak oportünizmden başka bir şey değildir. Küçük burjuvazinin romantizmi ve ''Devrimci maceracılığın'' romantik devrimciliği Marx ve Lenin ve Uluslararası Komünist Hareket tarafından her zaman mahkum edilmiştir. Geçmişten bu yana, küçük burjuva sınıfın aydın umutsuzluğu ve hayal kırıklığında somutlaşan eğilimleri proletaryayı küçük burjuvazinin saflarına davet edegelmişlerdir. Teori ve tarihsel deneyim, opotünizmin bu biçimini de mahkum etmiştir. Bu bağlam içerisinde komünist partiler '' proletaryanın öncü feda müfreze''si olarak görülemez, tanımlanamaz. Bu tür perspektifler mantıki sonuçlarına kadar giderse ya da ilerletilirse, nihai olarak varılacak yer devrimci-demokrasidir.
Evet, komünist teori ve politikada romantizme yer yoktur. Duygulara, hayalciliğe, ahlakçılığa dayanan ve bu değerleri gerçekliğin yerine, bilimsel aklın yerine geçiren teori ve politikalar proletaryaya, Marksizm-Leninizm'e aykırıdır. Komünistler kavramları keyfice kullanamazlar. ''Politikada, tıpkı bilimde olduğu gibi, insan her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek zorundandadır.'' (Engels) Komünist partiler, politikalarını duygulara değil, nesnel gerçeğe dayandırırlar. Romantizm, ne Marksist Leninist teorinin ne komünist partinin, dolayısıyla ne de Leninist çalışma tarzının bir bileşeni değildir. Komünistler devrimci romantik politikalarla, öncü feda bölüğü anlayışıyla siyaset yapmaz. Komünistler ve komünist partilerin yüreği beynindedir; komünist akıl yüreği de terbiye eder, böylece kafa ve yüreğin sentezini kurar. Yürek gücüyle, iman gücüyle yapılan devrimcilik komünist devrimcilikle bağdaşmaz. Komünist partisi enternasyonal proletaryanın bilinçli müfrezesidir ve daima gerçek ilişkilere göre, olması istenene değil, olana göre politika yapar. Komünistleri subjektivizmden, romantizmden, sol oportünist iradecilikten koruyan şey de budur.
Lenin'in dediği gibi;
"Sadece belli bir toplumun istisnasız bütün sınıfları arasındaki ilişkilerin tümünün nesnel bir değerlendirmesi ve dolayısıyla da o toplumun eriştiği nesnel gelişme düzeyinin ve o toplumun diğer toplumlarla olan ilişkilerinin değerlendirilmesi, öncü sınıfın doğru taktikleri için bir temel olabilir"
Küçük burjuva romantizmi, kapitalizmde yok olmaya doğru giden, proleterleşmeye mahkum, umudu kırılmış, geleceği olmayan küçük burjuvazinin duygusal haykırışıdır. Devrimci romantizmin felsefi temeli idealizmdir, sujektif idealizmdir. Umutsuzluk ve yenilgi, geleceksizlik küçük burjuvazinin karakteridir. Aydın ve yarı-aydın umutsuzluğu ve düş kırıklığı, devrimin kitlelerin eseri, proletaryanın devrim ve komünizm savaşımının önderi olduğunu anlayamaz. Bilincin, öncünün iradesinin nesnel toplumsal gelişme yasalarına dayanarak aktif değiştirici gücünü somutlaştırdığını kavrayamaz. Gizli ya da açık tarihin yapıcısının irade, öncü savaş olduğunu düşünür. Sınıfa ve kitlelere güvenmez. Bu küçük burjuvazinin sınıf karakterinin yansıma biçimlerinden birisidir. Bu olgu, komünist devrimci iradenin önemini anlayamayan ve felsefi temeli kaba materyalizm olan sağ oportünist sapmalar gibi oportünizmin sosyalizm maskesi giymiş biçimlerinden birisidir.
Bu ütopik ve duygusal çıkış ve savunu, aynı zamanda çağımızın merkezinde duran, geleceği elde tutan, yeni dünyayı kuracak tek sınıf, tek sosyalist sınıf olan proletaryaya karşı da bir çıkış, bir isyandır. Kapitalist toplumda ara ve geçici bir sınıf olan küçük burjuvazi, istikrarsız, tutarsız, bir uçtan öteki uca savrulan bir sınıftır. O, kimi zaman en keskin Marksist Leninist geçinir, kimi zaman Marksizm-Leninizm düşmanlığını sosyalist, komünist lafazanlıkla örtmeye çalışarak ona saldırır. Teoriyi revize eder. Proletarya partisini küçük burjuva halkçı bir partiye dönüştürmek ister. Proletaryayı politik ereklerine ulaşmak için kendine yedeklemek ister. Nesnel ve denetlenebilir veriler üzerinde politika ve öncülük yapmak yerine, duygulara, romantik özlemlere dayanarak kendini var etmeye çalışır. Komünist partisinin yerine ''proletaryanın öncü feda birliği''nin, proletaryanın yerine ezilenlerin geçirilmesi, ''21. asrın sosyalizmi'' söylemi ve yönelimi Marksizm-Leninizm'le bağdaşmak bir yana küçük burjuva sınıfının teorik ve politik perspektifini yansıtır. Komünist bir partinin görevi, komünistlerin görevi nerde ortaya çıkarsa çıksın oportünizmin her biçimine karşı ideolojik mücadele yürütmektir.
Marks'ın sözlerinde cisimleşen bilimsel bakış açısı ve yöntem bütün görüngülerin incelenmesinde, bilince çıkarılmasında örnek alınmalıdır;
“Dış görünüş ile şeylerin özü eğer doğrudan doğruya çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu.”
*Bu yazı yeniden düzenlenerek yayınlanmıştır.
**Kesintisiz Devrim ve İktidar Sorunu, Hasan Ozan, s. 37, Sınırsız Yayıncılık, Ankara 2014
*** Age, s. 43


22 Nisan 2019 Pazartesi

“Bir muhalifin pişmanlığı: Alexander Zinoviev Stalin ve SSCB'nin dağılması üzerine” *

Alexander Zinoviev (1922-2006) bir Rus filozofu, sosyolog, matematikçi ve yazardı, Sonradan anti- Sovyetliği ve anti- Stalinistliği için özür dileyen, Sovyetler Birliği'nde olağanüstü bir muhalif olayıdır.

Gençliğinde, 1939'da Joseph Stalin'e suikast tertipine karıştığı iddiasıyla tutuklandı. Zinoviev, Moskova Devlet Üniversitesi Mantık bolumu bölümü baş profesörü olarak, "muhalif" şöhreti kazandı.

Alexander Zinovyev anti Stalinizmi ve Stalin'e karşı suikast düzenlemeye yönelik tutuklanmasıyla ilgili olarak şunları söyledi;

“Ben zaten daha on yedi yaşında onaylanmış anti-Stalinistdim... Stalin'i öldürme fikri düşüncelerimi ve duygularımı doldurdu …. Saldırının 'teknik' olasılıklarını inceledik …. Hatta pratik yaptık. Eğer 1939'da beni ölüme mahküm etselerdi, kararları adil olurdu. Stalin'i öldürmek için bir plan yapmıştım; Bu bir suç değilmiydi? Stalin hala hayatta iken, şeyleri farklı gördüm, ama bu yüzyıla geri baktığım zaman, Stalin'in bu yüzyılın en büyük kişiliği, en büyük politik dahisi olduğunu söyleyebilirim. Birisi hakkında bilimsel bir tavır benimsemek, kişinin kişisel tutumundan oldukça farklıdır.”

2005 yılında ki, bir röportajda, Stalin'in suikastı hedefleyen bir komplonun üyesi olduğu sürece, 1939'daki tutuklanmasının haklı olduğunu söyledi. 

1978'de Sovyetler Birliği'ni terk etti - 1999'a kadar Batı Avrupa'da yaşadı.

Hem SSCB de sosyalist sistemde ve hemde Batı Avrupa nin kapitalist sisteminde yaşama fırsatına sahip olan, Zinovyev, Sovyetler Birliğinde (1989-1991) karşı devrimci olaylarından sonra düşüncelerinde bir U-dönüşü yaptı. O, önceki anti Sovyet duruşu için derinden pişman oldu ve hatta bunun için Rus halkından onu affetmesini istedi.

Kitaplarından birinde şunları söylüyordu:

“… Komünizm Rusya için çok organikti ve Rusların yaşam tarzına ve psikolojisine öylesine güçlü bir şekilde girmişti ki Komünizmin yıkımı, Rusya'nın ve Rus halkının tarihi bir insan olarak yok edilmesine eşdeğerdi. […] Bir anlamda, [Batılı soğuk savaşçıları] komünizmi hedef aldılar, fakat Rusya'yı öldürdüler ”. (Alexander Zinoviev, Russkaya tragediya (aslen 2002 yılında yayınlandı), AZ, Nesostoyavshiisya proekt , Moskova: Astrel '2009, s.409).

Yaşamının çoğu boyunca nefret ettiği Joseph Stalin'e gelince, 1993'te şöyle demişti:

“Onu insanlık tarihindeki en büyük kişilerden biri olarak görüyorum. Rusya'nın tarihinde o, benim görüşüme göre, hatta Lenin de daha büyükdü. Stalin'in ölümüne kadar anti-Stalinistim, ama onu her zaman çok zeki bir kişilik olarak gördüm . ”

Zinovyev bir komünist ya da bir Marksist-Leninist değildi. Ancak SSCB'de sosyalizmin yıkılmasından sonra, sosyalist sistemin başarılarının sadık bir destekçisi oldu. Problemlerine ve verimsizliğine rağmen , sosyalist sistemin kapitalizmin barbarlığından çok daha insani olduğunu fark etti.

Fransız Figaro dergisinde (1999) yaptığı röportajdan bazı ilginç yorumlar:

Soru: Yani, komünizm ile mücadele Rusya'yı yok etmek için bir komploydu?

ZINOVIEV: Kesinlikle. Bunu söylüyorum çünkü utanç verici bulduğum bu eylemin bir zamanlar istemsiz bir suç ortağıydım. Batı Rus felaketini istedi ve programladı. Belgeleri okudum ve Rusya’nın yıkımına doğru ideolojik mücadele kılığında giren araştırmaya katıldım. Bu, benim halkımı ve ülkemi yok edenlerin kampında artık kalamayacağım derecede dayanılmaz bir hale geldi. Batı benim için bir yabancı değil, ama ben onu bir düşman imparatorluğu olarak görüyorum. 

* * *

“Doğu Avrupa'da komünizmin çöküşünden sonra, Batıda vatandaşların sosyal hakları üzerine büyük bir saldırı başlatıldı. Bugün çoğu Avrupa ülkesinde iktidarda olan sosyalistler, sosyal güvenlik sisteminin parçalanması, kapitalist ülkelerde sosyalist olan her şeyi yok etme siyasetini takip ediyorlar. Batıda artık sıradan vatandaşları koruyabilecek bir politik güç yok. Siyasi partilerin varlığı salt bir formalite. Zaman geçtikçe (aralarında) daha az ve daha az farklılık gösterecekler. Balkanlar'daki savaş, demokratik olmanın dışında her şeydi. Bununla birlikte, savaş, bu tür girişimlere tarihsel olarak karşı olan sosyalistler tarafından gerçekleştirildi. Bazı ülkelerde iktidarda olan çevreciler, NATO bombalamalarının neden olduğu çevresel felaketi memnuniyetle karşıladılar. Hatta, bombaları yükleyen askerlerin özel koruyucu tulum giymelerine rağmen, tükenmiş uranyumu içeren bombaların çevre için tehlikeli olmadıklarını iddia etmeye bile cesaret ediyorlardı. Böylece demokrasi, Batı'nın sosyal yapısından yavaş yavaş yok oluyor. Totalitarizm her yere yayılıyor çünkü uluslarüstü yapı yasalarını bireysel devletler üzerine dayatıyor. Bu demokratik üstyapı emir verir, yaptırımlar uygular, ambargolar düzenler, bombalar atar, açlığa sebep olur. Clinton bile buna itaat ediyor. Mali totalitarizm, siyasal iktidarı zaptetti. Duygular ve merhamet, soğuk mali totalitarizme yabancıdır. Mali diktatörlükle kıyaslandığında, politik diktatörlük insancıldır. En acımasız diktatörlüklerde direnme mümkündü. Bankalara karşı isyan imkansız. ”

Batılı bir vatandaş, komünist propaganda döneminde bir Sovyet vatandaşından çok daha fazla beyni yıkanıyor. İdeolojide temel şey fikirler değil, onların dağıtım mekanizmalarıdır. Örneğin Batı medyasının kudreti, Vatikan'ın gücünün zirvesindeyken propaganda mekanizmasından karşılaştırılamaycak kadar çok daha büyüktür. Ve sadece sinema, edebiyat, felsefe değil - kültürün yaygınlaşmasında kullanılan tüm etki ve mekanizma kolları, en geniş anlamıyla, bu yönde çalışır. En ufak bir dürtüde, bu alanda çalışan herkes, benzer uyumla karşılık veriyorki, tüm emirlerin tek bir iktidar kaynağından geldiğini düşünmemek imkansız”.

“Sovyetler Birliği'nde aktif nüfusun% 10-12'si ülkedeki yönetim ve idare alanında çalıştı . ABD'de bu sayı % 16 ila% 20'dir. Ancak SSCB planlı ekonomisi ve bürokratik aygıtların yükü nedeniyle eleştirildi.

Komünist Parti Merkez Komitesinde iki bin kişi çalıştı. Komünist Parti aygıtı 150 bin işçiye ulaştı. Bugün Batı'da, sanayi ve bankacılık sektörlerinde daha fazla insanın çalıştırıldığı ,düzinelerce, hatta yüzlerce işletme bulursunuz .

Sovyet Komünist Partisi'nin bürokratik yapısı Batı nın büyük uluslarası şirketlerinin personeli ile karşılaştırıldığında, önemsiz derecede küçükdü.

Çeviri ve derleme
Erdoğan A
10 Ekim 2018

Kaynak
In Defense of Communism ©.

Bu yazı Marksist Leninist Değerlendirmeler sitesinden alınmıştır.

13 Nisan 2019 Cumartesi

31 MART YEREL SEÇİMLERİ ÜZERİNE

31 MART YEREL SEÇİMLERİ ÜZERİNE
31 Mart yerel seçimleri, azgın faşist terör, dizginsiz demagoji ve manipülasyon ortamında gerçekleşti. AKP-MHP iktidar bloğu (‘’Cumhur İttifakı’’) seçimleri kaybetmemek için elindeki tüm resmi ve gayri-resmi olanakları fütursuzca kullandı… ‘’Beka’’ ajitasyonunun merkeze alındığı dinci ve faşist siyasi kampanya tepesinde dinci faşist cuntanın durduğu diktatörlüğün kaybetme korkusunu ve tehlikesini yansıtmaktaydı. 31 Mart yerel seçimleri süreci, genel bir seçim havasında gerçekleşti. ‘’Cumhur ittifakı’’ seçimleri dinsel faşist karaktere sahip yeni politik iktidarı/rejimi sağlamlaştırma operasyonu olarak ele aldı. Ancak dinci faşist blok bu hedefine ulaşamadı, aksine seçim sonuçları faşist diktanın ve AKP ‘nin siyasal istikrarını temellerine dek sarstı. AKP’nin daha da perçinlediği AKP-Ergenekon-MHP ittifakı da durumu kurtarmaya yetmedi. Uzun bir zamandan beridir süre gelen AKP-MHP-Ergenekon ittifakı önümüzdeki süreçte yeni darbeler almaya adaydır. Bu seçim sürecinde ‘’Cumhur ittifakı’’nın toplam oyu % 50’nin altına düşmüştür. Yani iki partinin toplam oy oranı Erdoğan denen, Allah’ı, dini, imanı, Kabesi para-iktidar-yalan-terör olan unsurun ‘’Balkon Konuşması’’nda dile getirdiği ‘’biz % 52’yiz’’ propagandası tümüyle sahtedir. AKP’nin oy oranı ise daha fazla düşmüştür. Önümüzdeki dönemde somut veriler daha net açığa çıkacaktır...
AKP-MHP bloğunun oy oranları gerilemiş, başta ekonomik ve siyasal bakımdan belirleyici metropoller olmak üzere bir dizi ilde oy kaybı artmıştır. AKP-MHP bloğu10 ili kaybetmiştir; İstanbul, Ankara, Antalya, Ardahan, Artvin, Bilecik, Bolu ve Kırşehir AKP’den; Adana ve Mersin ise MHP’den CHP’ye geçmiştir. 2014’te 48 ili alan AKP, bu seçimlerde ancak 39 ili alabildi. Yenilgiyi hazmedemeyen Erdoğan-Bahçeli ikilisi özellikle Türkiye’nin en büyük metropolü İstanbul’u dünyanın gözü önünde gaspetmeye çalışmaktadır; dahası, seçimleri iptal etme peşindeler. AKP-MHP-Ergenekon ittifakının 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden yenilgiyle çıkınca seçimleri iptal ederek düzmece 1 Kasım seçimlerini gerçekleştirdiklerini biliyoruz… ‘’İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder’’ diyen (üstelik en büyük 10 ilden 6’sını da yitirmiş olan) Erdoğan da, 31 Mart seçimleri öncesi ‘’Cumhur İttifakı’’nın başarılı olmadığı koşullarda yerel seçim sonuçlarının bir referandum olarak görüleceği, ‘’Tek adam rejimi’’nin meşruluğunun tartışmalı hale geleceği, Kürtler ve muhalefet tarafından bu durumun vuruş noktası olarak değerlendirileceği uyarısı da haklıydı, haklıdır. Fakat vurgulamak gerekir; Erdoğan rejimi zaten gayri meşrudur, darbeyle iktidarda kalan ve Bahçeli’nin dahil olduğu faşist bir cunta yönetimidir. Bu olgu özellikle vurgulanmalıdır.
Genel bir tablo çizmek gerekirse;
1) İşbirlikçi burjuvazi seçimlere başlıca olarak AKP-MHP (‘’Cumhur ittifakı’’) ve CHP-İyi Parti (‘’Millet ittifakı) tarafından temsil edilen iki ayrı blok halinde katıldı. Bu bloklar karşısında seçimlere katılan üçüncü gücü ise HDP ve HDP etrafında şekillenen cephe oluşturmuştu.
Genel seçim havasında yürütülen 31 Mart yerel seçim sürecinin gündemini belirleyen güç, HDP olmuştur. HDP izlediği taktiksel politikayla oyun kurucu rolünü oynamıştır. HDP’nin Batıda dinsel faşist iktidarı geriletme, Kürdistan’da kayyımları defetme taktiği başarıyla uygulanmıştır. Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’daki seçim sonuçlarından da bu gerçeği net bir şekilde görmekteyiz.
2) HDP’in seçim politikasının sac ayaklarından biri olan Kürdistan’da kayyımları defetme politikası başarılı olmuştur. Dizginsiz faşist teröre, demagoji ve manipülasyona, her türlü hile ve hak gaspına karşın Kürt ulusu kendi iradesine sahip çıkmıştır. Seçim sonuçları bir kez daha sömürgeci faşist diktatörlüğünün Kürdistan’daki varlığının gayrı-meşru karakterini sergilemiştir. Kürdü yok sayarak Türkiye yönetilemez. Kürtleri baş düşman ilan eden ve Kürt ulusal mücadelesini ezmeye çalışan bütün burjuva partilerin ve burjuva hükümetlerin zaman içerisinde tükenmesinden de bu gerçeği görmekteyiz.
Kuzey Kürdistan’daki bu sonuçlar, Kürt ulusal sorununun bölgesel ve uluslararası önemini bir kez daha açığa çıkarmış ve çözümünü de daha fazla dayatmış, küresel meşruiyetini perçinlemiştir.
Başta Muş olmak üzere göz göre göre açık zorbalıkla gaspedilen bir dizi yerde belediye seçim sonuçlarına HDP tarafından yapılan itirazların YSK tarafından reddedilmesi faşist diktatörlüğün Kürtlere karşı yürüttüğü kirli, haksız, sömürgeci savaşın ifadesi ve devamıdır. KHK’lı olduğu gerekçesiyle, YSK tarafından seçimlere katılması onaylanan ya da bir sakınca görülmeyen seçilmiş HDP’li başkanların mazbatalarının yine YSK tarafından iptal edilmesi, seçimlerde ancak ikinci olabilen AKP-MHP adaylarına verilmesi devletin-rejimin-’Cumhur ittifakı’nın açık faşist karakterini çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır. Bir kez daha açığa çıktığı gibi YSK, tıpkı Anadolu Ajansı (AA) gibi Erdoğan diktasının uzantısıdır. Bu gerçek referandum ve 24 Haziran seçim sonuçlarında da geniş kesimler nezdinde açığa çıkmıştı ama bu kez Erdoğan’ın aşağılık tezgahı diktatörlüğün ayaklarına dolandı. AKP-YSK-AA saldırganlığı ve komplosunun hiçbir yasa, kural, ahlak tanımadığı gerçeği Türk halkının nezdinde de giderek daha fazla açığa çıkmıştır. Bu seçimlerde özellikle İstanbul üzerinde dönen gasp tezgahı ve saldırısı bu açıdan da sarsıcı olmuştur... Kürdistan’da her türlü zorbalığa, adaletsizliğe, hileye, gaspa vb. evet diyenler, onaylayanlar, sessizce suç ortaklığı yapanların bir kısmı Batıda bundan azade kalamayacaklarını da artan oranda göreceklerdir.
Resmi olmayan sonuçlara göre HDP Kürdistan’da 3'ü Büyükşehir olmak üzere 8 ili kazanmıştır. HDP Kars’ta ilk kez seçimleri kazanmıştır. Iğdır’da bütün gerici ve faşist partiler HDP’nin kazanmaması için birleştikleri halde HDP seçimi kazanmıştır. HDP, resmi olmayan sonuçlara göre, 60’a yakın il ve ilçede belediye kazanmıştır. Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde AKP hile yoluyla sadece 2 oyla, Malazgirt’te ise 3 oyla seçimi kazanmıştır, doğrusu gaspetmiştir. Her yerde olduğu gibi HDP’nin Adilcevaz ilçesindeki, Malazgirt’teki itirazı da reddedilmiştir. Buldan’ın dediği gibi ‘’Özellikle halkımızın iradesinin gasp edildiği yerler var. Şırnak, Beytüşebbap, Uludere, Muş, Malazgirt, Viranşehir ve Tatvan gibi yerlerde halkımızın oyları resmen gasp edilmiştir.’’ ‘’ Aynı şey batıda İstanbul’da hayata geçirilmek isteniyor.’’
Buldan Şırnak’la ilgili olarak ise şunları ifade etmiştir;
‘’Şırnak’ta taşınan seçmenlerle ‘Şırnak’ı HDP’nin elinden aldık’ demenin akla ziyan olduğunu söylemek isteriz. Dışarıdan 12 bin seçmen Şırnak’a götüreceksiniz, 142 belgesi ile oy kullandırtacaksınız ondan sonra da ‘biz Şırnak’ı HDP’den aldık’ diyeceksiniz. Hayır siz Şırnak’ı kazanmadınız, Şırnak’ı gasp ettiniz!’’
HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Azad Barış’ın dediği gibi, ‘’ Özellikle Şırnak’ta tanklarla, zırhlı araçlarla sandık başına götürülme sahnelerini tüm Türkiye ve dünya izlemiştir. Siirt ve Şırnak gibi birçok kentte otobüslerle dışarıdan taşınan polisler canlı yayınlarda görülmüştür.’’
Kürdistan’daki seçim sonuçları, sermaye devletinin ve İslamcı faşist rejimin siyasi krizinin keskinleşerek süreceğini, Kürdistan’daki gayri-meşru, işgalci konumunun daha fazla deşifre olmaya devam edeceğini, Kürt halkının boyun eğmeyeceğini göstermektedir.
Azgın faşist terör ve kuşatma, keyfi kitlesel tutuklamalar ve kamuoyuna da yansımış olan seçim hileleri ve oy gaspı HDP’nin bazı yerleri kaybetmesinde öncelikle etkili olan nedenlerdir. Buna karşın yurtsever hareketin ve HDP’nin kendi gerçeğine özeleştirel yaklaşarak sorunları ele alması gerektiği de açıktır. Bu bakımdan HDP eşbaşkanlarınca yapılan şu açıklama önemlidir;
"Elbette ki, partimizin bu seçimlerde kayıpları da olmuştur. En kısa zamanda kaybettiğimiz yerleri yetkili kurullarımızda değerlendirip, eksiklerimizi ve yanlışlarımızı saptayarak gerekli açıklamaları da yapacağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Özeleştirel yaklaşım en temel ilkelerimizdendir. Halkımızın bize verdiği iradeyi sonuna kadar savunacak, eksiklerimizden çıkaracağımız derslerle kendimizi de kentlerimizi de hep birlikte yöneteceğiz. ‘’
3) HDP’nin Batıda AKP-MHP faşist iktidar bloğunu geriletme politikası da başarılı olmuştur. Seçim sonuçlarından da görülebileceği gibi iktidardaki faşist blok politik ve psikolojik bakımdan ağır bir darbe yemiştir. Başta AKP olmak üzere AKP-MHP iktidar bloğunun İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Antalya, Aydın, Muğla gibi illerde kaybetmesi HDP’nin sayesinde gerçekleşmiştir.
Devlet saldırısının kumanda mevkinde olan ve devleti yöneten Erdoğan diktatörlüğünün, AKP-MHP-Ergenekon ittifakının zayıflatılması, geriletilmesi, siyasal meşruiyetinin iyice tartışılır hale getirilmesinin ifadesi olan HDP’nin bu taktiği işlevli olmuştur.
Merkezi bir eylem ve güç birliği kurmanın ifadesi olmayan, fiili bir duruş olarak Batıda AKP- MHP-Ergenekon bloğunun darbelenmesi taktiğinin önemli kazanımları olmuştur. Söz konusu taktik esneklik ‘’terörist’’, ‘’bölücü terörist’’, ‘’vatan hainleri’’ vs. demagojisinin etki gücünün kırılmasına hizmet etmiştir. Bu taktik, HDP’nin şovenizmin ve Türk milliyetçiliğinin etkisi altında olan, öncelikle de CHP’nin etkilediği emekçi kitleler olmak üzere, seküler geniş kitlelere yakınlaşma ve onları etkileme olanağı kazandırmıştır. Ayrıca HDP ekseni bu süreçte, Millet İttifakı adına Akşener’in partisinden aday gösterilen her yerde kendi adaylarıyla seçimlere katılmıştır. Keza CHP’nin de kurtuluş seçeneği olmayacağını dillendirmiştir.
Gezi Ayaklanması; anayasa değişikliği sürecinde fiili olarak oluşan ‘’Hayır’’ bloğu ve aynı süreçte ‘‘Hayır’’dan yana tutum alan MHP tabanının büyük kesiminini oluşturan kitlelerin bile vatan hainliğiyle, teröristlikle, bölücülükle, Kandil’le işbirliği yapmakla suçlanması, tüm bu özgül deneyimler HDP’nin, devrimci hareketin teröristlikle, bölücülükle suçlanmasının etki gücünü kıran bir etki yaratmıştır. Bu durum faşizm ve gericiliğin etkisi altında olan geniş emekçi kesimleri devrimci ve demokratik propaganda ve ajitasyona daha açık hale getirmiştir. Söz konusu etki gücü dindar taban bakımından da bir ölçekte geçerlidir.
‘’Vatan hainleri’’, ‘’teröristler’’, ‘’bölücüler’’, ‘’dış güçlerin uzantıları’’, ‘’FETÖ’’cüler vb. gibi gerici ve faşist propaganda ve ajitasyon başta Türk halkı olmak üzere toplumun geniş katmanlarını etkilemekteydi. Ancak AKP sayesinde bu tabu ve korku giderek kırılmaya başlamıştır. Çünkü Erdoğan diktatörlüğünün kendi çıkarlarına dokunan her kesimi vatan hainliğiyle, teröristlikle suçlaması geniş kitlelerin kendi öz deneyimleriyle çarpık da bu vb. söylemlere eleştirel yaklaşmasına, bu tür suçlamaların perde arkasını sorgulamasına vs. hizmet etmektedir. Kuşkusuz ki başta Kürt hareketi olmak üzere politik özgürlük talebine sahip çıkan ve mücadelesini veren ilerici demokratik, devrimci-demokratik ve komünist güçlerin verdikleri mücadelenin zaman içinde bu bakımdan yarattığı aydınlanmanın da rolü özelde vurgulanmalıdır...
CHP-İP bloğu, gerici ve faşist doğası gereği HDP ile seçim ittifakı kurmamıştır. Bu partiler, başta Kürt sorunu olmak üzere siyasal özgürlük mücadelesine ve taleplerine karşı daima düşmanca bir duruş sergileyegelmişlerdir. AKP-MHP-Ergenekon çizgisi ise HDP’nin taktik ve duruşundan olağanüstü rahatsız olmuş, bir yandan burjuva muhalefeti açıktan tehdit ederken öte yandan da saldırılarının merkezine Kürt halkını, HDP’yi, demokrasi ve devrim mücadelesi veren güçleri koymuştur.
Politika güçle yapılır. Politik gündemi az ya da çok etkileyebilecek maddi bir gücün yoksa ‘’seçim taktiğimiz’’ gibi şatafatlı hamasete karşın hayatın kenarında durmaya, seyirci kalmaya, gerilemeye mahkum kalırsın. HDP’nin seçim taktiğinin etkili olmasının tek nedeni olmamakla birlikte başta gelen nedeni Kürt ulusal hareketinin güç ve etkisidir...
Teorinin, programın, genel ilkelerin güncel siyasetin yerine ikame edilmesi ile siyaset yapılamaz. Onlar birer bayraktır. Daima yükseklerde tutulmalıdır. Siyasette ilke bozmaya tekabül etmedikçe gerekli taktik esneklikler gerçekleştirilebilmelidir. Karşı devrim içindeki parçalanmalar devrimin dolaylı yedekleridir ama bunu değerlendirebilmek ise siyasal güç olmaya bağlıdır. Bu seçimler bağlamında söz konusu dolaylı yedeklerden yararlanma manevrası somut bir olguya dönüşmüştür. Bu gerçeğin kaydedilmesi gerekir.
4) Seçimlerin kaybedeni öncelikle Erdoğan cuntasıdır. AKP-MHP bağlaşmasının kazananı ise MHP olmuştur. MHP, 2014’te AKP’nin kazandığı Amasya, Bayburt, Çankırı, Erzincan, Karaman, Kastamonu ve Kütahya’yı AKP’den almıştır. 2014’de 8 kentte belediyeyi alan MHP, bu kez sayıyı 12’ye çıkarmıştır. Erdoğan bundan sonra MHP’ye daha çok bağımlı hale gelmiştir. Böylece MHP-Ergenekon-ulusalcı bağlaşması iktidar içerisindeki ağırlığını arttırmıştır. MHP üzerinden Erdoğan ve AKP’sine ‘’blans ayarı’’ çekmede eli oldukça güçlenmiştir. Çillerler, Ağarlar Erdoğan’ın arkasında boşu boşuna saf tutmamışlardı.
Seçimlerden darbe alarak çıkan dinci faşist AKP’nin iç çelişki ve çatışmaları da giderek keskinleşecektir. Gül önderliğinde Babacan-Davutoğlu aracılığıyla yürütülen ‘’yeni parti’’ kurma çabası bu olgunun yansıma biçimlerinden birisidir. AKP’li bazı milletvekillerin, yandaş medyadaki bazı ‘’önemli’’ kalemlerin İstanbul seçim sonuçlarına dönük açıklamaları ve yazıları da bunu göstermektedir. İstanbul’da yapılan kamuoyu yoklamalarında AKP tabanının büyük bir çoğunluğunun seçimlerin iptal edilerek yeni bir seçim yapılmasına karşı olması da bu bakımdan ciddi bir veridir. Son olarak Gül’ün İstanbul’u merkeze alarak dolaylı ama açık bir şekilde Erdoğan’ı ve AKP’sini çifte standart uygulamakla eleştirel uyarması da bir diğer veri olarak tabloya eklenmelidir.
Eli zayıflamış olan Erdoğan liderliğindeki diktatörlüğün baskı ve saldırıları da önümüzdeki süreçte yoğunlaşarak devam edecektir. Erdoğan liderliğindeki faşist diktatörlük iç ve uluslararası sermayenin ‘’yapısal ekonomik reformlar’’ talebine hızla yanıt vermek dışında başka bir seçeneği bulunmamaktadır. Ekonomik krizin bütün yükünü proletarya ve halkların, ezilenlerin sırtına yıkma saldırısı katmerleşerek sürecektir. Bu durum da işçi sınıfının ve geniş emekçi kitlelerin kendiliğinden hareketinin tabanını geliştirecek, kitlesel mücadelenin gelişmesini kışkırtacak ve hızlandıracaktır.
‘’Saray rejimi’’, hele de Türkiye koşullarında, kriz üretme kapasitesi yüksek bir politik rejim karakteri taşıyor. ‘’Yeni Türkiye’’nin tablosu da bu gerçeği göstermektedir. Bu rejim, olağanüstü hal rejimidir; kriz yönetimi rejimidir. Olağanüstü hal ve kriz yönetiminin olağanlaştırılmış halidir. TC’nin yapısal ve güncel krizine sermayenin çözüm rejimidir. Bu durumun kindar, dindar, ırkçı, fetihçi İslamcı sermayenin özgül çıkarlarıyla örtüşmesi bu gereği ortadan kaldırmıyor, aksine, perçinliyor. Sermayenin krize çözüm rejimi kriz ve yeni krizler üretmenin aracına dönüşmüş olarak burjuvazinin ve dinci faşist rejimin temellerini artan oranda kemirmeye de devam edecektir. Bu rejimin kendiliğinden yıkılmasını da beklemek, liberal hayaller yaymak ise proletarya ve halkları aldatma, manipüle etme rolü oynuyor. 31 Mart seçimlerinin sonuçlarından yola çıkarak Erdoğan diktatörlüğünün yıkılmasının erken bir vakitte gerçekleşeceği düşlerine karşı mücadele etmek gerekir. Eğer bir erken düşme olacaksa bunu da ancak halkların mücadelesi gerçekleştirecektir.
Erdoğan diktatörlüğü kendiliğinden yıkılmayacaktır. Seçimle gelen Erdoğan kliği seçimle gitmeyecek ya da gitmemek için sonuna dek en kirli ve karanlık manevralara başvuracak, baskı ve saldırıları yoğunlaştıracaktır. Onun yıkılması proletarya ve halkların mücadelesiyle, baş kaldırısıyla gerçekleşecektir. Sömürgeci faşist diktatörlüğün zayıf halkası Erdoğan kliğidir. Faşizmi yıkma mücadelesinde bu zayıf halkaya saldırmak ve kırmak yaşamsal önemdedir.
Sermayenin, Erdoğan rejiminin, gerici ve faşist partilerin ‘’seçimsiz 4,5 yıl’’ projesi tutmayacaktır. Devlet krizini de içeren siyasal kriz, Erdoğan rejiminin ciddi gerileme süreci, ekonomik kriz, Türkiye ve Ortadoğu’da süren Kürt ulusal demokratik hareketinin güçlü direnişi vb. gibi gerçekler bizlere bunu söylemektedir. Bu süreçte başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerin kendilerine bağımlı olan TC üzerindeki baskısı da artacaktır. Erdoğan rejiminin Ortadoğu’da Rusya ve ABD eksenleri arasındaki çelişkilere oynama kabiliyeti de oldukça daralacaktır.
5) Seçim sonuçları, dinci faşist cuntanın, rejimin, ittifak güçlerinin darbe yemesi işçi sınıfı ve ezilen halklar bakımından korku duvarlarının aşılması, umudun canlanması, öz güvenin yükselmesi bakımından olumlu bir rol oynamıştır, oynayacaktır da. Bu tablonun geliştirilmesi için diktatörlüğün hilelerine, gasplarına, baskısına vb. karşı en büyük kararlılıkla sokaklar yoluyla direnilmeli, dahası mücadeleyi sıçratmak bakımından bu imkanı değerlendirmeliyiz. Bu konuda CHP’ye vs. güvenilemez ve asla da güvenilmemelidir...
6) Bu sonuçlar, İslamcı faşist politik rejimin kökleşmesi, oturması sürecini zayıflatan, iç ve uluslararası arenada istikrar kazanmasını önleyen bir rol oynayacaktır.
7) Seçim sonuçları politik kriz sürecini keskinleştirecektir. Gelişmekte olan ve giderek daha da derinleşecek olan ekonomik kriz koşullarında egemen sınıfın, devletinin, politik rejimin istikrarı daha da sarsılacaktır.
Önümüzdeki süreçte hem ekonomik hem de siyasi krizin derinlik ve genişlik kazanacağı özellikle vurgulanmalıdır. İşçi sınıfı ve halklarda birikmiş toplumsal ve politik öfkenin patlaması için bugün koşullar dünden daha uygun. Bu bağlamda ana sorun devrimci ve komünist öncülerin etkisizliği, varlık yokluk sorunu yaşıyor oluşları ve kendilerini yenileyecek niteliğe sahip olmamalarıdır. Boş ajitasyonun ise karın doyurmadığı ve doyurmayacağı ise biliniyor...
8) Yerel seçimler bir kez daha HDP’nin ataerkil cinsiyetçi sınıfsal sisteme karşı mücadeleci, aydınlık duruşunu, kadınlarla birlikte gelececeği kurma samimi iradesini kanıtlamıştır.
AK Parti'nin tüm adaylar içerisindeki kadın aday oranı 2.1, CHP'nin 4.9, MHP'nin 1.8 , İyi Parti’nin yüzde 3.2, Saadet Partisi’nin yüzde 0.7’dir *.
Bu oranlar toplumun yarısını oluşturan kadınların nasıl hiçe sayıldığını, sadece oy deposu olarak görüldüğünü de kanıtlamaktadır.
HDP’nin Kadın Meclisi Sözcüsü Dirayet Dilan Taşdemir, HDP Genel Merkezinde düzenlediği basın toplantısında 31 Mart seçimlerini (ve gündemdeki diğer gelişmeleri) değerlendirirken yaptığı şu açıklama HDP’nin bir kadın partisi olma karakterini de yansıtmaktadır;
‘’HDP kendisini bütün kurumlarında eşit temsiliyeti esas alan, kendisini kadın partisi olarak tanımlayan bir partidir. Bu söylemin bir gerekliliğini biz bir kez daha onurla söyleyebiliriz ki bu seçim sürecinde de gösterdik. 319 adayın 172'si yani yüzde 45 kadın eşbaşkan adayı gösterdik. Bu rakam tüm partilerin oranını toplamından katbekat fazla. Kadın eşbaşkan adaylarımız çok ciddi bir performans gösterdiler, kadın stratejisine yönelik dil geliştirdiler. Alanda büyük bir emek verdiler. Eril erkek akıl ve düşüncesinin geliştiği siyaset biçimi dışında kadınlar kent yönetimine siyaset yapma biçimine ciddi bir nitelik de kazandırdılar. Dolayısıyla bu kazanılan başarıda kadın eşbaşkanlarımızın ciddi bir emeği olduğunu da söyleyebiliriz. Kazanılan 70’e yakın belediyelerimizin hemen hemen hepsinde kadınların eşit temsiliyet ve eşbaşkanlık sistemini sağladığımızı söyleyebiliriz.’’
31 Mart yerel seçimlerinde HDP’den seçilen belediye başkanlarının % 46'sını kadınlar oluşturmaktadır.
Yerel seçimler de demokratik ve sosyalist kadın çalışmasının yaşamsal önemini göstermiştir.
8) CHP’nin ‘’Yeni baharlar’’ ajitasyonu bir aldatmacadan ibarettir. Teşhir edilmelidir.
9- Erdoğan diktatörlüğünün köşeye sıkıştığı için ‘’fabrika ayarlarına döneceği’’, ‘’demokratik açılımlar’’ yapacağı, ’’demokratik reformlar dönemi’’ başlayacağı beklentisi liberal gerici bir beklentiden ibarettir.
10) HDP’nin belirgin olan burjuva liberal söylemden vazgeçmesi, sosyal ve politik gerçekleri adlı adınca nitelemesi, propaganda ve ajitasyon çalışmasını böylece yürütmesi gerekmektedir.
11) Belli özgül durum ve dönemeçlerde uygulanabilecek taktik manevralar ve tutumlar (31 Mart seçimlerinde olduğu gibi) ilkesel düzeye, strateji katına çıkarılmaması gerekir. HDP içerisinde yer alan Kürt burjuvazisinin eğilimlerini ifade eden liberal politikalara karşı uyanık olmak olmazsa olmaz koşuldur.
Anti-faşist bir mücadele odağı olarak HDP’nin sokak muhalefetini esas alması, ‘’parlamenter mücadele’’yi sokak muhalefetinin bir yan aracı olarak pratikleştirmesi zorunludur. Bu bakımdan HDP’nin Türkiye halklarına karşı özeleştiri borcu vardır.
TC’de herhangi bir anayasa, yasa, hukuk, parlamento, güçler ayrılığı gibi biçimsel fromlar falan da kalmamıştır. Yasama, yürütme, yargı vb. demek Erdoğan cuntası, Erdoğan diktatörlüğü demektir. Bu gerçeğin propaganda, ajitasyon, örgütlenme, eylem hattında; siyasi teşhir kampanyalarında dinamik bir tarzda ısrarla vurgulanması gerekmektedir.
Açık ve net bir biçimde ısrarla semaye, devlet, rejim, Erdoğan gerçeğinin iç içe olduğu, emperyalist sistemin, büyük sermayenin Erdoğan diktatörlüğünün arkasında olduğu vurgulanmalıdır. Sermayeyi, burjuva devleti masum gösterecek her söylem ve tutum gericidir.
12) Seçim süreçleri her seferinde sanayi kentlerinin, özellikle de en büyük sanayi kentlerinin yaşamsal önemini bir kez daha açığa çıkardı. Büyük sanayi kentleri kazanılmadan gelecek kazanılamaz. Ve kuşkusuz ki bu bağlamda da belirleyici olan proletaryanın kazanılmasıdır; proletarya ve kent yoksullarının kazanılmasıdır… Örneğin İstanbul demek Türkiye ve Kürdistan demektir; sürekli göç almış ve almaya devam eden bir numaralı kent olarak coğrafyamızın her ilinden, her ilçesinden insanların bu kentte yaşadığını görebilirsiniz…
13) İşbirlikçi sermaye devletinin ve ‘’Cumhur ittifakı’’nın baskılarına, kayyım tehditine, yeni saldırgan yasal değişikliklerle yerel yönetimlerin (lumpen, mafyatik, megolaman, terörist) dinci faşist Erdoğan’a bağlanmasına karşı sokakları temel alarak adalet ve demokrasi, eşitlik ve Kürt ulusunun demokratik hakları taleplerini yükselterek direnmek ve mücadeleyi geliştirmek gerekir. Böyle bir mücadele geniş emekçi kesimlerin desteğini alacaktır…
Yerel seçim sonuçları, her bakımdan mücadelelerin zeminini güçlendirmiştir.
Emperyalizme, faşizm ve gericiliğe karşı en geniş kesimlerin birleşik cephesinin geliştirilmesinin güncel politik önemine ise girmeye bile gerek yoktur… Doğu ve Batının birleşik cephesinin inşaası ve geliştirilmesi mücadelesi için her olanağın en etkili bir tarzda harekete geçirilmesi gerekmektedir. Sokakların yeniden fethedilmesi gerekiyor. Sömürgeci faşist diktatörlüğün planlarını bozacak, saldırganlığını geriletecek, giderek yıkılmasını sağlayacak temel mücadele her cephede kitlesel, kitleselliği giderek artacak, genişleyecek, derinleşecek demokratik mücadeledir. Adalet ve özgürlük, ekmek talebi sayısız biçimler altında ortaya çıkarak aynı ırmağa doğru akıyor. HDK’nın işlevselleştirilmesi, özeleştirel davranılması, dersleriyle donanılması gerekiyor. HDK-HDP dışında kalan çevrelerle birleşik bir mücadele platformun oluşturulması için her olanağın zorlanması, her olanağın geliştirilmesi gerekiyor.
14) Seçim süreci bir kez daha göstermiştir ki, siyasal özgürlüğün kazanılması Türkiye ve Kürdistan’ın en yakıcı tarihsel ve politik görevidir. Politik özgürlük sorunu devrim ve karşı devrim arasındaki çarpışmasının merkezinde durmaktadır. Komünistler sosyalist/komünist hedeflerine bağlı kılarak, demokratik ve sosyalist görevleri birlikte ele alarak siyasal özgürlüklerin kazanılması mücadelesini yükseltmelidir. Siyasal özgürlüğün kazanılması sorunu coğrafyamızda bir devrim sorunudur. Sosyal reforumcu kazanımlar devrimin yan ürünleri olabilir yalnızca.
* ‘’31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere sayılı günler kala siyasi partilerin aday listeleri de netleşiyor. Eşitlik Adalet Kadın Platformu, “Partiler sınıfta kaldı: Yerel yönetimlerde kadının adı yok” başlığıyla yerel seçimlerde partilerin kadın aday sayılarını ve oranlarını paylaştı.
Bugüne kadar hazırlanan listelere göre AK Parti 75 ilde 1, CHP 51 ilde 2, MHP ise 31 ilde 2 kadın aday gösterdi. İYİ Parti ve Saadet Partisi ise hiçbir ilde kadın aday göstermezken, HDP her il ve ilçede kadınları eş başkan adayları olarak listelerine ekledi.
AK PARTİ ADAYLARININ YÜZDE 2.1’İ KADIN
AK Parti’nin açıkladığı 75 il içerisindeki tek kadın adayı Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Fatma Şahin oldu. Açıklanan 634 ilçe belediye başkanı adayından ise yalnızca 14’ü kadın oldu. Bu sayılarla birlikte açıklanan toplam 709 adaydan 2.1’i kadınlardan oluştu.
CHP’NİN KADIN ADAY ORANI İSE 4.9
CHP’nin 51 ilde açıkladığı kadın belediye başkan adayları Aydın’da Özlem Çerçioğlu ve Amasya’da Arife Serpil Saraçoğlu oldu. Açıklanan 785 ilçe belediye başkan adayı içindeki toplam kadın sayısı ise 39. Yeni tüzüğünde kadın kotasını yüzde 33’e çıkaran CHP’nin açıkladığı 836 belediye başkanının 41 tanesi, yani sadece yüzde 4.9’u kadın adaylardan oluştu.
SAADET VE İYİ PARTİ’NİN İL MERKEZLERİNDE KADIN ADAYI YOK
Açıkladığı 31 il adayı içerisinde yalnızca iki kadına yer veren MHP’nin 744 ilçe belediye başkan adayı içindeki kadın sayısı ise 12 oldu. MHP’nin toplam adaylar içindeki kadınların oranı da 1.8’de kaldı.
İYİ Parti’nin 29 ilde açıkladığı belediye başkan adayları arasında kadın aday yer almazken açıklanan 93 ilçe belediye başkan adayı içindeki kadın sayısı da 4 ile sınırlı kaldı. Toplama bakıldığında 122 belediye başkanının 4 tanesi, yani sadece yüzde 3.2’si kadın.
İl merkezlerinde kadın aday göstermeyen Saadet Partisi’nin açıklanan 239 ilçe belediye başkan adayı içindeki kadın sayısı 2. SAADET’in 261 belediye başkanının 2 tanesi, yani sadece yüzde 0.7’si kadınlardan oluştu.
HDP HER İL VE İLÇEDE KADINLARI EŞ BAŞKAN ADAYI GÖSTERDİ
HDP’nin aday listesi ise diğer partilerden oldukça farklı bir tablo çiziyor. Parti, aday gösterdiği her il ve ilçede kadınları eş başkan adayı olarak listelerine ekledi.’’ (Gazete Duvar, 01 Şubat 2019)